Kuran anlaşılmasın diye bütün konular parçalanmış mı?

Soru Detayı

Öncelikle yazdıklarımın hepsi için Haşa ve Kella.
Bu iddialar internette çokça dolaşıyor:
1. Kuran anlaşılmasın diye bütün konular parçalanmıştır. Ayetlerin sırası karıştırılmıştır.
2. Maide suresi 32’de "İşte bundan dolayı İsrailoğullarına şöyle yazmıştık:..." diye devam eden ayet yalan çünkü Tevrat’ta böyle bir şey yazmıyor. Hatta Tevrat’ta aksine Kuran'ın başka ayetlerde dediği gibi öldürün ifadesi daha çok geçiyor. Hezekil 9 örnek.
3. İşte Kuran’daki bu yalanlardan dolayı çocuklarımıza öğretmeye çalışıyorlar ki Tevrat ve İncil değiştirilmiştir diye... Kuran'ın yalanı ortaya çıkmasın diye.
4. Enam 146 "Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık....." İfadesi de yalan çünkü Tevrat’ta domuz, tavşan deve dışında bütün tırnaklı hayvanları yiyebilirsiniz olarak geçiyor. Kuran yine yalan söylüyor.
5. Hud suresi 71 İbrahim’e melekler geldiğinde hanımı da yanındaydı. 72’de ona evlat müjdelendiğinde eşi vay başıma gelene ben bir kocakarıyım.. gibi bir ifade geçiyor. Aynı olayın anlatıldığı Zariyat 29’da ise "Karısı çığlık atarak geldi. Ben bir kocakarıyım .." ifadesi tutarsız. Hani Hud’da geçen ifadede İbrahim’in karısı yanındaydı.
İşte bu şekilde Kuran’da çok fazla aynı olayın işlendiği farklı ayetler var. Karşılaştırdığımızda tutarsızlıkları görüyoruz. Eğer bu bir tanrı kelamı olsaydı bu tutarsızlık olmazdı.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap 1:

a) Allah böyle bir şey yapmaz.. Çünkü Bu kutlu bir kitaptır ki, ayetleri üzerinde iyice düşünsünler ve aklı selim sahipleri öğüt alsın diye sana indirmiş bulunuyoruz.” (Sad, 38/29) mealindeki ayet ve benzeri ayetlerde, Kuran’ın anlaşılması için indirildiğine dikkat çekilmiştir.

b) Hz. Peygamber (asm) de böyle bir şey yapmaz. Çünkü görevi Kuran’ı hem tebliğ etmek hem de anlaşılmasını sağlamak için onu açıklamaktır. “Kendilerine indirileni insanlara açıklayasın diye Sana da bu zikri/Kur’an’ı indirdik.” (Nahl, 16/44) mealindeki ayet ve benzerlerinde ifade edildiği üzere, Kuran’ın anlaşılması için gayret göstermek Hz. Peygamber (asm)’in görevidir.

c) Sahabe de böyle bir şey yapmaz. Çünkü, Hz. Peygamber (asm)’in hayatında da vefatından sonra da Kuran’ın anlaşılıp hükümlerine uyulması için mallarını canlarını feda ettikleri Kur’an’ın anlaşılmaması için böyle bir hıyanet içine girmeleri imkânsızdır.

Başka da  bu işi yapan olmadığına göre, bu iddia bir küfri hezeyandan öteye geçemez.

Cevap 2:

İlgili ayetin meali şöyledir:

“İşte bundan dolayı İsrailoğullarına şöyle yazdık: Kim katil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa, sanki bütün insanların hayatını kurtarmış olur. Resullerimiz onlara açık ayetler ve deliller getirmişlerdi. Ne var ki onların çoğu bütün bunlardan sonra, hâlâ yeryüzünde fesat ve cinayette aşırı gitmektedirler.” (Maide, 5/32)

Bu konuyu da birkaç madde halinde açıklayacağız:

a) Evvela, bu ayette -görüldüğü üzere- ilgili hükmün Tevrat’ta geçtiğine dair açık bir ifade yoktur. Gerek bazı tefsirlerde gerek bazı meallerde “Kitapta / Tevratta yazdık” şeklinde yer alan ifadeler birer yorumdur. Buna göre, “İşte bundan dolayı İsrailoğullarına şöyle yazdık” mealindeki cümlede yer alan ifadeden, Tevrat öncesi İsrailoğullarına da peygamberleri vasıtasıyla- yazılmış, farz kılınmış  bir hüküm olarak anlamak mümkündür. Çünkü Hz. Musa’dan önce de İsrailoğullarına peygamberler gönderilmiş olduğuna göre, elbette onlar vasıtasıyla da bazı hükümler ortaya konulmuştur.

b) Bu hükmün Talmut’ta yer alması, onun şu anda elde mevcut olmayan Tevrat’ın asıl nüshasında var olduğunun önemli bir kanıtıdır. Çünkü Tevrat’ın bir tefsiri olan Talmut’ta bulunan her şeyin düzmece olduğunu söylemek, o din adamlarına büyük bir haksızlıktır. Kur’an’ın tefsirinde bazı yanlış yorumlar olabileceği gibi, Tevrat’ın tefsirlerinde de yanlışlar olabilir.

c) Kur’an’la tasdik edilmiş bir bilginin Talmut’ta  bulunması, onun doğruluğunu göstermektedir. İster asıl Tevrat’ta geçsin, ister daha önceki peygamberlerin öğretileri arasında yer alsın, bunun Kur’an gibi bir tek kelimesinin bile tahrifi söz konusu olmayan bir kitapta vurgulanması, Talmud’daki ilgili bilginin de doğruluğunu gösteriyor.

d) Reşid Rıza’nın (el-Menar, ilgili ayetin tefsiri) bildirdiği gibi, asıl Tevrat kaybolduğundan bu çok harika öğreti de diğer birçok dini hükümler gibi İsrailoğulları tarafından unutuldu. Daha sonra din adamları tarafından -hafızalarında kaldığı kadarıyla- yazıya geçirildi. Örneğin, Kur’an’da yer alan (Maide, 5/27-31) Habil Kabil kıssası, Tekvin‘de de geçmektedir. (Tekvin, 4/ 4-8)

Huruç / Çıkış’ta kısas hükmü Kuran’da olduğu gibi açıkça ifade edilmiştir:

“Kim birini vurup öldürürse, kendisi de kesinlikle öldürülecektir.” (Çıkış, 21/12)

e) Bazı Yahudi ve Hristiyanların şöyle çıkmaz bir yol takip ettiklerini görüyoruz:

Kuran’da var olup da Tevrat’ta da var olan hususlar için, “Bunlar Kutsal kitaptan kopyalanmıştır.” derler. Kuran’da olup da Kutsal kitapta olmayanlar için de: “Bu bilgiler doğru değildir, çünkü Kutsal kitapta yoktur!..”  derler. Akıl, mantık, izan, insaf ve vicdan ölçülerinin çok uzağında olan bu ön yargı safsatasından kurtulmadıkça, bu tür iddialar ve iftiralar ne yazık ki devam edecektir.

f)  Kuran gibi kırk yönden mucizeliğini on beş asırdan beri ortaya koymuş ve A’dan Z’ye Allah’ın sözü olduğunu ispatlamış bir kitap hakkında tereddüt edenlerin, öncelikle Kitab-ı Mukaddes'ten şüphe etmeleri gerekmez mi? Çünkü bu kitabın hiçbir bölümü herhangi bir mucize ile donanmadığı gibi, -en iyimser ifadeyle- bunların büyük bir kısmının Allah’ın sözü olmadığı, onlar tarafından da bilinmekte ve itiraf edilmektedir.

Cevap 3:

Tevrat ve İncilin tahrif edildiği konusu güneş gibi açıktır. Çünkü:

- Tevrat’ın yaklaşık  beşte dördü tarih, krallıklar ve benzeri bahislerden oluşmaktadır. Bunların içinde çelişkili beyanların yanında, kızları ile yatan bir peygamberden söz etmeleri gibi ne dinde ne insanlıkta yeri olmayan saçmalıkların bulunması bunların vahiy olmadığını, insanlar tarafından yazılıp sokuşturulduğunu göstermektedir.

- 104 İncil’den seçilen şimdiki dört İncil’in farklı beyanlarının olması, bunların ilahi vahiy mahsulü olmadığını göstermektedir.

- Biz Müslüman olarak Tevrat ve İncil adında iki kitabın vahiy olarak geldiğine iman ediyoruz. Fakat bu isimdeki iki kitabın da vahiy olduğunu tasdik eden Kuran, aynı zamanda bunların insanlar tarafından tahrife uğradıklarını da belirtmektedir.

Hiç bir tarihte, ne Tevrat ve ne de İncil’de bir mucizelik unsurundan söz edilmemiştir. İfade tarzları bakımından mucize yönlerinin olmaması, ilk nüshaları bir yana, indiği İbraniceden değişik dillere çevrilmeleri ve İbranice asıllarının adeta yok olması, Tevrat’ın kaybolmasından sonra, zaman içinde Azra/Uzayr tarafından yeniden keşfedilmesi, ilham eseri olarak kendisine hatırlatılması sonucunda varlığını sürdürmesi de tahrifata uğramasını kolaylaştırmıştır. Çünkü ilhamın vahiy gibi sağlam olmadığı bilinen bir gerçektir.

Tevrat’ın ikinci kez Azra adındaki zata vahiy edilmiş olması, vahiylerdeki cari olan ilahi prensibe de aykırıdır. Olsa olsa bir ilham eseri olur ki ilham, her zaman kişinin kendi arzularının karşıması ve daha başka   arızaların karışması kaçınılmazdır. İncilin durumu daha vahimdir.

- Tarih içerisinde ehl-i kitabın din adamları ile munazara eden İslam alimleri daima karşı tarafı ya ikna etmiş veya ilzam etmiştir. Bu konuda önemli kitaplar da yazılmıştır.

- Eğer şu soruda söz konusu edilen anarşist ruhlu kişinin dediği doğru olsaydı, yaklaşık 14 asır boyunca, binlerce Yahudi ve Hıristiyan din adamları Kuran’a iman edip teslim olmayacaklardı.

Bugün de dünyanın her tarafında her gün mutlaka ehl-i kitap olan birçok insan İslamla şereflenmekte ve bu tavırlarıyla konumuz olan kişiyi/veya kişileri tekzip etmektedir.

Cevap 4:

İlgili ayetin meali şöyledir:

“Yahudilere mahsus olmak üzere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık. Sırtlarında yahut bağırsaklarında taşıdıkları ya da kemiğe karışan yağlar hariç olmak üzere, sığır ve koyunun ise iç yağlarını onlara haram kıldık. Taşkınlıkları yüzünden onları böyle cezalandırdık. Biz elbette doğru sözlüyüz.” (Enam, 6/146)

Bu ayette yer alan “sığır ve koyunun ise iç yağlarını onlara haram kıldık” mealindeki ifadede  sığır ve koyunun -iç yağları hariç- etlerinin yenebileceğine vurgu yapılmıştır.

Ayetin son cümlesi olarak yer alan “Biz elbette doğru sözlüyüz” mealindeki ifadeden da anlaşılacağı gibi, Yahudiler, Allah’ın kendilerine ceza olarak bir şey haram kılmadığını, Hz. Yakub’un nezirle kendine haram kıldığı bazı şeyleri, Yahudiler de ona tabi olarak kendi istekleriyle kendilerine haram kıldıklarını iddia ediyorlardı. Allah bu cümle ile onları yalanlıyor.. (bk. İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

Al-i İmran suresinde benzer bir ifade şöyledir:

“Tevrat indirilmeden önce, İsrâil’in (Yakub’un) kendisine haram kıldıkları dışında, yiyeceklerin her türlüsü İsrâiloğulları’na helâl idi. De ki: ‘Doğru söylüyorsanız Tevrat’ı getirip okuyun!’. Artık bundan sonra kim Allah adına yalan uydurursa işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Al-i İmran, 3/93-94)

Bu konunun özeti şudur:

“İsrâiloğulları, Tevrat ininceye kadar Hz. İbrahim’in şeriatıyla yaşıyorlardı ve yüce Allah bu şeriatta temiz yiyeceklerin hiçbirini haram kılmamıştı. Daha sonra Yahudilerin, insanları Allah yolundan alıkoymaları ve birtakım haksızca ve edepsizce davranışları yüzünden –ceza olarak– birçok temiz yiyecek Tevrat’ta kendilerine haram kılınmıştır. Bu durum Kuran-ı Kerîm’de anlatılınca (mesela bk. Nisâ 4/160; Enam 6/146), Yahudiler bunu reddetmişler ve bu ayetlerde haram kılındığı bildirilen yiyeceklerin, Hz. Musa’dan önceki peygamberler zamanında da haram olduğunu iddia etmişlerdir. Oysa bu yiyecekleri Hz. Musa’ya indirilmiş olan Tevrat haram kılmıştır. Bu ayetler Yahudilerin söz konusu iddialarının asılsız olduğunu ortaya koymuştur. (Şevkânî, ilgili ayetlerin tefsiri)

Enam suresinde “Allah doğru sözlüdür” mealindeki ifadeye yer verildiği gibi, Al-i İmran suresinde de yukarıdaki iki ayetten sonra “De ki: "Allah doğruyu söylemiştir. Öyle ise, hanîf olan İbrâhim’in dinine uyunuz. O müşriklerden değildi." (Al-i İmran, 3/95) ifadesine yer verilmiştir.

Gerek Enam suresinde “Allah doğru sözlüdür” ifadesi, gerek Al-i İmran suresinde “Allah doğruyu söylemiştir” ifadesi, Kuran’da anlatılanların Hz. Muhammed’in sözü olmayıp Allah kelamı olduğuna ve Yahudilerin yalan söylediklerine işaret eder. Çünkü birbirine zıt iki haberden biri doğru ise diğeri mutlaka yalandır. Dolayısıyla burada Allah’ın doğru söylediği bildirilince Yahudilerin yalan söyledikleri kendiliğinden ortaya çıkmış olmaktadır. (krş. İbn Aşur, el-Kasımi, el-Meraği, Enam, 146 ve Al-i İmran, 93-95 ayetlerinin tefsiri)

- Tevrat’ta, konuyla ilgili ifadeler şöyledir:

“Yiyebileceğin hayvan türleri  şunlardır: Sığır, koyun, keçi,  geyik, ceylan, karaca, o yaban keçisi, antilop, yaban koyunu ve dağ keçisi; geviş getiren her çift  toynaklı hayvan.  Bunları yiyebilirsiniz.” (Kitab-ı Mukaddes, Tekrarlar/Tesniye, 14/4-6)

“Ancak geviş getiren ya da  çift toynaklı hayvanlardan şu türleri yemeyeceksiniz: Deve, tavşan¸ kaya damanı. Bunlar geviş getirir fakat çift toynaklı değildir. Sizin için temiz değildirler. Domuzu da yemeyeceksiniz, çünkü çift toynaklıdır, fakat geviş getirmez. Sizin  için temiz değildir. Bunlardan hiç birinin etini yemeyeceksiniz, leşine dokunmayacaksınız.” (Kitab-ı Mukaddes, Tekrarlar/Tesniye, 14/7; Ayrıca bk. İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

Cevap 5:

İlgili ayetlerin meali şöyledir:

“Ayakta bekleyen karısı rahatlayıp güldü, hemen ona İshak’ı, İshak’ın ardından da Yakub’u müjdeledik. "Aman ya rabbi! Ben bir yaşlı kadın, şu da ihtiyar kocam; bu halde ben çocuk mu doğuracağım? Doğrusu bu şaşılacak bir şey!" dedi.” (Hud, 11/71-72)

Bu iki ayet arasında hiçbir çelişki yoktur. Soruda ima edildiği gibi, ilk ayette Hz. İbrahim’in hanımı yanında olduğu, ikinci ayette yanında olmadığına delalet eden hiç bir ifade yoktur. Bilakis bu iki ayetin de aynı meclise işaret ettiğine açık ifadeler vardır.

Mesela: Birinci ayette “(Meleklerin Hz. Lut kavminin helaki için geldiğini duyan ve) Ayakta bekleyen karısı (kendilerine azabın gelmeyeceğini/veya Lut kavminin helak olacağını haber alınca) rahatlayıp güldü.” cümlesinden sonra “Fe beşşernaha” cümlesi kullanılmıştır ki, bu cümlenin başındaki atıf edatı (Vav, Sümme değil de)  fa-i takibiye olması, Lut kavminin helak haberi ile bir çocuğun müjdelenmesinin aynı anda olduğunun açık göstergesidir.

Bu açıdan bakıldığında, meallerde geçen  “hemen ona İshak’ı, İshak’ın ardından da Ya‘kūb’u müjdeledik” şeklindeki ifadeler çok isabetli olmuştur.

Demek ki burada Hz. İbrahim’in hanımının ayrı yerlerde olduğuna dair ufak bir emare bile yoktur.  

72. ayette -meal olarak-geçen “Aman ya rabbi! Ben bir yaşlı kadınım…” gibi ifadelerin hanımın o anda orada olmadığı yorumunu çıkarmak için kişinin Arapça gramer kaideleri konusunda oldukça cahil olması yanında ön yargısının da çok aktif olması gerekir.

- Kuran’ın üslubunda çok üst seviyede belagat incelikleri vardır. Bu çok ince münasebet iplerinin bağlantı noktalarını fark edemeyenlerin, özellikle önyargı fanatizminin pençesine düşmüş zavallı kimselerin bir tutarsızlık vehmedebilirler. Kuran’da “Bilmiyorsanız ilim ehline sorun” diye ifade edilmiştir. Bu düstura riayet etmeyenler- ehlim yanında- yanlış yorumlarıyla maskara olurlar.  

Burada belagatın ince münasebet ipliklerini şöyle açıklayabiliriz:

a) Bu kıssada kavminin başına felaket gelen peygamber Hz. Lut’tur. Hz. Lut, Hz. İbrahim’in yeğenidir. Hz. İbrahim’in yeğeni olduğu için olay İbrahim’i de ilgilendiriyordu. Bu sebeple Allah’ın elçileri, durumdan onu haberdar edip ümmeti hakkında herhangi bir korkuya kapılmamasını sağlamak için öncelikle onu ziyaret ettiler.

b) Melekler, Lut kavmini helak etmek için geldiklerini haber verdikten sonra İbrahim’e inananların bu felaketten kurtulacağını söyleyerek onu rahatlattılar. Kitab-ı Mukaddes’e göre çocuk müjdesi verildiğinde Hz. İbrahim 100 yaşında, eşi Sare ise doksan yaşında bulunuyordu. (Tekvin, 17/17)

Hicr suresinin 54. ayetinde Hz. İbrahim’in de yaşlılığı sebebiyle olayı yadırgadığı bildirilmektedir.

c) Allah’ın dostluğunu kazanan Hz. İbrahim Halilullah ve hanımı,  azap meleklerinin kendisi ve ümmetiyle ilgisi olmadığını, Hz. Lut’a iman eden müminlerin de o felakette helak olmayacaklarını haberiyle rahatlamışken, bir de bir sürpriz olarak bu yaşlı hallerinde çocuklarının olacağı müjdesi de verilmiştir.

İnsanları helak ederken Allah’ın kahrı eşsiz olduğu gibi, insanlara ikram ederken de lütfunun benzeri olmadığını belirtmek için bu iki olaya aynı anda söz konusu edilmiştir.

d) Hz. İbrahim ve hanımını bu müjde ile Allah’ın sonsuz kudretinin, ilim ve hikmetinin bir misaline de dikkat çekilmiştir.

Zahiri sebeplere göre çocuklarının olması imkansız görünen bu iki yaşlıdan çocuk yaratmak, ilahi iradenin tabiat kanunlarıyla sınırlanmayacağına da işaret edilmiştir. Bu gerçekleşmesi imkansız görünen müjdeyi duyar duymaz:

“Hanımı heyecanla bağırarak alnına vurdu; "Benim gibi yaşlı ve kısır bir kadın ha!" dedi.” (Zariyat, 51/29)

Melekler ise, bu müjdeye şaşıran peygamber hanımını, bir müminin Allah’ın işine şaşmaması gerektiğini söyleyerek teskin ettiler. Zira tabiat kanunlarını koyan Allah’tır; bu kanunlar kainatta geçerli olmakla beraber Allah’ın iradesini sınırlayamaz. O, istisnaî tasarruflarla mucizeler yaratır ve peygamberlerini destekler.

Onun yolunda ateşe girmeyi kabul etmiş ve girmiş bir peygamberini o ateşten kurtaran Allah, şimdi de yaşlılık ateşinin kuruttuğu bu iki eşten bahar çiçeği gibi bir yavruyu söz vermiştir.

Bu gibi azametli ve harika mucizevi icraatını kullarına ilan etmek için Hz. İbrahim ve eşini bir model yapmıştır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an neden yirmi üç senede indirilmiştir; bir defada gönderilemez ...

Kur'an' da bazı kıssaların, ayetlerin ve cümlelerin sık sık ...

Peygamberimiz hayatta iken neden Kur'an-ı Kerim'i kitap haline ...

Kur'an-ı Kerim neden birden inmedi de ayet ayet yirmi üç senede ...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
246 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun