Kur'an konusunda en çok merak edilenler

1 Kur'an-ı Kerim'in yazılması, toplanması ve kitap haline getirilmesi hakkında detaylı bilgi verir misiniz?

Sorunuza kısa bir cevap verdikten sonra detaylı bir açıklamayı da ekleyeceğiz.

Peygamber Efendimiz (asm) bir çok hadislerinde, kendinden sonra. özellikle dört halifeye ve genel olarak da sahabelerine uymayı emreder. Eğer Peygamber Efendimiz (asm) her konuda vasiyet etseydi, o zaman yeni olaylar karşısında "vasiyet olmadığı için yapamayız" gibi düşüncelerle çözümler üretilemezdi. Bu nedenle Halifelik ve Kur'an'ın toplanması gibi önemli konularda bile vasiyet edilmemiştir. Böyle çok önemli konularda bile ashabın çözüm yollarına uyulması, diğer konularda onların örnek alınacağına ayrıca bir delil olabilmiştir. Diğer taraftan bu ve buna benzer konularda ashabın çözüm yolu bulması, bundan sonra meydana gelecek olaylarda nasıl bir yöntem izlenmesi gerektiği de gösterilmiş olmaktadır.

O (asm), insanlığı kurtuluşa çağıran, karanlık dünyada yolları aydınlatan bir ziya ve nur mesabesinde idi. Bu görev için seçilerek ilahi bir terbiyeden geçmiş ve nihayet, kemal döneminde görevlerin en yücesi ile vazifelendirilmişti. Resulullah, görevinde son derece titizdi. Vahyi telakki ederken ve de sonraki davranışları bunu ortaya koyar. Mesela O (asm), vahiy hali vuku bulduğunda, bildirileni çabuk ezberleyip kalbine yerleştirmek için dilini hareket ettiriyor.(Kıyamet, 75/16) Gelen vahiyleri özel katiplerine kaydettiriyor, buna mukabil Kur'an ile karışmasın diye kendi sözlerinin kaydedilmemesini ashabından istiyordu.

Kur’an-ı Kerim kırk iki vahiy katibi tarafından yazılmıştır. En meşhurları Mekke'de Abdullah b. Sa'd, Medine'de ise Übey ibni Kab'dır. Kur’an ayetleri kağıt, bez, deri parçaları, taş, tuğla, kürek kemikleri üzerine yazılmıştır. Her Ramazan ayında nazil olan vahiy pasajlarını (Kur'an-ı Kerim'i) baştan sona Cebrail (as)'e arz ediyordu. Karışıklığı önlemek için de gelen vahyin nereye konulacağını belirtiyordu. Peygamber Efendimiz (asm) hayatta olduğu sürece vahiy devam ettiğinden, Kur’an metni, iki kap arasında mushaf haline getirilemezdi. Böyle yapılmış olsaydı sık sık değişiklik yapmak, araya girecek birkaç ayeti yerleştirmek için, ikide bir çok sayıda yazılmış metni imha etmek mecburiyeti hasıl olacaktı. Diğer taraftan Kur’an metni birçok hafız tarafından ezberlenip devamlı surette okunuyor ve ashabın bir kısmının nezdinde yazılı nüshalar da bulunuyordu. Üstelik Hz. Peygamber (asm) gibi bir teminat mercii vardı. Bu yüzden metnin muhafazası konusunda endişeye sebep yoktu.

Ayrıca El-Hakim (Ö 405-1014) Müstedrek’inde “Kur’an metninin biraraya getirilmesi üç defa yapılıp, birincisi Resulullah’ın huzurunda olmuştur.” dedikten sonra, bu hükmüne esas teşkil eden şu hadisi, Zeyd İbn Sabit’den (Buhari ve Müslim’in rivayet şartlarını taşıyan bir senedle) nakleder. Zeyd diyor ki: “Biz, Hz. Peygamber’in huzurunda Kur’an’ı birtakım parçalardan telif ediyorduk (topluyorduk).” Beyhaki bu hadis hakkında: “Kanaatimce bundan maksad, birkaç ayrı defada indirilen ayet gruplarını, Hz.Peygamber’in nezaretinde sureler halinde derlemektir.” demektedir.

Şu halde vahyi tamamlanan sureleri Peygamberimiz (asm), mevcut en uygun malzemeye, birtakım sahifeler halinde temize çektirip muhafaza ediyordu. Peygamberimizin (asm) hayatında birçok sahabi Kur’an’ı hem hafızalarında hem de sahifelerinde toplamış bulunuyorlardı. O’nun ahirete irtihali üzerine Hz.Ali (ra) derhal evine kapanmış, “Kur’an’ı cemetmedikçe cuma namazına çıkmak hariç, ridamı giymemeye yemin ettim.” diyerek, sözünü yerine getirmiş, Kur’an’ı cemetmedikçe Hz. Ebu Bekir’e biat etmemişti.

KUR’AN’IN MUSHAF HALİNE GETİRİLMESİ:

Hz. Peygamber (asm)’in vefatından sonra ilahi rehber Kur’an metninin, ümmetin icmaından geçmek suretiyle, tek kelimesinden şüphe edilmeyecek tarzda; kıyamete kadar hiç kimsenin itiraz edemeyeceği tarzda toplanması gerekmişti. Zeyd İbn Sabit (ra) diyor ki:

“Yemame savaşında ashabın öldürülmesini müteakib, Hz. Ebu Bekir (ra) beni çağırttı. Yanına vardım. Hz.Ömer de orada idi. Ebu Bekir bana dedi ki:

'Ömer bana gelip dedi ki:

'Yemame ‘de Kur’an hafızları çok zayiat verdi. Bu gibi vakalarda hafızların ölmeleriyle Kur’an’ın birçoğunun zayi olmasından endişe ederim. Bana kalırsa Kur’an’ın cem edilmesi için bir emir çıkarman gerekir.'

Ben de Ömer’e şöyle cevap verdim:

“Resulullah’ın yapmadığı bir işi nasıl yapabilirsin?”,

Ömer:

“Vallahi bu hayırlı bir teşebbüstür." dedi.

Sonra bu iş üzerinde o kadar durdu ki, bana söyleye söyleye neticede Allah kalbime bu işi yatırdı, ben de onun görüşünü benimsedim.”

Zeyd devamla diyor ki: “Ebu Bekir bana dönüp şöyle dedi:

“Sen genç, dinç, zeki bir adamsın. Kimse ittiham edemez. Zaten Resulullah’ın da vahiy katibi idin. Kur’an metnini topla.”

Vallahi bir dağı yerinden nakletmemi isteselerdi, Kur’an’ı toplama mes’uliyeti kadar bana ağır gelmezdi. Neticede Kur’an’ı hurma dallarından, yassı taşlardan ve insanların hafızalarından derlemeye başladım.” (Buhari)

Kaynakların ittifakla bildirdiğine göre, Hz. Ebu Bekir (ra), Zeyd’e asla hafızasına güvenmemesini, her ayet için iki delil olmak üzere, iki şahıstan yazılı nüsha aramasını emretti. Bu iş için Zeyd, Hz.Ömer (ra)’in yardımını şart koşmuş, O da ciddi bir şekilde kendisine yardım etmiştir. Zeyd bizzat kendisi iyi bir hafız olduğu halde, kendisi gibi başka hafızlarla da yetinmeyip, her ayet hakkında mukabele görmüş iki yazılı şahid aramak gibi son derece titiz ve ilmi bir usul takib etmiştir. Yalnız Tevbe suresinin sonundaki iki ayet hakkında, araştırmasına rağmen iki yazılı şahidi bulamamış, Ebu Huzeyme’deki yazılı nüshaya istinad etmek durumunda kalmıştır. Bu şekilde Hz.Ebu Bekir (ra) devrinde biraraya getirilen sahifelere “el- Mushaf” denilmiştir.

HAFIZ SAYISI:

Burada yeri gelmişken o devirdeki mevcut hafız sayısının dört-yedi arası olduğuna dair iddiaya da cevap verme ihtiyacı gördük. Hz. Peygamber (asm)’in terbiyesinde yetişmiş sahabeler arasında yirmi üç yıl içinde Kur'an’ı sadece dört veya yedi kişinin ezberlemiş olması aklen muhaldir. Buhari’nin Es-Sahih’inde rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (asm) henüz hayatta iken meydana gelen ‘Bi’ru Maune’ olayında şehid olan ‘kurra’nın sayısı yetmiş kadardır. Hz. Peygamber (asm)'in vefatını takip eden yıl içinde meydana gelen dinden dönme olayları üzerine yapılan savaşlarda, Yemame’de şehid olan ‘kurra ve huffaz’ın sayısı da bazı alimlere göre 450-500 kadar bazılarına göre ise 700 kadardır.

Bir başka önemli nokta da Hz. Peygamber (asm) hayatta iken vahyin henüz son bulmamış olmasıdır. En son nazil olan birkaç sure veya ayet, bazı kimseler tarafından bilinmeyebilir. Hamidullah’a göre Peygamberimiz (asm) vefat ettiğinde 3.000 kişi Kur'an’ı ezbere biliyordu. Zeyd B. Sabit (ra)’in yazmış olduğu Kur'an ile Hz. Muhammed’e (sav) indirilen Kur'an arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü, Kur'an’ı herkes ezberliyor, ayrıca ezberlediklerini yazılı vesikalarla te’yid ediyorlardı. Her gün namazda okunan ve ona göre amel edilen şey nasıl unutulabilir? Kur'an ayetleri öyle ahenkli iniyordu ki, herkesin kolayca ezberleyebileceği kadar azar azar iniyordu

Sonuç olarak, Kur'an vahyinin inmesinde Hz. Peygamber (asm) dahil hiç bir kimsenin müdahalesinin söz konusu olmadığını aşağıdaki ayet bize bildirmektedir:

"Eğer o Peygamber bazı sözler uydurup bize isnat etmeğe kalkışsaydı muhakkak ki biz onu kuvvetle yakalar (ve ondan intikam alırdık). Sonra da muhakkak ki, onun kalb damarını keserdik. O zaman sizden hiç kimse O'nu koruyamaz"

Kaynaklar:

- Doç. Dr. Suat YILDIRIM, Kur'an-ı Kerim ve Kur'an İlimlerine Giriş, Ensar Nesriyat.
- Osman KESKİNOĞLU, Mitoloji Kitab-ı Mukaddes ve Kur'an-ı Kerim Düşünce Kavramları, Kur'an-ı Kerim Bilgiler, TDV. Yayınları.

İlave bilgi için tıklayınız:

-  Kur'an'ın ilk yazılmış nüshaları neden ortadan kaldırıldı? Kur'an'ın aslı yakıldı mı?..

Aşağıya aldığımız kapsamlı çalışmayı da okumanızı tavsiye ederiz:

KUR'AN-I KERİM NASIL MUSHAFLAŞTI? SON VAHYİN TARİHİ?..

Son Vahyin Tarihi- İlgili Ayetler:

"Sana okuyacağız ve sen Allah’ın izni ile unutmayacaksın."(A'la, 87/6)

"Hayır, şüphesiz o yüce kağıtlarda yazılı olan ve isteyenin üzerinde tezekkür edeceği bir öğüttür."(Abese, 80/11-14)

"Vahiy esnasında, hemen alabilmek için, onunla birlikte dilini hareket ettirme! Doğrusu vahyin kalbine yerleştirilmesi ve okuman bize aittir. Biz vahyi okurken, sen sadece okunmasını dinle! Sonra O'nun açıklanması bize aittir."(Kıyame,75/16-19)

"İnkar edenler, Kur'an O'na bir defada topluca indirilseydi ya, dediler. Biz, onunla Senin kalbini sağlamlaştırmak için böyle parça parça indirdik ve onu ağır ağır okuduk."(Furkan, 25/32)

"Bu Kur'an alemlerin Rabbi'nin indirmesidir. Uyaranlardan olasın diye, onu, Cibril, Mübin Arap lisanı ile indirdi."(Şuara, 26/192-195)

"Kur'an’ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm indirdik ve onu gerektirdikce biz indiririz."(İsra, 17/106)

"Tur'a, yayılmış ince deri üzerine satır satır yazılmış Kitab'a andolsun ki..."(Tur, 52/1-3)

"Ramazan ayı, içinde, insanları doğruya iletici, doğruyu yanlıştan ayıran ve doğruya yol gösteren kesin deliller olmak üzere Kur'an indirildi."(Bakara, 2/185)

Vahy erken dönem kitaplaşma sürecini ele alalım.

a) Peygamber Dönemi: (Rasul’un Sağlığında Cem’)

Mekke Dönemi:

Peygamber vahyin muhafazası için azami dikkati gösterirdi(1) Cebrail’i takibde acele davranırdı. el-Kıyame 16-17 ayetleri bunu anlatır. Onu göğsünde toplayıp dilinde okutmak Allah’a aitti. Rasûl-u Ekrem, gelen vahyleri önce kendisi namazlarda okuyarak ezberini kuvvetlendirdi.(2) Sonra yavaş yavaş okuyarak ezberi kuvvetli(3) Ümmi olan Arap mü’minlerin(4) ezberlemesini sağladı.(5)

Kur'an'da,

"Sana okutacağız ve sen Allah'ın diledikleri dışında unutmayacaksın."(6)

buyrulur. Peygamber'den ayrı olarak sahabeler de vahyi ezberlemeye çalıştılar. Geceleri ve namazlarda sürekli ondan okunan bölümler vahyin korunmasında hizmet etti. O sırada günde iki vakit namaz kılıyorlardı. Sabah ve ikindi.(8)

Peygamber, kalbine indirilen Kur'an’ı insanlara yalnız okumakla kalmadı, yazdırdı da. et-Tur suresinin ilk ayetleri bunun tanığıdır. Abese 11-14 de bu kapsamda düşünülebilir.

"Hz.Peygamber'in Kur'an'ın doğruluk ve tamamiyetini muhafaza için yazıyla tespitten ayrı iki ilave tedbir daha aldığını görüyoruz:

1. İnen ayetleri hemen kendisi ezberliyor ve sürekli olarak namazlarda, ikametinde, yolculuğunda, sıkıntıda, ferahta onu okuyordu.(9) Günlük namazların kılınması esnasında Kur'an ayetlerinin yüksek sesle okunmasını emretti. Bunun neticesi, Müslümanlar Kur'an'ı hıfz etmek mecburiyetinde kaldılar. Bundan doğan diğer bir sonuç da Kur'an'ın bir nevi din adamı sıfatını taşıyan kimselerin tekelinde tutulmamış olmasıdır. Kendi sahabesine sindire sindire okurdu. Sahabe de ona o kadar önem verirdi. Peygamber de onların okuduklarını kontrol ederdi.(10)

2. Kur'an öğrenenlerin bunu yetişmiş öğretmen, bir muallim nezaretinde yapmalarını emretmiştir. İlk Muallim Peygamber'in kendisi ve sonra, Kur'an'da iyi yetişmiş olmaları dolayısıyla O’nun tarafından yetkili kılınmış sair muallimlerdi."(11)

"Akılda tutma ve ezberleme kabiliyetleri fertten ferde değişik olduğundan pek tabiidir ki sahabeden bazı kimseler, boş zamanlarında tekrar edip ezberlemek maksadıyla bu ayetleri yazıyla tesbit etmek istediler. İşte bu ayetleri bu şekilde yazıyla tesbit işi ne zaman başladı bunu kati ölçüler dahilinde bilemiyoruz."(12)

Rivayetler Peygamber'in gelen vahyi yazdırma konusunda acele davrandığını aktarırlar.(13)

Vahyin ne zaman yazılmaya başlandığı hususunda kesin bir bilgi bulunmuyor. Hz. Rasul okur yazar değildi.(14) Siyer materyalinde daha Mekke devirlerinde bile Kur'an'ın yazılı bölümleri bulunduğu görülür. Örneğin Ömer'in İslam oluş kıssasını anlatan İbnu Hişam O'nun kız kardeşi Fatıma'nın evinde kocası Said ile el-Hadid (veya er-Rahman) ile Tâhâ surelerini üzerine yazıldığı bir sahifeden okudukları anlatılır.(15) Ömer'in Müslüman oluşu, peygamberliğin 5. yılına isabet eder ki bu, İslam tebliğinin genele yapılmaya başlamasının ikinci yılıdır. Yani hicretten sekiz sene önce. Hamidullah " Nakledilen bu vakanın doğrululuk ve gerçekliğinden şüphe etmemiz için bir sebeb göremiyoruz, zira ilk vahyedilen Hicret öncesi surelerin bir çoğu, "yazılı Kur'an nüshaları"ndan bahsetmektedir. el-Furkan 5. ayeti ve el-En'am 79 ayeti bu vakaya örnek gösterilebilir. Bizzat Kur'an'da, Kur'an için devamlı “Kitab” kelimesi kullanılır; muhakkak ki bu kelime "yazılı bir vesika" manasına da içine almaktadır."(16) Hadis yazımının yasaklandığını anlatan rivayetlerde de Kur'an'ın yazımının söz konusu olduğu doğrulanır.

Hadis yazımının yasaklandığını anlatan rivayetlerde de Kur'an'ın yazımının söz konusu olduğu doğrulanır.

Hz. Rasul inanırlardan edindiği katiplere yazdırmaya çalıştı. Mekke döneminde Ebu Bekr, Osman, Ali, Zübeyr ibnu Avvam, Amir ibnu Fuheyre, sayılabilir.

Peygamber'in yanında olan ayetler dışında sahabiler kendileri için özel sayfalarda yazıyorlardı. Kur'an'ın bütününü ezbere bilenlere "kurra" deniliyordu. İbnu Mes'ud, Muaz, Salim, Ubey ibn Ka'b, Aişe, Hafsa, Ümmü Seleme, Ebu Zeyd bunlardandır.

Ayetlerin Surelere Yerleştirilmesi:

İnen ayetlerin hangi surelere yazılacağı Peygamber'in talimatı ile belirleniyordu.(17) "Tarihçilerin verdiği bilgiye göre bazan da inen bu parçalar içinde birkaç sureye ait ayrı parçalar aynı anda nazil olabiliyordu. Bu durum muvahacesinde yeni bir kısım vahiy geldiğinde Hz. Peygamber, o zamana kadar nazil olmuş bulunan bütün içinde bu yenilerin alacağı yeri gösteriyordu."(18)

Yazı Materyali:

Peygamber kendi hıfzı, sahabe hıfzı ve yapılan kontrollerle yetinmeyip deri, kemik, tahta ve yassı taşlar üzerinde nuzulünü takiben yazdırırdı.(19)

Yazı materyali olarak hurma dalları, ince beyaz taşlar, kürek kemikleri, işlenmiş ince deri parçaları, tahta, çanak, çömlek parçaları ve qırtas adı verilen kağıtlar, deri,(20) bez, hurma lifi, taş, kullanıldı. İranlılar ve Romalılar gibi kağıt sanatı Araplarda yoktu.

Medine Dönemi:

Hz. Rasul Medine döneminde Ubey ibnu Ka'b, Zeyd ibnu Sabit, Abdullah ibnu Revaha gibi yeni vahy katipleri de edindi. Bu yazım işinde el-Askalani (852/1448) görev alan kırka yakın sahabiden söz eder.(21)

İbnu İshak'ın Rabat'ta bulunan Siyer kitabında şöyle bir rivayet yer alır:

"Kur'an'dan ne zaman bir parça nazil olsa Rasulullah bunu önce erkeklerin iştirak ettiği bir topluluk huzurunda okur, tebliğ eder ve sonra kadınlardan müteşekkil ayrı bir topluluğa tebliğ ederdi."(22)

Her Ramazan'da Hz. Rasul'un o seneye kadar inen ayetleri Cibril ile okuyup karşılaştırdıkları rivayetleri vardır.

"Hz. Peygamber halkın huzurunda baştan sonra kadar tilavet etmek itiyadındaydı. Etrafında toplanan ashab, beraberinde Kur'an nüshalarını getirirler ve bunlarla O’nun okuduklarını mukabele ederler ve icabında ellerindekileri düzeltirlerdi. Hayatının son Ramazan ayı esnasında (23) bunu daha ileri bir ihtiyat tedbiri olarak iki defa tekrarladı. Bu tarz "mukabeleler" ve halk huzurunda tilavet etmeler Arza (takdim) adını alır ve bunların işaret ettiğimiz en sonuncusuna Arza Ahira, Kur'an tarihinde unutulmaz olarak kalmıştır."(24)

Medine’de bir çok çevreye Kur’an öğretmeni gönderildi.(25)

Rasul son vahyden dokuz ya da seksen bir gün sonra vefat etti. Bu süreden önce kitaplaşmaması, ayetlerin elimizdeki tertip üzere inmemesindendir.

Hz. Muaviye'nin Vahy Katipliği:

Mekke'de okuma yazma oranı çok düşüktü. Mekke ve Medine'de bu dönemde okur yazar otuz üç kişinin adı geçer. Yazı yazma, ok atma ve yüzme gibi üç hasleti taşıyana kamil ünvanı verilirdi. Mekke'ye yazı Harb ibnu Umeyye ile girdi. Ebu Sufyan ile iki oğlu, Muaviye ve Yezid ibnu Ebi Süfyan okuma yazma biliyorlardı.

Rasulullah Arap kabileleriyle yaptığı yazışmalar için katipler edinmişti. Ebu Sufyan'ın isteği üzerine Muaviye de bunlar arasına katıldı.(26) eş-Şehriyari, Rasul'un Osman ve Ali'yi vahiy katibi olarak ihtiyar ettiğini, bu ikisinin bulunmaması durumunda Ubeyy ve Zeyd ibnu Sabit'in vahiy yazdığını söyler.(27) Bir çok kaynak Muaviye'nin katipliği içine vahy katipliğinin girmediğini söylerler.(28)

İrfan Aycan, Muaviye biyografisinde O'nun vahy katipliği yaptığından bahseden kaynakları zikreder.(29) Kürsi ayetini yazdığı söylenirse de bu ayetin hicretin ilk yıllarında nazil olduğu biliniyor.

El-Mesudi, bu meseleye daha değişik açıdan bakar ve Muaviye'nin, Rasulullah'a, vefatından önce, sadece bir kaç defa katiplik yaptığını belirterek, uzun müddet Rasulullah'a katiplik yapanlarla bir tutulamayacağını ve katipler zümresine katılamayacağını belirtir.(30) Çağdaş araştırmacıların tetkiki sonucu O’nun vahy katipliği yaptığını belgeleyen bir delile rastlanmadığı ifade edilmiştir.(31)

b) Rasul'un Vefatından Sonra:

1. Ebu Bekr Dönemi, Birinci Derleme: (32)

Peygamber'in vefatından kısa bir süre önce vahyedilmesi tamamlanan Kur'an'ı, Rasul'un vefatından sonra Ali ibnu Ebi Talib nüzul sırasına göre bir Mushaf tertip etmişti.(33) Bu Mushaf’ı yazana kadar, namaz dışında dışarı çıkmamıştı. Bu rivayet O’nu kendisine biat etmemesini sormak için Ebu Bekr’in çağırttığı zaman verdiği cevapta geçer:

"Allah’ın kitabına bir şey ziyade edilebilir diye düşündüm, onu yazıncaya kadar namaz dışında elbisemi giymemeye karar verdim." dedi.

Ebu Bekİr de "Ne güzel düşünmüşsün." dedi.(34)

Resmi Tedvin:

Yemame savaşında 633 sahabeden en az yetmiş Kur’an hafızı kurra (kariler) şehid olunca -ki Bu rakamı 700'e kadar çıkaranlar var. M. Hamidullah bu savaşa katılan 3000 hafızdan söz eder(35)- bu olay Cem'e hızlılık kazandırdı. Ömer, Ebu Bekr’den cem için ısrarcı oldu ve O’nu ikna etti. Hafızası güçlü vahy katibi Zeyd ibnu Sabid’i(36) çağırarak O’nun tereddüdlerini gidererek görevlendirdi.(37)

Zeyd şöyle anlatır:

"Yemame Harbinde yetmiş kurranın şehadetinden sonra Ebu Bekr beni çağırttı, Ömer yanındaydı; dedi ki:

'Ömer bana gelerek:

"Yemame günü şiddetli harp olup birçok kurra şehid oldu. Bir çok şavaş yerinde hafızların şehid edilmelerinden dolayı Kur’an’ın birçok ayetinin zayi olmasından korkarım, Kur’an’ın toplanmasını emretmeni uygun görürüm."  dedi.

Ben de Rasullullah’ın yapmadığını yapmaktan çekindiğimi(38) söyledim. Ömer hayırlı olduğunu söyleyerek devamlı bana başvurdu. Allah benim de göğsümü Ömer gibi açtı. Sen akıllı bir gençsin, Resûlullah için vahy yazıyordun, Kur’an’ı araştır ve onu topla.’

Vallahi bana herhangi bir dağı yerinden kaldırıp başka bir yere nakletmeyi önerselerdi bu kadar ağır gelmezdi. Önce karşı geldim sonunda Allah Ebu Bekir ve Ömer'in akıllarını yatırdığı gibi benim de aklımı yatırdı. Kur'an'ı araştırmaya, hurma dallarından, yassı ta.lardan ve insanların hafızalarından derlemeye başladım."(39)

Ebu Bekir, Ömer ve Zeyd’e şu talimatı vermişti: "Mescid’in kapısına oturun. Her kim ki, size Allah’ın Kitab'ından olduğuna dair iki şahidle(40) yazılı bir şey getirirse hemen onu yazınız."(41) Ömer bunun üzerine Mescid’in kapısına geldi. "Her kim ki, Rasûlullah’dan Kur’an namına bir şey aldıysa onu getirsin." dedi.(42) Heyet bu getirilen ayetleri sahifelere, levhalara ve hurma dallarına yazıyorlardı.

Zeyd hafızasındaki metinleri başkalarının şehadeti ile de belgeledi. Destek bulmadan yazmadı.(43) Yazılan bir nüsha icmaya mazhar oldu.(44)

Hamidullah bu olayı şöyle anlatır:

"Zeyd, esasen Kur'an’ı ezbere biliyordu. Böyle olmakla beraber daha ileri bir ihtiyat tedbiri olmak üzere, kaleme alacağı her bir ayet veya kelime için Hz. Peygamber'in huzurunda arzadan geçirilmiş, mukabele edilmiş iki ayrı yazılı vesikanın şahadetine müracaat etmesini Halife Ebu Bekir O’na emretti. Halka, yanlarında saklamakta oldukları bu nüshaları Zeyd ve arkadaşlarına göstermek üzere Mescidu'n-Nebi'ye getirmeleri duyuruldu. Bu çalışma böylece sona erdirildiğinde, Zeyd ibnu Sabit hazırlanan nüshayı yeniden iki defa baştan sona okudu ve varsa bütün noksan ve kusurlar izale edildi."(45)

Böylece Mushaf -ki Ona 'el-Mushaf' dediler(46)- Halife-yi Rasûl Ebu Bekir tarafından 11/632 de resmi olarak da cem edildi.

Ayetlerin sırası ve hangi sureye ait olduklarının Hz. Peygamber tarafından tayin edildiğini biliyoruz. Ayetler bugünkü Mushaf’taki gibi surelerde yer aldı. Ama sureler için bunların sahabe içtihadlarına dayandığı görüşü de vardır.(47) Sure sıralamasında ise ihtilaf var.(48)

Derlenen nüsha Halife'nin yanında kaldı. Tek nüsha olan bu Mushaf önce Ebu Bekir’in, sonra da Ömer’in yanında idi. Ömer’in vefatından sonra da kurradan da olan Mü’minlerin Annesi Hafsa’ya geçti. (49)

II. Osman Dönemi: İkinci Derleme:

1 Muharrem 24/646 da Osman hilafete getirildi. Osman döneminde Müslümanların hakimiyetinde olan topraklar Arabistan'ın sınırlarını aştı. Ana dili yabancı olan bir çok Müslüman Kur'an'ı Arapça okumada zorlanıyordu. Buna Araplar arası lehçe, şive farklılıkları da eklenmeli. Bu farklı okuyuşlar karşılıklı suçlamalara da dönüşebiliyordu. (50) Şam halkı Ubeyy’in, Kufe kalkı İbnu Mes’ud’un Basra halkı Ebu Musa’nın kıraatıyla okuyordu.

Kimi farklı okuyuşlar sahih senedlerle Peygamber'e de dayanabiliyordu. Huzeyfetu’l-Yeman Şam ordularıyla Ermenistan ve Azerbaycan üzerine yürümüştü.(25/646). Gazve esnasında Şamlı askerlerle Iraklı askerlerin Kur’an okuyuşunda ihtilaf ettiğini gördü ve ihtilaflardan endişelenerek tedirgin oldu.(51) Olay tekfir noktasına varıyordu. Durumu Halife’ye iletti.

"Ey Mü'minlerin Emiri! Kalk! Müslümanlar, Kur’an’ın kıraatinde Hrıstiyanlarla Yahudilerin ihtilafları gibi ihtilaf etmeden önce bu işin çaresine bak." dedi.(52)

III. Halife zamanında kıraat farklılıklarının Müslümanlar arasında anlaşmazlık konusu olması(53) üzerine "Hafsa Mushafı"nı istedi. Osman, Hafsa'daki Mushaf’ı getirtip çoğaltmaları için dört kişi görevlendirdi: Zeyd, Abdullah ibnu Zübeyr, Said ibnu As, Abdurrahman ibnu Haris. Zeyd dışında üçü Kureyşli'dir. Ihtilaf ederlerse O'nu Kureyş lehçesi ile yazmalarını emretti.(54) (55) el-Buhari'nin diğer rivayetine göre diğer üç üye de Ensardır: Muaz, Ubey ibnu Ka'b ve Zeyd ibnu Sabit.

Komisyonun çalışması beş sene sürdü. "Hazırlanan bu YEDİ nüsha Medine Mescidi’nde herkesi mutmain kılmak üzere halkın huzurunda alenen okundu ve sonra her bir nüsha, 26. yılda hududları Medine'den taşıp Batı’da İspanya'nın güneyine, Doğu'da Ceyhun Nehri'nin ötesine Çin'e dayanmış geniş İslam yurdunun muhtelif eyalet merkezlerine gönderildi. Öyle emredildi ki bundan böyle Kur'an nüshaları, mutlaka bu resmi kopyalara uygun ve mutabık olacak ve farklı bulunanlar imha edilecekti."(56)

II. Komisyon'un ihtilaf ettiği noktalar da önemsizdir. Örneğin Tabut kelimesi "yuvarlak T " ile mi "açık T" ile mi yazılacak? Osman Kureyş yazımı üzere "açık T" ile yazmalarını istemiştir.

Önemli Merkezlere Gönderilen Teksirler:

Çoğaltılan nüshalar (Mushaflar) beş ya da yedi nüsha(57) olarak önemli yerleşim merkezlerine (Kufe, Basra, Şam, Yemen, Mekke ve Bahreyn'e) gönderildi. Bir nüsha da Medine'de kaldı. Kayıtlarda şahsi nüshaların da imha edildiği aktarılır.

Resmi Mushafa Alınmayan Ayetler Var mı?

Ayet sayılarında kitaplarda görülen ihtilaf, kimi ayetlerin ortadan bölünüp iki ayet sayılmasından ya da besmelenin her birinin ayrı hesaba katılıp katılmamasından kaynaklanmaktadır.

Ubey ibnu Ka'b, Mushaf’ın Osman zamanındaki teksiri için oluşturulan komisyonun üyesi idi. O’nun kunut dualarını Kur'an'dan saymış olması bu nedenle mümkün değildir.

III. Ali ibnu Ebi Talib Dönemi:

Osman'ın yazdırdığı Mushaf Hz. Rasûl'ünkünden farklı olsaydı, sonraki Halife Ali kendi Mushaf’ını resmileştirirdi.(58)

Ali'nin Mushafi'nın farkı surelerin nuzul sırasına göre tertibinden kaynaklanır. Anlam değişikliği yapmayan çok az kelime sinonimi dışında fark yoktur.

Kur'an'ın İlk Yazmaları Ne oldu?..

Başta şunu belirtmek isteriz ki; Kur'an'ın ilk yazmalarının yakıldığına ilişkin güvenilir bilgi yoktur. Bu konuyla ilgili rivayetler zayıftırlar. Bu konuda S. es-Salih'in de kitabında aktardığı bilgi güvenilir değildir. Zaten S.es-Salih de bu görüşü paylaşmamakta, sadece İbnu Ebu Davud'un böyle bir görüş naklettiğini söylemektedir. Saldırganlar ustaca bu gerçeği gizlemeye çalışarak bu yanlış bilgiyi herkesin kabul ettiği bir görüşmüş gibi gösteriyorlar.

Ebu Bekir Mushafı:

Ebu Bekir zamanında iki kapak arasında toplanıp muhafaza edilen Kur'an'a ne oldu? Unutulmamalıdır ki o dönemde bu nüshadan yüzlercesi Müslümanlarca kopye edilmiştir. Yani bunun yok olması veya yakılması Kur'an'ın yok olması demek değildir.

Ebu Bekir tarafından iki kapak arasına toplanan bu nüsha, Ebu Bekr öldükten sonra Ömer'e geçti. Ömer öldükten sonra da kızı Hafsa'ya geçti. Osman kendi döneminde bunu Hafsa'dan isteyerek çoğalttı ve İslam merkezlerine gönderdi. Sonra da Hafsa'ya iade etti. Sonra ne oldu? Et-Taberanî'nin güvenilir yolla Salim'den aktardığına göre Medine Valisi Mervan, Hafsa'ya adam göndererek belki de Osman’ın izni ile bu nüshayı O’ndan istedi. Hafsa vermedi. Hafsa öldükten sonra (h.41) Mervan, İbnu Ömer'e adam göndererek ‘bu nüshayı bana gönder’, dedi; o da gönderdi. Böylelikle bu nüshanın Mervan döneminde Emevilere geçtiğini görüyoruz. Nüshanın bundan sonraki akıbeti konusunda herhangi bir kayda rastlanmamaktadır. Büyük bir ihtimalle uzun süre Emevilerin elinde kalmış, Emevilerin yıkılışı sırasında değerinden dolayı biri tarafından alıkonmuştur.

Ömer’in vefatından sonra Hafsa'nin elindeki Mushaf'in II.derleme sonrası Hafsa’nın vefatından sonra Medine valisi Mervan tarafindan yaktırıldığı söylenir. Öyle de olsa bu rivayeti oryantalistlere materyal sağlayacak şekilde istismar etmek hatalıdır.

Ali şöyle der: "Ey insanlar, Osman hakkında aşırı sözler söylemeyin. O'na "Mushaflar yakıcısı" demekten sakının. Vallahi o, Mushafları biz Muhammed'ın ashabı önünde yaktı. Osman zamanında yönetici ben olsaydım aynısını yapardım."

İhtilaflarını gerçeğin katli için kullanmayan bir fakih ancak böyle söyleyebilirdi.

Çoğaltılan Mushafların Akıbetleri:

Schwally'nin belirttiği gibi "Kur'an insanın beklemeyeceği büyük bir titizlik ve mükemmeliyetle muhafaza edilmiştir."(59)

Casanova, yaptığı araştırmaların yanısıra bir başka araştırmacı Quatremere'in araştırmalarına dayanarak Hz. Osman'ın çoğalttığı Mushaf nüshalarından birinin Hicri 4. asır başlarında bilindiğini ve görüldüğünü kaynaklara dayanarak söylemektedir.(60)

1. Medine Mushafı:

Bu tarihi eser Medine'de Ravza-i Mutahhara'da muhafaza olunmakta idi. Eserin orada mahfuz bulunduğunu, muhtelif tarihlerde seyyahlar ve meraklılar tarafından görüldüğünü biliyoruz. Mevlana Şibli Tehzibu'l-Ahlak Mecmuası’nda (H.1329/M.1911) bu nüshanın 735 senesinde orada görüldüğünü kaydediyor.

Esas I.Cihan Harbine kadar hep Medine'de muhafaza olundu. Harp esnasında ne olur ne olmaza karşı, oradan nakledilerek emin yerlerde muhafaza edilen kıymetli eserler meyanında hükümetçe o da muhafaza altına alınmıştır. Harp bittikten sonra eser yine oraya iade edilmiştir.

Rusya Müslümanlarından Musa Carullah Bigiyev, 1930 da Bolşevik Rusya'dan kaçtıktan sonra, Yakın ve Uzak Şark'ta dolaşırken Kur'an ve Mushaf’a ait epeyi tetkikat yapmış, bunları Hindistan’da neşretmiştir. Mezkur nüshanın Medine'de Ravza-i Mutahhara'da mahfuz bulunduğunu, Medine-i Münevvere’de mücavirliği esnasında eseri orada gördüğünü söylemektedir.

2. Mekke Mushafı:

Mekke'deki nüshanın Hicretin 735. senesinde orada bulunduğunu ve görüldüğünü yine Mevlana Şibli söylüyor.

3. Kufe Mushafı:

Hz. Osman tarafından Kufe'ye gönderilen nüsha, meçhul bir tarihte Tarsus şehrine gelmiş, orada mahfuz imiş. Çukurova'nın en şirin şehirlerinden biri olan Tarsus, Abbasiler zamanında mühim bir serhat idi. Me'mun, Seyfu'd-Devle, Şair Mütenebbi oradadırlar. Kufe Mushafı oraya her halde Abbasiler zamanında gelmiş olacak. Abbasi Halifeleri orada yaşardı. Nüsha orada muhafaza olunmakta iken sonraları, Suriye'deki Humus kalesine nakledilmiş (H.1050-1143 / M.1640-1730) arasında yaşayan meşhur en-Nablusî (H.1100/M.1689) senesinde yaptığı seyahatinde bu nüshayı uzun boylu tavsif eder. Bu nüsha 1.Cihan Harbine kadar Humus’ta korunmuş, harp esnasında o da diğer kıymetli ve tarihi eserler gibi muhafaza altına alınmıştır.

4. Şam Mushafı:

Şam'a gönderilen nüsha, Kudus'le Dımışk-ı Şam arasında bulunan Taberiye'de mahfuz iken, sonraları Şam'a nakledilmiştir. "İlaveli Esmaru't-Tevarih" şunu kaydediyor: "Nakli Mushafı Şerifi Osmani Bicami-i Dımışk ez-Taberiye, sene 492"

İbnu Kesir (h.8.yy) Şam nüshasını bizzat görmüştür. Şöyle der:

"Hz. Osman'ın çoğalttığı Kur'an nüshalarına gelince, bugün için onların en meşhuru Suriye'de Şam Camii’nde bizzat gördüğüm bu değerli, büyük kitap güzel, açık ve güçlü hat ve kaliteli bir mürekkeple deve derisi üzerine yazılmıştır."(61)

M.Şibli'nin(62) yazdığına göre Ebu'l-Kasım es-Sebti, H. 657 senesinde Şam Camii’nin maksuresinde Hz. Osman tarafından oraya gönderilen Mushafı görmüştür. Abdulmelik de h.725’de bu nüshayı orada gördüğünü söylüyor. İbnu'l-Cezeri (h.751-833  / m.1350-1429) zamanında Şam'da Mescidü't-Tevbe'de hıfzolunan bu nüsha daha sonra Emevi Camii' ne nakledilmiş, İbnu'l-Cezeri, Şam Mushafı'nı gördüğü gibi Mısır'da da Mesahif-i Emsar'dan bir tane gördüğünü söylüyor.

Lala Mustafa Paşa'nın 982 tarihli Vakfiyesi'nde Şam'daki mevkufatı zikrolunan Humus arazisinde "Vakfı Mushafı Seyyidina Osman" diye bir kayda rastlanıyor ki bundan o tarihte Musfahı Osman vakfı bulunduğunu anlıyoruz. Demek Mushafı Osman oradaymış. Mevlana Şibli'nin İslam alemi seyahati esnasında İstanbul'a geldiğinde bu nüshanın mahfuz olduğunu öğrendiğini söylüyor.

Çağdaş alimlerden Şamlı Şeyh Abdulhakim Efgani, Şam Mushafı'ndan bir nüsha istinsah etmek istemiş. 1.Harpten önce bu işe başlıyarak Şam Mushafı'nın yazısını ayniyle muhafaza ve şeklini taklid ederek harf ve kelimelerin suratını, imlasını koruyarak resim yapar gibi satırları aynen nakletmiş ve tam bir nüsha çıkarmıştır. Şam'da Abdulhakim Efgani'nin istinsah ettiği nüsha mevcuttur.

5 ve 6. Bahreyn-Yemen Mushafları:

Akıbetleri hakkında pek bilgi yok.

Sahabe Sayfaları:

Peygamber (asm)'in yanında olan ayetler dışında sahabiler kendileri için özel sayfalarda yazıyorlardı. Kur'an'ın bütününü ezbere bilenlere "kurra" deniliyordu. İbnu Mes'ud, Muaz, Salim, Ubey ibnu Ka'b, Aişe, Hafsa, Ümmü Seleme bunlardandır.

Resmi tedvin dışındaki Mushafların yakılması talimatını dinlemeyenler de oldu. Ali, Ibnu Mes'ud, Ubey ibnu Ka'b'in özel Mushaflarından da söz edilir. Aişe'nin de bir Mushaf’i vardı. Bu Mushaflar arasındaki farkları konu edinen bir kitabı Ebubekr ibnu Davud telif etti: Kitabul-Mesahif.

Bugün dünyanın her yerindeki Mushaflar birbirinin aynısıdır. Topkapı Müzesi'nde saklanan Mushaf'ın Osman Mushaf’ı olduğu söylenir. Özbekistan'in başkenti Taşkent'te de ilk Mushaflardan bir örnek vardır. (63)

Türkiye’deki Tarihi Mushaflar:

İstanbul'da Türk ve İslam Eserleri Müzesinde şu tarihli Mushaflar vardır.

- No: 457. Hz. Osman'ın imzasını ve Hicri 30 senesini havi Mushafı Şerif.

- No: 557. Hz. Ali'nin imzasını havi Mushafı Şerif.

- No: 458. Hz. Ali'nin yazısı olduğuna işaret edilen bir Mushaf.

Diğer Resmi Ali Mushafları:

Mısır'da Kahire'de "Seyyidüna Hüseyin" Camii’nde, Ali ibnu Ebi Talib'e mensup kendi el yazısıyla Kufi kadim hattıyla yazma bir Mushaf vardır.

Mısırlı Türk Dostu Abdulvehhab Azzam Şehadetnamesi’nde Meşhed'de Hattı Kufi ile yazılı bir Mushaf'tan bir kısım gördüğünü ve sonunda şu ibare bulunduğunu yazıyor: "Bunu Ali ibnu Ebu Talib yazdı." Yine orada diğer tam bir Mushaf vardır, o da Kufi hattıyla şu ibare yazılı: "Bunu Hasan ibnu Ali ibnu Ebu Talip yazdı."

Şia ulemasından Abdullah Zicani, Kur'an Tarihi’nde Necefu'l-Eşref'te Hz. Ali hattıyla Mushaf bulunduğunu söyler.

İşte, muhtelif eski nüshalar, Sahabe devrinden kalma Mushaflar bugün de elde mevcuttur. Bu mushaflar arasında hiçbir farklılık yoktur.(64)

"Münih Üniversitesi’nde kurulmuş "İnstitut für Koran Forschung", bütün dünyadan topladığı 42.000 kadar tam ve natamam Kur'an nüshasını bir araya getirip tasnif etmiş ve elli yıl süren bir mukabele ve tetkikat sonunda bunlar arasında bir iki hattat hatası bir yana, hiç bir nüsha farkı olmadığını tesbit etmiş ve bu durumu bir raporla dünyanın gözleri önüne sermiştir. Bu Enstitü, içindeki vesikalarla birlikte II. Dünya Harbi esnasında Amerikan uçaklarının bombardımanları sırasında berhava oldu."(65)

c) Harekeleme ve Noktalama Dönemi:

Tevbe suresinin 3. ayeti "Ve Rasuluhu" yerine "Ve Rasulihi" şeklinde okununca anlam, "Allah ve Rasülü müşriklerden beridir." şeklinde iken "Allah, müşriklerden ve Rasülü'nden de beridir." şekline dönüşür. Harekelemeye göre değişen bu okuyuş hatalarını Arap olmayanların farketmesi imkansızdır. Harekeleme, bu zaruretten doğdu.

69/688 de Ebu’l-Esved ed-Düeli renkli bir mürekkeble harflerin üstüne, altına, önüne birer nokta koydu. Üstteki a, alttaki i, yandaki u , sesini veriyordu. Tenvin içinde iki nokta kullanıldı.

Esved'in ögrencisi Nasr ibnu Asım (89/708) de harfleri harekeledi. Kimi tarihçiler bunu yapanın Basralı Yahya ibnu Ma'mer (129/746) olduğunu söylerler. Kur'an imlasında son düzenleme Halil ibnu Ahmed (175/791) tarafından gerçekleştirildi. Hemze, şedde, sila, revm, işmam belirlendi. Bu hareket başlangıçta bir muhalefetle karşılaştı ise de sonunda genel kabul görmüştür.

Kur’an Tarihi Üzerine Çağdaş Literatür:

- el-AKK, Halid Abdurrahman, Tarihu Tevsiki Nassı’l-Qur’ani’l-Kerim, Şam, 1986.
- EBYARİ, İbrahim, Tarihu’l-Kur’an, Kahire.
- HAMİDULLAH, Muhammed, Kur’an Tarihi, ç. Salih Tuğ, İst, 1993(66)
- HANEFİ, Muhammed Bahit el-Mutii, el-Kelimatu’l-Hisan fi’l-Hurufi’s-Sab’ati ve Cemi’l-Kur’an, Beyrut, 1986.
- HUCCETİ, Muhammed Bakır, Muhtasar Tarihi’l-Kur’ani’l-Kerim, Dımeşk, 1975.
- İBNU’L-HATİB, Muhibbuddin, el-Furkan, Beyrut, 1990.
- MARZUK, Muhammed Abdulaziz, el-Mushafu’ş-Şerif Dirasetu'n-Tarihiyyetü ve Fenniyyetun, Kahire, 1985.
- MUHEYSİN, Muhammed Salim, Tarihu’l-Kur’ani’l-Kerim, İskenderiyye, 1990.
- SALİM, Sahar es-Seyyid Abdulaziz, Advaun ala Mushafi Osman ibnu Affan, İskenderiyye, 1991.
- ŞAHİN, Abdussabur, Tarihu’l-Kur’an, 1994 (67).

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an-ı Kerim'in Allah kelamı olduğu ve günümüze kadar hiç değiştirilmeden nasıl geldiğini açıklar mısınız?

DİPNOTLAR

(1) (Ebu Şehbe s.236), Şehhate (s.27), es-Sabuni, et-Tıbyan fi Ulumi’l-Kur’an, Beyrut,1408, s.68)
(2) el-Müzzemmil 1-4
(3) es-Sabuni/Kur’an İlimleri, ç.Zeynelabidin Tatlıoğlu, 1996,ist,İnsan yay. s.62-63 :’ Arap Milleti Kur’an’ın indiği devirde bellekleri kuvvetli, ezberlemeleri süratli, zihinleri akıcı, saf ve mükemmel Arap özelliklerini taşıyorlardı. Bir Arap yüz binlerce şiiri (NOT: BİR İNSANIN YÜZBİNLERCE ŞİİRİ EZBERLEMESİ VE BUNLARI EZBERDEN OKUMASI MÜMKÜN DEĞİLDİR. BİR İNSAN ÖMRÜ BUNA YETMEZ. BÜYÜK BİR İHTİMALLE TERCÜME HATASI VEYA MÜBALAĞA: YÜZLERCE VEYA BİNLERCE OLMASI MUHTEMELDİR. ESERİN ORİJİNALİNİN BULUNUP KONTROL EDİLMESİ LAZIM) ezberden okuyor, kabilelerin soylarını bilip ezberden sayıyor, onların ve harplerinin tarihlerini biliyordu. Onlardan Arap kabilelerin soylarını saymayan asılmış on kasideyi şiirlerin çok olmasına ve ezberlenmenin güç olmasına rağmen bilmeyen yok gibiydi. Araplara Kur’an gelince onun beyanının kuvvetli, hükümlerinin parlak, saltanat ve nüfuzunun büyük olması karşısında şaşırdılar ve Kur’an onların beş duyularını yakalayıp akıllarına ve fikirlerine hakim oldu. Kur’an onların gayretlerini şanlı Kitab’a çevirdi. Şiir ezberlemeyi bırakıp O’nun surelerini ve ayetlerini ezberleyip okudular. Çünkü Kur’an’da hayatın ruhunu bulmuşlardı....Sahabe Kur’an’ı okumada ve incelemede birbirleriyle yarış ediyorlar, var güçlerini harcıyorlardı. Evlerinde Kur’an’ı hanımlarına, çocuklarına öğretiyorlardı. Hatta gecenin karanlığında sahabenin evlerinin yanından geçen bir kimse Kur’an okuyanların sesini arı sesi gibi işitirdi. Resûlullah gece karanlığında Ensar evlerinin bazılarının yanlarından geçiyor bazılarının yanlarında durup Kur’an dinliyordu.
(4) el-Cum’a 2
(5) Ezbere verilen önem Medine yıllarında da devam etti. Rasûl sürekli ezberi teşvik etti: Buhârî’nin Ebu Musa rivayeti: Resûlullah, Ebu Musa’ya: ‘Dün gece senin okuyuşunu dinlerken beni bir görmeliydin, gerçekten sana Al-i Davud’un mizmarlarından bir ses verilmiştir’ dedi.
Müslim’de şu ziyade yer alır: Ebu Musa: ‘Ya Rasûlallah! Allah’a yemin ederim ki, eğer senin benim okuyuşumu dinlemiş olduğunu bilmiş olsaydım onu daha güzelleştirirdim.’
el-Buhârî ve Müslim: Rasûlullah ‘Eş’arî kabilesini geceye girdikleri vakit Kur’an okurlarken yumuşak seslerinden evlerini tanırım.’ der.
(6) el-A'la 6
(7) el-A'la 6
(8) Hamidullah, M / Rasulullah Muhammed s. 195
(9) (Ebu Şehbe,s.236),(es-Sabuni, s.68), (Şahhate,s.21)
(10) (Ebu Şehbe,s.236),(er-Rumi, Ulumu’l-Kur’ans.89), (Şahhate, s.21)
(11) Hamidullah, M / Rasulullah Muhammed s. 197
(12) Hamidullah, M/ Rasulullah Muhammed s. 195
(13) Bera ibnu Azib'den gelen bir rivayetde şöyle denilmektedir: "en-Nisa 95 ayeti nazil olunca; Rasulullah Zeyd'i çağırttı, elinde yazı aletleriyle gelen Zeyd'e bu ayeti yazmasını söyledi." Zeyd ibnu Sabit'ten aktarılan uzun bir rivayette o, "Rasulullah'ın yanında bulunduğu bir sırada Peygamber'de vahiy halinin belirdiğini, bu hal geçince, kendisine "Zeyd yaz!" dediğini, bunun üzerine bir kürek kemiği alarak üzerine Nisa 95 ayetini "ecren azima" e kadar yazdığını, sonra, Peygamber de tekrar vahiy halinin belirdiğini, bu hal geçince kendisine "oku" dediğini, yazdığı ayetleri okuduğunu, ayette "vel Mücahidun" kelimesine gelince, Peygamberin " gayru ulid darari" kısmını söylediğini haber vermekte. (el-Buhari/Fedail)
Zeyd ibnu Sabit: Biz Kur'an'ı Rasulullah'ın huzurunda rika üzerine yazardık." (İbnu Hanbel/ Müsned)
(14) el-Ankebut 48, el-A’raf 157.
(15) İbnu İshak /es-Sire
(16) Hamidullah, M/ Rasulullah Muhammed s. 196.
(17) Osman ibnu Ebi'l-As: Bir gün Rasulullah'ın yanında bulunduğum bir sırada gözleri birden sevinçle parladı ve bir noktaya bakarak şöyle buyurdu: Cibril bana geldi ve en-Nahl 90 ayetini yerine koymamı emretti." (İbnu Hanbel/ Müsned)
İbnu Abbas: Rasulullah, bir sure nazil olunca, vahiy katiplerinden bir veya bir kaçını çağırtır ve onlara şöyle derdi: "Bu ayetleri, şu şu ayetleri olan sureye yazın."(et-Tirmizî)
(18) Hamidullah; M / Rasulullah Muhammed s.196
(19) ( Tahir el-Cezairi, et-Tıbyan, Beyrut, 1412, s.101) (Ebu Şame el-Makdisi, Kitabu’l-Murşidi’l-Veciz, Ank,1986, s.44).
(20) Zeyd ibnu Sabit: ‘Biz Rasûlullah’ın yanında Kur’an’ı deriler üzerine yazıyorduk.’
(21) İbnu Hacer/Fethu'l-Bari
(22) Hamidullah,M/ Rasulullah Muhammed s. 195
(23) Her Ramazan'da Hz. Rasul'un o seneye kadar inen ayetleri Cibril ile okuyup karşılaştırdıkları rivayetleri vardır. (ez-Zerkani, I,234, Ebu Şehbe, s.236). Çiçek, M.Halil, 20.Asırda Ku’ran İlimleri Çalışmaları,1996,İst,s.179-189
(24) Hamidullah, M./ Rasulullah Muhammed s.197
(25) Mus’ab ibnu Umeyr’in İbnu Ümmi Mektum ile Yesrib’e Hicret öncesi öğretmen olarak gönderildiğini biliyoruz. Hicret sonrası Mekke’ye Muaz öğretmen olarak geldi. Medine’ye gelen göçmenlere de Muaz’ın nakline göre Kur’an öğretecek birini görevlendiriyordu. Mescid’de Kur’an okuyanlar Namaz kılanların yanılmasına vesile olabiliyordu. Onun sağlığında Bi’r-i Maune vakasında yetmiş kurra şehid olmuştu.
(26) İbnu Hanbel /Fadalilus-Sahabe; İbnu Kesir/ Tefsiru'l-Kur'an'il Azim
(27) el-Cahşitari/ Kitabu'l-Vüzera ve'l-Kuttab
(28) İbnu Kuteybe/ el-Maarif el-Belazuri/Ensab; et-Taberi/ İbnu Abdiberr/ el-Bağdadi/ İbnu Abdirabbih/ İbnu'l-Esir/ Usdu'l-Gabe İbnu Teymiyye/İbnu Hacer
(29) el-Belazuri/ Ensab el-Yakubi/ İbnu Abdirabbih/ en-Nevevi/ es-Sirettü'n-Nebeviyye ez-Zehebi/Nübela: Ayetel-Kürsi'yi yazdığını kaydeder. İbnu Tiktaka/ İbnu Kesir/ el-Fusul fi Ihtısari'r-Rasul Fasi/ İbnu Hacer/ Takribu't-Tehzib el-A'zami,Muhammed Mustafa/ Küttabü n- Nebi
(30) el-Mes'udi/et-Tenbih
(31) el-Kettani, Abdulhay/Nizamu'l-Hükümeti'n-Nebeviyye Akkad, Abbas Mahmud.
(32) Çiçek, M. Halil, 20. Asırda Ku’ran İlimleri Çalışmaları, 1996, İst, s.179-189
(33) Ali'nin Mushafi'nın farkı surelerin nüzul sırasına göre tertibinden kaynaklanır. Anlam değişikliği yapmayan çok az kelime sinonimi dışında fark yoktur. Hz.Peygamber (asm)'ın irtihalinden sonraki altı ay içinde Ebu Bekir dönemindeki tedvinden önce Kur'an’ı Peygamberimiz'in talimatı üzerine mushaflaştırdığı nakledilir. Bu Mushaf’ta sureler nüzul sırasına göre dizilmiştir. Ebubekr Abdullah İbnu Ebi Davud, Süleyman el-Eş'as es-Sicistani /Kitabu'l-Mesahif (Tah. ve Neşr. Arthur Jeffery Mısır 1936)
(34) es-Suyuti/ İkrime’den İbnu Şirin nakletti. Rivayet tartışma götürür. İbnu Şirin’in rivayetine göre onda Nasih-Mensuh ayetler bulunuyordu.
(35) el-Buhârî ve Müslim’in Enes’dan naklettiği hadisin zahirine bakarak Rasûl zamanında ezberin sınırlı kişiye hasrı yanlıştır: ‘Rasûlullah zamanında dört kişi Kur’an’ı ezberlemişti. Bunların hepsi Ensar'dandı: Ubeyy ibnu Ka’b, Muaz ibnu Cebel, Zeyd ibnu Sabit, Ebu Zeyd.’ (Ebu Zeyd, Enes’in amcasıdır)
(36) Niçin Zeyd? Çünkü Kurra’dandı, vahy katibiydi, Son Arz’da hazır bulunmuştu.
(37) (Ebu Şame, s.48-49) ( el-Cezairi, s.99-100) ( ez-Zerkani, I,235), ( Ebu Şehbe, el-Maakkal, 243-244) ( el-Kattan, s.124), (Zurzur, s.87)
(38) O’nun beyan ettiği gerekçe dışında sebeb arayanlar arasında, ezbere olan rağbetin azalmasını düşünen usulcüler vardır.
(39) el-Buhârî/Fedaili'l-Kur’an
(40) İbnu Hacer: İki şahidden murad, o ayetin ezberde olması ile yazılmış olmasıdır.’es-Sekavi: İki şahidden murad, o ayetin Rasûlullah’ın huzurunda yazıldığına dair iki kimsenin şahadet etmesidir.
(41) Ebu Davud/ (er-Rumi, Ulumu’l-Kur’an, s.901) (el-Cezairi, s.100), (es-Sabuni, I/77)
(42) Ebu Davud/
(43) Ebu Davud/ (Itr, s.49), ( el-Kettan, s.126).
(44) (el-Askalani, Fethu’l-Bari, Beyrut, ) ( er-Rumi, s.92).
(45) Hamidullah, M.,  Rasulullah Muhammed s. 198
(46) ( Ebu Şame, s.64) ( Ebu Şahbe, s.251-252).
(47) Şöyle dediği söylenir: "Mushaflar hakkında insanların en büyük ecre nail olanı Ebu Bekir’dir. Allah ona rahmet etsin. Çünkü o, Allah’ın Kitabını ilk toplayandır."
(48) (Şehhate, s.32).
(49) (el-Buhari, III / 196).
(50) Ebu Kılabe'den rivayet edilir: Osman Halife olunca Kur’an okutan öğretmenler tayin etti, Her öğretmen kendi hocasının kıraatını öğretiyordu. Öğrenciler birbirleriyle karşılaştıklarında ihtilaf ediyorlardı. Muallimler birbirlerini küfürle itham edecekti. Osman olayı duyunca hutbede şöyle dedi: Siz benim yanımda ihtilaf ediyorsunuz, benden uzak şehirlerde bulunanların ihtilafları daha şiddetlidir.
(51) (el-Buhari, II /196-197)
(52) el-Buhari, Kur’an’ın Cem’i Babı, Enes ibnu Malik rivayeti.
(53) Ebu'ş-Şusa: Biz Mescid’de oturuyorduk. İbnu Mes'ud da Kur'an okuyordu. O sırada Huzeyfe geldi ve şöyle dedi: "İbn Ümmi Abd'ın kıraati! Ebu Musa'l-Eş'ari'nin kıraati ha! Allah'a yemin ederim ki eğer Osman' ın huzuruna varabilirsem bunları tek bir kıraat haline getirmesini taleb edeceğim."(İbnu Ebi Davud (316/928)
(54) el-Buhari, Menakib
(55) el-Buhari, Menakib
(56) Hamidullah, M., Rasulullah Muhammed s. 198
(57) İstanbul Topkapı Sarayı’ndaki Mushafın bu nüshalardan olma ihtimali zayıftır. Yazısının mükemmelliği, harflerinin keskin dik köşeli oluşu dikkat çekiyor. Hamidullah bu nüsha ile Taşkent nüshasının Osman Mushaflarından olduğunu düşünür. (Rasullullah Muhammed s. 198).
(58) bk. I.Derleme Dönemi
(59) Schwally/ Die Sammlung des Qurans 2/93
(60) Muhammed et-Lafin du Monde s.125
(61) İbnu Kesir, Fezailu'l-Kur'an
(62) Şibli, M., Tehzibu'l-Ahlak Mecmuası. 1913
(63) Hamidullah, M.  Rasulullah Muhammed s. 198
(64) Keskioğlu, Osman. Kur'an-ı Kerim Bilgileri
(65) Hamidullah, M., Rasulullah Muhammed s.198
(66) Aslı Fransızca. 222 sayfa. Eser ilmi boyutu oldukça engin olan ve muhtevanın ilmi seviyesi olabildiğince yüksek bir bilgi hazinesidir. Meseleler tamamen tarihi gerçekliğe ve Kur’an gerçeğine dayandırılarak ilmi ciddiyetin gerektirdiği objektivite içerisinde ele alınmıştır. Kur’an hasımlarının ileri sürdüğü eleştirilere cevap teşkil edebilecek bir muhteva ile yazılmıştır. Ancak eleştirilerin aynısını nakletme ihtiyacı duymadığından ne onların isimlerini ve ne de eleştirilerini zikreder.
(67) Kur’an metninin Peygamber’in vefatından sonra gerek Ebu Bekir döneminde gerekse Osman’ın dönemindeki durumunu inceler. Diğer fasıllarda olduğu gibi konu ile ilgili oryantalistlerin ileri sürdüğü itirazları ve cevapları kaydeder. Mushafların çokluk problemini ve İbnu Mes’ud, Ubey ibnu Kab, Ali ibn u Ebi Talib, İbnu Abbas, Ömer, Hafza, Aişe, Ümmi Seleme, Abdullah ibnu Amr, Abdullah ibnu Zubeyr, Ebu Musa el-Eş’ari, Zeyd ibnu Sabit, Enes ibnu Malik ve Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Salim’in mushaflarını ele alır. İmam Mushaf’la arasındaki farkları gözden geçirir. Özellikle İbnu Abbas, Ubeyy ibnu Kab, İbnu Mesud ve Ali’nin mushaflarını detaylı bir şekilde inceleyerek bunlarla İmam Mushaf’ın arasındaki farklara bakar ve bu farkların müsteşriklerin abarttığı gibi hiç de büyük olmadığını kaydeder. Faslın sonunda R. Blachere vb.nin İmam Mushaf aristokratik bir temayülün eseridir, iddialarını çürütür ( s.262-266).

2 Kur'an'da kaç âyet var, 6666 âyet var mıdır?

Kur'ân’ın kaç âyet olduğu hususunda âlimler arasında ihtilaf vardır. Fakat bu ihtilaf sadece numaralandırma hususundadır. Kur'ân’ın tümü için herhangi bir ihtilaf mümkün değildir.

Kur'an âyetlerinin sayısı hakkında tam bir mutabakat yoktur. Bunun bazı sebepleri vardır:

1. Âyetlerin tamamında veya Kur'an'ın umumunda herhangi bir sıkıntı yoktur. Yani Kur'an'ın tamamı bellidir. Fakat alimler arasında âyet sayısında bir görüş ayrılığı mevcuttur. Şöyleki, Kur'anı açtığınızda âyetlerin yerini tayin eden yuvarlak işaretler vardır. İşte bazı âlimlere göre, bu iki yuvarlak arasındaki ifadeler âyettir. Fakat bazı âlimlere göre, bu iki yuvarlakların aralarındaki ifadelerin bazısı bir âyet değil, iki veya daha fazla âyettir. Bu görüş ayrılığından dolayı, âyet sayısında farklılık olabilir. Yoksa Kur'an'ın tamamında veya âyetlerin kendilerinde herhangi bir anlaşmazlık veya terslik söz konusu değildir.

2. Şafiî âlimleri besmele-i şerifi, başında zikredilen sure ile bir bütün olarak saydıkları hâlde, Hanefi âlimleri besmeleyi ayrı bir âyet olarak saymışlardır. Sure başlarındaki “yasin, ha mim” gibi huruf-u mukattaa için de benzer durum geçerlidir.

3. Ayrıca, Kur'an'da bulunan “durmayınız” anlamına gelen “LA” işaretinin olduğu yerlerin de birer âyet sayılıp sayılmayacağı da bu farklılığın başka bir nedeni olabilir.

Bu ve benzeri nedenlerle Kur’an’ın bir harfinde bile değişiklik olmadığı hâlde, ne kadar âyet olduğu konusu tam netlik kazanmamıştır. Elinizde bir kitap olsa kaç parağraf veya cümleden meydana geldiği sorulsa, değişik anlayışlara göre farklı rakamlar çıkacaktır. Bu anlayış farklılığı kitabın azalacağı veya fazlalaşacağı anlamına gelmez. İşte Kur'an da esas olarak içindeki her şey ile meydandadır. Ancak değerlendirme farklılığından rakamlar da farklı çıkmaktadır.

Bu farklı sayımın bir sonucu olarak; İbn-i Abbas 6.616, Nafi, 6.217, Şeybe, 6.214, Mısır âlimleri 6.226, Zemahşeri, İbn-i Huzeyme, Şeyhulislam İbn-i Kemal ve  Bediüzzaman Said Nursi ise 6.666 âyet olduğunu söyler.

Bugün elimizde olan ve dünyanın her tarafında bulunan Mushafların nizamı, Küfî ekolü âlimlerinin Hz. Ali’den rivâyetle Peygamberimiz (a.s.m)’e dayandırdıkları bir tertiptir. Bu Kur’an’daki mevcut âyet sayısı, 6.236’dır.  Bu, bizim de bizzat âyetleri sayarak elde ettiğimiz bir sayıdır.

Âyetlerin sayısı elbette pek çok hikmete bakıyor. Fakat bu hikmetler, sadece yekun olarak 6.236 sayısına değil, aynı zamanda Kur’an’da kullanılan kelimelerin tekrarı, bu tekrarların yapıldığı âyetlerin sayısı, bir suredeki âyetlerin belli kriterlere göre ayarlanması, Allah’ın isim ve sıfatlarının belli bir adede uygun olarak belli bir sayıdaki âyetlerde yer alması gibi bir çok ince hikmetleri vardır.

Örneğin âyetlerin yekun sayısına uygun olarak deriz ki, surelerin başında geçen besmelelerden bir tanesi ile birlikte bu âyetlerin sayısı 6.237 olur. Bu sayı Allah’ın 99 ismi ile Hz. Peygamber (a.s.m)’in ömrü olan 63 sayısının çarpımından çıkan bir yekundur. 99x63=6.237.

Ayrıca bu sayı, daha tam Kur’an vahyi bitmeden Kur’an’da buna işaret edilmiş olması, gaybî ihbar nevinde bir mucize parıltısıdır.

Kur'an'ın yazılışı ve zamanımıza kadar gelişini anlatan şu yazıyı da okumanızı tavsiye ederiz:

Allah'ın son mukaddes kitabı, bütün insanlığa İlâhi fermanı olan Kur'an, yirmi üç senede âyet âyet, sûre sûre nazil olmuştur. Peygamber Efendimiz (asm) kendisine nazil olan âyet ve sûreleri yanında bulunan sahabelerine okur, sahabeler de onu ezber ederler, bir kısmı da yazardı. Bundan ayrı olarak, Peygamber Efendimizin (asm) vahiy kâtipleri vardı. Bunlar nazil olan âyetleri ve sûreleri özel olarak yazmakla vazifeli idiler. Gelen âyet ve sûrenin nerede yer alacağı, Kur'an'ın neresine gireceği de bizzat Peygamberimize (asm) Cebrail (as) vasıtasıyla bildiriliyor, o da vahiy kâtiplerine tarif ederek, gerekeni yaptırıyordu. Böylece Hz. Peygamber (asm)'in sağlığında Kur'an'ın tamamı yazılmış, nereye neyin gireceği belli olmuştur. Aynca Cebrail (as) her Ramazanda gelir, o güne kadar nazil olmuş âyet ve sûreleri Peygamberimize (asm) yeni baştan okurdu. Efendimizin (asm) vefatından evvelki son Ramazanda Hz. Cibril (as) yine gelmiş, ancak bu sefer Kur'an'ı Peygamberimiz (asm) ile iki sefer okumuşlardı. Birinci sefer Hz. Cibril (as) okumuş, Peygamberimiz (asm) dinlemiş; ikinci seferde ise Peygamberimiz (asm) okumuş, Hz. Cibril (as) dinlemişti. Böylece Kur'an son şeklini almıştı.

Bununla beraber, Hz. Peygamber (asm)'in sağlığında Kur'an, henüz müstakil bir cilt hâlinde bir araya toplanmış da değildi. Sayfalar halinde sahabeler arasında dağınık olarak bulunuyor, hafızalarda ezberlenmiş halde duruyordu. Fakat neyin nereye gireceği gâyet kesin ve net şekilde bilinmekteydi.

Nihâyet Hz. Ebû Bekir (ra)'in hilâfeti zamanında görülen lüzum üzerine Zeyd bin Sâbit'in başkanlığında vahiy kâtiplerinden ve kuvvetli hafızlardan müteşekkil bir komisyon kuruldu. Kur'an'ın bir cilt hâlinde bir araya toplanma işi, bu komisyona havale edildi. Ashabdan herkes, elinde yazılı bulunan Kur'an sayfalarını getirip bu komisyona teslim ettiler. Hafızların ve vahiy kâtiplerinin elbirliği ile çalışmaları sonunda sayfalar, sûre ve âyetler Peygamberimizin (as) tarif ettiği şekilde yerli yerine kondu. Böylece Kur'an, Mushaf adıyla tek kitab hâline getirilmiş oldu.

Artık Kur'an için unutulma, kaybolma, tahrif ve tebdile uğrama diye bir şey söz konusu olamazdı. Zira aslı, Hz. Peygamber (asm)'e gelen şekliyle eksiksiz ve noksansız şekilde tesbit edilmişti.

Hz. Osman (ra) zamanında görülen lüzum üzerine, bu Mushaf'tan yeni nüshalar çoğaltılıp çeşitli memleketlere gönderildi. Bugün elde mevcut olan Kur'anlar, işte bu Kur'an'dan çoğaltılmıştır.

Kur'an tesbit edilişindeki sağlamlık itibariyle, diğer ilâhi Kitaplardan farklı olarak, hiçbir tahrifat ve değişikliğe uğramadan vahiy mahsulü olan şekliyle tesbit edilip ortaya konmuş; 1400 senedir de muhafaza edilerek gelmiştir. Bunda, Kur'an'ın edebî icaz ve i'câzının, yani, ezberleme kolaylığının hiçbir insan sözüne benzememesinin ve söz olarak hiçbir taklidinin yapılamamasının, edebiyatve belagatına erişılememesinin ve zaptında a'zamî titizlik gösterilmesinin büyük rolü olduğu kesindir. Fakat asıl sebep, Kur'an'ı Cenâb-ı Hakk'ın hıfz ve himayesine alması, onu kıyamete kadar lâfızve mânâ bakımından bir mu'cize olarak devam ettirmeyi taahhüd etmesidir. Nitekim Kur'an'da şöyle buyurulur:

"Muhakkak ki bu Kur'an'ı biz indirdik ve onu koruyacak, muhafaza edecek, devam ettirecek de biziz..." (Hicr, 15/9).

Bugün yeryüzündeki bütün Kur' anlar aynıdır; hiçbir farklılık ve değişiklik yoktur. Ayrıca milyonlarca hafızın ezberinde bulunmakta, her an milyonlarca dil ile kırâet edilip okunmaktadır. Bu özellik, Kur'an'dan başka herhangi bir beşeri kitaba nasib olmadığı gibi, semavi kitablardan hiçbirine dahi nasib olmamıştır. Allah'ın son kelâmı, hükmü kıyamete kadar baki ezelî fermanı olan Kur'an'ın, böyle eşsiz bir makam ve ulvi bir şerefe nail olması da, elbette zaruri ve lüzumludur. (bk. Mehmed Dikmen, İslam İlmihali, Cihan Yayınları, İstanbul, 1991, ss. 94-97.)

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Kur'an-ı Kerim'in yazılması, toplanması ve kitap haline getirilmesi hakkında detaylı bilgi verir misiniz?

3 Secde ayetleri Kur'an'da nerelerde vardır ve nasıl yapıldığı hakkında bilgi verir misiniz? Hatim yaparken secde ayetlerinin yapıldığını yeni öğrendim, daha önceki hatimlerim kabul olmaz mı?

Tilavet secdelerini yapmasanız da okuduğunuz hatimler geçerlidir; kabul olmaması söz konusu değildir. Ancak bu secdeleri sonradan yapabilirsiniz.

Kur'an-ı Kerîm'de on dört yerde secde âyeti bulunmaktadır. Secde âyetlerinin bulunduğu sureler şunlardır:

1. el-A'raf, 7/206;

2. er-Ra'd, 13/15;

3. en-Nahl, 16/49;

4. el-İsrâ, 17/107;

5. Meryem,19/58;

6. el-Hac, 22/18;

7. el-Furkân, 25/60;

8. en-Neml, 27/25;

9. es-Secde, 32/15;

10. Sâd, 38/24;

11. Fussilet, 41/37;

12. en-Necm, 53/62;

13. el-İnşikâk, 84/21;

14. Alak, 96/19.

Bu secdenin yapılışı şöyledir: Tilâvet secdesi niyetiyle eller kaldırılmaksızın "Allahu ekber" denilerek secdeye varılır, secdede üç kere "Sübhane Rabbîyel-a'lâ (Erı yüce olan Rabbimi bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim)" denilir. Bundan sonra "Allahu ekber" denilerek secdeden kalkılır.

Tilâvet secdesinin rüknü, Allah Teâlâ'yı ta'zîm için yüzü yere koymaktır. Ancak namaz hâlinde rükû ve hastalar için imâ da bu secde yerine geçer.

Bu secde için abdestli, temiz, avret yerleri örtülü ve kıbleye yönelmiş olmak şarttır.

Tilâvet secdesine ayaktan inilmesi ve bu secdeden kalkarken ayağa kalkılması ve bu şekilde ayağa kalkarken "Gufrâneke Rabbenâ ve İleykel masîr (Ey Rabbimiz! Senin bağışlamanı bekliyoruz. Son dönüş sanadır." denilmesi müstehaptır.

Tilâvet secdesine varılırken ve kalkarken alınan tekbirler de müstehaptır. Asıl secde ise vacibtir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Tilavet secdesi nasıl yapılır?

SECDE-İ TİLÂVET, SECDE AYETLERİ...

4 Ebced hesabı nedir; yapılması doğru mudur?

Ebced: Cümel, cifr, sayı sembolizmi.

Ebced veya Ebûced, Arap alfabesindeki harflerin kolaylıkla hatırda kalması için düzenlenen bir hârf dizisi ile bu harf dizisinin her birine tekabül eden bir rakam değeri sistemi ve diziyi oluşturan sekiz kelimenin ilkinin adıdır.

Harflerin her birine 1'den 1000'e kadar matematik değerler verilmiştir.

Ebced hesabı Fars ve eski Türk edebiyatında tarih düşürmede de kullanılmıştır. Meselâ İstanbul'un Fetih tarihi için Kur'ân-ı Kerîm'den "Âherûn" kelimesi düşürülmüştür. Bunların toplamı (elif+gayn+ra+vav+nun) = 1+600+200+6+50=857 çıkmaktadır ve bu tarih Hicri 857 (M. 1453) yılı olan fetih tarihidir.

Ayrıca şâir Fuzûli, Kanunî Sultan Süleyman'ın Bağdat'ı fetih tarihi olan 941 H. yılı için; "Geldi burc-i evliyaya padişah-ı namdâr" mısraını tarih düşmüştür.

Yine Sultan Abdülmecid'in saltanata geçişine de "Bir iki iki delik Abdülmecid oldu Melik" mısrası ile tarih düşmüşlerdir.

Bütün hurûf-û hecâ denilen yirmi sekiz harfi içine alan "Ebced harf tertibinde" harflerin sayısal değerleri şöyledir:

Ebced: Elif : 1, Ba : 2, Cim:3, Dal:4; Hevvez: He : 5, Vav : 6, Ze : 7; Hutti: Ha : 8, Tı : 9, Ya : 10; Kelemen: Kef : 20, Lam : 30, Mim : 40, Nun : 50; Se'fes: Sin : 60, Âyn : 70, Fe : 80, Sad : 90; Karaşet: Kaf : 100, Rı : 200, Şın : 300 Te : 400,  Sehaz: Se 500, Hı: 600, Zel : 700; Dazığ: Dad : 800, Zı : 900, Ğayın: 1000.

Ebced ilmiyle elde edilen bilgilerin değeri:

Kur'an-ı Kerim'de bütün ilimler vardır. Bu ilimleri de herkes kendi kabiliyetine göre okuyabilir veya hissedebilir. Ancak bu ilimleri Kur'an'dan okurken, "Benim anladığım ilim kesin doğrudur." diyerek değil de "Ben böyle anlıyorum", şeklinde söylemek gerekir. Çünkü bir gün bu anladığı bilgiler yanlış olursa Haşa Kur'an yanlış olmuş gibi algılanır.

Örneğin Kur'an-ı Kerim'de “Üzerinde on dokuz vardır." ayeti bulunmaktadır. Bu sayıdan hareketle Kur'an'ın bazı sırlarına ve şifrelerine ulaşmak mümkündür. Ancak bu bilgilere mutlak doğru ve Kur'an'ın kesin işareti olarak bakmanın bazı sakıncaları olacağından dikkatli olmak gerekir. Hiç olmazsa: "Böyle şeyler anlamak mümkündür, fakat bunlar kesin ve değişmez doğrular olmayabilir. Hesaplamalarımızda hata edebiliriz, bu hatalar da bize aittir." demek gerekir.

Ebced hesabı da bunlardan biridir.

Yirmi sekiz harften ibaret olan Arap alfabesi, Emevî Halifesi Abdülmelik bin Mervan zamanına kadar Ebced tertibiyle okunur ve yazılırdı. Abdülmelik bin Mervan zamanında Nasr bin Asım ile Yahyâ bin Ya’mer el-Udvânî’den kurulan bir ekip, Arap alfabesinin harf sırasını değiştirdi ve birbirine benzer harflerin ard arda sıralanması esasına dayalı “hurûf-u hecâ” denilen ve bugün kullanılan alfâbeyi oluşturdu. Yazı dilinde bu alfabe kullanılmaya başlandı.

Arap harflerinin ebced tertibine göre dizilişinin Hazret-i Âdem’e (as) dayandığı rivâyet edilir. Bu tertip ile alfabenin kullanıldığı tarih süreci içerisinde, zamanla bu harflere sayısal değerler verilmiş; bu sayısal değerler âlimler, edebiyatçılar ve şâirler tarafından makbul ve muteber karşılanmış ve kullanılmaya başlanmıştır. Şâirler ve edipler, yazdıkları manzum ve mensur eserlerde ebced hesabını da kullanmışlar ve harflere verdikleri rakamsal değerler ile önemli tarihleri kaydetmişler; zaman içinde bu usûl yaygınlaşma ve gelişme istidadı göstermiş; âdetâ Arap alfabesinin bir yan ilim dalı olarak olgunlaşmış ve adına da “Ebced Hesabı” veya “Cifir İlmi” denmiştir.

Ebced dizilişine göre Arap alfabesi; “elif, bâ, cim, dâl, he, vav, ze, ha, tı, yâ, kef, lâm, mim, nûn, sin, ayın, fe, sad, kaf, rı, şın, te, se, hı, zel, dad, zı, ğayın” şeklindedir ve “ebced” ismini de bu dizilişin ilk dört harfinden almıştır. Bu alfabe kolay ezberlensin diye şu formül ile de ifâde edilmiştir: Ebced, Hevvez, Huttî, Kelemen, Sa’fes, Karaşet, Sehaz, Dazağ. Bu dizilişe göre Arap alfabesi sayısal değer açısından üçe ayrılmış; İlk dokuz harfe “âhâd” yani “birler” ve birler basamağından değerler verilmiş; ikinci dokuz harfe “âşâr” yani "onlar" denmiş ve onlar basamağından değerler verilmiş; üçüncü on harfe “miât” yani “yüzler” denmiş ve yüzler basamağından değerler verilmiştir.

Kur’ân-ı Kerim inmeye başladığında Araplar arasında "ebced hesabı" biliniyordu ve alfabe bilgisi olan şâirler ve edebiyatçılar tarafından da kullanılıyordu. Arap lisanının belâğat, fesâhat ve edebiyat açısından en gelişmiş döneminde nâzil olmaya başlayan ve mu’cize ifâdeleriyle şâirleri ve edebiyatçıları hemen etkisi altına alan Kur’ân-ı Kerim’in; bu lisanı vahiy dili olarak kabul edip, bu lisanın yan bir ürünü diyebileceğimiz "cifir ilmi"ni reddetmesi düşünülemezdi. Esâsen cifir ilmini reddetmesi için geçerli bir sebep de yoktu. Zîra Kur’ân-ı Kerim prensip olarak, insanlığın zararına kullanılmayan her “birikime” kapılarını açan bir İlâhî Kitaptı. Cifir ilmi ise, Arap Lisanının binlerce yıllık birikimini yansıtan bir ürünü idi.

Nitekim, edebiyatça, belâgatça, güzel ve şâirâne söz söylemek sanatı bakımından ve bilhassa düpedüz hakîkati ifâde etmesi açısından şâirlerin ve edebiyatçıların gerisinde asla kalmayan ve sözüyle-hakîkatıyla herbir şâiri, edebiyatçıyı ve akıl ehlini hayran bırakan Kur’ân-ı Kerîm’in, âyetlerini cifir ilmine göre muhtelif târihler veren birer anahtar hüviyetinde donatması, mucize oluşunun da bir gereği idi. Bundan dolayıdır ki, Peygamber Efendimiz (asm)’den günümüze kadar ehil âlimler tarafından, Kur’ân-ı Kerim’in âyet ve kelimelerinden cifir ilmine göre bir takım tarihler çıkarıla gelmiş ve bazı hakikatlerin sırlarına bu yol ile ulaşılabilmiştir.

Ancak, bu çalışmayı bu ilme vakıf ehliyetli ulemâ yapabilir. Yoksa, her önüne gelenin bu ilme göre tarih çıkarma girişiminde bulunmasının yanlış ve sıhhatsiz sonuçlara götüreceği açıktır.

Meselâ, Osmanlı ulemâsından Molla Câmî, Sebe’ Sûresinin 15. Âyetinde geçen “beldetün tayyibetün” ibâresinden ebced hesabına göre hicrî 857, milâdî 1453 tarihini çıkarmış ve İstanbul’un Fethinin bu âyetle de müjdelendiğini haber vermiştir.1

Meselâ, bir gün Yahûdî âlimlerinden bir kısmı Peygamber Efendimizin (asm) huzurunda Bakara Sûresinin ve Meryem Sûresinin başlarında bulunan şifreli harflerden cifir ilmine göre tarih çıkararak:

“Yâ Muhammed! Senin ümmetinin müddeti az olacaktır!” demişlerdi.

Allah Resûlü (asm) de sâir sûrelerin başlarında bulunan şifreli harfleri cifir ilmine göre yorumlayarak:

“Az değil; daha var!” buyurdu.2

Cifir ilminin Hazret-i Ali (ra), Hazret-i Cafer-i Sadık (ra), Muhyiddin-i Arabî (ra) gibi birçok İslâm ulemâsı ile birlikte asrımızda Üstad Bedîüzzaman (ra) tarafından da kullanıldığı ve muhtelif tarihlere, haberlere ve müjdelere işâret edildiği bilinmektedir.3

Cifir ilminin tarih boyunca kullanıldığı ve Kur’ân’dan da bu ilme dayanarak bazı tarih, haber ve müjdelerin çıkarıldığı doğrudur; ancak bu ilim, gaybı yalnız ve yalnız Allah’ın bildiği; Allah bildirmediği takdirde hiçbir kulun gaybı bilemeyeceği hakikatine gölge düşürecek şekilde kullanılamaz, kullanılmamıştır ve kullanılması doğru da değildir. Gaybı ancak ve ancak Allah (cc) bilir. Allah (cc) bildirmediği sürece kul gaybı bilmez. Bedîüzzaman Hazretleri (ra) Kur’ân’dan bu çerçevede verdiği haberlerde, “Gaybı Allah’tan başka kimse bilmez!” hakîkatini hep hatırlatmış; “Gerçek ilim Allah katındaki ilimdir”4 âyetinin rehberliğinde yürümüştür.

Netice olarak söylemeliyiz ki: Ebced hesabı geleceği keşfetmeye yeterli bir kaynak değildir. Gelecek Allah’ın ilminde, irâdesinde ve kudretindedir. Allah bildirmedikçe hiçbir kimse, hiçbir hesaplamayla yarının ne olacağı hakkında bir ön bilgiye veya tahmine sahip olamaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

EBCED, CİFİR

Dipnotlar:

1. Yazır M.H. Elmalılı Tefsiri, s. 3956
2. İbn-i Kesîr, Tefsîrü’l-Kur’ani’l-Azîm: 1/38; Tefsîrü’t-Taberî, 1/71-72; Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, 2/22; Şuâlar, s. 613.
3. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 63, 101, 125
4. Ahkaf Sûresi: 23
.

5 Kur'an-ı Kerim meailini abdestsiz elimize alıp okuyabilir miyiz? Kur'an-ı Kerime saygı nasıl olmaldır?

Kur'an meali abdestsiz okunabilir. Ancak Kur'an-ı Kerim ve meali bir arada ise, Mealli Kur'an-ı Kerim de Kur'an hükmünde olduklarından, abdestsiz tutulması caiz değildir.

Kur'an-ı Kerimi okumaya "Eûzü çekerek ve Besmele okuyarak" başlanır. Rabbimizin bu mukaddes kitabından gereğince yararlanmak için her halde yüce varlığına sığınmamız ve kendisinden yardım dilememiz lâzımdır.

Bir Kur'an-ı Kerim ele alınarak okunacağı zaman abdestli bulunmak gerekir. Okurken kıbleye dönmeli, toparlanıp saygılı bir duruma geçmelidir. Abdestsiz kimse kılıfsız (bir mahfaza içinde olmayan) Kur'an-ı Kerimi ele alamaz. Kutsal kitabı ancak temiz ve abdestli olan eller tutabilir.

Kur'an- Kerim, temiz yerlerde, avret yerleri kapalı olan kimselerin yanında, onu dinlemeleri şartı ile açıkca okunabilir. Pis yerlerde veya avret yerleri açık olanlarla başka işle uğraşanlar yanında açıkca okunması mekruhtur.

Dışarda bulunup okunan Kur'an-ı Kerime karşı saygılı bir vaziyet takınmayacak kimselerin işitecekleri şekilde aşikâre Kur'an okunması uygun değildir. Bu durum, Kur'an-ı Kerime saygısızlığı ve halk için de manevî sorumluluğu gerektireceğinden, buna sebebiyet vermemelidir.

Hattat olan bir yazar, yazacağı Kur'an-ı Kerim'in yapraklarını yüksekçe tutup ince olmayan bir kalemle ve temiz bir mürekkeble beyaz kâğıt üzerine yazmalı, satırlarını seyrekçe bırakmalıdır. Kur'an-ı Kerim nüshalarını pek küçük boyda ince kalemlerle yazmak, tenzihen mekruhtur. Bu mübarek nüshaların altın veya gümüşle süslenmesi, bir saygı ifade ettiğinden caiz görülmüştür.

Kur'an-ı Kerim'i, Hacer-i Esved'i, Kâbe'nin eşiğini hürmet için öpmek caizdir. Buna "Diyanet öpmesi" denilir. Mübarek bir adamın elini öpmeye de "Tahiyye öpmesi" denir.

(İmam Şafiîye göre ekmeği öpmek, mübah veya hasen olan bir bid'attır. Bu öpmek, Hanefîlerce de mübah görülebilir.)

Kur'an-ı Kerim'le, diğer din kitabları ile kaşında (yüzüğün taşında) Kur'an'dan bir şey yazılı yüzüğü elinde taşıyarak, bir zaruret bulunmadıkça, helâya (tuvalete) girilmez, hürmete aykırıdır. Bunları helâya girmeden önce çıkarmalı ve temiz bir yere bırakmalıdır.

Bir Kur'an-ı Kerim okunamayacak hale gelince, temiz bez parçası içine konup ayak basılmayacak bir yere gömülmelidir. Bu, Kur'anı bir küçümseme değil ona bir ikramdır. Bununla beraber üzerine toprak atılmamalı, tahtadan bir çatı yapılmalıdır. Bu gibi Kur'an-ı Kerimleri yakmak caiz değildir.

Kur'an'dan başka diğer din kitabları eskiyince hemen gömülebilir, hem de akar suya bırakılabilir, hem de içlerindeki mukaddes isimler silindikten sonra yakılabilirler. Bu gibi kitapların kâğıtlarına bir şey sarmak dine ve ilme karşı hürmetsizliği doğuracağından caiz olamaz.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Âdet / hayız / regl halindeki kadın Kur'an-ı Kerim ve mealini okuyabilir mi; okurken başı örtmek gerekir mi?..

6 Hatim duası nasıl yapılır?

"Amin! Elhamdu lillahi rabbi’l-alemin, ve’l-akibetu lil-muttekin va’s-salatu ve’s-selamu ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve ashabi ecmain."

Ey Yüce Rabbimiz !

Sen bütün mahlukatına merhametli bilhassa inanmış kullarına pek lütufkarsın, el açtık kapına geldik sana dua ve niyazlarımızla yalvarıyoruz, dualarımızı kabul ederek bizlere af kapından bos çevirme Allah’ım!

Kıyamet gününün tek hakimi ve sahibi sensin, bizlere orada acı, cehennem azabından koru Ya Rabbi!

Biz yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardim dileriz, bizleri ibadet ve itaatin yolundan hiç bir zaman ayirma Allah’ım!

Hidayet üzere devamlı kalmayı, muttaki kullarından olmayı, dünya ömrümüzü iffet ve şerefimizle geçirmeyi cümlemize nasip eyle Allah’ım!

Gadabından hoşnutluğuna, cezandan affına, şeytanın şerlerinden senin sonsuz rahmetine sığınıyoruz, sen affedicisin, affetmeyi seversin, bizleri de affeyle Allah’ım!

Okunan hatimi serifi dergahnda kabul eyle.

Hasıl olan sevabı evvelen sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav) Efendimizin temiz ruhuna hediyeye eyledik sen vasıl eyle Ya Rabbi!

Diğer peygamberlerin, sahabeyi kiram ile tabiinin ruhlarına, dini İslam’a ilimleriyle ve kılıçlarıyla hizmet eden alimlerle, şehitlerin ruhlarına hediyeye eyledik sen vasıl eyle Ya Rabbi!

Amin diyen cemaatimizin ahrete göç eylemiş geçmişlerinin ruhlarına, bu topluluğumuza sebep olanların bütün ölmüşlerinin ruhlarına, dünyada anacak kimsesi kalmamış Müslüman kardeşlerimizin ruhlarına hediyeye eyledik, sen ulaştır Ya Rabbi!

Ve hassaten bu hatimin yapılmasında emeği geçen ve katılan herkesin geçmişlerinin ruhuna hediyeye eyledik sen ulaştır Ya Rabbi! Günahları varsa, onları hasenata tebdil eyle Allah'ım!

Hatime katılan tüm kardeşlerimizin gönüllerindeki muratlarına hayırla birlikte kavuşmalarını, iki cihanda senin nurunla pür nur olmalarını nasip eyle Allah'ım! Varsa bütün sıkıntılarını sen gider Ya Rabbi!

Senin affına merhametine ve lütfüne daha çok ihtiyaç duyduğumuz şu zamanda bizleri sensiz bırakma Ya Rabbi! Sana yalvarıyoruz, kapına geldik bizleri boş çevirme Ya Rabbi!

Allahim sende biliyorsun ki senden başkasına rabb demedik, sadece sana kulluk ettik ve sadece senden yardım istedik, ve biliyoruz ki Allah'ım senin razı olmadığın işler yaptık, ama sen bizim Rabb'imizsin senden başkasına gidecek halimiz yok ki, ceza vermende sen bizim Rabb'imizsin, affetmende rabbimizsin, bizi bağışlarsan sen gafur ve rahimsin.

Sen affedicisin, affi seversin bizleri affeyle Ya Rabbi...

Ahirete göç eylemiş, kemikleri çürümüş bir fatihaya muhtaç olanların kabirlerini Kur’an’ın nuru ile aydınlat, makamlarını cennet eyle Allah’ım!

Kabirlerinde imanlarının ve Kur’an’ın nurunu onlara ortak eyle! Kabirlerini cennet bahçelerinden eyle. Cehennem çukuruna benzetme Ya Rabbi!

Beşer olarak, şaşarak işledikleri kusurları sebebiyle kabir azabı çekenler varsa, okunan Kur’an hürmetine sen onları kurtar Allah’ım! Sevgili Peygamber (asm)'in hürmetine onları affet Allah’ım! Kabe-i Muazzama, Ravza-i mutahhera ve diğer mukaddes yerler hürmetine sen onlara acı Allah’ım!

Dünyanın dört bir yanında zulme maruz kalmış bütün Müslüman kardeşlerimizin halleri sana arz ediyoruz Allah'm! Zulmedenleri ıslah eyle Ya Rabbi! Islah olmaları mümkün değilse, onları Kahhar isminle kahreyle Ya Rabbi!

Özellikle şuan dünyanın dört bir tarafında, biz burada rahat bir mekanda karnımız tok, başımızda çatı dua etmek bile nefsimize ağır gelirken ya onlar, ya onlar Allah'ım! Gecenin bir saatinde, soğukta, karnı aç ve bir köşede ölmeyi bekleyen Müslüman kardeşim “Ben burada bu haldeyken benden bir duasını bile esirgeyen Müslüman kardeşimden hesabimi soracak günü bekliyorum.” diyorsa, bunun hesabını nasıl veririz Allah'ım! Bizlere bu şuuru nasip eyle Allah'ım!

Son nefesimizde kelim-i şehadetle buyrun « Eşhedu el la ilahe illallah ve eşhedu anne Muhammeden abduhu ve rasuluh » diyerek bu dünyadan göç etmeyi, imanın ve İslamın doğru, temiz ve nurlu yolundan ayrılmadan göç etmeyi cümlemize nasip eyle Ya Rabbi!

Şerefimiz olan dinimizi, dünyamızı ahretimizi mamur eyle.

Gözümüzün, kulağımızın kalbimizin ve diger bütün azalarımızın şerlerinden bizleri koru.

Ey kalpleri tasarrufunda bulunduran Mevlamız, bizleri ve aile fertlerimizi sana itaatle hoşnutluğuna sebep olan işlerde ve doğru yolunda daim eyle!

Kabul olmayacak dua ile sana el kaldırmaktan, insanlığa ve İslamlığa faydalı olmayan bilgiden, bir Müslümana yakışmayan acizlikten, tembellikten, cimrilikten sana sığınıyoruz, bizleri de koru Ya Rabbi!

Amin diyen kullarını iki cihanda aziz eyle.

Cennetinle cemalinle bizleri müşerref eyle ve duamızı yüce dergahında kabul eyle Ya Rabbi!

Hulasa duaların özü; sevgili Peygamberimizin (asm) senden istediği hayırlı işlerin tamamını biz de Senden istiyoruz, bizlere de nasip eyle Ya Rabbi!

Sevgili Peygamberimizin (asm) sana sığındığı bütün şerlerden, fitne, fesat ve nifaktan bizde Sana sığınıyoruz, hepimizi koru Allah’ım!

Hatim duasına katılan katılmayan herkesin günahlarını geniş mağfiretinle affeyle Ya Rabbi!

Bizlere hiçbir zaman düşünemediğimiz kadar büyük ve geniş nimetler ihsan eyle Ya Rabbi!

Hiçbir gölgenin olmadığı o dehşetli hesap gününde, senin gölgenin altında bulunmayı nasip eyle Allah’ım.

Bu hatime katılan arkadaşlarla beraber Cenette de komşu olmayı nasip eyle Ya Rabbi

"Subhane Rabbike Rabbi’l-izzeti amma yesifun ve salamın ale’l-mirselin ve’l-hamdu lillahi Rabbi’l-alemin"

Bütün ölmüşlerimizin ve Sevgili Peygamberimizin (asm) ruhu için, Allah Teala’nın rızası için. El Fatiha.

7 Besmelesiz başlayan sure hangisidir? Bu surenin başında neden besmele yoktur?

Kur'ân-ı Kerim'in ilk nüzulunda âyet ve sûreler kalemle yazıya geçtiğinde Tevbe Sûresinin başına Besmele yazılmadığı gibi, ne sahabiler, ne tâbiin, ne tebe-i tâbiin, ne de bunlardan sonra gelen âlimler yazmamışlardır.

Sûrenin başına Besmele yazılmamasının ve okunmamasının sebep ve hikmetini birkaç maddede toplamak mümkündür:

Birincisi: Tevbe Sûresi uzun bir fâsıladan sonra nâzil olmuştur. Nâzil olduğunda da mânâ ve muhteva itibariyle Enfal Sûresi ile yakın bir irtibatı ve alâkası görüldüğünden, onun devamı gibi mütalâa edilmiştir. Şöyle ki:

Enfal sûresinin son âyetleri müşriklerle Müslümanlar arasında cereyan eden cihad ve benzeri münasebetlerle biterken, bu sûrenin ilk âyeti de meâlen,

"Müşriklerle aranızda antlaşma bulunanlara..."

şeklinde başlamaktadır. Hatta öyle ki, sahabiler arasında bu ikisini bir sûre zannedenler bile olmuştur. Fakat hem âyetlerinin çokluğu, hem sûrenin birçok isimle meşhur olması, hem de Peygamber Efendimiz (asm)in açık olarak bunun başka bir sûrenin devamı olup olmadığı hususunda sessiz kalması, Tevbe Sûresinin ayrı bir sûre olduğunu beyana kâfi gelmiştir. Ayrıca tertip bakımından da Enfal'in son sayfası ile Tevbe'nin ilk sayfasına bakıldığında sûrelerin birbirlerinin devamı olduğu intibaını vermektedir. Bu sebeplerden dolayı sûrenin başına Besmele yazılmadığı gibi, okunmamaktadır da.

İkinci bir sebep: Sûre müşriklere ve münafıklara karşı şiddetli tehditler ihtiva ettiği ve müşriklere karşı savaş ilânı ile başladığı için; rahmeti, emniyeti ve selâmeti ifade eden Besmele, sûrenin başında yer almamıştır. Nitekim, Abdullah bin Abbas, Hazret-i Ali'ye (r.a.) "Enfal ile Tevbe arasına Besmele niçin yazılmadı?" şeklindeki suale Hz. Ali şu hikmetli cevabı vermiştir: "Çünkü Bismillahirrahmanirrahim de eman ve emniyet vardır. Halbuki bu sûre kılıç ve anlaşmayı bozan müşrikler hakkında nazil olmuştur."

Üçüncü bir sebep ise; bu sûre ile Müslümanların daha önce ortak savunma ve benzeri hususlarda müşriklerle akdetmiş oldukları antlaşma ve dostlukların tamamen kaldırıldığı beyan edilmektedir. Nitekim 5. âyette meâlen,

"Haram aylar çıkınca müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün, esir alın, hapsedin ve onların bütün yollarını tutun..."

buyurulmaktadır. Harpte de eman ve acıma bulunmadığından, sûrenin başına Besmele konmamıştır. Hatta Rahman ve Rahim isimlerini zikretmeyerek sûreye "Bismillah berâetün minallah" diyerek başlamak bile uygun görülmemektedir. Bunun için sûrenin başında Besmele nâzil olmadığı ve yazılmadığı gibi, okunması da caiz görülmemiştir.

Bu konudaki izah farklılıkları bir yana, İslâm âlimleri bu sûrenin başında besmelenin yazılmaması ve okunmaması gerektiği hususunda fikir birliği içinde­dirler. Bunun herkesçe kabul edilen ortak sebebi Resûlullah'ın bu sûrenin başında besmeleyi yazdırmamış olmasıdır. Bu durum, Kur'an'ın hiçbir değişikliğe uğratılmaksızm, aynen Hz. Peygamber (asm)'den öğrenildiği biçimde, sonraki nesillere aktarıl­ması konusunda sahabenin büyük bir titizlik gösterdiğini ve bu ulvî emanetin ne­siller boyu özenle korunduğunu açıkça ortaya koyan kanıtlardan biri sayılmalıdır. (bk. Razi Tevbe Suresinin başı)

Şu hususa da işaret edilmelidir ki, Tevbe sû­resinde besmele çekilmemesi bu sûrenin başıyla ilgilidir. Şayet Kur'an okumaya bu sûrenin başından başlanacaksa sadece "eûzü" çekilir; daha sonraki bir âyetin­den başlanacaksa eûzü ile birlikte besmele de okunur. Enfâl sûresinden Tevbe sû­resine geçilirken ise eûzü-besmele okumaksızın kıraate devam edilir. (bk. Yes'elûneke Fi'd-Dîni vel-Hayat, 1:313-314: Hak Dini Kur'ân Dili,4:2442-44; Kur'an Yolu, Heyet, Tevbe Suresinin başı)

8 Şarabın, alkollü içeceklerin (içkinin) haram olmasının sebebi nedir? Bazı faydalarının olması içkiyi mübah kılar mı?

İbadetler ve haramlar tamamıyla Allah’ın iradesine ve isteğine göre belirleniyor. Bunu bizim sorgulama veya itiraz etmeye değil, hikmetini anlamaya çalışmamız icap etmektedir. Şöyle ki;

Şeriatın iki çeşit hükümleri vardır:

1. Taabbudi dediğimiz, yani hikmeti bilinmeyen ve tamamıyla Allah’ın emir ve yasağına bakan kurallardır.

2. Makulul mana dediğimiz, ilahi emirler veya yasaklarda yatan hikmetlerin araştırılabileceği kısım.

Sizin sorduğunuz soruya bu taraftan da bakalım. Niye sabah namazının farzı rekat da on veya yirmi rekat değil? Cevap: Allah emrettiği için. Öğle namazının farzı Allah tarafından dört rekat olarak tayin edilmiştir. Bunun hikmetini araştırmak sonuçsuz olacaktır. Çünkü Allah öyle emretmiştir. Ve bunun asıl cevabı budur. Ama bazı şeriat kuralları hikmetle izah edilebilir. Ama hikmetler asıl değildir. Asıl olan Allah’ın emri veya yasaklamasıdır.

Mesela, Allah namazı niye emretmiştir? Buna istediğiniz kadar, hatta ciltlerle hikmet ve gaye açısından cevap verilebilir. Niye oruç tutuyoruz, hikmetleri araştırılıp cevap verilebilir. Ama hikmet ve faydalar Allah’ın emri yerine geçemez. Şöyle ki, orucun bir hikmeti insanların aç kalıp, yokluk içerisinde yaşayan insanların halinden anlayıp onlara şefkatle yaklaşmalarını sağlamaktır.

Şimdi birisi bunu esas tutup “ben daha fazla aç kalıp daha fazla şefkat hissim kabarsın ve fakirlere daha fazla yardımda bulunayım” diyebilir. İmsak vakti saat 4.00 olduğu halde, bu adam gece saat 11.00’den oruca niyet edip, fakat akşam vaktine beş dakika kala orucunu açsa, orucu sahih olur mu? Elbette olmaz. Çünkü orucun açılması için belirli bir zaman var ve bu adam daha fazla aç kaldığı halde, oruç tutmuş olmuyor. Yani oruçtan beklenen hikmet daha fazla yerine gelmiş, fakat Allah’ın izin vermediği bir zamanda açtığı için oruç yerine gelmemektedir.

İşte kardeşim İslâm'ın tüm emir ve yasaklarına bu şekilde bakmamız gerekir. Yani Allah böyle emretmiş veya böyle yasakladığı için bunu yapıyoruz. Bunun hikmetleri elbette vardır. Ve bu hikmetler elbette araştırılır. Bu da bir ilim ve ibadettir. Ama hikmetler ve faydalar kesinlikle asıl değil, ayrıntıdır.

İçkinin hiç bir zararı olmasa bile, Allah yasakladığı için içmemek gerekir. Bununla beraber içkini zararlı olduğunu bütün dünya kabul ediyor.

İçki neden birden yasaklanmadı?

İslâmiyet gelir gelmez, Arap Yarımadası'ndaki insanlardan, uzun senelerden beri dem ve damarlarına yerleşmiş olan alışkanlıklarını birden bire söküp atmak, elbette zor olacaktı. Hele alkollü içkiler gibi, kullanıldıkça âdeta insanı kendine esir eden maddelerden vazgeçmek, daha da zordur. Fakat İslâmiyet’in getirdiği nur, bütün kötü âdetler gibi, alkollü içkileri de o cemiyetten kaldırdı.

Allah’ın bir ismi de Hakîm’ dir. Yani yaptığı her işi, hikmet ve faydalara göre yaratır. Nitekim insanın büyüyüp kemale ermesi, çekirdeğin yeşerip ağaç olması, bir yumurtanın açılıp kuş olması belli bir süreçle gerçekleşmektedir. Allah’ın kâinatta geçerli olan bu kanununu, dinin bazı emirlerinde de görmek mümkündür. İşte yüce Rabbimiz, Hakîm isminin gereği olarak, alkollü içki alışkanlığını o cemiyetten söküp atmak için, tedriç yani yavaş yavaş men etme metodunu irade etmiştir. Diğer taraftan, içki birdenbire haram edilseydi, içkiye müptela olmuş o asrın insanları İslâmiyet'i kabulde nazlanabilirlerdi. Alışkanlıklarını bırakmak istemeyebilirlerdi. Bu bakımdan Kur'an-ı Kerim'de içki ile ilgili âyetler, kademe kademe şu sıraya göre nazil olmuştur:

1. “Hurma ağaçlarının meyvesinden ve üzümlerden hem bir içki yapıyor, hem de güzel rızk ediniyorsunuz. Bunda aklı eren kavim için elbette ibret vardır.” (Nahl, 16/67)

Bu âyette içkinin güzel rızk olmadığı açıklanmıştır. Bu âyetin nüzulü ile, içkinin dinen tasvip edilmeyen bir madde olduğu anlaşıldığından, bazı sahabeler içkiyi terk etmişlerdi. Aslında bu âyetin inzali ile, içkinin ileride haram olacağı da anlaşılmıştı.

2. “Sana içkiyi ve kumarı soruyorlar. De ki: Onlarda hem günah, hem insanlar için faydalar vardır. Günahları ise faydalarından daha büyüktür.” (Bakara, 2/219)

3. “Ey iman edenler! Siz sarhoşken, ne söyleyeceğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın.” (Nisa, 4/43)

Bu âyet-i kerime, sarhoşken namaz kılmayı men etmiştir. Bu durumda, beş vakit namazını hiç geçirmeksizin kılan bir sahabenin, gündüz iki namaz arasında içki içmemesi gerekiyordu. Aksi takdirde, yani gündüz iki namaz arasında içki içecek olsa, alkollü içkinin sarhoşluk edici tesiri geçmeyeceği için namazı kılamayacaktı. Belki yatsı namazından sonra içki içebilecekti. Bu durumda büyük bir sahabe kitlesi daha içkiden tamamen vazgeçmişlerdi. Çünkü alkole alışmış olan vücutlar, artık yavaş yavaş ondan uzaklaşıyordu.

4. “Ey iman edenler! İçki, kumar, tapmaya mahsus dikili taşlar, fal okları ancak şeytanın amelinden birer murdardır. Onun için bunlardan kaçının ki, murada eresiniz.”(Maide, 5/90)

5. “Şeytan, içkide ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah'ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz hepiniz vazgeçtiniz değil mi?” (Maide, 5/1)

Bu son âyet ile alkollü içkiler kesin olarak haram edilmiştir. Sahabelerden Hz. Enes (r.a.) anlatıyor:

"Biz içki alemindeydik. Ben dağıtıyordum. Bir adam geldi 'içki haram edildi' dedi. Arkadaşlar derhal 'şu içki kaplarını dök, temizle' emrini verdiler. O haberden sonra kimse ağzına içki almadı."

İçkinin zararları: Azı veya çoğu sarhoşluk veren her içkinin azı da, çoğu da haramdır. Peygamber Efendimiz’in (asm) beyanıyla:

“Bir küpü sarhoş eden şeyin, bir avucu da haramdır.”(1)

İçkiyi haram kılan âyet, bu yasağın gerekçesini ve hikmetini de açıklamıştır: Şeytan işi pislik olması, saâdete ermeye engel teşkil etmesi, insanlar arasında düşmanlığa yol açması, kin ve nefret uyandırması, vücûdu tahrip etmesi, Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoyması.(2)

İçki; sinir sisteminde, beyin damarlarında, omurilik ve çevre sinirlerinde çok büyük ve çok çabuk yıpratıcı ve olumsuz tesirler yapar. Beyin üzerinde öldürücü darbeleri vardır. Beyin sinirlerini zedeleyerek kısmî felçlere yol açar ve muhtelif hastalıklara sebep olur. Göz sinirlerini tahrip ederek gözlerin bozulmasına neden olur. Kalp hücrelerini zedeler ve yorar. Kalp hücrelerinde içki nedeniyle meydana gelen yorgunluk, “miyokard” denilen kalp adalesinin eskimesine ve yıpranmasına neden olur. Böbreklerde yara açar, kanın süzülmesini aksatır. İçkiden dolayı yaralanan böbrekler, idrardaki zehirleri süzemez hale gelir. Bu zehirli maddeler kana karışır ve “üremi” denilen kan zehirlenmesine yol açar. Damarlarda kireçlenme meydana getirir. Bu da erken bunamaya sebep olur. Hücreleri uyuşturur, vücudun hastalıklara karşı mukavemetini ve direncini kırar. Karaciğerin, kan yığılmasıyla önce büyümesine, sonra büzülmesine ve çürümesine yol açar.

İçkinin ruh üzerindeki zararları ise çok daha vahimdir: Zihin, dikkat, şuur ve irâde üzerinde korkunç dağınıklıklara sebep olur. Şiddetli ümitsizlik ve karamsarlık doğurur. Dikkat, şuur ve irâdenin zayıflamasıyla kavgalara, cinâyetlere, âile geçimsizliklerine, nice yuvaların yıkılmasına, nice dostlukların bozulmasına, nice acı trafik kazalarına ve nice âsâyişi ihlâl edici fiillere neden olur.

İçki, fertte ve toplumun bünyesinde, sosyal ve iktisâdî hayatta kapanmaz yaralar açar, acı felâketler doğurur. Aile nafakasını içkiye verenler, faydasız ve boş yere harcama yaparak israf etmiş olmakla berâber, âile ve çocuklarının hakkını da yemiş olmaktadır. Netice itibariyle içki içmek, hayatına kıymet veren, kazancının değerini bilen, kul hakkını gözeten ve sağlığına önem veren akıllı kimselerin yapacağı şey değildir. Peygamber Efendimiz (asm), buyurmuştur:

“İçki bütün kötülüklerin anasıdır.”(3)

İçkinin uhrevî zararları fizikî veya sosyal bünyemiz üzerinde değil;-Allah affetmediği takdirde- benliğimiz, kişiliğimiz, karakterimiz, varlığımız, mâneviyâtımız, ebedî ümitlerimiz, saadetimiz ve sevincimiz üzerinde tam bir yıkım getirir. Çünkü, Allah’ın açık nehyine ve yasağına karşı duyarsız kalınmıştır.

İçki büyük günahlardandır. Ancak Allah’ın affı, merhameti ve mağfireti geniştir. Kim günahı terk eder ve Allah’a dönerse, Allah’ın af ve mağfiretinin -inşâallah- onunla olacağına dair kuvvetli haberler ve müjdeler vardır. Allah bütün günahları bağışlar ve siler.(4) Yeter ki kul Rabb’ine bir adım atsın; Allah kulunu koşarak kucaklar. Yeter ki kul hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmayarak O’na dönsün; yerle gök dolusu günahları da olsa Allah affeder.(5)

İçkili iken veya cünüp iken ölmek konusunda, zâhirî nazarda herhangi bir hüküm söylememiz doğru olmaz. Hoş bir tecellî değildir. Tövbeye fırsat bulamadan veya kendisine tövbe nasip olmadan ölümün kapıyı çalması, insanın tüylerini ürperten bir vahâmettir. Biz yine de, Allah’ın affetmesini temenni edelim. İçyüzünü bilemeyiz.
İçki aldıktan sonra sarhoş olup olmamak hiçbir şeyi değiştirmez, günahı hafifletmez.

İçkili iken veya sarhoşken namaz kılınmaz. Fakat halk arasında içki aldıktan sonra kırk gün namazın kabul olmayacağı veya namazın kılınmayacağı tarzındaki söylenti doğru değildir. Sarhoşluk geçtikten sonra nedâmet edilebilir, pişmanlık duyulabilir, bir daha içki kullanmamaya içtenlikle söz verilebilir, tövbe ve istiğfar yapılabilir ve tabiî ki namaz kılınabilir.

Kul ile Allah arasına kim girebilir ki?

Dipnotlar:

1. Ahmed, Müsned, VI/71, 72, 131.
2, Mâide, 5/90, 91.
3. Suyûtî, Câmiü's-Sağîr, II/12.
4. Zümer, 39/53.
5. Riyâzu’s-Sâlihîn, 412.

9 Kur'an okurken secde ayetine gelindiğinde tilavet secdesi nasıl yapılır?

Bu secdenin yapılışı şöyledir: Tilâvet secdesi niyetiyle eller kaldırılmaksızın "Allahu ekber" denilerek secdeye varılır, secdede üç kere "Sübhane Rabbîyel-a'lâ (En yüce olan Rabbimi bütün noksan sıfatlardan tenzih ederim)" denilir. Bundan sonra "Allahu ekber" denilerek secdeden kalkılır. Tilâvet secdesinin rüknü, Allah Teâlâ'yı ta'zîm için yüzü yere koymaktır. Ancak namaz hâlinde rükû ve hastalar için imâ da bu secde yerine geçer.

Bu secde için abdestli, temiz, avret yerleri örtülü ve kıbleye yönelmiş olmak şarttır.

Tilâvet secdesine ayaktan inilmesi ve bu secdeden kalkarken ayağa kalkılması ve bu şekilde ayağa kalkarken "Gufrâneke Rabbenâ ve İleykel masîr (Ey Rabbimiz! Senin bağışlamanı bekliyoruz. Son dönüş sanadır." denilmesi müstehaptır. Tilâvet secdesine varılırken ve kalkarken alınan tekbirler de müstehaptır. Asıl secde ise vacibtir.

Hanefilere göre namaz dışında okunan secde âyetinden dolayı yapılacak secdenin zamanı belirsiz olup geniş zaman içinde yapılabilir. Ancak özürsüz olarak geciktirmek mekruhtur. Ebû Yusuf'a göre bu secde namaz dışında da fevren vacibtir. Kur'an okuyanın insan olması, uyanık bulunması ve akıllı olması gerekir. Bu yüzden okuyanın cünüp, hayızlı ve nifas halinde olması, kâfir veya mümeyyiz çocuk bulunması yahut sarhoş olması bu hükmü değiştirmez: Çünkü bunların bu okuyuşları sahih bir okuyuştur. Müslüman olan bir cünüp veya sarhoş da okuyacağı veya işiteceği bir secde âyetinden dolayı secde ile yükümlü olur. Temizlik ve ayık halinde bu secdeyi yapmaları gerekir.

Ancak bir kimse secde âyetini papağan gibi öğretilmiş bir kuştan veya ses kayıt cihazının bantından yahut ses yankısı olarak dinlerse secde etmesi gerekmez. Yine secde âyeti uyuyan, baygın olan veya akıl hastası bulunan yahut mümeyyiz olmayan çocuktan işitilse, en sağlam görüşe göre tilâvet secdesi gerekmez. Bu sayılanlarda temyiz gücü bulunmadığı için bu okuyuş sıhhatli bir okuyuş sayılmaz. Ancak sağlam görülen bir görüşe göre, kendisine secde âyetinin okunduğu haber verilen uyuyan kimseye de tilâvet secdesi vacib olur.

Fakat ay halinde ve lohusa bulunan bir kadına ne okuyacağı ve ne de işiteceği bir secde âyetinden dolayı tilâvet secdesi vacib olmaz. Çünkü bunlar bu halde namaz ile yükümlü değildirler.

İlave bilgi için tıklayınız:

SECDE-İ TİLÂVET, SECDE AYETLERİ...

10 Kur'an okumanın ve ezberlemenin sevabı ile ilgili ayet ve hadisler nelerdir?

Ebû Hüreyre Hazretlerinin, Kur’an okuyanların kazanacağı mânevî derecelerle ilgili olarak Peygamber Efendimiz (asm)’den rivayet ettiği şu hadîsi şerîf, mü’min gönüllerin heyecanla tutuşmasına vesile olacak güzelliktedir:

“Kıyamet gününde Kur’an-ı Kerîm gelecek ve Allah Teâlâ’ya: ‘Yâ Rabbî! Kur’an okuyan kimseyi şeref süsüyle süsle!’ diyecek; bunun üzerine Kur’an okuyan kimse şerefle süslenecek."

"Yine Kur’an-ı Kerîm: ‘Allah’ım! Ona şeref elbisesi giydir!’ diyecek; hemen o zâta elbiselerin en değerlisi giydirilecek. Sonra Kur’an: ‘Rabb’im! Ona şeref tacı giydir!’ diye niyâz edecek; o kimseye şeref tacı giydirilecek. Sonunda Kur’an-ı Kerîm: ‘Yâ Rabbî! O kulundan razı ve hoşnut ol! Senin hoşnutluğundan üstün bir şey yoktur.’ diyerek Kur’an okuyan kimseyi mânevî mertebelerin en yükseğine ulaştıracak."
(Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’an 18; Dârimî, Fezâilü’l-Kur’an 1).

Yüce Kitab’ımızın, kendisini okuyanlara kazandırdığı güzelliklerin haddi hesabı yoktur. Mahşerde, güneşin tepeye dikildiği, herkesin kan ter içinde çırpındığı o dehşetli saatlerde, Kur’an’ın, kendisini okuyan ve buyruklarına göre yaşayan kimselere sağlayacağı büyük imkândan söz eden Efendimiz (asm) şöyle buyuruyor:

“Kıyamet gününde, Kur’an-ı Kerîm ile Onun buyruklarını tutup yasaklarından kaçan mü’minler ortaya getirilecekler. Kur’an’ın önünde en uzun iki sûresi, Bakara ile Âl-i İmrân bulunacak. O sırada bu iki sûre, iki bulut gibi görünecek veya aralarında bir nur bulunan iki siyah gölgeliği andıracaklar, yahut bu iki sûre, kıyamet gününde sahiplerini savunmak üzere saf bağlayıp kanat germiş iki kuş sürüsü gibi gelecekler.” (Müslim, Müsâfirîn 253; Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’an 5).

Herkesin bir kurtarıcı beklediği mahşerin o dayanılmaz vakitlerinde Kur’an-ı Kerîm’in bir şefaatçi olarak ortaya çıkması ve kendisini okuyup ona göre yaşayanların elinden tutması, Allah’ım, ne güzel bir imkândır.

Kur’an öğrenmeyi geciktirmeyin!

Soru: “Önce, hayatımı düzelteyim, sonra Kur’an-ı Kerim’i öğrenirim diyorum. Bu doğru bir düşünce mi?”

Kur’an öğrenmeme yönündeki bu tarz mazeretleri nefis ve şeytan fısıldıyor. Halbuki yaşantımız ayrı, Kur’an-ı Kerim öğrenmek ayrı bir şeydir. Belki çevremiz bunu yadırgayacaktır; ama önemli olan çevremiz değil bizim Allah’la (cc) olan irtibatımızdır. Yarına çıkacak garantimiz var mı?

Kur’ân’ı okumak, mânâsı üzerinde düşünmek ve tefekkür etmek, onu ezberlemek, namazda kıraat etmek ibâdettir. Kur’ân’ı doğru yorumlamak ibâdettir. Kur’ân’ı anlamak ibâdettir. Kur’ân’ı öğrenmek ibadettir. Kur’ân’ı yaşamak ibâdettir. Kur’ân’ın doğru yorumları olan tefsirlerini mütalâa etmek ibâdettir. Kur’ân’ı hatim niyetiyle baştan sona okumak, bitirip yeniden başlamak, okudukça tefekkürü artırmak, okudukça feyiz almak, okudukça kulluğun sırrına ermek, ibâdetin inceliğine vâkıf olmak ibâdettir. Kur’ân ile A’dan Z’ye meşgul olmak ibâdettir.

Kur’ân, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin ifâdesiyle yerin ve göğün sahibi olan Allah’ın tenezzül buyurup bizimle konuşmasıdır.(Şuâlar, s. 115.)

"Kur’ân Arş-ı Azam’dan, İsm-i Azam’dan, her ismin en büyük mertebesinden gelmiş; bütün âlemlerin Rabb’i unvanıyla Allah’ın kelâmıdır; bütün mevcûdatın İlâhı sıfatıyla Allah’ın fermanıdır; bütün semâvât ve arzın Hâlık’ı nâmına insanlara teveccüh buyurularak söylenmiş bir hitaptır, bir mükâlemedir, bir konuşmadır, bir ezelî hutbedir, Rabb-i Rahîm’in yüksek bir iltifâtıdır." (İşârâtü’l-İ’câz, S.15.)

Bundandır ki, namaz Kur’ân’la mümkündür, niyâz Kur’ân’la mümkündür, duâ Kur’ân’la mümkündür.

Bundandır ki, namazda Kur’ân okumak farzdır. Kur’ân’sız namaz sahih değildir. Çünkü Kur’ân, Allah’ın Kelâm sıfatından gelmiş ve halîfe-i rûy-i zemîn vasfıyla ve insan olarak bizim omuzlarımıza yüklenmiş en mukaddes, en muazzez, en temiz, en pâk, en kıymetli ve en mânâlı bir emânet-i İlâhî’dir. Bu emânete sahip olmak, kimliğimizi kavramak, nereden gelip nereye gideceğimizi öğrenmek, bu dünyâdaki vazîfemizi benimsemek ve buna göre davranış geliştirmek ancak Kur’ân’ı okumak ve öğrenmekle mümkündür. Cenâb-ı Hakk’ın,

“Kur’ân’ı tane tane, açık açık oku!”(Müzzemmil Sûresi, 73/4.)

emri kulaklarımızda çınlamalıdır.

* Hazret-i Âişe (ra) validemiz anlatır: Resûlullah Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Kur’ân’ı mâhir olarak (mahrecini, tecvidini, sesini, kıraatini bilerek) okuyan, şerefli, itaatkâr elçiler olan meleklerle berâberdir. Kur’ân’ı kendisine zor geldiği halde kekeleyerek okuyan kimseye ise iki kat sevap vardır.”(Riyâzü’s-Sâlihîn, 991.)

* Berâ b. Âzib (ra) diyor ki: Üseyd b. Hudayr (ra) iki uzun iple atını bağlamış, evinde Kehf Sûresini okuyordu. Okuyup dururken, üzerinde bir bulut peyda oldu, bulut yaklaştıkça yaklaştı. Nihâyet at ürktü, deprenmeye başladı! Üseyd: “Yâ Rab, âfetten emîn kıl!” diye duâ etmeye başladı. Sabah olduğunda Peygamber Efendimiz’e (asm) geldi ve bu hâli anlattı. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm): “Oku ey adam! Durma oku! Bu tecellî sekînedir (sekînet, vakar ve rahmet yüklü ruhlar ve melekler). Kur’ân’ı dinlemek için, Kur’ân’a hürmeten inmiştir.” buyurdu.(Buhârî, 9/ 306.)

Çocuklarımıza Allah kelâmını öğretebileceğimiz, öğrenmelerine kapı açabileceğimiz, yardımcı olabileceğimiz altın günlerin içinde bulunuyoruz. Çocuklarımız, kendi Yaratıcılarının öz kelâmıyla bire bir muhatap olsunlar; okusunlar, öğrensinler.

Câmilerimiz, Kur’ân kurslarımız, dershanelerimiz hizmete hazır. Birbirinden değerli gönüllü Kur’ân öğreticilerimiz çocuklarımızı altın kalpleriyle kucaklayacaklar. Yeter ki biz gönderelim, ihmal etmeyelim, ilgimizi eksik etmeyelim.

Yarın mahşerde, “Annem veya babam bana dînimi öğretmedi, Kur’ân’ı öğretmedi. Allah’ım, senin kelâmını öğretmedi.” şikâyeti bizi mahcup eder. Mahşerin mahcubiyeti bizi perişan eder.

Spor kursuna, resim kursuna, yüzme kursuna, müzik kursuna, tiyatro kursuna zaman ayırıp imkân bulduğumuz gibi; daha bir ihtimamla Kur’ân kursunu da ihmal etmemeliyiz. Aksi takdirde yalnız mahşerde değil; dünyada bile zarar etmiş oluruz.

Öyleyse, buyurun; Kur’ân öğrenmeyi ve öğretmeyi bir seferberlik haline getirelim.

KUR'AN-I KERİM ÂYETLERİNDE KUR'AN'IN FAZÎLETİ

1. "Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl; bir de sabah namazını. Çünkü sabah namazı şahitlidir. Gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni, övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin." (İsrâ, 17/78, 79).

2. "O kitap (Kur'ân); onda asla şüphe yoktur. O, müttakîler (sakınanlar ve arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir." (Bakara, 2/2).

3. "Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur'ân'ın indirildiği aydır." (Bakara, 2/185).

4. "Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden kesin bir delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik." (Nisâ, 4/174).

5. "Gerçekten size Allah'tan bir nur, apaçık bir kitap geldi. Rızasını arayanı Allah onunla kurtuluş yollarına götürür ve onları iradesiyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır, dosdoğru bir yola iletir." (Mâide, 5/15, 16).

6. "Bu (Kur'ân), Ümmü'l-Kurâ (Mekke) ve çevresindekileri uyarman için sana indirdiğimiz ve kendinden öncekileri doğrulayıcı mübarek bir kitaptır. Ahirete inananlar buna da inanırlar ve onlar namazlarını hakkıyla kılmaya devam ederler." (En'âm, 6/92).

7. "İşte bu (Kur'ân), bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Buna uyun ve Allah'tan korkun ki size merhamet edilsin." (En'âm, 6/155).

8. "Gerçekten onlara, inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak, ilim üzere açıkladığımız bir kitap getirdik." (A'râf, 7/52).

9. "Kitab'a sımsıkı sarılıp namazı dosdoğru kılanlar var ya, işte biz böyle iyiliğe çalışanların ecrini zayi etmeyiz." (A'râf, 7/170).

10. "Kur'an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin." (Arâf, 7/204).

11. "Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir. De ki: Ancak Allah'ın lûtfu ve rahmetiyle, işte bunlarla sevinsinler. Bu onların (dünya malı olarak) topladıklarından daha hayırlıdır." (Yunus, 10/57, 58).

12. "Elif. Lâm. Râ. (Bu Kur'an), Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, yani her şeye galip (ve) övgüye lâyık olan Allah'ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır." (İbrahim, 14/1).

13. "Biz, Kur'an okunduğu zaman, seninle ahirete inanmayanların arasına gizleyici bir örtü çekeriz. Ayrıca, onu anlamamaları için kalplerine bir kapalılık ve kulaklarına bir ağırlık veririz. Sen, Kur'an'da Rabbinin birliğini yadettiğinde onlar, canları sıkılmış bir vaziyette, gerisingeri dönüp giderler." (İsrâ, 17/45, 46).

14. "Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır." (İsrâ, 17/82).

15. "Allah sözün en güzelini, birbiriyle uyumlu ve bıkılmadan tekrar tekrar okunan bir kitap olarak indirdi. Rablerinden korkanların, bu Kitab'ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri hem de gönülleri Allah'ın zikrine ısınıp yumuşar. İşte bu Kitab, Allah'ın, dilediğini kendisiyle doğru yola ilettiği hidayet rehberidir. Allah kimi de saptırırsa artık ona yol gösteren olmaz." (Zümer, 39/23).

16. "İşte böylece sana da emrimizle Kur'ân'ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat biz onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur kıldık. Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin." (Şûrâ, 42/52).

17. "Eğer biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, muhakkak ki onu, Allah korkusundan baş eğerek, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri insanlara düşünsünler diye veriyoruz." (Haşr, 59/21).

18. "Biz onu (Kur'an'ı) Kadir Gecesi'nde indirdik. Kadir Gecesi'nin ne olduğunu sen bilir misin? Kadir Gecesi bin aydan hayırlıdır." (Kadr, 97/1-3).

19. "İşte o apaçık delil Allah tarafından gönderilen ve en doğru hükümleri hâvî tertemiz sahifeleri okuyan bir elçidir." (Beyyine, 98/2, 3).

20. "Kur'an'ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız." (Hicr, 15/9)

HADİSLERDE KUR'ÂN-I KERİM'İN FAZÎLETİ

1. Müslim'de rivayet edilen bir hadiste; Ebu Umame (r.a)'den, Resulullah (s.a.v)'ın şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Kur'an'ı öğreniniz. Şüphesiz o, kıyamet günü ehlin için çok iyi bir şefaatçı olacaktır."

2. En-Nevvas b. Sem'an (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber'i şöyle derken duydum. "Kıyamet günü Kur'an-ı Kerim ve bu dünyada onunla amel edenler getirilirler. Önlerinde de kendilerini arkadaş edinenleri savunan Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri bulunur." (Müslim).

3. Buhârî'de rivayet edilen bir hadiste; Osman İbn Affan (r.a)'dan, Resûlullah (s.a.v)'ın şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: "Aranızda en hayırlınız Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir."

4. Hz. Aişe (r.anha) anlatıyor: Hz Peygamber (s.a.v): "Kur'an'ı okumak kendisine zor geldiği halde onu takılarak okuyana iki sevap vardır." buyurmuştur (Buhârî, Müslim).

5. Ebu Musa el-Eş'arî ( r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: "Kur'an okuyan ve okuduğuyla amel eden mü'minin örneği, tadı güzel kokusu güzel turunç meyvesi gibidir. Kur'an okumayan, ancak onunla amel eden mü'minin örneği de tadı güzel ancak kokusu olmayan ham hurma gibidir. Kur'an'ı okuyan münâfığın durumu ise kokusu güzel tadı buruk reyhâne otu gibidir. Kur'an'ı okumayan münâfığın durumu ise kokusu olmyan, tadı da buruk olan acı yaban keleği gibidir."(Buhârî, Müslim ).

6. Hz. Ömer (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) "Allah Teâlâ bu Kur'an'la bazı kavimleri yüceltir bazılarını da batırır." buyurmaktadır (Buhârî, Müslim).

7. Müttefakun aleyh olan bir hadiste, İbn Ömer (r.a)'den Allah Rasûlü'nün şöyle dediği rivayet olunmuştur: "Haset (gıpta veya imrenme) sadece iki yerde olur. Biri Allah'ın kendisine Kur'an öğrenmeyi nasip ettiği kimsedir ki, onu gece gündüz okur, kendisini işiten komşusu: "Keşke komşuma verilen Kur'an nimeti bana da verilseydi de, gereği ile amel ettiği gibi ben de etseydim!" der. Diğeri de, Allah'ın kendisine mal verdiği kimsedir ki, onu hak yolda sarfeder. Bunu gören diğer biri: "Keşke şu hayırsever kişiye verilen mal gibi bana da verilseydi de, onun yaptığı gibi ben de hayır yapabilseydim!" diye imrenir."

8. el-Berâ b. Âzib (r.a) anlatıyor: Sahabilerden biri atı yanında iple bağlı olduğu halde Kehf Sûresi'ni okumaya başlar. Derken bir bulut çıkar ve sahabinin üzerine çökmeye yönelir. Hatta atı bu buluttan ürkmeye başlar. Sahabi sabah olunca Hz. Peygamber (s.a.v)'e gelip durumu anlatır. Hz.Peygamber (s.a.v): "O Kur'an için inmiş huzur bulutudur." buyurur (Buhârî, Müslim).

9. İbni Abbas (r.a) anlatıyor: Hz.Peygamber ( s.a.v): "İçinde Kur'an'dan bir şey bulunmayan kişi harabe ev gibidir." buyurmuştur (Hadis hasen-sahîhtir; Tirmizî).

10. Tirmizî'nin hasen ve sahih diye vasıflandırdığı, Ebu Davud'un da rivayet ettiği bir hadiste Abdullah b. Amr b. el-Âs ( r.a)'ın nakline göre Hz.Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: "Kur'an ehline; Kur'an'ı oku ve yüksel, Kur'an'ı tıpkı dünyada okuduğun gibi tane tane tertil üzere oku, zira senin rütben, okuyacağın son âyetin yakınındadır." denilecektir.

11. Sahîh-i Müslim'de, Ukbe b. Âmir (r.a)'den şöyle bir hadis rivayet edilmiştir: "Biz, Suffa'da iken Resûlullah (s.a.v) dışarı çıkıp: "Günah işlemeksizin ve akrabalık bağını koparmaksızın Buthan'a yahut Akik'a kadar gidip oradan iri hörgüçlü iki deve getirmeyi hanginiz ister?" diye sordu. "Ya Resûlallah! Biz bunu isteriz." dedik. "Öyle ise sizden herhangi biri mescide gider de celil ve aziz olan Allah'ın kitabından iki âyet öğrenir yahut okursa, bunlar onun için iki deveden daha hayırlıdır. Üç âyet onun için dört deveden daha hayırlıdır. Bu âyetlerin sayıları arttıkça, o kadar deveden daha hayırlıdır."

12. İbn Mes'ud (r.a) Hz. Peygamber (s.a.v)'in şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Bir kavme, Allah'ın kitabını en iyi okuyanları imamlık eder." (Müslim).

13. Câbir b. Abdullah (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber, Uhud'da öldürülenlerden iki kişiyi biraraya getirdikten sonra: "Bunlardan hangisi Kur'an'la daha fazla haşır neşirdi?" diye sorar; birine işaret edilldiği takdirde, önce onun defin işlemini yapardı. (Buhârî-Tirmizî, Nesaî, İbn Mâce).

14. İmrân İbn Husayn (r.a) anlatıyor: Bana Kur'an okuyan bir kadın uğradı, okudu sonra karşılık istedi ardından da bu isteğini geri alarak şöyle dedi: Hz.Peygamber (s.a.v) buyurdu ki: "Kim Kur'an okursa karşılığını Allah'dan istesin. Bir zaman gelecek insanlar Kur'an okuyacaklar da karşılığını insanlardan isteyecekler." (Hadis hasendir, Tirmizî)

15. İbn-i Mes'ud ( r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) "Allah'ın kitabından bir harf okuyanın, okuduğu harfe karşılık sevabı vardır. Bir iyilik on katıyla değerlendirilir. Elif, Lâm, Mîm bir harftir demiyorum. Elif de harftir, lâm da harftir, mim de harftir." buyurmaktadır. (Hadis hasen-sahîhtir, Tirmizî ).

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an okumanın önemi nedir, adabı nasıldır? Kur'an okumanın insana dünya ve ahirette kazandırdıkları nelerdir?..

11 Kur'an okuduktan sonra, "sadakallahül azim" demek sünnet midir? "Sadakallahül aliyyül azim" ile "sadakallahül azim"in arasında fark var mıdır?

"Sadakallah", "Allah doğru söyledi" demektir. "Sadaka Resulullah" ise, "Resulullah doğru söyledi" demektir.

Âlimlerimiz, Kur'an'da geçen,

"Sen: "Sadakallah: Allah sözün doğrusunu söyledi." de." (Âl-i İmran, 3/95) ve

"Allah da elçisi de elbette doğru söylemişlerdir." (Ahzab, 33/22)

ifadelerinden hareketle, Kur'an okuduktan sonra "Sadakallahul azim", hadisleri okuduktan sonra da "Sadaka Rasülüllah" demeyi uygun görmüşlerdir. Bu nedenle Kur'an okunmasından sonra, "Sadakallahül azim" demenin adap olduğu görüşü ağırlıktadır. Sünnet olduğu konusunda ise sıhhatli bir rivayet bulamadık.

Diğer taraftan, "Sadakallahul azim" demek, "en doğrusunu Allah bilir", demek olduğundan, bu en azından bir tevazu ifadesidir. Zira okurken, anlarken ve uygularken ben yanılmış ve yanlış yapmış olabilirim. Ama bu yanlışlık Kur'an'dan değil, demektir. Bu da meleklerin Kur'an'da geçen

"Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmul hakîm = Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti her şeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin." (Bakara, 2/32)

anlamındaki ayete de uygun düşmektedir. 

Sadakallahul azim: Azim olan Allah ne güzel ne doğru söyledi.

Sadakallahul aliyyul azim: Aliyy ve Azim olan Allah ne güzel ne doğru söyedi.

Azim: (Çok yüce ve çok büyük olan; sınırsız ve kayıtsız büyüklük, üstünlük de yalnız O'ndadır.)

Aliyy: Yüksek, büyük ve yüce olan; kudrette, bilgide, hükümde, irâdede ve diğer bütün kemâl sıfatlarında üstün olandır. Her şey O'nun hükmü ve emri altındâdır.

Ayetlerde "Ve Hüvel Aliyyü'l Azim" ifadesi Allah'ın isimleri olarak geçmektedir. (Bakara, 2/255; Şura, 42/4)

Kur'an'ı okuduktan sonra "Sadakallahul Azim" denildiği gibi "Sadakallahul Aliyyü'l Azim" de denilebilir. Manası "Aliyy ve Azim olan Allah doğru söyledi" demektir.

Kur'an'ı okuduktan sonra "Sadakallahul Azim" denildiği gibi "Sadakallahul Aliyyü'l Azim" de denilebilir. Manası "Aliyy ve Azim olan Allah doğru söyledi" demektir.

ALİYY

Yüce Allah'ın isimlerinden biridir. “Kemâl derecelerinin en yücesinde bulunan” demektir.

“Allah bir insanla ancak bir vahy yoluyla ya da perde arkasından konuşur veya bir elçi gönderir de izniyle ona dilediğini vahyeder. Gerçekten O, Aliyy’dir, Hakîm’dir.” (Şûrâ, 42/51)

Allah’ın varlığı vaciptir. Yani varlığı zâtındandır, yokluğu muhaldir. Bu ulvî mertebe sadece Aliyy olan Allah’a mahsustur. O’ndan gayrı ne varsa, hepsi mümkindirler, yani bunların olup olmamaları eşittir; hepsi mahlukturlar, fanidirler, acizdirler. Bu varlıkların varlık mertebeleri, Vacib’in âlî mertebesi yanında çok aşağı ve süflî kalır.

Allah Teâlâ bütün kâinatın üstündedir. Bu, cisimlerin yüksekliğine ve boyutlarına benzemez. Allah, kâinatın her noktasında her zerreye aynı nisbette yakındır. O'nun zatı cisimlerin yakınlık uzaklık kavramına benzemez. Allah'tan daha üstün bir varlık yoktur. Allah'ın benzeri, ortağı veya yardımcısı yoktur. Bütün kemal sıfatlarında üstün olan yüce Allah, zamandan ve mekândan beridir.

Bu kelime Kur'an'da daha ziyade "Kebîr", "el-Azîm", ve "Hakîm" isimleriyle birlikte geçmektedir.

AZÎM

Yüce Allah'ın isimlerinden biridir. Pek azametli demektir. Azamet ise, büyüklük demektir.

Hakiki büyüklük Allah'a mahsustur. Allah hiç bir şeye muhtaç değildir ve yarattığı her şeyde O'nun büyüklüğünü görmek mümkündür. Allah'ın azametini tefekkür eden insan; O'nun büyüklüğü karşısında gafletten kurtulur, imanı kuvvetlenir; acz, fakr ve kusurlarını anlar.

Kur'an-ı Kerîm'de Allah Teâlâ, kudret-i Rabbâniyenin mucizatını göstererek, insanların bunları düşünerek ibret almalarını beyan buyurur. âlemin düzenliliğini, yaratılış gayesini, verilen nimet ve güzellikleri, dünyanın geçiciliğini, süt veren hayvanlardaki icazı, gece ve gündüzün dönüşümünü düşünen insan, Allah Teâlâ'nın sonsuz ihsanlarıyla kullarını nasıl donattığı karşısında O'nun büyüklüğünü idrak eder.

Yeryüzündeki bütün denizler mürekkep olsa Allah Teâlâ'nın azametine delâlet eden kelimelerini, yazıp bitiremezler. Akıl, Allah'ın yüceliğini kavramaktan acizdir. Ancak, O'nun mucizelerini akledebilir. Kâfir ve müşrikler ise akletmezler: sağır, dilsiz ve kördürler. (bk. Bakara, 2/171)

Oysa Müslümanlar; âyette bildirildiği gibi "Çok büyük Rabb'ın adını tesbih ederler." (Vâkıa, 56/74, 96; Hakka, 69/52)

Yine Bakara suresinde (Âyetü'l-kürsî) Allah'ın büyüklüğü şöyle beyan buyurulur:

"Allah, (o Allah'tır ki) kendinden başka hiçbir ilah yoktur. (O, zatî, ezelî ve ebedî hayat ile) diridir (bakîdir). Zatiyle ve kemâliyle kâimdir. (Yarattıklarının her an tedbir ve hıfzında yegane hakimdir, her şey onunla kâimdir). Onu ne bir uyuklama tutabilir ne de bir uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun izni olmadıkça katında şefaat edecek kimmiş? O, yarattıklarının önlerindekini, arkalarındakini bilir. (Yaratılmışlar) O'nun ilminden yalnız kendisinin dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamazlar. O'nun kürsüsü gökleri ve yeri (kucaklamıştır, o kadar) vâsidir. Bunların gözetilmesi O'na ağır gelmez. O, çok yüce, çok büyüktür." (Bakara, 2/255)

12 Kur'an-ı Kerim'in son inen ayeti hangisidir?

Son inen âyet hakkında ihtilâflar vardır:

1. ''Bugün sizin için dininizi ikmal ettim." ayeti son nâzil olandır, diyenler var. Bu Arefede vedâ haccında nâzil oldu. Süddî der ki: "Bundan sonra helâl ve harama dair nâzil olmamıştır."

Resulullah (s.a.v)'ın Veda Haccında Mâide Suresi'ni okuyup şöyle dediği ri­vayet edilmektedir:

"Ey insanlar! Şüphesiz ki Mâide Suresi en son nazil olan buyruklardandır. O bakımdan o surede helâl kılınmış şeyleri helâl, haram kı­lınmış şeyleri de haram biliniz."

Ahmed, Tirmizî, Hâkim ve Beyhakî de Abdul­lah b. Ömer'in şöyle dediğini rivayet etmektedir: "Son nazil olan sureler Mâide ve Feth sureleridir." Yine Ahmed, Nesaî ve sahih olduğunu belirterek Beyhakî Hz. Aişe'nin şöyle dediğini rivayet ederler: "Maide son nazil olan suredir. O ba­kımdan o surede helâl bulduğunuz şeyi helâl diye kabul ediniz, haram buldu­ğunuzu da haram biliniz." (Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 3/347.)

2. "Allah'a döneceğiniz o günden sakının."(Bakara, 2/281) son inen âyet budur. Bundan sonra Resulûllah dokuz veya yedi gün yaşadı. Ashab bundan acı haberin yaklaştığını anladı.

3. Son inen sûre "İza cae Nasrullahi Vel-feth" Nasr süresidir. İbni Abbas "En son inen ayet riba, (faiz) ayetidir. En son inen sure, "İza cae Nasrullahi Vel-feth dedi."

4. Berâ'nın sonu, Bakara'nın sonu, diye de rivayetler vardır. "El-yevme ekmeltü" ayeti Hiccetül-Veda'da arefe günü nâzil olduğuna göre son denemez. Meğer ki kemal-i dine dair son âyet denilsin. Süddî'nin dediği gibi, ondan sonra haram ve helâla dair nâzil olmasa da vaaz ve irşada dair nâzil olanlar vardır, Nasr Suresi gibi. Demek son nâzil olan derken de söz rastgele değil, mukayyettir.

İbni Abbas'tan gelen diğer bir rivayete göre «En son inen ayet, «vettaku yevmen, yani öyle bir günden   sakınınız ki o günde Allah'a döndürülmüş olacaksınız» (Bakara, 2/281) manasını ifade eden ayet­tir.» El-Bağavi, «Haccet ul Veda yılında «Senden fetva isterler» diye başlayan En Nisa Sûresi'nin son âyeti (yani kelale âyeti) nazil oldu. Ve bu ayete «yaz ayeti» denildi. Sonra Cenab-ı Peygamber (asv), Arefede vakfe­de iken «Bugün size dininizi ikmal ettim» ayeti nazil oldu. Cenab-ı Peygamber bu ayetten sonra (81) seksen bir gün yaşadı. Ondan sonra da «Öyle bir günden sakınınız ki o günde Allah'a döndürüleceksiniz» ayeti nazil oldu. (bk. Lübabut-Te'vil 2-220 Amire 1317 İstanbul)  İbni Ebi Hatim Said bin Cübeyr'den rivayet etti: «Bu ayet, bü­tün Kur'an'ın en son nazil olan ayetidir. Bu ayetin nüzulünden dokuz gece sonra, pazartesi günü, Rebiulevvelin on ikinci günü, Resûlüllah vefat etti.(Ali Arslan, Büyük Kur’an Tefsiri, Arslan Yayınları: 3/610-611.)

Görüldüğü gibi, son inen ayet hakkında görüşler farklıdır. Kemali dine dair, ribaya, helâl ve harama, feraiza ait, kıssa ve haberler hakkında son şudur, demişlerdir. Söz mutlak değil, mukayyettir. Böylece zahiren muhalif görünen rivayetlerin arasını telif ve tevfik mümkündür. Herkesin ilk veya son derken gözettiği bir husus ve cihet vardır.

13 İçinde Kur'an yazısı (ayet, hadis) bulunan dini (tefsir) kitapları abdestsiz, aybaşı hâlinde / hayızlı iken almak, okumak günah mıdır?

Kur’ân-ı Kerim'e abdestsiz olarak dokunulamayacağı ve ele alınamayacağı bütün fıkıh kitaplarında kayıtlıdır. Mezheplerin bu husustaki delili şu meâldeki âyet-i kerimedir:

“Ona tertemiz olanlardan başkası dokunamaz.”1

Bazı tefsirlerde bu âyetin birkaç mânâya geldiği belirtilmekte ise de, üzerinde ittifak edilen mânâ şudur:

“Kur'ân’â hadesten, yâni abdestsizlikten ve guslü icap eden bir halden temizlenmiş olanlardan başkası dokunamaz.”

Peygamber Efendimiz (asm) de Yemenlilere yazdığı bir mektupta, Kur’ân-ı Kerim’e ancak abdestli olarak ve guslü gerektiren hallerden temizlendikten sonra el sürülebileceğini bildirmiştir.2

Fakat bazı zarurî durumlarda, abdestsiz olarak da Mushaf’ın ele alınabileceği hususunda ruhsatlar mevcuttur. Yanma, suya düşme gibi tehlikeli durumlarda Kur’ân’ın zâyi olmaması için abdestli olmadan da bulunduğu yerden alınıp kurtarılabilir. Yine Kur’ân, bir yerden başka bir tarafa alınıp konulması gerektiği hallerde, temiz bir bez ve kâğıt parçası ile tutulup kaldırılabilir.

Ayrıca, eğer Kur’ân kendisine bitişik bulunmayan bir mahfaza, kap, çanta içinde ise veya bir beze sarılı halde bulunuyorsa, yine abdestsiz olarak ele alınabilir. Henüz rüştüne ermemiş bir çocuk öğrenmek maksadıyla abdestsiz olarak Kur’ân’ı ele alıp okuyabilir. Hattâ Mâlikî mezhebine göre, Kur’ân öğreticisi olan bir kimse abdestli olmadığı halde, eğer kadınsa ve hayızlı bulunsa bile, sırf öğretmek maksadıyla Kur’ân’ı eline alabilir.

Kur’ân-ı Kerim abdestsiz olarak ele alınmamakla birlikte, el sürmemek şartıyla bakarak okunabilir. Yine abdesti olmayan kimsenin ezbere Kur’ân âyet ve sûrelerini okumasında bir mahzur yoktur. Fakat cünüp olan bir kimse, aybaşı halinde ve lohusa olan kadın Kur’ân’a el süremeyeceği gibi, ne ezberinden, ne de Mushaf’a dokunmadan okuyamaz. Yalnız Fâtiha, Âyetü'l-Kürsi ve Muavvizeteyn’i (Kul eûzü’ler) gibi sûre ve âyetleri dua maksadıyla okuyabilir.

Kur’ân’ın dışındaki dinî kitaplara gelince; Kur’ân-ı Kerim için abdest almak farz iken fıkıh, hadis ve akaid kitaplarını alıp okumak için, onlara hürmeten abdest almak mendubdur.

Hanefî mezhebinin büyük âlimlerinden İmamı Serahsî bir gece Kur’ân okumakla meşguldü. Fakat bir karın ağrısından dolayı sık sık tuvalete çıkmak mecburiyetinde kalmıştı. Elindeki kitabı abdestsiz olarak da okumak istemiyordu. Bunun için bir gecede on yedi kere abdest alma durumunda kaldı.

Bu husus, meselenin takva cihetidir. Zaten o zatların yücelmesindeki bir sır da ilme ve kitaba olan bu hürmetlerinden dolayı değil midir?

Halebî-i Sağîr gibi bazı fıkıh kitaplarında, dinî kitapların abdestsiz olarak ele alınması mekruh sayılmaktaysa da, İmam-ı Âzam’dan rivayet edilen bir görüşe göre -ki sahih olan budur- mekruh olmadığıdır. Çünkü insan bu kitapları elle tutup okumakla doğrudan Kur’ân’a dokunmuş bulunmamaktadır. Çünkü bu kitaplardaki âyetler esas kitabın muhtevasının az bir kısmını teşkil etmektedir. Dolayısıyla, mekruh olmaz, denmektedir.3

Tefsir kitapları hususunda Hanefî mezhebinin görüşü, onları abdestsiz olarak ele alınmasının mekruhluğu şeklinde ise de, Tahtavî’de şöyle bir ibare yer almaktadır:

"Tefsirlerdeki Kur’ân âyetlerine el sürülmesi câiz değildir. Fakat diğer kısımlarına el sürülebilir.”4

Şâfiîlere göre ise, eğer tefsir kısmı Kur’ân’dan fazla ise abdestsiz olarak ele alınabilir. Şayet Kur’ân kısmı fazlai se dokunmak câiz olmaz.5

Bu açıklamalardan sonra şöyle denilebilir:

Tefsir kitapları, içindeki âyetlere el sürmeden alınıp okunabilir. Ayrıca Risâle-i Nurlar da birer Kur’ân tefsiri olduklarından onlar da abdestsiz olarak okunabilir; ancak bu hâlde iken içindeki âyetlere dokunulmaması gerekir. Fakat efdal olanı, mümkün olduğu kadar abdestli halde iken okumaktır. Kur’ân meallerinde ekseriyetle Kur’ân-ı Kerim’in tamamı bulunduğundan onları okurken abdestli olmaya gayret edilmelidir.

Saygızlık amacı olmaksızın, Kur'an-ı Kerim'i belden aşağıda tutmak caizdir.

Kur'an meali abdestsiz okunabilir. Ancak Kur'an-ı Kerim ve meali bir arada ise, Mealli Kur'an-ı Kerim de Kur'an hükmünde olduklarından, abdestsiz tutulması caiz değildir.

Kaynaklar:

1. Vâkıa Sûresi, 79.
2. Dârimî, Talâk: 3.
3. İbrahim Halebî. Halebî-i Sağîr, s.40.
4. et-Tahtâvî. Hâşiyetü’Tahtâvî alâ Merâki’l-Felâh. (İstanbul: Temel Neşriyat, 1985), s.66.
5. Abdurrahman el-Cezerî. Kitabü’l-Fıkhı ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa. (Kâhire: Matbaatü’l-İstikame) 1/49.

14 Huruf-u mukattaa (elif-lam-mim...) hakkında açıklama yapar mısınız?

Kur’ân-ı Kerim'de “elifbadaki harf sayısınca, yirmi dokuz sûrede huruf-u mukattaa vardır.

Huruf-u mukattaa, sûre başlarında kesik kesik, ikisi üçü birleşik veya tek başına yazılı bulunan harflerdir. Zaten bu harfler okunurken de teker teker okunur, bir kelime gibi okunmaz.

Huruf-u mukattaa'nın Kur’ân-ı Kerim'deki yerleri de şöyledir:

Altı sûrede “elif-lâm-mîm” vardır. Bunlar; Bakara, Âl-i İmrân, Ankebût, Rûm, Lokman ve Secde sûreleridir. Â'râf Sûresi'nde de “Elif-lâm-mîm-sâd” bulunmaktadır.

Beş sûrede “elif-lâm-râ” vardır. Bunlar; Yunus, Hûd, Yusuf, İbrahim ve Hicr sûreleridir. Ra’d Sûresi'nde de “elif-lâm-mîm-râ” vardır.

Altı sûrede “hâ-mîm” vardır. Bunlar; Mü’min, Fussilet, Zuhruf, Duhân, Câsiye ve Ahkaf sûreleridir. Şûrâ Sûresi'nde de “hâ-mîm-ayin-sîn-kaf” bulunmaktadır.

Ayrıca, Şuarâ ve Kasas sûrelerinde “tâ-sîn-mîm“, Neml Sûresi'nde “tâ-sîn“, Meryem Sûresi'nde “kâf-hâ-yâ-ayîn-sîn-kaf“, Tâhâ Sûresi'nde “tâ-hâ“, Yâsin Sûresi'nde “yâ-sîn“, Sâd Sûresi'nde “sâd“, Kaf Sûresi'nde “kaaf“, Kalem Sûresi'nde de “nûn” harfi bulunmaktadır.

Bu Huruf-u mukattaa harflerin hikmet ve özellikleri de kısaca şöyledir:

1. Bu harfler Kur’ân’ın îcâzını ve mucizeliğini gösterir. Yani, Kur’ân’a, ilk nâzil oluşundan bu zamana kadar hiçbir insan eli karışmadığı gibi, bundan sonra da karışmayacaktır. Ayrıca Kur’ân’ın bir harfinin dahi taklidi mümkün olmamıştır ve olamayacaktır.

2. Bu harfler İlâhî bir şifredir. İnsan aklı onun mânâsını anlamaya güç yetiremez. Bu şifrenin anahtarı sadece Peygamber Efendimiz'dedir (a.s.m.). Yani bu harflerin mânâsını tam olarak ancak Peygamberimiz (asm) bilir ve anlar. Bu da Peygamberimiz (asv)'in çok üstün bir zekâ ve anlayışa sahip olduğunun bir alâmet ve işaretidir.

3. Cenab-ı Hak bu harflerle has kullarından bazılarına birtakım mânevî işaretler de vermiştir. Yani “Ehl-i velayet, ehl-i tahkik seyr ü sülûk-i rûhâniyeye ait çok muamelât-ı gaybîye işâratını onlarda bulmuşlardır.” Zaten tefsirlerde bu harflere bazı mânâlar verilir ki, müfessirler, “Bunun mânâsı böyledir” dememişler, sadece te’vil gibi birtakım işaretlerde bulunmuşlardır. Meselâ, elif-lâm-mîm’e “Elif-Allah“, “lâm-Cebrail“, “mîm-Muhammed” mânâsını vermişlerdir. Yâni, “Kur’ân-ı Kerim, Allah tarafından, Cebrail (a.s.) vasıtasıyla Muhammed’e (a.s.m.) indirilmiştir.1

Huruf-u muakattaa'nın gerek okunması, gerekse yazılmasının maddî ve manevî pekçok tesir ve faydaları vardır.

Abdullah bin Mes’ud’un (r.a.) rivayet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır:

“Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa, onun için bir sevap vardır. Her sevap da on misli kadar artar. ‘Elif-lâm-mîm’ bir harftir, demiyorum; ‘elif’ bir harf, ‘lâm’ bir harf, ‘mîm’ de bir harftir.”2

Huruf-u mukattaa'nın mühim bir özelliğini de Bediüzzaman Hazretleri mealen şöyle ifade eder:

"Bu harfler okunur veya yazılırsa maddî ilâç gibi tesir ettiği gibi, daha bir çok maksatlar için de fayda verir."3

Dipnotlar:

1. İşârâtü'l-îcâz, s. 32-35.
2. Tirmizi, Sevabü'l-icâz, s. 32-35.
3. Lâtif Nükteler, s. 35.

(bk. Mehmed Paksu, Meseleler ve Çözümleri-II)

* * *

Konuyla ilgili olarak şu makaleyi de okumanızı tavsiye ederiz:

Kur'an'da 29 sûrenin başında bulunan 14 hece harfini ihtiva eden ve mükerrerlerle beraber sayıları 78'e ulaşan münferid harflerin bulunduğu sûre ve âyetlerin meşhur adı "Huruf-i mukatta'a"dır. Bu sistemde yer alan hece harflerine "el-hurûfu'1-mukatta'a"(1) veya "münferid harfler" (2) denilir.

Konu ile İlgili Bazı Âlimlerin Görüşleri

Şüphesiz birçok konuda olduğu gibi, bu konuda da âlimlerin farklı düşünceleri sözkonusu olmuş ve tarih boyunca bu çeşitlilik artarak devam etmiştir. Bu sebeple biz burada, sadece bir fikir vermesi açısından orijinal bulduğumuz bazı görüşleri misâl olarak vereceğiz:

İbn Abbas'tan yapılan bir rivayete göre, münferit harflerden Elif, Allah'a; Lam, Hz. Cebrail'e; Mim ise, Hz. Muhammed (a.s)'e işarettir. (3) İbn Cerir Taberî, değişik âlimlerin farklı görüşlerini naklettikten sonra,

"Âlimlerin münferit harflerle ilgili söyledikleri farklı görüşlerin hepsinin doğru olabileceğini; bu değişik anlamlarının yanında, bunların, ebced değerleri itibariyle de bir takım gerçeklere işaret ettikleri şüphesizdir." (4)

şeklindeki kucaklayıcı sözleri dikkate değerdir.

Ebû'l-Aliye de konu ile ilgili bir hadis-i şerife dayanarak sûre başlarındaki hece harflerinin ebced hesabı ile çeşitli hadiselere işaret ettiğini söylemiştir. O'na göre bu sistem aslında kitap ehlinin kullandığı bir sistemdir. Ancak başka insanlar gibi Araplar arasında da ebced o kadar yayılmıştır ki, artık Arap Edebiyatı içerisinde mütalaa edilebilir. "Mişkat-Sıccil-kıstas" kelimeleri gibi ebced hesabı da artık Arap Edebiyatından sayılır.(5) Adı geçen müfessire göre, 29 sûrenin başında bulunan münferit harflerden herbiri mutlaka Allah'ın bir isminin anahtarı ve nimet, musibet gibi insana yönelik imtihanların birer şifresidir. Mesela: Elif, Allah isminin anahtarı, Lam, Latîf isminin; mim ise, Mecîd isminin anahtarıdır. Ayrıca Elif Allah'ın âlâsına (nimetlerine), Lam, O'nun lütfuna, Mim ise mecdine (yüceliğine) işarettir. Yine Elif bir seneye, Lam otuz seneye, mim ise kırk seneye işarettir." (6)

Kutrup ve Ferra gibi ilim adamlarına göre bu harflerle Kur'an, Araplara meydan okumuştur: "İşte benim kullandığım ifadeler, sizin de kullandığınız aynı harflerden aynı malzemeden yapılmıştır. Eğer benim bir insan sözü olduğumu iddia ediyorsanız işte meydan!." demiş ve muarızlarını susturmuştur. (7)

Rabi b. Enes gibi bazı âlimlere göre bu harfler, ebced hesabı ile birçok hakikata işaret ediyorlar. Onlara göre, 29 harften herbirisi, Allah'ın güzel isimlerinin birer anahtarı, O'nun nimet ve imtihanlarının birer sırrı ve milletlerin tarih sahnesindeki hayat ve ölümlerini gösteren birer şifredir. (8)

Muhammed b. Ali (Hakim-i Tirmizi)'ye göre, münferit harfler, başında bulundukları sûrelerin birer özetini ihtiva ediyorlar. Ancak onların bu sırrını peygamber ve velilerden başkası tam anlayamaz. Diğer insanların seviyelerini de gözönünde bulunduran Kur'an, onların anlaması için ayrıca o özet bilgiyi ilgili sûrelerde detaylı olarak açıklamıştır. (9)

Konu ile İlgili Bediüzzaman'ın Görüşü:

Bediüzzaman, münferit harfleri "Dört Mebhas"ta ele almıştır.

Birinci Mebhas: Yirmi dokuz sûrenin başında bulunan münferit harfler bir i'cazı yansıtmaktadır. İ'caz ise, inci gibi güzel, incecik belağat nüktelerinin parıltılarından meydana gelen bir nurdur. (10) Aşağıda bu nur'un bazı ışınları gösterilecektir.

Sayısal tablo açısından bir i'caz parıltısı

Hece harflerinin adedi -(elif-i sakine) hariç kalmak şartıyla- 28 harftir. Kur'an-ı Hakim, bu harflerin yarısını zikretmiş, yarısını terketmiştir.

Kur’an’ın zikrettiği harfler, insanlar tarafından terkettiği harflerden daha fazla kullanılmaktadır. Meselâ: En fazla tekrar ettiği harfler arasında, dile en hafif gelen "elif lam" harfleridir.

Kur'an, kullandığı harfleri hece harflerinin adedince sûrelere taksim etmiştir.

Kur'an, mehmuse, mechure, şedide, rahve, müsta'liye, münhafida, müntabika, münfetiha gibi hece harflerinin herbir çeşidinden yine yarısını kullanmıştır.

Kalkala, zelleka gibi, sayısı tek olan guruptan dile ağır gelen harflerden az, hafif gelenden çok alınmıştır.

Kur'an'ın bu taksimatı 504 ihtimalden(11) bin olarak seçilmiştir. Adı geçen taksimatın dışında hiç bir surette böyle dengeli ve yarı yarıya bloke edilmiş şekliyle bir bölüşüm söz konusu olamaz. Bu gibi i'caz parıltılarından zevk alamayan, kendi zevkini kınamalıdır.(12)

Hece Harflerinin Kur'an'daki Taksimatı

Zelleka harfleri: 6 tanedir: Bunların üçte ikisi alınmıştır. Alınanlar: "Rı-Lam-Mim-Nun", alınmayanlar ise: "Be-Fe"

Boğaz harfleri: 6 harf olup üçte ikisi kullanılmıştır. Alınanlar: "Ha-Ayın-He-Hemze", alınmayanlar: "Gayın -Hı"

Kadı Beydavî'nin de ifade ettiği gibi bu harfler çok kullanıldığından bunların üçte ikisi alınmıştır.

Kanaatimizce burdaki taksimat noktalı ile noktasız olanlar arasında da yapılmıştır. Boğaz harflerinden noktalı olan iki harf alınmayıp, noktasız olan 4 harf alınmıştır. Çünkü noktasız olanlar daha hafiftir.

Boğaz harfi olmayanlar: 22 adettir. Bunlardan da 10 adet alınıp, yine karşıt iki gruptan 14 tane harf kullanılmıştır. Alınanlar " Rı-Sin-Sad-Tı-Kaf-Kef-Lam-Mim-Nun-Ye".

Mehmuseler: 10 harf olup yarısı alınmıştır. Alınanlar: "Sin-Ha-Kef-Sad-He" alınmayanlar: "Fe-Se-Şm-Hı-Te". Bu harflerin 5 tanesi noktalı, beş tanesi noktasızdır. Kur'an bunu da yarılamış ve sadece beş noktasız olanları almıştır.

Mechureler: 18 olup yarısı alınmıştır. Alınanlar: "Hemze-Mim-Lam-Ayın-Rı-Tı-Kaf-Ye-Nun", alınmayanlar: "Be-Cim-Dal-Zel-Ze-Dad-Zı-Gayın-Vav". Görüldüğü gibi, birbirinin zıddı olan mehmus ve mechur harflerden toplam 14 tane alınmıştır ki, bu da hece harflerinin yarısıdır..

Şefehiler: İki tanedir. Alınan: "Mim", alınmayan: "Be".

Şedidler: (Sert harfler) 8 olup yarısı alınmıştır. Alınanlar: "Hemze-Tı-Kaf-Kef", alınmayanlar: " Be- Te- Cim-Dal".

Rahveler: (Yumuşaklar) 20 olup yarısı alınmıştır. Alınanlar: " Ha-Rı-Sin-Sad-Ayın-Lam-Mim-Nun-He-Ye", alınmayanlar: " Se-Hı-Zel-Ze-Şın-Dad-Zı-Ğayın-Fe-Vav" Yumuşak ve sert harflerden de 14 adet alınmıştır.

Muntabikler: (Kapalı harfler) 4 tane olup yarısı alınmıştır. Alınanlar: "Tı-Sad", alınmayanlar: "Dad -zı".

Münfetihler: (Açık harfler)   24 olup yarısı alınmıştır. Alınanlar: " Elif-Ha-Rı-Sin-Ayın-Kaf-Kef-Lam-Mim-Nun-He-Ye", alınmayanlar harfler ise: "Be-Te-Se-Cim-Hı-Dal-Zel-Ze-Şın-Ğayın-Fe-Vav". İki karşıt guruptan olan bu harflerden de toplam olarak 14 harf alınmıştır.

Müsta'liyeler: 7 harftir. Alınanlar: "Kaf-Sad-Tı", alınmayanlar: "Hı-Dad-Zı-Ğayın,"

Münhafideler: 21 harf olup kullanılanların sayısı 11'dir.

Alınanlar: "Hemze-Lam-Mim-Rı-Kef-He-Ye-Ayın-Sin-Ha-Nun", alınmayanlar: "Be-Te-Se-Cim-Dal-Zel-Ze-Şın-Fe-Vav". Karşıt bu iki gurup harflerden de toplam 14 tane kullanılmıştır.

Kalkalaler: 5 tanedir. Alınanlar: "Kaf-Tı", alınmayanlar: " Be-Cim-Dal".(13)

Bediüzzaman'a göre -daha önce de ifade edildiği gibi- 78 harften meydana gelen 14 şeklin bu tarzda taksimatı ancak 504 ihtimalden biri olarak seçilmiştir. Bu sayı da 7'nin katıdır. 504 =72x7.= 36x14

İkinci Mebhas: Bu mebhasta birkaç letâif vardır:

Münferit harflerde görülen garabet (alışılmışın dışında bir şekil), bu harflerin pek garip ve acip bir şeyin mukaddimesi ve keşif kolları olduklarına işarettir. Bu üslûbun dinleyiciler üzerinde büyük bir tesiri vardır.

Sûrelerin başındaki münferit harflerin takti' ile okunması ve ilgili harflerin isimlerinin hecelenmesi, onların kaynağına işarettir. Bununla Kur'an, muarızlarına adetâ "Benim kullandığım malzeme sizde de vardır. O halde neden ortaya çıkmıyorsunuz?" deyip, meydan okuyor.

Bu harflerin heceler halinde sayılması ile, "Biz Kur'an gibi, geçmiş milletlerin tarihim, kıssalarını ve kâinatla ilgili gerçekleri bilmiyoruz ki, bu konularda onunla muaraza edelim" diye mazeret beyan eden inkarcılara karşı Kur'an, "Ben sizden gerçeklere dair bir beyan istemiyorum. Yeter ki benim de kullandığım malzeme olan bu harflerden benzer bir edebi nakış dokuyun, varsın yalan ve iftiralardan ibaret olsun" diye şiddetle damarlarına dokunduruyor.

Harfleri hecelemek okumaya yeni başlayanlara mahsustur. Kur’an’ın, bu üslûbu ihtiyar etmesi, onun ümmî bir millete muallimlik yaptığını gösteriyor. Hece harflerinin "Elif- Lâm-Dal" gibi isimleriyle tabir edilmesi okur-yazar olanların bir eğitim prensibidir. Gerek okuyan ve gerek dinleyen birer ümmî olduklarına göre, Kur’an’ın asıl sahibi Hz. Muhammed (a.s) değil, Allah olduğunu gösteriyor. (14) Müellife göre bu ince belağat nüktelerini' göremeyen kimse belağat ehlinden değildir. (15)

Üçüncü Mebhas: Elif, Lam, Mim harfleri, i'cazın esaslarından biri olan icazın en ince derecesine bir misaldir. Bunda da bir kaç letâif vardır:

Elif, Lam, Mim, üç harfiyle üç hükme işarettir: Elif: "Bu Allah'ın ezelî kelâmıdır" hükmüne; Lâm: "Onu Cebrail indirdi." hükmüne; Mim: "Muhammed (a.s)'e" hükmüne ve kaziyesine remzen ve imâen işarettir. (16)

Sûrelerin başlarındaki huruf-u mukatta'a İlâhî birer şifredir. Allah onlarla has ve halis kulu Hz.Muhammed (a.s)'e bazı gaybî işaretler veriyor. O şifrenin anahtarı, o has abdi (özel kulu) ile onun varislerinin elindedir. (17) Kur'an mademki her asra hitap ediyor, elbette her asırda bulunan insanların bütün (seviyelerine hisselerini verecek şekilde mânâsının vecihleri bulunur. En hâlis parça selef-i salihinin hissesine düşmüştür. Ehl-i velayet ve tahkik ruhani seyr-u suluklarında, bu şifrelerden pek çok gaybî işaretler bulmuşlardır. (18)

Bu şifreli münferit harflerin kullanılması, Hz. Muhammed (a.s)'in eşsiz bir zekâya sahip olduğuna işarettir. Öyle ki, en gizli şifreleri en açık şeyler gibi telakki eder, anlar.

Şu münferit harflerin değeri, yalnız ifade ettikleri mânâlara göre değildir. Aksine bu harfler "esrar-ı huruf" ilminde beyan edildiği üzere, sayısal tablolarda olduğu gibi, harfler arasında da fıtrî münasebtlerin bulunduğuna da bir işarettir. (19)

Dördüncü mebhas: Müellif burada da Münferit harflerle takip edilen yolun yepyeni bir metot olduğunu vurgulamış ve daha önce mevcut olan edebiyat türlerinin hiçbirisinin taklit edilmediğini, böyle bir metodu takip eden Kur’an’ın, okur-yazar olmayan bir zatın elinde ortaya çıkmasının onun İlâhî menşeli olduğunu gösterdiğini belirtmiştir. (20)

Dipnotlar:

1.  Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 134.
2.  Yıldırım, Kur'an İlimlerine Giriş, 111.
3.  bk. el-Kurtubî, 1/156.
4.  bk. et-Taberî, I/93-94.
5.  bk. el-Beydavî, I/37.
6.  bk. et-Taberî, I/93-94; el-İtkan, II/13-14.
7.  bk. el-Kurtubî, I/155.
8.   bk. et-Taberî, 1/88.
9.  bk. el-Kurtubî, 1/156.
10. bk. İşârât, 31.
11. İşârâtü'l-İ'caz tefsirine bazı şerhler koyan Sadrettin Yüksel hocaya göre bu sayı 784'tür. bk. İşârât, (Tenvir nşr. yay.) ilgili yer. Ancak, Müellifi'in: "taksimler pek çok birbirine girmiş" ifadesinden anlaşıldığına göre, yapılan hesaplar, 28x28 =784' ün gösterdiği hesap tablosundan daha farklı bir çizgiyi takip etmiştir.
12. bk. İşârât, 31-32.
13. bk. el-Bakıllanî, Kadı Ebû Bekr, İ'cazu'l-Kur'an (İtkan ile birlikte), 1/81-85; ez-Zemahşerî, 1/20-21.
14. bk. İşârât, 32-33; İşârât(Ar.), 11.
15. a.g.y.
16. Bu hususu daha önce İbn Abbas'tan da naklettik, bk. el-Kurtubî, 1/156.
17.  İşârâtü'l-İcazda, "onun vârisleri" tabiri yoktur, bk. a.g.e., 35.
18.  bk. Mektûbat, 365.
19.  Bu dördüncü maddedeki bilgilerle ilgili düşülen dipnotta: "Kırk sene sonra Risale-i Nur, bu lema-i i'cazı körlere dahi göstermiştir." denilmektedir, bk. İşârât, 35.
20. k. İşârât, 35-36.

(Yrd. Doç. Dr. Niyazi BEKİ)

İlave bilgi için tıklayınız:

- Kur'an'daki müteşabih ayetlerin hikmeti nedir? Kur'an'da bazı ayetler açık anlamlı, anlaşılır, yoruma gerek yok; fakat başka ayetlerde yorumlanmaya ihtiyaç var...

15 Abdestsiz Kur'an-ı Kerim meali okunur mu? Kaza namazına nasıl niyet edilir?

Kaza namazlarını kılarken vakti belirlemeye gerek yoktur. Bu çok zor olacağından, kolay olanı yapmak daha uygundur. Bir kaza namazı şöyle niyet edilerek kılınır:

Meselâ: "Vaktine yetişip de kılamadığım ilk öğle namazını" yahut "Vaktine erişip de kılamadığım son öğle namazını Allah rızası için kılmaya niyet ettim." Böylece kazaya kalmış olan namazlar, ya ilk kazaya kalmış olanından başlanmış olur veya en son kazaya kalmış olanından başlanmış olur ki, her iki halde de belli bir düzene göre geçmiş namazlar kılınarak azalmış olur.

Daha kolay olması bakımından "Üzerimde olan bir öğle veya ikindi namazını kaza ediyorum" şeklinde niyet etmek de yeterlidir.

Kur'an -ı Kerim meali okumakla ilgili sorunuzun cevabı için tıklayınız:

Kur'an-ı Kerim meailini abdestsiz elimize alıp okuyabilir miyiz? Kur'an-ı Kerime saygı nasıl olmaldır?

16 Bilgisayarda sesli okunan Kur'an-ı Kerimi dinlemekle hatim indirilmiş olur mu?

Kur'an-ı Kerim'in baştan sona okunmasına hatim denir. Bilgisayardaki sesli Kur'an-ı Kerim'i dinlemekle hatim indirilmiş olunur.

Kur'an-ı Kerim meali Kur'an yerine geçmediği için, meal okumakla hatim indirilmiş olunmaz.

Allah yolunda yapılan en küçük bir iş ve amel bile neticesiz kalmaz. Hele Kur’an okumak gibi kainatın en büyük bir hadisesi hiç sevapsız kalmayacaktır. Kur’an'ın yüzüne bakmak bile sevap olursa, Kur’anın anlamını veren bir kitabı okumak elbette sevabı vardır. Fakat Kur’an'ı aslından okumak ile mealinden okumak arasında fark vardır. Esas olan Kur’an okumayı aslından öğrenmek ve manasını anlamak içinde mealden okumaktır. Ancak hiçbir Kur’an meali aslının yerini tutmayacağından, namazda Kur’an yerine okunmaz.

Namazlarımızda mutlaka Kur’an-ı Kerim'i aslından okumalıyız. Allah kelamı olan Arapça olandır. Bunun yeri ve sevabı ayrıdır. Her harfine kat kat sevap verilir.

Bizi yaratan Allah, Kur’an-ı Kerim'i Arapça olarak bize göndermiş. Elbetteki manasını öğrenmek için Türkçe, İngilizce gibi mealleri okumamız gerekir. Ancak namaz ibadetinde okuduğumuzda mutlaka aslından orjinalini okumalıyız. Çünkü onun aslı Arapçadır. Allah Kur'an’ı Arapça olarak indirmiştir. Tercümesi Kur'an yerine geçemez.

Örneğin bir çekirdeğin aslını bozarak parçalara ayırsak, sonra da toprağa eksek ağaç olamayacaktır. Çünkü özellikleri kaybolmuştur. Bunun gibi Kur'an ayetleri, kelimeleri ve harfleri birer çekirdek gibidir. Başka dillere çevrilince özelliğini kaybedeceği için Kur'an olmayacaktır.

Kur'an-ı Kerim'de altı yerde “Kur'anen Arabiyyen” ifadesi geçer. Yani Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'i Arapça olarak indirdiğini bildirir. İbrahim suresinin 4. ayetinin meali de şöyledir:

“Hak dini onlara açıklasın diye, her peygamberi biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik. Sonra Allah, dilediğini sapıklığında bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. Onun kuvveti her şeye galiptir ve o her şeyi hikmetle yapar.”

Bu durumda Kur'an'ın manası nasıl Allah'tan gelmişse, lafzı, ifadesi ve yazılışı bakımından da ilahidir. Kur' an dendiği zaman, hem onun Arapça olarak okunan lafzı ve kelimeleri, hem de anlaşılan manası akla gelir ve hakikatte de öyledir. Bu iki hususiyeti birbirinden ayırmak, farklı mütalaa etmek mümkün değildir. Kur'an ancak kendi lisanı üzerine okunabileceği için, sadece o lisanın kendi harfleriyle yazılır, o harflerle okunur.

Araplardan başka Farsça, Hintçe, Çince, Uzak Doğu dilleriyle konuşan Müslümanlar da biz Türkler de Müslüman oluşumuzdan bu yana Kur'an'ı Arapça olarak yazmış, o dille okumuşuz. İslam alimlerinin de ortak görüşü, Kur'an'ın başka dille yazılamayacağı yolundadır. Bunda ittifak vardır.

Zaten Kur'an'ı başka bir dille yazmak mümkün olmadığı gibi, başka bir dille doğru olarak okumak da mümkün değildir. Çünkü Kur'an harflerinin kendisine has özellikleri vardır. Bu harflerin bazılarının karşılığı ve okunuş şekli başka dilin alfabelerinde mevcut değildir. Söyleniş bakımından birbirine benzer harfler olsa da, mahreçleri (ağızdan çıkış yerleri) itibariyle de farklıdır. Mesela, Arapça için “lügat-ı dad” denir; yani Fatiha suresinin sonundaki “veleddallin” deki “dad” harfi hiçbir lisanda bulunmamaktadır. Bu harfin bulunduğu bir kelimeyi başka bir lisanın ifade etmesi mümkün değildir.

Mesela Türkçede sadece “h” harfi yerine Arapçada üç çeşit “h” harfi vardır. Noktasız “ha” noktalı hırıltılı “ha” ve ”he”. Aralarındaki farkı küçük bir misalle açıklayalım. Noktasız ha ile yazılan “mahluk”, noktalı hırıltılı ha ile yazılan “mahluk” ve he ile yazılan “mahluk”. Her üçünün de Türkçede yazılışı ve okunuşu aynıdır. Halbuki Arapçada birincisi tıraş edilmiş, ikincisi yaratılmış, üçüncüsü ise helak edilmiş anlamındadır. İşte Kur’an’ı Latince yazıdan okuyan birisi bu farkları anlayamayacağından, söz gelimi Allah’ın yaratmasından bahseden bir ayeti, farkına varmadan “tıraş etmek” veya “helak etmek” manasına okuyabilecektir.

Yine Kur'an harflerinin içinde üç adet “ze” vardır. Biri ince “ze”, biri peltek “zel”, diğeri de “zı” dır.

Türkçedeki “s” yerine üç harf bulunur. “sin, sad” ve peltek “se”. Arapçaya has bir harf vardır ki, o da “ayın” olarak okunan harftir. Bu harf başka bir dilde pek bulunmamaktadır.

Şimdi Kur'an harflerini bilmeyen bir kişi, yukarıdaki harfler Türkçe ile yazıldığı zaman nasıl okuyacaktır? Bu harfleri çıkaramadığı gibi, okuduğu kelime ve ayetler de birer Kur'an kelimesi ve ayeti olmaktan uzak olmaz mı?

İşte Latin harfleriyle yazılmış olan Kur'an'ı daha bunlar gibi pek çok mahzurlardan dolayı doğru olarak okumak mümkün değildir. Kur' an okumasını öğrenmek isteyen kimse ancak onu aslından okumak suretiyle öğrenebilir. Böylece sıhhatli bir neticeye varmış olur.

17 Kehf suresi'ni cuma günü okumanın fazileti hakkında bilgi verir misiniz?

Kehf Suresi'ni, cuma gecesi ve gündüzü okumanın çok faziletli olduğuyla ilgili hadisler vardır. Örneğin:

"Cuma gecesi Kehf suresini okuyan, Kıyamette, yerden göğe kadar bir nurla aydınlanır. İki cuma arasında işlediği (küçük) günahlar da affolur." (Değişik rivayetler için bk. et-Terğıbü ve't-Terhib, Kitabu'l-Cuma,  1/512-513)

Ancak teşvik için yapılan bu rivayetleri değerlendirirken bazı noktalara dikkat etmek gerekir.

Kehf Suresi hakkında rivâyet edilen diğer hadislerden ikisinin anlamı şöyledir:

"Sahâbeden Üseyd b. Hudayr, Kehf sûresini okumuştu. Evinde de bir atı vardı. Bu sırada at ürkmeğe, deprenmeğe başladı. Bunun üzerine (Üseyd) 'Yâ Râb! Sen âfetten emin kıl.' diye dua etti. Hemen onu duman gibi bir şey, yahut bir bulut kapladı. Sonra (Üseyd) bu olayı Hz. Peygambere (asv) anlattı. Rasûlüllah (asv), "Oku ey kişi. Çünkü o bulut gibi görünen şey Sekine'dir. Kur'ân dinlemek için yahut Kur'ân'ı yüceltmek için inmiştir." buyurdu. (Buhârî, Menâkıb, 25; Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân, 11; Tirmizi, Fedâilu'l-Kur'an, 6).

Hz. Peygamber (asv) şöyle buyurmuştur:

"Kim, Kehf sûresinin evvelinden (bir rivayette sonundan) on âyet ezberlerse, Deccâl'den korunmuş olur." (Müslim, Müsâfirûn, 257; Ebû Dâvud, Menâhim, 14; Tirmizi, Fiten, 59; İbn Mâce, Fiten, 33).

İlave bilgiler için tıklayınız:

Okunan dualara verilen sevaplarla ilgili rivayetler vardır...

KEHF SURESİ.

Kur'an-ı Kerim'de geçen surelerin faziletleri hakkında bilgi verir misiniz?

Geceleri hangi surelerin okunması daha faziletlidir?

18 Kur'an-ı Kerim'in önemi nedir; tarifi / tanımı nasıldır?

Kur'an-ı Kerîm, Allah'ın insanlara indirdiği son Mukaddes Kitaptır. Kur'an, son Peygamber Hz. Muhammede (asm) Cebrâil (as) tarafından vahiy yoluyla indirilmiş ve ondan tevatür yoluyla nakledilerek günümüze kadar gelmiştir.

Kur'an-ı Kerîm ferde ve cem'iyete, bütün insan sınıflarına, bütün memleketlerde ve bütün devirlerde insan hayatının bütününe, maddî - mânevî bir hidayet rehberidir. Hükûmet başkanından, kumandandan sade vatandaşa ve sokaktaki adama kadar herkes, orada kendisiyle alâkalı olanı bulur. Dünyevî ve uhrevî huzur ve saadeti için gerekli bilgi ve dersleri ondan alır.

Kur'an'ın sâhip olduğu meziyet ve özellikler, âyetlerde ve hadîslerde şu şekilde beyan buyurulmuştur:

* "İşte bu Kur'an muazzam bir kitabdır. Onu biz indirdik. Çok mübarektir. (Fayda ve bereketi çoktur). Artık buna uyun, emirlerine bağlanın ve Allah'tan korkun. Tâ ki merhamet olunasınız." (En'âm, 6/155).

* "Şu indirilmiş Kur'an, mübarek ve feyizli bir kitabdır ki elleri önündekini (Tevrat ve İncil'i) tasdik edicidir. Tâ ki onunla Mekke halkını ve bütün çevresindeki insanları korkutsun. Ahirete îman edenler, namazlarına gereği üzere devam ettikleri gibi, Kur'an'a da inanırlar." (En'âm, 6/92).

* "Onlar, hâlâ Kur'an'ın Allah kelâmı olduğunu ve mânasını düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah'tan başkası tarafından olsaydı, muhakkak ki içinde birbirini tutmayan birçok söz ve ifadeler bulurlardı." (Nisâ, 4/82).

* "O Kur'an, insanları Hakk'a ulaştırır; helâl ile haramda ve din hükümlerinde hakkı bâtıldan ayırır..." (Bakara, 2/185).

* "Kur'ân-ı Kerîm doğru yol gösterici, mü'minlere derecelerle kurtuluşu müjdeleyicidir." (Bakara, 2/97).

* "Bu Kur'an, akıl sâhiplerinin, âyetlerini iyice düşünüp anlamaları ve ders almaları için, sana indirdiğimiz saadet kaynağı bir kitabtır." (Sâd, 38/29).

* Hâris bin A'ver'den rivayet edilmiştir: Bir gün Hz. Ali şöyle dedi:

"Bakınız, ben Resûlüllah'dan (asm):

"Yakında fitneler kopacaktır." buyurduğunu işittim. Bunun üzerine,

"Ey Allah'ın elçisi, bu fitnelerden kurtuluşun çaresi nedir?" diye sordum.

"Allah'ın kitabı, Kur'an'dır." buyurdular. (Daha sonra Hz. Peygamber, Kur'an'ın özelliklerini şöyle açıkladı:)

"Onda, sizden öncekilerin tarihi, sonrakilerinin haberi ve aranızdaki mes'elelerin hükmü vardır. O, hak ile bâtılı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür. Her kim hidâyeti ondan başkasında ararsa, Allah onu şaşırtır. O, Allah'ın kopmayan sağlam ipi, kuvvetli fikir kitabı ve doğru yoldur. O, akılların sapıtıp şaşırmamasına ve dillerin karışmamasına yegâne sebebdir.

Kur'an, ilim adamlarının doymadığı, asla tekrarlanmaktan eskimeyen ve hayret veren üstünlükleri bitip tükenmeyen bir kitaptır. Yine O, öyle eşsiz bir eserdir ki, cinler dahi onu dinlediği zaman, "Biz, doğruluk ve olgunluk yolunu gösteren hârikulâde bir Kur'an dinledik." (Cin 1) demekten kendilerini alamamışlardır. Ona dayanarak konuşan doğru söylemiş, O'nu tatbik eden sevab kazanmış, O'nunla hükmeden adâlet etmiş ve insanları O'na dâvet eden dosdoğru yola yöneltmiş olur." (Tirmizi, Sevabu"l-Kur"an 14, 2908)

* "Kur'an apaçık bir nur, hakîm bir zikir ve en doğru yoldur."

* "Kur'an-ı Kerîm, Allah Teâlâ'nın gökten yeryüzüne uzatılmış bir ipidir."

* "Kur'an'ın sair sözlere üstünlüğü, Rahman'ın mahlûkatına nazaran üstünlüğü gibidir."

* "Kim Allah'ın kitabından bir âyet okursa, Kıyâmet günü kendisine nûr olur."

* "Evlerinizi namaz kılarak ve Kur'an okuyarak nurlandırınız."

Kur'an, sadece mânası değil, aynı zamanda lâfızları itibariyle de Peygamberimizin (ASM) kalbine vahyedilmiştir. Kur'an'a vahy-i metlûv denilmesi bundandır. Binaenaleyh Kur'an sadece mâna değil, lâfız ile mânanın bütünüdür. Kur'an, Peygamber Efendimize (asm) toptan gelmemiştir. åyet âyet, sûre sûre nâzil olmuştur.

Kur'an Mu'cizesi

Kur'an, insanlığın hakikî saadetini te'min edecek her türlü îtikad, amel ve ahlâk esaslarını ihtiva eder. Hem lâfzı, hem de mânası itibariyle, en büyük ve ebedi bir mu'cizedir. Peygamberimiz (asm) bu hususta şöyle buyurmuştur:

"Hiçbir peygamber yoktur ki, onlara kendi zamanlarındaki insanların inandıkları kadar mu'cize verilmiş olmasın. Mu'cize olarak bana verilen ise, ancak Allah'ın bana vahyettiği (Kur'an)dır. Bunun için kıyâmet gününde ben, peygamberlerin en çok ümmeti bulunanı olacağımı ümid ederim." (Buhari, Fezailü'l-Kur'an, 1)

Gerçekten de, diğer peygamberlerin mu'cizeleri devirleri geçtikçe bitmiştir. Kur'an mucizesi ise, kıyâmete kadar bâkîdir. Kur'an-ı Kerîm'in muhtelif âyetlerinde Kur'an'ın mu'cize olduğu hususu, ısrarla belirtilir:

"De ki, bu Kur'an'ın benzerini meydana getirmek için insanlar ve cinler bir araya gelseler ve hattâ birbirlerine yardım da etseler, onun gibisini meydana getiremezler..." (İsrâ, 17/88).

Nitekim, Kur'an'ın lâfzındaki üslûb ve belâgata, şimdiye kadar hiç kimse nazîre getiremediği gibi, bundan sonra da getiremiyecektir... Kur'an, lâfzı gibi, mânası bakımından da mu'cizedir. Peygamber Efendimiz (asm) okuma-yazma bilmezdi. Kimseden bir şey öğrenmemişti. Bu yüzden ümmî sayılıyordu. Böyle olduğu halde, onun ortaya koyduğu kitab, en yüksek hakikatları ihtiva etmekte; ilmin ve tecrübenin yüzyıllarca uğraşarak ortaya koyduğu birçok ilmî gerçekleri on dört asır evvel haber vermektedir. Bu da Kur'an'ın doğrudan doğruya Allah kelâmı olduğunu göstermektedir. Meselâ, Güneşin kendi etrafında dönerek, ayrıca kendine bağlı birçok gezegeniyle birlikte sâbit bir noktaya doğru yol aldığı; ehramların açılıp Firavun'un mumyalarının ortaya çıkarılması gibi ilmî ve arkeolojik keşifler, son asrın keşifleridir.

Halbuki Kur'an bu ve bunun gibi birçok gerçeği, asırlar öncesinden haber vermiştir. İlim ve fen ne kadar ilerlerse ilerlesin, Kur'an'a aykırı düşemez. Bilakis müsbet ve içtimaî ilimlerin ilerlemesi Kur'an'ın tefsîrini ve açıklanmasını kolaylaştırır. Bediüzzaman'ın ifade buyurduğu gibi,

"Zaman ihtiyarladıkça Kur'an gençleşmekte; ihtiva ettiği hakikatlar daha parlak şekilde ortaya çıkmaktadır."

Kur'an-ı Kerîm'in diğer bir mu'cizelik ciheti de, sonradan olacak birçok şeyleri önceden haber vermesidir. Verdiği haberler, sonradan aynen çıkmıştır.

Kur'an'ın bir çok tarif ve tanımından bazıları:

- Rabbimizi bize târif eden Kur’ân-ı Hakîm; şu kitab-ı kebîr-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi...

Bu kâinat, kudret kalemiyle yazılmış büyük bir kitaba benzetiliyor. Bir risalede âlemdeki varlıklar için ayât-ı tekviniye tabiri kullanılır. Tekvinî ayet, kün emriyle yaratılan ve Allah’ın varlığını, birliğini, esmâ ve sıfatını bildiren ve onlara delil olan demektir. Kur’ân-ı Kerimdeki ayetler Allah’ın kelam sıfatından gelmişlerdir,  kâinattaki ayetler ise kudret sıfatından..

Bu kâinat kitabı bütün ayetleriyle Allah’ı tanıttığı halde insanlar onu okuyamamışlar ve  doğru değerlendirememişlerdir. Yani, o kitabın dilini anlamamışlardır. İşte,  Kur’ân-ı Hakîm; kâinat  kitabını tercüme etmiş, insanlara anlatmış ve o kitabın kâtibi olan Rabbimizi bize tarif etmiştir.  O’nu sıfatlarıyla, isimleriyle, fiilleriyle bizlere bildirmiştir.

- Şu sahaif-i Arz ve Semâda müstetir künuz-u Esmâ-i İlâhiyenin keşşafı...

Müstetir; “perdelenmiş, örtülmüş,  görülmez ve bilinmez hale gelmiş” demektir.  Kur’ân-ı Hakîmin  kâinat kitabını  tercüme etmesi sayesinde,  “arz ve semâda müstetir”  olan esmâ tecellileri müminlerce okunmaya başlanmıştır. Bu ifadede Allah’ın isimleri birer hazineye teşbih edilmiştir. Meselâ, Hâlık ismi bir hazinedir; bütün mahlukat o hazinenin cevherleri gibidir. Muhyi ismi ayrı bir hazinedir;  bütün hayatlar da o hazineden gelmiştir.

- Şu sutûr-u hâdisatın altında muzmer hakaikın miftâhı...

Şu kainat kitabında, her mahluk gibi her hadise de bir kelime yahut bir satır hükmündedir. Onların da doğru okunması gerekir. İşte, hadiselerin altında gizli olan hakikatler ancak Kur’ânın irşadı ve talimiyle doğru okunabilir.

Gece ve gündüz, sıhhat ve hastalık, sevinç ve keder, ihtiyarlık ve ölüm bu kitapta yazılmış birer hakikattirler.  Bunlar içerisinde insan için en önemli hadise ölümdür. Ölümü, “hiçlik, yokluk, kabre girip çürüme ve kaybolma” olarak düşünenler, ölümün hakikatine erememiş, o en önemli hadiseyi yanlış değerlendirmişler demektir. Kur’ânın irşadıyla ölüm hadisesinin hakikati anlaşılır. Doğum ana rahminden dünyaya gelmek olduğu gibi ölüm de dünyadan berzah alemine göçmektir. Onu ba’s denilen son bir doğum daha takip edecek, onunla da kabir âleminden mahşer meydanına çıkılacaktır.

Nur Külliyatında ölümün hakikatiyle ilgili çok geniş açıklamalar yapılmıştır. Bir kaçını hatırlayalım:  Ölüm, “tebdil-i mekândır, vazifeden paydostur, ıtlak-ı ruhtur.” Kabir ise “bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.”

- Şu âlem-i şehadet perdesi arkasındaki âlem-i gayb cihetinden gelen iltifatat-ı Rahmâniye ve hitâbât-ı Ezeliye’nin hazinesi...

Bu ifadede geçen, âlem-i gaybı,  bu görünen âlemin sevk ve idare edildiği arş-ı azam, her şeyin misallerinin alındığı âlem-i misal, her şeyin yazılıp hıfz edildiği levh-i mahfuz  gibi göremediğimiz gaybî âlemler olarak anlayabiliriz.

İltifat ve hitap kelimeleri birbirini tamamlamakta ve aynı hedefe işaret etmektedirler. Cenab-ı Hakk’ın kullarına hitap etmesi en büyük bir iltifattır. Onlara emir ve yasaklarını bildirmesi, rızasına erme ve cennetine varma yollarını göstermesi insanlar için en büyük bir lütuf ve en ileri bir ihsandır.

- Şu âlem-i mâneviye-i İslâmiye’nin güneşi, temeli, hendesesi...

Başta iman olmak üzere, bütün güzelliklerin, faziletlerin, meziyetlerin, güzel ahlâkın kaynağı Kur’ân güneşidir. Dinimizin temeli Kur’ân hakisatleridir. Kur’ânın  ilk müfessiri olan hadis-i şeriflerle o temel üzerine ebediyete kadar devam edecek bir hidayet ve istikamet binası kurulmuştur.

Hendese kelimesini, büyüyen İslâm binasında ortaya çıkan yeni meseleleri çözmek, yeni ihtiyaçlara cevap vermek üzere Kur’ân ve hadis-i şeriflerin ışığında yapılan içtihatlar, verilen fetvalar olarak değerlendirebiliriz.

- Avâlim-i uhreviyenin haritası...

Kur’ân-ı Kerimde, mahşere çıkışla başlayıp, “vakfe, mizan, sırat, cennet yahut cehennem” şeklinde devam eden âhiret hayatının  yol haritası çizildiği gibi, cennette mazhar olunacak çeşitli saadetler ve cehennemde tadılacak muhtelif azaplar da birer fotoğraf gibi insanın önüne konulmuştur.

- Zât ve sıfât ve şuun-u İlâhiye’nin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı nâtıkı, tercüman-ı sâtıı...

Allah’ın zâtı, sıfatları ve şuunatı hakkında tek sağlam bilgi kaynağı Kur’ândır. Bu gaybî ve sonsuz hakikatler hakkında  insan aklı ve hayali hiçbir şey yapacak durumda değildir. Allah,  kendisini Kur’ânla anlatmış olduğundan, insanların yersiz tahminlerine ve geçersiz fikirlerine ihtiyaç kalmamıştır.

Biz Kur’ân ayetlerinden ve onları tefsir eden yetkili âlimlerimizden,  “Allah’ın zâtının vacip, ezelî,  ebedî,  mekândan ve zamandan münezzeh olduğunu,  sıfatlarının sonsuz olup ne kadar varlık yaratırsa yaratsın bu sıfatlarda hiçbir değişme ve eksilme düşünülemeyeceğini, zâtı ve sıfatları gibi, merhamet ve gazabının, şefkat ve gayretinin ve sair bütün şuunatının da mahlukatın halleriyle ve kabiliyetleriyle mukayese edilemeyeceğini” ve daha böyle nice hakikatleri öğrenmiş bulunuyoruz.

Kâinattaki varlıklar da Allah’ın varlığını ve sıfatlarını hal dilleriyle ilan etmiş olmakla birlikte, bu  manevî sözlere çoğu zaman kulak verilmediğini, yahut yanlış anlaşıldığını görüyoruz. Onun için bir bürhan-ı natık, yani “konuşan delil” lazımdır. (Bürhan-ı natık ifadesi Allah Resulü (asm.) için kullanıldığında “Kur’ânı insanlara tebliğ eden, anlatan” manasına gelir.) 

Tercüman-ı satıı (yüksek tercümanı) ifadesi, kâinat kitabının sözlerini anlamayan insanlık âlemine Kur’ânın bu konuda tercümanlık yaptığını ifade eder ve burhan-ı natık terkibine yakın mana taşır.

Şu âlem-i insaniyetin mürebbisi, hikmet-i hakîkisi, mürşid ve hâdîsi...

Kur’ân, insanların ruhlarını  terbiye etmek, kalplerini imanla, akıllarını ilim ve irfanla kemale erdirmek, onlara hakiki hikmet dersini vermek, beşeriyeti  hatalı yollardan çevirmek ve hidayet yolunu göstermek üzere inzal olmuştur. Hakiki hikmet, yani gerek insanların gerek diğer varlıkların yaratılış gayeleri ve görevleri konusunda en doğru bilgi Kur’ân ayetlerinden alınabilir. Çünkü bu ayetler o varlıkları yaratanın kelâmıdır.

Bilindiği gibi “hikmet” kelimesi felsefe için de kullanılmaktadır. Burada konulan “hakiki” kaydı, felsefenin gerçek hikmet olmadığına da bir işarettir.

Hikmetin birçok tarifi vardır. Bunlardan birisi de “ilimle beraber amel”dir. Yani, bir fikir, insanları güzel amele götürüyorsa hikmetlidir. Yoksa sadece sözde kalan, uygulamaya konulamayan düşünceler şahsî olmaktan öteye geçmez ve insanlar için bir irşat ve hidayet vesilesi olamazlar.

Hem bir kitab-ı hikmet ve şeriat, hem bir kitab-ı dua ve ubûdiyyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir ve mârifet gibi; bütün hâcât-ı mâneviyesine karşı birer kitab ve bütün muhtelif ehl-i mesâlik ve meşârib olan evliya ve sıddıkînin, asfiya ve muhakkikînin her birinin meşreblerine lâyık birer risale ibraz eden bir “kütübhane-i mukaddese”dir...

Kur’ân-ı Kerim, bütün varlık âleminin yaratılış gayelerini ve görevlerini öğretmesi cihetiyle bir kitab-ı hikmet olduğu gibi, hem şahsî hayatımıza hem de  toplum  hayatımıza dair emir ve yasakları bildirmesi yönüyle bir kitab-ı şeriattır.

Şeriatın birer esası olan “dua, ubudiyet, emir ve davetleri” de bütün yönleriyle içine alır.

Kur’ân-ı Kerim, okunduğunda  her harfine en az on sevap verilen bir zikir olduğu gibi,  Allah’ı isim ve sıfatlarıyla tanıtması yönüyle de bir marifet kitabıdır.

Kur’ân-ı Kerimde bütün hak meslek ve meşreplerin esasları mevcuttur.  Aynı kâinattan her meyve ağacı  kendi istidadına göre farklı bir meyve süzdüğü  gibi, her tefsir âlimi  Kur’ândan farklı manalar sezer, her meşrep sahibi farklı feyiz kapıları bulur ve farklı esmânın tecellilerine mazhar olmakla ayrı bir irşat mesleği  ortaya koyar. Bu yönüyle Kur’ân bir tek kitap olduğu halde bir kütüphane hükmüne geçer. (bk. Bediüzzaman, Sözler, Yirmi Beşinci Söz)

19 Kur'an dinlemenin hükmü nedir? Uzanarak, yatarak Kur'an dinlemenin bir sakıncası var mıdır; illa oturarak mı dinlemek gerekir?

Kur'an-ı Kerim'i bir insan sesli olarak okuyor ve biz de bu sesi duyuyorsak, onu dinlemek ve susmak farzdır. Bu esnada başka bir işle meşgul olmak caiz değildir. Ancak televizyon, bilgisayar ve radyo gibi şeylerden okunan Kur'an'ı dinlemek ise farz değildir. Çünkü doğrudan insan sesinden değildir. İnsanın sesinin alınıp kaydedildiği bir aletten yansımadır. Fakat dinlersek sevap alırız. (bk. Elmalılı Hamdi Yazır, Araf Suresi 204. ayetin tefsiri)

Buna göre doğrudan insan sesinden dinlemenin daha sevap olacağı anlaşılır.

Kur’an okunurken onu dinlemek farz-ı kifâyedir. Bu nedenle cemaatten bir kısmı dinlerse yeterli olur. Eğer Kur’an’ı okuyan kimsenin yanında yalnız bir kişi bulunuyorsa, onu dinlemek zorundadır, aksi takdirde günahkâr olur. Ancak, o kişi Kur’an okunmaya başlamadan önce namaza başlamışsa, bu takdirde namazına devam etmesi gerekir ve Kur’an’ı dinlememekten ötürü bir vebali olmaz.

Bununla beraber sevabın derecesi okuyanın veya dinleyenin niyetine, ihlasına, günahlardan sakınmasına, ibadetlere dikkat etmesine ve Kur'an'ın emirlerine uymasına göre değişir. Bu açıdan şu daha sevaptır demek yerine, bunlara dikkat edilmesinin daha faydalı olacağını düşünüyoruz. Ayrıca Kur'an okuyan bir kimseden doğrudan dinlemek her zaman mümkün olmayabilir. Bu açıdan fırsat bulunca bilgisayar, MP3 gibi aletlerden istifade etmek ve zamanı değerlendirmek gerekir.

Kur'ân-ı Kerîm'i okumak ya da dinlemek isteyen kimsenin abdest alıp kıbleye doğru oturması sünnettir. Ancak yürürken veya yatarken onu okumakta da bir sakınca yoktur. İshak bin İbrahim diyor ki: Ebû Abdullah ile birlikte camiye giderken Kehf süresini okuduğunu işittim. Aişe (ra) de şöyle diyor:

"Ben sedirimin üzerine uzanmış iken Kur'ân-ı Kerîm'i okurdum." (Muğni, I/803)

Yatarken Kur'an okumanın bir sakıncası olmadığına göre Kur'an'ı MP3, bilgisayar ve televizyondan dinlemenin hiç bir sakıncası olmaz.

Bilgi için tıklayınız:

Hanefi, Şafi ve diğer mezheplere göre Kur'an-ı Kerim’ i dinlemek farz mı, vacip mi, sünnet mi?

20 Kur'an-ı Kerim okurken, duraklama (secavend) harflerine gelindiğinde nasıl davranmalıdır?

Kur'an okurken her ayeti bir nefeste okumak şart değildir. Nefesimizin yetmediği yerde durur ve kaldığımız yerden devam ederiz.

Ayrıca Kur'an'da duraklama işaretlerine dikkat edildiği zaman daha doğru ve güzel okumuş oluruz.

Kur’an-ı Kerim’i okurken rastladığınız "secavend" denilen remz (işaret) harfleri ve ne mânâda kullanıldıklarını faydalanacağınız ümidiyle aşağıya kaydediyoruz:

“Cim” ج : Durmanın caiz olduğuna işaret eder ki, böyle yerlerde durmak da geçmek de câizdir. Fakat durmak, daha evlâ(iyi)dır.

“Tı”  ط : Durmanın mutlak olduğuna işaret eder ki -lâzım ve câiz gibi- bir kayıt ile sınırlandırılmamış demektir. Böyle yerlerde, üzeride durulan kelimenin sonrasından okumağa başlanırsa, mânâ güzel olur.

“Mim” م : Durmanın lâzım olduğuna işâret eder ki geçilirse mânâ bozulur demektir.

“Ze” ز : Mücevvez alâmetidir ki geçmek evlâ (iyidir) demektir.

“Sâd” ص : Murahhas alâmetidir ki nefes daralırsa durulabilir demektir.

“Gâf” ق : “Gad gile” alâmetidir ki, bazı kurrâ (kıraat alimleri) durmakla beraber, geçmek evlâ demişler.

“Gıf” قف (Gaf ile Fe’nin bitişik yazılışı): Dur mânâsınadır ki durmak evlâdır demektir.

“Kef” ك : Kezâlik’ten ibarettir ki kendisinden evvel geçen rumuzun hükmüne işârettir (Yani kendiden önceki secavendde ne yapıldı ise bunda da aynısı tekrar edilir).

“Lâmelif” لا : Durmamağa işarettir. Fakat nefes daralırsa durulur. Sonra o kelime veya gerisinden tekrar edilerek geçilir. Ayet sonlarındaki “Lamelif” işareti ise, mânânın tamam olmadığına işaret olup durmağa mani değildir. Aynı zamanda, ayet başına da işaret ettiğinden, böyle yerlerde durulması sünnettir, (üzerinde durulan kelimenin) tekrar edilmesine gerek yoktur.

“Ayn” ع : Bazı ayet sonlarında olup rukü’a işaret eder ki hatm ile teravih namazı kılanlar, buralara gelince rukü’a varırlar.

Bazı yerlerde de (.:_______:.) gibi peşpeşe üç noktalı işaretler vardır ki bunlara vakf-ı muâneka ve vakf-ı murâkabe denir. Bunların her ikisinde değil de yalnız birisinde durmak lâzımdır. Çünkü her ikisinde de durulursa mânâ tamam olmaz.

Ayet ortalarında bu işaretlerin olmaadığı yerlerde zaten durulmaz. Eğer nefesimiz daralır da durmak icab ederse üzerinde durulan kelimeden veya evvelinden başlayarak okumağa devam edilir.

Kur’an-ı Kerim’de durmanın vacip (farz) veya haram olduğu bir yer yoktur. Bununla beraber durulması caiz olmayan yerlerde kasten duran bir kimse, -mânâ bozulacağından- âsî ve günahkâr olur ki, bunu da hiçbir mü’minin yapacağı tasavvur olunamaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

- SECÂVEND...

21 Kur'an'ın ilk yazılmış nüshaları neden ortadan kaldırıldı? Kur'an'ın aslı yakıldı mı?

Hz. Ali, Hz. Abdullah b. Mesud, Hz. Aişe, Hz. Abdullah b. Abbas gibi bazı sahabilerin elindeki Mushaflar, hususilik arz ediyordu. Daha Kur'an'ın vahyi tamamlanmadan, bu zatlar peyderpey gelen ayetleri kendilerine yazmaya başlamışlardı. Bu Mushaflar, onların kendilerine özel mushaflar olduğu için, ayetin manasını açıklayan bazı haşiye türü eklemeleri yazmakta bir sakınca görmemişlerdi. Halbuki daha sonra bu farklı ifadeler veya açıklamalar başkaları tarafından ayetin kendisi olarak değerlendirilebiliyordu.

Misal olarak, Abdullah b. Mesud'un mushafında meal olarak:

"(Hac mevsiminde) "Rabbinizden rızk istemenizde bir günah yoktur."(Bakara, 2/198) şeklinde yazılmıştı. Oysa parantez içindeki bilgi, onun Hz. Peygamber (a.s.m)'den öğrendiği ayetin bir açıklamasıdır.

İşte yedi lehçe, farklı telaffuz ve benzeri sebeplerden dolayı, Hz. Osman (ra) devrinde, -daha önce- Hz. Ebu Bekir (ra) döneminde bir araya getirilen ve daha sonra Hz. Hafsa (ra)'nın yanında bulunan Kur'an sahifeleri esas alınarak dört veya yedi adet Mushaf nüshaları düzenlenmiştir.

Ümmet içinde bu konuda birliği sağlamak maksadıyla, bazı kimselere özel Mushafları -sahabelerin onayıyla- yaktırmıştı. (bk. Suyutî, İtkan, I/134; Subhi Salih, el-Mebahis, s. 78-85).

Ünlü tefsir ve hadis âlimi İbn Kesir (ö. 774), söz konusu nüshalardan bir tanesini Şam'da Dimaşk camiinde gördüğünü söylemiştir. İbn el-Cezerî, İbn Fadlullah el-Umerî de bu Mushafı orada gördüklerini söylemişlerdir. (bk. el-Mebahis, s. 88-89).

* * *

Konuyla ilgili detaylı bilgi için şu makaleyi de okumanızı tavsiye ederiz:

Kur'an'ın aslı yakıldı mı?

Vahiy nedir? Kur’an Nasıl Toplanmıştır?

VAHİY: Kelime anlamı, imâ, fısıldama, işaret, bir şeyi hızla yapmaktır. Dini anlamda ise vahiy; Yüce Allah'ın, insanlara ulaştırmak istediği mesajı (emir, yasak, tavsiye, bilgi,..), değişik yollarla Peygamberine iletmesine denir. Vahiy kelimesi Kur'ân-ı Kerim'de; ilham etmek, içgüdü, emretmek, işaret etmek, fısıldamak anlamlarında da geçmektedir...

Peygamberimiz (a.s.), peygamberliğinin ilk altı ayında sâlih rüyalar görür ve gördükleri aynen çıkardı. "...Mü'minin rüyası, peygamberliğin kırkaltı parçasından biridir.” buyurmuştur. (Peygamberlik süresi yirmi üç yıldır, altı ayda bu sürenin kırk altı da birini oluşturur.) Cebrâil (a.s.), vahyi Peygamberimize görünmeden getirdiği gibi, asıl şekliyle ya da bir insan şeklinde görünerek getirdiği de olurdu. Miraçta olduğu gibi aracısız olarak doğrudan Yüce Allah tarafından verildiği de olmuştur...

Vahiy gelmeye başladığında Peygamberimiz (asm) oldukça zor ve dayanılması güç anlar geçirir,

“Doğrusu biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz."(Müzzemmil, 73/5)

ayetinde olduğu bildirildiği gibi kendisini sıkıntı basardı. Soğuk günlerde bile çok fazla terlerdi, deve üzerinde vahiy geldiğinde, deve buna dayanamaz hemen yere çökerdi. Mekke'de vahyin gelmeye başladığı ilk yıllarda vahiy inerken, Hz. Peygamber (asm) sesli olarak inen âyetleri tekrarlardı, fakat daha sonra bunu terk etmiştir. Vahyin gelişi anında bilincini kaybetmez, vahiyden hemen sonra, inen âyet ya da sureyi görevlendirdiği vahiy katiplerine yazdırırdı. (Vahiy kâtiplerinin sayısı zaman zaman değişmekle birlikte, yaklaşık kırk kişidir), daha sonra arkadaşlarına okurdu, onlar yazar dileyenlerde hem ezberlerdi. Bir âyet indiğinde, onun hangi surede, hangi âyetten sonra olması gerektiğini belirtir, vahiy katipleri de onu oraya ilave ederlerdi. Vefatından dokuz gün öncesine kadar vahiy indiği için, hayattayken ciltli tek bir kitap haline getirilmemiştir. Hz. Ebu Bekir, halife olduktan sonra bazı bölgelerde dinden dönme (ridde) olayları meydana gelmiş, Yemame savaşında (M.633), 70 hafız şehit olmuştur. Bunun üzerine, Hz. Ömer (ra)'in teşvik ve ısrarıyla, Hz. Ebu Bekir (ra), kendisi hafız ve aynı zamanda vahiy kâtibi olan Zeyd bin Sabit başkanlığında bir heyet oluşturmuş, Kur'ânı toplayıp bir kitap haline getirme görevini bu heyete vermiştir. Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Osman, İbni Kâab Zeyd’e büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Oldukça titiz çalışmalar sonucunda yaklaşık bir yıl sonra Kur'ân-ı Kerim, ciltli bir kitap haline getirilmiştir, ama sure sıralarına riayet edilmemiştir.

Ermeniyye bölgesindeki bir savaşta bir araya gelen değişik kabilelerdeki Müslümanların Kur’an’ın kelimelerini değişik şekillerde okudukları haberi üzerine, Hz. Osman (ra)’ın emriyle dördü asıl, on iki kişilik bir heyet oluşturulmuş. Hz. Ebu Bekir (ra) zamanında yazılan Kur'ân-ı Kerim'e bakılarak çoğaltılmış olan Mushaf, aynı zamanda sure sıraları da Hz. Peygamber (asm)'in emir buyurduğu gibi düzenlenmiştir. Bu tasnifte ihtilaf edilen kelimelerde Kureyş lehçesine göre yazılmıştır. Bundan sonra Kur’an önemli şehir merkezlerine gönderilmiştir. (H.25 / M.646)

O dönemde Arap harflerinde nokta ve hareke yoktu, Hz. Muaviye devri Irak valisi Ziyad bin Ebih, Arapçayı bilmeyen Müslümanların, Kur'ân-ı Kerim'i yanlış okumasını önlemek için devrin âlimlerinden Ebu'l Esved Dueli'yi görevlendirmiş. O da kelimelerin sonuna harekeyi belirlemek için nokta koymuştu. Daha sonra Haccac, kâtiplerinden Nasr bin Asım ve Yahya bin Ya’mer’e harflere nokta koymalarını emreder. Harflere ve noktalara bugünkü şeklini veren, Halil bin Ahmet (M.718) olmuştur.

Zeyd İbni Said şöyle der: “Kur'ân'ı araştırmağa, hurma dallarından, yassı taşlardan ve insanların hafızalarından derlemeğe başladım. Tevbe Suresi'nin sonu olan: ‘Andolsun size kendi içinizden öyle bir elçi geldi ki sıkıntıya uğramanız ona ağır gelir; size düşkün, mü'minlere şefkatli, merhametlidir. Eğer (inanmaktan) yüz çevirirlerse de ki: 'Allah bana yeter. O'ndan başka tanrı yoktur. O'na dayandım. O, büyük Arşın sahibidir.' âyetini yalnız Ebû Huzeyme el-Ensârî'nin yanında buldum." (Buhârî, Fedâilu'l Kuran, 3, 4 ncü bâblar; Ibn Hanbel, Musned, 1/13; Ebu Dâvûd, Kitâbu'l-Mesâhif, s. 67)

Zeyd İbni Said ve komisyonda bulunan diğer üyeler güçlü hafız olmalarına rağmen titiz çalışmasından dolayı başka iki şahidin bulunmasını da istemişlerdir. İbni Hacer Askalani “Belki de iki şahitten maksat: Hem ezberlemek hem de yazılı olarak getirmekti.” der. Ebu Şâme: Zeyd “Onu Huzeyme’den başkasında bulamadım.” demiştir. Yani onu Ebu Huzeyme’den başkasında yazılı olarak bulamadım, demektir.’ der. Doğrusu da budur.

Zeyd'in derlediği bu Mushaf, Ebubekir (ra)'in yanında kalmış, onun vefatıyla Ömer (ra)'e intikal etmiş, onun vefatından sonra da kızı Hafsa'nın eline geçmiştir.

Hz. Osman (ra), okuma farklarını ortadan kaldırıp Müslümanları bir tek kıraatte birleştirmek amacıyla başka bütün mushafların ve Kur'ân parçalarının yakılmasını emretmiştir. (Beyhekî, es-Sunen, Kitabu's-Salât, 2/42)

Hz. Osman'ın, yazdırdığı resmî Mushaf dışındaki mushafların yakılmasını emretmesi, kıraat ihtilâflarını ortadan kaldırmak, Müslümanları tek kıraatte birleştirmek, birliği sağlamak içindi. Nitekim Hz. Ali (ra)’nin:

"Ey insanlar, Osman hakkında aşırı sözler söylemekten, ona 'Mushaflar yakıcısı!' demekten sakının. Vallahi o, Mushafları, biz Muhammed'in ashabı önünde yaktı. Osman zamanında yönetici ben olsaydım, onun Mushaflar hakkında yaptığını ben de yapardım."

dediği rivayet edilir.(Kurtubî, 1/54; el-Fethu'r-Rabbânî, 18/34)

Hz. Osman'ın, özel mushafları yaktırdığı rivayet edilmektedir, ama onun bu emrine uymayıp kendi özel Mushaflarını saklayanların bulunduğu da tarihen sabittir. Çünkü Hz. Alî, Abdullah ibn Mes'ud, Übeyy ibn Ka'b'ın özel Mushaflarından söz edilmektedir.(Kurtubî, 1/53) (Bu Mushaflara dokunulmamış olmasının nedeni, düzgün ve imla kurallarına uygun olarak yazılmış olmalarıdır.)

Ebûbekir ibn Dâvûd, özel sahâbî mushaflarındaki farkları Kitâbu'l-Mesâhif’inde toplamıştır. Buhârî'nin rivayetine göre Hz. Âişe (ra), Mushafını görmek üzere gelen bir Iraklıya, özel mushafını göstermiştir.(Buhârî, Fedâilu'l-Kur'ân, 5)

Tüm Mushaflar yakıldıysa Hz. Aişe kendi tasnifi olan mushafı nasıl gösterebilmiştir?

Hz. Hafsa'ya iade edilmiş olan ana Mushaf da ölünceye dek onun yanında kalmış, Medine valisi olan Mervân ibn el-Hakem, yakmak üzere o nüshayı istemişse de Hz. Hafsa vermemiş, fakat bu mü'minler anasının vefatı üzerine Mervân o Mushafı alıp yakmıştır. (el-Fethu'r-Rabbânî, 18/34)

Kur’an-ı Kerim'de bazı ayetler neshedilmiş, yani önce Peygambere inmiş daha sonra ise hükmü kaldırılmıştır. Kur’an bu üslubuyla tedriciliği yani kolaydan, zora doğru eğitimi insanlara öğretmektedir. Aynen Hz. Aişe’nin dediği gibi

“İnsanlar Müslümanlığı kabul ettikten sonra helal ve harama dair ayetler indi. İlk evvel ‘içki içmeyiniz’ tarzında ayet inseydi ‘içkiyi terk etmeyiz’ diyecek, yahut ilk evvel ‘zina etmeyiniz’ tarzında ayet inseydi, herkes ‘zinayı terk etmeyiz’ diyecekti.” (Buhari, Telifü’l-Kur’an Babı)

Günümüz modern eğitiminde de yerini almış olan bu metot, daha o zamanlarda topluma yön veriyordu. Hükmü kalkan o emirlerin büyük bir bölümü yine Yüce Allah’ın emriyle Kur’an’da yer almadı.

  Resmî Mushaf Dışındaki Mushaflar Neden Yakıldı?

1. Özel mushafların yakılmasının temel nedeni, Kur'ân üzerinde bir düşünce ayrılığının doğmasını önlemek idi. Henüz gelişmemiş, noktasız ve harekesiz olan o zamanki Arap yazısı ile tutulan notların, aynen Peygamber'den duyulduğu biçimde okunması da çok zor idi. İşte bundan ötürüdür ki okuma farkları baş göstermişti.

2. Kur'an'ı yazan Müslümanlar, anlamını bilmedikleri kelimelerin yanına Peygamber (asm)'den duydukları anlamları da yazıyorlardı. Bu ileride büyük karışıklıklara neden olacaktı.

3. Kişilerin, kendi kendilerine tuttukları notları, evlerinde veya herhangi bir yerde okurken yanılabilmeleri mümkün idi. İşte bu yanılmalardan ötürü bazı kelimelerin okunuşunda farklar doğmuştu. Kimi bir kelimeyi hitap kipiyle okurken, kimi de onu üçüncü şahıs kipiyle okumuştu.

Bu farkları ancak uzmanlardan oluşan bir komisyon ortadan kaldırabilirdi. İşte bu iş, ilk olarak Ebubekir zamanında yapıldı. Titiz bir çalışma ile Kur'ân'ın sûreleri derlendi, bir araya getirildi. Fakat sûre denilen bu bölümler, esaslı bir sıraya konmamış, derlenen parçalar, rast gele bir araya getirilip bir cild (Mushaf) halinde bağlanmıştı. Bu Mushaf, özel nüshalardan farklı idi. Çünkü özel nüshaların kiminde sûreler iniş sırasına göre dizilmiş, kiminde böyle bir metot izlenmemişti.

Böylece Peygamber (asm)'e vahyedilmiş olan bütün Kur'ân âyetlerini ve sûrelerini içeren Mushaf yazılmış oldu. Bu Mushaf çoğaltıldı, biri Başkent Medine'de bırakıldı, ötekiler, eyalet merkezlerine gönderildi.

4. Resmî Kur'ân'dan az da olsa farklı birtakım özel Kur'ân nüshaları durdukça Kur'ân üzerindeki ihtilâflar sürüp gider ve hattâ büyürdü. İşte böyle bir ihtilâfı önlemek için özel Mushaflar yakıldı.

5. İkinci derlemede meydana gelen Kur'ân nüshasının, diğerinden farkı birinci derlenen Mushaf’ın sûreleri bir sıraya konmamıştı. İşte Osman (ra) zamanında kurulmuş olan komisyon, daha titiz ve daha rahat bir çalışma ile Kur'ân'ın tüm âyetlerini ve surelerini derleyip Hz. Peygamber (asm)’in işaret ettiği gibi yerli yerince konmuştur.

6. Hz. Osman (ra) zamanında yapılmış olan derleme, Peygamber (asm)'in yazdırdığı Kur'ân'dan farklı olsaydı, Osman'dan sonra halîfe olan Hz. Alî, kendi özel Mushafını resmîleştirir, Osman Mushafını yürürlükten kaldırırdı. Oysa öyle yapmamış, kendi Mushafını muhafaza etmekle beraber resmîleştirmemiş, Osman Mushafını resmî Muhsaf kabul etmiştir. Bu durum da mevcut Mushafın, asıl Kur'ân'a uygunluğunu gösterir.

Hz. Âlî (ra) Mushafını görmüş olanlar, onun-sûrelerinin iniş sırasına göre düzenlenmiş olmakla beraber-içerikte Osman Mushafının aynı olduğunu söylemektedirler. Sadece sayısı pek az bazı kelime farkları vardır. Bunlar da anlam değişikliği yapmayan sinonim kelimelerdir.

7. Resmî Mushaf'tan ayrı olarak meydana getirilmiş olan özel nüshalar yakılmış olmakla beraber, bunlardan bazıları saklanarak sonraki kuşaklara intikal etmiştir. Bunları görenler, bunlarla resmî Mushaf arasındaki farkları tesbit etmişlerdir. İbn Ebî Davud'un Kitâbu'l-Mesâhifi, bu farkları belirtmiştir. Bunlar gözden geçirilince resmî Mushaf ile bu özel nüshalar arasında da temelde bir fark olmadığı, sadece ufak tefek bazı kelime farkları bulunduğu, çok az olan bu farkların da bir anlam değişikliği yapmadığı görülür. Bu durum da resmî Mushafın, Peygamber’in okuduğu Kur'ân olduğunu kesin bir biçimde ortaya koyar.

Hz. Peygamber Devrinde Kaç Hafız vardı

- Hz. Peygamber (asm)'in vefatından bir yıl sonra yapılan Yemame savaşında 70 hafız sahabe şehid düşüyor. Ayrıca Bi’ri Maune olayında 70 hafızın şehid düştüğü göz önüne alınırsa, hafız sahabi sayısının çok olduğu anlaşılmaktadır.

- Mesela, bir sahabe 1-10 arasındaki sureleri ezbere biliyor, bir başkası 5-13, bir diğeri de 10-20 arası sureleri biliyordu. Bunların ortak bildikler sureler hesaba alındığında, sadece Medine’de bile aynı sureleri bilen Müslüman sayısının ne kadar çok olduğu ortaya çıkar. Veda haccında yüz bin Müslümanın Hz. Peygamberi (asm) dinlediği göz önüne alınırsa, nasıl bir rakamın ortaya çıkacağı gün gibi aşikârdır.

8. Çevre ülke, şehir ve kasabalara dağılan Hz. Peygamberin arkadaşları gittikleri yerde öğrencilerine Kur’anı ve Peygamberin sünnetini öğretmişlerdir. Eğer onların bildikleri, tertip edilen Kur’an’dan farklı olsaydı mutlaka farklılıklar olurdu? Ama Dünyanın neresine gidilirse gidilsin farklılık yoktur.

9. Kur’an’ın aslı yakıldı, diyerek gerçek Kur’an’ın ortada olmadığı iftirasını atanlar, o devir Müslümanlarının ezberledikleri surelerin hafızalarının nasıl silindiğini açıklamak durumundadırlar. Demek ki Hz. Peygamberden dinledikleri Kur’an’la aynıydı ki itiraz etmediler.

10. O devirde yaşayan Müslümanlar, günümüzde İslam’a, Hz. Peygambere en küçük bir hakarette ayaklanan Müslümanlardan daha mı duyarsızdılar ki Kur’an’ın aslı yakılırken(!) hiçbir itiraz ve tepki göstermeyip sineye çektiler?

11. İbni Hacer Askalani’ye göre, Osman diğer nüshaları yakmamış, okunmasını düzeltmiş, düzelmesi mümkün olmayanları toplamış, yanlış okumaya, hatalı okuyuşa meydan vermemek için bozmuş suyla silmiştir. Noktasız “haraga” kelimesi yakmak anlamına gelir, “haraga” noktalı olarak yazılırsa yırtmak anlamına gelir. Düzeltilmesi mümkün olmayan sayfaları yırttı attı demektir.

Kâfirlerin akıl hocalarından olan oryantalistlerden Schwally, Hz. Osman’a isnad olunan bu yakma işini çok şüpheli bulur.

Prof. M. Hamidullah şöyle der:

"Kur'an'ın bütün metnini ezberleme alışkanlığı Hz. Peygamber (s.a.) zamanından başlar. Halifeler ve İslâm devlet reisleri daima bu alışkanlığı teşvik etmişlerdir... Başlangıçtan beri Müslümanlar bir eseri müellifinin veya icazetli bir talebesinin huzurunda okumayı ve karşılaştırmayı, zamanında gerekli düzeltmeler yapılmış ve tesbit edilmiş metnin rivayeti için yazılı iznini (icazetnamesin) almayı âdet edinmişlerdi. Kur'an'ı ezberden okuyanlar yahut sadece yazılı metni yüzünden okuyanlar da aynı şeyi yaptılar ve bu itiyat günümüze kadar böylece devam etti. Bu işin dikkat çeken yönü şuydu: "

"Her üstad kendisi tarafından verilen icazetnamede talebesinin yalnız okuyuşunun doğruluğunu değil, aynı zamanda kendisinin üstadından işittiği okuyuşa uygun olduğunu açık bir şekilde söyler ve kendi üstadının da üstadından bunu böyle okuduğunu ve talebesine öyle öğrettiğini zikrederek zincir Hz. Peygambere (s.a.) kadar devam ederek götürülür."

"Bu satırların yazarı Kur'an'ı Medine'de şeyh Hasan eş-Şair'den okudu ve aldığı icazetnamede diğer bilgiler arasında üstadların ve üstadların üstadlarının zinciri nihaî kısımlardaki üstadın aynı zamanda Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. İbn Mesud, Hz. Übey İbn Kâab ve Hz. Zeyd bin Sabit'den (ki hepsi ashabdandırlar. Allah cümlesinden razı olsun) okuduğunu kayıt eder. Hafızların sayısı dünyada şimdi yüz binlerle sayılmaktadır ve metnin kopyaları (yani Kur'an-ı Kerîm'in aslî nüshaları) dünyanın her tarafında bulunur ve birinin metniyle diğerinin metni arasında katiyen fark bulunmaz. Bu kayda değer bir noktadır ki, hafızların hafızalarındaki Kur'an ile eldeki Kur'an metni arasında hiçbir ayrılık yoktur." (İslam Giriş, Prof. M. Hamidullah, s.42)

- İmamı Nevevi, Müslim şerhi Şerhi Mühezzeb’te: "Bütün Müslümanlar Felak, Nas ve Fatiha’nın Kur’an’dan olduğunda ittifak ve icma etmişlerdir. Onların Kur’an’dan olduğunu inkar eden kafir olur." der

- Dr. Muhammed İbni Lütfî es-Sabbâğ, "Lemehât fî Ulûmi'l-Kur'ân" adlı kitabında; "Osmanî Mushaflar şimdi nerede?" başlıklı kısımda şöyle diyor:

...Hicri 614 yılında ölen İbni Cübeyr, Seyahatnâme'sinde, Dımışk Câmi'inden söz ederken şunu zikretmiştir.

“Mısırdaki yeni maksurenin doğu rüknünde (köşesinde) büyük bir dolap (hazâne) vardır ki içinde Osman'ın mushaflarından bir mushaf bulunmaktadır. O Osman'ın Şam'a gönderdiği mushaftır. Dolap her gün namazın ardı sıra açılır. İnsanlar ona dokunup öpmekle teberruk ederler. Onu uğurlu sayarlar.” (el-Burhan, 1/235-el-İtkan, 1/60)

- İbni Faldan el- Ömeri Ö.Hicri 749) de Dımışk’ta bir mushaf görmüştür. Onun Osmani mushaflardan biri olduğunu anlatıp, Onun sol tarafında, müminlerin emiri Osman ibni Affan’ın hattıyla “Osmani Mushaf” diye yazılı olduğunu söylemiştir. (Mesalikü'l-Ebsar fi memaliki’l-Emsar, 195)

- İbni Batuta, Şam’daki nüshadan ayrı Basra’da Osmani mushafından bir tane daha gördüğünden bahseder. (Rıhletü İbni Batuta, 1/116)

- Dr. Abdurrahman eş-Şehbender demiştir ki: Dımışk-ı Şam'da bu Osmânî mushaflardan bir nüsha elde ettim. Maalesef onu, otuz yıl önce Emevî Camiini yakıp kül eden yangında ateş telef etmiş." O, bu sözü, M. 1922 yılının Nisan ayında yazmıştır. (Müzekkirât-ı Abdurrahman eş-Şehbender, s. 34)

- Üstad el-Kevserî'nin zikrettiğine göre; Şeyh Abdulhakîm el-Efgânî (ö.H. 1326-M.1908), ölümünden önce bu Osmânî Mushaf'ın resmine (yazı ve imlâsına) uygun bir mushaf kopya etmiştir.

- Kevserî, bu Osmânî Mushaf'ın, Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'a nakledildiği zannındadır. Efgânî'nin kopya ettiği mushafın ise Dımışk'taki adamlarından birinde mahfuz olduğu zikredilmiştir.(Makâlâtu'l-Kevserî, s. 12)

Yine Kevserî, Küfe Mushafının, Humus'ta bulunduğunu ve onun, Birinci Dünya Savaşı sırasında başkent İstanbul'a götürüldüğünü zikretmiş, ancak Humus'ta hangi mescidde bulunduğunu zikretmemiştir.

Nitekim Kevserî, Medine'de bulunan Medine mushafının da, Birinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul'a götürüldüğünü zikretmiştir. (Makâlâtu'l-Kevserî, s. 12)

İstanbul’da “Türk ve İslam Eserleri Müzesinde” şu tarihi mushaflar bulunmaktadır.

- 457 numarada: Hz. Osman imzasını ve hicri 30 yılını içeren Mushaf-ı Şerif.

- 557 numarada: Hz. Ali’nin imzasını içeren Mushaf-ı Şerif.

- 458 numarada: Hz. Ali’nin yazısı olduğu belirtilen Mushaf-ı Şerif.

Hz. Ömer’e nisbet edilen ve ceylan derisine yazılmış, tahtaya yapıştırılmış bir Kur’an sayfası. (Ulumu’l-Kur’an,187-190)

"Bir mucizedir ki nur-i Kur’ân / Durdukça cihan durur numâyan." (Ziya Paşa)

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an-ı Kerim'in yazılması, toplanması ve kitap haline getirilmesi hakkında detaylı bilgi verir misiniz?..

Not: Bu yazı Rıza GÖRÜŞ'ün "Kur'an'ın Aslı Yakıldı mı?" isimli makalesinden istifade edilerek hazırlanmıştır.

22 Tefsir ekolleri ve tefsir çeşitleri nelerdir; Peygamber Efendimiz, sahabe, tabiin ve sonraki dönemleri de kapsayacak şekilde bilgi verir misiniz?

İndiği dönemden günümüze kadar gençliğini ve tazeliğini muhafaza etmiş olan yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim, aslı olduğu gibi muhafaza edilen tek mukaddes kitaptır. Çünkü o, İlâhî koruma altındadır.

Müslümanlar, ilk günden itibaren Kur’ân'ı anlamak için gayret sarfetmişlerdir. Onu en başta, vazifelerinden birisi de Kur’ân'ı tebyîn olan Hz. Peygamber'den (asm) sorarak öğrenmişler, daha sonra gelenler sahabeden, arkadan gelenler sahabeden öğrenenlerden, daha sonrakiler ise kendi gayret ve uğraşıları, tedarüs ve tezakür yolları ile öğrenmişler ve anlamaya çalışmışlardır. Asırların geçmesiyle, Kur’ân'ı anlama, yani tefsîr metodları da değişmiştir. Başlangıçtan zamanımıza kadar lugat, belâgat, edeb, nahiv, fıkıh, mezheb, felsefe, tasavvuf ve daha pek çok yönlerden tefsîrler meydana getirilmiş, bu farklı tefsîrler farklı usûller takip etmiştir. Hedef, okuyup anlaşılması ve ona göre yaşanması için gönderilen bu ilâhî kitabın her seviyeden insanın anlayışına sunulması ve ondaki mânâ zenginliklerinin ortaya çıkarılması olmuştur.

I. TEFSÎR TARİHİNE KISA BİR BAKIŞ

A. Tefsîr'in Istılahî Mânâsı

Âlimler, ıstılahî açıdan çeşitli tefsîr tariflerinde bulunmuşlardır:

"Tefsîr, Allah kelâmının açıklamasıdır." yahud "Tefsîr, Kur’ân lâfızlarının ve mefhumlarının açıklayıcısıdır." (el-Hûlî 1995, 13)

Diğer bir tarife göre ise; "Tefsîr, insan gücü ve Arapça dil bilgisinin verdiği imkân nispetinde, Kur’ân metninin mânâsından bahseden bir ilimdir." (Kâtip Çelebi, 1971-72, 1/427)

Tefsîrin âlimler arasındaki yaygın anlamı:

"Kur'ân-ı Kerim'in mânâlarını keşfetmek, ondaki müşkil ve garîb lâfızlardan kastedilen şeyi beyan etmektir." (Lisanü'l-Arab; Tâcü'l-Arûs; Zerkeşî 1972, 2/147; Zerkanî, 1/471)

Ancak bu mânâda tefsîr kelimesi yalnız Kur’ân'a has bir açıklama olmayıp, ilmî, edebî ve fikrî eserlerdeki açıklama ve izahlar için de kullanılır. Beyân ehline göre tefsîr kelimesi, kapalı ve anlaşılmaz olan sözün kapalılığını giderip açıklayacak şekilde sözü uzatıp fazlalaştırmaktır. (Tehavenî 1984, 2/1115-1116)

"Tefsîr; insan gücünün yettiği kadarıyla Kur’ân-ı Kerim'de Allah'ın muradını araştıran bir ilimdir." (el-Beyumî, 3/4)

Tefsîr ilminin konusu, bütünüyle Kur'ân âyetleridir. Bu ilmin gâyesi; gerek bu dünyada, gerekse âhirette kişilerin selâmete ve saadete ulaşmalarını sağlamak için Allah'ın kitabını onun ifâde etmek istediği maksada yakın olarak anlamak, anlatmak ve faydalı sonuçlar çıkarmaya çalışmaktır.

B. Kur’ân-ı Kerim'in Tefsîrine Duyulan İhtiyaç

Kur’ân-ı Kerim, "mânâsı açık bir Arapça ile" (Şuarâ Sûresi, 26/195) Cenab-ı Hak tarafından Peygamberimiz (asm)’e vahyedildi.

Selîkaları bozulmadığı için, Kur’ân'ın indiği devrin Arapları lûgat bakımından Kur’ân'ı anlıyorlardı. Ancak, lûgavî mânâları bilmekle birlikte, lâyıkıyla anlayamayacakları meseleler de vardı. Hadislerden de anlaşılıyor ki, Kur’ân-ı Kerim'deki bazı kelime ve âyetler hususunda bazı sahabiler, gerek Hz. Peygamber (asm)'e ve gerekse âlim sahabilere müracaat ederdi. Bir taraftan müteşabih âyetler, diğer taraftan Arap alfabesinin o zamanki büyük noksanlığı olan hareke ve noktaların bulunmayışı, nihayet muhtelif kıraatların mevcudiyeti, Kur’ân-ı Kerim'in bazı yerlerini tefsîr etmek ihtiyacını zaruri kılmıştır. (Okiç 1995, 144-145)

Kur’ân, mü'minlerin şahsî ve içtimaî hayatlarını düzenlemek gayesiyle teşriî hükümler vaz’ ediyordu. Bu hükümleri istinbat etmek, sadece Arapçayı bilmekle mümkün olmaz. Onda müteşâbih âyetler, müphem bırakılan hususlar, tahsisi murad edilen umumî hükümler vardır. Bu sahalarla alâkalı âyetleri lâyıkıyla anlamak, o mevzularda yüksek bir ilmî seviyeye bağlıdır. Bir kısım mühim vasıflarını hulâsa ettiğimiz böyle bir kitabın, herkes tarafından kolayca ve incelikleriyle anlaşılması elbette kolay değildir. Bu sebeple Ashab-ı Kiram, umumiyetle Kur’ân'ı en iyi anlayan insanlar idiyse de, içlerinde, tabiatıyla, seviye farkları vardı. Kur’ân'la meşguliyet, Peygamber’le müsâhebet, aklî muhâkeme kabiliyeti, Arap dili ve şiirine vukuf, tarihi malûmat derecelerine göre Kur’ân hakkındaki bilgileri de farklı oluyordu. Temâyüz ettikleri sıfatlarına rağmen en ileri gelenlerinin dahi anlayamadıkları âyetler oluyorduı. Bundan dolayı Kur’ân'ın açıklanmasına ihtiyaç vardı. (Yıldırım, 1983, 17-20)

Ayrıca Dîn-i İslâm, yalnız bir zamana, yalnız Arap kavmine mahsus değil, bütün müstakbel zamanlara, kavimlere de şâmil, umumî bir dindir. Binaenaleyh, Kur’ân'ın mânâsından her Müslüman kavmin bihakkın istifâde etmesi bir vecîbedir. Bu istifâde ise, ancak tefsîr vâsıtasıyla kâbil olabilir. Bu sebeple Kur’ân-ı Kerim'in güzelce anlaşılması için salâhiyet sahibi, dinî ilimlerde ve sâirede mütebahhir olan İslâm âlimleri tarafından tefsîrler yazılmasına dâimâ ihtiyaç vardır. (Bilmen, 1973, 1/105-107)

C. Hz. Peygamber'in (asm) Kur'ân'ı Tefsîri

Yüce Allah'ın rahmet ve hikmeti, ilahî Kitabı insanlara vahiy sûretiyle göndermeyi iktiza ettiği gibi, vahye mazhar olan Peygamber'in de onu bizzat açıklamasını istemiştir. Allah'ın kitabının mânâ ve ahkâmını, Peygamber'in izah etmesi bundan dolayı gereklidir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim'deki hakikatleri bize en iyi öğretecek, bizzat kendisine kitap gelen mümtaz zât Hz. Peygamber (asm)'dir (asm). O, Kur’ân tefsîrinin aslı ve esasıdır. Zira Kur’ân O’na indirilmiştir. O, mutlak olarak Kur’ân'ı insanlar içinde en iyi bilen ve en iyi anlayandır. Bu bakımdan O, mübelliğdir ve tebyinle mükelleftir. Bu hususlar âyetlerde açık olarak belirtilmiştir. (Maide Sûresi, 5/67; Nahl Sûresi,16/44; Nisâ Sûresi, 4/105)

Hz. Peygamber (asm)'in tefsîri, Kur’ân'ın mücmel olan âyetlerini tafsil, umumî hükümlerini tahsis, müşkilini tavzih, neshe delâlet etme, müphem olanı açıklama, garip kelimeleri beyan, tavsif ve tasvir ederek müşahhas hâle getirme, edebî incelikleri muhtevî âyetlerin maksudunu bildirme gibi belli başlı kısımlara taalluk eder. (Yıldırım, 1983, 31)

Ahkâma, âhiret ahvaline, kısas ve ahbâra ait bazı hususlar vardır ki, Kur’ân'da zikredilmezler. Bunların tefsîri Peygamberimize bırakılmıştır.

"Biz sana da Kur’ân'ı indirdik. Tâ ki insanlara, kendilerine ne indirildiğini açıkça anlatasın." (Nahl,16/44)

âyetiyle, Hz. Peygamber (asm) açıklamakla mükellef kılınmıştır. O’nun beyanı kavliyle, fiiliyle ve ikrarıyla olurdu. (a.g.e., 33-34)

Kur’ân'daki hükümlerin ekserisi küllî olduğundan, o küllî hükümleri izâh ve açıklamak için dâima Sünnet'e ihtiyaç duyulmuştur. Başlangıçtan beri Sünnet, İslâm teşrî'nin ikinci kaynağı olmuştur. (Cerrahoğlu, 1/46-47)

Allah Resûlü’nün Kur’ân'ı tefsîr ettiğini, muhtelif hadis mecmualarındaki rivâyetlerden öğrenmekteyiz. O'nun bu tefsîri, hadis mecmualarının "Kitâbu't-Tefsîr" bölümünü oluşturmuştur.

D. Sahabe Devrinde Tefsîr

Hz. Peygamber (asm)'den sonra tefsîr sahasında en büyük rolü Sahabe yüklenmiştir. Çünkü Sahâbe, sarsılmaz imanları, hâdiseleri izlemeleri ve sebeb-i nüzûle vakıf olmaları sebebiyle Kur’ân'ı en iyi anlayan topluluk idi. İslâm'a davette, Hz. Peygamber'in ilk muhâtabı olan bu muhterem zâtlar, O'ndan her zaman, imanlarını kuvvetlendirecek feyzi almışlar, gerek Kur’ân'ın, gerekse Hz. Peygamber (asm)'in emirlerine derhal itaat ederek, Hz. Peygamber'den Kur’ân'ın mânâsını ve tatbikâtını öğrenmişler, öğrendikleri sûreyi ezberleyinceye ve anlayıncaya kadar üzerinde durmuşlar, iyice bellemeden başka sûreye geçmemişlerdir. (Cerrahoğlu 1962, 9/34-36)

Yalnız hepsinin Kur’ân'ı anlamada eşit seviyede olmadıkları da gözlenmiştir. Sahabenin bilgi ve kültür yapısıyla Arap dil ve edebiyatına vâkıf olma husûsundaki yetişkinlik dereceleri, ayrıca Hz. Peygamber'in yanında devamlı bulunma veya bulunamama durumları böyle bir anlayış farklılığını getirmiştir. Bunun için de, en bilgili ve en kültürlü olanlar tefsîr ile meşgul olabilmişlerdir. (Okiç, 1995, 145)

Sahabe, Kur’ân âyetlerini tefsîr ederken Kur’ân'ın kendi beyanına ve Hz. Peygamber (asm)'den işittikleri ve gördükleri bir şey olup olmadığına bakıyorlardı. Hakkında nass mevcut olanlar üzerinde konuşmuyorlardı. Bunların dışındaki tefsîrine ihtiyaç duydukları âyetlerin açıklanmasında re'y ve içtihada başvuruyorlardı. Çoğunlukla âyetlerin sebeb-i nüzûllerini anlatmak sûretiyle tefsîr yapmışlardır. İçtihatla yaptıkları tefsîrde dil ve din yönü ağırlık kazanmıştır. Âyetteki müşkili halletmek için farklı metodlar takip ederek, farklı görüşleri ortaya koymuşlardır.

Sahâbeden, Kur’ân tefsîrine dair en çok rivâyette bulunan ve tefsîr alanında ün kazanan şu kişileri sayabiliriz:

Ali ibn Ebî Tâlib (40/660); Abdullah ibn Mes'ûd (32/652); Ubeyy ibn Kâ'b (19/640); Abdullah ibn Abbâs (68/687); Ebû Musa'l-Eş'arî (44/664); Zeyd ibn Sâbit (45/665); Abdullah ibn Zübeyr (73/692). (Ayrıca ayrıntı için: Zehebî, 1/57/59; Cerrahoğlu, 1/69-75, 86-90)

E. Tâbiîler Devrinde Tefsîr

Gerek Hz. Peygamber (asm), gerekse Dört Halife devrinden itibaren, yeni fetihlerle İslâm devletinin sınırları Arap Yarımadası’nı aşmıştı. Fethedilen her beldeye İslâm'ı öğretmek için muallimler, asayişi temin etmek için de valiler görevlendiriliyordu. Bu şekilde muhtelif şehirlere dağılan Sahâbe, oralarda ilmî hareketlere başlamıştı.

İslâm Dini'nin hükümran olduğu beldelerde, sahabenin güzîde bilginleri, tedrîs halkalarını kuruyor ve etraflarına toplanmış olan tabîûndan öğrencilerine Kur’ân'dan anladıkları ve Hz. Peygamber (asm)'den öğrendikleri tefsîri öğretiyorlardı. Bilhassa Müslümanların yaşadıkları birçok bölgede, fitnenin zuhuruyla ihtilafların artması, görüş ve kanaat farklılıkları neticesinde grupların ortaya çıkması, her grubun, haklılığını isbat etmek için öncelikle Kur’ân'a sarılması, bazan yanlış ve bozuk te'villerle halkın yanıltılmaya çalışılması... gibi sebepler, Sahabe'den bazılarının yaptığı üzere, Kur’ân'ın tefsîri hakkında ihtiyatlı davranmak ve mes'ûliyetinden korunmak gâyesiyle Tabiûn'dan bazılarının da karşı çıkmasına rağmen Kur’ân'ın makûl ve doğru bir şekilde tefsîr edilmesine şiddetli ihtiyaç duyuluyordu. İşte bu ve buna benzer daha başka sebeplerden dolayı Sahabe'nin ileri gelen âlimlerine müracaat sıklaşıyor, onların çevrelerinde Kur’ân ve Hadîs tedrîs ediliyordu. (Duman, 1992, 133)

Bu faaliyetin tabiî sonucu olarak, hocaları sahabîler, öğrencileri tâbiînler olan mektepler (medreseler) oluştu.

1. Mekke Medresesi.
2. Medîne Medresesi.
3. Irak (Kûfe) Medresesi. (İbn Teymiyye 1988, 78-79)

Tâbiîler buralarda tefsîr ve ilmî hayata yeni bir hareket kazandırmışlardır. Bu üç tefsîr okulu ayrı bölgeler ve ayrı şahıslar tarafından kurulduğu için, aralarında ayrılıklar bulunduğu gibi müşterek taraflar da mevcuttur. (Ayrıntılı bilgi için: es-Suyutî, 2/242; ez-Zehebî, 1/99-132)

F. Tâbiîler Devrinden Sonraki Tefsîr

Sahabe ve Tâbiîn rivâyetleriyle başlayan tefsîr ilmi, tedvîn edilinceye kadar böyle devam etmiştir. Yani ilk asırlarda tefsîr ilmini hadis ilminin bir kolu olarak görmekteyiz. Fakat müteakip asırlarda rivâyet tefsîrinin yanısıra dirâyet tefsîri de gelişmeye başlamış, böylece hicrî ikinci asırdan itibaren hadis ilminden bağımsız olarak tefsîrler meydana getirilmiştir. Sözlü rivâyet karakterinden dolayı Hz. Peygamber (asm) ve Sahabe dönemine "tefsîrin birinci merhalesi"; hadisin bir cüz'ü olma özelliğiyle Tâbiîler dönemine "tefsîrin ikinci merhalesi" denilmiştir. Tefsîr, Etbau't-Tâbiîn döneminde müstakil bir ilim hüviyeti kazandığı için bu devre de, "tefsîrin üçüncü merhalesi" olarak değerlendirilmiştir. (ez-Zehebî, 1/140; Cerrahoğlu, 1/174)

Tefsîrin müstakil bir ilim hüviyetini kazandığı Etbau't-Tâbiîn döneminde her bir âyet, mushaf tertibi gözetilerek tefsîr edilmiştir. İlk tefsîrlerin çoğu kaybolmuş ve bize kadar ulaşmamıştır. Bu bakımdan Taberî’nin (310/922) tefsîri bu eski tefsîrleri koruyan tefsîrler kolleksiyonu sayılmıştır. (Cerrahoğlu, 1991, 269-270)

II. TEFSİR ÇEŞİTLERİ 

Kur’ân Tefsîrindeki Farklılığın Sebepleri

Kur’ân tefsîrindeki farklılıkların, biri Kur’ân'ın yapısı, muhtevası ve üslûbundan, diğeri de müfessirlerin görüş, düşünce ve tavırlarından kaynaklanan iki ana sebebi bulunmaktadır.

Bunlardan birincisi: Kur’ân'ın, insan hayatının bütün yönlerini ihtiva etmesi ve insan bütünlüğüne dair bilgiler vermesi, yani Kur’ân'ın muhtevasında yer alan bilgilerin, çok yönlü ve çok gayeli, bir de bu bilgilerin, aynı zamanda çok mükemmel şekilde sunulmuş olmasıdır. Hem indiği asrın ve daha sonraki asırların realitelerine uygun kavramların seçimi, hem de bu kavramlarla ifade edilen bilgilerin koordinasyonundaki mükemmellik, Kur’ân tefsîrinde farklılıklar meydana getirmiştir. Kur’ân-ı Kerim'in lâfzından kaynaklanan ihtilâflar denince de akla müteşâbih âyetler gelmektedir. Müteşabihlik, kendi yapısı icabı, farklı anlayışları içinde barındırmakta, farklı anlayışlar da farklı yorumlara yol açmaktadır. Buna, ayrıca şunları da ilâve edebiliriz:

Kıraat farlılığından doğan ihtilaflar; i’rap yönünden hasıl olan ihtilâflar; müsemmanın tek, ismin birden fazla olması sebebiyle ihtilâf; kelimenin lügat mânâsında dilcilerin ihtilafları; âyette ıtlâk ve takyîd ihtimalinin bulunması sebebiyle ihtilaf; âyette, hakîkat veya mecazî mânânın kasdedilmesi ihtimalinden doğan ihtilâf; âyetin mânâsının umum veya husus ifade etmiş olmasından doğan ihtilâf; kelimenin zait olup olmadığından doğan ihtilâf; hükmün mensuh olup olmaması konusundaki ihtilâf; Hz. Peygamber (asm) ve seleften farklı rivâyetlerden doğan ihtilâf; âyet içerisindeki kelimelerin takdim ve te'hiri sebebiyle ihtilâf; zamirin merciinin âyette açıkça belli olmaması sebebiyle ihtilâf. (Duman, 1992, 186-189; misaller için bk. Kırca, 39-42)

İkincisi ise: İnsandan ve insanın yapısından, görüş, düşünce ve tavırlarından kaynaklanmaktadır. Müfessirin bir insan olarak fıtrî yapısı, hususi kabiliyetleri, bilgi yoğunluğu, temayülleri, ön bilgili veya ön yargılı olup olmaması, idealleri, siyasî, iktisadî ve sosyal olayların kendisine olan etkisi vs. gibi sebebler, müfessirin Kur’ân'a yöneliş ve bakış açısını şekillendiren ve bir ölçüde tayin eden etkenlerdir. Bu etkenler de, Kur’ân tefsîrinde farklılıkları ortaya çıkartmaktadır. (Kırca, a.y.)

Şimdi de tarihî süreç içinde ortaya çıkmış tefsîr çeşitlerini kısaca tanıtalım:

Tefsîrciler, ötedenberi tefsîr çeşitlerini genellikle "rivâyet tefsîri" ve "dirâyet tefsîri" olmak üzere iki ana bölümde ele almışlardır. (Kâfiyeci, 54; Bilmen 1973, 1/107; Sofuoğlu 1981, 263) Bunlardan birincisi Kur’ân-ı Kerim, Resûlüllah'ın (asm) sünneti, Sahabe ve Tâbiûn sözlerine dayanan tefsîrdir. Bu kaynaklarla yapılan tefsîre "rivâyet tefsîri" denildiği gibi, "naklî tefsîr" veya "me'sûr tefsîr" de denilir.

İkincisi yani "dirâyet tefsîri" ise, Arap dili ve edebiyâtı, dinî ve felsefî ilimler ile çeşitli müsbet ilimlere dayanan tefsîrdir. Bu usûl ile yapılan tefsîre de "dirâyet tefsîri" veya "rey ile tefsîr" ya da "ma'kûl tefsîr" denir.

Biz, şimdiye kadar genellikle tercih edilen bu taksimden biraz farklı bir taksim yapmak istiyoruz. Öncelikle tefsîri:

1. Mevdûî / Konulu tefsîr ve
2. Mevziî / tecziî / âyet âyet tefsîr olmak üzere ikiye ayırmak, daha sonra da bunları kendi aralarında taksime tabi tutmak istiyoruz.

1. Mevziî*/ tecziî / âyet âyet tefsîr: Bu tefsîr çeşidi de kendi arasında bölümlere ayrılır:

a. Tahlîlî tefsîr,
b. İcmâlî tefsîr,
c. Mukâren / karşılaştırmalı tefsîr.

Tahlîlî tefsîr de kendi arasında bölümlere ayrılır: 1) Rivâyet tefsîri, 2) Dirâyet tefsîri.

Dirâyet tefsîri de kendi arasında iki kısma ayrılır: 1) Mutlak dirâyet tefsîri. Yani hiçbir görüş ile kayıtlanmamış tefsîr. 2) Mukayyed dirâyet tefsîri. Belli bir görüşün hâkim olduğu tefsîr.

Mukayyed dirâyet tefsîri de kendi arasında birtakım kısımlara ayrılır: 1) Tasavvufî / Sûfî tefsîr, 2) Felsefî tefsîr, 3) Fıkhî tefsîr, 4) Fennî tefsîr, 5) Edebî-İçtimaî tefsîr, 6) Lügavî tefsîr, 7) Tarihî tefsîr, 8) Fırka tefsîrleri, 9) İlhâdî tefsîr.

Şimdi de bunlar hakkında kısaca bilgi verelim.

1. Mevziî/Tecziî/Âyet Âyet Tefsîr

Kur’ân-ı Kerim âyetlerinin, mushaf tertîbine göre âyet âyet ve sûre sûre tefsîr edilmesine Tefsîru'l-Mevziî denir. Bazıları buna teczîî (Sard, 7-9) ve taklîdî de (Fûde, 1985, 45) demişlerdir. Bu çeşit tefsîrde, âyetlerin mushaftaki tertibine riâyet edilir. Her âyetin belli bir mevzii, yani yeri ve mekânı olduğu için bu çeşit tefsîre "mevziî tefsîr" ismi verilmiştir. Bazıları ise bu çeşit tefsîre "müselsel" (Şarkavî, 1980, 106) "atomik tefsîr, geleneksel metod" (Kırca, 1993, 190) isimlerini vermişlerdir

Bu çeşit tefsîrde müfessir, baştan sona mushafla birlikte ilerler. Onun bölümlerini, kısımlarını, parçalarını daha önceden tesbit ettiği metoda göre açıklamaya çalışır. Âyetleri olaylarla, görüşüne göre, yahut rivâyetlerle, veya söz konusu başka âyetle mefhum ve ıstılahta ortak yanı bulunan başka âyetlerin mütâlâasıyla açıklamaya çalışır. Böylece tefsîr edilmek istenen Kur’ân parçasının anlamına imkân nisbetince ışık tutmaya çalışırken bu tefsîr metodlarının tümünde, yalnız söz konusu edilen Kur’ân parçasının kapsamına girdiği siyak nazar-ı itibara alınır.

Daha önce de belirtildiği gibi âyet âyet yapılan bu tefsîr çeşidi tahlîlî, icmâlî ve mukâren olmak üzere üçe ayrılır.

A. Tahlîlî Tefsîr: Kur'ân âyetlerinin mushafın tertibine göre sûre sûre ve âyet âyet tefsîr edilmesidir ki, müfessir, âyetleri bütün yönleriyle araştırıp hedeflerini ortaya çıkarır. (el-Kumî, 1982, 16)

B. İcmâlî Tefsîr: Kur’ân âyetlerinin icmâlî olarak (kısaca) tefsîr edilmesidir. Tefsîrî tercemeye benzer. Bu çeşit tefsîrde de mushaf tertibine göre sûre sûre ve âyet âyet tefsîr yapılır. Öncelikle garib kelimelerin ve cümlelerin mânâları verilir, birazcık ilim sahibi olanların anlayabileceği şekilde âyetlerin hedefi zikredilir ve âyetler arası irtibat belirtilir. (el-Ömerî, 1986, 41)

C. Mukâren Tefsîr: Türkçe olarak "karşılaştırmalı tefsîr" diyebileceğimiz bu çeşit tefsîr metodu şöyledir: Müfessir tefsîrini yapacağı âyetin tefsîri için daha önce yazılan tefsîrlere müracaat eder. Onların âyet hakkındaki görüşlerini araştırır. Müfessirlerin değişik tefsîr metodları ile yaptıkları tefsîrlerini karşılaştırır. Bu görüşler içinde itimad ettiği görüşü alır, beğenmediği görüşleri terk eder.(a.g.e., 44)

A.Tahlîlî Tefsîr

Tahlîlî tefsîr de ikiye ayrılır: 1.Rivâyet tefsîri. 2.Dirâyet tefsîri.

1. Rivâyet Tefsîri: Kur’ân-ı Kerim, Resûlüllah'ın (asm) sünneti, Sahabe ve Tâbiûn sözlerine dayanan tefsîrdir. Bu kaynaklarla yapılan tefsîre "rivâyet tefsîri" denildiği gibi, "naklî tefsîr" veya "me'sur tefsîr" de denilir. Rivâyet tefsîrleri bize, âyetlerin mânâlarını, kırâat vecihlerini, muhkem veya müteşâbih olduklarını, nüzûl sebeplerini, nâsih ve mensûhunu bildirdiği gibi, geçmiş ümmetler ve onlarla ilgili âyetler hakkında da bilgi verir. Bu tür bilgiler, daha ziyâde hadîs, siyer, megâzi ve tarih kitaplarında yer alır. Bu çeşit tefsîr, başlangıçta rivâyetle başlamış, Hz. Peygamber'den Sahâbeye, onlardan da Tâbiîlere intikâl etmiştir. Daha sonra rivâyetler toplanmış, tefsîrler tedvîn edilmiştir.

Şimdi en meşhur rivâyet tefsîrlerinin isimlerini müellifleriyle birlikte zikredelim:

1. İbn Cerîr et-Taberî, Câmiu'l-Beyân an Tefsîri'l-Kur’ân.
2. Ebu'l-Leys Semerkandî, Tefsîru Ebi'l-Leys.
3. el-Vâhidî, el-Vecîz fî Tefsîri'l-Kur’âni'l-Azîz.
4. el-Begavî, Meâlimu't-Tenzîl.
5. İbn Atiyye, el-Muharraru'l-Vecîz fî Tefsîri Kitâbi'l-Azîz.
6. İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur’âni'l-Azîm.
7. Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü'l-Mensûr fi't-Tefsîr bi'l-Me'sûr.

2. Dirâyet Tefsîri: Dirâyet tefsîri, rivâyetlere münhasır kalmayıp Arap dili ve edebiyâtı, dinî ve felsefî ilimler ile çeşitli müsbet ilimlere dayanılarak yapılan tefsîrdir. Bu kaynaklarla yapılan tefsîre de "dirâyet tefsîri" veya "rey ile tefsîr" ya da "ma'kûl tefsîr" denir. Zehebî'nin ifadesine göre re'y ile tefsîr, müfessirin, Arap sözlerini, konuşma şekillerini, Arapça lafızların mânâlarını ve delâlet vecihlerini, câhiliyye devri şiirinden yararlanarak, nüzûl sebeplerine de vâkıf olarak Kur’ân âyetlerinin nâsih ve mensûhunu ve tefsîr bilgininin muhtaç bulunduğu diğer konuları bildikten sonra Kur’ân'ı içtihâd ile tefsîr etmekten ibârettir. (ez-Zehebî, 1/255) Yani dirâyet tefsîrinde asıl bahis mevzûu olan husûs, şahsî hamûleye ve kabiliyete dayalı olarak görüş ve ictihâddır.

Bir âyet hakkında onu açıklayan bir âyet veya bir hadîs bulunmadığında, tabiî olarak re'y ve içtihâdla tefsîr edilir. Bu durumdaki müfessirin, tefsîr usûlüne göre kendisi için şart olan ilimleri öğrenmiş olması gereklidir. Aksi takdirde, mücerred re'y ile yapacağı tefsîr, Kur’ân'a ters düşeceğinden makbûl değildir.

Dirâyet tefsîri kendi arasında ikiye ayrılır: a. Mutlak Dirâyet tefsîri. b. Mukayyed Dirâyet tefsîri.

 a. Mutlak Dirâyet Tefsîri: Kendisinde muayyen bir görüşün, meselâ sûfî, felsefî veya fennî görüşün hâkim olmadığı dirâyet tefsîridir. (el-Beyumî, 16) Şimdi de bu tarzda yazılmış birkaç önemli mutlak dirâyet tefsîr ve müfessirlerini zikredelim:

1. Fahruddin er-Razî, Mefâtîhu'l-Gayb (Tefsîr-i Kebîr).
2. Kâdî Beyzavî, Envâru't-Tenzîl ve Esrâru't-Te'vîl.
3. Nesefî, Medârikü't-Tenzîl ve Hakâkiku't-Te'vîl.
4. Ebussuûd Efendi, İrşâdü'l-Akli's-Selîm ilâ Mezâye'l-Kur'âni'l-Kerim.

b. Mukayyed Dirâyet Tefsîri: Kendisinde muayyen bir görüşün, meselâ, sûfî, felsefî, fıkhî, edebî-içtimaî görüşün hâkim olduğu tefsîrdir. Mukayyed dirâyet tefsîri kendi arasında kısımlara ayrılır. Şimdi de mukayyed dirâyet tefsîrinin bu kısımlarını kısaca açıklayalım.

a. Sûfî / Tasavvufî Tefsîr

Peygamber Efendimiz (asm)’in vefatından sonra özellikle fetih hareketleri sırasında yeni Müslüman olanların da etkisiyle dinî yaşayışta bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır. Bu da, fert ve toplum seviyesinde kurulan dengelerde bazı değişiklikleri beraberinde getirmiş, birtakım sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik sebeplerin de etkisiyle ibadete fazla düşkünlük, uzlet, dünyadan uzaklaşma ve zühd hayatı gibi davranışların ön plana çıktığı görülmüştür. Bu düşünce ve davranışlarda bulunan kişiler, insanları kendileri gibi düşünmeye ve yaşamaya teşvik etmek için en kolay ve en kestirme yolun Kur’ân'ı, kendi anlayışları istikametinde yorumlamak olduğunu görerek Kur’ân'a yönelmişlerdir. Neticede bu hareket, Kur’ân'da yer alan bazı ahlakî kavramları batınî bir mânâ ile yorumlamaya çalışmıştır. Böylece Kur’ân lafızlarının biri zahirî, diğeri de batınî olmak üzere iki çeşit yorumu ortaya çıkmıştır.

Tasavvuf, nazarî ve amelî olmak üzere ikiye ayrılır. Her iki kısmın görüşlerine uygun olarak iki çeşit sûfî tefsîr meydana gelmiştir. 1. Nazarî sûfî tefsîr, 2. İşârî sûfî tefsîr.

1. Nazarî Sûfî Tefsîr: Kur’ân'ı, tetkiklerine ve felsefî görüşlerine dayandırıp, onu arzu ettikleri şekilde mânâlandırma ekolü olarak ortaya çıkmıştır. (Zehebî, 2/340; Ateş 1974, 167)

2. İşarî Sûfî Tefsîr: Zâhir mânâsı ile bağdaştırılabilen, sülûk erbabının bilebileceği birtakım anlamlara ve işâretlere göre Kur’ân'ı tefsîr etmektir. Burada, nazarî sûfî tefsîrde olduğu gibi sûfî müfessirlerin ön fikir ve yargıları yoktur. Müfessir, bulunduğu makamda içine doğan ilhâm ve işâretlerle âyetleri mânâlandırmaya çalışır. Kalblerine doğan bilgiyi kapalı bir üslûp ile, remiz ve işâret yoluyla ifade ederler. Yaptıkları tefsîrlere de tefsîr değil, işaret adını verirler. Bunun için tasavvufî tefsîre "işarî tefsîr" adı verilir. Diğer bir ifade ile bu tefsîr, ilk anda akla gelmiyen, fakat tefekkürle, âyetin işaretinden kalbe doğan mânâları ihtiva eder. İşarî tefsîrler, makbûl ve makbul olmamak üzere iki gruba ayrılırlar. (Zerkanî, 1/546-556; Kayhan 1991, 92) Bazı tasavvufî tefsîrlere örnek olarak şunları zikredebiliriz:

1. et-Tüsterî, Tefsîrü'l-Kur'ân'i'l-Azîm;
2. Sülemî, Hakâiku't-Tefsîr;
3. Abdülkerim el-Kuşeyrî, Letâifu'l-İşârât.

b. Felsefî Tefsîr

Felsefenin İslâm dünyasında yayılıp gelişmesini müteâkıben İslâm'ın bazı itikâdî mes'elelerini felsefî yorumlarla açıklama gayretleri görülmeye başladı. Bunun sonucunda -diğer bazı tefsîr faâliyetlerinde müşahede etmiş olduğumuz gibi- Kur’ân âyetlerinin felsefî terminoloji ile izah edilmesi gayreti ortaya çıktı. Böylece, "felsefî tefsîr" diyebileceğimiz bir anlayış belirdi. Ancak bu anlayışın taraftarları Kur’ân'ın felsefî olarak izahını ihtiva eden tam bir tefsîr yazmış değillerdir. Daha çok münferid âyetlerin felsefî yorumunu hedef alan birtakım çalışmalar göze çarpmaktadır. Bu çalışmanın ilk örneklerini ünlü filozof Kindî'de görmekteyiz. (Karlığa, Çetiner 1988, 16/198) Tefsîrle en çok ilgisi tesbit edilen İbn Sinâ ise, felsefede Farabî ve İhvân-ı Safâ'yı tamamlamıştır. (Ayrıntı için: Zehebî, 2/419-431; Turgut 1991, 289-293)

c. Fıkhî Tefsîr

Fıkhî tefsîr, Kur’ân-ı Kerim'in amel yani ibâdât ve muamelât yönleri ile meşgul olan, bu konu ile ilgili bulunan âyetleri açıklayan ve onlardan hükümler çıkarmaya çalışan bir tefsîr koludur. Bu nevi tefsîrin gayesi, İslâm'ın ilk temel kaynağı olan Kur’ân'ın ihtiva ettiği amelî hükümleri, kâide ve prensipleri ortaya çıkarıp onları açıklamak ve onların nasıl uygulanacaklarını göstererek, insanlara dünya ve âhiret saadetini temin etmektir. Fıkhî Tefsîr, Kur’ân'ın inzâli ile beraber başlamıştır. (Güngör 1996, 51-52) Genellikle Kur’ân-ı Kerim tefsîrlerinde az veya çok olarak, Kur’ân'ın ahkâmına taalluk eden âyetlere temâs edilir. Fakat onun sırf bu yönüne temas eden müstakil fıkhî tefsîrler de yazılmıştır. (Zehebî, 2/432-473; Ebû Huzeyfe 1988, 49-52) Bu tefsîrleri de, "Ahkâmu'l-Kur’ân", "Fıkhu'l-Kur’ân", "Tefsîru Âyâti'l-Ahkâm" adları altında görmemiz mümkündür. Bütün bunlar, isimleri değişik olsalar da, Kur’ân âyetlerinin fıkhî yönden yapılmış tefsîrleridir.

Fıkhî tefsîr sahasında yazılan eserlerin bazıları:

1. eş-Şâfiî, Ahkâmu'l-Kur’ân;
2. Ebû Bekir el-Cassâs, Ahkâmu'l-Kur’ân;
3. Ebû Bekr ibn Arabî, Ahkâmu'l-Kur’ân;
4. el-Kurtubî, el-Câmi'u li Ahkâmi'l-Kur’ân.

d. Fennî Tefsîr

Kur’ân'ın fennî tefsîrinde, Kur’ân'ın bütün ilimleri ihtivâ ettiği esası, ağırlık noktasını teşkil eder. Bu yolu benimseyen kimselerin nazarında Kur’ân, dinî itikadî ilimleri ihtivâ etmekle beraber, onun diğer çeşitli ilimleri de kapsadığı fikri revaç bulur. Kur’ân'ın dinî ilimler dışındaki tecrübî ilimlerle olan münasebeti, onlara olan tesiri, insanları onları öğrenmeye teşviki günümüzde yeni ortaya çıkmış değildir. İslâm'ın ilk devirlerinden beri bu fikirleri savunanlar hep var olmuş ve bu konuda risâle, kitap ve tefsîrler yazılmıştır. Her zaman ve her yerde meydana gelen bir hareketin tasvipkârları bulunduğu gibi, o hareketi benimsemeyen hattâ ona mahâlefet eden cereyanlar da meydana gelir. Fennî tefsîr hareketi de bazı mütekaddimîn ve müteahhirîn tarafından makbul görülmemiş ve tenkide uğramıştır. (Aydüz, 2000, 67-100)

e. Edebî-İçtimaî Tefsîr

1. İçtimaî Tefsîr: Asrımızda yeni bir tefsîr tarzı olarak kabul edilen ekolün en belirgin özelliği, Onun içtimaî sahaya bakan yanlarını öne çıkararak, hidâyet gayeli tefsîre konu edilmesidir. Kur’ân, toplum için inmiştir. Bu yüzden tefsîr edilirken, çağın içtimaî problemleri Kur’ân âyetlerinin ışığında çözüme bağlanmalıdır. Yani tefsîrin konusu insan, insanın hidâyeti, içtimaî meseleler olmalıdır. Bu eğilime "İçtimaî Tefsîr Ekolü" denilmesinin nedeni budur. Bu eğilime mensup olanlara göre önceki tefsîrler, fantazi türünden bazı konuları öne çıkarmış hayattan uzak tefsîrlerdir. Kimi isrâiliyyâta dalarken, kimi dil kuralları üzerinde durmuştur. Kimi de mezhebî kavgalar ve nazarî çatışmalarla doludur. Halbuki tefsîr, Müslüman'ın günlük hayatını ilgilendiren meseleleri ele almalıdır. (Şimşek, 1995, 36) Çünkü, Kur’ân'da yer alan bilgilerin önemli bir bölümü insanın insanla olan ilişkilerine, bir başka ifade ile fert-toplum ilişkilerine aittir. Nitekim Kur’ân'da insanın sosyal yapısından, aile nizamından, evlenme ve boşanmadan, muhtaçlara yardımdan, miras ve özel mülkiyetten, kabileler ve milletlerarası ilişkilerden ve farklılıklardan, yönetim biçiminin dayandığı kurallardan, savaş ve barıştan ve daha pek çok sosyal konulardan bahsedildiği görülmektedir.

Tasvip edilen ve edilmeyen yönleriyle ilim çevrelerinde tahlile tâbi tutulan bu tefsîr hareketinin mümessili Muhammed Abduh'tur. Daha sonra Reşid Rıza, Mustafa el-Meraği, Seyyid Kutub, Said Havva ve Mevdudî gelmektedir. (Ayrıntılı bilgi için: Zehebî, 2/547-609; Ebû Huzeyfe, 56-62)

2. Edebî Tefsîr: Edebî tefsîre yönelenler, Kur’ân'ın belâgat, muhteva zenginliği, ihtiva ettiği esasların insanlığa yetmesi, gaybî haberler ihtiva etmesi, daima yeni kalması, Hz. Peygamber (asm)'in arzusuna göre değil de, Cenab-ı Allah'ın takdirine göre gelmesi gibi konuları ele alırlar. Ayrıca Kur’ân'ın dil ve üslûbuyla birlikte, inişini, Mushaf hâlinde toplanmasını ve tabiat ilimlerini ilgilendiren yanlarını da mevzu edinirler. Buna Kur’ân'ın i'câzını, yani az lafızla çok mânâ ifade etmesini de ilave edebiliriz. Kur’ân'ın i'câz yönü üzerinde duranlar, daha ziyade onun belagatı, dil ve üslûbu üzerinde yoğunlaşmışlardır.

Edebî Tefsîr ekolünün kurucusu olan Emin el-Hûlî ve talebesi Dr. Aişe Abdurrahman ile birlikte, Muhammed Ahmed Halefullah, Seyyid Kutub, Abdulkadir el-Mağribî, Muhammed el-Mübârek, Şevkî Dayf, Tahîr b. Aşur, bu eğilime mensup olanların ileri gelenleridir. (Ayrıntılı bilgi için: Şerif 1982, 595-610; Sağir 1983, 103-107)

f. Lügavî Tefsîr

Müslümanlar için her sahada esas olan Kur’ân, lâfızları bakımından da Arap dili için bir esas, yani filolojik tetkikler için de en mühim kaynak olmuştur. Sırf dil bakımından yapılan tefsîrler, ekserisi kaybolan "Garibu'l-Kur'anadındaki birçok eserlerin mevzuunu teşkil etti. Bu sahada pek çok eser meydana getirildi "Garîbu'l-Kur’ân" adı altında yapılan filolojik çalışmalardan ayrı olarak bir de "İ'râbu'l-Kur’ân", "Meâni'l-Kur’ân", "Mecâzu'l-Kur’ân", "Vücûh ve Nezâir" ve "Müşkilü'l-Kur’ân" gibi çalışmalar da yapıldı. Lügavî tefsîrden/Filolojik yaklaşımdan kastımız, konu olarak Kur’ân dilini ele alan ve filolojik yönden Kur’ân'ı inceleyen eserlerdir.

Kur’ân'la ilgili lügat çalışmalarının yanında bir de anlam çalışmaları mevcuttur. Özellikle semantik açıdan Kur’ân'a yöneliş oldukça çok yenidir. T. İzitsu'nun "Kur’ân'da Allah ve İnsan" adlı eseriyle "Kur’ân'da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar" adlı eseri buna bir örnektir. Semantik, kelimelerin anlam derecelerini araştıran bir bilim dalı olarak ortaya çıkmıştır. (Ayrıntılı bilgi için: Süyutî, 1/149; Cerrahoğlu, 1/269-279)

g. Târihî Tefsîr

Bazı araştırmacılar da Kur’ân'ı, tarihî yönden araştırmaya yönelmişlerdir. Bu araştırmayla onlar, Kur’ân'ın nüzûl merhâlelerine göre tefsîr edilmesini kastetmektedirler. Yani 23 yıllık dönemde ilk 5 âyeti Kur’ân'dan ilk inen âyetler olan Alâk Sûresi'nden başlayıp, son nâzil olan âyete kadar sırayla âyetleri tefsîr etme teşebbüsünde bulunmuşlardır. Bazılarına göre bu tefsîr şeklinin uygulanması çok zor ve birçok yönden de faydasızdır. (Sağir, 117-118) Nüzûl sırasına göre tefsîr yapan müfessirler ve bu sahadaki tefsîrlere misal olarak Muhammed İzzet Derveze'nin et-Tefsiru'l-Hadîsi’ni verebiliriz.

h. Fırka Tefsirleri / Kelâmî Tefsîrler

İslâm'da tefsîr hareketine hız veren âmillerden biri de, İslâm'ın birinci asrından itibaren gerek dinî ve gerekse siyasî bir anlayışla zuhûr etmeye başlıyan fırkalar olmuştur. Her şeyden evvel Müslüman olduklarını unutmayan bu fırkalar, yaptıkları işlerin doğruluğunu ispat için Kur’ân'a başvuruyorlardı. Gittikleri yolun doğruluğunu göstermek gayretiyle âyetleri, kendi görüşlerini teyid edecek şekilde te'vil ediyorlardı. İslâm milleti arasında şâyi olan fırkalardan herbiri Kur’ân'da kendi mezhebine uygun gördüğünü alıyor, diğer kısımları ise te'vil edip, kendi görüşüne uydurmaya çalışıyor ve insanlar da bu yollardan birine tâbi oluyordu.

Mutezile, Şiâ ve Hâricî fırkaları gibi ortaya çıkan ilk mezheplerin hepsinin Kur’ân'a sarıldığını ve ilk ihtilâfların hepsinin Kur’ân'a rucu' ettiğini görmekteyiz. Onlar, Kur’ân'ı, kendi fırkalarının dar görüşü içine sığdırmaya uğraşmışlar, hattâ İslâm bünyesi içinde, aslı İslâmî olmayan fırkalar bile, bekâlarını sağlayabilmek için Kur’ân'a dayanmak mecburiyetinde kalmışlardır. Bu fırkalardan çok sonra Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat, inanç ve düşünce sistemlerini İmam Eş’arî ve İmam Maturîdî'nin ekollerinde buldular ve bu iki imamın sistemini benimsediler.

İslâm'daki birçok fırkaların elimizdeki tefsîrleri fazla değildir. Bazılarının da, sadece bazı âyetler hakkındaki tefsîr ve te'villeri mevcuttur. Bunlar, tefsîr kitaplarının sahifeleri arasında hususî olarak zikredildiği gibi, ilim kitapları arasında umumî olarak bulunurlar. Bizim bir makale çerçevesi içinde bunları teker teker ele alıp incelemeye ve tefsîrleri hakkında bilgi verme imkânımız yoktur. Onun için, bu fırkalardan sadece bazılarının ismini vermekle iktifa edeceğiz. (Ayrıntılı bilgi için: Zehebî, 1/363-476; Çetin 1980, 179-196; Cerrahoğlu, 2/303-541)

1. Mu'tezile,
2. Şîa: a. İsmâiliyye (Bâtınıyye), b. İmâmiyye Şiası (İsnâ Aşeriyye), c. Zeydiyye,
3. Hârîciler,
4. Ehl-i Sünnet.

ı. İlhâdî Tefsîr

İlhad, kelime genel olarak, Allah'ın varlığına, birliğine inanmama, gerçek itikattan sapma, inanç bozukluğu, itikatsızlık, dinsizlik gibi mânâlarda kullanılmıştır. Kelime, felsefede "ateizm"in Arapça karşılığıdır. İlhâdî tefsîrler, İslâm Dini'ni yıkmak gayesi ile gerek Kur’ân'ı inkâra yeltenen ve gerekse bazı âyetler hakkında fâsid te'villerde bulunarak gayelerine ulaşmak isteyenlerin yazmış oldukları tefsîrlerdir. Kısacası bu tefsîr çeşidi, ilme, imana İslâm'a aykırı ve İslâm Dini'ne zıt düşen fikir ve hareketlerdir ki, dinin bütün asıllarını inkâr edenlerle tek bir aslını inkâr edenler, ayırt edilmeksizin bu lafzın içerisinde mütalâa edilmişlerdir.

İslâmiyet'in bidâyetinden beri, bazı kimseler ve gruplar hile ile İslâm'ı yıkmak istemişler ve bu işte kendilerine göre en sağlam yol olarak da Kur’ân-ı Kerim'i kendi heva ve heveslerine göre gelişi güzel te'vil etme ve hattâ tahrife yeltenmişlerdir. Geçmiş asırlarda olduğu gibi, asrımızda da İslâm'a saldırılar eksik değildir. İslâm'ı ve Kur’ân'ı hedef alan bu ilhâd hareketlerinin en korkuncu, Kur’ân-ı Kerim'in arkasına saklanarak, Onu asıl mecrasından saptıracak olan ilhâdî izah tarzlarıdır. Bu faaliyetler, geçmişte sapık fırkalar tarafından icra ediliyordu. Bugün ise, bunlar aynen varsa da, İslâm'ı Batılıların kaynaklarından öğrenen kendi insanlarımız tarafından ifâ edilmektedir. Kur’ân'ı ve onun âyetlerini hevâ ve heveslerine göre te'vil ve hattâ tahrîf ederek takip edilen yol, Kur’ân'ı mecrasından saptırmada en câzip yol olarak görünmektedir. Öyle anlaşılıyor ki, İslâm ve Kur’ân düşmanları kendilerine câzip görünen bu yolu ısrarla takib edeceklerdir. Onların bu hareketine hız veren en mühim âmil, Müslümanların bugün içinde bulundukları zayıf ve cılız durumlarıdır. Zayıflıklarının sebebi de, ilim ve irfândan mahrum oluşları ve geçmişleriyle irtibâtlarını kesmeleridir. (Zehebî, 3/188-212)

Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Türkiye'deki ilhâdî tefsîr hareketleri ile ilgili olarak, bir fitne ve münakaşa konusu olmaması için isim vermeden tesbit mahiyetinde bazılarını okuyucularına sunar ve şöyle der:

"Müsteşriklerin maşası durumuna gelen kimseler, yurdumuzda meydanı boş bulmuşlar, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya başlamış, atlarını istedikleri gibi oynatabilmişlerdir. Bunlar, kendilerini inkâr edercesine geçmişlerine ve İslâm'a lânet ve küfür edebilmişlerdir. İslâmî kaynaklardan hiçbirine vâkıf olmadıkları hâlde, Batılı üstadlarının yanında madalya kazanabilmek için, onların eserlerinden iktibaslar yapmışlar ve bunların doğru olup olmadıklarını araştırma imkânına sahip olamamışlardır... Birçokları itibariyle kendilerinin Müslüman olduğunu kabul eden kimseler ortaya çıkmış, hevâ ve heveslerini tatmin edebilmek için, Kur’ân-ı Kerim'i yakışık almıyacak bir şekilde te'vile yönelmişlerdir. Bunlar, zayıf ve çirkin görüşleri, mesnedsiz iddiaları ileri sürmüşler ve insanları aldatmayı düşünmüşlerdir. Bunlardan kimisi 'yenileşmek, reform' sloganı altında, kimisi de 'kafalarında kurdukları düzeni ayakta tutabilmek' gibi bayağı bir hedefin arkasında, Kur’ân'ın ve İslâm'ın tahrib olması pahasına da olsa böyle bir harekete girişebilmişlerdir..." (Cerrahoğlu, 2/353-378)

2. Konulu Tefsîr

A. Konulu Tefsîrin Tarifi: Türkçe'ye, "Konulu Tefsîr" veya "Kavramsal Tefsîr" olarak tercüme edilen "et-Tefsîru'l-Mevdû’î" veya "et-Tefsîru't-Tevhîdî" tabiri yeni bir ıstılâhî tabirdir ki, şöyle tarif edilmiştir:

"Herhangi bir konuyu, Kur’ân'ın bütünlüğü içerisinde ele alıp, ister aynı, isterse değişik sûrelerde olsun konuyu uzaktan ve yakından ilgilendiren Mekkî ve Medenî tüm âyetleri toplayarak, mümkün mertebe nüzûl sırasını göz önünde bulundurmak şartıyla ve Kur’ân'ın genel üslûbu çerçevesinde çeşitli mükâyeseler yapmak sûretiyle, istenileni ortaya çıkarmaktır."

B. Konulu Tefsîrin Doğuşu ve Gelişmesi: Yeni bir tefsîr metodu olan Konulu Tefsîr metodunun, bugünkü mânâsı ve adıyla ilk defa içinde bulunduğumuz asırda ortaya çıktığını görüyoruz. Bu metod, el-Ezher Üniversitesi Usûlu'd-Dîn Fakültesi öğretim üyelerinin yeni yeni ele alıp incelediği bir metod olup meyvelerini vermeye başlamış, gün geçtikçe de önemi ve ona olan ihtiyaç daha iyi anlaşılmıştır. (Feramavî, 50; Müslim 1989, 17)

Böyle bir tefsîr metodunun doğuşuna, bazı müsteşriklerin bu asırda, Kur’ân'la ilgili olarak ileri sürdükleri birtakım şüpheler vesile olmuştur. Bazı insanların, Kur’ân'ın bu çağın problemlerini çözmekden âciz kaldığını iddia etmeleri üzerine, onlara en iyi cevap Konulu Tefsîr çalışmaları ile verildiğinden, bu çalışmalar daha çok bu asırda ortaya çıkmıştır. Çünkü, dünyanın siyasî, iktisadî, hukukî, itikadî, ahlakî ve sosyal bunalımlar içinde çalkalandığı bir zamanda, bütün insanlık için Yüce Yaratıcı tarafından gönderilmiş olan Kur’ân'ın her sahada onların hayatlarına yön verecek en üstün prensipleri yeniden ve derli toplu bir şekilde tekrar gündeme gelecek ve yapılan bu çalışmalarla, insanların Kur’ân'ın evrensel prensiplerini kolayca anlamaları, benimsemeleri ve hayata tatbik etmeleri sağlanmış olacaktır. (Fûde, 12-13)

C. Konulu Tefsîrin Çeşitleri: Konulu tefsîrin metodu ile ilgili çalışmaları incelediğimizde, birçok konulu tefsîr çeşidine şahit oluyoruz. Bazıları, Kur’ân âyetlerinin her cem ve toplama işlemine konulu tefsîr çalışması adını verirken, bazıları buna karşı çıkıyor. Bazıları konulu tefsîri iki, bazıları üç, bazıları da bu şıkları kendi aralarında da ayrıca taksime tabi tutarak onun iki, üç veya daha fazla çeşidini sayıyorlar. Konulu tefsîrin tarifinde, ne zaman ortaya çıktığı hususunda ve kaça ayrıldığı konusundaki ihtilaflar, bu çalışmaların tam olgunlaşmadığının, hâlâ oluşma dönemini yaşadığının bir belirtisi olabilir. Dolayısıyla bu ihtilaflar, bizim de kesin bir neticeye varmamızı zorlaştırmaktadır. Onun için biz sadece genel kabul gören Konulu Tefsîr çeşitlerini kısaca zikredeceğiz:

Kur’ân'ın Bütünlüğünü Esas Alan Konulu Tefsîr: Yukarıda tarifte de bahsettiğimiz gibi Konulu Tefsîr; herhangi bir konuyu Kur’ân'ın bütünlüğü içerisinde belli esaslar dahilinde araştırma ve incelemekten ibarettir.

Sûre Bütünlüğüne Münhasır Konulu Tefsîr: Bu tür, birinci tür konulu tefsire benzemesine rağmen çerçevesi ondan daha dardır. Şöyle ki; birinci tür konulu tefsîrde, ele alınan konu tüm Kur’ân çerçevesinde incelenirken, bu türde, sadece bir tek sûredeki temel hedef araştırılır ve bu hedef konulu tefsirin eksenini teşkil eder. Yani, herhangi bir sûreyi en ince noktasına varıncaya kadar araştırmak gayesi ile, sûrenin özel ve genel hedefler, maksadı ve ihtiva ettiği konuların birbirleri ile olan irtibatları üzerinde durularak, sûre bir bütün olarak değerlendirilir. Fakat, elde edilen netice bakımından, bu iki tarz çalışma birbirinden oldukça farklıdırlar.

Kelime ve Türevlerine Göre Konulu Tefsîr: Bu tür konulu tefsîrde araştırmacı, önce Kur’ân kelimelerinin birini ele alır, sonra o kelimenin veya müştaklarının (türevlerinin) geçtiği âyetleri toplar. Âyetler toplanıp tefsirleri iyice öğrenildikten sonra araştırmacı, Kur’ân'ın o kelimeyi kullanımı vasıtasıyla kelimenin anlamlarını tesbit etmeye çalışır. (Feremavî, 24; Müslim, 23-24; Aydüz, Tefsîr Çeşitleri)

3. Diğer Tefsîr Çeşitleri

Yukarıda zikrettiklerimizden başka tefsîr çeşitleri de vardır. Bunlar, bazıları tarafından benimsenmiş, diğer bazıları tarafından da tenkit edilmişlerdir. Bir makale çerçevesi içerisinde hepsinden ayrıntılı bir şekilde bahsetmek mümkün olmadığı için, sadece isimlerini vermekle iktifa edeceğiz:

1. Tarihsel tefsîr medotu. (Şimsek, 233 vd.);
2. Modernist tefsîr ekolü. (a.e.g., 187 vd.);
3. Aksiyon ve dava ekolü. (Kırca);
4. İktisadi tefsîr ekolü;
5. Sosyolojik tefsîr ekolü;
6. Psikolojik tefsîr ekolü;
7. Kıssacı tefsîr ekolü. (Kırca).

Netice

Kur’ân-ı Kerim'in indiği günden beri, onu anlamak için ciddî gayretler olmuştur. Bu gayretler neticesinde de Kur’ân'ı anlama ve yorumlamada farklı tefsîr ekolleri ortaya çıkmıştır. Elbetteki bunlar içinde iyi ve faydalı olanlar olduğu gibi, eksik ve zararlı olanları da vardır. Bu kısa çalışmamızda biz icmâlen de olsa, bu tefsîr ekolleri hakkında bilgi vermeye gayret ettik.

*"Mevdûî" kelimesi ile "Mevziî" kelimesi, Arapça asılları itibariyle dat harfiyle yazılmalarına rağmen, karışmamaları için, ikincisine "Mevziî" demeyi uygun gördük.

Kaynaklar:

- Aydüz, Davut, "Fennî Tefsîr," Kur’ân'a Dair İncelemeler, İstanbul 2000.
 ---: Tefsîr Çeşitleri ve Konulu Tefsîr, İst., 2000.
- Bilmen, Ö. N., Büyük Tefsîr Tarihi, İstanbul 1973.
 - el-Beyûmî, Seyyid Mursî İbrahim, Menâhicu't-Tefsîr Beyne'l-Kadîm ve'l-Hadîs, Kahire ts.
- Cerrahoğlu, İsmail, Tefsîr Usûlü, Ankara, 1991.
 ---: Tefsîr Tarihi.
 ---: "Tefsîr ve Hadis Kitâbetine Karşı Peygamber ve Sahâbenin Durumu," AÜİFD, Ankara 1962, IX.
- Çetin, Mustafa, Kur’ân-ı Kerim'i Anlama Usûlü, İzmir 1980.
- Duman, M. Zeki, Uygulamalı Tefsîr Usûlü ve Tefsîr Tarihi, Kayseri, 1992, s.133.
- Feramâvî, el-Bidâye fi't-Tefsîri'l-Mevdûî, Kahire 1977.
- Fûde, Mahmud Besyûnî, et-Tefsiru'l-Mevdûiyy, Şubrâ 1987.
- Güngör, Mevlüt, Kur’ân Tefsirinde Fıkhî Tefsîr Hareketi ve İlk Fıkhî Tefsîr, İstanbul, 1996.
- Hûlî, Emin, Kur’ân Tefsirinde Yeni Bir Metod, (terc. Mevlüt Güngör), İstanbul 1995.
- Ebû Huzeyfe, İbrahim ibn Muhammed, "Mukaddime fi Usûli't- Tefsîr" adlı kitaba yazdığı arz; Tanta 1988.
- İbn Teymiyye, Mukaddime fî Usûli't-Tefsîr, Tanta 1988.
- Karlığa, Bekir; Çetiner, Bedrettin, Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri İbn Kesîr, İstanbul, 1988.
- Kâfiyecî, Muhyiddin Ebû Abdillah Muhammed b. Süleymân, Kitâbu't-Teysîr fî Kavâidi İlmi't-Tefsîr, (Terc. ve Nşr. İ. Cerrahoğlu).
- Kâtip Çelebî Mustafa ibn Abdullah, Keşfu'z-Zunûn an Âsâmi'l-Kütübi ve'l-Funûn, İstanbul, 1971-1972.
- Kayhan, Veli, Kur’ân İlimlerinin Doğuş ve Gelişmesi, Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul 1991.
- Kırca, Celal, İlimler ve Yorumlar Açısından Kur’ân'a Yönelişler, İstanbul 1993.
- Kûmî, Ahmed es-Seyyid ve M.Ahmed Yusuf el-Kâsım, et-Tefsiru'l-Mevdûî, Kahire, 1982.
- Müslim, Mustafa, Mebahis fi't-Tefsiri'l-Mevdûî, Dımeşk 1989.
- Okiç, M. Tayyib, Tefsîr ve Hadis Usulünün Bazı Meseleleri, İstanbul, 1995.
- Ömerî, Ahmed Cemal, Dirâsât fi't- Tefsiri'l- Mevdûî li'l- Kasasi'l- Kur'ânî, Kahire, 1986.
- Sagîr, Muhammed Huseyn Ali, el-Mebâdii'l-Âmme li-Tefsiri'l- Kur’âni'l-Kerim, Beyrut, 1983.
- Sard, Muhammed Bakır, el-Medresetü'l-Kur'âniyye, Beyrut ts.
- Sofuoğlu, M., Tefsire Giriş, İstanbul, 1981.
- Suyutî, Celaleddin, et-İtkân fi Ulûmi'l-Kur’ân, Beyrut, ts.
- Süleyman Ateş, İşarî Tefsîr Okulu, Ankara, 1974.
- Şarkavî, İffet, Kadâyâ İnsâniyye fî A'mâli'l-Müfessirîn, Beyrut, 1980.
- Şerif, Muhammed İbrahim, İtticâhâtu't- Tecdîd fi Tefsiri'l- Kur’âni'l- Kerim, Kahire, 1982.
- Şimşek, M. Said, Günümüz Tefsîr Problemleri, Konya, 1995.
- Tehânevî, Keşşâfu Istılâhâti'l-Fünûn, İstanbul (Ofset), 1984.
- Turgut, Ali, Tefsîr Usûlü ve Kaynakları, İstanbul, 1991.
- Yıldırım, Suat, Peygamberimizin Kur’ân'ı Tefsiri, İstanbul, 1983.
- Zehebî, Muhammed Huseyn, et-Tefsîr ve'l-Müfessirûn, Beyrut, ts.
- Zerkanî, Menâhilu'l-İrfân fî Ulûmi'l-Kur’ân, Beyrut, ts.
- Zerkeşî, el-Bürhân fî Ulûmi'l-Kur’ân, Beyrut, 1972.

23 İnternet / bilgisayar (telefon)daki Kur'an-ı Kerim'i abdestsiz okumak caiz midir?

Kur'an-ı Kerim'i abdestsiz okumak, dokunmak caiz değildir. Ancak abdestsiz olarak dokunmadan yüzüne bakmak ve okumak caizdir.

Bilgisayar / telefon /aypet gibi cihazlar ise Mushaf değildir. Bu bakımdan internetteki, cep telefonundaki Kur'an-ı Kerim’i abdestsiz okumak caizdir. Ancak gusül abdestini gerektiren bir durumda iken, ezberden de olsa Kur'an okunmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

İçinde Kur'an yazısı (ayet, hadis) bulunan dini kitapları abdestsiz, ay halinde / hayızlı iken almak, okumak günah mıdır?..

24 Kur'an okumanın önemi nedir, adabı nasıldır? Kur'an okumanın insana dünya ve ahirette kazandırdıkları nelerdir?

Kur'an-ı Kerim okumanın ve dinlemenin adabı:

1. Okumaya başlamadan önce ağzı misvakla temizlemek.
2. Kur'an'ı mescit veya bir başka temiz yerde okumak.
3. Kıbleye yönelmek ve diz üstü oturmak.
4. Allah Teâlâ'nın: "Kur'an okuyacak olduğun zaman, kovulmuş şeytandan Allah'a sığın." âyeti (Nahl, 16/98) mûcebince Kur'an okumaya başlarken eûzü çekmek.
5. Tevbe sûresi hariç her sûrenin başında besmele çekmek.
6. Okunan Kur'an âyetlerini huşû ile dinleyip anlamları hakkında düşünmek.

Allah Teâlâ, Muhammed sûresi'nin 24. âyetinde bu hususa işaretle meâlen şöyle buyurmaktadır:

"Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri mi kilitli?!."

7. Sesi güzelleştirmek ve Kur'an'ı tane tane okumak (Müzzemmil, âyet: 4).
8. Aceleci davranmamak.
9. Med kaidelerine u
ymak.

- Kur'an Okumanın Önemi ve İnsana Kazandırdıkları

Yaratılan binlerce canlı içerisinde, akıl ve şuur sahibi olan ve aynı zamanda Hz. Allah'ın (c.c.) yeryüzünde halifesi olma şerefini üzerinde taşıyan yalnızca insandır. İnsana, başta herhangi bir iradi fonksiyonu olmaksızın bu şerefi kazandıran Cenab-ı Hak, onu her dönemde kendisine muhatap kabul etmiş, bu önemli görev ve pâyeyi değişik zamanlarda hatırlatmış ve bunun insanlara ulaştırılması için de farklı zaman ve mekânlarda peygamberlere "sahifeler" ve "kitaplar" inzal buyurmuştur.

Gönderilen bütün ilâhi beyanlardaki temel gâye, insana mevhibe-i ilâhi olarak verilen bu şerefin asla unutulmaması, yaratılıştaki sırrın farkında olunması ve netice olarak da dünya-âhiret mutluluğunun yakalanmasıdır. İnsanlığın başlangıcından günümüze bazı temel prensiplerin dışında, hayat şartları ve ihtiyaçlar farklı olduğu gibi, bu ihtiyaçlara her dönemde verilen ilâhi beyandaki (tali) prensiplerde de zaman zaman değişiklikler olmuştur. Hz. Âdem'e o dönemin ihtiyaçlarına göre "sahife"ler şeklinde verilen ilâhi beyan, kendisini takip eden Hz. İdris, Hz. Nûh ve Hz. İbrâhim gibi peygamberlere sayfası ve muhtevası daha geniş "sahife"ler şeklinde devam etmiş, Hz. Mûsa ve Hz. İsa'ya "kitap" olarak nâzil olmuş, son olarak da Hz. Muhammed'e (s.a.s), bütün kitapları özetleyen, doğrulayan, bütün zaman ve mekânlara yetecek ölçülere sahip olan özellikleriyle Kur'ân nâzil olmuştur.

Kur'ân, kâinat kitabının bir tercümesidir. Cenab-ı Hakk'ın hem tekvînî hem de teşrîî âyetlerini okuyan bir tercümanıdır. Görünmeyen ve görünen âlemin açıklayıcısıdır. Allâh'ın isim, sıfat ve fiillerine ait özellikleri anlatan bir rehberdir. Meydana gelmiş ve gelecek olayları haber verendir. İnsanlığın terbiyecisidir. İnsanlığı mutluluğa götüren hakîki mürşiddir. Özetle, bütün insanlığın her türlü manevî ve fikrî ihtiyaçlarına kaynak olacak kitapları ihtiva eden kutlu bir kitaptır.

Resûlullah'ın tarifleriyle Kur'ân; öyle bir kitaptır ki:

"O'nda, sizden önceki (milletlerin ahvaliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar) gelecek fitneler ve kıyamet ahvali ile ilgili haberler.. ayrıca sizin aranızda, (iman-küfür, taat-isyan, haram-helâl vs. nevinden) cereyan edecek ahvâlle alâkalı da hükümler vardır. O, hak ile batılı ayırdeden tek ölçüdür ve O'nda her şey ciddidir. Kim bir zalimden korkarak ondan kopar ve onunla amel etmezse, işte o zaman Allah da onu helâk eder. Kim O'nun dışında bir hidayet ararsa, Allah o kimseyi saptırır. Zira o, Allah'ın en sağlam ipi (hablu'l-metin)dir. O, hikmet edalı hatırlatan bir beyan.. ve Hakk'a ulaştıran bir yoldur. O, kendisine uyanları (değişik arzulara takılıp) kaymaktan, kendisini (kıraat eden) dilleri de iltibastan korur. Âlimler hiçbir zaman ona doyamaz.. Onu çokça tekrar okuyana o, usanç vermez ve tadını eksiltmez. Onun insanlarda hayret uyaran yanlarının sonu gelmez. O öyle bir kitaptır ki, cinler onu işittikleri zaman, şöyle demekten kendilerini alamamışlardır:

"Biz, doğru yolu gösteren harika ve hiç duyulmadık bir Kur’ân dinledik. Biz onun (Allah kelamı olduğuna) inandık." (Cin, 72/1)

O'nun üslubuyla konuşan, doğruyu konuşmuş olur. O'nunla amel eden, mutlaka mükâfat görür. Kim onunla hüküm verirse, adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur." (Tirmizî, Fedailü'l-Kur’ân, 14; Müsned, 1/91)

Kur'ân, gerek yaşantıda, gerekse vicdanlarda yerleştirdiği prensiplerle, hayatın bütün yönlerini içine alacak şekilde gayet açık bir metod ortaya koymuştur. Öyle orijinal bir metod ki, insanlık daha önce onun benzerini görmemiştir. O, insanlığa, madde ve manâda daha önce hiç bir sistemin vermediğini vermiştir. Aynı zamanda, geçici ve bölgesel peygamberlik devri onunla sona ermiş, herkesi içine alan zaman-mekân bakımından evrensel peygamberlik müessesesi onunla başlamış ve onunla kıyâmete kadar devam edecektir.

Kur'ân'ı okumakla insan, Yaratıcısına muhatap olma gibi elde edilecek makamların en üstününü yakalamış olur. Böyle bir konumun şuurunda olana insan ise, okuduğu Kur'ân'la Rabbini dinler ve Rabbiyle konuşur.

Bu yazıda, yukarıda sadece bazı hususlarına vurgu yaptığımız Kur'ân'ın, okunup anlaşılmasıyla insanların dünya ve âhirette elde edecekleri kazançlar ve Kur'ân okurken dikkat edilmesi gereken hususlar üzerinde durulacaktır.

A. KUR'ÂN OKUMANIN DÜNYADA KAZANDIRDIKLARI

- Kur’ân, Nasihat, Dertlere Şifa, Hidayet ve Rahmettir.

Kur'ân, yalnızca insanların ölüm ötesi hayatlarını ilgilendiren hususları açıklayan, ibadetler hakkında bilgi veren ve Yaratıcı'nın birliği ve varlığını ortaya koyan delilleri değil, aynı zamanda o, insanların dünyadaki mutluluklarını temin hususunda da yol gösterendir. Kur'ân, insanlar için güzel bir nasihatçı, yol gösterici ve kalplerin şifa kaynağıdır. Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.), bir doktor, doktorun elindeki reçete de Kur'ân'dır. Bu husus, Yüce Beyan'da şöyle ifade edilir:

"Ey insanlar! İşte size, Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki dertlere bir şifa, müminlere doğru yolu gösteren bir hidayet ve rahmet geldi." (Yûnus, 10/57)

Kur'ân, bu âyette insanlara dört merhaledeki müdahalesini ifade etmektedir. Öncelikle, insanların maddi-manevî bünyelerine zarar verecek olan bazı zararlı unsurlara karşı uyarı yapılıyor, belki bu anlamda bazı sınırlamalar koyuluyor ve böylece ilk müdahale yapılmış oluyor. İşte bu durum, âyette "mev'iza" (öğüt) olarak belirtiliyor. Bu merhaleden sonra şifaya ulaştırmaya geçiliyor. Bu da, doktorun hastasına, hastalığa sebep olan bozuk şeyleri içerisinden atacak ilaçları içirmesine benzemektedir. Kur'ân da, insanlara sakıncalı şeyleri yasaklamakla onları tertemiz hale getiriyor ve bu durumu kazanmaları için de insanların bazı gayretlerde bulunmasını tavsiye ediyor. Nitekim şu âyet, bu husus için verilecek pek çok misalden yalnızca birisidir:

"Allah, adaleti, hattâ adaletten de fazla olarak ihsanı (en güzel davranışı), muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder. Hayasızlığı, çirkin işleri, zulüm ve tecavüzü yasaklar. Düşünüp tutasınız diye size öğüt verir." (Nahl,16/90)

İnsanlar, tavsiye edilen emir ve yasakları tam anlamıyla yerine getirince de dertlerden kurtulur, gönüller güven ve emniyete ulaşır ve neticede Yüce Yaratıcının:

"Ey gönül huzuruna ermiş ruh! Sen Rabbinden razı, O senden razı olarak dön Rabbine! Sen de katıl has kullarım içine, gir Cennetime!" (Fecr, 89/27-30)

beyanındaki sırrı yakalamış olur. Bu sırla da İlahî rahmeti yakalar ki, âyetin sonunda belirtilen "Kur'ân'nın rahmet olması" ifadesi buna işaret etmektedir.

- Kur’ân, Rehberdir.

Kur'ân, bütün insanlık için rehberdir. İnsan ne kadar ilerlerse ilerlesin, maddî olarak hangi seviyeye ulaşırsa ulaşsın, Kur'ân'ın ona gösterdiği prensiplerden asla müstağni kalması düşünülemez. Bu hidayet, toplumun sadece belirli bir kısmını değil, herkesi ilgilendiren, her seviyedeki insanın muhtaç olduğu, ilerlemiş medeniyetlerin de sonsuza dek yükselmesinin teminatı olarak inmiş bir hidayettir. Bu hidayetle insan, dünyada öğrenmesi gerekli şeyleri öğrenecek, bununla birlikte asıl maksadı da unutmayacaktır.

Kur'ân'ın rehber olması Kudsî beyanda üzerinde önemle durulan bir meseledir. Mealini vereceğimiz şu iki âyet de bu durumu ifade etmektedir:

"İşte Kitap! Şüphe yoktur onda. Rehberdir muttakilere." (Bakara, 2/2)

"...De ki: "O iman edenler için hidayet ve şifadır." (Fussilet, 41/44)

- Kur'an, En Doğru Yola İletir

Kur'ân, insanları yolların en doğrusuna götürür. Gerek insanların kendileriyle olan münasebetlerinde, gerek insanların birbirleriyle olan münasebetlerinde ve gerekse devletlerarası münasebetlerde Kur'ân, en ideal ve mükemmel yolu gösterir. Çünkü Kur'ân, "Alîm" (her şeyi en ince detaylarına kadar bilen) ve "Habîr" (her şeyden haberdar olan) sıfatlarına sahip Allah'ın kelâmıdır. İnsanların ortaya koyduğu, beşerî duygu ve düşüncenin içerisinde bulunduğu her şeyde bir eksikliğin olması en tabiîdir. Bu, insan olmanın gereğidir. İnsanlığın, her dönemde yeni arayışlara girmesi de bunun en güzel bir göstergesidir. İşte bu anlamda Kur'ân, yolların en sağlamını, prensiplerin en uygununu ve içinde hiçbir eksikliğin olmadığı hükümleri ihtiva etme özelliğini tam ve eksiksiz olarak taşıyan biricik İlâhi Kitap'tır. Onun bu yönü şöyle ifade edilmiştir:

"Gerçekten bu Kur'ân, insanları en doğru yola, en isabetli tutuma yöneltir..." (İsrâ, 17/9)

- Kur’ân Okunan Yere Melekler, Rahmet ve Sekîne İner

İlâhî kelâm, öyle büyük bir te'sire sahiptir ki, okunmasıyla sadece insanlar değil, melekler de etkilenir ve onu dinlemek için gelir, okunan yer bir rahmet ve sekînet (huzur-güven) ortamına döner. Bütün toplumun Kur'ân'la içli-dışlı olduğu düşünülürse, böyle bir toplum, emniyet ve güvene, meleklerin korumasına lâyık bir kıvama gelmiş demektir. Hz. Peygamber (s.a.s), bu hususu şöyle ifade buyurur:

"Bir topluluk Kur'ân'ı okuyup, onu aralarında müzakere etmek üzere Allah'ın evlerinden birinde bir araya toplandıklarında, mutlaka üzerlerine sekinet iner ve onları Allah'ın rahmeti bürür. Melekler de onları kanatlarıyla sararlar. Allah Teâlâ da, onları huzurunda bulunan yüce topluluğa (meleklere) anar." (Ebu Davud, Salât, 349; Müslim, Zikir, 38)

Hz. Peygamberin yukarıda anlattığı durum, sahabeden Üseyd ibn Hudayr tarafından da bizzat yaşanmıştır. Bu husustaki rivayet şöyledir: Hz. Üseyd, geceleyin (hurma harmanında iken) Kur'ân'dan Bakara sûresini okuyordu. Hemen yakınında ise atı bağlıydı. Birden bire atı şahlandı. Bunun üzerine Kur'ân okumaya ara verdi. At da sakinleşti. Üseyd tekrar okumaya başlayınca, at tekrar şahlandı. Üseyd yine okumaya ara verince at yine sakinleşti. Biraz sonra yeniden okumaya başlayınca at yeniden şahlandı. Oğlu Yahya ata yakın bir yerdeydi. Ona bir zarar vermemesi için atın yanından uzaklaştırmaya gitti. Başını semaya doğru kaldırınca bir de ne görsün! Gökte şemsiye gibi bir şey ve içerisinde kandilimsi nesneler var. Sabahleyin hemen Resûlullah'ın yanına gelerek başından geçenleri anlattı. Hz. Peygamber de kendisine şöyle dedi:

"O gördüklerin neydi bilir misin?" O da, "Hayır" cevabını verdi. Bunun üzerine:

"Onlar meleklerdi. Senin sesine gelmişlerdi. Şayet sen okumaya devam etseydin, onlar seni sabaha kadar dinleyeceklerdi. Öyle ki, sabahleyin herkes onları seyredebilecekti ve onlar halktan gizlenmeyecekti." buyurdu. (Buharî, Fedailü'l-Kur’ân, 11; Müslim, Müsafirûn, 40) Başka bir rivayette ise, Kur'ân okunurken inen şeyin "sekîne" olduğu belirtilir. (a.y.)

- En Kıymetli Hâne

Kur'ân, okunduğu yere huzur, mutluluk ve bereket getirir. Okuyan kimselere sevinç verir. Gam ve tasalarını dağıtır, ümitsizliklerini siler, onları canlı ve aktif bir hale getirir. Her türlü vesvesenin o insanlardan ve okunan yerlerden kaçmasını sağlar. Cinnî ve insi şeytanlara karşı onları korur. Allah Resûlü Kur'ân'ın bu yönünü şu benzetmeyle anlatır:

"Kur'ân okunan evin hayrı artar; oturanları sıkmaz. Böyle evlere melekler toplanır, şeytanlar uzaklaşır. İçinde Kur'ân okunmayan ev oturanlara dar gelir; böyle evlerin hayır ve bereketi az olur; melekler uzaklaşır; şeytanlar üşüşür. İçinde Kur'ân okunan, anlam ve yorumuyla meşgul olunan ev, yıldızların yeryüzünü aydınlattığı gibi, sema ehli için aydınlatılır." (Darimî, Sünen, II/429-430; Heysemî, Mecma'üz-Zevaid, VII/171)

- Görev Vermede Tercih Sebebi

Kur'ân'ı okuyan ve içindekileri yaşayan kimseler, insanların hak ve hukûkuna riâyet etme, kendi görev ve sorumluluklarını muhakkak yerine getirme, hüküm ve davranışlarında adaletten ayrılmama gibi çok önemli hasletlere sahip olacaklarından dolayı Hz. Peygamber birtakım görevlendirmeler yapacağı zaman bu hususu bir ölçü olarak kabul etmiş ve böylelikle Kur'ân'ı bilmeye dikkatleri çekmiştir.

Bu konuyla ilgili pek çok örnek bulmak mümkündür. Meselâ, imamlık gibi son derece önemli bir görevde, Kur'ân'ı en çok bilenin tercih edilmesini tavsiye buyurmuş, (Müslim, Mesacid, 289-291; Tirmizî, Salât, 60) Allah Resûlü'nün Yemen'e gönderdiği heyetin başına yaşça en küçük olmasına rağmen Kur'ân'ı iyi bilen birini başkan seçmiş (Heysemî, VII/161) ve değişik görevlendirmelerde aynı yolu takip etmiştir. (İ. Hacer el-Askalânî, Metalibü'l-Âliye, II/208-209) Bütün bu uygulamalar, Kur'ân okumanın ve incelikleriyle onu bilmenin önemini gösteren hususlardır.

- Kur'ân'ı İyi Bilenin Mezarda Ön Tarafa Konulması

Kur'ân'ın okunma, anlaşılma ve yaşanması o kadar önemlidir ki, defnedilirken dahi bu hususa dikkat edilmiş, kim daha çok Kur'ân biliyorsa ön tarafa o konmuştur. Uhud'daki bu uygulamasıyla Resûlullah, Kur'ân'ın önemine dikkatleri çekmiş ve Kur'ân'a gösterilmesi gereken ihtimamın hangi boyutlara kadar varacağına işaret buyurmuştur.

Buraya kadar olan kısımda Kur'ân okuma ve bilmenin dünyada insanlara sağladığı faydalar ve üstünlükler üzerinde duruldu. Bundan sonraki bölümde ise, âhiretteki faydaları üzerinde durulacaktır.

B. KUR'ÂN OKUMANIN ÂHİRETTE KAZANDIRDIKLARI

- En Hayırlı Kişi

İnsanlara göre üstünlük ölçüleri farklıdır. Kimine göre zenginlik, kimine göre soy-sop, kimine göre ırk, kimine göre makam-mevki vs.. Ancak Cenab-ı Allah'a (c.c.) göre hayırlı ve üstün olma, Kur'ân'ı öğrenme ve öğretme meselesine bağlanmıştır. Bu önemlidir, çünkü Kur'ân okunup anlaşılmadan üstün olmanın yolları bilinemez, hayırlı olmaya götüren ve hayırlı olmayı engelleyen hususlar tespit edilemez. Bu meselelerin aynı zamanda başkalarına aktarılması da istenmiştir ki, iyiler ve iyilikler çoğalsın, kötüler ve kötülükler Kur'ân'ın altın ikliminde yok olup gitsinler. Bu hususu Hz. Peygamber (s.a.s), şu vecîz ifadeleriyle anlatmaktadır:

"Sizin en hayırlınız, Kur'ân'ı öğrenen ve öğretendir." (Buharî, Fedailü'l-Kur’ân, 21; Tirmizî, Fedailü'l-Kur’ân, 15)

Kur'ân-ı Kerim:

"...Şunu unutmayın ki, Allah'ın nazarında en üstün olanınız, içinizden takvada (Allah'ı sayıp haramlardan sakınmada) en ileri olanınızdır..." (Hucurât 49/13)

beyanıyla, Allah katında insanların değer kazanma ölçüsünü bildirmiştir. Belirtilen bu takva sahibi olma hususu ise, ancak Kur'ân'ı okuma ve anlamadan geçer. Demek ki bu okuma ve anlama işi yapıldığında takva yakalanılıyor, takvayla da insan en hayırlılar kervanına katılmış oluyor.

- Kıyâmette Şefâat

En küçük bir iyiliği dahi karşılıksız bırakmayan Cenab-ı Hak (c.c.), insanın bu dünyada değer verip meşgul olduğu Kur'ân'ı, kişinin ona sahip çıkması ve onunla samimi bir alâka kurması oranında insana şefaatçi yapar. Bununla insan, belki de en muhtaç olduğu bâdirelerden kolaylıkla kurtulmuş olur. Hz. Peygamber'in bu hususla ilgili beyanları oldukça dikkat çekicidir. O (s.a.s.), şöyle buyurur:

"Kişi kabrinden kalkınca Kur'ân, o kimseyi, rengi değişmiş ve zayıflamış bir halde karşılar ve: 'Beni tanıyor musun?' der. O da: 'Hayır' cevabını verir. O zaman: 'Ben senin arkadaşın olan ve seni şiddetli sıcaklarda susuz, geceleri uykusuz bırakan Kur'ân'ım' der. Sonra o şahsa vakar tacı, anne-babasına da iki değerli elbise giydirilir. Anne-baba bunun sebebini sorunca, çocuklarının Kur'ân'la olan meşguliyeti gösterilir." (İbn Mace, "Edeb", 52: Darimî, Sünen, 2/451)

Diğer bir hadislerinde de Allah Resûlü şöyle buyurmuşlardır:

"Kur'ân okuyun! Zira Kur'ân, kıyamet günü okuyana şefaatçi olarak gelir." (Müslim, Müsafirûn, 252)

- Kıyâmette Nûr

Kur'ân'ın isimlerinden birisi de "Nûr"dur. Nurun anlamlarından biri de, etrafı aydınlatan ve görmeye yardım eden ışıktır. (İbn Faris, Mu'cem Mekâyis Fi'l-Luğa, 368; Rağıb, Müfredât, 508) Kur'ân, insana maddi-manevî bir ışıktır. Ona yol gösteren bir lambadır. Bu dünyada içinden çıkamayacağı konularda bir rehberdir. Nitekim;

"Ey insanlar! İşte size Rabbinizden bir delil geldi, size açık bir Nûr indirdik." (Nisâ 4/174)

âyeti de bunu vurgulamaktadır.

Kur'ân'ın aydınlatması ve insana yol göstermesi sadece bu dünya ile sınırlı olmayıp, âhirette de devam edecektir. Hz. Peygamber (s.a.s.), Kur'ân'ın ahirette insanlara bir Nûr olarak gelmesini şöyle ifade buyurmuştur:

"Her kim Allah'ın kitabından bir âyet öğrenirse, o öğrendiği kıyâmet günü kendisine bir nur olacaktır." (Darimî, 2/444)

- Kur'ân'la Yükselme

Kur'ân-ı Kerim'de Cennet'ten bahsedilirken, her zaman tek bir cennetten bahsedilmez. Özellikle Cennet'in farklı derece ve mertebelerine vurgu için çoğul sıygasıyla "cennât" (cennetler) olarak ifade edilir. Yani nasıl dünyada insanlar sahip oldukları imkânlar açısından aynı seviyede değillerse, ahirette de bunun benzeri olacaktır. Burada yaptıkları işler, kazandıkları sevaplar ölçüsünde orada farklı bir konum, farklı bir mertebe kazanmış olacaklardır. Kur'ân'a sahip çıkma, onu okuma, anlama ve yaşama ölçüsünde Cennet'teki makam ve dereceler de farklılaşacaktır. Resûlullah (s.a.s), Kur'ân'ın insana kazandıracağı bu yönü şöyle ifade buyurmuşlardır:

"Kur'ân'ı okuyup ona sahip çıkan kimseye (âhirette): 'Oku ve (Cennet'in derecelerine) yüksel, dünyada nasıl ağır ağır okuyor idiysen öyle oku. Zira makamın, okuduğun en son âyetin seviyesindedir.' denir." (Ebu Davud, Vitr, 20; Tirmizî, Sevabü'l-Kur’ân, 18)

- Bitmeyen Ticaret

Kur'ân'a sahip çıkıp onu vird haline getiren ve onunla amel eden kimseler anlatılırken, onların, batması, tükenmesi ve iflası mümkün olmayan bir ticaret kazancına sahip oldukları ifade edilir. Tükenmeyen zengin bir ticaret nitelemesinde bulunma, verenin, her şeyin sahibi ve mâliki Allah (c.c.) olmasındandır. Bu husus, Kur'ân'da şöyle belirtilmektedir:

"Allah'ın Kitabını okuyup ona uyanlar, namazı hakkıyla ifa edenler ve kendilerine nasip ettiğimiz imkânlardan gizli ve âşikâr olarak hayır yolunda harcayanlar, ziyan ihtimali olmayan bir ticaret umarlar." (Fâtır 35/29)

- Zorlanana İki Sevap

Kur'ân, İlâhi bir hazinedir. O, her yönüyle bir hayır deryasıdır. Şânına yaraşır bir şekilde okunduğunda, meleklere denk bir makama ulaşılır. Tam manâsıyla eda edilemediği, okunmasında veyahut da öğrenilmesinde zorlanıldığında ise verilen derece iki katıdır. Özellikle yeni başlayanlar veya belli bir yaştan sonra okumaya başlayıp zorlananlar için Allah Resûlü'nün bu husustaki müjdesi şöyledir:

"Kur'ân-ı Kerim'i maharetle okuyan bir insan, Kirâmen Kâtibin melekleri seviyesinde olur. Onu o seviyede beceremeyen fakat halis bir niyet ile okumağa çalışan, okurken de kem küm edip dili dolaşan ve Kur'ân'ı okumak ona zor geldiği halde okuyan insana da iki sevap vardır." (Buharî, Tevnid, 52; Müslim, Müsafirûn, 244)

- Her Harfine On Sevap

Rahmeti sonsuz Yüce Yaratıcı (c.c.), insanlara verdiği sayısız nimetler yanında, ayrıca yaptıkları iyi işlere de kat kat sevap ve mükâfat vermektedir. Kötülükler bir misliyle karşılık gördüğü halde, iyiliklerin karşılığı on, yüz veya daha fazla katını bulabilmektedir. Nitekim;

"Kim Allah'a güzel bir işle gelirse, iyilik işlerse, ona on misli verilir; kim de bir kötülükle gelirse, sadece kötülüğüne denk bir ceza görür ve hiç kimseye haksızlık edilmez." (En'âm, 6/160)

âyeti bu gerçeği ifade etmektedir. Şüphesiz ki işlerin en hayırlısı ve değerlisi, Cenab-ı Hakk'ın Kelâm sıfatından gelen Kur'ân-ı Kerim'in okunup anlaşılması ve yaşanmasıdır. Onun her bir cümlesi, kelimesi, hattâ harfi Allah Teâla katında ayrı bir kıymeti haizdir ve karşılığı en üst seviyeden verilecektir. Bu hususu Allah Resûlü şu açık beyanlarıyla ifade etmişlerdir:

"Kur'ân-ı Kerim'den tek bir harf okuyana bile bir sevap vardır. Her hasene on misliyle değerlendirilir. Ben "Elif lâm Mîm" bir harf demiyorum. Aksine "Elif" bir harf, "Lâm" bir harf, "Mîm" de bir harftir." (Tirmizî, Sevabü'l-Kur’ân, 16)

C. KUR'ÂN'DAN UZAKLAŞMANIN SONU

- Kıyâmette Pişmanlık ve Hz. Peygamber'in Şikâyeti

İnsanın dünyaya gelişi bir defadır. Öldükten sonra yeniden dünyaya dönüş imkânsızdır. Dünyada iken gerekli hazırlıkları yapmayan insanlar, ölümle karşılaştıklarında büyük bir pişmanlık içerisinde bulunacak ve Cenab-ı Hakk'tan yeniden dünyaya döndürülmeyi talep edeceklerdir. Ancak bu talepleri kabul edilmeyecektir.

"Âhireti inkâr edenlerden birine ölüm gelip çatınca, işte o zaman:

"Ya Rabbi, ne olur beni dünyaya geri gönderin, ta ki zâyi ettiğim ömrümü telafi edip iyi işler yapayım." der. Hayır hayır, bu, onun söylediği manâsız bir sözdür. Çünkü dünyadan ayrılanların önünde artık diriltilecekleri güne kadar bir berzah vardır." (Mü'minûn, 23/99-100)

Başka bir âyette de insanın, Kur'ân'dan uzaklaşmaya vesile oldukları için bazı kimselerin arkadaşlığından pişmanlık duyacağı belirtilmektedir:

"O gün zâlim, parmaklarını ısırır, 'Eyvah'! der, keşke o Peygamber'le birlikte bir yol tutaydım. Eyvah! Keşke falanı dost edinmeyeydim! Vallahi bana gelen Zikir'den beni o uzaklaştırdı. Zaten şeytan, insanı işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da yüzüstü, yalnız bırakır." (Furkân, 25/27-29)

Resûlullah da (s.a.s.) ümmetinin Kur'ân'dan uzaklaşmalarını, onunla olan bağlarını koparmalarını ve ona gerekli ilgiyi göstermeyişlerini Cenab-ı Hakk'ka şikayet edecektir:

"O gün Peygamber: 'Ya Rabbi, halkım bu Kur'ân'ı terkedip ondan uzaklaştılar!' der." (Furkân, 25/30)

Âyette "mehcûr" ifadesiyle ilgili şu anlamlar muhtemeldir: Mehcur, terkedip uzak durmak, onunla amel etmemektir. Zira bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:

"Kim Kur'ân'ı öğrenir ve kendisine ilgi duymaksızın ve içindekileri tefekkür etmeksizin onu bir mushaf olarak başucuna asarsa, kıyâmet günü o Kur'ân onun yakasına yapışır ve: 'Ey Âlemlerin Rabbi, bu kulun beni mehcûr (terkedilmiş-unutulmuş) kıldı. Benimle onun arasında bugün hükmü sen ver.' der." (Kurtubî, el-Cami' li Ahkâmi'l-Kur'ân, 13/27)

Mehcûrun diğer anlamı ise; "Kur'ân hakkında saçma sapan konuştular, evvelkilerin uydurma masalları dediler." demektir. Resûlullah'ın (s.a.s) bu şekilde şikayetinden bahsetmesi büyük bir uyarı anlamına gelir. (Râzî, Fahruddin, Mefâtîhu'l-Gayb, 24/67).

- Unutmanın Büyük Vebal Olması

İslam'a göre iyi bir işi bir defa fazlaca yapmaktansa, onu hayatın bütün zamanlarına yayıp az da olsa sürekli yapmak (Buharî, Rikak, 18) daha faziletlidir. Teneffüs ettiğimiz hava, içtiğimiz su, yediğimiz yemek nasıl sürekli olan bir ihtiyaçtan kaynaklanıyorsa, manevi hayatımızın havası, suyu ve gıdası olan Kur'ân'ın hayat boyu okunması ve yaşanması da zaruri bir ihtiyaçtır. Dolayısıyla Kur'ân'ı öğrenip okuduktan sonra bir kenara koyup unutmak, içindekilerden ilgiyi kesmek veya ona sırt çevirmek, büyük bir günah olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu konuda Hz. Peygamber'den (s.a.s) rivayet edilen hadisler oldukça ağır ifadeler taşımaktadır. Resûlullah (s.a.s) şöyle buyurmuşlardır:

"Ümmetime verilen ücretler bana arzedildi. Bunlar arasında bir kimsenin mescidden kaldırıp attığı bir çöp için verilmiş olanı da vardı. Keza ümmetimin işlediği günahlar da bana arzedildi. Bunlar arasında, bir kimsenin İlahî bir lütuf olarak öğrenip de sonradan unuttuğu bir sûre veya âyet sebebiyle kazandığı günahtan daha büyüğünü görmedim." (Ebu Davud, Salât, 16; Tirmizî, Sevabü'l-Kur’ân, 19)

Diğer bir rivayette ise şöyle buyurmuştur:

"Kur'ân-ı Kerim'i okuyan kimse sonradan (terkeder veya okumayı) unutursa, kıyâmet günü cüzzamlı olarak Allah'a kavuşur." (Ebu Davud, Vitr, 21)

Burada özellikle "cüzzam"lı ifadesinin kullanılması manidardır. Zira cüzzam hastalığında kulaklar, burun içi, önkol bölgeleri ve apış aralarında şişlikler olur. Yüz şişer, gözler göz çukurlarına kaçar. Dil, gırtlak ve boğazda yaralar oluşur. Bu yaralardan sonra aynı yerlerde sert kabuklar meydana gelir ve bu organların şekilleri değişir. Vücut ve kalçalarda erimeler görülür. Vücut derisi hissizleşir ve soluklaşır. Şiddetli çürümeler ve yaralar ortaya çıkar. El ve ayaklarda kangrenleşmeler başlar. (Saygılı, Sefa, Aile Sağlığı Ansiklopedisi, 1/172-173). Bunu, "Cüzzam hastalığında insanın kendi derdine düşüp, organlarını kaybettiğinden konuşamaması, derdini dile getirememesi gibi, Kur'ân'ı unutan kimse de, Allah karşısında konuşamayacak, kusurlarını affettiremeyecek ve mazeret beyanında bulunamayacaktır." şeklinde anlamak mümkündür.

- Kur'ân'ın Kıyamet'te Şikayetçi ve Aleyhte Delil Olması

Kıyâmet günü bir adam getirilir. Kur'ân, bu insanın karşısına bir insan kılığında çıkar. Getirilen bu adam, Kur'ân'ın farzlarını zayi etmiş, yasaklarımı çiğnemiş, yap dediklerini yapmamış, yapma dediklerini yapmış biridir. Kur'ân, bu kişiyi Allah'a şöyle şikayet eder: "Ya Rabbi, benim âyetlerimi ne kötü ezberledi, sınırlarımı çiğnedi, farzlarımı yapmadı, bana uymayı terketti, günah saydığım şeyleri işledi." Kur'ân, ortaya deliller koyarak davasını sürdürür. Bunun üzerine Yüce Allah: "Al bu adamı, ne hali varsa görsün." buyurur. Kur’ân, onu elinden yakalar ve yüzüstü Cehennem'e atıncaya kadar peşini bırakmaz. (Heysemî, 7/160)

Başka rivayetlerde de, Kur'ân'ın kıyamet gününde insanların leh ve aleyhlerinde delil olacağı belirtilmiştir. (Müslim, Taharet, 1; Tirmizî, Deavât, 85)

- Emanete Hıyânet Cezası

İnsana verilen ve kendisine ait olmayan her şey emanet hükmündedir. El, ayak, akıl, evlât, mal vs. bu emanetlerden yalnızca bazılarıdır. Bu emanetleri insana veren Zât, vakti geldiğinde bunları teslim edilen kişilerden geri alacak ve tam olarak geri iade edemeyen veya bunlara gereği gibi ihtimam göstermeyen kişilerden de hesap soracaktır. Emanete sahip çıkma İslâm'da o kadar önem arzetmektedir ki, Hz. Peygamber münafıkların özelliklerini sayarken, bunlardan birinin de "emanete hıyanet" olduğunu ifade buyurmuşlardır. (Buharî, İman, 24; Müslim, İman, 107) Bu anlamda insanlara verilen emanetlere baktığımızda, bunların başında Yüce Kur'ân gelmektedir. Sahiplenilmesi, okunması, anlaşılması ve yaşanması için insana emanet olarak verilen Kur'ân'la ilgili olarak, günü geldiğinde gönderilen kimselerden hakkıyla sahip çıkılıp-çıkılmadığı noktasında hesap sorulacaktır. Sahip çıkmayanlar, hıyanetle cezalandırılacaktır.

- Sıkıntılı Bir Hayat ve Âhiret'te Kör Olarak Haşrolma

Allah'ın dininden yüz çeviren, Kur'ân'a sırt çeviren ve onunla amel etmeyi terkedenler, maddî-mânevî sıkıntılar içinde bocalayıp durdukları gibi, Mahşer Günü'nde de kör olarak haşrolacaklardır. Bu durum, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle beyan edilir:

"Ama kim Benim zikrimden yüz çevirirse, Kitabımı dinlemez ve Beni anmaktan gaflet ederse, ona dar bir geçim vardır ve Biz onu kıyâmet günü kör olarak diriltir, duruşmaya getiririz. 'Ya Rabbi', der, 'ben gözleri gören biri olduğum halde neden beni kör olarak haşrettin?' Buyurur ki: 'Bu böyledir. Nasıl âyetlerimiz sana geldiğinde sen onları unuttuysan, bu gün de sen öyle unutulur, bir kenara atılırsın.' İşte inkârda ve günahta hadlerini aşanları ve Rabbilerinin âyetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Ahiret azabı ise, elbette daha şiddetli ve daha devamlı olacaktır." (Tâ Hâ, 20/124-127)

Âyette geçen "maîşeten dankâ", sıkıntılı hayat demektir. Müfessirler, bu hayatın dünya veya kabirde olabileceğini söylemişlerdir. Dünyada olması şöyle yorumlanmıştır: Allah Teâlâ ile bağını koparan, O'nun engin rahmetiyle ilgisini kesen kimsenin hayatı ne kadar bolluk ve eğlence içerisinde geçerse geçsin, sıkıntılarla doludur ve darlıktır. Her şeyden önce, Allah'a bağlanıp O'na güvenini yitirmenin sıkıntısını çeker. Kararsızlıkların, kuşkuların ve dengesizliklerin girdabındadır. Elindeki şeylere büyük bir hırsla sarılır. Onları kaybetmekten endişe duyar. Arzu ve heveslerin arkasında koşar, kaybettiği her şeye yanarak ve tutuşarak sıkıntıya düşer. Ve bir kalp ancak Allah'ın huzurunda güven duyar, huzur bulur. Şüphesiz ki imanın verdiği huzur, insan hayatını kat kat uzatır, genişletir, rahatlatır, derinleştirir, engin hale getirir. İmandan mahrumiyet ise, öyle bir bahtsızlıktır ki, yeryüzünde hiçbir ihtiyaç ve mahrumiyet ona denk olamaz. (Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l-Kur’ân, IV/2355) Kur'ân'dan uzak olan, dünyaya düşkün olduğu ve devamlı olarak daha fazlasını istediği için, onun hayatı dar ve sıkıntılı, geleceği karanlıktır.

Bu sıkıntılı hayatın kabirde olması ise, kabir azabı olarak yorumlanmıştır. Zira Allah Resûlü (s.a.s.), bir hadislerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Kabir azabı kâfirleredir. O, hayatım elinde olan Zat'a, Allah'a yemin ederim ki, şunu iyi biliniz: Kâfire kabirde 99 ejderha musallat edilir." (Tirmizî, Kıyame, 26; Müsned, III/38)

Kur'ân'dan uzaklaşanların kıyâmet günü kör olarak haşredilmeleri ise, dünyada yaptıkları fiillerin cinsiyle cezalandırılmaları demektir. Onlar nasıl dünyada iken Kur'ân'ı tanımazlıktan geldiler, onun âyetlerine gözlerini kapadılar, gerçekleri görmediler ise, Cenab-ı Hak da âhirette onlara Cennet'e giden yolları göstermeyecek ve onları kurtuluş delillerinden mahrum bırakacaktır. Nitekim başka bir âyette bu durum şöyle tasvir edilir:

"Allah kimi doğru yola iletirse, işte odur doğru yolda olan; kimi de şaşırtırsa, artık Allah'tan başka ona hâmi ve yardımcı bulamazsın. Kıyâmet günü onları kör, sağır ve dilsiz olarak yüzükoyun haşrederiz. Onların varacakları yer Cehennem'dir. Onun ateşi zayıfladıkça, onlara çılgın alevi artırırız." (İsrâ, 17/97)

- En Değersiz Kişi

Mekânların değeri, o mekânlarda varolan varlıkların derecesine göre kıymet kazanır. Öyle mekânlar vardır ki, o mekânlara kıymet kazandıran varlıklar oradan ayrıldıklarında, oralar hiçbir anlam ifade etmez ve normal bir yer haline gelir. Ancak o değerler yeniden oraya avdet edince, oralar yeniden kıymet kazanır, canlanır ve herkesin nazarında kudsî bir konuma yükselir. Herhalde "Şerefü'l-mekân bi'l-mekîn" (yerlerin kıymeti orada iskan edenlere göredir) darb-ı meseli de bunu ifade etmektedir.

İnsanlara Cenab-ı Hak nazarında değer kazandıran şeyler vardır. İnsan bunlara sahip olduğu ölçüde Yaratıcısının nazarında kıymet kazanır. Bu anlamda insana değer kazandıran şeylerin başında Kur'ân gelir. Kur'ân'la hemhâl olan, onu okuyan ve yaşayanlar, hiçbir gücün kazandıramayacağı makama ulaşırlar. Onu okumayan, anlamayan ve ondan uzaklaşanlar ise, karanlıklarda kalmaya aday konuma gelmişler demektir. İnsanları aydınlık iklimlere ulaştıran Kur'ân'ın nûrundan mahrum gönüller, maddeten doysalar ve rahat olsalar da, kalpleri her zaman endişeli, gelecekleri karanlık ve tatminsizdir. Kur'ân:

"İyi bilin ki gönüller, ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." (Ra'd 13/28)

ifadesiyle bu hususa dikkatleri çekmektedir.

Allah Resûlü (s.a.s), Kur'ân'la ilgisi olmayan, ondan az da olsa bir bölüm bilmeyen kimseleri şu manidar sözleriyle bildirmiştir:

"Kur'ân, Allah'ın, (insanlara ikram ettiği İlâhî bir) sofrasıdır. Gücünüz yettiğince ondan almağa çalışın. Şüphesiz ben, içinde Allah'ın Kitabı'ndan bir şey bulunmayan bir evden daha küçüğünü (sıkıcısını) bilmiyorum. Allah'ın Kitabı'ndan içinde bir şey bulunmayan kalp de, içinde kimsenin oturmadığı harabe bir ev gibidir." (Darimî, II/429)

Başka bir hadislerinde de: "İçinde Kur'ân'dan bir şey olmayan kişi, harap bir eve benzer." (Tirmizî, Fedailü'l-Kur’ân, 18) buyurmuşlardır.

Söz söyleme yönüyle oldukça belîğ olan Resûlullah (s.a.s), şüphesiz bu benzetmeyle önemli bir hususa dikkatleri çekmiştir. Yani içinde kimsenin oturmadığı, yıllarca terkedilen ve hiçbir güvenliğin olmadığı vîrâne yapılar, nasıl her türlü tehlikeye karşı açık, hırsızların, sarhoşların ve kaçakların mekânları ise, içinde Kur'ân'ın olmadığı kalpler de böyle harâbe mekânlar gibidir. Bu gibi kimseler emniyetten mahrum, huzurdan uzak, her ân bir endişe içerisinde ve mutsuzdurlar.

NETİCE

Netice itibariyle, Yüce Yaratıcı'nın rahmet vesilesi olarak gönderdiği İlâhî Kelâm, okumamız ve anlamamız gerekli olan bir konuma sahiptir. O, hem dünya hem de âhiretimiz açısından kurtuluş vesilemizdir. Dünyada bizler için önemli bir nasihat, dertlerimize şifa, hidayet kaynağı ve rahmettir. İnsanlığın dertlerine reçete olup, onları en doğru yola iletir.

Kur'ân'ın okunduğu yeri melekler ziyaret eder ve orada huzur olur. Kur'ân'ın okunup anlaşılması, Allah katında insanlara üstünlük kazandırır.

Kur'ân, kabirde bir nûr olur. Zorlanarak öğrenip okuyanın mükâfatı iki kat verilir. Okunan her harfi için, en az on sevap vardır. Kur'ân'dan uzaklaşılınca, o, âhirette uzaklaşanlardan şikayetçi olur. Onu unutma büyük bir vebal olup, emanete sahip çıkmama anlamına gelir.

Kur'ân, insana ve topluma huzur ve güven getirir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Kur'an okumanın ve ezberlemenin sevaplığı ile ilgili ayet ve hadisler hakkında bilgi verir misiniz?..

25 Kur'an-ı Kerim'de geçen Surelerin Faziletleri hakkında bilgi verir misiniz?

Cevap 1:

Kur’an’ın fazileti ve esrarı anlamına gelen “Havassu’l-Kur’an” konusunu işleyen önemli kaynaklardan biri, Nesaî ve İbn Kesir’in “Fedailu’l-Kur’an” adlı eserleridir.  Bir bölüm olarak konuyu işleyen kaynaklardan biri de Suyutî’nin el-Itkan adlı eseridir. 

Konuyla ilgili olarak Bediüzzaman Said Nursi’nin şu uyarısını -özetle- hatırlatmakta fayda mülahaza etmekteyiz: “Kulluk ve ibadetin sebebi Allah’ın emrini yerine getirmek, maksadı ise, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Faydaları ve sonuçları ise, ahirette görülecektir.  Bununla beraber, dünyaya ait -istenmeden, asıl maksat yapılmadan- kendi kendine hasıl olan bazı faydaların kulluğa zararı olmaz. Bu gibi güzellikler, özellikle kullukta zayıf olanları güçlendiren, onların ibadete olan şevklerini artıran şekerleme türünden- ilahî bir  lütuftur.

Eğer dünyaya ait faydalar ve menfaatler, bir virdin, bir zikrin gerçek bir amacı/bir gayesi, bir illeti/bir sebebi haline getirilirse,  söz konusu virdin veya zikrin sevabının en az bir kısmını iptal eder, onları, etkisiz bırakır.

İşte bu sırrı anlamayanlar, mesela yüz hasiyeti ve faydası olan Şah-ı Nakşi Bend’in kutsi evradını veya bin hasiyeti bulunan Cevşenü’l-kebir münacatını, dünyaya ait bazı faydaları gözeterek okuyorlar, fakat geçmişteki Salih kimselerin, velilerin ve kutupların gördükleri faydaları göremiyorlar, sonra konuyla ilgili olarak onlardan gelen haberlere şüphe ile bakmaya başlarlar. Halbuki, o zatlar, okuduklarını sırf Allah’ın rızasını kazanmak için okumuşlar, onlar kasıtlı olarak gözetmedikleri halde, Allah’ın kendilerine ikram ettiği bazı lütuflarını –okumaya teşvik olsun diye- başkasına da aktarmışlardır.

Gerçek şudur ki, dünyanın bir menfaatini ve bir faydasını düşünerek bir virdi veya bir zikri okuyanlar, Salih kimselerden rivayet edilen faydaları göremezler, göremeyecekler ve görmeye hakları da yoktur” (Bkz. Lemalar/17. Lema, s.131-132).

Cevap 2:

Surelerin faziletleri konusunda bazı rivayetler şöyledir:

Fatiha süresi: Surenin fazileti ile ilgili birçok rivayet mevcuttur. Bunlardan birisi söyledir: "Bu surenin benzeri ne Tevrat'ta, ne İncil’de, ne Zebur'da ve ne de Kur'ân'da yoktur" (Ibnü'l-Cevzî, Zâdü'l-Mesirî, I, 10; Kurtubî, el-Câmiu'li Ahkâmü'l-Kur'an, I, 108).

Bakara Süresi: Bakara suresinin fazileti hakkında birçok hadîs-i şerif vârid olmuştur: "Her şeyin bir zirvesi vardır. Kur'an'ın zirvesi de Bakara suresidir. Her kim onu evinde geceleyin okursa üç gün o eve şeytan girmez. Kim de onu evinde gündüzün okursa o eve üç gün, şeytan girmez." (Suyûtî, Câmiu's-Sağîr; Ebu Yâ'lâ, İbn Hibbân, Taberânî, Beyhakî).

"Kur'an'ın en faziletli suresi Bakara suresidir. Onun da en büyük ayeti Âyetü'l-Kürsî'dir. Bir evde Bakara suresi okunursa şeytan onu dinlemeye tahammül edemeyerek oradan dışarı fırlar. " (Suyûtî, Camiu's-Sağîr).

"İki parlak sureyi, Bakara ile Âli İmrân surelerini okuyun. Çünkü bunlar kıyamet gününde iki gölgelik yahut iki kuş bölüğü gibi gelir, okuyucularını mahşerin sıcağından korurlar, onları müdafaa ederler. Bakara suresini okuyun. Ona sahip olmak bereket, onu terk etmek pişmanlıktır. Sihirbazlar onu elde etmeğe güç yetiremezler. " (Suyutî, Camiu's-Sagîr; Müslim, 1/553, hadis no: 804).

"Her kim Bakara suresini okursa başına Cennet tacı geçirilir." (Dârimî 2/447, 10572).

"Bakara suresini ögretmek bereket, terk etmek ise pişmanlıktır. Sihirbazlar onu elde etmeğe güç yetiremezler. O Kur'an'ın çadırıdır. " (Dârimî, 2/446, 10570). Bakara suresinin 255. ayeti olan Âyetü'l-Kürsî ayri bir özellik taşımaktadır. Bu konuda da iki hadis zikretmekle yetineceğiz.

"Her şeyin bir zirvesi vardır. Kur'an'ın zirvesi de Bakara suresidir. Onda öyle bir ayet vardır ki o ayet Kur' an ayetlerinin efendisidir. O da Âyetü'l-Kürsî'dir. " (Tirmizî, V,157, hadis no: 2878).

Bakara suresinin Âmene'r-Resûlû olarak meşhur olan son iki ayetinin de çok büyük faziletleri vardır.

"İbn Abbas'ın rivayetine göre, bir gün Cebrail (a.s.) Peygamber (s.a.s.)'in yanında otururken yukarıdan kapı sesi gibi bir ses duydu. Başını kaldırdı: "İşte bugün gökten bir kapı açıldı. şimdiye kadar bu kapı açılmamıştı. Gökten bir melek indi. O da bugüne kadar inmemişti. Melek selâm verdi ve: "Müjde, sana iki nur verildi ki senden önce hiçbir peygambere verilmemiştir. Bunlar: Fatiha suresi ile Bakara suresinin son ayetleridir. Kim bunlardan bir harf okursa muhakkak sevabını görür." (Müslim, I, 554, hadis no: 806) buyurdu.

Ebu Mes'ud'un rivayet ettiği hadîs ise şöyledir: "Her kim Bakara suresinin son iki ayetini okursa onu her türlü kötülükten korurlar." (Müslim, I, 555, hadis no: 807).

Numan b. Beşir'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır: "Cenâb-ı Allah gökleri ve yeri yaratmadan iki bin sene evvel bir kitap yazdı. Ondan iki ayet indirerek Bakara suresini tamamladı. Bunlar bir evde üç gece okunursa o eve ,şeytan yaklaşmaz. " (Tirmizî, V, 160, hadis no: 2882)

İhlas Süresi: Ashabtan biri, bir şahsın ihlâs sûresini tekrar tekrar okuduğunu işitir. Sabah olunca Hz. Peygambere gelir ve durumu ona anlatır, adam hakkında söz söyleyecek olur Hz. Peygamber buyurur ki; "Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin ederim ki o sûre Kur'an'ın üçte birine denktir" (Kamil Miras, Sahîh-i Buhârî Muhtasari Tecrid-i Sarîh Tercemesi, Ankara 1984, XI, 234).

Resulullah (s.a.s) ashâbına "Sizden biriniz bir gecede Kur'an'in üçte birini okumaktan aciz olur mu?" diye sorar. Bu onlara zor gelir: "Ya Resulullah, hangimiz buna güç yetirebiliriz?" derler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem: "Allahü'l Vâhidü's-Samed (ihlâs) sûresi Kur'an'ın üçte biridir" buyurur (Buhârî, Fedâilu'l-Kur'an, 13; Müslim, Müsâfirûn, 259; Tirmizi, Fedâilu'l-Kur'ân, 11).

Hazreti Peygamberin bu sûrenin Kur'an-ı Kerîm'in üçte birine denk olduğunu belirtmesini âlimler, Kur'an'ın manası itibariyle üçte birine denk olması ve bir de Kur'an tilâvetinden hasıl olacak sevap olarak izah etmişlerdir. Çünkü Kur'an-ı Kerîm'in üçte biri tevhîd ilmi, üçte biri tesri' (yasama, ahkam) ilmi ve üçte biri de ahlâk ilmi konularını içerir (M. Hamdi Yazir, a.g.e, VIII, 6343-6345). İhlâs sûresi ise yukarda da belirtildiği gibi bütünüyle tevhit ilmini, zati ve sıfatlarıyla Cenab-ı Hakkın varlığını, birliğini, hiçbir şeye ihtiyacı olmadığını, her şeyin kendisine muhtaç olduğunu, selef ve halefe ihtiyacı olmaması sebebiyle doğmadığını ve doğurulmadığını açıklaması münasebetiyle Kur'an'ın üçte birine müsâvidir. Allah'ın zat ve sıfatlarından, başka surelerde de bahsedilmektedir; ancak bu sure, sırf bunlardan bahsetmektedir.

Asr Suresi: Sahabeler birbirlerine karşılaştıkları vakit « Asr » suresini okurlardı .

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: « Kim Asr suresini okursa, Allahü Teâlâ onun günahlarını affeder. Hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden olur ».

İmam-ı Şâfii Asr suresi hakkında buyurmuştur ki: " Kur'an-ı Kerimde başka hiç bir sure nâzil olmasaydı, şu pek kısa olan Asr suresi bile, insanların dünya ve âhiret saâdetlerini te'mine yeterdi. Bu sure, Kur'an-ı Kerimin bütün ilimlerini hâvidir " .

Fecr Suresi: Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuş ki : " Kim her gün Fecr suresini okursa, o, kıyamet günü kendisi için bir nur olur "

Tekvir Suresi: İmam-ı Ahmed, Tirmizi ve Hâkim'in Ibnü Ömer (r.a.)'den rivayet ettiklerine göre Resulallah (S.A.V.) söyle buyurmuştur: « Her kim Kıyamet gününe gözüyle bakmayı arzu ederse Küvvirat (...) suresini okusun » .

Felak ve Nas Suresi: Sahih hadislerde Hz. Peygamber'in yatarken ihlâs, Felâk ve Nâs surelerini okuyarak ellerinin içine üflediği sonra başından ve yüzünden başlayarak üç defa elinin eristiği kadarıyla bütün vücudunu sıvazladığı bildirilmiştir. Müslümanlar da onu her şeyde örnek aldıkları gibi bu sünnete uymuşlar, beş vakit namazlarda Muavvizeteyn okumuşlar ve Allah'a emrettiği şekilde bütün şerlerden sığınmışlar ve Allah onları serlerin her çeşidinden korumuştur (Seyyid Kutub, F; Zilâli'l-Kur'an, XVI, 441-447; Mevdûdî, Tefhîmu'l-Kur'an, VII, 322-326; Mehmed Vehbi, Hulâsatü'l-Beyân, XV, 6619-6626, Ömer Nasuhi Bilmen, Kur'an-ı Kerîm'in Türkçe Meâli Alisi ve Tefsiri, VIII, 41 17-41 19; İbn Kesir, Hadislerle Kur'an-ı Kerîm Tefsiri, XV, 8809-8824; M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VIII, 6367-6409).

Ukbe İbnu Âmir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bu gece indirilen ayetler var ya, onlar gibisi hiç görülmemiştir: Kul eûzu birabbi'lfelak ve Kul eûzu birabbi'nnâs sûreleri". (Müslim, Misâfirin 264; Tirmizî, Sevâbu'l-Kur'ân 12, Tefsir, Muavvizateyn, Ebu Dâvud, Salât 354; Nesâî, İstiâze 1)

Ukbe İbnu Âmir (radıyallahu anh) Tirmizî'de gelen bir rivayette der ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bana, her namazın arkasından Muavvizeteyn'i okumamı emretti." (Tirmizî, Sevabu'l-Kur'ân 12)

Abdullah İbnu Hubeyb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hafif bir yağmur ve karanlığa mâruz kalmıştık. Bize namaz kıldırsın diye Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı bekledik." (Ravi der ki; Abdullah İbnu Hubeyb şu mânada birşeyler daha söyledi: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çıktı ve:

"- Söyle!" dedi. Ben:

"- Ne söyliyeyim?" diye sordum. Bunun üzerine:

"- Akşama ve sabaha erince Kul hüvallahu ahad ve Muavvizeteyn sûrelerini üçer kere oku. Bu sana, her şeye karşı yeterlidir" dedi. (Nesâî, İsti'âze 1)

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Her şeyin bir kalbi vardır. Kur'ân'ın kalbi de Yâ-Sîn'dir. Kim bu sureyi okursa, Cenab-ı Hakk, bu okuması sebebiyle kendisine, Kur'ân-ı Kerim'i -Yâ-Sîn hariç- on kere okumuş sevabını verir." (Tirmizî, Sevâbu'l-Kur'ân 7)

Kehf Suresi: Ebu'd-Derdâ (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdu ki: "Kim Kehf sûresinin başından -bir rivayette; sonundan- on âyet ezberlerse Mesih Deccâl'in şerinden emin olur." (Müslim, Salâtu'l-Müsâfirin 257; Ebu Dâvud, Melâhim 14; Tirmizî, Fedâilu'l-Kur'ân 6,)

Secde suresi: Hz. Cabir (radıyallahu anh) anlatıyor:

"Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Elif-Lam-Mim  Tenzil ve Tebâreke'llezi  bi-Yedihi'l-Mülk surelerini okumadan uyumazdı."

Tâvus (rahimehullah), bu iki surenin faziletce Kur'ân'daki diğer surelerden herbirine yetmiş kat üstün olduğunu söylerdi. (Tirmizî, Sevabu'l-Kur'ân 9, Da'avât 22)

Mülk Suresi: Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kur'an-ı Kerim'de otuz ayetlik (şanı yüce) bir süre vardır. Bu süre (kendisini okuyan) kimseye (kıyamet günü) şefaat eder ve Allah'ın onu affetmesini sağlar. Bu süre Tebarekellezi bi-Yedihi'l'Mülk'dür" (Ebu Davud'daki rivayette: "Okumak suretiyle) arkadaşlığını kazanan kimseye sure şefaat eder" denilmiştir. (Ebu Davud, Salat 327, (1400) (veya Ramazan 10); Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 9, (2893)

Tirmizi'de, İbnu Abbas'tan gelen bir diğer rivayette, İbnu Abbas (ra) Resulullah (sav)'ın şöyle dediğini belirtir: "Bu süre (kabir azabına, veya kabir azabına sebep olan günahlara karşı) engeldir, bu süre kurtuluş sebebidir, kişiyi kabir azabından kurtarır." (Rezin şunu ilave etmiştir: "İbni Şihab demiştir ki: "Humeyd İbnu Abdirrahman'ın bana haber verdiğine göre, Resulullah şöyle buyurmuştur: "Mülk suresi, kabirde, arkadaşı yerine mücadele eder (ve onu azabtan korur). (Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 9, (2892)

Nasr Suresi: Resulullah (sav) buyurdular ki: "İza cae nasrullahi ve'l-feth" süresi Kur'an-ı Kerim'in dörtte birine denktir" (Tirmizi, Sevabu'l-Kur'an 10, (2897)

Cevap 3:

Dualara va'dedilen netice ve sevaplara kavuşmanın şartları konusunda bilgi almak için tıklayınız.

26 Kur'an-ı Kerim'de hırsızlık yapanın elinin kesilmesi emredilmektedir. Bu hırsızlık suçun cesası, insan hakları açısından ağır bir ceza değil mi?

"Başkasına ait bir malı, korunduğu yerden, sahibinin bilgisi dışında gizlice almak." demek olan hırsızlık, mala ve mülkiyet hakkına karşı işlenen temel suçlardan biridir. Alın terinden ve meşrû kazançtan doğan servetin korunması İslâm'ın temel ilkeleri arasındadır. İslâm emeği ve mülkiyeti kutsal saymış, mülkiyete haksız olarak el uzatmayı cezalandırmıştır. Bu itibarla bütün ilâhî dinlerde ve hukuk düzenlerinde olduğu gibi, İslâm'da da hırsızlık hem hukuk düzeni açısından suç, hem de dinen ve ahlâken büyük günah ve ayıp sayılmıştır.

Hırsızlık, başkasının ter dökmek suretiyle kazandığı malını çalıp, kalbini yaralayan büyük bir hıyanet, vicdana sığmayan bir cinayettir. Bu cinayet, her asırda ve her yerde bulunmuş ve bulunmaktadır. Bunun için; yüce İslâm dini, verilen ceza, yapılan işe uygun olsun diye bu insafsızlığı yapan kimse için ağır bir müeyyide getirip elinin kesilmesini emretmiştir. Bu müeyyide, uygulansaydı hırsızlık olayları en az düzeye inerdi.

Hırsızlık; kitap, sünnet ve icmâ delilleriyle yasaklanmıştır. Kur'ân'da şöyle buyurulur:

"Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesiniz." (Maide, 5/38).

Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:

"Sizden öncekiler şu sebeple helâk oldular; onlar, şerefli bir kimse hırsızlık yaptığı zaman, hırsızı serbest bırakırlar. Güçsüz bir kimse hırsızlık yapınca da, ona ceza uygularlardı." (eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, VII,131,136).

Hırsızlık sâbit olunca, el kesme (had cezası) uygulanır. Had cezası gerekli olmayan durumlarda ise zararın tazmini yoluna gidilir.

İslâm hukukçuları suç ve cezada kanunîliği, adalet ve hakkaniyeti temin gayesiyle hırsızlık suçunun hangi şartlarda işlenmiş sayılacağı, cezanın uygulanabilme şartları, tekerrür, zorlama ve af gibi durumların cezaya etkisi konularını ayrı ayrı tartışmışlar ve bu konuda zengin bir hukuk doktrini oluşmuştur. Özetle, hırsızlık suçunun tam oluşması için açlık, zaruret, zorlama gibi, hırsızlık suçunu işlemeyi kısmen veya tamamen mâzur gösterecek bir mazeretin bulunmaması, suçun bilerek ve istenerek işlenmesi, fâilin cezaî ehliyetinin bulunması, çalınan malın hukuken koruma altında olması ve belli bir miktardan fazla olması gibi şartlar aranmıştır.

İslâm hukukunda cezalar, suçu önlemek için gerekli ön tedbirler alındıktan sonra, uygulanma imkânı bulan nihaî ve zorunlu müdahale niteliğindedir. Buna göre, İslâm'ın temel amacının, bazı kimseleri cezalandırmak değil, aksine hırsızlık suçunun işlenmesine imkân bırakmayacak önlemleri almak, iktisadî ve sosyal gelişmeyi ve dengeyi sağlamak, insanları eğitmek ve yönlendirmek olduğu burada tekrar hatırlanmalıdır. Toplumda bütün bu çabaların başarılı olması, dinî eğitim ve öğretimin, toplumun genel ahlâkî değerlerinin, buna ilâve olarak yasal düzenlemelerin ve izlenen resmî politikanın birbiriyle uyumlu olması vazgeçilmez bir önem taşır.

Hak Teâlâ hırsızlığın cezasını emretmiştir. Bu genel şartlar altında ise hırsızlığa cesaret eden bir elin, İslâm sosyal kurumu içinde kangren olmuş bir uzuv gibi kesilmesi gerekli olur.

Ey müminler hırsız erkek ve hırsız kadının da, yani şüphe ve mazeretten âzâde olarak hırsızlığı açığa çıkan gerek erkek ve gerek kadın hırsızların da kazandıkları işe bir ceza, Allah'tan bir nekâl, yani bir daha yapmamaları için hakkıyle bir bağ, bir tuşak, bir kelepçe olmak üzere ellerini kesiniz. Çünkü Allah hem azîz (üstün), hem hakîm (hikmet sahibi)dir. Emrine karşı gelinmez, hükmünü hikmetle verir. "Hak" O'nun yüksek himayesinde, ceza O'nun hikmeti cümlesindendir. Zulüm ve bozgunculuğa razı olmayan, hayır ve hakka çalışmak için el ve kudret ihsan eden; Allah'dan gereğince korkmayı, vesile aramayı, mücahedeyi emreden; fakirleri korumak, sıkıntılı olanları gözetmek, düşkünlere yardım etmek için bu kadar âyetler ve hükümler indiren; infak, zekat, sadakalar, yardımlaşma hükümleriyle gücü olanlara vazifeler farz kılan, zenginlerin mallarından dilencilere, düşkünlere belli bir hak veren Allah Teâlâ'nın bu emirlerini, bu hükümlerini icra ve tatbik eden Müslüman, sosyal toplumu içinde Allah'tan korkmayarak, Allah'a yaklaşmak için güzel vesileler dileğinde bulunmayarak ve Allah yolunda mücahede etmek için nefsinin, şehvetinin isteklerine sabredemeyerek, başkasının hukukuna gizlice el uzatmak kendisinin ne hakkı, ne de hakkı olduğu şüphesi bulunmayan bir malı, Allah görmüyormuş gibi çalmaya kalkışmak, elbette Allah'ın izzetine bir tecavüz ve gizliden gizliye bir harptir. Ve böyle bir elin cezası da kesilmektir.

Şu halde suç ile ceza arasında denklik yok zannedilmesin. Zira bu ceza yalnız malın karşılığı değil, gizli bir hainlik ve Allah'ın izzetine bir tecavüz olan hırsızlık fiilinin cezasıdır. Bu el kendini ateşe sokmuş veya kılıca uzatmıştır. Bu, gerek ona ve gerek ona uyup azacak olanlara Allah tarafından öyle sabit bir kelepçedir. Bununla hem hırsız fesad (bozgunculuk)tan temizlenir, hem de diğerleri. Sonra Allah Teâlâ'nın izzetine bu şekilde tecavüz edenleri bu cezaya layık kılması ve böyle devamlı bir kelepçeye koyup haddini bildirmesi yalnız bir kızgınlık eseri değil, sırf hikmettir. Bu ceza tatbik edilen sosyal toplumda hırsızlığın kökü kesilir. Kesilmeye layık el bulunmaz olur. O şart ile ki, hakkıyle tatbik edilsin ve her şüpheden sâlim olarak tatbik edilsin de hiçbir haksızlığa meydan verilmesin. Aksi halde Allah'ın izzet ve hikmeti de ters şekilde ortaya çıkar. Haksız yere bir mal çalan elin cezası kesilmek olursa, haksız yere bir el çalan ellerin cezasının ne olması lazım geleceği tasavvur olunsun!

Yani hırsızlık yapıp kendi elinin kesilmesine sebep olarak kendine zulmetmiş olan hırsız erkek veya hırsız kadından herhangi birisi, eli kesildikten sonra tövbe edip hâlini düzeltirse, Allah affedici ve merhametli olduğu için tövbesini -her halde- kabul eder. Ve ahirette ona başka azab yapmaz, rahmet ve mağfiret eder. Şu halde eli kesilmiş ve tövbekâr olmuş olanlara daha önce hırsızlık etmiş diye kötü gözle bakmamalı, acıyıp yardımda bulunmalıdır.

İlave bilgi için tıklayınız:

HIRSIZLIK

27 Ayetü'l-kürsî okumanın hikmetleri, faziletleri hakkında bilgi verir misiniz?

Muhammed b. İsâ'dan nakledildiğine göre İbnü'l-Aska' şöyle der:

"Adamın biri Hz. Peygamber'e gelip,

 'Kur'an'ın en faziletli âyeti hangisidir?' diye sordu. Resulullah (asm.) şöyle buyurdu:

Âllah'u Lâilâhe illâ huve'l-Hayyu'l-Kayyûm... " (Müslim, Müsafirîn, 258; Ebû Dâvûd, el-Huruf ve'l-Kiraa, 35; İbn Hanbel, V/142).

Başka bir hadiste de:

"Kur'an'ın en faziletli âyeti Bakara sûresindeki Âyetü'l-kürsi'dir. Bu âyet bir evde okunduğu zaman şeytan oradan uzaklaşır. " (Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 2)

Resulullah (asm.) bir defa Ka'b oğlu Ubey'e, ezberinde olan âyetlerden hangisinin daha yüce olduğunu sormuş, "Allah ve Resulu daha iyi bilir." cevabını alınca, soruyu tekrar etmiş, bunun üzerine Ubey, bildiği en yüce âyetin "Allahu lâ ilâhe illâhüve'l-Hayyu'l-Kayyûm" olduğunu söylemiştir. Resulullah (asm) aldığı cevaptan memnun olarak Ubey'in göğsüne vurarak "Ey Ebû Münzir! İlim sana kutlu olsun. " buyurmuştur. (Ebû Dâvûd, Vitir,17)

Ayrıca Hz. Peygamber (asm) şöyle buyurmuştur:

"Âyetü'l-kürsî Kur'ân âyetlerinin şahıdır." (Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 2)

Bu âyet-i kerîmede Cenâb-ı Allah'ın yüceliği, sıfatları, kâinatta meydana gelen büyük olayların tamamen onun iradesi doğrultusunda vukû bulduğu, onun isteği ve izni olmadan hiç bir kimsenin başkasına şefaat edemeyeceği, O'nun kürsüsü, göklerde ve yerdekilerin ona ait olduğu hakkında bilgi verilmektedir.

Meâli şöyledir:

Allah (İbadete en lâyık olandır), Ondan başka ilâh yoktur. Diridir (ezeli ve ebedîdir), Kayyumdur (yaratıkların bütün işlerini düzenleyicidir. Yaratmada, rızık vermede mahlûkâtın yegane sahip ve hâkimi olup her şey onun sayesinde ayakla durur) Onu ne bir uyuklama alır, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi onundur. O'nun izni olmaksızın yanında kim şefaat edebilir? O, (bütün yaratılmışların) önlerindekini (dünyadaki bütün yaptıklarını, açıklaytp gizlediklerini), arkalarındakini (Ahirette olacak şeyi) bilir. Onun ilminden, kendisinin dilediğinden başka hiçbir şeyi kavrayamazlar. O'nun kürsüsü (ilmi) gökleri ve yeri kuşatmıştır. Ve onların (göklerin ve yerin) korunması O'na ağır gelmez. O, çok yüce çok büyüktür." (bk. Ahmed Ağırakça, Şamil İslam Ans.)

Âyetü'l-kürsi'nin Okunması Hakkında Bazı Hadisler:

"Cibril bana geldi. 'Cinden bir ifrit sana tuzak kurmak istiyor. Yatağına girdiğin zaman Âyetü'l-kürsi'yi oku. Yani yatmadan evvel Âyetü'l-kürsi'yi oku.' dedi."

"Kim farz olan her namazın ardından Âyetü'l-kürsi okursa, ondan sonraki namaza kadar mahfuz kalır." (Bu hadis sebebiyle her farz namazdan sonra Âyetü'l-kürsi okunur.)

"Kim sabah çıkınca Âyetü'l-kürsi ile 'Ha-mim tenzilül kitabi minellahil azizil alim' suresinin evvelindeki iki âyeti okursa, o gün akşama kadar (bela ve kazalardan) mahfuz kalır. Kim de akşama dahil olunca onları okursa o gece sabahlayıncaya kadar mahfuz olur."

"Uyurken Âyetü'l-kürsi okuyana şeytan yaklaşmaz."

(bk. Prof. Dr. İbrahim CANAN, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi)

28 Kur'an okumadan önce, "Allahümme bil hakkı enzeltehü ve bil hakkı nezel…" diye başlayan bir dua olduğu söyleniyor; kaynağı var mıdır?

Dua güzeldir. Ancak hadis kaynaklarında böyle bir duaya rastlayamadık.

- Bazı Türkçe sitelerde “Müslim’den rivayet:” şeklindeki klişe, doğru değildir. Belki de “Bir Müslüman’dan rivayet” anlamı düşünülmüş, ifadeye hadis imajını vererek ona kuvvet kazandırmak amaçlanmış olabilir.

- Özellikle sevapla ilgili kayıt -sitelerde de- hemen, hemen yok gibidir. Yalnız bir Arapça sitede gördük. Orada da kaynak verilmemiştir.

- Bu dua, Gümüşhanevi Hazretlerinin Mecmûatu'l-Ahzab isimli kitabında geçmektedir. Ancak Hadis olduğunu gösteren her hangi bir kaynak bulamadık.

Özetle söylemek gerekirse; dua güzeldir, okunabilir. Fakat Hadis olarak değerlendirmemek gerekir.

Duanın Latince yazılışı ve anlamı:

"Allahümme bil hakkı enzeltehü ve bil hakkı nezel. Allahümme azzim ragbetî fîhi vec’alhu nûran libasarî. Ve şifâen lisadrî. Allahümme zeyyin bihî lisânî ve cemmil bihî vechî ve kavvî bihî cesedî. Verzuknî tilâvetehu ala tâatike ânâel leyli ve etrafen nehâr. Vehşurnî mean nebiyyi Muhammedin sallallahu teala aleyhi ve selleme ve âlihil ahyâr."

Anlamı:

"Allah'ım, inzal ve nazil kıldığın Kur'an hakkı için, Allah’ım! Kur'an'a karşı rağbetimi arttır, gözlerime Kur'an'ı ışık yap, göğsüme Kur'an'ı şifa yap. Allah'ım, Kur'an'la dilimi zinetlendir, yüzümü güzelleştir ve vücudumu da Kur'an'la kuvvetleştir. Okumasını emrin üzerine rızıklandır, gece ve gündüz  Kur'an okumamı nasip et ve beni Resulü Ekrem ile ve O'nun en seçkin âl ve ashabıyla birleştir.”
  (bk. Mecmûatu'l-Ahzab, 1/591)

- Ayrıca, “Rabbena âmenna fektübnâ ma'aşşâhidîn. = Ey Rabbimiz, bize indirdiğin kitaba inandık, Resule de uyduk. Bu halde bizi şahitlerle beraber yaz." (Âl-i İmran, 3/53) şeklinde bir duadan bahsedilmektedir. Bu dua aynı zamanda Kur'an'dan bir âyettir. Bu duânın, Mushaf’ı ele alırken ve Kur'an okunacağı zaman okunan bir dua olduğu söylenmektedir. (Kenzu’l-İrfan, s. 46) Ancak böyle bir Hadis bulamadık.

29 Kur'an-ı Kerim sureleri günümüzde neden nüzul sırasına göre sıralanmamıştır: günümüzdeki sıralama neye göre yapılmıştır?

İlk inen ayetler Alak süresinin ilk beş ayetidir. Ancak sure olarak ilk inen sure Fatiha suresidir.

1. Allah'ın son mukaddes kitabı, bütün insanlığa İlâhi fermanı olan Kur'an, yirmi üç senede âyet âyet, sûre sûre nazil olmuştur.

Peygamber Efendimiz (asm) kendisine nazil olan âyet ve sûreleri yanında bulunan sahabelerine okur, sahabeler de onu ezber ederler, bir kısmı da yazardı. Bundan ayrı olarak, Peygamber Efendimiz (asm)'in vahiy kâtipleri vardı. Bunlar nazil olan âyetleri ve sûreleri özel olarak yazmakla vazifeli idiler.

Gelen âyet ve sûrenin nerede yer alacağı, Kur'an'ın neresine gireceği de bizzat Peygamberimize Cebrail (as) vasıtasıyla bildiriliyor, o da vahiy kâtiplerine tarif ederek, gerekeni yaptırıyordu. Böylece Hz. Peygamber (asm)'in sağlığında Kur'an'ın tamamı yazılmış, nereye neyin gireceği belli olmuştur. Aynca Cebrail (as) her Ramazan'da gelir, o güne kadar nazil olmuş âyet ve sûreleri Peygamberimize yeni baştan okurdu.

Peygamber Efendimiz (asm)'in vefatından evvelki son Ramazan'da Hz. Cibril yine gelmiş, ancak bu sefer Kur'an'ı Peygamberimiz ile iki sefer okumuşlardı. Birinci sefer Hz. Cibril okumuş, Peygamberimiz dinlemiş; ikinci seferde ise Peygamberimiz okumuş, Hz. Cibril dinlemişti. Böylece Kur'an son şeklini almıştı.

2. Kur'an yirmi üç senede nazil olmasına ve her bir ayetin de ayrı ayrı konular sebebiyle inmesine rağmen, bu kadar konu birliği içerisinde olması bir mucizedir. Hayatın her yönünü içine alan ve iki dünyanın saadetini temin eden Kur'an'ın, bu kadar değişik zaman diliminde ve değişik problemlere göre nazil olması, ayrıca farklı zamanlarda inen ayetlerin yerlerinin sırayla olmadığı hâlde konu birliği ve bütünlüğü bulunması harikadır ve mucizedir.

3. Kur'an'ın her bir suresi küçük bir Kur'an gibidir. Bu nedenle her hangi bir sureyi okuyan bir Kur'an okumuş ve istifade etmiş gibi olacaktır. İşte ayetler iniş sırasına göre olsaydı, bu hikmet de yok olacaktı.

4. Allah’ın işleri insanlarınkine benzemiyor. Nitekim bir insanın yaratılmasında önce baş taraftan ayaklara veya ayaklardan başa doğru bir gidiş olmuyor. Bütün organları beraber büyüyor ve gelişiyor. İşte Allah’ın Kelamı olan Kur'an-ı Kerim de bu şekilde farklı, ama mucize bir metotla tanzim ve tertip edilmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Kur'an-ı Kerim'in yazılması, toplanması ve kitap haline getirilmesi hakkında detaylı bilgi verir misiniz?..

30 Maide sûresi 51. âyette ifade edilen "Hristiyan ve Yahudileri dost edinmek" hakkında açıklama yapar mısınız?

Kur'an'ın belirttiği gibi,

"Ehl-i Kitabın hepsi bir değildir." (Âl-i İmran, 3/113).

Onların hepsini aynı kategoride görmek, Kur'anî ve tarihî realiteye muhaliftir.

"Yahudî ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Allah zalim topluluğa hidâyet etmez." (Maide, 5/51)

âyeti, onlarla diyaloğa ve beşerî ilişkilere mani değildir. Nitekim, Ehl-i kitaptan kız almak, Kur'an'ın hükmüyle sabit bir vakıadır (Maide, 5/5). Hamdi Yazır, üstteki âyetle ilgili şöyle der:

"Mü'minler, yahudi ve hristiyanlara iyilik etmekten, dostluk yapmaktan, onlara idareci olmaktan menedilmemiş, onları veli ittihaz eylemekten, yardaklık etmekten nehyedilmişlerdir. Çünkü onlar, mü'minlere yar olmazlar."

Fıkıh usulündeki "Hüküm müştak üzerine olsa, me'haz-ı iştikak hükmün illetini gösterir." esasının, üstteki âyeti doğru yorumlama noktasında hatırdan uzak tutulmaması gerekir.

Mesela, "hırsızlık yapanlara şu cezayı uygulayın" denildiğinde, hükmün illetinin hırsızlık olduğu aşikardır. Onun gibi, üstteki âyetteki nehiy dahi, Yahudi ve Hristiyanlarla, Yahudilik ve Hristiyanlık cihetleriyle ilgilidir.

Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san'atı içindir. Her bir Müslümanın herbir sıfatı Müslüman olması lazım gelirken, her zaman bunun gerçekleştiğini söyleyemeyiz. Onun gibi, herbir kafirin herbir sıfatı kafir değildir. Dolayısıyla, onlarda bulunan Müslüman sıfatlar veya faydalı san'atlar noktasından muhatap olmak niçin caiz olmasın ? "Ehl-i kitaptan bir haremin olsa, elbette seveceksin."

Meseleyi şu şekilde özetlemek mümkündür: Onlarla beşeri ilişkilerde bulunmak ayrı, onların din-örf ve adetlerine hayran kalmak ayrıdır. Birincisi Kur'an'ın nehyine dahil değilken, ikincisi kesinlikle yasaklanmıştır.

“Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur’anda nehiy vardır... Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz?” sorusuna Bediüzaman verdiği öz, fakat çok doyurucu cevabında şöyle diyordu:

“Bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyet olan ayineleri hasebiyledir.”

Buna göre Kur’an'da yasaklanan muhabbet, Hak din olan İslâm’a kavuştuktan sonra Yahudiliğe yahut Hristiyanlığa meyletmek ve sevgi beslemektir. Bu yasaktan kaçınmak şartıyla, bir Hristiyanla iyi komşuluk ilişkileri kurulabilir, ticaret yapılabilir, ortak düşmanlara karşı birlikte hareket edilebilir. Bütün bunlar Hristiyanlığı sevmek demek değildir.

Konunun devamında bu noktaya şöyle açıklık getiriliyordu:

“Bir adam zatı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat ve san’atı içindir. … Binaenaleyh, Müslüman bir sıfatı veya san’atı istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!” (Münâzarât, s.40)

Son cümle gerçekten çok harika ve konuya son noktayı koyuyor. Ehl-i kitaptan bir kadınla evlenen Müslüman, hanımını elbete sevecektir, ama bu sevgi onun dinini sevmesi manasına gelmez.

Bu ince ölçüden uzak kalmak, bize bazen çok pahalıya mal oluyor.

Konunun devamında, Ehl-i kitapla dost olmanın gerekçesi, şu cümlelerde net olarak ortaya konuluyor:

“Onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan âsâyişi muhafazadır. İşte bu dostluk kat’iyen nehy-i Kur’ânî de dahil değildir.” (Münâzarât, s.41)

İlave bilgi için tıklayınız:

"Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin!"

31 Kur'an Hatmi ve hatim duası var mıdır? Peygamber Efendimiz ve Sahabeler yapmış mıdır?

"Ey İnsanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerinizdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir." (Yunus Sûresi, 57.Âyet)

Kur'an Okumanın Fazileti

"Ümmetimin ibadetinin en faziletlisi, Kur'ân okumaktır." (Suyûtî, Câmiu's-Sağîr,, I, 51)

"Evlerinizi namaz kılmakla ve Kur'an okumakla nurlandırınız." (Suyûtî, Camiu's-Sağîr, II, 188)

"Bir kimsenin Allah'ın kitabından bir harf okuması bir hasenedir. Hasene de on misli sevap (mükâfat)la karşılanır. Ben size, 'Elif-Lam-Mim' bir harftir demiyorum. Belki "Elif" (başlı başına) bir harf, "Lam" da bir harf, "Mim" de bir harftir." (Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 16)

"Kur'an okuyunuz, zira Kur'an, kendisini okuyanlara kıyamet gününde şefaatçi olarak gelir." (Müslim, Müsafirun, 252)

Kur'an Hatmi

Hatim, hadis ilmiyle ilgili bir kavramdır. Hatim kelimesi "örtmek, mühürlemek, bir şeyi tamamlayıp sonuna ulaşmak" gibi manalara gelmektedir. Kur'ân-ı Kerîm'i baştan sona kadar yüzünden veya ezberden okumaya da hatim denilmektedir. Aynı zamanda hadis kitaplarını okuyup bitirmek de hatim olarak isimlendirilmiştir.

Hatim Adabı

- Hatim, Nâs suresinin okunmasıyla sona ererse de ardından Fatiha ve Bakara suresinin ilk beş ayetinin okunması yeni bir hatme başlangıç sayılmıştır.
- Hatim tamamlandıktan sonra dua edilir.
- Ölünün yıkanıp kefenlenmesinden sonra yahut defnedildiği gün veya gece Kur'an okunması veya hatim indirilip dua edilmesi bazı müslüman çevrelerde âdet hâline gelmiştir.

Hatim Duasından önce ne yapılır?

Hatim duasına geçmeden önce Nas ve Fatiha sureleri ile Bakara suresinin başından beş ayet okumak sünnettir. Bu konuda Übey bin Ka’b’ın şöyle dediği nakledilir: “Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Nas suresini okuduğu zaman, Fatiha suresine başlar, sonra Bakara suresinin başından “ve ulaike humu’l-müflihun”a kadar okur, hatim duasını yapar, daha sonra da kalkardı.” (Suyuti, el-İtkan, 1/313)

Resulullah’ın, Kur’an-ı Kerim’i terkedilmiş bir vaziyette bırakmamak için böyle yaptığı rivayet edilmektedir. Kurtubi’de şöyle geçer: “Kur'an'ı hatmettiği her seferinde tekrar Fatiha'dan başlamak. Böylelikle Kur'an terkedilmiş gibi olmaz.

İşte bundan dolayı Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Kur'an'ı hatmettiği vakit, Kur'an'ın baş tarafından -Kur'an terkedilmiş gibi olmasın diye- beş ayet kadar bir miktar okurdu. İbni Abbas'ın rivayetine göre, bir adam gelip: Ey Allah'ın peygamberi, hangi amel daha faziletlidir? diye sormuş. Hz. Peygamber ona şu cevabı vermiş: Sana konup göçen gibi olmanı tavsiye ederim. Adam: Konup göçen ne demektir, diye sorunca Hz. Peygamber şu cevabı verir: Kur'an okuyan kişi, başından başlar, sonuna gelince tekrar başına geçer. Her konduğunda hemen göçer.” (bk. Darimi, Fezailü'l-Kuran, 33; Kurtubi, Tefsir, 1/30)

İbnu'l-Esir, "Kur'an okuyan kişi, başından başlar, sonuna gelince tekrar başına geçer. Her konduğunda hemen göçer." şeklindeki hadisi zikrettikten sonra, Mekke'lilerin de bu uygulamayı sürdürdüklerini kaydetmektedir. (Garibu'l-Hadis, 1/430)

Hatim Duası

Kur'ân-ı Kerîm'i başından sonuna kadar okuduktan sonra, yani hatmettikten sonra yapılan duaya "hatim duası" adı verilir.

Resulullah (A.S.M.) "Kim Kur'ân'ı hatmederse, onun kabul olunmuş bir duası vardır." (Suyûtî Camiu's-Sağîr, II,175) buyurmuştur. Kendisinin de hatimden sonra dua ettiği bildirilmekte ve bu dualardan bazıları nakledilmektedir. Gerek ezberden, gerekse yüzünden Kur'ân'ı hatmeden kişinin, duasının Allah katında makbul olduğunu ve bir diğer hadislerinde de Allah'ın bu kimselere "cennette bir ağaç ihsan edeceğini" haber vermişlerdir. (Suyûtî, Câmiu's-Sağîr, I, 96)

Enes b. Mâlik'ten rivayet edilen bir hadise göre Hz. Peygamber (asm), hatim yapacağı zaman ehl-i beytini toplar ve hatim duası yapardı (el-Fûrî, Kenzü'l-Ummâl, I, 392) İbn Mes'ud'un rivayetine göre de, Hz. Peygamber (asm) ehl-i beytini toplar, dua eder, onlar da "âmîn" derlerdi (Sehavi, Cemalü'l Kurrâ, vd. 34).

İbnü'l-Cezerî, Câbir b. Abdullah'dan rivayet edilen; "Kur'an sahibinin kabul olunmuş bir duası vardır. Allah isterse onu sahibine hemen dünyada verir, dilerse onu âhirete bırakır." hadisine işaret ederek, "Kur'an'ı hatmedenin bu hadisin zâhirî manasına göre, dua etmesi müstehaptır" demektedir. (İbnü'l-Cezerî, Takrîbu'n-Neşr, 194)

Sahabeden Abdullah b. Mesud, Abdullah b. Abbas ve Enes b. Mâlik başta olmak üzere bazı sahabilerin de hatim dualarına katıldıkları, aile fertleriyle birlikte hatim duası yaptıkları rivayet edilmiştir. (Dârimî, Fazâilü'l-Kur'an, 33) Mücâhid de, sahabenin hatim duasına iştirak etmeye özel bir önem verdiğini belirtmek üzere "Ashab-ı Kiram, ilâhî rahmet iner diye hatim esnasında hazır bulunurlardı" demektedir. (Suyûtî, ltkân, I, 311)

Hatim duasına geçmeden önce Nâs ve Fâtiha sureleri ile Bakara suresinin başından beş âyet okumak sünnettir. Bu konuda Übey b. Ka'b: "Resûlullah, Nas suresini okuduğu zaman, Fatiha suresine başlar, sonra Bakara suresinin başından "ve ülâike hümü'l-müflihûn"a kadar okur, hatim duasını yapar, daha sonra da kalkardı" (Suyûtî, ltkân, I, 313) demektedir. Resûlullah'ın, Kur'ân-ı Kerîm'i terkedilmiş bir vaziyette bırakmamak için böyle yaptığı rivayet edilmektedir (Kurtubî, Tefsir, I, 30).

Peygamberimiz (asm) ve Hatim

"Hz. Peygamber (asm), Ramazan gecelerinde Kur'an'ı Cibril'e arz ederdi." (Buharî, Bed'ü'l-Vahy)

"Cibril her sene Peygamberle (asm) karşılıklı olarak Kur'an'ı birbirlerine arz ederler, son senesinde ise bu arz işi iki defa vâki olmuştur." (Müslim, Fedâilü's-Sahabe, 99)

Peygamber Efendimiz (S.A.V.) Kur'an'ı Ramazan ayında (Cebrail A.S.) karşılıklı olarak baştan sona okumuşlardır. Bu yüzden Kur'an'ın bu ayda sıkça okunması müstehap kabul edilmiştir.

Müslümanlar da o zamandan beri Ramazan ayında genellikle camilerde ve bazı evlerde Kur'an okutup dinlemek suretiyle hatim indirmeyi âdet hâline getirmişlerdir. İşte camilerde, özellikle Ramazan aylarında, hafızlar tarafından okunup, cemaat tarafından dinlenme ve takip edilme şeklinde güzel bir anane olarak yerleşen mukabele, bu aziz hatıradan kalma güzel ve anlamlı bir gelenektir.

Enes b. Mâlik'ten rivayet edilmiştir: Hz. Peygamber (asm): "Âmellerin en hayırlısı, Kur'an okumaya başlamak ve hatmetmektir." buyurmuşlardır (Kurtubî, Tezkâr, 127)

Sahabeler ve Hatim

Abdullah b. Amr şöyle anlatıyor:
Peygamber (sav) bana:
-Kur'an'ı bir ayda hatmet, dedi. Ben,
-Kendimde bundan daha fazlasına güç buluyorum, dedim.
- O hâlde on günde hatmet, dedi.
- Kendimde bundan da daha fazlasına güç buluyorum, karşılığını verdim.
Bunun üzerine şöyle dedi:
- Yedi günde hatmet, daha az bir müddette hatmetme. (Müslim, Savm, 35)

Teravih ve Hatim

Teravih namazını Kur'an-ı Kerîm'i en az bir kere hatmederek kılmak sünnet, birden fazla hatimle kılmak ise bir fazilettir. (Serahsî, Mebsut, 2/146; Kâsanî, Bedaius's-Sanai fi Tertibi'ş-Şerai', 2/276)

Resulüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) Ramazan ayında bir gece mescide çıktı ve mescidin bir kenarında namaz kılan insanlar gördü ve sordu "Bunlar ne yapıyorlar?" orada bulunanlardan biri şöyle cevap verdi "Bunlar Kur'an'ın tamamını ezberleyememiş yani hafız olmayanlar kimseler, Übeyy b. Ka'b onlara hatimle namaz kıldırıyor." Resülüllah (sallallahu aleyhi ve selem) bu cevaba sevinerek memnuniyet ve takdirlerini şu şekilde ifade ettiler: "Doğru yapmışlar, yaptıkları şey ne kadar güzel." (Ebu Davut, Ramazan, 1)

Sahabe döneminde teravihin hatimle kılınmasına önem verilmiştir.

Hz. Ömer Kur'an hafızlarından üç kişiyi çağırmış, hepsine Kur'an okutmuş sonra okuma hızlarına göre birisine her rekatta 30, bir diğerine 25 öbürüne de 20 ayet okuyarak hatimle teravih namazı kıldırmalarını istemiştir. (Abdurrezzak, Musannef, 4/261)

Sahabeden sonraki dönemlerde de teravihin hatimle kılınmasına önem verilmiştir.

Ömer b. Abdilaziz karilere (Kur'an hafızları) her rekatta on ayet okuyarak teravih namazını hatimle kıldırmalarını emretmişti. (Said İbn Sahnun, el-Müdevvenetü'l-kübra, 1/194, İbrahim Halebî, Mülteka'l-Ebhur, (Ta'lik: Vehbi Süleyman el-Gavci) 1/120)

İmam-ı A'zam'ın Ramazan'da gündüz bir hatim, teravihte de bir hatim olmak üzere toplam altmış bir defa Kur'an'ı hatmettiği rivayet edilmektedir. (Tahtavi, Haşiye ala meraki'l-felah şerhi nuri'l-izah,s.337)

Muhammed b. İsmail el-Buhari, Ramazan ayının ilk gecesinde ashabı, eşi dostu talebeleri toplanır onlara teravih namazı kıldırırdı. Her rekatta yirmi ayet okuyarak hatmederdi. Ayrıca gecenin yarısından başlayarak son üçte birine kadar olan zaman diliminde Kur'an okur ve bu şekilde de her üç gecede bir hatmederdi. Gündüz de her gün bir hatim indirir, hatmi de iftar vaktinde bitirir ve "her hatim yapıldığında müstecap (kabul olunan) bir dua vardır" derdi. (Beyhaki, Şuabu'l-imân, 2/416)

32 Sude naz ismi Kur'an'da geçiyor mu, anlamı nedir? Çocuklara isim verirken nelere dikkat etmek gerekir?

Bir ismin Kur'an'da geçmesi şart değildir. Sünnete uygun manası güzel olan isimlerin konulmalıdır.

SUDE: 1-Sürülmüş, tarla gibi işlenmiş, 2-Boyalı, sürmeli

NAZ : (Fars.) Ka. 1. Kendini beğendirmek için takınılan yapmacık cilve, işve. 2. Bir şeyi beğenmiyormuş gibi gözükme. Şımarıklık. 3. Yalvarma, rica.

İlave bilgi için tıklayınız:

Çocuklara isim verirken nelere dikkat etmek gerekir?

33 Kur'an'da kaç ayet vardır?

Kur'an-ı Kerim'in cümlelerine 'ayet' denir. Ayet sayısı hakkında İslam bilginleri arasında görüş ayrılığı vardır.

Çoğunluğuna göre surelerin başında yer alan "Besmele", Kur'an-ı Kerim'den bir ayettir. Şafii alimleri, 'Besmele'yi başında bulunduğu surenin bir parçası saymış. Hanefi bilginleri, müstakil ayet olduğunu, sure araları için indirildiğini söylemiş.

Yine bazı surelerin başında, 'Ya-sin, Ha-Mim, Elif-Lam-Mim, Ta-Ha' gibi harfler, bir kısım bilginlerce, müstakil birer ayet; diğer bir kısımı ise başında bulunduğu surenin ilk ayetinin parçası saymıştır. Bazı uzun cümleler, bir kısım bilginlerce iki veya üç ayet sayılmışken, diğer bazı bilginlerce tek ayet itibar edilmiştir.

Kıraat imamlarından Nafi 6217, Şeybe 6214, Mısırlı bilginler 6226, İbn-i Abbas 6616 olduğunu söylemiştir. Kufelilerin görüşü doğrultusunda bugün yeryüzünde bulunan tüm mushaflarda ayet sayısı 6236 olarak kabul görmüş ve numaralandırılmıştır.

Kur'an- Kerim'in toplam ayet sayısındaki bu ihtilaflar, ayetlerin numaralandırılmasıyla ilgili olup, Kur'an'ın tümü üzerinde ihtilaf yoktur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an'da 6666 ayet var mı?..

34 Kur'an-ı Kerim'in Ramazan ayında Kadir Gecesi'nde indirilmesi ne demektir? Her yıl Ramazan ayı değişiyor?

Evet, Kur'an Ramazan ayında indirilmiştir. Bu Ramazan ayı da her sene aynı Ay'dır. Ancak güneş yılına göre değil, Ay yılına göredir. Zaten bizler de oruçlarımızı hep Ay yılına göre ve Ramazan Ay'ında tutarız.(1)

Kur'an'ın inmesine gelince:

İbnü Cerir ve diğerlerinde zikredilmiş olduğu üzere, çoğunluk rivayet tefsirleri İbnü Abbas'tan şu ifadeleri nakletmişlerdir:

1. İkrime'den: Kur'ân hepsi birden olarak Ramazan'da, Kadir gecesinde dünya semasına indi. Sonra Allah yerde bir şey yapmak, vahyetmek istedikçe ondan indirdi, ta ki topladı.

2. Hakîm b. Cübeyr'den: Kur'ân bir gecede yüksek semadan, dünya semasına tamamı olarak indi. Sonraki senelerde ayrıldı ve İbnü Abbas "Yıldızların mevkilerine yemin ederim." (Vâkıa, 56/75) âyetini okudu, ayrı ayrı, parça parça nazil oldu, dedi.

3. Said b. Cübeyr'den: Kur'ân, tamamı birden olarak Kadir gecesinde dünya semasına indi de yıldızların mevkiinde oldu, Allah onu Resulüne bir kısmı, bir kısmının ardınca indiriyordu deyip sonra: "İnkâr edenler: 'Kur'ân ona bir defada indirilmeli değil miydi?' dediler. Biz onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için onu böyle (parça parça indirdik) ve onu ağır ağır okuduk." (Furkan, 25/32)

4. Kur'ân'ın, tamamı bir defada indi, dünya semasında Beyt-i İzzet'e kondu ve onu Cebrail (a.s.) Muhammed (s.a.v.)'e kulların kelâmının ve amellerinin cevabıyla indirdi. Aynî'nin "Buharî Şerhi"nde ifadesine göre tamamı olarak Kadir gecesinde Levh-i Mahfuz'dan dünya semasına indirildi de Beyt-i İzzet'e kondu, Cebrail (a.s.) onu sefere (kâtip melekler)ye yazdırdı, sonra da Cebrail onu Peygamber'e parça parça indiriyordu. Başı ile sonu arası yirmi üç sene oldu.

İbnü Cerir'de Şâbî'den de iki rivayet vardır:

1. Bize ulaştı ki, Kur'ân tamamen birden olarak dünya semasına indi.

2. Kur'ân'ın ilki Kadir gecesinde indi. Onun için tefsirler de başlıca bu iki vecih üzere yürümüşlerdir. Birincisinde zamir Kur'ân'ın tamamına râci ve inzal (indirme), bilindiği üzere bir defada indirmek mânâsında; ikincisinde ise indirmenin başlangıcı mânâsına olmuş oluyor. Zamirin "oku" emrine gönderilmesi de bu ikinci mânâyı daha açık ve hiç yorumsuz olarak ifade etmiş oluyor. Üçüncü olarak arzettiğimiz üzere "sef' " kelimesine gönderilerek Bedir'e işaret olması da, Medenî olması rivayetine göre, en yakın ve en uygun bir mânâ görünüyor. Kur'ân'a nisbet olunan inzalin mânâsı, Bakara Sûresi'nin başında da geçtiği üzere gayb âleminden, şehadet (görünen) âlemin açıklamak demek olduğu için, Kur'ân'da gelecekle ilgili olarak bildirilen bir vaad ve tehdidin yerine getirilmesi, haber verilen bir hadisenin fiile çıkarılması mânâsında da doğrudur.

Kadir gecesinde, yani Kadir gecesi indirdik, yahut Kadir gecesi hakkında indirdik. Çünkü bazıları zamiri bu sûre mânâsına Kur'ân'a döndürerek bu sûreyi Kadir gecesi hakkında, yani Kadir gecesinin şeref ve faziletini açıklamak için indirdik meâlinde tefsir etmişlerdir ki, muzafın hazfine veya harf-i cerrini sebebliğe yormuşlardır demek olur. Gerçi bundan sonraki âyetler Kadir gecesinin hayır ve faziletini beyan etmek için sevkedildiği için bu sûrede bu mânâ da yok değildir. Fakat bu âyeti buna yormak eksiktir. Zira doğrudan doğru zarflık mümkün iken sebebliğe veya muzafın hazfine gitmek zahirin tersi olduğuyu gibi, sûrenin asıl sevki doğrudan doğruya gecenin kadrinden önce onda indirilmiş olan indirilenin, yani zamirin merciinin kadr ve şerefini açıklamak için olması gerekirdi. Yoksa o Kur'ân'ın Kadir gecesinde indirildiği söylenmeden doğrudan doğruya Kadir gecesinin faziletini açıklamaya geçildiği şekilde Kadir gecesinin en büyük feyzinden sükut edilmiş olacağı gibi sûrenin endinden öncesiyle olan ilgisi gözetilmemiş, tertipte buraya konulmasının hikmetine işaret edilmemiş olur. Önceki mânâda ise sûrenin zevki yukarda kırâeti emredilen Kur'ân'ın kadrini beyan için olup, gecenin fazileti onun içinde bundan sonraki âyetlerin mâsîka lehi (kendisi için sevkedileni) olduğundan gerek öncesine, gerek sonrasına ilgisi tamdır. Onun için rivayet bakımından da, dirâyet bakımından da güvenilen taraf birincisidir. (Elmalılı, Tefsir)

(1) bk. Kameri aylar, mübarek günler, geceler ve kandiller hakkında bilgi verir misiniz?

35 Kur'an-ı Kerim'in çoğaltılması ve Peygamberimizin diğer ülkelere elçiler göndermesi nasıl olmuştur?..

Cevap 1:

Kur'ân­-ı Kerim'in cem edilmesinin çeşitli safhaları vardır. Hz. Peygamber (asm) döneminde nazil olan ayetleri ashab ezberliyordu. Bunlar bazen günün şartları içinde kullanılan kitabet malzemelerine kaydediliyordu. Allah Rasûlü'nün vefatını müteakip vahyin son bularak, dinin tamamlanması, Kur'ân'ın bir bütün halinde toplanması düşüncesini doğurdu. Bu arada Kur'ân hafızlarının çeşitli vesilelerle birer birer hayattan ayrılması, İslâm'a yeni giren Arap kabilelerinin lehçe farklılığından dolayı, ayetleri iniş şekli haricinde telaffuz etmeleri, bu düşüncelere hız kazandırdı. Hz. Ebu Bekir (ra) döneminde gerçekleşen bu olaylar sonucu, Hz. Ömer (ra)'in ısrarlı teklifleri sonucu, Zeyd b. Sabit başkanlığındaki bir heyet Kur'ân ayetlerinin bütününü toplamaya muvaffak olmuşlardı.

Hz. Osman (ra) dönemine gelinceye kadarki aradan en az on-­on iki yıl geçmişti­; fetihler sonucu ele geçen yeni beldelerde Kur'ân ihtiyacı başgösterdi. Basra, Kûfe, Şam ve Mısır gibi belli başlı eyaletlerde Müslüman olanların sayısı gün geçtikçe ilerliyordu. Ana dili Arapça olmayan, merkeze uzak yerlerde kıraatlerdeki ihtilaf, çoklarının kafasını karıştırdı. Hz. Osman (ra) bu çerçevede isabetli ve yerinde bir kararla, Hz. Ebu Bekir (ra) döneminde cem edilen ve Hz. Hafsa(ra)'nın yanında duran Kur'ân'ı çoğaltmak üzere ondan istedi. Zeyd b. Sabit, Abdullah b. Zübeyr, Sa'd b. As, Abdurrahman b. Haris b. Hişam'a Kur'ân'ı çoğaltmaları görevini verdi. Çoğaltılan bu Kur'ân nüshalarını da belli başlı İslâm merkezlerine gönderdi.

Müslümanlıktan önce hak din olarak gönderilen Yahudi ve Hristiyanların kutsal kitaplarının tahrif ve tebdil edildiği nazara alınacak olursa, bunu sebepler planında önleyici tedbirler alarak çoğaltan Hz. Osman (ra)'ın yaptığı hizmetin büyüklüğü zannediyorum izahtan varestedir. Zira küçük küçük noktalardan başlayan ihtilaflar zamanla büyür ve iş içinden çıkılmaz bir hal alır. Tarihteki insanlığın kaderini etkileyen büyük kargaşalara, ihtilallere, savaşlara baktığınızda, başlangıcında küçük ihtilafların olduğu görülecektir. Hele bu ihtilafın, kıyamete kadar geçerliliğini koruyacak olan kudsî bir dinin, kudsî kitabı üzerinde olması, o dinin aslına râci olacaktır.

İşte Hz. Osman (ra) bu ve buna benzer endişe ağırlıklı düşüncelerle, Kur'ân'ı teksir etmiştir. Onun bu hizmeti on dört asırdan bu yana çokları tarafından takdirle karşılanmıştır. Nitekim Abdurrahman b. Mehdi takdirlerini bu konuda şöyle ifade etmiştir:

"Hz. Osman'ın Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'den ayrı iki özelliği vardır:

1) Malum olarak şehid edilinceye kadar gösterdiği şekil.

2) Müslümanları bir mushaf üzerine toplaması."

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an-ı Kerim'in yazılması, toplanması ve kitap haline getirilmesi hakkında detaylı bilgi verir misiniz? Peygamber Efendimiz Kur'an'ı toplama işini hayatında yapamasa bile bunu neden vasiyet etmemiştir? Şu an elimizde bulunan en eski Kur'an hangisidir?..

Cevap 2:

Peygamberimiz (asm) kendi döneminden başlayarak İslam dinini diğer beldelere yaymaya başlamıştır.

Peygamberimiz (asm)'ın Muhacir sahabileri, ayağa kalkarak şöyle dediler:

"Sen bizi nereye göndermek istersen, oraya gönder! Biz senin emrini yerine getiririz! Vallahi, hiçbir şey hakkında sana muhalefet etmeyiz. Bize emret ve göndereceğin yere gönder bizi!"

Bunun üzerine, Peygamberimiz (asm), ashabından:

1. Dıhye b. Halîfe el-Kelb'yi, Rum hükümdarı Kayser'e;

2. Abdullah b. Huzâfe es-Sehmîyi, Acem şahı Kisrâ'ya,

3. Amr b. Ümeyye ed-Damrî'yi, Habeş hükümdarı Necaşî'ye,

4. Hâtıb b. Ebi Beltaa'yı, İskenderiye hükümdarı Mukavkıs'a,

5. Şüca' b. Vehb'i, Gassan hükümdarı Hevze b. Ali'ye gönderdi.

36 Kur'an-ı Kerim'de Dünyanın yuvarlak olduğunun belirtilmesi: Kur'an'da yapılan bilimsel hatalardan birisi de, dünyanın yuvarlak olmadığının ima edilmesi ve güneşin balçık içinde batmasıdır?..

Ayette geçen ve "Kara bir balçık" diye tercüme edilen "aynin hamietin" tamlaması farklı iki okunuşa göre "siyah balçıklı göze, sıcak göze" anlamlarına gelir. Her iki kıraat da güneşin batışı esnasında okyanusta meydana gelen manzarayı tasvir eder. Okyanusta, güneşin battığı yerde ya siyah balçıklı bir göze veya buharlaşmakta olan bir sıcak su gözesi görünümü meydana gelmektedir. Bu iki mânayı birleştire­rek, "güneşi siyah balçıklı bir sıcak su gözesine batıyor gibi gördü" şeklinde bir mâna vermek de mümkündür.

Yüce Allah, Zülkarneyn'i yeryüzünde güç, kuvvet, ilim, irfan ve her türlü maddî ve manevî imkâna sahip bir lider kıldı. Bu imkânlar sayesinde dilediğini el­de edebiliyor ve dilediğini yapabiliyordu. O bu imkânları Allah yolunda kullan­mak üzere cihad ve fütuhata çıktı. Tefsirlerde nakledildiğine göre Zülkarneyn, ba­tıda Atlas Okyanusu'na veya Karadeniz'e kadar gitti. Orada güneşin deniz ufkun­da batışını seyretti. Güneş, sislerle kaplı deniz ufkunda, sanki balçıklı bir su göze­sine veya sıcak su gözesine gömülür gibi batıyordu. Kur'an burada coğrafî ve kozmografik bilgi vermemiş, bakanın ufukta gördüğünü tasvir etmiştir.

Tefsircilerin kanaatine göre Zülkarneyn'in sahilde karşılaştığı kavim inkarcı bir topluluk idi. O yüzden Allah Teâlâ onu, bu kavmi cezalandırmak veya eğitmek ve böylece iyilikle yola getirmek arasında serbest bıraktı.

Zülkarneyn batıda işlerini bitirdikten sonra doğunun yolunu tuttu. Ne­ticede, muhtemelen Afrika'nın veya Asya'nın doğu kıyılarına, Hint Okyanusu'ııa, yahut Hazar denizine ulaştı. Âyetlerin akışından anlaşıldığına göre burada mede­nî hayat gelişmemişti. Zülkameyn'in karşılaştığı insanlar, medeniyetten uzak ol­duklarından, güneşin sıcağına ve yağmura karşı korunmak için ne elbise dikip giy­mesini biliyorlardı ne de barınabilecekleri evleri vardı, topraklarında güneşe karşı koruyabilecek bitki örtüsü de bulunmuyordu.

Bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere dünyanın düz olduğu gibi bir ifade olmadığı gibi böyle bir mana da çıkarılamamaktadır. Aksine Kur'an-ı Kerim'de dünyanı yuvarlak olduğu ifade edilmiştir.

"Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Herşeyi 'sapasağlam ve yerli yerinde yapan' Allah'ın sanatı (yapısı)dır (bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden haberdardır." (Neml, 27/88)

Neml suresindeki ayette Dünya'nın sadece döndüğü değil, dönüş yönü de vurgulanmaktadır. 3.500-4.000 metre yükseklikteki ana bulut kümelerinin hareket yönü daima batıdan doğuya doğrudur. Hava durumu tahminleri için çoğunlukla batıdaki duruma bakılmasının sebebi de budur.

Bulut kümelerinin batıdan doğuya doğru sürüklenmesinin asıl sebebi Dünya’nın dönüş yönüdür. Günümüzde bilindiği gibi, Dünyamız da batıdan doğuya doğru dönmektedir. Bilimin yakın tarihlerde tespit ettiği bu bilimsel gerçek, Kur'an’da yüzyıllar öncesinden -Dünya'nın bir düzlem olduğu, bir öküzün başının üstünde sabit durduğu sanılan 14.yy.da haber verilmiştir.

Dünyanın yuvarlak olduğunu haber veren diğer ayetler:

“Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin kuturlarından geçmeye gücünüz yetiyorsa haydi çıkın. Çıkamazsınız, ancak bir imkan ile çıkabilirsiniz.”(Rahman, 55/33)

Ayetteki ‘kuturlar’ tabiri bilindiği gibi çaplar demektir. Çap, yuvarlak bir şekil olduğuna göre, hem göklerin, hem dünyanın yuvarlak olduğu anlaşılır.

Einstein’e göre, kainatta her şey, kainata tabi olarak küreseldir. Ondan yedi yüz sene önce yaşamış olan Muhyiddin ibn Arabî ise, Fütuhat'ın birinci cildinde aynen şöyle der: “Allah, kemal sahibidir. Kainatta kendi kemal sıfatını göstermiş, gökleri mükemmel yaratmıştır.” Mükemmel şekil küredir. Onun için Allah kainatı küreler şeklinde yaratmıştır.

“Bundan sonra arzı yapıp düzenledi, ondan suyunu ve otlağını çıkardı.” (Nâziât, 79/31-31)

“Allah geceyi gündüze dolar, gündüzü de geceye dolar.” (Zümer, 39/5)

Ayetlerindeki ‘daha’ fiili yapıp düzenlemek’ anlamına geldiği gibi ‘deve kuşunun yumurtlama yeri, udhiyye, uhuvve, yuvarlak taş ve ceviz atmak’ anlamına gelen 'dahu’ mastarıyla da alakalıdır. Arapça’da bir fiilin iki değişik anlama gelebilmesi özelliğinden faydalanılarak, Dünya’nın yuvarlak olduğu anlatılmaktadır. Ayrıca ikinci ayette “dolamak” diye tercüme edilen Arapça ‘tekvir’ kelimesi, yuvarlak şekilde sarmak manasına gelir. Bu ayette de, gece ve gündüzün oluşmasına, Dünya’nın yuvarlak olması ve dönmesinin sebep olduğu kastedilmektedir.

“Gece de bir alamettir onlara. Ondan gündüzü soyar çıkarırız.”(Yâsîn, 36/37)

“Soyup çıkarmak” fiilinin Arapça’sı olan ’sehl’ kelimesinin “yuvarlak bir şeyi soymak”tır. Türkçe’de de hayvanların derilerinin soyulduğu yere ’salhane’ (selhhane) denir.

“Onlar hiç bilmedikleri bir zamanda aniden kıyametin gelmesini mi gözlüyorlar?” (Zuhruf, 43/66)

Kur’an-ı Kerim, kıyametin ansızın, bir anda kopacağını, bu ayetle ifade ederken, A’raf suresinin 97. ve 98. ayetleri şöyle demektedir:

“Kasabaların halkı, geceleri uyurken onlara gelecek baskınımızdan güvende midirler? Yahut kasabaların halkı, kuşluk vakti eğlenirken,
baskınımızın kendilerine gelmesinden güvende midirler?”

Kıyamet aniden gelecek ve geldiği zaman Dünya’nın bir tarafında gündüz, öbür tarafında gece olacaktır. Bu da küre şeklinden başka bir şey değildir.

37 Hadislerde, Haşr Suresi'nin son üç ayetinin okunmasının fazileti ifade edilmektedir. Tesbihatlarda son beş ayet yazılmasının hikmeti nedir?

Haşr Suresi'nin tamamı veya sadece son üç, dört ve altı ayeti ile ilgili hadisi şerifler bulunmaktadır:

“Kim sabah kalkarken üç defa ‘Eûzü billâhi’s-Semî’ıl-Alîmi mine’ş-Şeytânirracîm = Allah’ın rahmetinden kovulmuş olan şeytandan, işiten ve bilen Allah’a sığınırım’ der ve Haşir Sûresi'nin sonundan üç âyet okursa, Allah o kimseye akşama kadar duâ ve istiğfar etmek üzere yetmiş bin melek vazifelendirir. O günde ölürse şehid olarak ölür. Kim geceye girerken okursa o da aynı dereceye ulaşır.” (Tirmizî, Fedâilü`l-Kur`ân 22, Mevakıt 65; Müsned, 5/26)

Rivayetlerin çoğunda son üç ayetten bahsedilmekle beraber, surenin son dört ayeti kasdedilerek "Lev enzelnâ`dan aşağısı" diyen rivayetler olduğu gibi, sadece "Haşr Sûresi'nin sonu" şeklinde ayet sayısı bildirilmeyen rivayetler de vardır. (bk. Kurtubî, ilgili ayetlerin tefsiri)

Diğer taraftan, "Ism-i A`zam, Haşr Sûresinin son altı ayetindedir." rivayeti de vardır. (Suyuti, ed-Dürrü l-Mensûr,  8/121; Alûsî, ilgili ayetlerin tefsiri)

Dikkat çeken bir nokta da, rivayetlerde bu ayetlerin sabah ve akşam namazlarını müteakip okunacağına dair bir açıklığın bulunmamasıdır. Sabah ve akşam denmiş, ama sabah ve akşamın neresinde okunacağı söylenmemiştir. Bunun sabah ve akşam namazlarının bitiminden sonraya alınması, alimlerimizce belli bir yer tesbitiyle, düzenli okunmalarını sağlamak için olmalıdır.

Sabah ve akşam namazlarından sonra, Haşr Suresi'nin son beş ayetinin okunmasına dair bir rivayet bulamadık. Ancak son üç ayetten önce okunan ayetlerde, cennetliklerle cehennemliklerin bir olmadığı ve Kur'an-ı Kerim'in azametini anlatması açısından ve insanı tefekkür etmeye teşvik etmesinden dolayı okunmasında fayda vardır.

Hem Kur'an-ı Kerim'in her harfine en az on sevap verilmektedir. Böylece elde edilen sevap sayısı daha da artmış olacaktır.

Namazlardan sonra Kur'an-ı Kerim'den her hangi bir ayet de okunabilir. Ancak rivayetlerde bildirilen ayet ve surelerin okunması daha faziletlidir.

Diğer taraftan, Abdullah b. Mes'ud (r.a.) Hazretlerinin,

"Kur'ân'ın indirilişinin asıl amacı, onu yalnız okumak değil, gereğince amel etmektir." (bk. Elmalılı, Hak Dini, Haşr Suresi tefsirinin sonu)

şeklindeki sözünü de unutmamak gerekir. Onun için her derde şifa olan bu âyetlerden maksat, sayılamayacak kadar faydasının yanında, Kur'an'ın verdiği bilgi ile bezenip Allah korkusu ile dolarak,

"Ey insanlar Allah'tan korkun ve kişi, yarın için ne (yapıp) gönderdiğine baksın..." (Haşr, 59/18)

âyeti gereğince yarın için hazırlanmaktır. Çünkü yarın insan O, Azîz ve Hakîm'in huzurunda imtihana çekilecektir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Namazdan sonra aşir okumanın kaynağı hakkında bilgi verir misiniz?

38 Abdestsiz Kur'an okumanın ve Mushaf'a dokunmanın hükmü nedir?

Kur'an-ı Kerimi belden aşağı tutmak doğru değildir. Ancak Kur'an-ı Kerim'i çantada taşımak caizdir. Kur'an-ı Kerim bulunan çantayı yere koymak da caizdir. Çünkü bunda bir hürmetsizlik yoktur.

Saygısızlık amacı olmaksızın Kur'an'ı belden aşağıda tutmak ve böyle taşımak da caizdir, yani günah değildir. 

Şüphesiz,

“Ona/Kur’an’a ancak temizler dokunabilir." (Vakıa, 56/79)

mealindeki âyetin ilk ve en açık manası “Allah’tan Cebrail vasıtasıyla Hz. Muhammed (asm)’e inen Kur’an vahyinin arılığını, duruluğunu bozan şeytan, cin gibi hiçbir müfsit yaratığın eli dokunmamış, fikri karışmamış, kuruntuları bulaşmamıştır...” şeklindedir.

Âyette, “Kur’an’a ancak temizler dokunabilir” ifadesinin tercih edilmesi, manevî kirlilik sayılan abdestsizlik, cünüp ve hayız türü şeylere de işaret etmek için olduğunu söyleyen âlimlerin bu görüşünün yanlış olduğu anlamına gelmez. Kur’an’ın açık hükmü yanında başka şeylere de delalet etmesi, sonsuz ilahî ilmin bir gereğidir.

Bu âyeti farklı yorumlayanlar var ise de İslam âlimlerinin ortak görüşü, Kur'an’a abdestsiz dokunmanın doğru olmadığıdır. Ancak abdesti olmayan birinin el dokundurmadan karşısında bulunan Kur'an’dan okuması veya ezberinden bildiği âyet ve sûreleri okuması caizdir.

Cünüp olan bir kimse ise Kur'an’a el süremediği gibi onu okuyamaz da. Ayetü'l-Kürsi, Fatiha ve İhlas gibi âyet ve sureleri okumak isteyen kimse, bunları dua niyetiyle okursa bir sakıncası olmaz. (bk. Hamdi Yazır, Tefsir, Vakıa 79. âyetin izahı; Celal Yıldırım, İslam Fıkhı, IV/157)

- Âlimler âyette geçen “la yemessuhu” (Kur’an’a dokunamazlar) ifadesini, görünürde ihbar cümlesi olmakla beraber, gerçekte bir inşa cümlesi olup bir nehiy/yasaklama ifadesi olduğunu düşünüyorlar. (bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/295)

- İmam Nevevî de abdestsiz Kur’an’a dokunmanın haram olduğunu belirtmiş, delil olarak da ilgili âyeti ve şu hadisi vermiştir: Rivayete göre, Peygamber Efendimiz (asm), Hakîm b. Hizam’a hitaben: “Kur’an’a dokunurken mutlaka abdestli olmalısın.” (Nevevî, el-Mecmu; II/65)

- Keza şafii alimleri Vakıa sûresinin ilgili âyetinde yer alan “Tenzil” kavramının kesinlikle Mushafa işaret ettiği görüşündeler. Çünkü, bu kavram, Levh-i Mahafuz’a değil, Hz. Peygambere (asm) indirilen Kur’an’a bakar. (bk. Nevevî, a.g.e, II/72)

- İmam Nevevî’nin belirttiğine göre, abdestsiz Kur’an’a dokunmanın haram olduğunda alimlerin ittifakı, icmaı vardır. İmam-ı azam, İmam-ı Malik, İmam-ı şafii, İmam-ı Ahmed b. Hanbel de aynı görüştedir. (bk. Nevevî, a.g.e, II/72)

- Kur’an, indiği andan itibaren bir mushaf manasına da gelmiştir. Mekki sûrelerde de Kur’an’ın kitap olarak da anılması bunun göstergesidir. Çünkü, inen ilk âyetlerden itibaren Kur’an belli malzemelerin sayfalarına yazılmıştır. Mushaf kavramını sadece Medine’de inen âyetlere hasretmek açık bir yanlıştır. Çünkü, Medine’de inmiş sûrelerin toplamı sadece yirmi sekizdir. Onun için Vakıa sûresindeki âyetin delaletini Mekki olmasından dolayı kaldırmaya çalışmak isabetli değildir.

39 "Biz onlara, 'Aşağılık maymunlar olun.' demiştik. Biz bunu, hem onu görenlere hem de sonra geleceklere bir ibret kıldık.”(Bakara, 2/65-66) ayetinde geçen ibret olma ne olabilir?..

İlgili ayetlerin meali şöyledir:

“İçinizden cumartesi günü haddi aşanları elbette bilirsiniz. Biz böyle yapanlara 'Aşağılık maymun olun!..' dedik. Bunu, hem bu hâdiseye şahit olanlara hem de sonradan gelecek olan nesillere bir ibret ve korunacaklara da bir öğüt kıldık.”(Bakara, 2/65-66).

Önce konuyu bir kez daha hatırlayalım ki, ilgili  ayetler sebt/cumartesi günü yasağını delen Yahudiler hakkındadır. Onlar, hem balıkları avlamak hem de cumartesi günü yasağına uymayı sağlamak için -akıllarınca- şöyle bir hileye baş vurdular: Cumartesi akın akın gelen balıkları avlamıyorlar, fakat onları bir havuzda topluyorlardı, cumartesi günü geçtikten sonra, havuzda toplanmış balıkları alıp götürüyorlardı. Akıllarınca, artık ne şiş ne de kebap yanmıştı.

Allah, onların bu durumunu akılsız canlılardan biri olan maymuna benzetmiştir. Maymunlar -bir çok hayvan gibi- gördükleri yeşilliklerin sırf dış görünüşlerine bakarak hareket ederler; bazen yedikleri yeşillik, zehirli yasemin otu olup onları öldürebilir.

Adı geçen Yahudiler de Allah’ın hükümlerinin iç hikmetine bakmayarak, dış görünüşünü esas alarak hileye baş vurdukları için Allah onları maymuna çevirdi.

Bu çevirme işi alimlerin çoğunluğuna göre bir hakikattir; onlar hem maddî hem manevî duygularıyla maymuna çevrilmiştir. Mücahid gibi diğer bir kısım alimlere göre ise, bu cismanî değil, ruhanî, yani akılsız, hayvanî duygular taşıyan bir surete çevrilmişlerdir(bk. Taberî, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri).

Diğer hayvanlara değil de maymuna benzetilmesinin “Allahu a’lem/en doğrusunu Allah bilir”, bir hikmeti de şudur:

Söz konusu Yahudilerin bulunduğu bölgede en çok göze çarpan hayvanlar maymunlardı. Onlardan misal vermek daha çarpıcıdır. Ayrıca, hayvanlar içerisinde maymunlar hile yapabilecek bir kurnazlığa da sahiptir. Bu da Yahudilerin yaptıkları kurnazlığa uygun bir misal olmuştur. 

Ayette “aşağılık” manasına gelen “hâsiîn” kelimesi iki şekilde değerlendirilmiştir:

a. Bu kelime, “kıradet=maymunlar” kelimesinin sıfatıdır. Buna göre anlamı: “aşağılık maymunlar” olur.

b. Bu kelime, -kıradet’in sıfatı değil-, Yahudilere işaret eden “Kanû” filinin ismi olan “vav” zamirine hâldir. Buna göre ayetin manası; “aşağılanmış olarak maymun olun” şeklinde olur(krş. Alusî, ilgili ayetin tefsiri).

Beğavî, Şevkanî gibi tefsirciler -bu ikinci anlamı “hâsiîn” kelimesini “kanû” fiilinin ikinci haberi olarak kabul etmek suretiyle- tercih etmişlerdir(bk. Beğavî, Şevkanî, ilgili ayetin tefsiri). Beyzavî ve Nesefî de ifadeyi “yani, hem maymun hem de aşağılanmış mahluk olun” diyerek ikinci manayı tek mana olarak algılamışlardır. Fakat meallerde daha çok “aşağılık maymunlar” olarak ifade edilmiştir.

Biz de bu ikinci manayı tercih ederiz. Dolayısıyla “aşağılık” vasfı  maymunlar için değil, suç işlemiş -ilgili- Yahudiler içindir.

Bununla beraber, şunu tekrar edelim ki; Allah’ın sanatı olarak hiçbir varlık aşağılık değildir. Her varlığın, her canlının kendi konumunda özel bir yeri vardır. Kur’an’da kullanılan bazı ifadeler, bir yandan bazı hikmetlere işaret etmek, bir yandan da insanların algılamalarına uygun hitap etmek içindir.

- Burada söz konusu edilen ibret dersinden maksat, Allah’a karşı isyan edenlerin cezasız kalmayacağıdır. Bu ibret dersi, hiç kimsenin sonsuz ilim ve kudret sahibi yüce Allah’a karşı küçük aklıyla kurnazlık yapmak gibi bir ahmaklığa saplanmaması konusunda yapılan bir uyarıdır. Bu uyarıdan ders almayanlar burada veya öteki dünyada, rezil-rüsvay olmuş, aşağılanmış bir şekilde cezalandırılacaklardır.

Diğer taraftan, insanlık faziletinden mahrum kalmış bir insan, şeklen insan da olsa, manen ameline göre bir hayvanın suretine girmiştir.

Elmalılı'nın izahına göre, insan ile maymun arasındaki fark, bir kıl ve kuyruktan ibaret olmayıp, akıl, mantık ve ahlâk farkı vardır. Maymunun bütün hüneri taklitçiliğidir. Halbuki maymunun önünde günlerce ateş yakılsa, karşısında ısınması öğretilse, sonra da bir kıra götürülüp önüne odun ve kibrit konsa, odunları kendi başına yakıp ısınması mümkün değildir. İşte maneviyatı silinmiş insanlar da böyledir. Onlar kör bir taklitten başka bir şey düşünemezler. İlk bakışta insan gibi görünseler de hakikatte maymundan başka bir şey değillerdir. Fındığı kırar, yer de bir fındık ağacını dikmeyi idrak edemezler. (Hak Dini Kur'ân Dili, ilgili ayetlerin tefsiri)

Demek ki, Allah'a isyan eden kimseler insanlıktan çıkmış sayılırlar. Görünüşte insan suretinde yaşasalar bile, amellerine göre manen bir hayvan sıfatını almışlardır.

Medeniyet maskesi altında insanlıklarını kaybedenleri kastederek,

"Bu medenilerin çoğu, eğer içi dışına çevrilse, kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir." (Tarihçe-i Hayat, s. 116)

diyen Bediüzzaman herhalde bu âyetlerden ilham almıştır.

- İslam kaynaklarında, insanlardan maymun veya maymunlardan insan türetildiğine dair herhangi bir bilgiye rastlayamadık, böyle bir düşünce doğru da değildir. Eşyanın hakikati sabittir. İnkılab-ı hakakik ise muhaldir. Yani, bir varlığın hakikati diğer varlığın hakikatine dönüşmesi muhaldir, imkânsızdır. Maymun ile insan arasında mahiyet ve hakikat farkı, doku uyuşmazlığı vardır.

İlave bilgi için tıklayınız:

İnsanla maymun arasındaki genetik benzerlik %98 midir? Bu benzerlik evrime delil olabilir mi?

40 Neden Kur'an dili Arapça'dır? Bunu milliyetçilik olarak düşünenlere ne denilebilir?

Cevap 1:

Bu konuda detaylarla birlikte bir şeyler yazmak “soru-cevap” sitilimizi aşar, kitap yazmak veya uzunca bir makale yazmak icap eder. Bu sebeple, -bildiğimiz kadarıyla- bu konunun anlaşılmasına katkı sağlayacak bazı noktalara dikkat çekmekle yetineceğiz.

a. Kur’an’ın kendisine vahiy olarak indiği peygamber(a.s.m)’in dili Arapça idi. Bir insan olarak Hz. Muhammed(a.s.m)’e Kur’an başka bir dilde inseydi elbette onu anlayamayacaktı. Tebliğ ve teybinle/açıklamakla görevli olan peygamberin(a.s.m) anlamadığı bir kitabı başkasına tebliğ ve açıklaması mümkün olabilir miydi?

“Biz her peygamberi, kendi milletinin lisanı ile gönderdik, ta ki onlara hakikatleri iyice açıklasın.”(İbrahim, 14/4),

“Eğer biz Kur’ân’ı yabancı bir dille gönderseydik derlerdi ki: 'Neden, onun âyetleri açıkça beyan edilmedi? Dil yabancı, muhatap Arap! Olur mu böyle şey?' (Fussilet, 41/44)

mealindeki ayetler bu gerçeğe dikkat çekmiştir.

b. Kur’an, Allah’ın diğer kitap ve suhufları gibi elbette belli bir yerde, bir muhitte, bir çevrede gelmek zorundaydı. Yani, bütün insanlara birden hitap edecek şekilde, bütün dillerde birden gökten yağar gibi yeryüzüne inmesi sünnetüllaha aykırıdır. Söz gelimi İbranice konuşanlara Tevrat o dilde geldiği gibi, Kur’an’ın da ilk muhatapları olan Araplara Arap lisanıyla gelmek durumundaydı.

c. Kur’an-ı hakim, diğer semavî kitaplardan farklı olarak ifade tarzıyla, lafzıyla da bir mucize olmasıdır. İlk muhatapları olan Araplarca, Kur’an’ın bu harika belagatı, eşsiz fesahati,  benzersiz bedî’ sanatının anlaşılması için, ilahî hikmet tarih içersinde Arapça’ya –diğer dillerden farklı- bir özellik, bir genişlik, kazandırmıştır. Bu bağlamda Arapları da ümmi bir millet olarak hazırlayıp, tarihî iftihar tablolarını yazıya dökemedikleri için hafızalarına yazmak zorunda bırakmıştır. Tarihlerini kafalarına kazımak için veciz sözler, kinaye, mecaz, istiare, teşbih gibi bedi dil sanatlarını kullanmak mecburiyetinde kalmışlardır.

Bu sistem Araplarda şiir ve belagatı insanlık camiasında eşsiz bir zirveye taşımıştır. Bu husus, Arapların Kur’an’ı beşer üstü bir kelam olduğunu anlamalarını sağlamıştır. Bu sebepledir ki, yüz binlerce insan Kur’an’ın belagatına secde etmek zorunda kalmıştır. Büyük çoğunluğu Kur’an’ın bu eşsiz üslubu karşısında fazla dayanamayıp İslam dinine girmiştir. Siyasî, sosyal, kültürel, ekonomik gibi sebeplerden ötürü, İslam’ın hakikatlerine kulağını kapayanlar bile Kur’an’ın bu eşsiz ifade tarzının güzelliğini itiraf etmek zorunda kalmışlardır. Babalarının dinlerini terk etmeme adına bu mucizeye “sihir” demekle işin içinden sıyrılmaya çalışmışlardır.

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, Kur’an’ın Arapça olarak inmesinin bir hikmeti de -aklî / manevî ve lisanî bir mucize olan Kur’an’ın harikalığını yansıtma kabiliyetinde olan- Arapça dilinin bu özel konumudur.

d. Hikmet açısından önemli bir husus da şu olabilir ki; evrensel bir vahiy olan, bütün insanlara hitap eden, kıyamete kadar yürürlükte olmaya devam eden Kur’an’ın kullandığı lisanın konumu büyük önem arz eder. Sözcüklerinin değişik manalara gelebilecek şekilde  geniş kapsama, az sözle çok manaları ifade edebilecek şekilde veciz üsluba, mecaz ve hakikati, mantık ve mefhumu, delalet ve mazmunu, sarahat ve işaratı yansıtabilecek şekilde incelikleri barındıran, estetik sanata sahip olmasıyla Arapça –böyle cihanşümul bir vahiy olan- Kur’an’ın dili olmaya hak kazanmıştır.

e. Şunu da unutmamak gerekir ki, Kur’an hangi dilde gelseydi, aynı sualler onun için de geçerli olacaktı. Halbuki vahiy, mutlaka insanların kullandığı dillerden biriyle inmek durumundadır.  Bu ser-meşkle daha pek çok şey aşk edilebilir.

Cevap 2:

Bir ilahi kitap aynı anda bütün milletlerin dilinde gönderilemeyeceğine ve peygamber aynı anda bütün milletlerden çıkamayacağına göre bir dilin ve kavmin seçilmesi aklen zaruridir.

Peygamberimizin Araplar içinden gönderilmesinin ve Kur'an'ın Arapça olmasının milliyetçilikle ilgisi yoktur. Çünkü İslam menfi milliyetçiliği yani ırkçılığı yasaklar. Her millet ibadetler, haram- helaller ve Kur'an'ın öngördüğü ahkam dışındaki muamelerinde kendi örf ve kültürüne göre hareket eder, kendi geleneklerini yaşar. Diğer milletlerin Arap kültürünü yaşama zorunluluğu yoktur. Ama aynı dine mensup olmanın verdiği ilgiyle Müslüman milletlerin birbirini etkilemesi tabiidir.

İkinci bir husus, Kur'an'ın Arapça olmasını ve Hz. Peygamberin Arap milletinden çıkmasını takdir eden Allah'tır. Allah ise yaptıklarından dolayı kullara hesap vermez.

Kur'an'ın, her türlü dış etkiden masun kalan ve nahiv lisanı olan Arap diliyle gönderilmesinin sayısız hikmetleri vardır.

Bizi yaratan Allah, Kur’an-ı Kerimi Arapça olarak bize göndermiş. Elbetteki manasını öğrenmek için Türkçe, İngilizce gibi mealleri okumamız gerekir. Ancak namaz ibadetinde okuduğumuzda mutlaka aslından orjinalini okumalıyız. Çünkü onun aslı Arapça’dır. Allah Kur'an’ı Arapça olarak indirmiştir. Tercümesi Kur'an yerine geçemez.

Örneğin bir çekirdeğin aslını bozarak parçalara ayırsak, sonra da toprağa eksek ağaç olamayacaktır. Çünkü özellikleri kaybolmuştur. Bunun gibi Kur'an ayetleri, kelimeleri ve harfleri birer çekirdek gibidir. Başka dillere çevrilince özelliğini kaybedeceği için Kur'an olmayacaktır.

“Manasını anlamıyoruz” düşüncesine gelince, ister aslıyla isterse mealleriyle Kur'an'ın manasını anlamak ve onun hükümleriyle yaşamak, her Müslümanın görevidir. Zaten Kur'an anlaşılmak ve yaşanmak için gönderilmiştir. İngilizce bir kitabı bile anlamak için İngilizce öğrenen bir Müslümanın, Kur'anı anlamak için neden Arapça öğrenmediğini de bir düşünmek gerekir.

Ayrıca biz anlamasak da onun bize faydası vardır. Örneğin, dili tad alma özelliğini kaybetmiş bir insan yediği yemek ve gıdalardan faydalanamayacak mıdır?.. Kişinin dili tad almasa da yediği gıdalar gerekli organlarına gidecektir. Kur'an okumak da bunun gibidir. Aklı Kur'an'ın manasını anlamayan bir insan, onu ruhunun midesine atınca, aklı anlamasa da ruhunun diğer özellikleri onun manalarını alacaktır.

Diğer taraftan Kur'an'ın her harfine en az on sevap verileceği bildiriliyor. (Tirmizi, Sevabü'l-Kur'an, 16, 2912) Yüce Rabb’imizin (cc) lütfuna bakalım ki, Kur’an’ın her harfine en az on sevap veriyor. Kur’an’ı cuma, bayram, Ramazan, Kadir Gecesi gibi mübarek ve özel vakitlerde okuduğumuzda ise her harfine verilen sevap karşılığı bire yedi yüz hatta bire 700.000’e kadar çıkmaktadır. Meallerin mutlaka faydası var, ama hiçbir meal Kur'an yerine geçmeyeceği için, Kur'an'ın her harfinden alınan sevabı da alınamayacaktır.

Cevap 3:

İlk nazarda müminin, Allah’ına anladığı bir dil ile kulluk etmesi daha tabii ve temenniye şayan görünüyor; bunun için de en iyi vasıta ana dilidir. Fakat mesele incelendiğinde, farklı boyutlara ulaşmaktadır: Her şeyden önce dua ile namaz arasında açık bir ayırım yapmak icabeder. Namaz dışındaki duada mü'minin ihtiyaçlarını ve dileklerini Rabbine istediği dilde bildirmesi yasak değildir. Bu şahsi bir meseledir ve kulun, Halıkı ile olan vasıtasız münasebetleri ile ilgilidir. Buna mukabil namaz, kolektif ve umumi bir ibadettir ve namaza iştirak eden diğer mü'minlerin ihtiyaçları da dikkate alınmalıdır.

Namaz, prensip olarak ve tercihen cemaatle kılınır; tek başına (ferdi olarak) kılınan namaza müsaade vardır, fakat asla tercih edilmez, tercih cemaatle kılınan namazadır.

Şayet, İslamiyet herhangi bir bölgenin, ırkın veya milletin dini olsaydı, hiç şüphesiz sadece bu bölgenin, bu ırkın veya bu milletin dili kullanılabilirdi. Fakat, bütün ırklardan ve dünyanın bütün noktalarında oturan ve her biri diğerleri tarafından anlaşılmayan yüzlerce dili konuşan mü'minlere sahip, cihanşumul bir dinin icapları başka olacaktır. Mesela, Çince bilmeyen bir Türk Çin'e gittiğinde, sokaklarda bir takım Çince sesler işitecek ve onlardan hiçbir şey anlamayacaktır. Eğer bu sözler ezanın veya Allahü Ekber'in tercümesi ise, hiçbir şeyin farkına varamayacak ve mesela cuma namazını kaçıracaktır. (Çin'deki camiler, Türkiye'de minareleri ile kendini belli eden camilere hiç benzemez.) Aynı şekilde Türkiye'den geçen Çinli bir Müslümanın, (Türkiye'deki Müslümanlar kendi dilleriyle ibadet ettikleri takdirde) dindaşlarıyla ortak hiçbir tarafı olmayacaktır. Şu hâlde cihanşumul bir dinin bazı müşterek esasları olmalıdır. Bu konuda ezan ve kıraat, şüphesiz iki esas unsuru teşkil eder.

Beynelmilel kongre ve toplantılarda bu durumun bir örneği görülebilir. Mesela, Birleşmiş Milletler'de herkes kendi lisanını değil, Fransızca ve İngilizce gibi müsaade edilen dilleri kullanır. Umumun menfaati için hususi menfaat feda edilir.

Meselenin diğer bir cephesi daha vardır: Hiçbir tercüme, asla orijinalinin yerini tutamaz. Burada şu noktayı bilhassa belirtelim ki, İslam'dan başka hiçbir din, peygamberine gönderilen vahyin orijinaline sahip değildir. Bütün Hristiyanların, Yahudilerin ve Mecusilerin sahip olduğu dini kitaplar, tercümeler, toplamalar, vs.dir.

Şunu da unutmayalım ki, namazda kullanılacak pek az kelime vardır. Önce ezan ve kamet, sonra "Allahu Ekber", "Sübhane rabbiye'l-azim", "Sübhane rabbiye'l-a'la" gibi ifadelerin yanı sıra Fatiha suresi ve iki kısa sure. Hepsi bir sahifeyi aşmaz. Ve bu kelimelerin ekseriyeti herkesçe bilinir, bütün Müslümanların dillerine geçmiştir. O derece ki, çocuk veya namaza yeni başlayan biri, onları manalarıyla birlikte ve kendisini zahmetsiz ve büyük bir gayret sarfetmeden öğrenir. Bu ifadelerin manası bir defa öğrenilince, artık itiraza yer kalmaz.

Dünya işleri için lügatlar dolusu yabancı kelimeyi ezberleyenler, ebedi saadetin reçetesi olan ibadetlerimiz için Allah kelamından bir sayfalık ezberi fazla buluyorlarsa, şu gerçeği hatırlasınlar: Allah'ın, bizim ibadetlerimize ihtiyacı yoktur. Ona ihtiyaç duyanlar sadece bizleriz.

Cevap 4:

Kur'an niçin aslından okunmalı?

Kur'an-ı kerim'de altı yerde “Kur'anen Arabiyyen” ifadesi geçer. Yani Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'i Arapça olarak indirdiğini bildirir. İbrahim suresinin 4. ayetinin meali de şöyledir:

“Hak dini onlara açıklasın diye, her peygamberi biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik. Sonra Allah, dilediğini sapıklığında bırakır, dilediğini de doğru yola iletir. Onun kuvveti her şeye galiptir ve o her şeyi hikmetle yapar.”

Bu durumda Kur'an'ın manası nasıl Allah'tan gelmişse, lafzı, ifadesi ve yazılışı bakımından da ilahidir. Kur'an dendiği zaman hem onun Arapça olarak okunan lafzı ve kelimeleri, hem de anlaşılan manası akla gelir ve hakikatte de öyledir. Bu iki hususiyeti birbirinden ayırmak, farklı mütalaa etmek mümkün değildir. Kur'an ancak kendi lisanı üzerine okunabileceği için, sadece o lisanın kendi harfleriyle yazılır, o harflerle okunur.

Araplardan başka Farsça, Hintçe, Çince, Uzak Doğu dilleriyle konuşan Müslümanlar da, biz Türkler de Müslüman oluşumuzdan bu yana Kur'an'ı Arapça olarak yazmış, o dille okumuşuz. İslam alimlerinin de ortak görüşü, Kur'an'ın başka dille yazılamayacağı yolundadır. Bunda ittifak vardır.

Zaten Kur'an'ı başka bir dille yazmak mümkün olmadığı gibi, başka bir dille doğru olarak okumak da mümkün değildir. Çünkü Kur'an harflerinin kendisine has özellikleri vardır. Bu harflerin bazılarının karşılığı ve okunuş şekli başka dilin alfabelerinde mevcut değildir. Söyleniş bakımından birbirine benzer harfler olsa da mahreçleri (ağızdan çıkış yerleri) itibariyle de farklıdır. Mesela, Arapça için “lügat-ı dad” denir; yani Fatiha suresinin sonundaki “veleddallin” deki “dad” harfi hiçbir lisanda bulunmamaktadır. Bu harfin bulunduğu bir kelimeyi başka bir lisanın ifade etmesi mümkün değildir.

Mesela, Türkçede sadece “h” harfi yerine Arapça'da üç çeşit “h” harfi vardır. Noktasız “ha” noktalı hırıltılı “ha” ve ”he”. Aralarındaki farkı küçük bir misalle açıklayalım. Noktasız ha /  ح ile yazılan “mahluk” مَحْلُق , noktalı hırıltılı ha / خ ile yazılan “mahluk” مَخْلُق ve he / ه ile yazılan “mahluk”  مَهْلُق. Her üçünün de Türkçe de yazılışı ve okunuşu aynıdır. Halbuki Arapça’da birincisi tıraş edilmiş, ikincisi yaratılmış, üçüncüsü ise helak edilmiş anlamındadır. İşte Kur’an’ı Latince yazıdan okuyan birisi bu farkları anlayamayacağından, söz gelimi Allah’ın yaratmasından bahseden bir ayeti, farkına varmadan “tıraş etmek” veya “helak etmek” manasına okuyabilecektir.

Yine Kur'an harflerinin içinde üç adet “ze” vardır. Biri ince “ze / ز , biri peltek “zel / ذ ”, diğeri de “zı / ظ dır.

Türkçe deki “s” yerine üç harf bulunur. “sin / س " , "sad / ص ve peltek "se / ث ”. Arapça'ya has bir harf vardır ki, o da “ayın / ع olarak okunan harftir. Bu harf başka bir dilde pek bulunmamaktadır.

Şimdi Kur'an harflerini bilmeyen bir kişi, yukarıdaki harfler Türkçe ile yazıldığı zaman nasıl okuyacaktır? Bu harfleri çıkaramadığı gibi, okuduğu kelime ve ayetler de birer Kur'an kelimesi ve ayeti olmaktan uzak olmaz mı?

İşte Latin harfleriyle yazılmış olan Kur'an'ı, daha bunlar gibi pek çok mahzurlardan dolayı doğru olarak okumak mümkün değildir. Kur'an okumasını öğrenmek isteyen kimse ancak onu aslından okumak suretiyle öğrenebilir. Böylece sıhhatli bir neticeye varmış olur.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Kur'an-ı Kerim'in evrenselliği ve bazı örneklerle açıklar mısınız?..

- Kur`an`ı Arapça okumanın hikmetleri nelerdir?..

41 Allah kullarına hitaben, "Ben size şah damarınızdan daha yakınım." diyor. Allah kullarıyla konuşur mu? Buna dair bir ayet var mıdır?

Kaf Suresi'nin 16. Ayeti şöyledir:

"İnsanı Biz yarattık. Onun için, nefsinin kendisine neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini de Biz pek iyi biliriz. Çünkü Biz ona şahdamarından daha yakınız."

Kur'an ayetlerinde Allah'ın kullarıyla konuştuğunu doğrudan açıklayan ve bildiren bir ayet bilmiyoruz. Ancak Kur'an okuyan ve dinleyen her mümin Allah'ın kelamını konuştuğu ve dinlediği için Onunla konuşmuş ve onu dinlemiş demektir. Bu anlamda Allah Kur'an okuyan her mümin ile konuşur denilebilir.

Kur’an, bizi cennete ulaştırıp, cehennemden koruyan merhamet ve şefkat dolu bir kitaptır. Asla zatını kavrayamayacağımız, ama isim ve sıfatların tecellilerini kâinatta mutlaka bulmamız gereken Yüce Allah’ımızın bizi muhatap kabul edip bir mektup göndermesi eşsiz bir güzelliktir. Kur’an’ı okurken, insan bir noktaya gelir ki, Cenab-ı Hakk’la konuşur gibi olur. Ayetler bizzat ona ait olduğu için ağızdan çıkan her kelime O’nun emir, müjde ve yasaklarının yeniden canlanmasına vesile olur. Her bir kelimeye karşılık olarak yaratılan güzel ruhlar ve melekler, hadislerin ifadesiyle kıyamete kadar o güzel kelimeyi zikreder ve sahibine sürekli sevap yazılır.

Âlemlerin Rabb’i olan Allah, bir lütuf eseri olarak kullarıyla konuşmuş ve onlara kitaplar göndermiş. O da yetmemiş izah etmesi ve yaşantısıyla da birebir örnek olması için peygamberler göndermiş. Bazı vaatlerde ve uyarılarda bulunmuş, tâ ki insanoğlu imtihanını başarıyla verebilsin.

Diğer taraftan Allah'ın mahlukatıyla konuşması vardır. Cenâb-ı Allah ezelî ve ebedî kelâm sahibidir. Peygamberlerine vahiy gönderdiği gibi, mahlûkâtıyla da ilhâm yoluyla konuşur, mahlûkâtının her ihtiyâcını onlara ilham yoluyla bildirir, onlara imdat eder. Kullarının kalbine dilediği bilgileri ilhamla aktarır, doğruları ilham eder.

Cenâb-ı Hak, peygamberleriyle vahiy yoluyla konuşur. Hazret-i Mûsâ (as)’nın Tûr dağında vahye mazhar kılınışını ve Allah’ın kelâmına muhatap oluşunu Kur’ân’da şöyle buluruz:

“Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte gelince, Rabb’i onunla konuştu.”1

Bir sonraki âyet:

“Ey Mûsâ! Seni gönderdiklerimle ve konuşmamla insanlar arasından seçtim.”2

Bir başka âyette şöyle buyurulur:

“Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık. Bir kısmını ise sana anlatmadık. Allah Mûsâ ile gerçekten konuştu.”3

Şu âyet de, Cenâb-ı Hakk’ın kullarıyla konuşmasının keyfiyeti hakkında bize bilgi vermektedir:

“Allah bir insanla ancak vahiy sûretiyle veya perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderir; izniyle dilediğini vahyeder.”4

İlhamlar da Allah’ın çok perdelerden geçmiş konuşmalarıdır. Fakat vahiy kadar gölgesiz ve sâfî değildir. Üstad Saîd Nursî Hazretlerine göre, ilhamların husûsiyet ve külliyet cihetinde çok çeşitli dereceleri vardır. En cüz’îsi ve en basiti hayvanların ilhamıdır. Onlardan biraz yüksek, avam insanların ilhamları gelmektedir. Sonra sırayla ilhamlar, avam melâikenin ilhamları, evliyâ ilhamları ve melâike-i izam ilhamları tarzında derece derece yükselmektedir. İlham sırrına binâen her bir velî kalbinin telefonuyla: “Kalbim benim Rabb’imden haber veriyor.” diyebilmektedir.5

Cenâb-ı Hak yaratıklarına vazîfelerini ilhamla bildirir, ilhamla telkin eder, kullarına istikâmeti ilhamla gösterir ve hidâyet verir. Bilhassa hayvanâtın hemen hepsi dünyaya geldikleri zaman nasıl hareket edeceklerini, rızıklarını nelerden ve nasıl elde edeceklerini, hastalıklarında nasıl şifâ bulacaklarını, hayat şartlarına nasıl ayak uyduracaklarını bir içgüdü de denilen İlâhî sâik hâlinde, yani sevk-i İlâhî tarzında, yani telkin edilmiş bilgi paketleri tarzında beyinlerinde bulmaktadırlar. Cenâb-ı Hak tüm canlılara yaşadıkları sürece ihtiyaçları olan şeyleri eksiksiz telkin ve ilham etmektedir.

Dipnotlar:

1. A’râf Sûresi, 7/143.
2. A’râf Sûresi, 7/144.
3. Nisâ Sûresi, 4/164.
4. Şûrâ Sûresi, 42/51.
5. Sözler, s. 124.

42 Kur'an'da melek ve ahiret inancı?

Cevap 1:

Kur'an-ı Kerim'de Meleklere İman

Melek; erkeklik ve dişilik özelliği olmayan, yemeyen, içmeyen, evlenmeyen, doğmayan, doğurmayan, normal gözle görülmeyen, Allah'ın emirlerine itaat eden yaratıklardır.

Arap dili uzmanlarına ve bazı İslâm âlimlerine göre "Melek", Arapça bir kelime olup, "Elûk" veya "Elûke" kökünden gelir. Elûk, "götüren", elûke ise "haber götüren" manâsınadır. Çoğulu "melâike" gelir. Ancak "melek" kelimesinin, Arapçada bazan, hem tekil, hem çoğul manasında cins ismi olarak kullanıldığı da görülür. Bu kelimenin kökü sayılan "elk", aslında, "risalet" yani "elçilik"; melekde, "elçi" demektir. Kelime önce, mef'al vezninde "melek" idi. Sonra hemze "lâm" harfinden sonraya alınarak "melek" olmuş; daha sonra hemze de kaldırılarak "melek" haline getirilmiştir. Bu gibi değişikliklere Arapçada çokça rastlanır.

Müfessir İbn Hayyâm ve dilcilerden Rağib el-İsfahânî, melek kelimesinin, "kuvvet ve iktidar sahibi" anlamına gelen "melk" veya "mülk" kökünden türetildiği görüşündedirler. Dolayısıyla melek kelimesi lügat bakımından; haberci, elçi, kuvvet ve iktidar sahibi, tedbir ve tasarruf manalarına gelmektedir. İslâm dininde ise; melek denince, akla önce, peygamberlere gönderilen ilâhî elçiler; sonra, insanlar ve kâinat üzerinde Allah (c.c.) namına tasarrufta bulunan ve O'nun emirlerini ve verdiği vazifeleri aynen yerine getiren kudret sahibi manevî varlıklar gelmektedir.

İngiliz müsteşriklerinden D. B. Macdonald, melek kelimesinin İbranîceden Arapçaya geçmiş olabileceği düşüncesine kapılmış ise de, daha sonraki araştırmalarında İbranicenin çok eski kitabelerinde böyle "bir fiilin hiç bir izine rastlanmadığını" itiraf etmiştir. (Macdonald Melek mad. İA., Fazla bilgi için bk. "İbni-Manzur Lisânül-Arap, XII/386-387; Râğib el-Müfredât s. 49; M. Hamdi Yazır Hak Dini Kur'an Dili, I/301-303).

Meleklerin hakikatı, cinsleri, sıfat ve özellikleri hakkında bazı farklı görüşler varsa da; Ehl-i Sünnet âlimlerinin Kitap ve Sünnete dayanan ortak görüşleri icmalî olarak şöyledir: Melekler; Allah Teâlâ'ya ibadet ve taatle meşgul olan ruhanî, nuranî, lâtif varlıklardır. Allah'ın kendilerine verdiği her emri derhal ve aynen yerine getirirler ve asla itaatsizlik etmezler (et-Tahrîm, 66/6) Melekler, "emanet" sıfatıyla muttasıfdırlar. Kur'ân-ı Kerim'in birçok ayetlerinde meleklerin, kâinattaki bütün varlıklar gibi bağımsız olarak yaratılan, fakat insanlara ve diğer canlı ve maddî yaratıklara mahsus olan yeme, içme, uyuma ve evlenme gibi sıfatlardan; erkeklik ve dişilik gibi cinsiyetten ve her çeşit günah işlemekten uzak, daima Allah'ı tenzih ve tesbih eden nuranî lâtif varlıklar olduğu bildirilmiştir. Bu özellikleri sebebiyle, Cenab-ı Hak tarafından kendilerine verilen her türlü işleri yapmaya, en kısa zamanda en uzak yerlere süratle gitmeye, diledikleri şekil ve surette görülmeye muktedir olan, Hak Teâla'nın mükerrem kulları, şerefli ve kutsal yaratıklarıdır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyrulur:

"Belki onlar, Allah'ın şerefli kullarıdır. Onlar Allah'ın sözünden önce söz söylemezler ve O'nun emrettiklerini (hemen) yaparlar." (Enbiya, 21/26-27);

"Onlar, Allah'ın emirlerine (isyan edip) karşı gelmezler ve emrolundukları şeyleri (aynen) yaparlar." (Tahrim 66/6);

"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. O'nun katındakiler O'na ibadet etmekte (asla) kibir göstermezler ve (asla) yorulmazlar. Gece ve gündüz durmadan (yorulmadan) O'nu tesbih (ve takdis) ederler." (Enbiyâ, 21/19-20).

Aşağıdaki ayet-i kerîmelerde ise Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır:

"Gökleri ve yeri yoktan var eden, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı elçiler yapan Allah'a hamdolsun. O, yaratmada dilediğine (dilediğini) artırır. Muhakkak ki Allah her şeye kadirdir." (Fâtır 35/1);

"Onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de Ruhumuzu [Cebrail (as)] ona gönderdik. (O) ona düzgün bir insan şeklinde göründü." (Meryem, 19/17) 

Ayrıca Peygamber (s.a.s), Cibril (a.s)'i insanlardan biri (Ashab'dan Dihyetü'l-Kelbî) suretinde gördüğünü meşhur Cibril hadisinde beyan etmiştir (Buhârî, İman, 1; Müslim, İman, 1).

Bu ayetlerden ve onları açıklayıp manaca destekleyen pek çok sahih hadislerden, her Müslümanın melekler hakkında, aşağıda sıralanan özelliklerine inanması gerekmektedir:

1. Melekler, Allah Teâlâ'nın yarattığı kullarıdır. Öyle ise onlar, Hak Teâlâ'nın -haşa- kızları, çocukları olmadıkları gibi, asla düşmanları da değildir (Putperest Arap müşriklerin ve eski din mensuplarının melekler hakkındaki sapık inançları hayalî olup batıldır).

2. Melekler, Allah'ın emirlerine harfiyen bağlıdırlar. O'na asla karşı gelmez ve isyan etmezler, herhangi bir yasağını çiğnemezler, günah işlemezler. Çünkü "İsmet" ve "Emanet" sıfatlarıyla muttasıfdırlar. Bütün meleklerin ortak özelliği; daima Allah'a hamd ve senada bulunmak, O'nu itaat ve ibadetle, tesbih etmektir (Enbiyâ, 21/26-27; Mümin, 40/7).

3. Meleklerin, nuranî mahiyetlerine uygun (yaptıkları iş ve vazifelerine göre) ikişer, üçer, dörder kanatları vardır. Bu husus, Allah kelâmı Kur'an ayetleriyle sabittir. Ancak; gâib (görülmeyen) âlemden olan, maddî kesafetten soyutlanmış, mahiyeti bilinmeyen melekleri kuşlar gibi kanatlı, maddî varlılar olarak tasavvur etmek, yanlış bir anlayıştır. Çünkü onlar Allah Teâlâ'nın irade ve takdiri ile bizim gözlerimizle görülecek şekilde yaratılmamış, Kur'an-ı Kerim'de bir konuda açık bilgi verilmemiştir. Sözü edilen kanat, meleğin yaratılış gayesi ve nuranî mahiyeti ile bağdaşan, vazifelerini en süratli bir şekilde yerine getirmelerine delâlet eden manevî bir kanat, bir kuvvet ve iktidar sembolüdür. Bu söz, temsilî ve mecazî bir ifade tarzıdır. Nitekim, din ve dünya ilimlerine sahip olan bir kimseye, mecazen "zül-cenaheyn" iki kanat sahibi dendiği gibi; anaların çocukları için "şefkat ve merhamet kanatları"ndan bahsedilir. Hristiyanlar ise melekleri, bir kuş gibi kanatlı olarak düşünür ve tasvir ederler. Onların İslâm itikadından ayrıldıkları bir husus da budur.

4. Kur'ân'a ve Sünnete göre melekler, gözle görülmeyen, nurdan (ışıktan) yaratılmış olmalarına rağmen, Cenab-ı Hak onlara, gerektiğinde diledikleri kesif cisimler ve insan şekline girerek görünme gücünü bağışlamıştır. (M. Said Ramazan el-Butî, Kübrâl-Yakîniyyât el-Kevniyye, s. 271-278; A. A. Aydın İslâm İnançları, I, 402-403).

Melekler Neden Görünmezler?

Melekler, nurdan yaratılan, ruhanî ve lâtif varlıklar oldukları için, kendilerine mahsus olan bu mahiyet ve hakikatları onların insan gözüne görünmesine engel teşkil eder. Çünkü, maddî olan insan gözü, melekler gibi nuranî, lâtif ve soyut varlıkları görebilecek şekil ve vasıfda yaratılmamıştır. Ancak Cenab-ı Hak, hidayet rehberi olarak gönderdiği üstün vasıflı insanlar olan peygamberlerine bu kuvveti verdiğinden, yalnız onlar melekleri hakikî hüviyetleri veya Allah'ın dilediği surette görebilirler.

Kur'an-ı Kerim'de insanların topraktan; cinlerin ve şeytanın yalın ateşten yaratıldıkları, "Cin'i de, yalın ateşten yarattık." (Rahman, 55/15) âyetiyle beyan olunmakta ise de;

"(İblis) Ben ondan (Âdem'den) daha üstünüm. Beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın' dedi." (Sâd, 38/76)

ayetinde görüleceği gibi; meleklerin hangi maddeden yaratıldığı bildirilmemiştir. Ancak Sahih-i Müslim'de Hz. Aişe (r.anha) dan nakledilen sahih bir hadiste Peygamber Efendimiz (s.a.s),

"Melekler nurdan, cinler yalın bir ateşten yaratıldı." [Sahih-i Müslim 7/226 (1333 H.)]

buyurmuştur. Bu hadis, meleklerin maddî olmayan nuranî, lâtif varlıklar olduğuna, meleklerle cinlerin iki aynı asıldan gelen iki ayrı varlıklar olduğuna delâlet etmektedir.

Meleklere İman, Her Müslümana Farzdır:

Meleklerin mana ve hakikatı, cinsleri, sıfat ve özellikleri hakkında Ehl-i Sünnet alimlerinin Kur'ân-ı Kerim ve Peygamberimiz (s.a.s)'in sahih hadislerine dayanan (ve yukarda açıklanan) ortak görüşleri, her Müslümanın inanması gereken melek anlayışını ortaya koymaktadır. Vasıfları ve görevleri Kur'ân-ı Kerim'in pek çok âyetlerinde tafsilî olarak anlatılan meleklere iman etmek, İslâm'da iman esaslarından biridir. Bu inanç, İslâm dininin inanç sistemi arasında çok önemli bir yer işgal eder. Çünkü melekler; Rab Teâla'nın insanlara bir lütfu ve keremi sayılan "peygamberlik müessesesi"nin temeli olan Allah'ın "ilâhî vahyini", görülmeyen gayb âleminden, insanlara, onlar arasından seçilen peygamberlere indiren "Allah'ın ilâhî elçileri"dir.

Melekler, yaratılan bu âlemin, göklerde ve yeryüzünde nizam ve intizamını sağlayan Allah'ın ruhanî yaratıkları, insanları koruyan, onlara hayrı ve iyiliği ilham eden, yaptıkları işleri yazan şerefli kâtipler, nuranî yüce varlıklardır.

Bu esasa göre, vahye ve peygamberliğe, hatta ahirete ve gaybiyyât denilen "ahiret ahvali"ne, Cennet ve Cehenneme inanmak ancak meleklere iman etmekle mümkün olur. O halde peygamberlere ve onlara indirilen semavî kitaplara inanmadan önce, onlara peygamberliği getiren, vahyi ve kitapları indiren "meleklerin varlığına" kesin olarak inanmak lâzımdır. Bu bakımdan, "meleklere iman", "peygamberlere iman" demektir. Melekleri inkâr ise, peygamberliği de inkâr sayılır. İşte bu sebepledir ki, meleklere iman; "iman esasları" arasında "Allah (c.c)'a iman"dan sonra yer almıştır. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de; Allah'a imandan sonra meleklerine, daha sonra kitaplarına ve peygamberlerine iman etmek emredilmiştir: Bakara sûresinde,

"Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene (Kur'an'a) inandı, mü'minler de inandılar. Her biri Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandı..." (Bakara, 2/285)

buyurulur. Esasen diğer iman esaslarına (ahirete, kaza ve kadere) iman etmek de, her şeyden önce Allah Teâlâ'ya, sonra O'nun meleklerine inanmakla mümkün olur. Bu bakımdan meleklere iman, Kur'an da, Allah'a imandan hemen sonra zikrolunmuştur. Bu konuda Resulullah (s.a.s)'den Hz, Ömer (r.a)'ın rivayet ettiği meşhur hadiste, peygamberimiz (s.a.s), vahiy meleği Cibril (a.s) ile konuşmuş, kendisine "İman nedir?" diye sorduğunda Resulullah (s.a.s), şöyle cevap vermiştir:

"İman; Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, hayriyle şerriyle kadere inanmaktır." (Müslim, İman 1; ayrıca Buharî, Ebu Davud, Tirmizî ve Nesaî de benzerlerini rivayet etmişlerdir).

Bu ve benzeri kesin nasslarla sabit olan meleklerin varlığını inkâr eden; Kur'an, Sünnet ve İcma-ı Ümmet ile, kâfir olur. Çünkü Hak Teâlâ,

"Kim Allahı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse; o uzak bir sapıklığa düşmüştür." (Nahl, 16/2)

buyurmuştur. Dolayısıyla, melekleri inkâr etmek, hem Kur'an'ı, hem de peygamberliği inkâr sayılır.

O halde gerçek şudur ki; meleklerin varlığı naklen sabit, aklen caizdir. Çünkü, bütün peygamberler meleklerin var olduklarını bildirmişler. Hz. Peygamber (s.a.s)'de onları bizzat görmüş ve var olduklarını haber vermiştir. Kur'ân-ı Kerim de meleklerden, onların vasıflarından yaptıkları çeşitli vazifelerden, Allah katındaki yüksek derecelerinden söz eden pekçok âyet vardır. Allah kelâmı olan Kur'an'ın her verdiği haber haktır ve gerçeğin kesin ifadesidir. Peygamberler ise, masumdurlar; ismet, sıdk, tebliğ ve emanet sıfatları ile muttasıf olduklarından, asla yalan söylemezler. O halde Müslümanlar, Kur'ân ayetleri ve sahih hadislerle kesin olarak sâbit olan, bütün geçmiş peygamberlerin ve semavî dinlerin varlıklarında ittifak ettikleri meleklere iman etmekle mükelleftirler. Bu sebeble, şer'an (Kitap ve Sünnet ile) sabit olan melekleri inkâr etmek, küfrü gerektirir. İnkâr edeni iman ve İslâm dairesinden çıkarır. Bu konuda varid olan muhkem ayetleri ve şer'î delilleri te'vile kalkışmak asla caiz değildir.

Melekler, "gaybiyyât" denilen görülmeyen âlemde mevcut nuranî lâtif varlıklar olduklarından; biz onları göremezsek de, var oldukları, dinî naklî delillerle sabit olduğundan, insan aklı da onların varlığını inkâr edemez. Gerçi akıl, melâikenin ne varlığını, ne de yokluğunu kesin delillerle isbat edemez. Fakat, aklı selîm, gözle görülmeyen bu gibi lâtif varlıkların varlığının imkansız olmadığına, aksine onların da, "vücudu caiz" olan şeylerden olduğuna delâlet eder. Çünkü; meleklerin varlığını inkâr edebilmek için, aklî, felsefî veya ilmî verilere dayanan hiç bir delil ortaya konulamaz. Aksi hâlde; gözümüzle göremediğimiz ve bugün ilmin ve felsefenin mahiyet ve hakikatini tesbit edemediği "hayat cevheri"nin, "insan ruhu"nun ve aklımızın da varlığını inkâr etmemiz gerekir. Fakat göremiyoruz veya mahiyetini bilemiyoruz diye; ne ruhu, ne aklı, ne hayat gerçeğini ve ne de görünmeyen, fakat varlığı ilmen bilinen kuvvet ve enerji gibi gerçekleri inkâr edemeyiz. O hâlde, ruh ve akıl gibi maddî olmayan ve "mücerredât" denilen maddeden soyutlanmış manevî, gaybî varlıklara da inanmaya mecburuz. 

Bu gibi soyut varlıklar, müşahede (gözlem) ve tecrübeye dayanan müsbet ilmin sınırları dışında kalan fizik ötesi, gaybî, manevî yaratıklardır. Nitekim, özellikle Sokrat ve Eflatun gibi İlâhîyat Felsefesiyle uğraşan ve bir çok eski filozoflar, fizik ötesi ruhanî varlıkların var olduğuna inanmak zorunda kalmışlar ve onlara "misaller âlemi", "ervâhı ulviyye" ve "nüfûz-ı mücerrede" gibi felsefî isimler vermişlerdir. Bu günkü müsbet ilimlerle uğraşan meşhur bilginlerin büyük çoğunluğu, fizik ötesi bir takım kuvvet ve varlıkların bu maddî-kevnî âlemde görülen bazı olayların meydana gelmesine sebeb olduğunu kabul ve itiraf etmektedirler. Bütün bu gerçekler ve ilmî veriler, meleklerin varlığının aklen caiz ve mümkün görüldüğüne kesin olarak delâlet etmektedir. Özet olarak diyebiliriz ki, melekler de, aklımız ve ruhumuz gibi vardır.

Gerçi biz onları göremiyoruz ama, peygamberler görmüşler ve büyük bir melek olan Cebrail (a.s) elçiliği ile Allah Teâlâ'nın vahyine mazhar olmuşlardır. Onlar, vahiy meleği aracılığı ile Allah'ın emir ve yasaklarını alıp, öğrenmişler ve insanlığı hidayete ve saadete yöneltmişlerdir. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de, Peygamberimiz (s.a.s)'e aynı şekilde indirilmiş ve bize meleklerin varlığını haber vermiştir. Onun içindir ki bütün Müslümanlar, Kur'ân-ı Kerim'in ve Peygamber (s.a.s) Efendimizin haber verdiği ve aklın da varlığını inkâr etmediği meleklere inanırlar. Çünkü melekleri inkâr, mukaddes kitapları ve peygamberleri de inkâr etmeyi gerektirir.

Kur'ân-ı Kerim'de geçen pek çok ayetlerde meleklerin çeşitli görevleri belirtilmiş, yaptıkları işlerin önemine ve özelliğine göre aldıkları özel isimler beyan olunmuştur. Yerlerde ve göklerde, Kürsî'de ve Arş etrafında, Beytu'l Ma'mur ve Sidre-i Münteha'da, Cennet ve Cehennem'de sayısız melekler vardır. Bütün meleklerin çok çeşitli olan görevlerine ve yaptıkları işlerin mahiyetine göre tanzim edip bunları yöneten dört büyük melek, meleklerin başları ve amirleridir. Bu görevlerin en başta geleni ve en önemlisi; peygamberlere Allah (c.c.)'ın ilâhî vahyini ulaştırmak, yani Allah'ın emirlerini tebliğ etmektir. Bu bakımdan, melek denilince akla her şeyden önce,  "Cebrail"  adıyla tanınan vahiy meleği gelir. Sonra diğer görev gruplarının başları olan Azrâil, Mikâil ve İsrâfil gelir. Bu dört melek meleklerin "Resulleri"dir.

Cevap 2:

Kur'an-ı Kerim'de Ahiret İnancı

İnsanın, Allah’ın sahip olduğu başka bir boyuta geçerek yaşadığı sonsuz varoluş, Kur’an’da ahiret ile ifade edilmiştir. Buna göre, ölüm bir son değil daha gerçek bir hayata geçiş demektir. 

Ahiret, Kur’an’da dünya hayatına alternatif sonsuz yeni bir hayat boyutuna ad olarak kullanılmıştır. Birinci hayat için ‘ulâ’ ikinci hayat için ‘âhir’(1) ifadelerinin kullanması bunu göstermektedir.

Ahiret terimi kelâmî eserlerde şöyle tarif edilmiştir: Ahiret, kıyametin kopmasından başlayıp cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme girmesine kadar geçecek olan zaman veya haşirden sonra başlayıp ebediyyen devam edecek olan ikinci hayattır ki, ba’s,  haşr, hesap, mizan, şefaat, sırat, cennet- cehennem gibi bütün olay ve aşamaları içine almaktadır.

Ahiret teriminin kapsam açısından ifade ettiği bu anlamı bir bütün olarak Kur’an’da bir yerde göremiyoruz. Fakat muhtelif sûrelerde bu bütünlüğü görmek mümkündür. Buna göre âhiret, bu alemin nizamının bozulup yok olmasıyla ve alemdeki bütün canlıların ölümünü müteakip, yeryüzü ve göklerin diğer bir aleme dönüşmesiyle başlar. Sonra Cenab-ı Hakk alemi tekrar inşa edip bütün insanları yeniden diriltir ve hayat verir. Dirilişten  sonra, herkesi işlediği iyi ve kötü amellerinden hesaba çeker. Hayrı şerrinden fazla olanları cennete, şerri hayrından fazla olanları da cehenneme koyar.

Ahiret aleminin başlangıcıyla ilgili olarak bir diğer mülahaza ise, ahiret gününün, insanın ölümüyle başlayacağı şeklindedir. Buna “Kişi öldüğünde kıyameti kopmuş olur.”(2) hadisi delil olarak getirilmiştir.

Ahiretle İlgili (Eskatolojik) Bazı Kavramlar

a. Kıyamet

Kelime olarak kıyamet ‘kalkmak’ anlamına gelmektedir. Aslı ‘kıyam’dır. Bir def’ada kalkmak anlamını ifade etmek için sonuna yuvarlak “te” getirilmiştir. Yalın olarak Kur’an’da yer almayan bu kavram, yevm kelimesine izafe edilerek ‘yevmu’l- kıyame’ şeklinde kullanılmıştır.

Alemin nizamının bozulmasından sonra başlayacak olan hayatın kıyamet günü olarak isimlendirilmesi, insanların Allah’a hesap vermek üzere kabirlerinden kalmalarından dolayıdır. Şöyle ki, kıyamet günü her şeyin ayağa kalktığı bir gündür. O gün insanın ameli, hamd ve senası, tuğyan ve dalâleti, küfrü ve şükrü hep kıyam edecektir. Her şeyin kıyam ettiği o günde Allah da (c.c.) açık saltanatıyla kıyam edecektir. Bu kıyamı ifade için de, Kur’an-ı Kerim, ‘Malik-i Yevmiddin’ der. Halbuki O (c.c.), dünyanın da maliki olduğu halde, neden sadece ahiretin maliki olduğunu buyurmaktadır? Çünkü herkes o gün Rabbi kim, Hâlikı kim, onu apaçık görecektir.(3)

Kur’an ölülerin diriltilişine kadar meydana gelecek olan iki nefhadan bahseder ki, bunlardan birincisi, “nefhatü’l- feza‘ ”dır. Sûra üflendiğinde göklerde ve yerde bulunan herkesin büyük bir korkuya kapılacağını haber veren bir ayette şöyle denmektedir:

“Sûra üflendiği gün, Allah’ın diledikleri müstesna, göklerde ve yerde bulunanlar hep dehşete / korkuya kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak O’na gelirler.”( Neml, 27/87.)

Kainatın yıkılmasına ve bütün canlıların ölmesine yol açacak olan diğer nefhanın adı ise Kur’an’da “nefhatü’s-sa’k” şeklinde geçmektedir. Ölüm nefhasını ifade eden bu durum Zümer sûresinde şöyle dile getirilir:

“Sûra üflenince, Allah’ın diledikleri müstesna olmak üzere göklerde ve yerde ne varsa hepsi ölecektir.”(4)  

Kıyamet günüyle alakalı sahneler daha çok adalet ve hesap verme mefhumlarıyla edilmiştir. Ayrıca insanların ruhlarına hissettirecek, duyularına işleyecek çeşitli isimlerle zikredilmiştir. Bu isimlerden her birisi o günde meydana gelecek büyük olaylara ve cereyan edecek çeşitli ahvale delalet eder. Diğer bir ifadeyle, bu isimlerden her biri, kıyamet saatinin ayrı bir yönünü tavsif eder.

Bu isimleri kelime anlamlarıyla kısaca zikredelim: Yevmu’l-ba’s (Diriliş günü. Rum, 30/56), yevmu’l-kıyame (Kıyamet (kalkış) günü. Zümer, 39/60.), es-sâat (Kıyamet saati. Kamer, 54/1.), yevmu’d-dîn (Karşılıkların verileceği gün. Fatiha, 1/4.), yevmu’l-hisab (Hesap günü. Mü’min, 40/37.), yevmu’l-feth (Fetih günü. Secde, 32/29.), yevmu’t-talâk (Kavuşma günü. Mü’min, 40/15.), yevmu’l-cem’i ve’t-teğabun (Toplanma ve aldanmanın anlaşıldığı gün. Teğabun, 64/9.), yevmu’l-hulûd (Ebedilik günü. Kâf, 50/34.), yevmu’l-hurûc (Çıkış günü. Kâf, 50/42.), yevmu’l-hasret (Hasret günü. Meryem, 19/39.), yevmu’t-tenâd (Çağrışıp bağrışma günü. Mümin, 40/32.), yevmu’l-âzife (Yaklaşan gün. Necm, 53/57-57.), yevmu’t-tâmme (Dehşet günü. Naziat, 79/34-35.), es-sâhha (Korkunç ses. Abese, 80/33.), el-hâkka (Hak olan. Hâkka, 69/1-3.), el-ğâşiye (Her şeyi kaplayan gün. Ğaşiye, 88/1.), el-vâkıa. (Vukûu kesin olan. Vakıa, 56/1-3.)

Kur’an, getirdiği kıyamet saati anlayışıyla her şeyi maddeleştiren materyalist dünya görüşüne sahip insanların anlayışını yıkmış ve maddenin ötesindeki ahiret hayatına dikkatleri çekmiştir. Bu anlayışın islam toplumu açısından hedefi ise, kıyamet tasvirleriyle, kıyamet sonrası gelecek ahiret hayatını hatırlatarak, zihinlerde ahiret şuurunu canlı tutmaktır.

Bu alemin  son bulmasıyla alakalı Kur’an’ın bildirdiği haberlerde bilimin nazariyeleriyle çatışan hiçbir şey yoktur; günümüzün ilim adamları da bu mevzuda ittifak halindedir. Kainatta görülen  -insan, hayvan ve bitkilerin ölmeleri gibi- küçük kıyametler bize saati geldiğinde vukû bulacak olan büyük bir kıyametin varlığını haber vermektedir. Ayrıca gerek geçmişte ve gerekse günümüzdeki materyalist düşünce temsilcilerinin de en çok güvendikleri madde konusunda adeta yerleşik bir tasavvur haline gelen ‘maddenin yok edilemeyeceği’ düşüncesi de çürütülmüştür. Zira günümüzde maddenin enerjiye çevrilebileceği gerçeği, bilimsel olarak kabul edilmiştir. Kuvvetin de, madde şeklini alacağı artık bilinmektedir.

b. Ba’s

Kur'an-ı Kerim’in sıkça tekrar ettiği ba’s, lügatde genel olarak, diriltme ve gönderme manalarına gelmektedir. Ba’s bu manalara ilaveten ilhamda bulunma (Maide, 5/31.), uykudan uyandırma (En’am, 6/60.), bir şeyi bir şeye musallat kılma (İsra, 17/5.), peygamber gönderme (Cum’a, 62/2.), nasb ve tayinde bulunma (Nisa, 4/35.) gibi ihtiva ettiği anlamlarla da  Kur’an’da  kullanılmıştır.

Dinî bir terim olarak ise ba’s, “Allah’ın ahiret hayatını başlatmak üzere, ölüleri kabirlerinden çıkararak hayata iade etmesi” anlamını ifade eder.(5) Tafsilatını beyan bakımından şu tarif de yapılmıştır: Ba’s, aslî bedenleri, ruhlarıyla ve cesetlerin önceki şekillerini her şeyiyle -gerek bedenin dağılan parçalarının bir araya getirilmesi şeklinde olsun gerekse yok olan cüzlerin yeniden yaratılması şeklinde olsun- iâde manasına gelmektedir.(6)

Ba’s, hususiyle Kur’an’da Allah’ın kudretini ön plana çıkaran bir kavramdır. Bu kavram çerçevesinde Allah’ın mutlak yaratıcılığına dikkat çekilmiştir. Böylece bu mefhum bir yandan ahiret inancının bir parçası olarak ahiretle, diğer yandan, -ölmüş iken bir insana hayat verecek bir Yaratıcı’yı öngördüğünden- Kadîr-i Mutlak İlâh mefhumu ile doğrudan alakalıdır.(7)    

Yeniden diriliş olayı hem nassın haber verdiği hem de aklın mümkün gördüğü bir husustur. Mes’ele bu iki zaviyeden ele alınacak olursa, ba’s’ın imkan ve hikmet bakımından kalbi tatmin edici ve aklı ikna edici mahiyette olduğu kolayca anlaşılacaktır. Diğer bir ifadeyle aklen mümkün olan hakkında nass varid olunca ona inanmak gerekir.

Yeniden diriliş manasında Kur’an’da zikredilen başka bir kelime ise nüşûr (Fâtır, 35/9; Furkan, 25/3, 40.) ve bu fiilin ifa’l babından gelen inşar kelimesidir. (Enbiya, 21/21; Zufruf, 43/11; Abese, 80/22.)

Ba’s, kelam ilminde önemli bir yer işgal etmektedir. Zira ba’s, ahiret ve ahiret ahvaliyle ilgili hükümlerin izahı açısından bir alt basamak olarak ele alınmaktadır. Diğer bir deyişle,  ahiretle ilgili Kur’ânî ifade ve tasavvurlar, ancak dirilişin mümkün olmasıyla bir anlam kazanmaktadır. Bunun içindir ki, pekçok ayetle ifade edilen diriliş olayı, ahiret hayatının nirengi noktasını teşkil etmesi hasebiyle dirilişi inkar, ahiret manzumesini tümüyle inkar manasına gelmektedir.

c. Haşr

Lügatte, toplamak, bir araya getirmek ve sevketmek manalarına gelmekte olan haşr, dinî bir ıstılah olarak, ‘kıyamet gününde dirilişi müteakiben bütün yaratıkların toplanmasını ve toplanma yerine sevkedilmesini’ ifade etmektedir.(8)

Kur’an haşrin, bütün insanların bir araya toplandığı (Hud, 11/103.) ve  gerçekte kimin kazanıp kimin aldandığının ortaya çıkacağı bir gün olduğunu bildirir.( Teğabun, 64/9.) Yine Kur’an’a göre, haşr yerinde (mahşerde) toplanacak olan insanların görecekleri muamele dünyadaki yaşayışlarına göre olacaktır. Nitekim Kur’an’da burada Allah’tan yüz çevirenlerin o gün kör olarak haşrolunacağı, kafirlerin yüzlerinin siyah ve kederli, mü’minlerinkinin ise, parlak ve sevinçli olacağı (Al-i İmran, 3/106-7; Abese, 80/38-43.) haber verilmektedir.

Eskatolojik (ahiret ilmine dair) kavramlar içinde haşr ile alakalı Kur’an’da gördüğümüz bir başka kelime de neşrdir. Sözlükte ‘yaymak, dağıtmak’ anlamına gelmekte olan bu  kavrama, lügat anlamından hareketle ‘Cesedin terkibinin bozulması ve her bir parçasının tabiata dönmesi’ denmiştir. Haşr’e ise bu dağınık parçaların yeniden toplanması’ anlamı yüklenmiştir. Birbirleriyle irtibatlı olarak kullanılan bu iki kavramla alakalı diğer bir tarif ise şöyle: Neşr, mahlukatın ölümünden sonra diriltilmesi, haşr ise diriltilen mahlukatın hesap yerine sevk edilmesidir.

Ahiret Hayatının Keyfiyeti

Aklın, insanı ahiret hayatı konusunda ulaştırdığı son nokta, onun mümkün oluşu ve vukû bulmasının gerektiğidir. Fakat aklın ahiret hayatının keyfiyeti hakkında söyleyecek bir şeyi yoktur. Şöyle ki, oradaki nimet ve azap ruhani midir, cismani midir? Ve bunlar dünya nimetleri ve azabı cinsinden midir? Yine bunlar bir müddet sonra inkıtaya uğrayan sonlu bir şey midir, yoksa ebedi midir? Bunların hepsi ancak,

“Size vadedilen şey muhakkak gerçekleşecektir.”( Mürselât, 77/7.)

haberini bize veren vahiy vasıtasıyla bilenebilecek hususlardandır.

Kısaca ifade etmek gerekirse, ilmin kanunları ahiretin akla uymayan bir imkansızlık olmadığını ve nihayet bir gayb aleminin bulunduğunu ve bu günün herhalde bir yarınının olduğunu ve ona hazırlanmamızın gereğini ispat eder ve anlatır. Fakat o yarının nasıl olacağını Allah bilir ve gayptan haberdar edilen sadık peygamberler haber verebilir.

Bu cümleden olarak, biz bu başlık altında -ahiret ahvaliyle ilgili meseleleri, bu konuda geçmişte ve günümüzde mufassal bir şekilde ele alınmış kıymetli eserlere[95] havale edip- çoğu zaman münakaşa mevzusu olmuş ahiretin cismaniyet ve ebediyetine dair iki konuyu Kur’an’ın beyanları ışığında  ele almayı uygun bulduk. Ayetlerle meseleye açıklık getirirken de, bu hususta ileri sürülen yorum ve izahlara da yer vereceğiz.

1. Ahiret Hayatının Cismanî Oluşu

Kur’an-ı Kerim ahiret hayatını tasvir ederken devamlı olarak beş duyu ile algılanabilen tablolar çizmektedir. Gerek cennet, gerekse cennet hayatı hep maddi misallerle tablolaştırılmıştır. Kur’an’da pek çok misali bulunan  bu tablolardan Nebe’ sûresi’ndekini bir fikir vermesi bakımından arzedelim:

“Şüphesiz ki azgınların varacakları nihaî yer olan cehennem gözetleme yeri olmuştur. Azgınlar orada çağlar boyu kalırlar, orada ne bir serinlik ne de (susamalarını giderecek) bir içecek tatmazlar, ancak (dünyada yaptıklarına) uygun karşılık olarak kaynar su ve irin tadarlar. Çünkü onlar hesap gününün geleceğini ummazlardı. Bizim ayetlerimizi yalanladıkça yalanlamışlardı. Biz ise her şeyi bir kitapta sayıp yazmışızdır. (Onlara orada şöyle denecektir): Tadın! Artık size azap artırmaktan başka bir şey yapacak değiliz. Şüphesiz takva sahipleri için umulanı buldukları yer, bahçeler üzüm bağları, göğüsleri olgunlaşmış yaşıt kızlar ve dopdolu kadehler vardır. Orada ne bir boş laf ne de bir yalan işitmezler. Bütün bunlar Rabbinden kafi bir bağıştır.”(Nebe, 78/21-36.)

“İnsan, bizim onun kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı mı zanneder? Elbette kadîriz. (Doğrusu, değil onun kemiklerini bir araya toplamak) onun parmak uçlarını bile düzeltmeye kadiriz.”( Kıyame, 75/4-5.)

Hadislerde haşrin cismani olduğuna dair acbu’z-zeneb ifadesi bulmaktadır:

“Sonra Allah gökten bir (hayat) suyu indirir de bu sayede ölüler, bitkinin yerden bitişi gibi (kabirlerinden) çıkarlar; insan cesedi bütünüyle çürüyüp yok olur, ancak acbu’z-zeneb müstesna; insanlar bundan yaratılacaktır.”(9)

“Toprak insanoğlunun acb dışındaki bütün cesedini yiyip tüketir. İnsan acbden yaratılmıştır; tekrar ondan meydana getirilecektir.”(10)

Esasen konuyla ilgili hadislerde anlatılmak istenen husus, toprağa karışacak insan cesedinin tekrar yaratılmasına esas teşkil edecek maddî bir unsurun toprakta veya cesedin çürüyüp yok olduğu herhangi bir mekanda varlığını koruyabilmesidir. Acbü’z-zenebin gözle görülebilen küçük bir kemik parçası olarak anlaşılması uygun olmayabilir. Nitekim insanın tekrar yartılışına esas teşkil edecek maddeden bahseden hadislerde acbü’z-zeneb yerine kuyruk sokumu civarında nokta gibi pek küçük bir şey, nüve anlamını ifade eden  acmu’z-zeneb ifadesinin yer aldığı da nakledilmektedir.(11) Buna göre insanın acmu’z-zenebden, yani kendisinin fizyolojik özelliklerini taşıyan ve duyularla idrak edilemeyen noktaya benzer küçük bir parçadan yaratılacağı anlaşılmaktadır.

Bugün acbu’z-zeneble işaret edilenin, genler ve bu genleri teşkil eden DNA moleküllerinin olabileceği üzerinde önemle durulmaktadır. Modern ilme göre genlerde, kişinin ana ve babadan gelen ırsî özellikleri, göz, saç ve derinin renk ve biçimleri ve psikolojik duyarlılığı gibi özelliklerin bilgisi saklıdır. Bunun için de kromozomlara bilgi bankası denmiştir.

Konumuzla alakalı acbü’z-zenebe dair vermeğe çalıştığımız kısa bir bilgiden sonra haşrin cismanîliği hususunda netice olarak diyebiliriz ki, meâd cismanidir. Kur’an-ı Kerim'in bu mevzuda çizdiği tablo ve tasvirler bunu açıkça belirtici mahiyettedir. Diğer yandan bunu böyle kabul etmek hem akla hem de ilahî adalet ve hikmete daha uygundur. Ayrıca Allah’ın (c.c.) yarattığı nimetlerin tamamına yakın bölümünün, insanın duyularıyla algılayacağı bir şekilde ve Yaratıcı’sını takdir edip şükredebileceği bir mahiyette yaratılmış olduğunu biliyoruz. Dünyada bu nimetlerden yararlanan uzuvlarımız, Allah’a ibadette bulunmanın mükafatı olarak, ahirette de tekrar o nimetlerden aynı şekilde neden istifade etmesinler.    

2. Ahiret Hayatının Ebedî Oluşu

Ahiret hayatının sonsuzluğunu ifade sadedinde akla ilk planda el-hulûd kelimesi gelse de, Kur’an’da bu manayı asıl ifade eden kelime, bölünmez ve ınkıtaya uğramaz bir sonsuz zaman müddetinden ibaret olan ebed  olduğu anlaşılmaktadır. Şöyle ki, hulûd, bir şeyin fesad ve tağyire maruz kalmadan olduğu hal üzere devamını ifade eder ki,  bu da cennette olanların ‘herhangi bir bozulma ve tağyire maruz kalmadan bulunduğu hal üzere devam etmesi’ manasına gelir. Bu anlamı teyid için Rağıb el-İsfehanî, “Onların etrafında muhalled (özellikleri ve güzellikleri değişmeyecek olan) çocuklar hizmet ederler.”( Vakıa, 56/17.) ayetindeki muhalledûn kelimesini delil olarak getirir.

Ahiret hayatının sonsuzluğuna dair Kur’andaki kat’î deliller ise, “Onlar orada ebedî / sonsuz olarak kalacaklardır.”(bk., Nisa, 4/57, 122, 169; Maide, 5/119; Tevbe, 9/22, 100; Kehf, 18/3; Ahzab,33/65; Teğabun, 64/9; Talâk, 65/11; Cinn, 72/23; Beyyine, 98/8.) mealindeki  bir çok yerde sıkça vurgulanan ayetlerdir. Kur’an’a göre cennet ve cehennem ebedî olup fena bulmaları söz konusu değildir. Mesela Allah (c.c.), her iki ikâmet yurdu ve ehlinin durumunu birlikte Hud suresinde şöyle anlatır:

“...O gün, bütün insanların bir arada toplanmış olacakları ve hazır bulunacakları bir gündür. Biz onu (kıyamet gününü) sayılı bir müddet için geciktiririz. Gelecek olan o günde Allah’ın  izni olmadan hiçbir kimse konuşamaz. Onların kimi bahtiyar kimi ise bedbahttır. Bedbaht olanlar ateştedirler; orada onların (çok feci) bir nefes alıp vermeleri vardır. Rabbin dilediği hariç, onlar gökler ve yer durdukça  orada ebedî kalıcıdırlar. Rabbin ne dilerse onu hakkıyla yapandır. Bahtiyar olanlara gelince; onlar cennettedirler. Rabbin dilemesi dışında gökler ve yer durdukça ebedî olarak orada kalıcıdırlar. Bu, tükenip kesilmeyen bir lütuf ve ihsandır.”(Hud, 11/103-108.)

Ayetlerde gerek cennetin gerekse cehennemin ebediliği açık bir şekilde ifade edilmesine rağmen, cehennem hayatının bir müddet sonra son bulacağını iddia edenler olmuştur. Bunlar, ‘Gökler ve yer devam ettikçe’ ifadesine dayanarak ‘cehennemdekilerin cezalarının müddetinin gökler ve yerin devamının müddetine eşit olduğunu; gökler ve yerin de devamlılığı bir gün son bulacağına göre kafirlerin cezası son bulacaktır’ neticesine  varmışlardır.

Kur’an’a dayandırılmak istenen bu iddia doğru değildir. Zira Kur’an’ın muhtelif yerlerde “hâlidîne fîhâ” beyanından sonra “ebeden” kaydını düşmesi, esasında böyle bir iddianın tutarsızlığına kesin bir cevaptır. Şu halde söz konusu pasajın sonunda kesintisiz ihsan anlamındaki “Atâen ğayre meczûz” kaydının, cehennemle ilgili ayette değil de, cennetle ilgili olan ikinci ayette vurgulanmasından dolayı ‘Cennet sevabı ebedidir, fakat cehennem azabı bir yerde son bulacaktır’ iddiası doğru değildir.

Mese’leyi farklı bir yaklaşımla ele alan Elmalılı Hamdi Yazır ise, şöyle bir değerlendirmede bulunur:

"Kâfirin her küfrü, -ebedî olan bir gerçeği inkar demek olduğundan ötürü- ebedî bir yalan ve günahtır ki, yüce Allah’ın rahmetinden sonsuz bir şekilde mahrum kalmayı netice verir. Ebedî günahın cezası veya rahmetten ebediyyen mahrum kalmanın manası ise, elbette ebedî bir azaptır. Şu halde insanın sınırlı bir müddet zarfında ebedî bir nimet ve rahmete kavuşmak için kendisine bahşedilen bir fırsatı, bir vesileyi külliyen redetmesinin, o rahmetten temelli mahrumiyet demek olduğu gayet  açıktır."(12)

Dipnotlar:

1. bk., Leyl, 92/13; Duha, 93/4.
2.  es-Sehavî, Muhammed b. Abdurrahman, el-Makasıdu’l-Hasene, Daru’l-Hicre, 1986, s.428; el-Aclunî,  Keşfu’l-Hafâ, II, 279.
3.  Işık, Hikmet, Fatiha Üzerine Mülahazalar, Çağlayan yay., İzm., ts., s.162.
4. Zümer, 39/68. Daha geniş bilgi için bk., Bağçeci, Muhiddin, “Meâd” md., Şamil İA. IV, 83.
5. et-Teftezanî, Saduddin Mes’ud b. Ömer, Şerhu’l-Akaid  (Kestelli haşiyesiyle birlikte), Salah Bilici Kit., İst., ts., ys., s.134.
6. Giridî, Sırrı, Nakdu’l-Kelâm fî Akâidi’l-İslâm, Dersaadet yay., İst., 1324, s.431; el-Harputî, Tenkîhu’l-Kelâm, s.329.
7. Mehmet Paçacı, Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Ahiret İnancı, Nûn yay., İst., 1994, s.100.
8. İbn Hümam, Kemal, el-Müsâyere, Çağrı yay., İst., 1979, s.213; el-Pezdevî, Ebu’l-Yüsr, Ehl-i Sünnet Akaidi  (Çev.: Şerafeddin Gölcük), Kayıhan yay., İst., 1994, s.228; el-Beycûrî, Şerhu Cevhereti’t-Tevhid, s.170.
9. Buharî, Tefsir (39), 3; Müslim, Fiten 141; İbn Mâce, Zühd 32.
10. Müslim, Fiten 142; Ebû Davud, Sünnet 24; Müsned, II, 32.
11. ez-Zemahşerî, el-Fâik, “acb” md.
12. Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, III, 2112.

(bk. Yener ÖZTÜRK, Kur’ân-ı Kerim’in Ahiretin Varlığını İspat ve İkna Metodu)

43 İslam'da / Kur'an'da on dokuz mucizesi diye bir şey var mıdır? On dokuz sayısını uğurlu veya uğursuz saymamız doğru mudur?..

Kur'an-ı Kerim'de bütün ilimler vardır. Bu ilimleri de herkes kendi kabiliyetine göre okuyabilir veya hissedebilir. Ancak bu ilimleri Kur'an'dan okurken, "benim anladığım ilim kesin doğrudur" diyerek değil de, "ben böyle anlıyorum" şeklinde söylemek gerekir. Çünkü bir gün bu anladığı bilgiler yanlış olursa -haşa- Kur'an yanlış olmuş gibi algılanır. Bu on dokuz konusuna da böyle bakıyoruz.

Kur'an-ı Kerim'de “Üzerinde on dokuz vardır." ayeti bulunmaktadır. Bu sayıdan hareketle Kur'an'ın bazı sırlarına ve şifrelerine ulaşmak mümkündür. Ancak bu bilgilere mutlak doğru ve Kur'an'ın kesin işareti olarak bakmanın bazı sakıncaları olacağından dikkatli olmak gerekir. Hiç olmazsa: "Böyle şeyler anlamak mümkündür, fakat bunlar kesin ve değişmez doğrular olmayabilir. Hesaplamalarımızda hata edebiliriz, bu hatalar da bize aittir." demek gerekir.

"Kur'an-ı Hakîm'in tevafuk cihetinden tezahür eden i'cazî nüktelerinden bir nüktesi şudur ki: Kur'an-ı Hakîm'de İsm-i Allah, Rahman, Rahîm, Rab ve İsm-i Celal yerindeki Hüve'nin mecmuu, dört bin küsurdur. Arapça orijinal yazılışı ile “Bismillahirrahmanirrahim”, Ebced hesabının ikinci türü olan, hece harflerinin tertibi ile hesaplânınca, o da dört bin küsur eder. Büyük adetlerde küçük kesirler, tevafuku bozmadığından küçük kesirlerden kat-ı nazar edildi. Hem “Elif Lâm Mim” içine aldığı iki atıf vavı ile beraber iki yüz seksen küsur eder. Aynen Sure-i el-Bakaranın iki yüz seksen küsur İsm-i Celaline (Allah ismine) ve hem iki yüz seksen küsur âyâtın adedine tevafuk etmekle beraber, Ebcedin hece harflerine göre tertip edilen ikinci tarzındaki hesabıyla, yine dört bin küsur eder. O da yukarıda zikri geçmiş (Allah, Rahman, Rahim, Rab ve Allah ismi yerine geçen Hüve) beş meşhur esmanın adedine tevafuk etmekle beraber Besmelenin kesirlerinden vazgeçilirse, onların adedine tevafuk ediyor. Demek bu tevafuk sırrına binaen Bakara suresinin başında bulunan “Elif Lâm Mim” hem müsemmasını içine alan bir isimdir, hem el-Bakara suresine isim, hem Kur’an’a isim, hem ikisine kısa bir fihriste, hem ikisinin karışımı ve hülâsası ve çekirdeği, hem de Besmelenin kısaltılmışıdır."

"Ebcedin meşhur hesabıyla Bismillahirrahmanirrahim, Rab ismi adedine eşit olmakla beraber, “Errahmanirrahim”deki şeddeli “Ra” iki “Ra” sayılsa; o vakit dokuz yüz doksan olup, pek çok mühim sırlara kaynak olup, 19 (on dokuz) harfiyle 19 (on dokuz) bin âlemin anahtarıdır."
[Risale-i Nur Külliyatı-I, (Lem’alar), s.596]

Reşat Halifenin bulduğu iddia edilen “Kur’an'da 19 mucizesi" de, ona ait orijinal bir şey olmadığı anlaşılmaktadır. Belki o geliştirip bilgisayar yoluyla tevafuk eden diğer rakamları ve yerleri bulup tespit etmiştir.

Yeri gelmişken burada 19'la ilgili bazı hususlara yer vermekte yarar var. Bilindiği gibi bu hususta epeyi spekülasyon yapıldı. Hatta belki de Kur’an ile hiç ilgisi olmayan kişiler bu rakamla birleştirilerek ilâhi bir ikram ve ihsan gibi gösterilmeye çalışıldı. Ancak hemen ilave etmek gerekir ki, hepimizin hayatında bir kısım 19’lar bulup çıkarmak mümkündür. Böyle bir rakamla insan hayatı bizzat önem taşımaz. Nitekim konuya kaynak olarak gösterilen,

“Aleyhâ tis’ate aşar: Onun üzerinde on dokuz vardır.”

ayeti, pek çok mealci ve tefsirci tarafından, “Cehennem bekçisi on dokuz zebani” olarak mana verilerek tercüme edilmiştir. O zaman iddia edilen kişinin ismi söz konusu olursa

“Onun üzerinde on dokuz vardır.”

ayeti, söz konusu kişi veya kişilerin cehenneme gönderildiğini ve çıkmasını engelleyici on dokuz cehennem meleğinin yani Zebaninin bulunduğunu ifade eder ki, herhalde bunu düşünmek bile istemezler. Dolayısıyla bu ve benzeri ayetleri kişilere mal edip onlara böyle kutsiyet kazandırmak yerine, ayeti doğrudan Kur’an ile ilgili olarak tercüme ve tefsir etmek daha doğrudur.

Bu münasebetle 19 rakamı ve tevafuklarla ilgili kısa bir özetini takdim etmeye çalışacağız. Bundan kastımız da fal veya falcılıkla iştigal edenlere böyle güzel bir kapı açmak ve haramla meşgul olma yerine helal ve güzel olan, zararsız bir uğraş alanı göstermektir. Yoksa bizim için Kur’an’ın kendisi esastır. Onda tevafuk olsa da olmasa da Allah’tan geldiğinde asla şüphemiz olmadığı için bir şey değişmez. Bunlar daha çok, meraklı kimselere hitap eden yönüdür ve onların bu hislerini tatmin etme ve bu manevi zevki yaşatma manasına matuf olmalıdır diye düşünüyoruz. Demek ki Cenab-ı Allah onları da hesaba katarak böyle bir şeyi ikram olarak verip iltifat buyurmuş.

Besmele, Arapça orijinal yazılışı ile on dokuz harftir ve bu kendisinden sonra gelecek olan pek çok ayet ve surelere ve kendi içinde geçen isimlere tevafuk etmektedir. Üstad'ın yukarıda kaydettiği “Elif Lam Mim” de besmeleyi içine almaktadır. Öteden beri söylene gelen,

“Kur’an Fatiha'da, Fatiha Besmele'de, Besmele Ba’da ve Ba’da noktasında gizlenmiştir.”

sözüne, Üstad bir de üç harften ibaret olan kesik harfleri yani “Elif Lâm Mim”i ilave etmiştir. Böylece, bütün Kur’an'ın mucizevi bir şekilde üç harfte toplânmış olduğunu belirtmiştir. Zaten Üstad'a göre surelerin başlarındaki huruf-u mukattaa, yani kesik harfler ilâhi birer şifredir, beşer fikri, insan aklı ona yetişemiyor. Bu şifrelerin anahtarı ancak Hz. Muhammed (s.a.v)’dedir.(1)

“Neden 19 sayısı?” şeklindeki bir soruya verilecek cevap, yine bu sayının özelliklerini bilmekle mümkün olur. Bu maksatla biraz üzerinde durmakta ve bu sayıyı tanımakta yarar var:

19 sayısı, kendine, yani bire ve katlarına bölünebilir, bu yüzden ilgi çekicidir. 19’u meydana getiren 1 ve 9 sayıları, ondalık sistemin en küçük ve en büyük değerleridir. 19 sayısı 10 ile 9’un toplamından meydana gelmekte ve bu iki sayının karelerinin farkı yine 19’u vermektedir. (Yani: 100 – 81=19).

19 sayısının astronomide de önemli bir yeri vardır. Mesela, Kameri ve Şemsi (ay ve güneş) hesaplarına göre tespit edilen aylar arasında 19 senede bir gerçekleşen bir tevafuk / uyum vardır. 235 Kameri ay, 19 Şemsi senesine tam olarak uymaktadır. Dünya, ay ve güneş, her 19 yılda bir aynı konumlara gelmektedir. 19 yılda bir gerçekleşen bu olay, “Meton Devresi” olarak bilinir.

a) Esrarengiz Anahtar: Besmele

Kur’an-ı Kerim’de 114 sure vardır. Bu da 19’un 6 katı eder. 9. Sure olan Tevbe suresi hariç olmak üzere, bütün surelerin başında bulunan ve Fatiha suresinin de ilk ayeti sayılan “Besmele” de Kur’an’da 114 defa geçmektedir. Tevbe suresinin başında bulunmayan Besmele ise 27. Sure olan ve 19. Cüzde bulunan Neml suresinin 30. Ayetidir. Burada da yine ayrı bir tevafuk bulunmaktadır ki, Tevbe suresinden itibaren sayılarak gidilirse, tam 19 sure sonra, Neml suresidir. Yine eksik Besmele, 27. Surenin 30. Ayetinde bulunmaktadır. Bunda da bir tevafuk var. 30 ile 27 toplânınca, 57 yapmaktadır. Bu da malum 19’un katıdır: Yani, 19x3 = 57’dir. Bu durumda kayıp yok. Burada bulduğumuz Besmele, diğer 113 Besmeleye ilave edilince rakam tamamlanıyor ve yine 19 şifresi bozulmuyor. Yani 114 : 6 = 19 veya 19 x 6 = 114. Böylece Besmele, Kur’an’ın tamamını açan bir anahtar durumunda oluyor.

Besmeleyi meydana getiren Kur’an harflerinin sayısı da 19 adettir. Yine Besmeleyi meydana getiren dört kelimeden her biri de Kur’an’da 19 katı olarak bulunmaktadır. “İSM” kelimesi, bütün Kur’an’da 19 defa, “ALLAH” 2698 (19x142) defa geçmektedir. Buna yukarıda Üstad'ın tespitlerinde yer verdiğimiz 2806 rakamına bakılarak itiraz edilmesin. Çünkü Üstad, “Allah” yerine geçen zamirleri de sayıya dahil etmiştir. Fazlalık bu yüzdendir. Yine “ER-RAHMAN” 57 (19x3), “ER-RAHİM” 114 (19X6) defa geçmektedir. Bu dört kelimenin 19’un kaç katı geçtiğini gösteren rakamlar da yine 19’un katıdır. Yani: 1+142+3+6=152. 152 : 19 = 8 yapmaktadır veya 19x8 = 152’dir.

b) İlk nazil olan Sure: Alâk Suresi.

Bilindiği gibi, Kur’an-ı Kerim’in ilk nazil olan suresi, Alâk suresidir. Alâk suresi, Kur’an nazil olup tamamlandıktan sonra Cibril (as)’in işaretiyle Peygamberimiz (s.a.v) tarafından tertip edilmiş ve sondan 19. Sure olarak yerleştirilmiştir. 19 ayeti vardır ve ilk vahyedilen ayetler, yani ilk beş ayet 19 kelimedir. Yine bu ayetleri teşkil eden harflerin sayısı da 76’dır. Yani, 19x4=76 veya 76’yı 19’a bölersek, 4 katını buluruz. Alâk suresinin harflerini tek tek sayarsanız, 285 rakamını bulursunuz. Bu da yine bir 19 şifresidir. Yani, 19x15 = 285.

c) Kur’an-ı Kerim’in ilk nazil olduğu geceyi anlatan sure: Kadir Suresi.

Kur’an-ı Kerim’in ilk nazil geceden bahseden surenin adı bilindiği gibi, Kadir Suresi. Bu surede de muhteşem bir güzellikle süslenmiş, 19 tevafukları var. Bu surenin harf sayısı tam 114. Yani 19’un 6 katı. Bu rakamı hatırlıyoruz. Kur’an surelerinin sayısı, Besmelenin sayısı. Bu da gösteriyor ki, Kur’an-ı Kerim’in indirilmeye başladığı geceden bahsetmesi, Kur’an'ın 114 sure olacağına ve her biri Besmele ile başlayacağına bir işaret.

Mucize içinde mucize görmek ve iç içe geçmeli sistemi (Matris sistemi) daha iyi anlamak istiyorsanız, yine aynı surenin ayetlerindeki harfleri tek saymalısınız. Bu sayıların 19 merkezli bir aritmetik dizi meydana getirdiği ve çeşitli kombinezonlarla 19’un 114’e kadar olan bütün katlarını ortaya koyduğunu göreceksiniz. Kadir suresinin 5 ayetinin harf sayıları 36, 18, 19, 20 ve 21 adettir. Evet, sadece bu sayı dizisiyle indirilen Kadir suresi bile Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu ispata kafidir. Sırf bu özelliğinden dolayı Kur’an-ı Kerim’i taklit etmek mümkün olmamıştır. Nitekim, bu gerçeği ifade eden bir ayet-i Kerim’e şöyledir:

“(Ey Muhammed!) De ki: “İnsanlar ve cinler, bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere bir araya gelseler, birbirlerine de yardım etseler, onun bir benzerini getiremezler.”(2).

Bir başka ayette ise benzerini getirmeleri istenilen şey Kur’an değil, sadece bir suredir; kısa veya uzun bir sure o kadar:

“Eğer kulumuza indirdiğimiz Kur’an’ın Allah sözü olduğu hakkında şüpheniz varsa, haydi onun surelerinden birine benzer bir sure meydana getirin ve Allah’tan başka güvendiklerinizin hepsini çağırırn, iddianızda haklı iseniz. Bunu yapamazsanız –ki hiçbir zaman yapamayacaksınız– yakıtı insanlar ve taşlar olan o ateşten sakının!”(3)

d) Üç İhlas bir Fatiha ile Hatimde 19 rakamı.

Üç İhlâs bir Fatiha okuyarak hatim yerine niyaz ettiğimiz formül de yine 19 ayettir. İhlas suresi 4 ayet. 4x3 = 12. Fatiha suresi 7 ayet. 12+7 = 19.

e) Huruf-u Mukattaa : Kesik harfler.

SAD: Başında mukattaa olarak bulunan Sad harfi bulunan 7, 19 ve 38. Sureleri, yani Araf, Meryem ve Sâd surelerini ele aldığımızda, bu üç suredeki harflerin toplam sayısı da 152 dir. Yani 19’un 8 katı.

NUN: Bu harfle başlayan 68. Surenin (Kalem Suresi) çeşitli yerlerine dağılan Nun harflerini sayınca, çıkan rakamın 133 olduğunu göreceksiniz. Yani 19’un 7 katı.

KEF, HA, YA, AYIN, SAD: Bu seferde 19. sureyi, Meryem suresini ele alalım. Bu surenin başında yer alan Mukatta harflerinin sayısı 798 olup, 19’un 42 katıdır.

HA, MİM, AYIN, SİN, KAF: 42. sure, Şura suresinin ilk ayetlerinde yer alan Ha, Mim, Ayn, Sin, Kaf harflerinin bu surede ne kadar geçtiğini sayacak olursak, 570 adet olduğunu göreceğiz. Yani 19’un tam 30 katı. Yani, 570 : 19 = 30.

ELİF, LAM, MİM, RA: 13. sure olan Ra’d suresinin başındaki Elif, Lam, Mim, Ra harflerinin suredeki adedi ise 1501 dir. Yani, 19’un tam tamına 79 katı.

ELİF, LAM, MİM: Değişik bir misal olarak, başında Elif, Lam, Mim harflerinin bulunduğu 7 sure var ve bu yedi surede geçen Elif, Lam, Mim harflerinin toplamı 26676 dır. Yani, 19’a bölersek 1404 rakamını buluruz. Bu da bize bu harflerin toplam sayısının 19 un 1404 katı olduğunu gösterir.

HA, MİM: Kur’anda yine 7 surede Ha, Mim şifresi vardır. Bu şifrelerin geçtiği suredeki Ha ve Mim harflerinin toplamı 2147 dir. Yani, 113x19 dur.

KAF: Kur’anda 50. Sure Kaf suresidir. İlk ayeti olan Kaf harfinden dolayı bu adı almıştır. Sure boyunca geçen Kaf harfinin sayısı 57’dir. Yani, 19’un 3 katı. Bir fazla olsa 58 olur ve şifreyi bozar. İşte bu surede bu inceliğe ve dikkate rastlıyoruz. Bu sureyi ilginç kılan husus da budur. Yani, millet ve topluluk anlamına gelen “Kavim” kelimesi başında “Kaf” bulunduğu için değiştirilir. Bir fazla gelse şifreyi bozacağı için “Kavmi Lut” yerine “ve ihvani Lut” diye ifade edilmiştir.

HA, MİM, AYIN, SİN, KAF: Başındaki mukatta harflerinin arasında Kaf harfi bulunan bir sure daha vardır. Bu da 42. Sure olup, yani Şura suresi olup, başında beş harfli bir terkip vardır. Bu surede geçen “Kaf” harflerinin sayısı yukarıda da ifade ettiğimiz gibi 57’dir. Yani, 19’un 3 katı. 42. ve 50. Surelerdeki Kaf harfi sayıları 114 yapmaktadır. Bu da Kaf harfiye başlayan Kur’an’a güzel bir işarettir.

Daha önce de ifade ettiğimiz gibi Kur’an 114 suredir. Uyum her yerde aynı, tevafuklarda şaşma yok. Demek ki bu 19 da ciddi bir maksat var ve bunu yapan kasten yapmıştır. Yoksa Kur’an gibi makamı, mevkisi, beyanı, manası ve indirilişi ile tamamen üstün bir keyfiyete ve mucizeliğe sahip olan bir kitap da basit bile olsa hata yapılmaz. Bu yüzden bazılarının takılıp kaldığı “RAHİM” kelimesinin bir fazla geçtiği iddiası ortalığı karıştırmış ve bazıları sınavı kaybetmiştir. Çünkü söz konusu fazla “Rahim” kelimesi her yerde Allah için kullanıldığı halde, Tevbe suresinde yani, 9. Surenin 128. Ayetinde Hz. Peygamber (s.a.v) için kullanılmıştır. Bu Allah’ın ona bir iltifatı ve kadrini bilmemiz için bize düşkünlüğünü ifade eden bir hatırlatmadır. Bu yüzden şifre yine bozulmuyor. Buna itiraz eden kişi, ya kasten karıştırmak istedi, ya da oradaki zamirin Hz. Peygambere (s.a.v) atıf olduğunu bilmeyecek kadar Arapça’yı bilmeyen birisi idi.

Bu misalleri uzatmak mümkündür. Ancak biz, bir örnek daha vermek sureti ile konuyu noktalamak istiyoruz. O da Bakara suresinin 245. Ayetidir. Bu ayetteki “Basta” kelimesinin okunuşu “Sin” ile, yazılışı “Sad” iledir. Bunu Peygamberimize bizzat Cebrail’in dikte ettirdiği nakledilmektedir. Çünkü “yebsutu” kelimesi “Sin” harfi ile yazılırsa bu suredeki “Sin” sayısı fazla olacak ve şifre bozulacaktır. Bunun yerine “Sad” harfiyle yazdırılması dikte ettirilmiştir ve bütün Kur’an nüshalarında Sad’ın altında küçük bir Sin vardır. Bu da "bu kelimeyi Sad ile yazdırdık, ancak siz Sin ile okuyun" anlamına gelmektedir. Çünkü Sad harfiyle yazılmamış olsaydı bu surede bir adet Sad harfi eksik olacak ve şifre bozulacaktı, tıpkı yukarıda anlattığımız Kaf harfi misalinde olduğu gibi.

Bunları görmezlikten gelmek kısaca, nasipsizlikten başka bir şey değildir. Ne diyelim Allah hidayet versin. Bu da 19’un ayrı bir cilvesidir. Çünkü Arap alfabesindeki H, D, Y harflerinden meydana gelen HÜDA (HDY) kelimesinin Ebced hesabına göre sayı değeri de yine 19 etmektedir. Hüda kelimesi Kur’an'da çok tekrarlanır ve yol gösterici, hidayete erdirici manasına gelmektedir.(4)

“... Allah kime hidayet ederse, o doğru yoldadır. Kimi de sapıklıkta bırakırsa, artık onun için doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.”(5)

ayetinde olduğu gibi. Hidayet elbette Allah’tandır. Ancak, kişinin kendi iradesiyle hidayetini istemesi ve bunun için az da olsa bir gayret sarf etmesi gerekmektedir. Tıpkı bir işe girmek isteyen kişinin önce bir dilekçe ile müracaat etmesi gibi, işin peşine düşmesi ve hidayete talip olduğunu bildirmesi gerekmektedir.

Bir de tamamen sapıklar vardır ki, onlara ne Allah’ın gösterdiği deliller, ne Kur’an, ne ilim fayda verir, ne de koca evren bir şey anlatabilir. Bu tür kimseler hakkı kabul etmeye olan kabiliyetsizlikleri ve kibirleri yüzünden kendilerini mahvetmişlerdir. Bu tür kimseler için de şöyle buyurulmaktadır:

“Yeryüzünde, haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimi gereği gibi anlamaktan uzaklaştırırım. O kibirlenenler, her türlü mucizeyi görseler bile yine de onlara iman etmezler. Doğru yolu görseler o yolu tutup gitmezler. Ama sapıklık yolunu görseler o yola girerler. Öyle! Çünkü onlar ayetlerimizi yalan saymayı adet haline getirmiş ve onlardan gafil olagelmişlerdir.”(6)

Böyle bir talihsizlikten daha acınacak bir hal olamaz. İstediği zaman ulaşabileceği kadar yakın olan böylesine ilginç nakışlarla dokunmuş ve ince sırlarla bezenmiş olan kitabını görmezlikten gelenlere ne yapılabilir ki... kör, sağır ve dilsiz yaşamak, ne kadar ağır bir haldir, bunu anlamak için ancak yaşamak gerekir. Fakat böyle bir hale düşmeyi herhalde isteyecek aklı başında bir tek fert yoktur.

Netice:

Bütün yönleri ile mucize olan Kur’an, her asırda sanki yeni nazil oluyormuş gibi, iman sahiplerine yol göstermeye devam ediyor. Zaman yaşlandıkça o gençleşiyor. Kıyamete doğru ilerledikçe onun gizlilikleri ortaya çıkıyor. Gerek iyi niyetli, gerekse kötü niyetli olarak yaklaşanlar, onun daha çok gündemde kalmasını sağlıyor. Böylece kendini faş ediyor ve aradan perdeleri kaldırıyor. Yukarıda verdiğimiz örneklerin tesadüf olduğunu düşünmek nasipsizlikten başka bir şey değildir. Zaten bilinmektedir ki, hesap olan yerde tesadüf bulunmaz. Yani o bir mucize, o bir esrar kaynağı, o, kıyamete kadar evreni aydınlatacak eskimeyen, modası geçmeyen ve unutulmayan, unutulmayacak olan, unutulduğu zaman her şeyin bittiğinin işareti ve habercisi olan evrensel bir mesaj ve beşer elinin asla yetişemeyeceği bir Allah kelamı...

Kur'an'ın bir kanadı geçmişte, bir kanadı gelecekte, kökü ve bir kanadı eski peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu onları tasdik ve teyit ettiği ve onlar dahi tevafukun lisan-ı haliyle bunu tasdik ettikleri gibi, öyle de: Evliya ve asfiya/sofiler gibi ondan hayat alan semereleri, canlı tekemmülleriyle, mübarek ağaçlarının canlı, feyizli ve hakikatin anası olduğuna delalet eden ve ikinci kanadının himayesi altında yetişen ve yaşayan velayetin bütün hak tarîkatları ve İslâmiyet’in bütün hakikatli ilimleri, Kur’an’ın hakkın gözü ve hakikatin kaynağı ve her şeyi içine alan zengin ifade tarzında misilsiz bir hârika olduğuna şahadet eder.

Kur'an’ın altı ciheti nuranidir, doğruluk ve hakkaniyetini gösterir. Evet, altında hüccet ve burhan direkleri, üstünde mucizelik mührü parıltıları, önünde ve hedefinde iki cihan mutluluğu hediyeleri, arkasında istinat noktası semavî vahiy hakikatleri, sağında hadsiz doğru akılların deliller ile tasdikleri, solunda selim kalplerin ve temiz vicdanların ciddî itminanları ve samimî çekiciliğine kapılmaları ve teslimiyetleri; Kur’an’ın fevkalâde, hârika, metin, hücum edilmez bir semavi ve arz kalesi olduğunu ispat ettikleri gibi, altı makamdan dahi onun ayn-ı hak ve sadık olduğuna ve beşerin kelâmı olmadığına, hem yanlış olmadığına imza eden, başta bu kâinatta daima güzelliği izhar, iyiliği ve doğruluğu himaye ve sahtekârları ve müfterileri imha ve izale etmek âdetini bir düstur-u faaliyet ittihaz eden bu kâinatın mutasarrıfı, o Kur’an’a âlemde en makbul, en yüksek, en hâkimane bir makam-ı hürmet ve bir mertebe-i muvaffakiyet vermesiyle onu tasdik ve imza ettiği gibi, İslâmiyet’in membaı ve Kur’an'ın tercümanı olan zâtın (s.a.v) herkesten ziyade ona itikat ve ihtiramı ve nüzulü zamanında uyku gibi bir vaziyette bulunması ve sair kelâmları ona yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiliğiyle beraber gitmiş ve gelecek hakikî kevni hadiseleri/tabiat olaylarını, gaybi bir şekilde Kur'an ile tereddütsüz ve itminan ile beyan etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen o tercümanın, bütün kuvvetiyle Kur'an'ın her bir hükmüne iman edip tasdik etmesi ve hiçbir şey onu sarsmaması; Kur'an semavî, hakkaniyetli ve kendi Hâlık-ı Rahîm'inin mübarek kelâmı olduğunu imza ediyor.(7)

Kısaca özetleyecek olursak; hayatta tesadüfe dayanan hiçbir şey yoktur. Elimizde bulunan Kitap, pek çok yönüyle mucize olduğunu gösteriyor. Üstad Bediüzzaman, Yirmi Beşinci Söz'de, Kur’an’ın kırk yönüyle mucize olduğunu ispat etmiş. Gelişen bilim ve teknoloji ile diğer hadiseler de yakın bir zamanda belki 400 yönden daha mucize olduğunu ilmen ispat edecek. Böyle kıymetli işlerle meşgul olmak ve manevi kazanç elde etmek varken, onu batıl zevklere alet etmenin ve sadece gaybı taşlamaktan ibaret olan fal ve falcılık çeşitlerine alet etmenin ve bu işlerle meşgul olmanın ne manası ne de mantığı vardır!.. Elbette aklı başında ve inanan bir kimse bu tür şeylerle meşgul olmayacaktır ve zaten kısa ve az olan ömrünü faydalı yollarda harcayacak, insanlara elinden geldiği nispette yardımcı olarak doğruyu göstermeye çalışacaktır.

Dipnotlar:
(1) Risale-i Nur Külliyatı-II, (İşarat’ül-İcaz), s.1168.
(2) İsra Suresi, 17/88.
(3) Bakara, 23-24; Yunus, 10/37; Hûd, 11/13; Kasas, 28/49.
(4) Arslan, Kur’an Hakkında Bilmediklerimiz, 47-53; Nurbaki, Kur’an Mucizeleri, 23-26.
(5) Kehf, 18/17.
(6) A’raf, 7/146.
(7) Risale-i Nur Külliyatı-I, (7. Şua), s. 912.

44 Kur'an neden yirmi üç senede indirilmiştir; bir defada gönderilemez miydi?

Kur'ân-ı Kerim'in yirmi üç senede indirilmesinde çeşitli hikmetler vardır. Kur'ân-ı Kerim'in nâzil olduğu dönem, insanlığın olgunlaşmaya doğru ilerlediği bir dönemdir. Onun için en son ve en mükemmel Peygamber gelmişti. Onun cemaatinin yapacağı şey, o gün en ileri, en yetişkin seviyeye gelme, mükemmellik merdivenlerini son basamağına kadar kat etme, medenî milletlere muallimlik yapma işi idi. Halbuki o güne kadar onların yapageldikleri kötü ahlâk ve fena huylar ruh ve damarlarına öylesine işlemişti ki, bunları teker teker söküp atmak; ayrıca yerlerine yüksek ahlakı, güzel huyları getirip yerleştirmek ayrı ayrı işlerdi. Kur'ân bir anda bütün emirleri ile birden gelip onların karşılarına dikilseydi, altından kalkamazlardı.

Günümüzden misâl verecek olursak; bir kısım sigara, içki müptelası veya sokaklarda gezme hastası, yahut kahvede oturma alışkanlığı olan kimseler düşünelim. Bunların başlarını kesseniz ve "Arkadaş, kahveye gidersen öleceksin." deseniz, o yine bir takım bahaneler ileri sürerek gidecektir. Eğer bir gün kahveye gitmeyip evde kalsa, evinde bir köşeye oturacak, üf-üf edecek ve fırsat bulunca da kahvenin yolunu tutacaktır. Çünkü alışageldiği hayat şekli değişmiştir. Halbuki o, lüzumlu olmayan basit bir adetini terk etmiştir.

Şimdi bir de, sigara tiryakisini ele alalım; nikotik olmuş bir adama diyorsunuz ki: "Vücuduna zararlı olan bu sigarayı terk et. Çünkü senin sigara içmen yavaş yavaş intihar etmek gibidir. Sanki elindeki hançeri birdenbire değil de yavaş yavaş sinene saplıyor ve âheste âheste intiharı tamamlamış oluyorsun." Hatta bunu bir hekime anlattırsanız, yâni doktor dese ki: "Sigarada, hiçbir fayda olmadığı gibi, şöyle şöyle, zararları da var." bu adam sigarayı terk etmek için bir hayli tereddüt geçirecektir. Bırakın onu, bildiği halde doktorun kendisi de vazgeçmiyor ya...

Bir de alkolik kimseyi ele alınız; adam mest olmuş, iç alemi başkalaşmış. O kadar ki, bir adım daha atsa kendinden aşağı tabakadaki mahlûklara benzeyecek. Şimdi bu kimseye birden: "İçkiyi bırak" demek, "fıtratını değiştir" demek gibi olacaktır.

Böylesine, insanların huy haline gelmiş ve damarlarına işlemiş âdetleri, kötü ahlakdan binlerceye çıkarınız ve sonra Kur'ân'ın inişindeki zamanın geniş tutulmasını düşününüz...

Evet dikenleri kesip evvela çapa yapıyor, kötü şeyleri tahliye edip temizliyor. Sonra süslemeye başlıyor. Yani kötü huyları onların ruhlarından çıkararak, âli huyları getirip yerleştiriyor ve kısa denecek bir zamanda binlerce iş yapıyor. Buna göre biz, Kur'ân-ı Kerim'in yirmi üç senede indirilmesini çok sür'atli buluyoruz. Bediüzzaman Hazretlerinin de dediği gibi: "Haydi, yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! O zâtın o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?" İşte, hodri meydan!

İçkiden binlerce yuvanın yıkıldığı meydandadır. Yeşilay Cemiyeti her sene konferanslar vermektedir. Bu işi genişleterek ilköğretimden yüksek tahsile kadar götürmektedir. Buna karşılık acaba kaç kişi içkiyi terk etmektedir. Buyurun üniversite, bütün profesörleriyle seferber olsun, bir sene çalışsınlar acaba yirmi adama içkiyi terk ettirebilecekler mi? Şayet başarabilirlerse, bunu onlar hesabına çok büyük muvaffakiyet sayacak ve Efendimiz'in (sav) icraatının yanına altın yazılarla yazıp asıvereceğiz. Heyhat, o bir kere olmuştu! Dost-düşman, o sûrette ikincisini imkansız görüyor.

Evet, yirmi üç sene çok seridir; bu yüzden de, Kurân'ın yaptıkları mucizedir. İnsanlık, Efendimiz'in (sav) yirmi üç senede kat ettiği mesafeyi binlerce senede kat'edememiş; kat'edemez de...

Kur'an-ı Kerim bir taraftan böyle kötü huyların binlercesinin kaldırılmasını hedef almış, diğer taraftan da kaldırılan bu kötü huyların yerini Kur'anın yüksek ahlaki düsturları ile donatmak, ziynetlendirmek vazifesini hedeflemiş ve bütün bunları kimseyi örselemeden, törpülemeden, ürkütmeden, ruhlarını rencide etmeden onlara kabul ettirmiş. Ortaya attığı bir çok meseleyi o kadar çeşitli safhalardan geçirip tatbikat sahasına getirmiştir ki; bugün onların birkaçının pratik hayata hâkim olması için daha bilmem ne kadar yirmi üç seneye ihtiyaç duyulmaktadır.

Bu yirmi üç sene, süreye ihtiyaç duyulan bir kısım emir ve yasakların, o günün insanının kabullenip benimsemesi için gerekli olan bir zamandı ve belli şeylerin derece derece kaldırılması, onların yerlerine de belli şeylerin yerleştirilmesi için bu süreye ihtiyaç vardı. Meselâ, bu süre zarfında üç dört devrede içki yasaklanmış, iki devrede kız çocuklarına yapılan zulümler kaldırılmış; darma dağınık kabile hayatı, bir iki hamlede halledilmiş ve kabileler arasında birlik temin edilerek kitleler toplum hayatı şuura yükseltilmiş, böylece kendilerine bir cemiyet teşkil etme liyâkati kazandırılmıştır ki, bütün kötü huyların atılması, onların yerlerine yüksek ahlakın getirilip oturtulması gibi çok çetin icraatlarla mümkün olabilmiştir. Bundan dolayı da daha uzun zamana ve mehile ihtiyaç hasıl olmuştur.

Ayrıca görüyoruz ki, bizim hayatımızda, “Şu sene şartlar şöyle gitti, bundan dolayı şöyle bir sosyal denge ve düzen gerekiyor.” deyip gelecek sene şartların değişeceği hesap edilerek, plân elâstikiyeti ona göre ayarlanıyor; daha sonraki senelerin şartlarına göre, detaylardaki değişmelerin dizaynı yapılıyor: derken zamanın akıcılığı ve eşyanın tabiatına uygunluk aranarak yaptığımız şeylerin sürekliliğini temine çalışıyoruz. Bunun gibi saadet devrinde de, müslümanlar tıpkı bir ağaç gibi büyüyor âheste âheste yeni şartlara adapte oluyor ve fıtrî olarak gelişiyorlardı. Müslümanlığa hergün yeni katılımlar, ısınmalar oluyor, yeni yeni fikirler, şuurlar kazanılıyor; onlara alıştırmalar yapılıyor ve derken fertler, sosyal fertler haline geliyordu. Bunlar yavaş yavaş oluyordu ama; bütün olmalar âhenk içinde birbirini takip ediyordu. İşte, bu seyr içindeki çeşitli safhalar, ebedlere kadar devam edecek olan İslâm hakikatının mikro planda, zaman boyutuna ait bütün hususiyetlerini aksettiren bir ayna oluyordu.

Bu, yirmi üç senede değil de, birden bire yapılmak istenseydi, bir ölçüde o bedevî cemiyet bu işe dayanamayacak ve ölecekti. Bunu, şuna benzetebiliriz. Meselâ: bir insan güneşe maruz kaldığı zaman, cildinde değişmeler olur. Soğuk memleketlere götürüldüğü zaman da bu defa ona göre bir takım küçük küçük değişmeler meydana gelir, ama katiyyen 20 mutasyon ağırlığında ciddi bir değişiklik birden olamaz. Olsa, bu türlü seri fizikî değişmelerde canlı öldüğü gibi, bunda da öyle olur. Bu tıpkı 1 (bir) atmosfer basınç altında duran birinin birden bire 20 bin fitlik bir irtifaya çıkması gibi bir şey olur ki, insan orada hemen ölüverir. O noktaya uçaklar dahi çıkarken, oksijen maskeleri ve sâire ile sizi ihtiyatla çıkarıyorlar.

İşte böyle birden 20 bin fit irtifaa yükselmek nasıl öldürüyor; öyle de hayat anlayışı, aile anlayışı, ferd anlayışı sıfır derecede olan bir cemiyete, birden bire, Kur'ân inip aynı günde hemen: "İşte hükümler ve kanunlar, tatbik edin. Bu kitaptaki hükümlerin hepsini eksiksiz yaşayın." diye karşılarına çıksaydı, o cemiyetten hiç kimse bunu kabul etmezdi. Çünkü bu, birden bire cemiyetin 20 bine fite yükselmesi demekti ki o cemiyet buna dayanamayacaktı. Öyleyse Kur'ân-ı Kerim'in, hükümlerini insanlara yirmi üç senede getirmesi, yavaş yavaş, adım adım telkin etmesi, insan yaratılışına uygunluğun gereğidir ve insanın yapısına da en uygun olanıdır.

İnsanı kâinattan ayıramayacağımıza göre, onu kâinatın içindeki hadiselerin seyrine göre ele alma mecburiyetinde olduğumuzu ve onu kâinattaki gelişmelerin dışında değerlendiremeyeceğimizi, kabullenme mecburiyetindeyiz. Kâinatta nasıl ki, bazı gelişmeler yavaş yavaş ve basamaklar şeklinde oluyor ve kanunlar o doğrultuda hareket ediyor, insanın olgunlaşma ve terakkisi de, aynı şekilde olacaktır. O ilerlemenin zembereği, esası ve prensipler mecmuası olan Kur'ân-ı Kerim de, işte bu esasa binaen yirmi üç senede nâzil olmuştur.

Allah'ın (cc) hikmeti bu süreyi 23 yapmış... Bu 24 de olabilirdi, 25 de. Nebiler Sultanının (sav) mukaddes hayatları 63 yıl olacakmış. yirmi üç sene sonra hayatına, nübüvvetten hatime verilecekmiş, vahiy de sona erecekmiş. Ama 64 sene olurdu, vahiy de 24 seneye çıkardı. Biz de onu, aynı hikmet çerçevesi içinde kabul ederdik.

Gerçeği yalnız Allah bilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an, kolay anlaşılsın ezberlensin diye yirmi üç senede indirildiği halde, İncil, Tevrat, Zebur neden sayfa sayfa inmemiştir?

45 Tecvid kaideleri hakkında bilgi verir misiniz?

Tecvidli okuyuş farkından böyle bir durum olmaktadır. "velem yekullehu kufuven ehad" bu tecvidli okunuşudur. Sakin nun'dan sonra lam ve ra harfleri gelirse, nun kalkar ve bu harfler şeddeli okunur. Buna tecvidde İdğam-ı bila gunne denir.

İDĞAMI BİLA ĞUNNE: Tenvin veya sakin nundan sonra لر   harflerinden biri gelirse idğamı bila ğunne olur.

Örnek: اخذة رابية      غفور رحيم      من ربهم 

Örnek açıklama: غفور رحيم   derken tenvinden sonra idğamı bila ğunne harflerinden ر   geldiği için idğamı bilağunne olmuştur.

TECVİD KAİDELERİ:

Lügat manası; güzel yapmaktır.

Terim manası ise; harflerin sıfat yönüyle hakkını ve müstehakkını vermektir.

Hakkını derken; Sıfat-ı lazime yani harfte olması gereken, harften ayrılmayan sıfatlardır. Belirtilmediğinde genellikle namazın bozulduğu sıfatlardır.

Müstehakkını derken; Sıfatı arızalarıdır. Yani harften kalktığında harfin zatını değiştirmeyen, namazın bozulmasına neden olmayan sıfatlardır.

Tecvidin gayesi; Kur’an’da emrolunduğu şekilde Kur’an’ın kelimelerini ve harflerini kurallar bütünlüğü içerisinde okunmasını sağlamaktır.

Tecvidin hükmü; Kur’an’ı Kerim’in tecvitli okunması farzdır. Namazı kabul olacak kadar Kur’an’ın tecvitli okunması farz-ı ayn, Kur’an’ın tamamının tecvitli okunması farzı kifayedir.

Tertil üzere okumak; acele etmeksizin dura dura,anlaya anlaya okumaktır. Kur’an tertil üzere İnmiştir.

Peygamberimiz (asm): “Allah Kur’an’ı indirildiği gibi okuyanı sever.” buyurarak bu tarz okuyuşu teşvik etmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de Allah; “Kur'an'ı açık açık, tane tane tertil ile oku” buyurmuştur.

Kur'an okumanın faziletiyle ilgili hadisler;

“Ümmetimin ibadetinin en faziletlisi, Kur'an okumaktır.”

“Sizin en hayırlınız, Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir.”

Mahrec; harfin çıktığı ve başka harflerden ayrıldığı yere denir.

Mahreç mahalleri;

1. Boğaz ile Ağız boşluğu; Boğazın göğüse bitişik olan yerinden, dudaklara kadar, boğaz ile ağız içinde olan boşluğa denir. Buradan ا   ى   و    çıkar.

2. Boğaz; Boğazın göğse bitişik olan yerinden, dil dibine kadar olan yere denir. Üç mahreçtir:

a. Boğaz aşağısı: ه   ء  

b. Boğaz ortası:  ح   ع   

c. Boğaz üstü: خ   غ    

3. Dil; Boğazın ağza yakın olan yerinden, ön dişlere kadar ağız içinde olan dile denir. On mahreçtir.

ث ذ ظ       ص س ز       ت د ط       ر      ن      ل      ض      ى ش ج      ك      ق 

4. Dudaklar; Ön dişlerden dışarı olan dudaklara denir. Buradan و م ب ف  çıkar.

5. Geniz; Geniz boşluğuna denir. Ğunne çıkar.

HARFLERİN SIFATLARI

1. Sıfat-ı Lazimeler:

    A) Zıttı Olan Sıfat-ı Lazimeler: harflerin zatından ayrılması mümkün olmayan sıfatlardır.

        1. Cehr: Sesi aşıkar etmek.
        1. Hems: sesi gizlemek.

        2. Şiddet: Sesin akmaması güçlü okunması.
        2. Rehavet: Sesin akması.

        3. İsti’la: Dilin kökü ile birlikte damağa yükselmesi.
        3. İnhifat:= İstifale: İstilanın zıddıdır. Dilin damağa yükselmemesi, aşağıda kalması.

        4. İtbak: Dilin üst damağa yapışması veya yapışmaya yakın kalkması.
        4. İnfitah: Dil ile damağın ayrılması.

        5. Izlak: Kolaylık ve sürat.
        5. Ismat: Harfi söylerken dile ağır geldiğinden 4, 5 ve 6 harfli kelimeler, izlak harfleri olan     ف ر م ن ل ب    olmaksızın kullanılmalar.                 

     B) Zıttı Olmayan Sıfat-ı Lazimeler

        1. Safir: Dil ucu ile ön alt dişlerin arasından kuş sesi veya ıslık sesine benzer kuvvetli bir sesin çıkması.

        2. Kalkale: Mahrecin kımıldaması.

        3. Lin: Harfin kolay ve yumuşak çıkarılması.

        4. İnhiraf: Bu harfler okunurken dilin öne veya arkaya doğru meyl etmesi.

        5. Tekrir: Ra harfi okunurken dil ucunun titremesi.

        6. Tefeşşi: Şın harfi okunurken sesin dil ile damak ortasında yayılması.

        7. İstidale: Dad harfi okunurken dil kenarının üst azı dişlerden, lam mahrecine kadar uzanması.

2. Sıfatı Arızalar: Harften ayrılması mümkün olan, ayrıldıkları zaman harfin zatını değiştirmeyen sıfatlar.

     1. Tefhim: Harfi kalın okumak.
     2. Terkik: Harfi ince okumak.
     3. İdğam:İki harfi bir harf yapıp şeddeli okumak.
     4. İhfa: Şedde yapmadan, izhar ile idğam arası ğunneli okumak.
     5. Izhar. İki harfin arasını birbirinden ayırmak.
     6. Kalb=İklab: Bir harfin başka bir harfe dönmesi. Yani nunu sakin veya tenvindeki nun sesinin mime dönmesi.
     7. Med: Harfin uzatılması
     8. Vakıf: Nefesle beraber sesin kesilmesi.
     9. Sekte: Nefes almadan sesi kesmektir.
    10. Hareke: Harfin harekeli olması.
    11. Sükun: Harfin harekesiz olması.

LAHN: Kur’an okurken harflerin sıfatlarında, harekelerinde, tecvid kaidelerinin uygulanmasında yapılan hatadır.

1. Lahn-ı Celi (Açık hata): Harflerin asli sıfat ve mahreçlerinde, hareke ve sükunlarda yapılan hatadır. Manayı bozduğu gibi çoğu zaman namazı da bozar.

2. Lahn-ı Hafi (Gizli hata): Sıfatı arızalarda meydana gelen hatadır. Harfin aslını değiştirmez. Mana bozulmadığı gibi namazı da bozmaz. Ancak hata olduğu için vebali vardır.

MEDLER

Med: Uzatmak demektir.

Med harfleri: Harekesiz olan 1- Elif (ا  )       2-Vav (و )       3-Ya ( ى  ) dır.

Sebeb-i  Med : Bir eliften fazla uzatmaya sebep olan.

1. Hemze: Harekeli olan elife denir. (Uzun veya kısa elif şekliyle yazılabilir.) أ  ء 

2. Sükun (cezim): Harfin harekesizlik haline denir. İkiye ayrılır:

   a) Sükunu lazım: Durulduğunda ve geçildiğinde var olan sükuna denir. Örnek: آلئن

   b) Sükunu arız: Durulduğunda okunan geçildiğinde okunmayan sükuna denir. Örnek :رب العالمين

1. MEDD-İ TABİİ: Harfi med olup sebebi med olmazsa meddi tabii olur. Bir elif miktarı uzatılır.

Örnek: قيل   قول   قال 

Örnek açıklama: قال   derken harfi med’den elif olup sebebi med’den bir şey olmadığı için meddi tabi olmuştur.

2. MEDDİ MUTTASIL: Harfi medden sonra sebebi medden hemze gelir ve ikisi aynı kelimede bulunursa meddi muttasıl olur. En az 2, en çok 5 elif miktarı uzatılır.

Örnek: جىء   جوء   جاء 

Örnek açıklama: جاء  derken harfi med olan eliften sonra sebebi medden hemze geldiği ve ikisi aynı kelime içerisinde bulunduğu için meddi muttasıl olmuştur.

3. MEDDDİ MUNFASIL: Harfi medden sonra sebebi medden hemze gelir ve ikisi ayrı ayrı kelimelerde bulunursa meddi munfasıl olur. En az 1, en çok 4 elif miktarı uzatılır.

Örnek:  على امة     قالوا امنا     وما انزل 

Örnek açıklama: ياايها   derken harfi med olan eliften sonra sebebi medden hemze geldiği ve ikisi ayrı ayrı kelimelerde bulunduğu için meddi munfasıl olmuştur.

4. MEDDİ LAZIM: Harfi medden sonra sebebi medden sükunu lazım gelirse meddi lazım olur.

En az 2, en çok 4 elif miktarı uzatılır.

Örnek: حاد     يوادون     لاتضار 

Örnek açıklama: الحاق   derken harfi med olan eliften sonra sebebi medden sukunu lazım geldiği için meddi lazım olmuştur.

5. MEDDİ ARIZ: Harfi medden sonra sebebi medden sükunu arız gelirse meddi arız olur. En az 1, en çok 4 elif miktarı uzatılır.

Örnek: يوم الدين     خالدون     رب العالمين 

Örnek açıklama: يعلمون   kelimesinde durduğumuz zaman harfi med olan vavdan sonra sebebi medden  sukunu arız ortaya çıktığı için meddi arız olmuştur.

6. MEDDİ LİN: Harfi lin’den sonra sebebi medden sükun bulunursa meddi lin olur. En az 2, en çok 4 elif miktarı uzatılır.

     Harfi Lin: iki tanedir.

 a. Vav sakin olup bir öncesi üstün olursa. (لو )  gibi   Örnek: اليوم 

 b. Ya sakin olup bir öncesi üstün olursa. (لى )  gibi.   Örnek: عليك

Örnek açıklama: اليوم   kelimesinde durduğumuz zaman harfi lin olan يو   den sonra sebebi medden sukunu arız (bazen sukunu lazımda olabilir) ortaya çıktığı için meddi lin olmuştur.

TENVİN VE NUN-U SAKİN

TENVİN: Bazı kelimelerin sonunda görülen iki üstün, iki esre ve iki ötre’ye tenvin denir. Tenvin sakin nun demektir.

SAKİN NUN: Cezimli nun demektir. Kelimenin sonunda veya ortasında bulunabilir. Örnek: انتم

1. İHFA: Tenvin veya sakin nundan sonra ihfa harflerinden biri gelirse ihfa olur.

İhfa: Ğunnesini belirtmek suretiyle şeddeden arınmış olarak idğam ile izhar arası uygulanan bir haldir

İhfanın yapılışı: Dil ucu serbest bırakılarak nun sesinin genizden gelmesiyle yani ğunne ile okumaktır.

İhfa harfleri: صف- ذا- ثنا- جود- شخص- قد- سما- كرما- ضع- ظالما- زد- تقا- دم- طالبا- فترى

Örnek: جنات تجرى     انتم     لن تنالوا 

Örnek açıklama: انتم   derken sakin nundan sonra ihfa harflerinden ت  geldiği için ihfa olmuştur.

2. İZHAR: Tenvin veya sakin nundan sonra izhar harflerinden biri gelirse izhar olur.

İzharın yapılışı: Tenvin veya sakin nunu açıkça okumaktır. Yani tenvin veya sakin nunu izhar harfine katmadan ayrı ayrı okumaktır.

İzhar harfleri: boğaz harfleri olan ه غ ع خ ح ا  dir.

Örnek: وانحر     رسول امين     ينأون     من امن 

Örnek açıklama: ان هى   derken sakin nundan sonra izhar harflerinden ه  geldiği için izhar olmuştur.

3. İKLAB: Tenvin veya sakin nundan sonra ب  harfi gelirse iklab olur.

İklabın yapılışı: tenvin veya sakin nun, sakin mim harfine çevrilerek okunur.

Örnek: سميع بصير     انبأهم     من بعد 

Örnek açıklama: صم بكم   derken tenvinden sonra iklab harfi olan ب  geldiği için iklab olmuştur.

4. İDĞAMI MEAL ĞUNNE: Tenvin veya sakin nundan sonra يمنو  harflerinden biri gelirse idğamı meal ğunne olur.

İDĞAM: iki harfi, şeddeli bir harf halinde okumaya denir. Yahut bir harfi kendisinden sonra gelen diğer bir harfte gizlemeye denir.

ĞUNNE: genizden (burundan) gelen nun sesidir.

Örnek: من مال     ومن يعمل     خيرا يره 

Örnek açıklama: ومن يعمل  derken sakin nundan sonra idğamı meal ğunne harflerinden ى  geldiği için idğamı meal ğunne olmuştur.

NOT: Sakin nun, و  veya  ى harfi ile aynı kelime içersinde bulunursa idğam değil izhar olur.

Örnek: الدنيا     صنوان     قنوان     بنيان 

5. İDĞAMI BİLA ĞUNNE: Tenvin veya sakin nundan sonra لر  harflerinden biri gelirse idğamı bila ğunne olur.

Örnek:  اخذة رابية      غفور رحيم      من ربهم 

Örnek açıklama:  غفور رحيم derken tenvinden sonra idğamı bila ğunne harflerinden ر  geldiği için idğamı bilağunne olmuştur.

6. İDĞAMI MİSLEYN: Mahreçleri ve sıfatları aynı olan iki harf yan yana gelir ve birincisi sakin ikincisi harekeli olursa, birincisi ikincisine idğam edilir (katılır)  ve bu idğama, idğamı misleyn denir. Bu durumda iki harf şeddeli bir harf gibi okunur.

Örnek: اذ ذهب     قل لن      يرتد     الحاق     ان 

Örnek açıklama: فما ربحت  تجارتهم  derken mahreçleri ve sıfatları aynı olan iki ta harfi yan yana gelmiş ve birincisi  sakin ikincisi harekeli olduğu için birincisi ikincisine idğam edilmiştir.

İdğamı Misleyn İki Kısımdır:

1. İdğamı Misleyn Meal Ğunne: Sakin nun, nuna veya sakin mim, mime idğam edilirse idğamı misleyn meal ğunne olur.

Örnek:  وندخلكم مدخلا      ان نحن 

2. İdğamı Misleyn Bila Ğunne: Nun ve mimin dışındaki harfler, kendi cinsinden bir harfe idğam edilirse idğamı misleyn bila ğunne olur.

Örnek:  اذ ذهب      قل لن 

7. SAKİN MİMİN HALLERİ:   Üç hali vardır.

   1. Sakin mimden sonra  م  harfi gelirse idğamı misleyn meal ğunne olur.  Örnek:  وندخلكم مدخلا

   2.  Sakin mimden sonra  ب  harfi gelirse dudak ihfası olur.  Örnek:  ترميهم بحجارة

   3. Sakin mimden sonra  م  ve  ب  harflerinin dışında kalan harflerden biri gelirse izhar olur.  Örnek:  لكم دينكم 

Örnek açıklama: لكم دينكم  derken sakin mimden sonra,  م  ve ب  harflerinin dışında bir harf geldiği için izhar olmuştur.

8. İDĞAMI MÜTECANİSEYN: Mahreçleri bir, sıfatları farklı olan iki harf yan yana gelir, birincisi sakin ikincisi harekeli olursa idğam-ı mütecaniseyn olur. Birinci harf ikinci harfe idğam edilir.

Üç grup arasında meydana gelir:

1. ط د ت   Örnek:  وقالت طائفة      احطت      ماعبدتم      اثقلت دعوالله 

2. ظ ذ ث  Örnek:  اذ ظلموا  (Kur’an’da bir örneği vardır)

3.  م ب  Bu ise şartlı idğamdır. Yani önce  ب   sonra م  gelmesi şarttır.  Kur’an-ı Kerim’de bir tane örneği vardır. (Tam tersi gelirse dudak ihfası olur.)  Örnek: يابنى اركب معنا   (Hud, 11/42)

9. İDĞAM-I MÜTEKARİBEYN: Mahreçlerinde veya sıfatlarında birbirine yakın olan iki harf yan yana gelip birincisi sakin ikincisi harekeli olursa birincisinin ikincisine idğam edilmesidir.

İki gurupta meydana gelir:

1. ق  ك    Kur’an-ı Kerim’de tek  örneği vardır. (Mürselat suresi 20. ayet)  Örnek:  الم نخلقكم

2. ل  ر   Bu grupta şartlı idğam vardır.  Yani  önce  ل  sonra  ر  gelmesi şarttır. Örnek:  بل رفعه الله       قل رب 

10. KALKALE: Kalkale harfleri 5 tanedir. Bu harfler قطب جد  cümlesindeki  ق ط ب ج د  harfleridir. Bu 5 harften biri kelimenin ortasında veya sonunda sakin olarak bulunursa kalkale olur. 

Kalkale: kuvvetli bir ses çıkartılacak şekilde harfin çıkış yerini titretmeye, çatlatmaya denir.

NOT: Kalkale harfi şeddeli olduğunda kalkale yapılmaz. Ancak şeddeli kalkale harfinde durulursa kalkale yapılır. Örnek:  حق      وتب      تخرى      يدخلون

11. LAFZATULLAH:  الله   Kelimesinin lafzı demektir. الله  Kelimesi başındaki vasıl hemzesi ile okunursaل kalın okunur.  Örnek: الله 

Vasıl hemzesi ile değil de ondan önceki harfle okunursa:

1.  Bu harfin harekesi kesra ise  ل  ince okunur. Örnek: بالله      لله 

2. Bu harfin harekesi zamme veya fetha ise ل  kalın okunur.  Örnek: نصرالله      تالله      والله 

12.  HÜKMÜR-RA  (RA’nın HÜKÜMLERİ ): Ra’nın 12 hali vardır. Bu 12 halin 5’i kalın, 4’ü ince, 3’ü ise hem ince hem kalın okunur.

KALIN OKUNAN YERLER:

1. ر  harekeli olup harekesi fetha veya zamme olursa; Örnek:  رخوما      ارايت 

ر -2     sakin (cezimli) olup ondan bir önceki harfde fethalı veya zammeli olursa;  Örnek:  وامر      وانحر 

ر-3   sakin, bir önceki harf de sakin, onun öncesindeki harf de  fethalı veya zammeli olursa;  Örnek:  فى الصدور      والعصر 

ر-4   sakin, bir önceki harf de kesreli olur ve ر   dan sonraki harf de huruf-u istila denilen  خص ضغط قظ    Harflerinden birisi olursa;  Örnek:  مرصاد       فرقة 

NOT: Bu durumdaki harf-i isti’lanın meksur olmaması da şarttır. Şayet meksur olursa o zaman hem kalın, hem ince okumak caiz olur. Örnek: كل فرق  (Kur’an’da bir örneği vardır.)

5- ر  sakin ر   dan  önceki harf de kesre-i arizi ile harekeli  olursa; veya bir önceki  harf kesreli vasıl hemzesi olursa;

Kesre-i Arizi: Asıl hakkı sükun iken bir nedenle kesrelenen harfin harekesi kesre-i arizi dir.  (Hemze-i vasılların kesresi  Kesre-i Arizidir.)  Örnek:  ارجعى        لمن ارتضى

İNCE OKUNAN YERLER:

1. ر  harekeli olup harekesi kesre olursa;  Örnek: رجال      يريد 

ر-2 sakin,ر  dan bir önceki harf ise kesreli olup, bir sonrasında da huruf-u istila harflerinden biri olmazsa;  Örnek:  فى مرية       مرفقا 

ر-3 sakin, ر  dan önceki harf de sakin, ondan bir önceki harf de kesreli olursa;  Örnek: بصير      حجر 

ر-4 sakin, ر   dan önceki harf de lin harflerinden biri olursa;  Örnek:  خير      سير 

HEM İNCE HEM KALIN OKUNAN YERLER:

1. ر   sakin, ر  dan bir önceki harf ise kesreli olup, bir sonraki harf de huruf-u istiladan ve kesreli olursa; Örnek: كل فرق  (Kur’an’da bir örneği vardır.)

2. ر sakin, ر  dan bir önceki harf huruf-u istiladan ص   veya  ط    harflerinden biri olur, ondan bir önceki harf de kesreli olursa;  Örnek:  عين القطر      من مصر 

3. فاسر      اذا يسر      ان اسر   kelimelerinde durulduğunda umumi kural geleneği kalın; aslında bulunup sonradan hazfedilen (kaldırılan) ى  lara  işaret için ince okunur.

ZAMİR: Bir ismi gösteren, kelimenin aslından olmayan ve kelimenin sonunda bulunanه   ye zamir denir.

1. Üzerinde durulmayarak geçildiğinde zamirden önceki harf harekeli ise bir elif miktarı uzatılır. Örnek:  انه     به     وله     عنده   

-وله  lafzındaki zamirde mukadder (gizli) و

-به   lafzındaki zamirde ise mukadder (gizli) ى  harfi vardır.

NOT: لم ينته  مانفقه  kelimelerindeki ه  harfleri kelimenin aslındandır. Yani zamir değildirler, uzatılmazlar.

2. Zamirden sonra sebeb-i med’den hemze bulunursa, meddi munfasıl olur ve bir elif miktarından fazla uzatılır. Örnek:  من علمه الا

3. Zamirden sonra sakin bir harf gelirse zamir uzatılmadan direk sakin harfe tutturulur. Örnek:  كرسيه السموات

4. Zamirden öneki harf sakin olursa zamir uzatılmayarak okunur.  Örnek: منه       فيه    عليه 

NOT: Kur’an’da bu kaideye uymayan tek bir kelime vardır. Buda Furkan suresinin 69. ayetindeki فيه مهانا  lafzındaki zamirdir. Kaideye göre uzatılmaması gerekirken kaideye uymaksızın bir elif miktarı uzatılarak okunur. (Kesreden = (esreden) zammeye = (ötreye) geçmek zor olduğundan)

46 Kur'an-ı Kerim'de bilimsel keşiflerden bahsediliyor mu?

Kur'an-ı Kerim bir ayetinde şöyle buyurur:

"Yaş ve kuru her şey Kitab-ı Mübin'de vardır." (En'am, 6/59).

Ayette geçen "Kitab-ı Mübin" tabiri ile kastedilen şey nedir? İslam alimleri, bununla, hem Kur'an-ı Kerim'i hem de "Levh-i mahfuz"u anlamışlardır.

Levh-i Mahfuz, sırrı ve mahiyeti sadece Allah tarafından bilinen ve içerisinde olmuş, olacak her şeyin yazılı bulunduğu bir levhadır. Yani Allah'ın kader kitabı.

Ayetin taşıdığı bu iki ihtimalden sadece birini kesinlikle iddia edemeyiz. Öyle ise, Kitab-ı Mübin tabiriyle hem Levh-i Mahfuz ve hem de Kur'an-ı Kerim'in kastedilmiş olduğu söylenebilir.

Bu durumda, Levh-i Mahfuz'da her şey açık olarak bütün teferruatıyla yazılmış, Kur'an-ı Kerim'de ise özetlenmiştir. Aralarında ağaçla, ağacın çekirdeği arasında mevcut olan fark vardır. Söz gelişi, bir incir çekirdeği, nokta kadar küçüklüğüne rağmen, koskocaman incir ağacını (boyu, dalı, yaprağı, meyvesi, tadı, kokusu vs.) her çeşit hususiyetleri ile birlikte ihtiva etmekte, maddi manevi her yönünü, gözlerimizle görmemiz mümkün olmayan genlerde programlar halinde taşımaktadır. Bu ilmen ortaya konmuş bir gerçektir.

Binaenaleyh, Kur'an-ı Kerim'de de bu çekirdek misalinde olduğu gibi, geçmiş ve geleceğin mühim hadiseleri özetler ve işaretler halinde kaydedilmiştir.

Ancak bunu herkesin görüp anlaması mümkün değildir. Bu sahanın ehli olan bazı alimler, bunları sezebilir veya görebilir.

Akla şu sorunun gelmesi normaldir: Her şeye yer veren Kur'an-ı Kerim'de insanlık için çok mühim olan uçak, tren, elektrik gibi fenni icatların açık olarak anlatılmamasının sebebi nedir?

Herkesin aklına gelen bu soruyu birkaç açıdan cevaplandırmak mümkündür:

1. Kur'an'ın Asıl Gayesi Açısından:

Kur'an-ı Kerim'in asıl gayesi bize fenni bilgi vermek, geçmiş ve gelecekle ilgili tarihi malumat sunmak değildir. O, ne bir tarih, ne de coğrafya, fizik, kimya, keşifler, icatlar kitabıdır. Bu çeşit kitaplarda bulunan türden bilgileri Kur'an'da aramak, Kur'an'ın asıl maksadını bilmemekten, onu hakkıyla tanımamaktan ileri gelir.

Kur'an her şeyden önce bir din kitabıdır. Yani, insanlara Allah'ı ve insanların Allah'a karşı vazifelerini tanıtan bir kitap. Esasen bütün dinler, insan için, iki meçhul olan "Yaratan"ı ve "yaratıkların vazifeleri"ni açıklamaya çalışır. "Yaratan kimdir, nedir, nasıl bir varlıktır, neler yapmıştır, ne yapmaktadır, yaratmaktan maksadı nedir?"

İnsanoğlu bunları öğrenmek ve anlamak ister. Yine isteriz ki, "Mahlukat nedir, nereden gelmiştir, sonu ve akıbeti ne olacaktır, bu dünyadaki işi ve vazifesi nedir?", bilsin, anlasın.

İşte Kur'an-ı Kerim'in esas gayesi, bu soruları cevaplayarak insanlara Rablerini ve kendilerini tanıtmaktır.

Kur'an-ı Kerim, bununla beraber diğer mahluklardan da bahseder. Arz ve sema; ay, güneş ve yıldızlar, hayvanlar ve ağaçlar; dağlar, denizler ve nehirler onda hep geçit resmi yaparlar. Ancak bunlardan bahis de, esas itibariyle, yukarıda kaydedilen iki maksat içindir: Ya Allah'ın kudretini, onlar üzerindeki tasarrufunu belirtmek, bunları bir delil ve vasıta yaparak Allah'ı tanıtmak; ya da bunların insana olan faydalarını, yaratılış gayelerini belirterek insanlara kulluk vazifelerini hatırlatmak ve buna teşvik etmektir.

Kur'an-ı Kerim'de galaksiler, yıldızların sayısı veya güneşin çapı, dünyadan uzaklığı, neşrettiği şualar ve ısı derecesi gibi, fenni bilgiler yer almaz. Zira, bu çeşitten eşyanın bizzat kendisini tanıtan bilgiler, Allah'a sunulan ibadet açısından ehemmiyet taşımazlar. Güneş, bunca azamet ve hizmetine rağmen, kulluk dairesi içerisindeki ehemmiyeti yönüyle, ayet-i kerime'de bir "lamba", bir "mum"dur. Dünya da bazen bir "beşik", bazen bir "döşek"tir. Gök kubbesi ise, yıldızlarla süslenmiş bir tavandır.

Uçsuz bucaksız kâinatın, böylesi tasviri yanında, beşeri icatlar, Kur'an'da nasıl zikredilme hakkı isteyebilirler? Zira bunlar, hem cisimleri ve hem de hizmetleri yönünden kâinatın parçalarına nazaran çok küçük ve sönük kalırlar. Öyle ise, Kur'an-ı Kerim'in, beşeri icatlara uzaktan ve dolaylı bir işarette bulunması onlar için yeterlidir. Gerçekten de öyle yapıldığını az ilerde göreceğiz.

2. İmtihan Sırrı Açısından:

Kur'an-ı Kerim'in fenni icatlardan veya geçmiş ve gelecek hadiselerden, herkesin anlayacağı bir tarzda açık olarak bahsetmeyişinin bir diğer sebebi, "imtihan sırrı"nın gereğidir. Bununla şunu kastediyoruz: İnsanlar, diğer mahluklar gibi, sabit, değişmez belli bir kabiliyet üzerine yaratılmamıştır. O, Yaratılışı itibariyle son derece terakki (yükselme) ve tedenni (düşme)ye müsaittir. Manen ilerleyerek meleklerden üstün olabileceği gibi; ruhen, ahlaken gerileyerek hayvanlardan çok daha aşağılara düşebilecektir.

Cenab-ı Hakk, insanları bu mahiyette yarattıktan sonra başı boş bırakmamıştır. Peygamberlerle, yüce hedeflere terakki edip yükselmenin şartlarını öğrettiği gibi, ilerlemeye mani olacak engelleri, onu alçaltıcı, düşürücü sebepleri de göstermiş ve şöyle emretmiştir:

"İşte sana iki yol, birinde gidersen yükseliş, diğerinde gidersen alçalış var. Sakın nefsine, şeytana uyup kendini alçaltma. Aksi takdirde bundan hesap verecek, ebedi hüsrana uğrayacaksın."

İşte insanın manen ve hatta maddeten yükselmesi, bu gösterilen doğru yolu hür iradesiyle seçmesine bağlıdır. Hayat ise, böyle bir seçimin yapılması için verilen bir fırsattır, bir imtihandır.

Bu imtihanın gerçek manada imtihan olması ve insanın yaptıklarından sorumlu tutulabilmesi için, seçim işinde zora maruz kalmaması lazımdır. Her şeyi aklı ile görmeli, iradesi ile seçmelidir.

Her devirde peygamberler gelerek, bu ilahi tebliği tazelemişler, zamanla unutulan, perdelenen hakikatleri yeniden akılların anlayacağı şekilde açıklayıp gitmişlerdir. Fakat zorlamamışlardır. Hiçbir peygamber, tebligatını yaparken, insanlara zorla benimsetme cihetine gitmemiştir. Bir bakıma aklı şaşırtıcı olan mucizeler bile, tamamen susturucu, herkesi kabule zorlayıcı olmamıştır. Söz gelişi, Hz. Musa'nın asası, sihirbazların göz bağlayıcı iplerini yutarak, hilelerini iptal ettiği zaman sihirbazlar:

"Harun ve Musa'nın Rabbine inandık." diye imana gelirken, Firavun: "Bu hepinize sihir öğreten büyüğünüz." (Tâhâ, 20/71)

diyebilmiş, küfrüne devam edebilmiştir. Keza, Hz. Peygamber (asm) Mekke müşriklerinin talebi üzerine, parmağıyla işaret buyurduğunda gökteki "ay" ikiye bölündüğü zaman; onlar: "Muhammed sihriyle semaya da tesir etmeye başladı." diyerek direnmeye devam edebilmişlerdir.

Demek ki, din bir imtihandır. Bu imtihanda, akla kapı açılır, fakat, irade elden alınmaz. Öyle ise, istikbalde insanların keşfedeceği teknikten, karşılaşacakları hadiselerden herkesin görüp anlayacağı şekilde Kur'an-ı Kerim'in bahsetmesi bu ana prensibe aykırı düşer. Çünkü, böyle bir şeye kimse itiraz edemeyeceğinden ister istemez herkes kabul etmek zorunda kalır.

3. Tedricen Terakki (Yani zamanla, yavaş yavaş İlerleme) Açısından:

Bilindiği üzere, insanlar terakki kanununa tabidirler. Bu kanun, çeşitli fen ve aletlerin, zaman içinde, ihtiyaç çerçevesinde ve gayret nispetinde tedricen (yani kısım kısım ve peyderpey) ortaya çıkarılmasını gerektirmiştir. Eğer semavi kitaplarda, fenlerden açık olarak bahsetmek ilahi bir kaide olsaydı, bu durum, sözünü ettiğimiz, tedrici terakki prensibi ile zıtlıklar arz ederdi. Her şey hazırca verilmiş olacağı için insanlara gayret gerekmeyecek, bütün insanlar aynı mesajları alacağından, her tarafta aynı seviyede insan cemiyetleri olacaktı. Bu durum insanların tabi kılındığı terakki prensibine aykırıdır.

4. İnsanlığın Şerefi Açısından:

Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'de fenlerden açık olarak söz etmemekle, insanlığa büyük bir şeref ve iftihar payı bırakmıştır. "Arzın halifesi" (yeryüzünde yaşayan canlılar üzerinde sultan) ve "mükerrem (şerefli)" sıfatlarıyla anılan insanoğlunun kabiliyetlerini, şahsi gayretleriyle inkişaf ettirecek, bir kısım fenlere, icatlara ulaşması, diğer mahlukata karşı ne büyük şereftir. Amerika'nın keşfinden ilk çalar saatin icadına, ilk dünya haritasını yapan Piri Reis'ten kan dolaşımını ortaya çıkaran İbnu'n-Nefs'e veyahut elektriği keşfeden Edison'a varıncaya kadar, insanlığa hizmet sunan büyük kaşiflerle, milliyeti ne olursa olsun, iftihar etmeyen, diğer mahlukata karşı şeref payı hissetmeyen bir insan var mıdır?

İşte bu şeref, Cenab-ı Hakk'ın insanlığa olan milyonlarca lütuflarından bir başkasıdır. İcat ve keşiflerde insani pay, son derece az da olsa mevcuttur ve bu, haklı bir iftihar vesilesidir. Şayet bu keşif ve icatlar Kur'an'da açık olarak zikredilmiş olsa, söz konusu şereften mahrum kalacaktık.

5. Muhatabın Kapasitesi Açısından:

Kur'an-ı Kerim, hitaplarında, öncelikle ekseriyetin anlayış seviyesini göz önünde tutar. Her devirde insanlığın dörtte üçünden fazlasını avam tabakası teşkil etmiştir. Günümüzde bile, her ilme ait bir kısım meseleleri sadece o ilmin mütehassısları anlar, geride kalanlar anlayamaz. Büyük çoğunluğu teşkil eden avamın (halkın) anlayacağı seviyede konuşulduğu takdirde, daha üst seviyede olanların fazlasıyla anlayacağı açıktır.

Ayrıca Kur'an-ı Kerim'in, sadece bir asra değil, kıyamete kadar bütün asırlara hitap ettiğini göz önüne alacak olursak, meselenin nezaketini daha iyi kavrarız.

İnsanların günlük müşahedelerine, ferdi tecrübe ve umumi bilgilerine uymayan şeylerden açık bir şekilde bahsedilmiş olması, iki mühim mahzura sebep olurdu:

a. Bilhassa henüz tam olarak inanmamış, tereddütlü kimseleri dinden kaçırırdı. Dine muhalif olanlar da istihza ve alaylarını artırmada, bunları büyük bir koz olarak kullanırlardı. Söz gelişi Kur'an, mikroptan haber vererek, içtiğimiz bir bardak suyun içinde milyonlarca küçük hayvancıkların varlığından söz etseydi, bu bilgi, mikroskobun icadından önceki insanlardan mü'min olanları şaşırtarak hurafelere sürüklerken, inanmayanları da iyice reddetmeye, alay etmeye sevk ederdi.

b. İkinci olarak da, insanların dikkatini lüzumsuz, faydasız şeylere çekerdi. Hz. Peygamber'in (Aleyhisselam) gerek Kur'an-ı Kerim ve gerekse şahsi haberleriyle, mesela televizyondan bahisle, insanların bir gün gelip oturdukları yerden, dünyanın öbür tarafında cereyan eden hadiseleri anında görüp işitebileceklerini söyleseydi, ya da, elektrikten bahisle, küçücük bir düğmeye basmakla bütün bir şehrin gece iken gündüze çevrileceğine işaret etse idi, insanlar hayallerine hoş gelen bu çeşit meselelerin lüzumsuz münakaşa ve dedikodularıyla meşgul olurlar, asıl vazifelerini ihmal ederlerdi. Halbuki, dinin gayesi bu değildir. Onun asıl davası Allah'ı tanıtmak, insanların Allah'a karşı vazifelerini, birbirleriyle olan münasebetlerini tanzim etmek, maddi ve manevi terakkilerinin yollarını öğretmektir.

Hangi yönden ele alırsak alalım, aklımız, hiçbir surette fen ve tekniğin Kur'an-ı Kerim'de açık seçik olarak zikredilmesini uygun görmez.

Mühimleri yukarıda belirtilmiş olan pek çok hikmet ve sebeplere binaen, Kur'an-ı Kerim'de açık olarak fenlerin ve ilimlerin zikrine rastlanmaz ise de onlara çeşitli şekillerde "işaret" edilmiş olduğu görülür. Bir kaç misal vererek bunu belirtmeye çalışacağız.

A) Kevni (kozmozla ilgili) Bilgiler:

Kur'an-ı Kerim'de sıkça kâinatla ilgili bilgiler verilir. Onun yaratılışı, nizamı, ahengi, gece ve gündüzün birbirini takip edişi, yağmur, bulut, bitki, ağaç, hayvan vs. anlatılır. Bu bilgiler, eşyaya hakim olan kanunları o kadar doğru bir şekilde aksettirirler ki, insanlığın her sahada gelişen ilmi bunları doğrulamaktan öte gidememiş, hiç birinin aksini söyleyememiştir.

Söz gelimi birçok ayette tekrarla bitkilerin erkekli, dişili çift yaratıldığını (Rahman, 55/52; Ra'd, 13/3; Taha, 20/131) ifade eden Kur'an-ı Kerim, bir ayette bilmediğimiz şeylerin de çift yaratıldığını (Yasin 36), bir başka ayette de "her şeyin" (Zariyat 49) çift yaratıldığına dikkat çeker. Böylece iyi-kötü, çirkin-güzel, sıcak-soğuk, gece-gündüz, iman-küfür... çiftlerinden atomların yapısını teşkil eden pozitif ve negatif parçacıkları, elektriğin iki zıt kutbuna varıncaya kadar pek çok çiftlerin varlığını haber verir. Bu bilgiler günümüz için basit görünse de 14 asır öncesi için bir mucizedir.
Nur ayeti burada kaydı gereken enteresan örneklerden biridir. İnsanlığın mühim keşiflerinden biri olan elektriğe işaret ettiği söylenebilir:

"Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nur'u, içerisinde ışık bulunan bir kandil yuvasına benzer. O ışık bir cam içindedir, cam ise, sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır; bu, ne yalnız doğuda ve ne de yalnız batıda bulunan bereketli zeytin ağacından yakılır. Onun yağı, nerdeyse ateş değmeden aydınlatır. Nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturur. Allah, insanlara misal verir. O, her şeyi bilir." (Nur, 24/35).

Burada, "inci gibi parlayan bir yıldız" teşbihiyle ampule "ateş değmeden aydınlatan yağ"la da elektriğe işaret edildiğini, bu "yağ"ın, aslında, iklime tabi olarak biten nebattan elde edilen malum yağ olmadığını da "doğulu veya batılı olmayan bereketli zeytin ağacı" teşbihinden anlarız.

Ayetin üslubundaki ulvilik ve derinlik ve bilhassa teşbihler başka manalar çıkarmaya da elverişlidir.

B) Tarihi Hadiseler: Kur'an-ı Kerim, tarihte cereyan eden bazı hadiseleri beyan ederek de geleceğe ışık tutmakta, insanlığın ilim yoluyla elde edilebildiği tekniklere işaret etmektedir. Bu hadiselerden bir kısmı, peygamberlerin mazhar olduğu mucizeler nevindendir. Bir kısmı ise, bu gruba girmez. Bir iki misal verelim:

1. Fil suresi'nde, Mekke'yi işgal ederek Kabe'yi yıkma niyetiyle gelmiş olan Habeşistan ordusunun, kuşların attığı "siccil" (denen pişmiş çamur parçaları) ile bozguna uğratıldığı anlatılır. Burada, havadan atılma kaydıyla, bir kuşun taşıyabileceği büyüklükte parçacıklarla, bir ordunun bozguna uğratılabileceği gösterilmiş olmaktadır. Uçaklardan atılan çeşitli silahlardan başka, bir nevi kuş sayılabilecek, istenen yükseklikte patlatılan top ve füze mermileri bu hadiseyi tatbikata koymuştur.

2. Bedir Harbi'nde, Hz. Peygamber'in (Aleyhisselam) mazhar olduğu bir mucize, yukarıda temas edilenden daha ileri durumu bildiriyor. Tefsir ve siyer kitaplarının açıkladığı üzere, Hz. Peygamber'in (Aleyhisselam) yerden alarak fırlattığı bir avuç toprak ve kumdan, düşmanların her birisinin gözüne bir miktar isabet ederek bozguna uğramalarına sebeb olur. Ayet-i kerime bu olaya:

"Onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü. Attığın zaman da (ey Resulüm) sen atmadın, ancak Allah attı."(Enfal, 8/17)

diyerek temas eder.

Atılan merminin, hedefe takip ederek yakalaması, zamanımızda oldukça gelişmiş bir tekniktir. Ancak bu, şimdilik büyük ve bilhassa havai hedeflerle sınırlıdır. Ayet-i kerime, zamanla, insan gibi küçük hedefleri bulup yakalayan mermilerin geliştirilebileceğine, hatta bunun insan eliyle de atılabileceğine işaret etmektedir. Nötron bombası buna bir örnek sayılabilir.

C) Mucizeler: Kur'an-ı Kerim'de zikredilen mucizeler de insanların ulaşacakları bir kısım fenlere işaret ederler. Mi'rac mucizesi bunlardan biridir. Hz. Peygamber (Aleyhisselam), mi'rac mucizesiyle ruh ve ceset olarak semaya çıkmıştır (İsra, 17/1; Necm,  53/7-18), Bilhassa hadislerde gelen tamamlayıcı açıklamalara göre, semaya çıkış, ata benzeyen son derece süratli yol alan ve Burak denen bir binek vasıtasıyla olmuştur. Burak'ın sürati ile alakalı tasvir, çok dikkat çekicidir: Hadis, Burak'ın gözünün idrak ettiği, ulaştığı son noktaya ön ayağını bastığını ifade etmektedir.

Bu mucize, sema yolunun insanlara açık olduğuna işaret etmekten başka, bu yolculukta, fezanın uçsuz bucaksız genişliğine uygun şekilde ulaşılacak süratin büyüklüğüne de dikkat çeker.

Hz. Musa'nın asasıyla ilgili mucize de günümüzle ilgilidir. Çeşitli harika işler gören bu asanın bir mucizesi, Hz. Musa'nın, kasten vurması ile yerden su fışkırtmasıdır. Hem de on iki gözlü bir su (Bakara, 2/60). Şimdi çok derinlere inebilen artezyen kuyuları ile çöllerde bile su fışkırtma işi, adi işler sırasına girmiştir. Kaldı ki, yerden sadece su değil, petrol ve tabii gaz da fışkırtılmaktadır. Ayette on iki çeşme söz konusu olduğuna göre, gelecekte başka nimetlerin fışkırtılması da mümkündür.

Nitekim bir hadiste Resulullah (Aleyhisselam) şöyle buyurur:

"Rızık kapısı Arş-ı Ala'dan ta yerin derinliklerine kadar açıktır. Allah her kulunu himmet ve gayreti derecesinde rızıklandırır."

Hz. İbrahim'in mazhar olduğu bir mucize bize ateşe dayanıklı maddeleri haber verir. Bilindiği üzere, puta tapan cemiyete boyun eğmeyen Hz İbrahim, kavminin tapmakta olduğu putları kırar. Bu davranışı ateşe atılarak yakılmak cezasına sebep olur. Ateşe atıldığı zaman Hz. İbrahim Allah'a sığınır. Cenab-ı Hak ateşe şu emri verir:

"Ey ateş, İbrahim için soğuk ve selametli ol!" (Enbiya, 21/69)

 Ateş Hz. İbrahim'i yakmaz.

Bu mucize, ateşte yanmayan bir maddenin varlığını haber verir. Nitekim insanlık çoktandır amyantı bulmuş ve daha da geliştirerek, çok hızlı şekilde atmosfere giriş yapması sebebiyle son derece ısınan feza gemilerini yanmaktan koruyacak maddelere ulaşmıştır.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:

Kur'an-ı Kerim'de istikbalde ulaşılacak bilgi ve fenlerle ilgili ayetler çoktur. Bu çeşit ayetler, sadece eski peygamberlerin mucizeleri veya tarihi hadiselerin hikayeleri vesilesiyle varid olmamıştır. İnsan ve kâinatın yaratılışını ve tabiatta cereyan eden (kevni) hadiseleri konu edinen ayetlerden, insanı tefekküre, ibrete teşvik eden ayetlere varıncaya kadar Kur'an'ın pek çok mevzu hakkındaki ayetlerinde bir kısım ilmi, fenni hakikatler mevcuttur. Her ilme mensup ihtisas sahipleri bunlardan kendi sahasına girenleri zamanı geldikçe bulup çıkarabileceklerdir.

47 Kasetten Kur'an dinleyerek ve takip ederek mukabele olur mu?

Kur’ân mukabelesi âdeti ilk olarak Peygamber Efendimizle (a.s.m.) Hz. Cebrail’in Kur’ân’ı karşılıklı okumaları, birisinin okuyup diğerinin dinlemesi tarzında başlamıştı. Hadiste Peygamberimizle (a.s.m.) Hz. Cebrail’in Kur’ân mukabelesi için “Fe-yüdârisuhû” ifadesi kullanılır. Bu ibareyi Buharî mütercimi Aynî şöyle açıklar:

“Kur’ân-ı Kerim’i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmla Hz. Cebrail karşılıklı okurlardı. Bu okuyuşu daha sonra Kur’ân hâfızları devam ettirmişlerdir. Yani, meselâ on âyet birisi okur, diğeri dinler, on âyet de birisi okur, diğeri dinlerdi; bu müşterek bir okumaydı.” (Umdetü'l-Kari, 1/75)

Bugün cami ve mescitlerimizde ise bir veya birkaç hâfız her gün bir cüz’ü paylaşarak okuyor; okumasını bilen Müslümanlar Kur’an’dan takip ediyor, bilemeyenler de sadece dinliyorlar. Ramazan’ın son gününde de 30. cüz okunarak Kur’ân hatmedilmiş oluyor.

Burada sadece Kur’ân okuyan hâfızlar değil, hem Kur’ân’ı takip edenler, hem de bir ay boyu muntazaman dinleyenler Kur’ân’ı hatmetmiş sayılıyorlar ve sevabını alıyorlar.

Teyp ve videodan Kur’an dinlemeye gelince, bazıları bunun hatim yerine geçmeyeceği ifade edilmektedir. Şu var ki, bu aletler Kur’ân’ı doğru okumamızda bize yardımcı olarak kullanılabilir. Bu gibi vasıtalarla Kur’an dinleyen kimseler, zamanla Kur’an okumayı da öğrenip hatimlerini bizzat kendileri okumaya çalışmalıdırlar.

Ancak Kur'an-ı Kerim nurani olduğundan onu teyp, radyo, bilgisayar ve televizyondan takip ederek veya dileyerek Kur'anı bitirenlerin de inşallah hatim sevabı alacağını ümit ederiz.

Örneğin aynada yansıyan güneşin ışıkları, ısı ve renkleri de aynen güneşin özelliklerini taşımaktadır. Bunun gibi Kur'an'ın değişik aletlerde yansıyarak okunması da onun özelliklerini taşıyabilir.

Kur'an-ı Kerimi bir insan da okusa, kaset CD gibi aletlerden de okunsa, melekler onu dinlemeye gelir ve şeytanlar oradan uzaklaşır.

(bk. Mehmed PAKSU, Çağın Getirdiği Sorular)

48 Kur'an-ı Kerim'de sadece Peygamberimiz Hz. Muhammed (asv) ile ilgili olan ayetler hangileridir?

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselamdan bahseden ayetler çoktur. Bunların tamamını verme imkanımız yoktur. Ancak Onun (asm) özeliklerini anlatan bazı ayetlerle, peygamberliğinden bahseden ayetlerden bir kısmını vermeye çalışacağız. (Ayetlerin sonunda verilen rakamlardan ilki sure numarası ikincisi de o sureye ait ayet numarasıdır):

Hz. Muhammed’in Özelliklerini açıklayan bazı ayetler:

Kur’an-ı Kerim’de bir peygamber olarak Hz.Muhammed (asv) ile ilgili sayılan başlıca özellikler; Allah’ın elçisi, son peygamber, evrensel peygamber, âlemlere rahmet, yüce ahlâk sahibi ve güzel örnek oluşu özellikleridir.

Allah Elçisi

Hz. Muhammed (s.a.v), Yüce Allah’ın peygamber olarak seçtiği ve doğru yol üzere olan elçilerden biridir:

“Bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini, doğruluk rehberi Kur'an ve hak din ile gönderen Allah’tır. Şahit olarak Allah yeter. Muhammed, Allah’ın elçisidir. Onun beraberinde bulunanlar, inkârcılara karşı sert, birbirlerine ise merhametlidirler.” (48/29);

“Yâ, Sîn. Kur'an-ı Hakim’e and olsun ki, sen doğru yol üzere gönderilmiş peygamberlerdensin. Bu, babaları uyarılmadığından gâfil kalmış bir milleti uyarman için güçlü ve merhametli olan Allah’ın indirdiği Kur'an’dır.” (36/1-4)

Son Peygamber

Hz. Muhammed’in (s.a.v) Kur’an-ı Kerim’de belirtilen ikinci önemli özelliği, son peygamber oluşudur:

“Muhammed, içinizden herhangi bir adamın babası değildir. O, Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.” (33/40)

Bu hususu, Hz.Peygamber (s.a.v) kendisi de belirtmiştir:

“Benden sonra artık gelecek olan peygamber yoktur.” (Müslim, fedâilü’s-sahâbe, 30)

Evrensel Peygamber

Önceki peygamberler, kendi kavimlerine veya belirli bölgelere gönderilmiştir. Hz. Muhammed’in (s.a.v) peygamberliği ise, bütün insanlık içindir:

“Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bilmez.” (34/28)

Bütün insanlar için peygamber olduğunu ve buna inanmak gerektiğini duyurmak, onun Yüce Allah tarafından verilmiş görevidir:

“De ki: Ey insanlar! Doğrusu ben, göklerin ve yerin hükümranı, O’ndan başka tanrı bulunmayan, dirilten ve öldüren Allah’ın, hepiniz için gönderdiği peygamberiyim. Allah’a ve okuyup yazması olmayan, haber getiren peygamberine -ki o da Allah’a ve sözlerine inanmıştır- inanın; ona uyun ki doğru yolu bulasınız.” (7/158);

”Öyleyse Allah’a, Peygamberine ve indirdiğimiz nûra, Kur'an’a inanın; Allah işlediklerinizden haberdardır.” (64/8);

“Allah’a ve Peygamberine kim inanmamışsa bilsin ki, şüphesiz Biz, inkârcılar için çılgın alevli cehennemi hazırlamışızdır.” (48/13)

Alemlere Rahmet

Son ve evrensel peygamber olan Hz. Muhammed (s.a.v), âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir:

“Doğrusu bu Kur'an’da, kulluk eden kimselere bildiri vardır. Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (21/106-7)

Bu niteliklerinin bir gereği olarak, insanlara Yüce Allah’ın buyruklarını ve yasaklarını iletti, hak dini öğretti, ebedî kurtuluş yolunu gösterdi.

Yüce Ahlâk Sahibi ve Güzel Örnek

Hz.Muhammed’in (s.a.v) başlıca özelliklerinden bir başkası, onun üstün ahlâk sahibi oluşudur:

“Şüphesiz sen, büyük bir ahlâka sahipsindir.” (68/4)

Böyle yüce ahlâk sahibi bir peygamber, bütün insanlığın bağlanacağı güzel bir örnektir:

“Ey inananlar! And olsun ki, sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlara ve Allah’ı çok anan kimselere Rasûlullah (Allah’ın Elçisi) en güzel örnektir.”(33/21)

Kur'an-ı Kerim'de Hz. Muhammed'in (asm) Peygamberliğinden bahsedilen Ayetler.

"Şüphesiz biz seni bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak hak (Kur'an) ile gönderdik. Sen cehennemin halkından sorumlu tutulmayacaksın." (2/119)

"İşte bunlar Allah'ın ayetleridir; onları sana bir hak olarak okuyoruz. Sen de gönderilen elçilerdensin." (2/252)

"Şüphesiz Allah'ın sana gösterdiği gibi insanlar arasında hükmetmen için biz sana Kitabı hak olarak indirdik. (Sakın) Hainlerin savunucusu olma." (4/105)

"Ey peygamber Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah kafir olan bir topluluğu hidayete erdirmez." (5/67)

"De ki "Ey insanlar ben Allah'ın sizin hepinize gönderdiği bir elçisi (peygamberi)yim. Ki göklerin ve yerin mülkü yalnız O'nundur. O'ndan başka ilah yoktur O diriltir ve öldürür. Öyleyse Allah'a ve ümmi peygamber olan elçisine iman edin. O da Allah'a ve O'nun sözlerine inanmaktadır. Ona iman edin ki hidayete ermiş olursunuz." (7/158)

"Biz elçileri müjde vericiler ve uyarıp-korkutucular olmaktan başka (bir nedenle) göndermiyoruz. Şu halde kim iman ederse ve (davranışlarını) düzeltirse artık onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır." (6/48)

"De ki: "O gökleri ve yeri yaratırken ve O (hep) besleyen (hiç) beslenmezken ben Allah'tan başkasını mı veli edineceğim?" De ki: "Bana gerçekten Müslüman olanların ilki olmam emredildi ve: Sakın müşriklerden olma." (denildi.)" (6/14)

"Öyle ki Allah'tan başkasına ibadet etmeyin. Gerçekten ben sizi O'nun tarafından uyaran ve müjdeleyenim." (11/2)

"İnkâr edenler derler ki: "Ona Rabbinden bir ayet (mucize) indirilseydi ya." Sen yalnızca bir uyarıcısın ve her topluluk için bir hidayet önderisin." (13/7)

"Her ümmet içinde kendi nefislerinden onların üzerine bir şahid getirdiğimiz gün seni de onlar üzerinde bir şahid olarak getireceğiz. Biz Kitabı sana her şeyin açıklayıcısı Müslümanlara bir hidayet bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik." (16/89)

"Sizi en iyi Rabbiniz bilir; dilerse size merhamet eder dilerse sizi azablandırır. Biz seni onların üzerine bir vekil olarak göndermedik." (17/54)

"De ki: "Şüphesiz ben ancak sizin benzeriniz olan bir beşerim; yalnızca bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın." (18/110)

"Biz seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik." (21/107)

"De ki: "Ey insanlar gerçekten ben sizin için yalnızca bir uyarıcıyım." (22/49)

"Biz seni yalnızca bir müjde verici ve uyarıp-korkutucu olarak gönderdik." (25/56)

"(De ki) "Ben ancak bu şehrin Rabbine ibadet etmekle emrolundum ki O burasını kutlu ve saygıdeğer kıldı. Her şey O'nundur. Ve Müslümanlardan olmakla emrolundum. Ve Kur'an'ı okumakla da (emrolundum). Artık kim hidayete gelirse kendi nefsi için hidayete gelmiştir; kim sapacak olursa de ki: "Ben yalnızca uyarıcılardanım." (27/91-92)

"Ey Peygamber gerçekten biz seni bir şahid bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve kendi izniyle Allah'a çağıran ve nur saçan bir çerağ olarak (gönderdik). Mü'minlere müjde ver; gerçekten onlar için Allah'tan büyük bir fazl vardır." (33/45-47)

"Biz seni ancak bütün insanlara bir müde verici ve uyarıcı olarak gönderdik. Ancak insanların çoğu bilmiyorlar." (34/28)

"Şüphesiz biz seni hak ile bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik. hiçbir ümmet yoktur ki içinde bir uyarıcı gelip-geçmiş olmasın." (35/24)

"Andolsun hikmetli Kur'an'a, Gerçekten sen gönderilen (elçi)lerdensin. Dosdoğru bir yol üzerinde(sin). (Kur'an) Güçlü ve üstün olan esirgeyen (Allah')ın indirmesidir. Babaları uyarılmamış böylece kendileri de gafil kalmış bir kavmi uyarman için (gönderildin)." (36/2-6)

"Biz ona (Peygambere) şiir öğretmedik; (bu) ona yakışmaz da. O (kendisine indirilen Kitap) yalnızca bir öğüt ve apaçık bir Kur'an'dır." (36/69)

"De ki: "Ben, yalnızca bir uyarıcıyım. Bir olan, kahreden Allah'tan başka bir ilah yoktur." "Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir, üstün ve güçlü olan, bağışlayandır." De ki: "Bu (Kur'an), büyük bir haberdir." Sizler ise, ondan yüz çeviriyorsunuz. "Mele-i Ala (yüce topluluk) tartışıp dururken, benim hiçbir bilgim yoktur." "Bana ancak, yalnızca apaçık bir uyarıcı olduğum vahyolunmaktadır." (38/65-70)

"Allah'ın dışında birtakım veliler edinenler ise; Allah onların üzerinde gözetleyicidir. Sen onların üzerinde bir vekil değilsin." (42/6)

"De ki: "Ben elçilerden bir türedi değilim bana ve size ne yapılacağını da bilemiyorum. Ben yalnızca bana vahyedilmekte olana uyuyorum ve ben apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim." (46/9)

"Şüphesiz biz seni bir şahid bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik." (48/8)

"Ki Allah'a ve Resûlü'ne iman etmeniz O'nu savunup-desteklemeniz O'nu en içten bir saygıyla-yüceltmeniz ve sabah akşam O'nu (Allah'ı) tesbih etmeniz için." (48/9)

İnsanlığın büyük ahlâk örneğine, binlerce salât, selâm ve rahmet olsun.

49 Kur'an-ı Kerim'de recm ayeti var mı? Recm ayeti ile ilgili bilgi verir misiniz?

Kur'an ayetlerinde her hangi bir eksiklik veya fazlalık yoktur. Peygamberimize (asm) gelen her emir ve yasak, Allah'ın vahiyle bildirmesi sonucu oluyordu. Ancak bu emir ve yasakların bir kısmı sadece mana olarak geliyordu. Peygamber Efendimiz (asm) de onları ümmetine anlatıyordu. Diğerleri ise hem mana hem de lafız olarak geliyor ve Peygamber Efendimizin (asm) onlara hiç bir katkısı olmadan olduğu gibi kalıyordu. İşte bunlar Kur'an ayetleridir. Manası Allah'tan olup da anlamı Peygamber Efendimize (asm) ait olanalar veya Kur'an ayeti olmayan vahiyler ise Kur'an'a girmiyordu. Okunan bir Kur'an ayeti olmadığı için Kur'an'a girmeyen ayetler vardı. İşte "Recim"le ilgili olan vahiy de bunlardan biridir. Bu nedenle bu ayetin hükmüyle amel ediliyor. Ancak Okunan Kur'an ayeti olmadığı için de Kur'an da yoktur. Yani hükmüyle amel ediliyor.

İmam Şafii, meşhur eseri el-Ümm'de şunları kaydeder:

"Peygamber'in farz kıldığı her şey vahiy ile olmuştur. Bir okunan vahiy (vahy-i metluv) vardır, bir de doğrudan Hz. Peygamber'e vahyedilen ve Hz. Peygamber'in sünnet kıldıkları vardır."

Şafii, bu ikinci çeşit vahyin, ister bazılarının dediği gibi Cebrail (as) tarafından Hz. Peygamber (asm)'in  kalbine ilka edilen bir bilgi olsun, isterse insanları doğru yola iletmesi için bizzat Allah'ın kendisine bildirdiği bir bilgi olsun, herkesi bağlayıcı olduğunu söylemektedir.

Şafii, bu yaklaşımı aynı kitabın bir başka yerinde şöyle ifade eder:

"Peygamber, Allah'ın emri olmadan hiçbir konuda hüküm vermemiştir. Allah'ın, Peygamberine gönderdiği emirler iki kısımdır: Biri, bizzat Allah'ın insanlara tebliğ edilmek üzere inzal ettiği vahiy; diğeri de Allah'tan "şu işi şöyle yap" diye bir mesaj gelir, o da onu yerine getirir."

Şafii, bu yaklaşımını delillendirmek için,

"(Ey Peygamber hanımları) oturun da evlerinizde okunan Allah'ın âyetlerini ve hikmeti zikredin." (Ahzab, 33/34)

âyetini anarak, vahyin ikinci kısmını "hikmet"le açıklar. Şafii bir başka yerde de şöyle demektedir:

"Bazı âlimlere göre, Hz. Peygamber'in sünnetinin tümü onun kalbine ilka olunmuştur ve onun sünneti de hikmetin ta kendisidir."

Konuyla ilgili İsmail L. Çakan'ın değerlendirmesi ise şöyledir:

"Kur'an-ı Kerim, hem lafzı hem de manasıyla vahiy olduğu için ona vahy-i metluv (okunan vahiy) denilmektedir. Sünnet ise, vahyin bir çeşit meal ve mefhumu olduğundan dolaylı vahiydir. Fakat lafız olarak vahiy niteliğine sahip değildir. Bu sebeple de ona vahy-i gayr-i metluv denilmektedir."

"Hz. Peygamber, vahiy, üstün beşerî akıl ve nebevî akıl ya da peygamberlik birikimi (meleke-i nübüvvet) denilen üçlü bir yolla ilim elde etme imkânına sahiptir. Vahiy gibi, diğer insanların ulaşması mümkün olmayan bir bilgi kaynağıyla uzun süre temasta bulunan beşerî aklın en üst seviyesine sahip bulunan Hz. Peygamber'de, meleke-i nübüvvet denilen bir peygamberane ictihad kabiliyet ve birikiminin oluşacağı muhakkaktır. Bu meleke sayesinde de Hz. Peygamber (asm), başkalarının intikal edemediği bir takım İlâhî gerçekleri kavrayıp en uygun ifade ve uygulamalarla insanlara anlatır. Sünnetin bilhassa Kur'an'ı ve Allah'ın muradını anlayıp, tefsir etmede ve uygulamada, kendisine uyulması kesin olan ve başkaları açısından ulaşılamaz boyutu, işte buradan kaynaklanmaktadır."

İlave bilgi için tıklayınız:

- RECM...

- Recm ayeti var mıydı, Hz. Peygamber kimleri recmettirdi? Zina edene ceza vermek, rahmet dini olan İslam ile nasıl bağdaşır? İçinizden kimse, Kur'an'ın tümünü elinde tutuğunu söylemesin, anlamında bir söz var mıdır?

50 Kur'an'da Türkler övülüyor mu? Bu doğru mu, açıklar mısınız?

Maide Suresinin 54. ayetinin meali şöyledir:

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar. Allah yolunda mücahede eder ve bu hususta dil uzatan hiçbir kimsenin ayıplamasından korkmazlar...”

Tarihte, bu ayette vurgulanan vasıflara sahip bir çok topluluk ortaya çıkmıştır.

Allah’ın dinine sahip çıkacak topluluk, kavramı çok geniştir. Çeşitli zaman ve mekânlarda İslam tarihi boyunca, bu vasıfta topluluklar, Allah’ın lütfüyle eksik olmamıştır. Bunların hepsi de bu ayetin işaret ettiği özellikte işler yapmış ve ayetin işaretine birer masadak (uygun bir örnek) olmuşlardır. Bu topluluklardan biri de Türklerdir.

Tefsirlerde bu konuda, daha çok -birer misal olarak- Hz. Ebu Bekir ve arkadaşları, Hz. Ali ve arkadaşları, Yemen halkı, İranlılar gibi topluluklar söz konusu edilmiştir.(bk. Zemahşerî, Razî, ilgili ayetin tefsiri).

İbn Aşur da, Araplar, Farslar, Gassaniler, Türkler, Kıptiler, Berberiler, Moğollar, Tatarlar, Endülüslüler… gibi bir çok Müslüman topluluğun bu ayetin işaretine mazhar olduğunu söylemiştir.(bk. İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri).

Elmalılı ve Bediüzzaman Said Nursi de, bu ayetin övgüsüne mazhar olanlardan birisinin Türk milleti olduğunu söylemişlerdir. Ancak her iki alim de ayetin öncesindeki tehdide düşmekten sakınmak konusunda uyarı yaparak, İslama hizmetin devam etmesi gerektiğini önemle vurgulamışlardır. (Elmalılı, ilgili ayetin tefsiri; Nursi, Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup)

İlave bilgiler için tıklayınız:

Peygamber Efendimizin Türkler hakkında hadisi var mıdır?

"Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler,.." ayetini açıklar mısınız?

51 Kur'an-ı Kerim'in en uzun ayeti hangisidir?

Kur'an'da en uzun ayet ise Müdayene= (Borçlanma) Ayeti diye bilinen Bakara suresinin 282. ayetidir.

52 Kur'an-ı Kerim'de anlatılan kıssaların (hikayelerin) önemi nedir? Bu kıssalar gerçekleşmiş olaylar mıdır?

Şu bir hakikattir ki; kâinatı yaratan ve dolayısıyla onun hakiki sahibi olan Yüce Allah'ın âlemdeki sayısız varlıklar içinden seçerek kendisine muhatap kabul ettiği, fıtrat itibariyle en mükerrem, en değerli bir şekilde yaratarak hilafete layık gördüğü, hatta ilim öğrenme ve ilim üretme cihetiyle meleklerden de üstün bir konuma oturttuğu müstesna varlık İNSAN'dır. Kur'ân-ı Kerîm ise, yaratılışındaki üstün fıtratıyla müteal (aşkın) varlık olan, Allah'a muhatap olmaya layık görülen ve bizzat Kur'ân'ın beyanlarıyla üstünlüğü melekler, ruhaniler tarafından secde edilerek fiilen tasdik edilen insanoğluna Allah tarafından mahza rahmet olarak gönderdiği en son ilâhî MESAJ'dır.

Gerçekten Allah-insan ilişkisi çerçevesinde konu değerlendirildiğinde, yaşadığımız şu âlemde insan için ilâhî mesajların, özellikle en son ilâhî mesaj olan Kur'ân-ı Kerîm'in önemi ve zarureti inkâr edilemez bir hakikattir. Çünkü insan, her ne kadar fıtraten en üstün olarak yaratılmışsa da yaratılan olması sebebiyle aklı, idraki, bilgisi, gücü vb. kabiliyetleri cihetiyle eksik, kusurlu ve sınırlı bir varlıktır. Binaenaleyh kendisini yaratan mutlak ve müteal varlık olan Allah'a her zaman muhtaçtır.

İnsanlığın her devirde ilâhî vahye ihtiyacı, gecenin zifiri karanlığında yolunu kaybedip el yordamıyla yolunu bulmaya çalışan çaresiz bir insanın ışığa, nura ihtiyacı gibidir. İşte en son ilâhî vahiy olan Kur'ân-ı Kerîm de muhataplarına, gerek kendisini, gerekse kendisinden önceki ilâhî vahiy ürünleri olan mesela Tevrat'ı ve İncil'i tarif edip tanıtırken birçok ifadelerin yanında "Nur" ve "Dıya'=Işık" ifadeleriyle de özellikle tanımlamaktadır.(1) Hatta aynı anlam çerçevesinde ilâhî vahiylerin ve Kur'ân'ın insanları karanlıklardan nura çıkartan ilâhî bir kitap olduğu ısrarla vurgulanmaktadır.(2) İşte tarihî ve Kur'ânî gerçekler çerçevesinde sabittir ki, Kur'ân-ı Kerîm; insanlığa en doğru, en adil yolu tarif eden, her iki dünya saadetine hidayet eden, Allah'ın en son olarak gönderdiği, alternatifi olmayan din ve hidayet kitabıdır.

Kur'ân-ı Kerîm hidayet ve din kitabı olarak ilâhî mesajı insanlığa sunarken, tabiatıyla insanlık anlayış ve kültüründe var olan beyan ve üslupları ilâhî beyan ve üslûba yakışır en güzel ve harika şekillerde kullanmıştır. Bizzat Kur'ân-ı Kerîm; insanlar gerçeği daha iyi anlasın daha iyi ders ve ibret alsın, ilâhî mesaj ve hidayet yolunu daha kolay kavrasın diye çeşitli beyan ve üslup şekillerini kullandığını, çeşit çeşit örnekler ihtiva eden ayetleri açıkladığını önemle vurgulamaktadır.(3) Şüphesiz Kur'ân-ı Kerîm'in kullandığı birçok üslup şekilleri içinde en önemlilerinden birisi de "Kıssalar" üslûbudur.

Yaklaşık olarak Kur'ân'ın yarısını teşkil eden kıssaların mahiyetini anlamak ve Kur'ân'ın diğer bir önemli üslûb çeşidini, anlatım metodu olarak mesellerle karıştırmamak veya kıssa kelimesine, kök yapısında mevcut olmayan anlamlar yüklenerek edebiyattaki 'hikâye' türü ile karıştırmamak için kıssa kelimesinin sözlükteki ve Kur'ân ıstılahındaki anlamlarına işaret etmek uygun olacaktır.

Arapça'da kıssa kelimesi, (K.S.S.) kökünden türetilen bir kelimedir, çoğulu kasastır. Kelimenin kökünde; anlatmak, haber vermek, bildirmek, rivayet etmek, sözü nakletmek, hikâye etmek, izlemek, iz takip etmek, kesmek, vb. anlamlar bulunmaktadır.

İslâmî literatürde veya Kur'ân ıstılahında kıssa denildiğinde, Kur'ân'da anlatılan tarihî olaylar ve peygamberlerin hayat hikâyeleri anlaşılmaktadır. Ancak Kur'ân-ı Kerîm'de söz konusu bağlamda bizzat kıssa olarak değil de aynı kökten gelen, aslında isim olup, mastar yerine de kullanılan kasas şeklinde geçmektedir.(4) Yine aynı kelimenin müştakları birçok yerde anlatmak, hikâye etmek; iki yerde de takip etmek, izlemek anlamlarında kullanılmıştır.(5)

Kur'ân'da önemli bir yekûn teşkil eden tarihî olaylara kasas denilmesi rastgele olmamıştır. Bu isim Kur'ân'da, tarihî olayların anlatılış keyfiyet ve boyutlarını gösteren çok ince anlamlar gözetilerek seçilmiştir. Bu gerçeği anlayabilmek için kıssa kelimesinin kökünde varolan şu dört temel anlamı unutmamak gerekmektedir.

Birincisi: İz sürmek, birini takip edip arkasından gitmek. Daha önce de ifade edildiği gibi söz konusu kelime bu anlamda Kur'ân-ı Kerim'de iki yerde kullanılmıştır.

İkincisi: Bir kimseye bir haber veya sözü bildirmek, açıklamak, anlatmaktır. Kelime bu anlamıyla da Kur'ân-ı Kerîm'de yaklaşık on yedi yerde geçmektedir.(6)

Üçüncüsü:
Bir şeyi makasla kesmek, kırkmaktır. Yine Arapça'da Kusasetu'ş-Şa'ri tabiri, saçlardan kesilen bir miktarı ifade eder ki "Bir tomar saç" şeklinde tercüme etmek mümkündür.

Aynı kökün dördüncü anlamı olarak da aslında isim olup mastar anlamında kullanılan kasas ve kass kelimelerine baktığımızda; göğüs, göğsün başı, ortası ve göğüs kemiği anlamlarıyla bir şeyin önemli kısmı, belli bir bölümü, parçası anlamlarına geldiğini görmekteyiz. Bu son anlam, Arapların Kusasu'ş-Şa'ri tabirinde, alın kısmında saçların bitim noktası, ön cephede başın orta noktası, alın gibi anlamları ifade ettiğini görüyoruz.

Şimdi Kur'ân literatüründe kasas, kıssa veya kıssalar denildiğinde hemen Kur'ân'da önemli yer tutan geçmişe ait olayların anlatılması akla geldiği gibi, ilmî ve objektif bir nazarla dikkat edildiğinde aynı zamanda kelimenin kokünde var olan aslî dört manadan dolayı temel unsurlarıyla Kur'ân kıssalarının mahiyetini, gerçekliliğini yansıttığını da görürüz. Aynı gerçekten hareketle, Kur'ân'ın tarihî olaylar için kullandığı Kasas tabirine baktığımızda kıssaların dinî, edebî ve tarihî karakterini yansıtan en uygun bir isim olduğunu açıkça görebiliriz.

Bu özet açıklamalar ve Kur'ân'ın,

"Andolsun ki peygamberlerin kıssalarında aklı olanlar için ibretler vardır. (Vahye, Kur'an'a gelince) o hiçbir şekilde uydurulmuş bir söz olamaz."(7)

"Şüphesiz bu anlatılanlar gerçek kıssalardır."(8)

mealindeki ayetleriyle, benzer anlamdaki birçok Kur'ân ayetleri(9) mantukunca, Kur'ân ıstılahında Kasas veya Kıssa denildiğinde şunu anlamaktayız:

Tarihin derinliklerinde kaybolmuş, unutulmuş veya bazı izleri insanlığın hafızasında varlığını koruyabilmiş, her zaman için geçerli mutlak hakikatleri, yüksek dinî değerleri, yönlendirme, teşvik gibi unsurları başka kıssalarda bulunmayan bir şekilde ihtiva eden tarihî olayların, sözce kendisinden daha doğru bir kimsenin bulunmadığı Allah tarafından Kur'ân muhataplarına; adeta olaylara yeniden bir canlılık vererek anlatılmasıdır. Ancak hadiseler anlatılırken Kur'ân, tarih kitabı olmadığından, teferruat meselelerini, lüzumsuz kısımlarını terketmiş, -bir benzetme yapacak olursak makaslamış- sadece Kur'ân'ın hidayet rehberi oluşuna uygun bir şekilde muhatapları irşad edip aydınlatacak kısımlarını anlatmıştır. Bu anlatma şekli de olayların aslı Cenâb-ı Hakk'ın her şeyi kuşatan ilmiyle adım adım izlenerek, vak'anın aslında herhangi bir değişiklik yapılmadan ve Kur'ân'ın i'câz ve îcâzına paralel, iktiza-i hale mutabık olarak muhatapların ibret ve tefekkürlerine sunulmasıdır.

Kıssa kökünün lügat ve ıstılâhî manasıyla ilgili yukarıdaki açıklamalardan, Kur'ân kıssalarına niçin ilk bakışta daha uygun gözüken hikâye denmediğini kolayca anlamak mümkündür. Çünkü hikâye kelimesinin lügat manası; bir şeyin aynısını ve benzerini getirmek anlamına gelmektedir. Arapça'da "Hekâ anhu'l-hadîs" (Ondan sözü hikâye etti) deyince; söz, fiil ve diğer hususlarda teferruatta aynısını nakletti demek olur. Yine Arapça'da, ister vukû bulsun ister hayalî olsun anlatılan her şeye hikâye denir ki bu anlam Kur'ân kıssalarının mahiyet ve keyfiyeti ile asla bağdaşmaz.

Kur'ân-ı Kerîm'de kıssalar konteksi içinde geçmiş tarihî olaylar hakkında Kasas kelimesi dışında Nebe' (çoğulu Enba'), Asr-ı Saadet'te vuku bulan hâdiseler için ise Haber (çoğulu Ahbâr) kelimeleri de kullanılmıştır. Ancak Kasas kelimesi dışında farklı kelimelerle de ifade edilen Kur'ân kıssalarındaki ortak ve değişmeyen nokta, vukuu kesin tarihî olaylar ve haberler olmalarıdır.

Daha önce de işaret ettiğim gibi, Kur'ân literatüründe kıssa üslûbu ile zaman zaman karıştırılan başka bir Kur'ânî üslûb da mesellerdir. Çünkü mesel kelimesi kıssalar siyakında ibret, örnek ve ders anlamında birkaç defa kullanılmıştır. Bu sebeple sathî bir nazarla bakıldığında kıssaların bir uzantısı gibi görünürler. Ancak dikkatle tetkik edildiğinde gerçek hiç de böyle değildir. Meseller veya başka bir deyişle Emsâlu'l-Kur'ân, Kur'ânî mesajın muhataplara ulaştırılması açısından kıssalar gibi aynı hedefe hizmet eden ve fakat yapı itibariyle kıssalardan tamamen farklı bir üslûb şeklidir.

Özetle Tefsir Usûlü İlmi'ne göre meseller denilince; Hakikatte vukû bulmayan, ancak öğüt, ders, ibret, kastedilen mananın akla yakınlaştırılması ve mananın hissedilir şekilde tasviri gibi gayeler için Kur'ân'ın getirdiği misaller akla gelmektedir. Bu üslûbla birtakım önemli hallerin, olayların ve hakikatlerin gerçekte meydana gelmeyen suretler veya darb-ı mesellerle tasviri yapılarak, muhataba ulaştırılması istenen mana ve mesajlar zihne, anlayışa kolay bir tarzda sunulmaktadır.

Şimdi mesel kelimesi kıssalar siyakında ders, ibret veya örnek anlamında kullanıldı diye veya kıssa kelimesini hikâye kelimesiyle karıştırarak Kur'ân kıssalarını meseller gibi veya normal hikâyeler gibi tarihte gerçekten meydana gelmeyen rivayetler olarak görmek mümkün değildir. Böyle bir iddianın veya vehmin ne tarihî ve arkeolojik bilgiler, ne Kur'ân'ın hedef ve gayeleri, ne tarih felsefesi, ne de bu konudaki gayet açık Kur'ân ayetleri açısından kabul edilebilir bir yönü vardır.

Kesin bir delile dayanmaksızın sadece indî yorumlar veya vehmî düşüncelerle, birçoğu tahrif edilmiş de olsa semavî kitaplarda anlatılmış, tarih kitaplarına geçmiş, bazılarının yeryüzündeki izleri, kalıntıları muhafaza edilmiş, bir kısmı her şeye rağmen nesilden nesile gelerek insanların hafızalarında korunmuş tarihî şahsiyetleri, peygamberleri ve olayları inkâr etmenin hiçbir ilmî izahı olamaz. Mesela Kur'ân kıssalarına konu olan Hz. Adem, Nuh, Hûd, Salih, Lût, İbrahim, İsmail, İshak, Yusuf, Musa, İsa (aleyhimüsselam) kıssalarına, Firavun, Karun ve İsrailoğulları ile ilgili haberlere, hele hele Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin doğumundan birkaç ay önce meydana gelmiş Fil olayına vs. "Tarihen meydana gelmemiş, aslı olmayan hayalî veya temsilî kıssalardır." demek, tarihi inkâr etmek demektir. Böyle bir iddia, aynı zamanda Kur'ân'ın -insanlık tarihinde gerçekten yaşanmadığı halde- insanlığı uyarmak, ders ve ibret vermek için birtakım roller ihdas ettiği, tarih uydurduğu anlamına gelir ki bu da yüce Allah'ın uydurma olaylarla Kur'ân muhataplarını korkutarak kandırmakta olduğu iftirasında bulunmak demektir. Vahiy karşısında her devirde aynı olan bu tür iftiraları bizzat Kur'ân birçok ayetleriyle peşinen teşhir etmektedir.(10)

Kur'ân'ın Kıssalar üslûbuyla ilâhî mesajları muhataplara sunarken, beşeriyetin özünde mevcut sosyal ve psikolojik yönleri de göz önünde tutarak anlatım ve ifadede daha cazip, daha canlı ve etkileyici bir üslup takip ettiğini görmekteyiz. Gerçekten insan fıtratı, anlayış ve kavrama yönünden kuru fikirleri dinlemekten ziyade müşahhas fikirlere mütemayildir. İnsanın yaratılışını göz önünde tutan Kur'ân-ı Kerîm, en güzel kıssaları gözlerimizin önünde cereyan ediyormuşcasına anlatır. Kıssalar diliyle fikirler adeta müşahhaslaştırılır. Dinleyenlerin kolay anlaması sağlanır. Çünkü devamlı çıplak hakikatler, soyut manalar aklı yorar, dikkatleri bir yerde dağıtabilir. Fakat kıssalar diliyle, yüksek dînî ve ilâhî mesajlar tecrübî olaylarla, amelî bir surette, adeta gözlere seyrettirilir, kulaklara işittirilir. Allah Te'âlâ'nın insana bildirmek istediği yüksek manalar akl-ı selimin idrakine kolayca sunulur.

İşte Kur'ân en üstün davet metodunu kullanarak, bir taraftan ilim ehline yüksek hakikatleri ve mücerret manaları sunarken, diğer taraftan da ekseriyeti teşkil eden avamı nazara alarak daha kolay anlaşılır bir tarzda -teşbihler, istiareler, meseller... gibi- kıssalar yoluyla da en güzel şekilde irşad eder. Tabiatıyla bu da Kur'ân'ın en önemli i'caz yönlerinden birisidir. Zaten belağatın gereği de budur. Çünkü "Belağat, iktiza-i hale mutabakattır." diye tarif edilmiştir. Dolayısıyla Kur'ân-ı Kerîm'de kıssalar üslûbu gibi bir üslûbun bulunması

"Şüphesiz Biz Kur'ân'ı öğüt için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?"(11)

âyetlerinin parlak bir yansımasıdır.

Kur'ân kıssalarına baktığımız zaman büyük bir ekseriyetle bu Kur'ânî üslûba konu olan malzemenin peygamberler ve bunların hak davalarının tarihi olduğunu görürüz. Bu ilâhî davetler karşısında insanların durumu ne olmuştur? Daveti kabul edenler, etmeyenler ve aralarında cereyan eden mücadelenin seyri ve sonucu Kur'ân muhataplarına öz olarak anlatılmaktadır. Gaye; Kur'ân muhataplarını, daha önce düşülen hatalara, İlâhî değerlere karşı olumsuz tavır sergileyen fertlerin veya toplumların durumuna karşı uyarmak ve aynı hatalara düşmekten onları kurtarmaktır. Kur'ân-ı Kerim kıssalar üslûbuyla peygamberler tarihi dışında, insanlık tarihi sürecinde meydana gelen inanç ve din konularında her zaman insanlık için ders ve ibret olacak bazı tarihî olay ve şahsiyetleri de anlatmaktadır. Bu sebeple Kur'ân-ı Kerim hem İlâhî davet kitabı, hem de onun tarihini anlatan bir kitaptır şeklinde bir tespite varmak yanlış olmasa gerektir.

İşte Kur'ân'ın, tarihî olayları, İlâhî mesajı muhataplarına ulaştırmak için araç olarak kullandığı bir gerçektir. Çünkü tarihî olayların asıl kahramanı insandır. İnsan da temel yaratılış özellikleri (fıtrat) itibariyle başlangıçtan bu yana hiç değişmemiştir. Dolayısıyla insanlık tarihindeki bütün sebep ve sonuç ilişkilerinde hâkim unsurlar da değişmemiştir. Bundandır ki, tarih tekerrürden ibarettir gerçeğini kabul etmeyen çıkmamıştır. Yine Kur'ân-ı Kerim bu gerçeğe işaret ederken bilinen realite de söz konusu hakikati teyid ve tasdik etmektedir.

Diğer taraftan Kur'ân-ı Kerim bir tarih kitabı da değildir. Dolayısıyla tarihi tarih için anlatmamıştır. Kur'ân'ın tarihi anlatma keyfiyeti, O'nun asıl hedefi olan dînî gayeyi gerçekleştirecek miktarda ve ölçülerde gerçekleşmiştir. Yani Kur'ân-ı Kerim bize şu maddî âleme ve kendi varlığımıza (nefsimize) dikkatlerimizi çekip Evren'deki varlıkları ve önemli olayları gözlerimizin önüne sererek varlık âlemini yaratan Allah'ın birliğini (Tevhid'i), O'nun yüce Kudreti'ni, eşsiz isim ve sıfatlarını anlamamızı istediği gibi, aynı şekilde peygamberler tarihinden, geçmiş bazı tarihî olaylardan bahsetmesiyle de sadece hidayet ve irşad çerçevesinde ders ve ibret almamızı istemektedir. Bu sebepledir ki, Kur'ân kıssalarında, bir tarihî olayın esaslarını oluşturan kahramanlar, zaman ve mekân gibi ana unsurlara genellikle yer verilmemektedir. Kur'ân-ı Kerim bazen bu tarihî unsurlara yer verip açıkladığında da hedefi, yine mesajı çarpıcı ve etkileyici bir tarzda muhataplara iletmektir.

Yine aynı gayeler doğrultusunda Kur'ân, kıyamete kadarki bütün devirlerde muhatap ve müntesiplerini ilgilendirmeyecek teferruat ve cüziyyata giren kısımlarla asla meşgul olmaz. Mesela Kur'ân, Nuh Tufanı'ndan ona (10) yakın yerde bahsetmektedir. Ancak Nuh Tufanı umumi midir? Yoksa bölgesel midir? Tennur'un mahiyeti nedir? Gemi'de taşınanların kimlikleri, kaç gün gemide kaldıkları, nereye indikleri, suyun istilasının kaç gün devam ettiği belli değildir. Boğulan kimselerin kurtulmak için gösterdikleri gayretler nelerdir? v.b. teferruat anlatılmamıştır. Aslında bu teferruatla ilgili bilgiler insan için meraklı konulardır. Fakat Kur'ân bunlardan hiçbirini açıklamaz. Çünkü Kur'ân kıssalarının anlatım metodu, muhatabın zihnini ve dikkatini dînî gayeden uzaklaştıracak tarihî tafsilattan kaçınmayı gerektirmektedir.

Kur'ân-ı Kerim; geçmiş tarihî olayları anlatma gaye, hedef ve metoduna paralel olarak tarihten kesitlere yer verirken aşırı gitmemiştir. Sadece İlâhî Mesaj'ın muhataplara sunulmasına yeterli ölçüde yer vermiştir. Bu noktaya bizzat Kur'ân-ı Kerim bazı geçmiş tarîhî olayları anlatmasının hemen akabinde açıkça işaret etmektedir.(12)

Kur'ân-ı Kerim'de kıssa üslûbu, birinci derecede mü'minlerin ruhlarına, kalplerine, akıl ve vicdanlarına inanç esaslarını sağlam bir şekilde yerleştirmek için etkili bir araç olarak kullanılmıştır. Bu sebeple bir kıssa veya kıssanın bölümleri münasebet gereği birçok sûrelerde dağıtılarak anlatılmıştır. Münasebet, ilgili husus tekrar ettikçe kıssadan halin gerektirdiği bölüm zikredilmiştir. Bu durum adeta uzun bir filmin çeşitli sahnelerini, hatta sahnelerin değişik pozlarını, farklı bölümlerini ayrı ayrı şekillerde, farklı gaye ve münasebetlerle göstermeye, seyircilerin dikkatlerine sunmaya benzemektedir.

Bu gerçeklerle beraber Kur'ân, temel esprisini gerçekleştirmek için tarihî olayların en çarpıcı ve ibretli olanlarını anlatırken öyle bir üslup takip eder ki, adeta ilgili ayetleri okurken verilen pozlar, sahneler arasındaki boşluğu doldurma görevini hayale, zihne vermekte, teferruata ait birçok sahneleri de doğru olarak izleme ufkunu açmaktadır. Bu yapısıyla Kur'ân kıssaları tarihteki olayların aynısı ve tümü olmamakla birlikte gayrısı da değildir ve vakaya uygundur. Belli kesitler alınmış teferruat terkedilmiştir. "Kasas" denmesi de bundandır. Çünkü "Kıssa" kökünde Kur'ân kıssalarının mahiyetini yansıtan anlamlar mevcuttur.

Bu şu demektir: Kur'ân, tarihî olayları doğru olarak fakat şeklî bir tasarrufla nakletmektedir. Bunun sebebi Kur'ân'ın bütün zamanlara hitap eden bütün insanları ilgilendiren evrensel İlâhî bir mesaj oluşudur. Kıssalar üslûbuyla Kur'ân'da anlatılan tarihî malzemenin şeklî bir tasarrufla muhataplara nakledilmesindeki gerçek; adeta bir kıssa yazarının veya belgesel bir televizyon program yapımcısının gerçek bir olayı, esası zedelemeden okuyucuya veya seyirciye olayın en çarpıcı ve canlı kısımlarını, herkesin ortak olarak ilgi duyacağı bölümleri canlı ve edebî bir üslupla, çarpıcı ifadelerle sunmalarındaki şeklî tasarrufa benzemektedir.

Buraya kadar özetle ifade etmeye çalıştığımız bilgilerden açıkça anlaşıldığı gibi, Kur'ân'ın İlâhî mesaj olma özelliğine paralel miktar ve ölçüde de olsa kıssalar üslubunda tarih de vardır. İnsanlar arasında yaygın olan tarih anlayışından farklı bir tarih anlayışı da şüphesiz sergilenmektedir. Bu tarihe ana hatlarıyla ve özetle insanlığın tarihi de demek mümkündür. İfade edilen ölçüde Kur'ân-ı Kerim'e tarihî bir kaynak olarak bakıldığında şüphesiz O, kaynakların en doğrusu, en muteber olanı ve metni güvenilir bir kitap olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü Kur'ân'ın kaynağı vahiydir.

Kur'ân-ı Kerîm'in kendine has üslûbuyla tarihi anlatması O'nun bilgi kaynağı olarak tarihe ne derece önem verdiğini göstermektedir. Gerçekten Kur'ân-ı Kerim dikkatle okunduğu zaman bilgi kaynağı olarak etrafımızdaki dış âleme, bu âlemdeki bütün varlıklara, benliğimize, kendi varlığımıza yönelmemizi istemektedir. Fussilet sûresi 53. âyet ile Zâriyat sûresi 20-21. âyetlerde geçen "Ufuklarda, etrafınızda, dış dünyada" ve "Yeryüzünde" kelimeleri içinde mütala edebileceğimiz ve konumuz olan önemli bilgi kaynağı da; gerek rivayet yoluyla, gerek semavî kitaplar vasıtasıyla ve gerekse tarîhî izler, arkeolojik kalıntılar şeklinde kendini gösteren geçmiş tarihî hadiselerdir.

Kur'ân-ı Kerim bilgi kaynağı olarak tarihe, tarihin izlerine önem verirken, bununla da yetinmiyerek uygun siyaklarda zikredilen, özellikle on üç kadar ayet-i kerime ile de aynı bilgi kaynağına yönelmemizi çok açık ifadelerle istemektedir.(13)

Kur'ân kıssalarında görülen önemli bir tema da edebî yöndür. Kur'ân asıl hedefini gerçekleştirmede kıssalar diliyle muhataplarına hitap ederken, beşeriyetin özünde, yaratılışında mevcut sosyal ve psikolojik yönleri de göz önünde tutarak anlatım ve ifadede daha cazip, daha canlı ve tesirli üslup takip ettiğini görmekteyiz. Çünkü insan fıtratı, anlayış ve kavrama yönünden kuru fikirleri dinlemekten ziyade müşahhas fikirlere mütemayildir. İnsanın yaratılışını göz önünde tutan Kur'ân-ı Kerîm en güzel kıssaları adeta gözlerimizin önünde cereyan ediyormuşçasına anlatır. İnsanlık tarihini ana hatlarıyla bir sinema şeridi gibi seyircilerine sunmak suretiyle ibret alınacak ince noktaları dikkatlere arz eder. Böylece Kur'ân, Tevhid'i ve Tevhid istikametinde hayatı tanzim etme yollarını göstermektedir. Kıssalar diliyle fikirler adeta müşahhaslaştırılır, dinleyenlerin kolay anlaması sağlanır. Zihinde daha iyi yerleşir ve unutulması da zor olur. Bu üslûp, insanları davet ve irşadda etkili bir yoldur. Manalar karşısında insanı monotonluktan kurtarır. Çünkü devamlı çıplak hakikatler, soyut manalar aklı yorar, dikkatleri bir yerde dağıtabilir. Fakat kıssalar diliyle yüksek dinî ve ilahî mesajlar tecrübî olaylarla, amelî bir surette, adeta gözlere seyrettirilir, kulaklara işittirilir. Allah Teâlâ'nın insanlara bildirmek istediği yüksek manalar akl-ı selimin idrakine kolayca sunulur.

Kur'ân kıssalarında önemli ve asıl tema da dinî yöndür. Bu nokta özetle, "Kur'ân'ın temelde indiriliş gayesi ne ise, kıssaların da anlatılmasında asıl gaye odur." şeklinde formüle edilebilir. Bu gerçeğe paralel olarak Kur'ân'ın en önemli konusu "Tevhîd'e (Allah'ın birliğine) iman" ise, kıssalar da aynı Tevhîd gerçeğini tarihî gerçeklik içinde, tecrübî bir şekilde anlatır.

Yine Kur'ân ahiret hayatını, ilahî sevap ve ceza müeyyidesini mücerret ayetleriyle ve diğer üsluplarla izah ediyorsa, kıssalar da aynı gerçekleri canlı ve pratik misallerle destekleyip ispat etmektedir. Mesela, Yâsin Sûresi'nde şehrin uzak yerinden koşarak gelen adam kıssasında(14), Bakara Sûresi'ndeki harap olmuş, yıkılmış bir kasabaya uğrayan adam kıssasında(15), Kehf Sûresi'ndeki Ashâb-ı Kehf kıssasında(16) ahirete iman konularını muhataba tarihî gerçekliliğe sahip olaylarla anlatıp ispat etmektedir.

Kur'ân, peygamberlik ve vahiy müessesesini Hak Din'in temel inançları olarak ele alıyorsa, kıssalar da anlatılan bütün peygamberlerin hayatlarını şahit göstererek bu konunun insanlık tarihinin değişmeyen bir gerçeği olduğunu, çarpıcı tablolar halinde insanlığın idrakine sunmaktadır.

Kur'ân birçok ayetleriyle Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin en son hak peygamber olduğunu, Kur'ân'ın da en son ilahî mesaj olduğunu beyan ediyorsa, Kur'ân'daki şekliyle kıssaların anlatılmasıyla da aynı gerçekler ispat edilmiş olmaktadır. Çünkü Kur'ân'daki birçok kıssanın -ayetler ile de açıkça belirtildiği gibi-(17) vahyin dışındaki bir kaynaktan öğrenilmesi imkansızdır.

Bu temel noktaların dışında kıssaların daha birçok anlatılış gayesi vardır. Bu gayelere bariz misaller olarak şunları sayabiliriz:

1. Zor şartlarda başta Rasûlullah (sav) olmak üzere her devirdeki müminlere teselli verip gönüllerini pekiştirmek.

2. İman esaslarını kalplere iyice yerleştirip sağlamlaştırmak.

3.
İnsanlık tarihi boyunca gönderilen peygamberlerin davalarının birliğini, kısacası İslâm'ın evrenselliğini ortaya koymak.

4. Dünya ve ahirette başarı ve huzurun anahtarı olan tevekkül ve dua ile beraber Allah yolunda sabırla, bıkmadan usanmadan çalışmak, gayreti sonuna kadar devam ettirme zarureti gibi kanunlardır.

Kur'ân bunları ve daha birçok hayatî gerçekleri, prensipleri, yüksek dinî değerleri peygamberlerin ve kıssalarda anlatılan örnek kişilerin şahsında etkileyici bir üslupla anlatmaktadır.

Kur'ân'da şerdeki modeller olarak anlatılan Ad ve Semûd kavimleri, Eykeliler (Hz. Şuayb'ın kavmi), İsrailoğulları, Firavun ve Karun gibi kıssalarla da tarihte bizzat yaşamış millet ve fertlerin durumlarından, akıbetlerinden insanları sakındırıp uyarmaktadır. Daha birçok imanî ve ahlâkî değeri saymak mümkündür.

Sonuç olarak diyebiliriz ki Kur'ânî kıssaların anlatım, üslûb ve metodu incelendiğinde üç temel mu'cizeli temayı görmekteyiz.

Birincisi, Din'dir. Dinî mesajın verilmesidir.

İkincisi, parlak bir edebî üslûb ve belağatın hâkim olmasıdır.

Üçüncüsü, Kur'ân'ın temel gayesi ve çerçevesi ölçüsünde anlatılan tarihtir.

Edebî üslûb ve tarih, dinî gayeyi gerçekleştirmede bir araç olarak kullanılmıştır.

DİPNOTLAR:


1- Bkz. Maide 5/15, 44, 46; Tevbe 9/32; Enbiya 21/48; Saff 61/8

2- Bkz. Maide 5/16; İbrahim 14/1, 5; Hadid 57/9; Talak 65/11

3- Bkz. En'âm 6/46, 65, 105; A'râf 7/58; İsra' 17/41, 89; Kehf 18/54; Tâhâ 20/113; Ahkâf 46/27; Furkan 25/50

4- Bkz. Âl-i 'İmrân 3/62; Yûsuf 12/3; Kasas 28/25 ve diğerleri

5- Bkz. Kehf 18/64; Kasas 28/11

6- A'râf 7/176; Yûsuf 12/3; Kehf 18/13 ve diğerleri

7- Yûsuf 12/111

8- Âl-i 'İmrân 3/62

9- Kehf 18/13; Kasas 28/3; Nisa 4/164; Mü'min 40/78

10- En'âm 6/25; Enfâl 8/31; Furkân 25/5 ve diğerleri

11- Kamer 54/17, 22, 32, 40

12- Bkz. Nisa 4/164; Mü'min 40/78

13- Bkz. Âl-i 'İmrân 3/137; En'âm 6/11; Yûsuf 12/109; Nahl 16/36; Hac 22/46; Neml 27/69; 'Ankebût 29/20; Rûm 30/9,42; Fâtır 35/44; Mü'min 40/21,82; Muhammed 47/10.

14- Yâsin 36/20-27.

15- Bakara 2/259

16- Kehf 18/9-31.

17-Kehf 18/13; Hûd 11/49

(Prof. Dr. İdris Şengül, A.Ü. İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi)

53 Peygamberimiz hayatta iken neden Kur'an-ı Kerim'i kitap haline getirmemiştir? Kur'an'ın Allah kelamı olduğu ve değişmediğine en büyük itiraz da bu noktada. Neden Allah ve Efendimiz (asm) böyle bir itiraza açık kapı bırakmış?..

Kur'an-ı Kerim'in inişi Peygamberimiz'in (asm) zamanında tamamlandığı gibi, kayda geçmesi ve ezberlenmesi de Peygamberimiz (asm) hayatta iken gerçekleşti.

Kur'an-ı Kerim ayet ayet veya sûreler halinde vahiy oldukça, Peygamberimiz (a.s.m.) vahiy katiplerinden birisini çağırır ve hemen yazdırırdı. Yeni nâzil olan ayeti, daha önce gelen sûre ve ayetlerin neresine konacağını bildirirdi. Ancak gelen bu vahiyler kronolojik bir sıraya göre değil de, Kur'an'ın kendisine özgü üslûbuna göre sıralanırdı. İnen bütün ayet ve sûreler bizzat Peygamberimiz'in (a.s.m.) huzurunda yazılırdı.

Bu arada vahiy kâtipleri bir nüsha da kendileri için yazardı. Bu şekilde ayetlerin kaydı ve zabtı sağlanmış olurdu. Yazılan ayetler daha sonra Peygamberimiz (a.s.m.)'e okunur, gözden geçirilir; yazım hatası varsa düzeltilirdi. Bundan sonra ilk yazılan nüsha Peygamberimiz (a.s.m.)'in evinde bulundurulurdu. Yazılan nüshalar Peygamberimiz'in (a.s.m.) evinde muhafaza edilirdi.

O zamanlar yeterli miktarda kâğıt bulunmadığından, gelen vahiyler tabaklanmış derilere, tahta levhalara, develerin kürek kemiklerine, beyaz yassı taşlara, hurma dallarına, kâğıt parçalarına ve porselenlere yazılırdı. Ayetlerin düzenlenmesi, kesin bir emir ve hükümle yapılıyordu. Hz. Cebrail (as), Peygamberimiz (a.s.m.)'e, "Falan ayeti falan yere koyun." diye tarif eder, Peygamberimiz (a.s.m.) de ona göre sırasını ve düzenlemesini yaptırırdı.

Pek çok İslam alimine göre, "Surelerdeki ayetlerin düzenlenmesi Hz. Cebrail (as)'in tarifiyle Resulullah  (a.s.m.) tarafından yapılmıştır." Sûrelerin düzenlenmesi ayetlerde olduğu gibi vahye dayalı olarak yapılmıştır. Zaten her yönüyle vahiy eseri olan Kur'an-ı Kerim'in düzenlenmesinin de vahiy sonucu olarak yapılması gerekirdi.

Çünkü Peygamberimiz'in (a.s.m.) zamanında pek çok sahabi tarafından Kur'an'ın tamamı ezberlenmişti.

O zamanlar çok sayıda Kur'an hafızı mevcuttu. Sahabilerin bu okuyuşu da belli bir sıraya göreydi. Kur'an'ın Peygamberimiz  (a.s.m.) tarafından düzenlendiği ayrıca Kur'an'da da yer alıyor:

"Onu toplamak ve okutmak bize aittir. O halde biz onu sana okuduğumuz zaman okunuşunu takip et." (Kıyâme,75/17-18)

Peygamberimiz (a.s.m.)'in zamanında Kur'an-ı Kerim bizim bildiğimiz şekliyle bir cilt halinde değildi. O zaman böyle bir şeye ihtiyaç duyulmamıştı. Çünkü henüz vahiy kesilmişti ve Peygamberimiz (a.s.m.) hayattaydı.

Peygamberimiz (a.s.m.)'in vefatından sonra Yemame Savaşı gibi yetmiş kadar hafızın şehit olması ve benzeri olaylar Kur'an'ın müstakil bir cilt halinde derlenmesi zaruretini ortaya çıkardı.

Hz. Ebû Bekir (ra)'in halifeliği günlerinde bu görev vahiy kâtiplerinden Zeyd bin Sâbit'e verildi. Hz. Zeyd de çeşitli maddeler üzerine yazılan Kur'an ayetlerini topladı, hepsini bir araya getirdi. İşte ilk defa meydana getirilen bu Kur'an'a "Mushaf" ismi verildi.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an-ı Kerim'in yazılması, toplanması ve kitap haline getirilmesi hakkında detaylı bilgi verir misiniz?..

54 Güneşin dünyanın etrafında döndüğüne dair bir ayet var mı? Dünyanın güneş etrafında dönmesiyle ilgili ayet var mı, varsa bu neden açıkça belirtilmemiştir?

Kur’an’da, güneşin dünyanın etrafında döndüğünü gösteren hiçbir ayet yoktur.

Bu konuda en meşhur olan ayet Yasin Suresinin 38. ayetidir:

“Ve’ş-şemsu tecrî li müstekarrın leha.”

"Güneş kendi yörüngesinde akar gider."

Şimdi bu ifadeden, güneşin dünyanın etrafında döndüğünü, söyleyebilir miyiz? Elbette söylemeyiz. Aksine dolaylı da olsa, yerküresinin güneşin etrafında dönmekte olduğunu,  bu ayetten anlamak mümkündür. Şöyle ki:

a. Ayette güneş için kullanılan “şems” kelimesi, onun durmaksızın hareket halinde olan bir kütle olduğunu göstermektedir. Çünkü, bu kelimenin Arapçadaki etimolojik anlamı, yürüyen, koşan, yerinde duramayan, dizginlenemeyen demektir. Araplar, koşarken, zor zapt edilen, dizginlenemeyen at için “Feresun şamis” ifadesini kullanırlar. "Feres şâmis" demek,  "serkeş ve zapt edilemeyen at" demektir.[bk. Lisan; Müncid; Veciz, (ŞMS) maddesi]

b. Ayette ikinci kelime olarak yer alan “Tecrî” kelimesi, akarak hareket eder anlamında muzari bir fiildir. Bu fiilin gelecek zamanın geniş bir kipi olarak kullanılması, güneşin sürekli hareket halinde olduğunu göstermektedir. Güneşin akıyor olduğunun ifade edilmesi, onun katı değil, sıvı/gazlar halindeki bir kütleye sahip olduğuna delâlet ettiği gibi, onun bir gemi gibi feza-esir denizinde yüzmekte olduğuna işaret etmektedir.

c. Ayette üçüncü kelime olarak yer alan “Li mustekarrın” terkibi iki şeyden meydana gelmiştir.

Birincisi: “Lam” harfidir. Bu harfin tercih edilmesi dikkate değer. Çünkü, be harfin-zarfiyeti ifade eden fi, intihayı ifade eden ila, ve sebebiyeti ifade eden lam(kendi asıl manası) olmak üzere- üç anlamı vardır.

İkincisi: “Mustekar” sözcüğüdür. Bu kelimenin de Lam gibi üç anlamı vardır: İstkrar (mastar), istikrarlı yer (mekân ismi), istikrarlı zaman (zaman ismi).

Bu iki kelimenin üç anlamı da birbiriyle iç içedir; güneşin üç hareketinin olduğuna işaret etmektedir. Buna göre;

- Lam Fi manasında, mustekar ise, mekân ismi manasında olduğu zaman ayetin anlamı şöyle olur: “Güneş, kendi karargâhı içerisinde / kendi yörüngesinde sürekli hareket halindedir.”

- Lam sebebiyet / kendi öz manasında, mustekar ise, mastar/istikrar manasında olduğu zaman, ayetin anlamı şöyle olur: “Güneş, kendi sisteminin / çevresindeki gezegenlerin istikrarı için durmadan hareket etmektedir."

Bu iki anlamıyla ayet gösteriyor ki; güneş kendi yörüngesinde belli bir amaca hizmet için, durmadan hareket etmektedir. Amaç ise, güneş sistemindeki gezegenleri bir arada tutmak, onların her birisinin hususi yörüngelerinde düzenli hareket etmelerini sağlamaktır. Bunun tek yolu, güneşin sürekli hareket halinde olmasıdır. Çünkü, hareketten hararet / ısı, hararetten ise çekim kuvveti doğar. Dünyanın da içinde bulunduğu güneş sisteminin düzenli bir rotayı takip etmesi için güneşin bir cazibe merkezi olarak çevresindeki uydularına yön vermesi gerekir.  Bundan anlıyoruz ki, ayet, güneşin dünyanın etrafında değil, dünyanın güneşin etrafında dolaştığına işaret etmektedir.

- Lam intiha / bir son durağa doğru gitmeyi ifade eden ila manasında, mustakar ise, zaman ismi manasında olduğunda, ayetin manası şöyle olur: “Güneş, sistem olarak –helazonik bir hareketle- durmadan bir yere doğru gitmek üzere hareket halindedir.” Bu günkü astronom bilgilerine göre, güneşin sistem olarak bağlı bulunduğu saman yolu  galaksisinden gittikçe uzaklaşan bir rotayı takip etmekte, Şemsu’ş-şumus veya Herkul burcuna doğru yol almaktadır.

Böylece, söz konusu ayetin  üç kelimelik cümlesinden, bu günkü müspet ilmin de kabul ettiği çerçevede üç manidar anlamı görmek mümkündür. Bu tür kapsam genişlikleri, Kur’an’a mahsus ve onun semavî kimliğini ispat eden  i’caz parıltısı olarak görülmelidir.

Peki niçin Kur’an bu gibi konuları çok açık bir şekilde ifade etmiyor da, kapalı bir üslubu kullanmayı tercih ediyor?

Bu sorunun cevabı şudur:

Din bir imtihandır. Allah'ın teklifleri bir tecrübedir. Kömür gibi ruhlarla, elmas gibi ruhların birbirinden ayrılması ancak imtihan ateşiyle mümkündür. Bir mâdene verilen ateş ile, ondaki kömür ile elmas, bakır ile gümüş, toprak ile altın birbirinden ayrıldığı gibi, din imtihanı da insanın ruhundaki duygu ve düşünce mâdenine verilen bir teressübat ameliyesidir.

"Kıymetli mâdenler yerinde kalır. Köpükler ise, uçar gider."(Ra'd, 13/17).

Kur'an'ın hedefi ise, bir imtihan meydanı olan şu fâni dünyada insanlar arasında yarışma düzenlemek ve herkese fırsat eşitliği tanımak ve onları mükemmelliğe doğru eğitmektir. Böyle olunca, insanların aklını ellerinden alacak şekilde, onları belli bir yöne doğru zorla sürüklemek anlamına gelen istikbalde olacak bir takım gaybî işlerin Kur'an'da açıkça ifade edilmesi düşünülemez. Aksine Kur'an'ın, akla kapı açacak, fakat onu tek yöne yönlendirip hür iradesini elinden almayacak şekilde o gaybî olaylara işaretler yapması hikmetinin gereğidir. Çünkü, eğer açıkça bahsetse, teklif sırrı bozulur. Âdeta gökyüzündeki yıldızlara "La ilâhe illallâh" yazmak gibi bir kopya söz konusu olur ki, imtihanın gizlilik prensibine ters düşer.(bk. Sözler,  276-278).

Bilindiği gibi, kâinatta bir tekâmül kanunu vardır. Her şey gibi fen bilimlerinin ortaya koyduğu ilmî keşifler de zamanla terakki edip gelişmiştir. Bir merdivenin basamakları gibi bir önceki buluş, bir sonrakine yer hazırlayan bir mukaddime hükmündedir. Bu zaman faktörüne riâyet edilmeden, birbirinin basamakları hükmünde olan fennî buluşların yayıldıkları zaman dilimlerini dikkate almadan bunların ders verilmemesi gerekir. Bundan asırlarca önce gelen insanlara, modern fen buluşları ders verilseydi veya garip meseleleri anlatılsaydı, onların zihinlerini şaşırtmaktan başka bir işe yaramazdı. Meselâ: Kur'an, Allah'ın varlığını ve birliğini anlatmak için:

"Ey insanlar! Bakınız şu durgun gibi görünen yerküresi büyük bir hızla hem kendi ekseni etrafında, hem de güneşin etrafında dönmektedir. Doğudan çıkıp, batıdan battığını düşündüğünüz şu güneş ise, sadece kendi etrafında dönüyor. Ayrıca gördüğünüz şu bir damlacık suda binlerce canlı vardır. İşte bu hârika işlere bakıp Allah'ın büyüklüğünü anlamaya çalışınız."

demiş olsaydı, bütün o zamanların insanlarını, bu gerçekleri yalanlamaya sevk edecekti. Çünkü bunlar, duyu organlarının gördükleriyle çelişiyor. Sadece yeni fenlerin ortaya çıkmalarından sonra gelen insanları memnun etmek için böyle buluşlardan bahsetmek ve daha önceki asırlarda yaşayan bütün insanların zihinlerini altüst edecek bilgileri ders vermek, irşat prensibine aykırı olduğu gibi, belâgat üslubuna da terstir.(bk. Nursi, Muhâkemat, 160-161; Humûsî, Fikretu’l-İ’caz., s. 298).

Bununla beraber, Kur'an hikmetinin gereği olarak insanlarla akıllarının düzeyine göre konuşmayı prensip edindiğinden, eski zaman insanlarının seviyelerini dikkate aldığı gibi, bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, onlar için de fennî buluşlara işaret eden birçok karineler koymuş ve o hakikatlere işaret etmiştir.( bk. İşârât,  202-204; Şuaat,  68-69).

d. Delil-iddia münasebeti yönünden: Her yönüyle mucize olan Kur'an'ın ifade tarzında; Arapların konuşma tarzlarına uygun, hüküm çıkarma kurallarına münasip ve dâvâ edilen gerçeklerin isbatı konusunda başarılı olan en açık bir dil kullanılacaktır. Bu sebeple, kamuoyunun genel temayüllerini okşayacak ve kendilerince apaçık gerçekler olan konuların şekillerini değiştirip, zâhir hislerini rencide etmeyecek şekilde bir üslup kullanılacaktır. Dolayısıyla, Allah'ın birliğini iddia eden Kur'an, eğer bu dâvâsını ispat etmek için, on asır sonra ancak öğrenilebilen bir takım fizyolojik, jeolojik ve kozmolojik meseleleri delil olarak kullansaydı, bu takdirde delil, iddiadan daha kapalı ve daha anlaşılmaz olurdu. Böyle bir ortamda en istikametli yol; mevcut insanların basit zihinlerine de hitap eden fakat aynı zamanda, ileride gelecek konuya âşina olan insanların anlayabilecekleri bir takım işaretleri yol üzerine bırakmaktır ki, Kur'an-ı Hakîm bu yolu seçmiştir.( bk. Muhâkemat, 12-15; Şuaat,  69-70).

Bu konuda Kur’an’ın ifadeleri ile, felsefe / fen bilimlerinin ifadelerini karşılaştıran Bediüzzaman said Nursi, özetle şu görüşlere yer vermiştir:

Kur'an'ın kâinattan bahsetmesi, fen ile felsefenin bahsi gibi değildir. Çünkü, onlar kâinattan kâinat için bahsediyorlar. Yüce Yaratıcının varlığını düşünmezler. Onun için yollarını şaşırmışlardır. Kur'an-ı Hakîm ise, Allah'ın zât, sıfat ve isimlerini bildirmek için kâinattan bahsediyor. Böyle bir iman dersine, her asırdaki bütün insanlar, toplum ve fert olarak herkes muhataptır. İnsanların çoğu fen bilimlerini bilmediklerine göre, Kur'an'ın o tür meseleleri açıkça nazara vermesi irşat bakımından olduğu kadar, belâğat ve istidlâl metodu açısından da doğru olmaz.

Meselâ: Kur'an, güneşten bahsedince "güneş bir lâmbadır." der, onun nizam ve intizamın zembereği olduğunu nazara verir. Çünkü, güneşten, güneş için bahsetmez. Misâl olarak "Güneş döner"(Yâsin, 36/38) tabiriyle kış - yaz ve gece - gündüzün meydana gelmelerindeki hârika düzeni nazara vererek, Allah'ın sonsuz kudretini tâlim eder. Yine "(Allah) güneşi bir lâmba yaptı"( Nuh, 71/16) tâbiriyle dünyanın bir saray şeklinde olduğunu, içindeki eşyanın insan için tefriş edildiğini ve güneşin bile onun hizmetine verilmiş bir mumdar/ adeta bir mum gibi ışık veren bir hizmetçi olduğunu hatırlatmakla, Allah'ın sonsuz rahmetini ve nihâyetsiz nimetlerini nazara veriyor.

Şimdi bakalım iman nurundan mahrum olan sersem ve geveze felsefe ne diyor: Güneş büyük bir sıvı-ateş kütlesidir. Ondan fırlamış olan gezegenleri etrafında döndürüyor. Cesameti bu kadar, mâhiyeti böyledir, şöyledir. Korkunç bir dehşetten, müdhiş bir hayretten başka, ruha bir kemâl-i ilmî vermiyor. Mevzûyu Kur'an gibi işlemiyor. Sadece bu misâle bakarak; içi kof ancak, dışı mutantan olan felsefî meselelerin ne kıymette olduğunu anlamak mümkündür. Onun şa'şaalı dış görünüşüne aldanıp, Kur'an'ın gâyet mu'ciz-nümâ beyanına karşı hürmetsizlik etmek, hem vicdan, hem akıl ve ilim açısından büyük bir haksızlık olur.(bk. Mektûbat, 187-188).

Not: Şu açıklamaları da okumanızı tavsiye ederiz:

Kur’an’ın ifade tarzı her asrın idrakine hitap edecek bir genişliktedir.

Örneğin; bir cer edatı olan "lam"ın farklı üç anlamı vardır ki, Kur’an aşağıdaki ayette bunu kullanarak konuya geniş bir perspektif kazandırmıştır:

"Güneş kendisi için belirlenen yerde akar (döner)." (Yâsin, 36/38)

mealindeki âyette geçen "li müstakarrin" kelimesinin başında bulunan ve bir harf-i cer olan "lam"ın değişik anlamlarına işaret edilmiştir. Farklı seviyelere değişik mânâları bildirmek hikmetiyle, âyette özellikle "lam"ın kullanıldığını ifade eden Bediüzzaman Said Nursi, şu görüşlere yer vermiştir: Buradaki lam, hem kendisinin asıl mânâsı olan illiyet anlamına, hem zarfiyeti ifade eden "fi" mânâsına ve hem de bir mesafenin son sınırını gösteren "ilâ" mânâsına gelir. İlmî seviye ve ihtisas bakımından farklı  yerlerde olan değişik insan kesimleri, söz konusu farklı mânâları anlayabilir ve âyetten farklı dersler çıkarabilirler.

Meselâ: Avam tabakasından olan bir kimse, "lam"ı "ilâ" mânâsında görüp âyetten, ısındırıcı ve ışık verici bir lamba olan güneşin bir gün seyrini tamamlayıp son durağına ulaşacağını ve artık kimseye bir faydası dokunmayacağını anlar. Güneşe bu kadar nimetleri takan Rabbine hamd eder.

Bir ilim adamı da, "lam"ı "ilâ" anlamında anlar. Ancak o, diğerinden daha farklı olarak şöyle düşünür ki: Güneş yalnız bir lamba değil, aynı zamanda bahar ve yaz tezgâhında dokunan Rabbânî mensucatın bir mekiği, gece gündüz sahifelerinde yazılan ilâhî mektupların mürekkebi, nur bir hokkasıdır. Âyet, bu âlime dünyanın zâhiri dönüşünü, güneşin hakiki dönüşüne bir alamet yaptığını ders verir. Ve güneşi, dünyanın mevcut intizamının büyük bir zembereği olarak gösterir. Bunu gören ilim adamı ise, Allah'ın bu sonsuz hikmetine karşı "Mâşallah" deyip, secdeye kapanır.

Kozmoğrafyacı bir astronomi bilgini ise, "lam"ın, "fî" anlamında görülen zarfiyet mânâsına uygun olarak âyetten şunları anlar: Güneş kendi merkezinde ve kendi ekseninde, zemberekvâri bir hareket ile manzumesini, yani kendisine bağlı olan gezegenlerle birlikte oluşturduğu güneş sistemini Allah'ın emri ile belli bir düzen içerisinde harekete geçirir.

Böyle büyük bir saati yaratıp tanzim eden Allah'ın sonsuz kudret ve azameti karşısında hayrette kalan, bu mütefennin adam, "büyüklük ve sonsuz güç Allah'a mahsustur" deyip, Allah'a itaat eder. Maddeci felsefeyi bir kenara atıp, Kur'an'ın hikmet dairesine girer.

Dikkatli bir Hakîm nazarında, buradaki "lam", hem illiyeti, hem de zarfiyeti ifade edip şu dersi veriyor: Hikmet sahibi yaratıcı, sebepleri işlerine zahiri perde yaptığından, genel çekim kanunu denen bir ilâhî kanunla, sapan taşları gibi gezegenleri güneşle bağlamış ve çekim kanunu ile farklı ve fakat düzenli hareketle o gezegenleri hikmet dairesinde döndürüyor. Çekim kanununun meydana gelmesi için, güneşin kendi ekseninde hareket etmesini bir zâhiri sebep olarak vaz'etmiştir. Çünkü, zâhiri sebepler dairesinde, hareketten hararet; hararetten kuvvet; kuvvetten câzibe meydana gelir. Bütün bunlar, yaratıcı kudretin birer yansıması olarak ve ilâhî prensip çerçevesinde meydana gelir.(Sözler, 412-413).

Dünyanın güneş etrafında dönmesi, müsbet ilmin verileriyle isbatlanmış ve herkese malum olmuştur. Dünya güneş etrafında döndüğü gibi, güneşin de daha geniş bir dairede dönüşü ve seyahatı vardır. Kainatta hareket halinde olmayan hiç bir cisim yoktur. 

"Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Her şeyi 'sapasağlam ve yerli yerinde yapan' Allah'ın sanatı (yapısı)dır (bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden haberdardır." (Neml, 27/88)

Neml suresindeki ayette Dünya'nın sadece döndüğü değil, dönüş yönü de vurgulanmaktadır. 3.500-4.000 metre yükseklikteki ana bulut kümelerinin hareket yönü daima batıdan doğuya doğrudur. Hava durumu tahminleri için çoğunlukla batıdaki duruma bakılmasının sebebi de budur.

Bulut kümelerinin batıdan doğuya doğru sürüklenmesinin asıl sebebi Dünya’nın dönüş yönüdür. Günümüzde bilindiği gibi, Dünyamız da batıdan doğuya doğru dönmektedir. Bilimin yakın tarihlerde tespit ettiği bu bilimsel gerçek, Kur'an’da yüzyıllar öncesinden -Dünya'nın bir düzlem olduğu, bir öküzün başının üstünde sabit durduğu sanılan 14. yüzyılda- haber verilmiştir.

55 Kur'an-ı Kerim'in evrenselliğini örneklerle açıklar mısınız?

İnsanlığa doğru yolu gösterip, onları dünya ve ahiret saadetine eriştirmek için, Yüce Allah’ın indirmiş olduğu son ilâhî kitap, Kur’an’dır. Kur’an, Allah’ın ezeli kelamıdır. On dört asırdan beri insanlığın bütün ihtiyaçlarına cevap vermiş, kıyamete kadar gelecek olan insanların ihtiyaçlarına da cevap verecektir. Yeter ki insan, O’nu kabul etsin, inansın, gerektiği şekilde O’nu okuyup anlasın ve hayatında uygulasın.

İnsanlık Kur’an’a sarıldığı, onu doğru anlayıp yorumladığı ve hayatına uyguladığı müddetçe, doğru yoldan sapmayacaktır. Çünkü en doğru ve en sağlam yol, Kur’an yoludur. O, Allah’ın sağlam, kopmayan ipi ve sırat-ı müstakimidir.

Kur’an’ın Biz İnsanlar İçin Getirmiş Olduğu Evrensel Prensipler Nelerdir?

Kur'an-ı Kerim'in evrenselliği geniş bir konudur. Bu bakımdan bu konu geniş bir kitap mahiyetindedir. Burada kısaca bir kaç noktaya değineceğiz.

Peygamber Efendimiz (asm) O’nu şöyle tarif buyurmuştur:

“Allah’ın kitabı olan Kur’an’da sizden öncekilerin kıssaları, sizden sonrakilerin haberleri, kendi aranızda olanların hükümleri vardır. O, doğruyu eğriden ayıran kitaptır. O, hiçbir zaman anlamsız konuşmaz. O, Allah’ın sağlam ipidir. O, zikr-i hakimdir. O, dosdoğru yoldur. Kötü arzular asla O’nu hedefinden saptıramaz. Diller O’nu karıştırıp bozamaz. Âlimler O’na doyamaz. Müttakîler O’ndan usanmaz. O tekrar tekrar okunmakla eskimez. O, cinlerin işitir işitmez: “Biz acayip bir Kur’an işittik ki, doğruya iletir. Derhal ona inandık.”(Cin, 72/1-2) dedikleri kitaptır. O’nun ölçülerine göre konuşan doğruyu söyler. O’na göre davranan sevap kazanır. O’nunla hükmeden âdil olur. O’na çağıran doğru yola çağırmış olur." (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’an, 14; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’an, 1)

Kur’an, yüceler ve hak hedefler için indirilmiş bir kitaptır. Bizzat Kur’an’ın kendisi açık bir şekilde ne için indirildiğini yine kendisi bize haber veriyor. Şu ayet mealleri bunun en çarpıcı örnekleridir:

“Elif. Lam. Mim. O kitap (Kur’an); Onda asla şüphe yoktur. O, muttakîler için yol göstericidir.”(Bakara, 2/1-2)

“(Ey Muhammed!) İşte bu (Kur’an), ayetlerini inceden inceye düşünsünler, akıl sahipleri (aklını kullananlar)da öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübârek (feyiz kaynağı) bir Kitaptır.”(Sâd, 38/29)

Yani Kur’an muttakîlere hidayet kaynağı olsun, insanlar üzerinde düşünsün ve düşüncelerini geliştirsin ve öğüt alsınlar için indirilmiştir. Bir başka deyişle Kur’an, biz insanlardan şunları istemek üzere indirilmiştir: Okunması, üzerinde düşünülmesi, anlaşılması, ihlâsla açıklanması ve ibret alınıp hayatta tatbik edilmesi.

İnsanın yaratılışından beri var olan ve çağımızda baş döndürücü bir hal alan değişim karşısında, 1.400 küsur yıl önce inmiş olan Kur’an, bugünün problemlerine çözüm getirebilecek ve çağımız insanını da bağlayacak prensiplere sahip bir kitaptır.

Bu prensipleri incelediğimizde, bunların genel prensipler olduğunu ve her zaman bütün insanların uygulayabileceği türden ilkeleri içinde barındırdığını görmekteyiz. Kur’an’ın getirmiş olduğu bu evrensel prensiplerden, emir manasını teşkil eden, evrensel beş prensip üzerinde kısa kısa açıklamalarda bulunacağız.

Bu evrensel prensiplerden yerine getirilmesi emredilen beş şey şunlardır: 1) Çalışmak, 2) Adil olmak, 3) Doğru olmak, 4) Ahde vefalı olmak, 5) Emanetin hakkını korumak.

Çalışmak, Allah’ın ezeli kanunudur. Yüce Allah, Kur’an’ında çalışmanın önemini belirterek şöyle buyurmaktadır:

“İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Onun çalışması yakında görülecektir. Sonra ona tastamam karşılığı verilecektir.” (Necm, 53/39-41)

Bu ayetler insanın ancak çalışmak suretiyle ilerleyebileceğini, dünya ve ahiret saadetinin anahtarlarının meşru yolda çalışmak olduğunu ifade etmektedir.

İslamın temeli adalettir. Adalet, düzgün hareket etmek, hak yememek, dengeyi gözetmek, doğruluktan ayrılmamak, doğru yoldan sapmamak gibi insani ve sosyal değerlerin bir bileşkesidir. Kur’an mutlak bir adaleti emreder. Bu hususta inanan inanmayan, yakın uzak, zengin fakir ayırımı yapmaz. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

“...Yakınınız dahi olsa söylediğiniz zaman adaletten ayrılmayınız...” (En’am, 6/152) 

“Ey iman edenler! Allah için adaletle şahitlik ediniz. Kendinizin, ana, babanızın ve yakınlarınızın aleyhine bile olsa, (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayınız.) Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. Onun için nefsinizin hevasına uyup da adaletsizlik etmeyiniz. Eğer (şahitlik ederken) dilinizi eğip bükerseniz veya doğruyu söylemezseniz, muhakkak ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 4/135)

(Doğru olmak), Kur’an’da bizlere emredilen prensiplereden bir diğeri doğruluktur. Nitekim Kur’an’da bu hususta şöyle buyurulmaktadır:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin. (Böyle davranırsanız) Allah işlerinizi düzeltir ve günahlarınızı bağışlar. Kim Allah ve Resulüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” (Ahzab, 33/70-71)

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Aşırı da gitmeyiniz. Çünkü Allah, sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir.” (Hud, 11/112)

(Ahde vefa), Kur’an’ın ısrarla üzerinde durduğu evrensel prensiplerden biri de ahde vefadır. Ahd, “bir şeyin yerine getirilmesini emretmek, talimat vermek, söz vermek, emir, talimat, taahhüt, antlaşma, yükümlülük, itimat veren söz” anlamlarına gelir. Kişinin verdiği söz ister Allah’a isterse insanlara karşı olsun, mutlaka kişi verdiği sözde durmalı ve sözünün gereğini yerine getirmelidir. Çünkü Yüce Allah,

“Ey iman edenler! Yaptığınız akitlerin gereğini yerine getirin...” (Mâide, 5/1)

“Her kim sözünü yerine getirir ve kötülükten sakınırsa, bilsin ki Allah sakınanları sever.” (Âl-i İmran, 3/76)

“...Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.” (İsra, 17/34)

(Emanetin hakkını korumak), Üzerinde duracağımız son evrensel Kur’an prensibi ise, emanette olmaktır. Genelde emanet, “bir kimseye koruması için bırakılan mal ve eşya” anlamında kullanılmaktadır. Fakat bu anlamın yanında insanın sahip olduğu ve kendisine geçici olarak verilmiş bulunan ruhî, bedenî, ve malî imkanları da kapsar. İslam Hukukunda ise emanet, Allah Teala'nın gerek kendi hukuku, gerekse yaratıklarının hukuku ile ilgili olarak insana yüklediği vazifelerin tamamına verilen bir isim olarak tarif edilmektedir.

“Mü’minler, emanetlerini ve verdikleri sözü yerine getirirler.” (Mü’minun, 23/8)

Kur’an’ın her zaman ve şartta insanların uygulayabileceği türden evrensel emirlerine örnekler verdik. Bu prensiplerin her birisi ister Müslümanlar tarafından, isterse Müslüman olmayanlar tarafından uygulansın farketmez, o topluma mutlaka saadet getirir. Bu prensiplerin uygulanmadığı dünyada ise, -bu gün yeryüzünde olduğu gibi- insanlar mutsuz ve umutsuz olur. Kur’an’a gönül vermiş insanlar olarak, önce bizim bu güzel prensiplere uygun bir hayat tarzına kavuşmamız ve insanlığa örnek olmamız gerekir. Çünkü hayrın ve iyiliğin insanlığa ulaştırılması, bizim görevimizdir.

Kur’an’ın her zaman ve şartta insanların uygulayabileceği türden evrensel emirlerine örnekler verdik. Kur’an’ın getirdiği bir takım yasaklar var ki, bu yasaklardan sadece beş tanesini kısaca açıklamak istiyoruz. Bunlar: 1. Allah’a ortak koşmak; 2. Anne ve babaya asi olmak; 3. Haksız yere cana kıymak; 4. Rüşvet almak; 5. Dedi-kodu ve gıybet etmek.

Kur’an’a göre en büyük günah, Allah’a ortak koşmaktır. Allah’a ortak tanımak, taş, ağaç, güneş, ay, yıldız, melek, peygamber, şeyh veya Allah’tan başka bir varlığa tapmaktır. Kur’an, Allah’a eş ve ortak koşmayı şirk ve en büyük haksızlık; zulüm olarak tanımlamaktadır. Nitekim şu iki ayet-i kerimeler bunun en çarpıcı örneklerini teşkil etmektedir:

“Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.”(Nisa, 4/116);

“...Şüphesiz ki şirk, büyük bir zulümdür.” (Lokman, 31/13)

Zulüm, bir şeyi gerekli olan yerden kaldırıp başka bir yere koymak, maksattan ayrılmaktır. Allah, dirilten, öldüren, rızık veren, nimetlendiren ve ortağı olmayan Rab’dir. Başka bir şey Allah’a ortak koşulduğu zaman, en büyük zulüm işlenmiş olur. Onun için de Kur’an, şirk koşanların şiddetli azaba çarpılacaklarını ve cennete girmelerinin mümkün olamayacağını şöylece ifade buyurmuştur:

“Kim Allah’a ortak koşarsa şüphesiz Allah ona cenneti haram kılar; artık onun yeri ateştir ve zalimler için yardımcılar yoktur.”(Maide, 5/72)

Kur’an, bizlere anne babamıza iyilik etmemizi emretmekte onlara asi olmaktan bizleri sakındırmakta ve şöyle buyurmaktadır:

“Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza da iyi davranmanızı kesin bir şekilde emretti. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, kendilerine ‘of’ bile deme; onları azarlama; ikisine de güzel söz söyle. Onları esirgeyerek alçak gönüllülükle üzerlerine kanat ger ve: ‘Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara öyle rahmet et’ diyerek dua et.”(İsra, 17/23-24)

Bu ayetlerde Yüce Allah, kendisine ibadetten sonra ana-babaya iyilik etmeyi, hatta onlara “öf” bile denmemesini emretmektedir. Çünkü insanı yaratan Allah’tır, ana baba da yaratmanın sebebidir.

İnsan, yeryüzünde Allah’ın değer verdiği ve bütün canlılardan üstün kıldığı yüce bir varlıktır. Her ne sebep ve hangi şekilde olursa olsun, onun küçümsenmesi, ayıplanması, kusurlarının sağa sola taşınması, yasak olduğu gibi, haksız yere canına kıyılması da şiddetle yasaklanmıştır. Şu ayetlerde olduğu gibi, haksız bir insanın öldürülmesi bütün insanlığı öldürmek olarak kabul edilmiş, müminlerin özellikleri sayılırken de "cana kıymazlar" diye vasıflandırılmışlardır.

“Kim bir insana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın bir insanı öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur.” (Maide, 5/32);

“Müminler, Allah ile beraber başka bir tanrıya yalvarmazlar, Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Bunları yapan, günahının cezasını bulur.” (Furkan, 25/68)

Son iki evrensel yasak prensip ise, toplumu içten içe kemiren ve güven duygusunu yok eden insani ve sosyal iki hastalıktan oluşmaktadır. Bunlar rüşvet ve dedikodudur. Bu iki kötü şey Kur’an’da şu ifadelerle yasaklanmıştır:

“Ey inananlar, mallarınızı aranızda batıl sebepler ile yemeyin, ancak karşılıklı rıza ile yaptığınız ticaretle yiyebilirsizin.” (Nisa, 4/29),

“Mallarınızı batıl sebepler ile yemeyin. Bile bile insanların mallarından bir kısmını günah bir biçimde yemeniz için onları hakimlerin önüne atmayın.” (Bakara, 2/188)

“Biriniz diğerinin arkasından çekiştirmesin (gıybet etmesin.) Biriniz ölmüş kardeşinin etini yemeyi sever mi? İşte bundan iğrendiniz. O halde Allah’tan korkun, şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul eden, çok esirgeyendir.” (Hucurat, 49/12)

Kur’an, insanları mutlu kılmak için indirilmiş bir kitaptır; prensipleri evrenseldir ve her zaman ve şartta uygulanabilecek özelliğe sahiptir. Herkes iyice düşünsün bakalım; acaba bu ilke ve prensiplerden hangisi bu çağda geçersizdir?

Not: Konuyla ilgili şu makaleyi de okumanızı önemle tavsiye ederiz:

KUR'AN-I KERİM'İN EVRENSELLİĞİ

Dünya varolduğu andan günümüze kadar ortaya çıkan her düşüncenin bir karşıtı olmuş, her tezin bir antitezi öne sürülmüştür. Kısaca belirtmek gerekirse, her şey çift olarak yaratılmıştır:

“Her şeyi de çift yarattık ki düşünüp ders alasınız.” (Zariyat, 51/49)

Yer-gök, hayat-ölüm, aydınlık-karanlık, melek-şeytan, artı-eksi, iyi-kötü, kadın-erkek vs. bunları çoğaltmak mümkündür. Her Âdem (as)’in karşısında, bir şeytanın varlığı; her dinin karşısında, dinsizliğin mevcudiyeti, kabul edilen bir vakıadır. Ancak bu karşı olma, zaman zaman değişiklik göstermekte, farklı şekillerde ortaya çıkmaktadır. Ve bu karşı oluş, dünya durdukça da sürüp gidecektir.

Kurulan bu dünya düzeninde Allah, insanları uyarmak, dünyaya geliş gayelerini öğretmek, eğri yolun encamından sakındırmak, ahlâklı ve faziletli olmanın yollarını bildirmek, böylece hem insanlığa, hem de kendilerine yararlı birer fert konumuna gelebilmeleri için insanlara, yine onların kendi içlerinden peygamberler göndermiştir:

“Evet, Biz seni gerçeğin ta kendisine malik olarak, rahmetle müjdeleyen ve kâfirleri azapla uyaran bir Peygamber olarak gönderdik. Zaten uyaran bir peygamber gelmiş olmayan hiç bir ümmet yoktur.” (Fâtır, 35/24)

İnsanlık, ilim ve teknik yönünden ne kadar ilerlerse ilerlesin, ne kadar ilmî keşifler yaparsa yapsın, vahiy olmaksızın gerçek saadeti elde etmesi mümkün değildir. Bunun için de insanların, doğuştan fıtratlarında var olan dînî inanca dönmeleri en uygun ve tabiî bir yoldur. Bu yolun müşahhas olarak ismini verecek olursak, öteden beri bütün peygamberlerin üzerinde durup, kavimlerine anlatmaya çalıştıkları ve son olarak da âhir zaman peygamberi Hz. Muhammed’in (s.a.s), tebliğiyle mükellef olduğu İSLÂM dinidir.

Aslında dinlerin özü birdir. Bütün peygamberlerin getirdiği inanç esasları aynıdır. Çünkü bütün dinlerin kaynağı, Yüce Yaratıcı olan Allah’tır:

“O, 'Dini doğru anlayıp hükümlerini uygulayın ve o hususta tefrikaya düşmeyin:' diye, din esasları olarak Nuh’a emrettiğini, hem sana vahyettiğimizi, keza İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya emrettiğimizi sizin için de din kıldı.” (Şura, 42/13)

Burada adı geçen peygamberler, ulu’l-azm peygamberler olup, bunların dışında kalanlar da aynı kategoride incelenmelidir. Yani özde ve esasta dinler birleşmektedir. Ayrılıklar teferruata dair meselelerdir. Rasûlullah (s.a.s.)’ın şu sözü de bu konuya açıklık getirmektedir:

“Peygamberler baba bir kardeşlerdir. Anneleri ise muhteliftir. Dinleri birdir.”

Kur’ân’ın mesajı, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (as)’den itibaren başlayan vahyin bir devamıdır. Zira Allah katında bütün dinlerin esası bir olup, o da İSLÂM’dır:

“Allah katında din, İslâm’dır.” (Âl-i İmran, 3/19)

Değişik dönem ve yerlerde gelen peygamberler, birbirlerini reddetmedikleri gibi, Hz. Muhammed (s.a.s) de bunlardan hiçbirini reddetmemektedir:

“Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti, müminler de. Onlardan her biri Allaha, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. 'O’nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz.' dediler ve eklediler: 'İşittik ve itaat ettik ya Rabbena, affını dileriz, dönüşümüz Sanadır...'” (Bakara, 2/285)

“De ki:“Allah’a, bize indirilen (Kur'ân)e,İbrâhim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Ya’kûb’a ve torunlarına indirilene, Mûsâ’ya, Îsâ’ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onların arasında hiçbir fark gözetmeyiz, biz O’na teslim olmuşlarız.” (Âl-i İmran, 3/84)

Hz. Muhammed (s.a.s.), bilakis bütün önceki peygamberlerin bir devamı, risaletlerinin tamamlayıcısı gibidir. Ancak şu farkla ki, kendisinden sonra bir peygamberin gelmesi mümkün olmayıp, o, peygamberlerin sonuncusu ve dolayısıyla İlâhî Mesaj’ı evrensel boyutlara taşıyandır.

Esasları itibariyle aynı olan dinlerin, zaman ve mekân açısından, teferruata ait meselelerde bir kısım farklılıklar göstermesi elbette gayet normal bir hâdisedir. Dünya değişmekte, insanlar değişmekte, ihtiyaçlar değişmekte, hasılı her şey zamanla farklılık arz etmektedir. İlk insanın ihtiyaç duyduğu şeylerle, daha sonraki dönemlerde yaşayanlar arasında büyük farklılıkların olduğunu söylemek malûmu i’lamdan ibaret olacaktır.

İnsanı yaratan, onu en ince noktalarına kadar bilen, ihtiyaçlarını karşılayan Allah, her dönemdeki insanlara gerekli mesajı ulaştırmış, son noktayı Hz. Muhammed (s.a.s.) ile koymuştur. Demek ki bundan sonra peygamber gelmeyecek, vahiyde değişiklik olmayacak ve insanlar bu son vahiyle hayatlarını sürdüreceklerdir:

“...Bugün, dininizi kemâle erdirdim. Size ni’metimi tamamladım. Ve din olarak size İslam’ı seçtim...” (Mâide, 5/3)

“Kim İslam’dan başka bir din ararsa, (bu din) ondan asla kabul edilmeyecektir. O kimse âhirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” (Âl-i İmran, 3/85)

“Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Ama Allâh'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ahzab, 33/40)

Yani Hz. Muhammed (s.a.s.), hem peygamberleri sona erdiren son peygamberdir, peygamberlerin en sonuncusudur; hem de bütün peygamberleri tasdik eden ve belgeleyen İlahî bir mühürdür. Eğer o gelmeseydi, diğer peygamberler unutulup gidecek, tarihte onların varlıklarını ve peygamberliklerinin gerçekliğini ilmen ispat etmek mümkün olmayacaktı. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliği ile insanlık, din açısından, ilerlemenin son noktasına erişmiştir. O’ndan sonra başka peygamber beklememeli, Muhammedî nuru izlemelidir.

İslâm’dan sonra bir din, Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sonra da bir peygamber gelmeyeceğine göre, bu dinin, kıyamete kadar gelecek insanların ihtiyaçlarına cevap vermesi ve getirdiği esasların sonuna kadar geçerli olması gerekmektedir. Daha kısa bir ifade ile bu dinin, evrensel olması zaruridir. İşte biz de bu incelememizde, dine kaynaklık eden Kur’ân’ın bu yönüne bakacak, evrenselliğin olabilmesi için gerekli şartları tartışacak ve bunların Kur’ân-ı Kerim’de olup olmadığını araştırmaya çalışacağız. Âlemşümul, cihanşümul, tüm insanlığı ilgilendiren, dünya ölçüsünde, dünya çapında gibi anlamlara gelen evrenselliği, herhangi bir düşünce, fikir veya inancın, bütün zaman ve mekânlara şamil olması ve herkese hitap etmesi şeklinde tarif edebiliriz.

EVRENSELLİĞİN ŞARTLARI

Her fikrin, her ideolojinin, kendisinin evrensel olduğunu iddia etmesi, gayet tabiî bir şeydir. Çünkü devam etmeleri ve kabul edilebilir olmaları, ancak evrensel olmalarıyla mümkündür: Ancak bu iddialarında ne kadar doğrudurlar? Gerçekten iddia ettikleri gibi, evrensellik şartlarını taşımakta mıdırlar? Konumuz olan Kur'ân'ın evrenselliği hususuna gelince, Kur'ân'ın evrenselliğinin temel niteliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Kaynağının İlahî Olması

Allah, kâinatı yaratmış, ancak bundan sonra da onu kendi hâline bırakmamıştır. İddia edildiği gibi kâinat, bir saat gibi kurulup, kendi hâline terkedilmiş değildir. Onda devamlı bir faaliyet, bir canlılık vardır. Onda her an Allah’ın iradesi hakimdir. İşte hakim olan bu irade, insanları kendi başlarına bırakmamış, en doğru yolun hangisi olduğunu göstermiştir. Çünkü beşer aklı, çoğu zaman kendisi için faydalı olan prensipleri kavrayamamakta, bir kısım yanlış yollara sürüklenmektedir.

İnsanı Allah yaratmıştır. Onu en iyi tanıyan da yine O’dur. İnsanın ihtiyaçları, yaşantısı, hayatta karşılaşacağı bir takım güçlükler, bu güçlükleri aşma yolları vs. Yaratıcı tarafından belirtilmiştir. Başka bir kısım kimselerin kalkıp, “insanlar en iyi şu prensiplerle yönetilir.” demeleri, akl-ı selîme uygun değildir. Kaynağı İlahî olmayan, insanın mutluluğu ve huzuru için, ne kadar fikir, düşünce akımı ortaya çıkarsa çıksın, bunların evrensel olmaları mümkün değildir. Bunlar ancak belli bir süre ve yer için geçerli olsa da, kısa bir süre zarfında eskitilip, yüzüne bakılmaz hâle gelmişlerdir. Bu çerçevede Yahudilik ve Hristiyanlık bile, temeli İlâhî olmakla birlikte, hemen belli zaman ve kavimle sınırlı olmaları, hem de aslî hüviyetlerini aynen koruyamadıkları gibi, yerlerini kâmil şekliyle Hz. Muhammed’in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslâm’ın almış olması açısından evrensel değildirler.

Ortak özellikleri yaratılmışlık olan varlıklardan hiçbirinin, insanları hakka ulaştırması mümkün değildir. Gerçi enfüste ve âfakta Hakk’ın varlığına delâlet eden âyetler ve düşünenler için belgeler, melekler ve peygamberler ve bunlar aracılığıyla hidâyet büsbütün yok değildir; fakat bunların hiçbiri “Her şeye şâhid olan” (Hac, 22/17; Sebe’, 34/47; Fussilet, 41/53; Mücâdele, 58/6...) Allah tarafından hidâyet almadıkça kendi kendine ne hidâyet edebilir, ne de hidâyeti bulabilir.

“...O halde hakka hidâyet eden kimse mi uyulmaya daha layıktır; yoksa hidâyet olunmadıkça asla kendiliğinden hidâyeti bulamayacak olan kimse mi?” (Yûnus, 10/35)

âyetinde de bu, gayet açık bir şekilde ifade edilmiştir.

Herhangi bir düşünce, fikir veya ideoloji, kaynağını sağlam vahye dayandırmıyorsa, onun her zaman ve her çeşit kimsenin ihtiyaçlarını karşılaması bir hayli zordur. Kaynağı İlâhî olmayan, akıllarına göre insanlara yön vermeğe çalışan bir kısım kimseler, tarih sahnesinde bir yere tutamamış, sadece insanların nazarında gülmeye vesile olan sözleriyle kalmayı başarmışlardır! Meselâ XX. asrın önemli halk liderlerinden Gandhi’den şu sözleri duymak, herhalde çokları için şaşkınlık sebebi olacaktır:

“Ben ineği gördüğümde, onu inek olarak telâkki etmiyorum. Çünkü ben ona ibadet ediyorum. Ve bunu bütün dünyanın huzurunda müdafaa etmeye de hazırım. İnek annem, gerçek annemden pek çok yönüyle daha üstündür. Meselâ: Gerçek dediğimiz anne, bizi bir veya iki sene emziriyor. Ancak buna karşılık, bütün bir ömür boyu bizden hizmet istiyor. İnek annemize gelince o, devamlı olarak süt vermesine mukabil, bizden basit bir yiyeceğin dışında istediği herhangi bir şey yoktur...”

Hz. Muhammed’in (s.a.s.), insanlara tebliğ ettiği Kur’ân, İlahî kaynaktan gelmektedir. O, bir başkasının sözü olmayıp, bizzat Allah tarafından insanlara ulaştırılmaktadır. Bizzat bu Kitap, yani Kur’ân, kendisinin, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) olmayıp,

“Kur’an, değerli bir Elçinin, Cebrail’in getirip okuduğu sözdür! O Elçi ki çok kuvvetlidir. Yüce Arş sahibi Allahın nezdinde pek itibarlıdır. Göklerde ona itaat edilir, vahiyler ona emanet edilir.” (Tekvir, 81/19-21)

olduğunu bildirir. Bu elçi de Cebrail olup, Alîm, Hakîm olan Rabbü’l-âleminden O’nu almış, sonra da Hz. Muhammed’in (s.a.s.) kalbine açık bir Arapça hâlinde indirmiştir. Kur’ân’ın pek çok âyetinde, O’nun kaynağının, sadece ve sadece Allah olduğu üzerinde ısrarla durulmuş ve bu meseleye bir hayli tahşidat yapılmıştır:

“Hâ Mîm. Bu Kur'ân, Rahman ve Rahîm olan Allah tarafından indirilmiştir. Bu, Arapça bir Kur'ân olarak, âyetleri bilen bir kavim için ayırt edilip açıklanmış bir kitaptır. O, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. Artık onlar gerçeği işitmezler. Onlar: 'Ey Muhammed! Senin bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Sen istediğini yap, çünkü biz yapıyoruz.' dediler. Ey Muhammed! De ki: 'Ben sadece sizin gibi bir insanım, ancak bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyediliyor. Artık hep O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin.'  Kâfirler: 'Bu Kur'ân (Muhammed’in uydurduğu) iftiradan başka bir şey değildir. Başka bir topluluk da kendisine yardım etmiştir.' dediler. Böylece haksızlığa ve yalancılığa saptılar. 'Kur'ân, öncekilerin efsaneleridir. (Muhammed) onu başkalarına yazdırmış da, sabah-akşam kendisine tekrarlanıp okunuyor.' dediler. (Ey Muhammed!) Sen onlara şöyle de: 'O’nu, göklerde ve yerdeki sırları bilen Allah indirdi. Şüphesiz ki O, çok affeden, çok merhamet edendir.'” (Fussilet, 41/1-6)

“Kâfirler: 'Kur’ân onun uydurduğu bir yalan olup, bu hususta başkaları da kendisine yardımcı olmuşlardır.' diye iddia ettiler. Onlar böylece, kesin bir yalan söyleyip zulmettiler. Ayrıca: 'Onun söyledikleri, kendisi için yazdırtmış olduğu ve sabah akşam kendisine dikte ettirilen önceki nesillerin efsanelerinden başka bir şey değildir.' dediler. De ki: 'Onu, göklerdeki ve yerdeki bütün sırları bilen Yüce Allah indirdi. O, gerçekten Gafurdur, Rahimdir.' (Furkan. 25/4-6)

Evrenselliğin ilk ve en önemli şartlarından İlahî kaynaklı olma ilkesini, bugün ancak Kur’ân taşımaktadır. Zaten Musevîlik, İsevîlik, Budizm gibi dinler, şahıslara nispet edilerek adlandırıldıkları hâlde, Kur’ân’ın getirmiş olduğu prensipler hiç kimseye nispet edilmeyip, Cenab-ı Hak tarafından geldiği üzerinde vurgu yapılmış ve adı da Muhammedîlik değil, İslâm olmuştur. Günümüzde insanlığın saadeti ve mutluluğunu temin ve bütün insanlığa ışık tutma iddiasıyla ortaya çıkan bir kısım izmlerin, insanları nerelere götürdüğü ve bu iddialarında ne kadar isabetli oldukları hepimizin malumudur. Ancak Kur’ân’ın kurduğu medeniyet, kaynağı vahye dayandığındandır ki, inanmayanların dahi (bir kısım art niyetliler hariç), dikkatini çekmiş, hak olduğunu tasdik ettirmiştir.

2. Kaynağının Sağlam Olması

Kaynağının sağlam olmasından maksadımız, kendisinin İlahî patentli olduğunu iddia eden bir sistemin, başlangıcından günümüze kadar, her türlü müdahaleden berî olmasıdır. Yani ortaya çıktığı zaman, kaynağının İlahî olması yetmeyip; bu özelliğini sonuna kadar koruması gerekmektedir. İnsanlık tarihi, Allah’ın görevlendirdiği elçilerle doludur. Bunlardan her biri, vazifelerini hakkıyla yapmış ve insanlığın mutluluğu adına çaba sarfetmişlerdir. Ancak hepsinin istediği neticeye vardığı söylenemez. Bir kısmı değil gelmiş olduğu coğrafyadaki kimseler, yakınlarındaki insanlar tarafından dahi tasdik edilmemeiş, bazısının hayatına kastedilmiş, bazısı da küçük bir topluluğa ancak kendisini dinletebilmiştir. Elbette buradaki hata, görevli peygamberin değil; karşısındaki inatçı topluluğundur. Ancak biz burada bir vakıayı tespit etmek için bunu hatırlatıyoruz. Yoksa peygamberler arasında, bu yönden bir üstünlük olduğunu söylemiyoruz.

Evet, öteden beri, peygamberlerle birlikte, insanların hayatlarını tanzim edecek bir de vahiy müessesesi vardır. Kendilerine indirilen vahiyle her peygamber insanlara yol göstermiştir:

“Onları, mu’cizelerle ve kitaplarla gönderdik. Sana da Kur'ân'ı indirdik ki, insanlara vahyedilenleri açıklayasın. Belki düşünürler.” (Nahl, 16/44),

“Şu kesindir ki Biz, resûllerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti gerçekleştirmeleri için, resûllerle beraber Kitap ve adalet terazisi indirdik...” (Hadîd, 57/25)

Ancak her peygamber vefat edince, bu vahiy ya kaybolmuş, ya tahrif edilmiş, ya da daha sonra gelen bir peygamber tarafından yürürlükten kaldırıldığı için unutulup gitmiştir. Dolayısıyla bize kadar bozulmadan ulaşan (Kur’ân dışında), herhangi bir peygamberin kitabı mevcut değildir. Şu anda elimizde bulunan Tevrat ve İncil’in, ilk şekliyle aynı olduğu(!) iddia edilse bile bu, sadece bir iddiadan ibaret kalır. Çünkü Kur’ân’ın kendisi bunu açıkça ifade etmektedir:

“Kitabı elleriyle yazıp sonra onu az bir değerle değiştirmek için: “Bu, Allah katındandır” diyenlerin vay haline! Ellerinin yazdığından dolayı vay hallerine! Kazandıkları günahtan dolayı vay hallerine!” (Bakara, 2/79)

“...Böylece onlar kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif ederler...” (Maide, 5/13)

“..Kelimeleri konuldukları yerlerden çıkarıp tahrif ederler...” (Maide, 5/41)

Bugün elimizde bulunan İnciller, hususî bir durum arz ederler. Tarihî gerçekler muvacehesinde, her bir İncil, Hz. İsa (as)’ın “dediği” yahut “yaptığı” ve söz konusu İncil yazarının diğer kaynaklardan öğrenebildiği diğer bir çok şeyi bize nakilden ibaret bir “Hz. İsa biyografisidirler...” Bu duruma göre Yeni Ahit (İnciller), ne Kur’ân-ı Kerim’e ve ne de hadîs eserlerine benzer; fakat bunlar Hz. Muhammed (s.a.s.)’in sîresi ile ilgili biyografi kitapları gibidirler ki, Resûlullah (s.a.s.)’ın bu sîrelerinden bazıları, ya Hz. Peygamber (s.a.s.)’in sahabileri devrinde, yahut onlardan az sonraki devirlerde kaleme alınmışlardır. Tarihte dört değil, çok daha fazla sayıda İncil kitabının olduğu, sadece eldeki dördün İS. 325 İznik konsilinde kabul edildiği bilinen bir gerçektir.

Kaynağının sağlamlığı bakımından Kur’ân’a baktığımızda O, hiçbir semavî kitaba nasip olmayan bir konuma sahiptir. Evvela O, ilahî te’yîdat altındadır:

“Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’anı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz.” (Hicr, 15/9)

“Öyle bir kitaptır ki batıl ona ne önünden, ne ardından yol bulamaz.Tam hüküm ve hikmet sahibi, bütün hamdlerin ve övgülerin sahibi o Hakîm ve Hamîd tarafından indirilmiştir.” (Fussılet, 41/42)

“Eğer Kur’an Allah’dan başkasına ait olsaydı, elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı.”(Nisa, 4/82)

Yeterince dikkat çekicidir ki, ne Tevrat’ta ne İncil'de benzeri âyetleri, yani onların mutlaka korunacağına dair bir ifadeyi bulmak mümkün değildir. Bu kitapların tebdil ve tahriften masun kalamayıp, Kur’an’ın mutlak manâda korunması, bu konudaki Rasûlüllah (s.a.s.)’ın, ashabının ve İslâm âlimlerinin gayretleri mahfuz, kader nokta-i nazarından, Rasûlüllah (as)’ın son peygamber, İslâm’ın İlâhî dinin son, mükemmel ve evrensel şekli, Kur’an’ın da, artık bir başka kitabın inmesine ihtiyaç hissettirmeyecek evrensel bir kitap oluşundandır ve O’nun böyle olduğunu gösterir.

Kur’ân’ın bize kadar aktarılması, sebepler açısından, birbirinden ayrı düşünülemeyecek şu iki vesileyle olmuştur: Hafızalara kaydedilmesi (ezberlenmesi) ve yazıyla tesbiti. Kur’ân-ı Kerim’in herhangi bir parçası nazil olduğunda, Rasûlüllah (s.a.s.) okuma-yazma bilen sahabîlerinden birisini çağırıp, onun evvelce nazil olmuş bulunan âyetler topluluğu içinde nereye yerleştirileceğini bizzat gösterdikten sonra, inen âyet veya âyetleri yazıyla tespit ettiriyordu. Bu imlâ işi bittikten sonra da vahiy katibinden, yazdığı şeyi bir kere kendisine okumasını istiyor ve şayet vuku bulmuş ise herhangi bir tespit hatasını düzeltiyordu.

Rasûlüllah (s.a.s.)’dan sonra Kur’ân, onu daha Rasûlüllah (s.a.s.) döneminde ferden toplayanlar ve tamamını ellerinde bulunduranlar olmuşsa da ve ayrıca çok sayıda sahabî onu bütünüyle ezberlemiş bulunuyor idiyse de, Hz. Ebû Bekir (r.a.) döneminde tamamen ve resmen toplatılmış, kitap hâline getirilmiştir. Bundan sonra da çoğaltılarak günümüze kadar her türlü tahrifattan uzak olarak bize ulaştırılmıştır. Kur’ân, nazil olduğu günden bu yana, ne itirazlara ne tenkitlere uğramıştır ama; bu mevzuda kurulan bütün mahkemeler Kur’ân’ın beraatiyle neticelenmiş ve mücadeleler O’nun zaferiyle noktalanmıştır. Demek ki evrenselliğin önemli şartlarından olan kaynağın sağlamlığı ilkesi, Kur’ân’da tamamıyla var olan bir özelliktir. Ve böyle bir özelliğe sahip, ikinci bir kitap göstermek de asla mümkün değildir.

3. Tebliğcinin, Davasında Samimi Olması

Bir düşüncenin ya da bir dinin evrensel olması için, onu temsil eden şahsın evvelâ anlattığı şeyleri kendi hayatında yaşaması ve göstermesi gerekir. Ta ki ikinci şahıslar, bu hayat tarzının yaşanılabilirliğine gönülden inansınlar ve ona sahip çıksınlar. İkincisi de, tebliğ ile mükellef kişinin, hayatta iken bu prensipler doğrultusunda bir toplum meydana getirmeye muvaffak olması gerekmektedir. Böylece bu düşünce ya da dinin, sadece fertlere ait olmayıp, aynı zamanda bir toplum meydana getirecek ve idare edecek kapasite de olduğu anlaşılmış olsun.

Beşer tarihine göz attığımızda, pratik ile teorinin her zaman aynı gitmediğini görürüz. Pek çok defa değişik zaman ve yerlerde bir lider ortaya çıkmış, insanları bazı prensipler etrafında toplamaya çalışmış, ancak her defasında ya benimsetmek istediği şeyleri kendisi yaşamamış, ya da yaşasa bile bu doğrultuda bir toplum meydana getirememiş, dolayısıyla hareketi uzun ömürlü olmamıştır.

Söylemek çok kolaydır. Ancak onları tatbik etmeye gelince o, başarılması çok zor bir iştir. Çok sayıda, kurtarıcı görüntüsünde şahsiyet ortaya çıkmıştır; yaldızlı laflar etmişlerdir; insanlar bir anda ona kurtarıcı nazarıyla bakmıştır. Ancak kısa bir süre geçmeden ya bu şahsın anlattığı şeylerle uzaktan yakından ilgisinin olmadığı veyahut da söylediği doğrultuda bir toplum meydana getiremediği görülmüştür. Böylece de hem bu kurucu veya kurtarıcı konumundaki şahıs, hem de fikirleri, tarihin yapraklan arasında eskiyip gitmiş ve unutulmaya yüz tutmuştur.

Evet lider, söylediğini yaşamalı, yaşadığını, yaşanabileceği söylemelidir. Bir başka ifadeyle, insanları davet ettiği prensipleri, faziletleri, vecîbeleri bizzat fiiliyatıyla ve ahlâkıyla ortaya koymuş olmalıdır. Sözleriyle davet ettiği bütün şeyleri, içtimaî, ailevî ve şahsî hayatında özellikle yaşamalıdır ki, daha sonra gelecik insanlar için, yaşantısı bir numune teşkil etsin.

Özellikle XIX. ve XX. asırlarda ortaya çıkan bir kısım akımları incelediğimizde, bunlardan hiçbirinin yukarıdaki özellikleri taşımadığını görürüz. Bunların durumu, gece karanlığında yanıp sönen ateş böceklerine benzer ki, yıldız olmadıkları er geç anlaşılıverir. Ve bütün çıplaklığıyla gerçek hüviyetleri anlaşılınca da, herkes tarafından terk edilip, unutuluverirler.

Bu yönlerden tarihe baktığımızda, yukarıda söylediğimiz şartları kendisinde en mükemmel biçimde toplayan zatın Hz. Muhammed (s.a.s.) olduğu görülecektir. O, tebliğ etmeye çalıştığı evrensel Kur’ân ahkâmını önce kendi hayatında tatbik etmiş ve bu ahkâm üzerinde mükemmel bir toplum meydana getirmiştir. Tebliğ ettiği prensipleri sadece kendi hayatında yaşaÂmakla kalmamış, aynı zamanda bu prensiplerin tamamen yaşandığı bir devlet ve toplum örneğini de ortaya koymuştur. Konuyla ilgili çok sayıda misâl vermemiz mümkün ise de, burada birkaç misalle yetineceğiz.

a. “Bilakis, sen yalnız Allah'a kulluk et ve Ona şükredenlerden ol!” (Zümer, 39/66)

Bu âyet Rasûlüllah (s.a.s.) ’a, aynı zamanda bütün ümmete, sadece ve sadece Allah’a ibadet etmelerini, diğer şeylerin ibadete layık olmadığını ve şükredenlerden olmalarını emretmektedir. Biz Rasûlüllah (s.a.s.)’ın hayatında, bu âyetin gayet açık bir şekilde, hem de çok ileri bir seviyede tezahürlerini görmekteyiz. Hz. Aişe’den (r.anhâ) bununla ilgili olarak şu rivayeti aktarmak, her hâlde konumuzu aydınlatmak bakımından yeterli olsa gerektir:

“Hz. Peygamber namaz kılmak için geceleyin kalkar ve ayakları şişinceye kadar namaz kılardı. Bunun üzerine kendisine: 'Ey Allah’ın Resulü! Allah senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışladığı hâlde, neden bu kadar çok ibadet yapıyorsun?' dedim. Bunun karşısında O, şöyle buyurdu: 'Allah’a karşı şükreden bir kul olmayayım mı?'”

Evet O, ümmetin Allah’ın, "kulluk edin.” mesajını ulaştırırken, kendisi bu kulluğu fiiliyatıyla gösteriyor; normal bir kulluğun ötesinde, belki de kimsenin yapamayacağı sevideki bir kulluk örneğini sergiliyor ve böylece tebliğ ettiği şeyleri ilk önce kendi hayatında yaşamış oluyordu.

b. “Ey iman edenler! Haktan yana olup var gücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin. Allah için şahitlik eden insanlar olun. Bu hükmünüz ve şahitliğiniz isterse bizzat kendiniz, ana ve babanız ve yakın akrabalarınız aleyhinde olsun. İsterse onlar zengin veya fakir bulunsun; çünkü Allah her ikisine de sizden daha yakındır. Onun için, sakın nefsinizin arzusuna uyarak adaletten ayrılmayın. Eğer dilinizi eğip bükerek hakkı olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün şahitlikten kaçarsanız, iyi bilin ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 4/135)

“Aralarında, Allah’ın sana indirdiği ahkâm ile hükmet. Sakın onların keyiflerine uyma ve Allah’ın indirdiği hükümlerin bir kısmından seni caydırmalarından sakın...” (Maide, 5/49)

Bu âyetlerde, adalet, insanlar arasında hüküm verirken veya şahitlik yaparken doğruluktan ayrılmama, hiçbir şeyi hakkın önüne geçirilmeme emrolunmaktadır. Bunu insanlara tebliğ ile mükellef olan Allah Rasûlü (s.a.s.), aynı zamanda bu emirleri kendi hayatında da uygulayarak örnek olmuş ve başkalarından yapmalarını istediği davranışları sıkı sıkıya bizzat yapmıştır.

Meselâ, bir hırsızlık olayı ile ilgili olarak Rasûlüllah (s.a.s.)’a müracaat edilmişti. Bu işi yapan soylu bir kabileye ait olduğundan affı isteniyordu. Hattâ araya hatırlı insanlar sokulmuştu. Ancak Allah Rasûlü (s.a.s.) böyle bir aracılık karşısında, kaşlarını çattı, yüzü renkten renge girdi ve daha sonra da şöyle buyurdu:

“Sizden önceki milletlerin mahvolmasının sebebi şudur: İçlerinden şerefli biri hırsızlık suçunu işlediğinde onu cezasız bırakırlar; zayıf biri hırsızlık edince de, onu cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed’in kızı Fatıma da hırsızlık etse, elini ben keserdim ve cezasız bırakmazdım.”

Yine aynı konuyla ilgili olarak şu rivayet de, gayet güzel bir misaldir:

“Ensardan çokça şaka yapan birisi vardı. Bu sahabî, cemaatı güldürdüğü bir hengâmede, Rasûlüllah elindeki bir değnekle onu dürttü. Onun da birazcık canı incindi. Bu durum karşısında adam Rasûlüllah’a kısas talebinde bulundu. Rasûlüllah da hemen ona kısas için izin verdi. Daha sonra adam: 'Senin üzerinde elbise var, halbuki benim üzerimde yoktu.' diye itiraz edince, Rasûlüllah (s.a.s.) da entarisini yukarıya kaldırdı. Bunun üzerine adam hemen atılarak Rasûlüllah (s.a.s.)’ı sırtından, bilhassa Nübüvvet mührünü öpmeye başladı ve şöyle dedi: 'Ey Allah’ın Rasulü! Aslında benim istediğim bu idi.'”

c. “...Bir de senden ne infak edeceklerini sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı harcayın.” (Bakara, 2/219)

“Onlardan bazı zümrelere, sırf kendilerini denemek için verdiğimiz dünya hayatının süslerine gözünü dikme. Rabbinin sana verdiği nimet, hem daha hayırlı ve değerli, hem de daha devamlıdır.” (Taha, 20/131)

Bu âyetlerde, Allah yolunda infakta bulunma ve inananların kâfirlere gıpta ile bakmamaları tavsiyesi yapılmıştır. Ancak Rasûlullah (s.a.s.), buradaki ölçüyü en ileri bir seviyede kendisi uygulamış; o kadar infakta bulunmuş ki, günlerce ağzına bir tek lokma koymadığı olmuş; hattâ hayatı boyunca, arpa ekmeği ile dahi karnını doyuramamış, aylar geçtiği hâlde O’nun evinde bir çorba kaynatmak için ateş yanmamıştır. Kendisinden bir şey istenildiğinde varsa verir, olmadığı takdirde de va’d ederdi. Bazen üzerine giydiği tek elbisesini bile isteyen olur, O da hiç çekinmeden hemen verirdi.

Bir bedevi gelip O’ndan bir şey istemişti; Allah Resûlü (s.a.s.) ona istediği şeyi vermişti. Bir başkası gelip istemiş, ona da vermişti. Üçüncü bir şahıs isteyince Allah Resûlü (s.a.s.) bu defa verecek bir şey bulamadı da, eline ilk fırsatta mal geçtiğinde vermeyi va’d buyurdu. Bu durum Hz. Ömer (s.a.s.)’i üzmüş, Rasûlüllah (s.a.s.)’ın bu derece rahatsız edilmesinden rahatsız olmuştu. Ayağa kalkarak şöyle dedi: “İstediler verdin. Bir daha istediler yine verdin. Bir daha istediler va’d ettin. Yani bu kadar kendini eziyete sokma Ya Rasûlullah!”

Ancak bu sözler Rasûlüllah (s.a.s.)’ın hoşuna gitmemişti. Tam bu esnada Abdullah b. Huzafetü’s-Sehmî ayağa kalkarak şöyle dedi:“Ver Ey Allah’ın Resûlü; sakın Allah’ın seni fakir bırakacağını ve senden nimetlerini kesivereceğini zannetme!” Hz. Peygamber (s.a.s.) bir süre sustuktan sonra şöyle buyurdu: “İşte zaten ben de bununla emrolundum.”

Bu konuyla ilgili Rasûlüllah (s.a.s.)’ın hayatında pek çok misal görmemiz mümkündür. O, her konuda Kur’ân’ın emrettiği şeyleri hassas bir şekilde kendi hayatına uygulamış ve bu doğrultuda da bir ümmet yetiştirmiştir. Gerçek mânâda Kur’ân’ın yaşandığı dönemlerdeki Müslümanların hayatlarına baktığımızda, Peygamber’in hayatında olan pek çok şeyin, ümmet tarafından yerine getirildiği görülecektir. Burada sadece O’na yakın olan birisinin hayatından bir misalle iktifa edeceğiz.

Hz. Ebû Bekir (r.a.), gayet sade ve fakirane bir hayat yaşıyordu. Halife iken uzun zaman başkalarının koyunlarını sağarak ailesinin nafakasını temin etmeye çalıştı. Neden sonra kendisine maaş bağlandı ama, bu defa da verileni çok buldu. O, Medine’nin en fakir insanının geçimini kendine ölçü kabul etmişti. Bu itibarla da artan parayı bir testiye atıyor ve orada biriktiriyordu; iki buçuk senelik hilafeti süresince, aldıklarını hep böyle biriktirmişti. Vefat edeceği zaman da, kendisinden sonra gelecek halifeye teslim edilmek üzere, bu testiyi vasiyet ediyordu. Hz. Ömer (ra) halife olup da testiyi kırdırınca içinden küçük küçük paracıklar çıktı ve bir de mektup vardı. Bu mektupta, yeni halifeye hitaben şöyle deniyordu:

“Bu paralar, bana verilen maaştan arta kalanlardır. Ben Medine’nin en fakirini kendime ölçü kabul etmiştim. Artan miktarı bu testiye koydum. Binaenaleyh, bu paralar hazineye aittir ve oraya konulmalıdır.”

Buna benzer, insanı şaşkınlığa çeviren hâdiseler nadirattan vak’alar değildir. İslâm tarihini incelediğimizde, bunun benzeri sayısız olayla karşılaşırız ki, bunlar sadece bilinenleridir. Bir de bunun yanında hiç bilinmeyen, sadece Allah ile o şahıs arasında sır olarak kalanlar vardır ki, işte bütün bunlar, söylediklerini harfiyyen yaşayan ve bu doğrultuda bir toplum meydana getiren Hz. Muhammed’in (s.a.s.) durumunu gösterir.

4. Peygamber’in (s.a.s.) Bütün Yönlerinin Tesbiti

Bir dinin, bir düşüncenin evrensel olmasının şartlarından birisi de, o dini temsil eden şahsın (peygamberin), hayat hikâyesinin en teferruatlı ve sağlam bir şekilde bilinmesidir. Hayatı, ne zaman, nerede, nasıl, hangi şartlarda yaşadığı bilinmeyen insanların temsil ettiği düşüncenin evrensel olması düşünülemez. Çünkü insanların, bu tür kimselerden, hayatlarının bütün yönleriyle ilgili prensipler edinmeleri mümkün değildir. Hayatları tam olarak bilinmeyen bir kısım kimseler etrafında toplanılsa bile, bu toplanma kısa süreli olup, süreklilik kazanmayacaktır. Zira insanlarda, arkasından gittikleri şahısların, bütün yönleriyle hayatlarını öğrenme merakları vardır. Belli bir süre bu, bazı hikâyelerle oyalama şeklinde devam ettirilse bile, bu oyalama sürekli olmayacak, çok geçmeden her şey ortaya çıkıverecektir. Bu açıdan tarihe baktığımızda, yukarıdaki özelliklere sahip tek şahsiyet vardır ki, o da Hz. Muhammed’dir (s.a.s.).

Hayatının bütün yönlerinin tespiti bakımından, diğer peygamberler bu özelliğe sahip olmadığı gibi onların dışındaki diğer bir kısım şahsiyetler içinse hiç söz konusu değildir. Tarihe mâl olmuş hangi şahsiyeti ele alırsak alalım; pek çok yönlerinin kapalı kaldığına şahit oluruz.

Meselâ, Zerdüşt, kendisine tâbi olanların çoğunluğu tarafından büyük bir peygamber olarak tanınmaktadır. Ancak tarih, henüz onun gerçek şahsiyetinin üzerindeki karanlık perdeyi kaldırabilmiş değildir. Budizm en eski dinlerden olup, farklı bölgelerde yayılmış vaziyettedir. Ancak onun kurucusu Budha hakkında da tam ve teferruatlı bir bilgiye sahip değiliz. Yine tarihte her kavme bir peygamber gönderilmiştir. Bunlardan bazılarının isimlerini ve hayat hikâyelerini bize Kur’ân haber vermektedir. Bu peygamberlerin hayatlarının tamamını bilme imkânına sahip değiliz. Tevrat ve İncil’de birbirine zıt ve çelişkili bazı bilgiler verilse bile, bunlar hiçbir zaman doğruyu ifade etmemektedirler. Çünkü bu kitaplar, o peygamberlerden çok sonraları kaleme alınmıştır.

Her hâlde diğer peygamberlerin hayat hikâyelerinin teferruatlı bir şekilde bilinmemesinin hikmeti şu olsa gerektir: Bu peygamberler, yalnızca kendi zamanları ve kendi kavimlerine gönderilmiş peygamberlerdir. O peygamberlerin döneminde kendi kavimleri, onları görüp hayatları için alacakları örnekleri almışlardır. Ancak daha sonra gelecek dönemler için, bu peygamberlerin hayatlarının detaylı olarak bilinmesine gerek kalmamıştır. Çünkü bütün bu peygamberlerin nübüvvetleri, bütün zaman ve mekânlara şamil olan Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliğiyle son bulacaktır. Dolayısıyla hayatının her yönünün bilinmesi zarurî olan peygamber de yine O olmuş oluyordu.

Bu açıdan Resûlüllah (s.a.s.)’ın hayatına bakacak olursak, hiç kimseye nasip olmayan bir durumun söz konusu olduğunu görürüz. Sözlerinden davranışlarına, ondan olaylar karşısındaki tutumlarına, ikrar ve sükûtlarına kadar, hattâ özel hayatının en ince detaylarına kadar bütün hayatının kaydedildiğini ve daha sonraki nesillere aktarıldığını görürüz. O’nun hayatının inananlar tarafından kaydedilmesi ve takip edilmesi, evvelâ Kur’ân tarafından emredilmektedir. Kur’ân’ın pek çok yerinde, Allah’a itaat anlatılırken, Peygamber’e itaat da emredilmiş ve ikisi âdeta birbirinden ayrılmaz bir bütün gibi ele alınmıştır. Bu âyetlerde, Allah’ı sevmenin şartı, Hz. Peygamber’e itaate bağlanmış ve ondan yüz çevirme küfür alâmeti olarak kabul edilmiştir. (1) Ayrıca Allah’a ve Resûlü’ne itaat edenlerin, altından ırmakların aktığı cennetlere konulup orada ebedî kalacakları, itaat etmeyenlerin ise sonsuza dek Cehennem’de kalacakları (Nisa, 4/13-14); itaat edenlerin, Cennet’te peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salihlerle beraber olacakları, (Nisa, 4/69); Peygamber’in, kendisine itaatin dışında başka bir şey için gönderilmediği, (Nisa, 4/64–65); aynı zamanda itaatin bir mü’minlik vasfı olduğu (Tevbe, 9/71) gibi hususlar da açık bir şekilde belirtilmiştir. İşte bütün bu hususlar, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hayat ve şahsiyetinin bütün yönleriyle bilinmesini gerektirmiştir ve bilinmesinin neticesidir.

İkinci olarak, gerek Kur’ân’ın tefsiri ve gerekse Kur’ân’da açıkça sözü edilmeyip, Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından konulan birtakım hükümlerle ilgili olarak Resûlüllah (s.a.s.)’ın söyledikleri, yaptıkları ve takrirleri de dinin bir parçası olduğundan, onlar da tespit edilmiş, üzerlerinde çalışılmış ve daha sonraki nesillere mükemmel bir şekilde aktarılmıştır. Ve bu aktarma işi de öyle sıkı bir gözetim altına alınmış ve prensiplere bağlanmıştır ki, O’na ait olmayan ve başkaları tarafından uydurulması ihtimali bulunan her şey ayıklanmıştır. Hattâ bundan da öte, bu aktarma işinde bulunan insanların dahi durumları göz önüne alınmış, mükemmel bir rivâyet silsilesi takip edilmiştir. Batılıların bile hayran kalıp, hayranlıklarını gizleyemedikleri bu sistem, yani Hadis İlmi’nin benzerini tarihte göstermek mümkün değildir. (2)

Başa dönecek olursak, şunları söyleyebiliriz: Diğer dinlerin bütün müessislerinin hayatlarına ait tarihler hep eksiktir. Meselâ Hz. Mesih (as)’in 33 sene devam eden hayatının vak’alarından ancak üç seneye ait olanını biliyoruz. İran’ın dinî mücedditlerini ancak Firdevsi’nin Şehname’siyle tanıyoruz. Hindistan’da yetişen dinî mürşidlerin tarihi, efsanelere bürünmüştür. Hz. Musa (as9 hakkındaki malûmatımızın menbaı ise, kaybolup, ancak onun irtihalinden asırlarca sonra, Babil esaretinin ardından toplanan Tevrat’tır. Belki bu durum, onların evrensel olmayışları şeklinde yorumlanabilir. Çünkü bütün bu peygamberlerin, bu müceddit ve mürşitlerin telkinatı her zaman için lâzım değildi. Belki bunun için onların bütün tarihi payidar olmamış, yalnız onların hayatından malûm olması lâzım gelen kısımlar korunagelmiştir.

Biz bütün dünyaya bir soru sorsak ve desek ki:

“Dinlerin kurucuları arasında en mükemmel bir varlığa sahip olan kimdir?”

Şüphesiz çeşit çeşit cevaplar alırız. Sorumuzun sözlerini biraz değiştirerek:

“Bir taraftan, getirdiği kitap, bütün mukaddes kitaplara nasip olmayan bir muvaffakiyetle ve tam bir sadakatle kayd ve tespit olunan, diğer taraftan hayatının bütün vak’aları, bütün harekâtı, bütün seferleri, hattâ elbisesinin biçimi ve giyim tarzı, simasının bütün çizgileri, söz söyleyişi ve yürüyüşü, tabiatı, muaşeret tarzı, hattâ yemesi, içmesi, uyuması, gülmesi, çalışması, bütün teferruatıyla nakledilen ve kaydolunan yegâne insan kimdir?” diyecek olursak, o zaman alacağımız cevap mutlaka şudur: “Bu zât, ancak Hz. Muhammed’dir(s.a.s.).” (3)

O’nun hayatı sadece insanlar tarafından nakledilmekle kalmamış, aynı zamanda Kur’ân–ı Kerim tarafından da en teferruatlı bir şekilde ele alınmıştır. O’nun yaşantısı, ahlâkı, olaylar karşısındaki tavrı, inananlarla, inanmayanlarla, bu arada hanımlarıyla ve diğer aile ferdleriyle olan münasebeti gibi, hayat, misyon ve şahsiyetinin daha başka yönleri de, bize açık bir şekilde Kur’ân tarafından bildirilmektedir. Demek ki, Hz. Muhammed’e (s.a.s.) nasip olan bu durum, başka hiçbir kimseye nasip olmamıştır.

Evet, 63 yıllık hayatının son 23 yılını peygamber olarak geçiren Hz. Muhammed (s.a.s.), bu zaman zarfında gelen ilâhî vahyi, sadece insanlara tebliğ etmekle kalmamış, bunların hayata nasıl geçirileceğini de bizzat göstermiştir. Binaenaleyh, bugün herhangi bir Müslüman’ın ibadetiyle Hz. Peygamber (s.a.s.)’inki arasında mahiyetçe, şekilce hiçbir fark yoktur. Aynı şeyi, diğer semavî din mensupları için söylemek mümkün değildir.

Önceki peygamberlerin gerek dinî, gerek özel hayatları hakkında otantik bilgilere rastlamak çok güç olduğu hâlde; hamd olsun Allah’a, bu gün bizler, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kullandığı özel eşyaya dahi sahibiz. Öyle sanıyorum ki, bir takım Yahudî ve Hıristiyanların zaman zaman İslâm’a ve Hz. Peygamber’e (s.a.s.) saldırmalarının altında yatan psikoloji, bir bakıma buradan kaynaklanan bir kıskançlık psikolojisi olsa gerektir. (4)

5. Herkese Hitap Etmesi

Herhangi bir fikrin, düşüncenin veya dinin evrensel olabilmesi için, yalnızca belli bir cemaat, grup, topluluk, ırk veyahut da millete mahsus olmayıp, herkesi kucaklaması, davetinin kapsamına alması ve her seviyedeki insana hitap etmesi lâzımdır. Aksi takdirde böyle bir düşünce veya din, millî ve yöresel bir özelliğe sahip demek olup, evrensel değildir. Bu açıdan İslâm dışındaki dinlerin, ideolojilerin veya izmlerin evrensel olduğu söylenemez.

Acaba Hz. Muhammed’den (s.a.s.) başka, bütün insanlığa şamil, umumî bir risalet ile gönderilmiş başka bir peygamber var mıdır? Veya İslâm’dan başka, daveti herkesi kucaklayan başka ilâhî bir din, Allah tarafından bildirilmiş midir?

İsrailoğulları, dünyayı sadece kendilerine mahsus kılmışlar ve dünyayı yalnızca kendi ülkelerinin sınırlarıyla mahdut saymışlardır. Hattâ daha da ileri giderek, bütün âlemlerin Rabb’i olan Allah’ın, başkalarının değil, sadece kendi milletlerinin ilâhı olduğu zannına kapılmışlardır. Bunun içindir ki Benî İsrail peygamberlerine ve Tevrat’a baktığımızda, onların davetlerinin sadece kendilerine münhasır kalıp, diğer milletlere şamil olmadığını görürüz. (5) Bugün bile Hz. Musa (as)’ın şeriatının ve Yahudiliğin, yalnızca Benî İsrail’e has olduğunu ve başkalarına hitap etmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. (6) Hattâ Hz. İsa (as) bile, sadece İsrailoğulları’nın koyunlarını gütmüş, (7) risaletini ancak onların köylerine ve mensup oldukları topraklara tebliğ ile meşgul olmuş ve –onlara göre– evlâtlarının ekmeğini köpeklere vermemeye gayret sarfetmiştir. (8)

Hintlilerin kutsal kitapları Vedalar’ın da bundan farkı yoktur. Hindular, onların semâdan peygamberlerine inmiş mukaddes kitaplar olduklarını iddia ederler. Ve onların tilâvet ve nağmelerinin de, Arî milletlerinin dışındakilerin kulaklarına duyurulmayacağına inanırlar. Çünkü Arî milletlerin dışındaki diğer bütün insanlar temiz olmayıp, necistir ve kulakları pistir. Dolayısıyla mukaddes kitabın nağmelerine onlar lâyık değildir. Vedalar’ın âyetlerini işittikleri zaman, o kulaklara erimiş kurşun dökmek gerekir. (9)

Cenab–ı Hakk’ın, kulu ve elçisi Hz. Muhammed’e (s.a.s.) gönderdiği Kur’ân–ı Kerim, bütün insanlığa, güzeli göstermek, onları dalâletten kurtarıp, hidayete erdirmek, bâtıldan hakka ulaşmalarını sağlamak, kötüyü bırakıp iyiye yönelmelerini temin etmek, putlara tapmaktan, tevhide, insanların ve zalim idarecilerin baskılarından İslâm’ın adaletine kavuşmalarını sağlamak için gönderilmiştir. İnsanlığın saadetini temin etmek amacını güden Kur’ân–ı Kerim, belli bir zümre, muayyen bir ırk, özel bir zaman, memleket ve yalnızca o dili konuşan insanlar için değil, tam aksine bütün bir beşere gönderilmiştir. (10) Dolayısıyla Kur’ân’ı tebliğ ile mükellef olan Peygamber Efendimiz (s.a.s.) de meselâ: belli bir zamanın, mekânın ve zümrenin değil, bütün zamanların, mekânların ve insanlığın peygamberidir. Ve evrensel bir peygamberdir. Bu evrenselliği, Kur’ân’ın pek çok âyetinde görmemiz mümkündür:

"De ki: “Ey insanlar ben sizin hepinize Allah tarafından gönderilen Peygamberim. O ki, göklerin ve yerin hâkimiyeti O’na aittir. O’ndan başka ilâh yoktur. Hayatı veren de, ölümü yaratan da O’dur.” Öyleyse siz de Allah’a ve O’nun bütün kelimelerine iman eden Nebiyy–i Ümmi olan o Resûlü’ne inanın. O’na tabi olun ki, doğru yolu bulasınız." (A’raf, 7/158)

"İşte bunun içindir ki ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlar için sırf bir rahmet vesilesi olman için gönderdik." (Enbiya, 21/107)

"Ey Resûlüm, Biz seni bütün insanlığa rahmetimizin müjdecisi, azabımızın uyarıcısı olarak gönderdik, lâkin insanların ekserisi bunu bilmezler." (Sebe’, 34/28)

Bunların dışında da birtakım âyetler vardır ki, orada kullanılan kelimelerin de ortaya koyduğu üzere, Kur’ân–ı Kerim, herkese şamil olup, herkese hitap etmektedir. Çünkü, nâs (2/21; 4/79, 7/158; 10/1; 31/33; 35/5; 105, 170), insan (75/3–10; 80/17, 24; 89/15; 100/6–8; 103/1–3), abd ve ibad (2/186; 7/32; 15/49; 17/96; 39/7,10; 89/29), beşer (74/31, 36), benîâdem (7/26, 27, 31, 35; 36/60), âlemîn (21/107; 25/1; 32/2; 38/87; 45/36) gibi kelimeler umum ifade etmektedirler. Resûlüllah (s.a.s.)’ın nübüvveti ve insanlara vahyi tebliğ etmesiyle ilgili olarak kullanılan bu kelimelerden de anlaşıldığına göre, O’nun peygamberliği zaman, mekân ve bir kavim ile mukayyet olmayıp, herkesi içine almaktadır.

Resûlüllah (s.a.s.) da kendisinin yalnızca bir kavmin değil, bütün insanlara gönderilen bir peygamber olduğunu bildirmiştir:

“Benden önceki peygamberlerden hiçbirisine verilmeyen beş şey bana verildi. Ben, bir aylık mesafeden korkuyla yardım edildim. Bütün yer yüzü bana (ümmetime) mescit ve temizleyici kılındı. Benim ümmetimden birisi, namaz vaktine nerede denk gelirse orada kılsın. Bana ganimetler helâl kılındı. Benden önceki peygamberler sadece kendi kavimlerine gönderildikleri hâlde, ben bütün insanlığa gönderildim. Ve bana şefaat hakkı verildi.” (11)

“Bir gün Hz. Ömer, Resûlüllah’a gelerek şöyle dedi: “Ya Resûlallah! Ben, Benî Kureyza Yahûdilerinden birisine söyledim de, bana Tevrat’tan bazı parçalar yazıverdi. Onları sana okuyayım mı?” Bunun üzerine Resûlüllah (s.a.s.)’ın yüzünün rengi değişti. Oradakilerden birisi: “Görmüyor musun Resûlüllah’ın yüzünü?” deyince, Hz. Ömer (ra) şöyle dedi: “Ben Rab olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, peygamber olarak da Muhammed’e (s.a.s.) razıyım.” Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.)’in yüzünde sevinç belirdi ve şöyle buyurdu:

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin olsun ki, şayet içinizde Hz. Musa (as) zuhur etse, siz de beni bırakıp ona tabî olsanız, dalâlete düşmüş olursunuz. Siz, ümmetlerden benim payıma düşensiniz; ben de peygamberlerden sizin payınıza düşenim.” (12)

Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki Kur’ân–ı Kerim, bütün insanlara şâmil olup, kıyamete kadar da geçerli olacaktır. Ondan sonra bir kitap gelmeyeceği gibi, onun getirmiş olduğu dinden başka bir din de, Allah katında geçerli olmayacaktır. Çünkü onun getirdiği prensipler, herkes tarafından uygulanması mümkün olan ve her türlü ihtiyacı karşılayan bir özelliğe sahiptir. Yeter ki, onu yorumlayanlar, gerektiği gibi ondan anlasınlar ve insanların ihtiyaçlarına uygun cevaplar çıkarabilsinler.

6. İnsanların Bütün İhtiyaçlarını Karşılaması

Herhangi bir düşünce ya da dinin evrensel olabilmesi için, hitap etmiş olduğu bütün insanların ihtiyaçlarını, isteklerini ve arzularını karşılıyor olması lâzımdır. Bunu yerine getiremeyen bir düşünce ya da dinin evrenselliğinden söz edilemez. Bu açıdan diğer din ve düşüncelere baktığımızda, insanların her yönleriyle değil, ancak sınırlı bazı yönleriyle ilgilendiklerini, hayatlarının bazı yanlarını ihmal ettiklerini görmekteyiz. Ancak Kur’ân, bu türlü bir eksiklikten tamamen uzaktır. O, insanın ihtiyaç hissedeceği hiçbir şeyi eksik bırakmamıştır. En önemlisinden, daha az önemlisine kadar her şeyi ele almış, en güzelini insanlara bildirmiştir. Kısacası düşünen, anlayan ve kavrayabilen için Kur’ân’da her şey vardır. Şu âyet de buna işaret etmektedir:

“...ne kuru ve ne de yaş hiçbir şey yoktur ki, o her şeyi açıklayan Kitap’ta bulunmasın.” (En’âm, 6/59)

Meselâ, inançla ilgili şeyler, insanın asla vazgeçemeyeceği şeylerdir. Bununla ilgili Kur’ân–ı Kerim’de teferruatlı prensipler konulmuş, Yaratıcı’nın isimleri ve sıfatlan genişçe ele alınmıştır (2/255; 6/102; 20/14; 21/22; 23/91; 42/11; 59/22–24; 67/1–2; 112/1–4); ayrıca ibadete yalnızca Allah’ın lâyık olduğu vurgulanmış (7/191–195; 16/17; 22/73–74; 46/4–6); meleklere, peygamberlere ve indirilen kitaplara inanma tavsiyesi yapılmış (2/136; 4/136); öldükten sonra dirilme, insanın dünyadayken yaptıklarından hesaba çekilip mutlaka karşılığını göreceği bildirilmiştir (21/104; 30/27; 32/10; 34/7; 36/78–79; 50/3, 15; 56/47–50; 64/7; 75/3–4).

Namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerle ilgili esaslar va’z edilmiş, insanların yaşantılarında ihtiyaç hissedecekleri kurallar konmuştur. Bu cümleden olarak helâl–haram olan şeyler belirtilmiş (2/188, 275; 3/130; 4/10; 6/152), alış–verişlerdeki esaslar üzerinde durulmuş (2/282; 4/6; 5/106), yetimler ve onların vasileriyle ilgili hükümler belirtilmiş (4/2–10), evlilik, boşanma, nafaka, iddet, süt emzirme gibi konular dile getirilmiştir. Yine bazı suçlara uygulanacak olan cezalar açıklanmıştır meselâ, kasden adam öldürmede uygulanacak kısas cezası (2/178), hatâen öldürmedeki ceza (4/92), yol kesenlere verilecek ceza (5/33), hırsızlık cezası (5/38, 94; 24/2), zina cezası (24/2), iffetli kadınlara zina isnadı cezası (24/4), gibi müeyyideler konulmuştur. Yine insanların arası bozulduğunda takip edilmesi gereken yol belirtilmiş (49/9–10), ailevî problemlerle ilgili çözüm yollan sunulmuş (4/34–35), Müslümanların gayr–i müslimlerle münasebetlerindeki kurallar, sulh anındaki (4/90; 8/61), veya savaş esnasındaki münasebetler (2/190), devamlı olarak savaşa karşı hazırlıklı olma (8/60), düşmanla karşı karşıya gelince çekinmeme, onlardan kaçmama (4/104; 8/15–16), siyasî sığınma isteyenin durumu (9/6), savaş esirlerine uygulanacak muamele (47/4), antlaşma hükümleri (8/58; 9/4; 16/91) gibi prensipler üzerinde durulmuştur.

Ayrıca üzerinde önemle durulan hususlardan bir diğeri de ahlâkî prensiplerdir. Meselâ, akrabalara nasıl davranılacağı (4/36), kötülüğün iyilikle savılacağı ve affetmenin güzel bir haslet olduğu (3/133–134; 5/13; 42/40), doğruluğa teşvik (9/119), emanete saygılı olma (4/58,107; 8/27; 23/1–11), adalete teşvik, (16/90), mütevazi olup, kibir ve çalımdan kaçınma (17/37; 25/63–75; 31/18–19), alay etmenin ve lâkap takmanın hoş bir şey olmadığı (49/11), sû–i zandan, gıybetten ve tecessüsten kaçınma (49/12), başkalarının evlerinin gizliliklerine saygı, oraya girerken dikkat edilmesi gerekli prensipler (24/27–29, 58–59), kadınların namuslarına göstermeleri gereken ehemmiyet (24/31; 33/32, 33, 59), misafirlikle ilgili kurallar (33/53) gibi pek çok konu ele alınmıştır. Kısaca söylemek gerekirse Kur’ân, çok geniş bir konu çeşitliliğine sahiptir. Ve bütün bu işlenen konular, insanların hayatlarında mutlaka önlerine çıkacak meselelerden ibarettir. Dolayısıyla insanlar, kendilerinin ihtiyaç duyacakları şeyleri rahatlıkla buradan çıkarıp alabilirler. Bu da Kur’ân–ı Kerim’in evrensel bir özelliğe sahip olduğunu gösterir.

7. Getirilen Prensiplerin Kabul Edilebilir Olması

Öteden beri pek çok fikir ortaya çıkmış, pek çok felsefî akım meydana getirilmiş ve pek çok sistem insanlığa sunulmuştur. Ancak bunların hiçbiri uzun ömürlü olmamış, en yıkılmaz gibi görünenler bile çok kısa denecek bir zaman diliminde silinip gitmiş, sadece adları kalmış, hattâ bazılarının adları bile unutulmuştur. Onları bu duruma düşüren sebeplerin başında, ortaya koymuş oldukları ilkelerin herkes tarafından kabul edilebilecek bir özelliğe sahip olmamaları gelmektedir. Kur’ân–ı Kerim’e gelince, onun getirmiş olduğu gerek i’tikadî, gerek ahlâkî ve gerekse amelî prensipler, herkes tarafından kabul edilebilir bir niteliğe sahiptir. Çünkü o prensiplerin sahibi, insanın yaratıcısı ve dolayısıyla kimin ne kadar yükü kaldırabileceğini en iyi bilen Yüce Allah’tır. Kabul edilebilirlik, evvelâ öne sürülen kuralların uygulanabilmesine ve akla uygunluğuna bağlıdır. Cenab–ı Hak, insanları zora koşmamış, kimsenin altından kalkamayacağı bir yükü de yüklememiştir:

“...Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez...” (Bakara, 2/185) beyanı da bunu göstermektedir.

Ancak bazı kimseler Kur’ân–ı Kerim’de bildirilen özellikle hükümlerin bazılarına itiraz etmiş, bunların ancak Kur’ân’ın indiği asırda geçerli olabileceğini, günümüzde bunların yerine yeni bazı prensiplerin konulması gerektiğini savunmuşlardır. Bu düşünceler, daha çok oryantalistler tarafından ileri sürülmüş, onlardan da bazı kişiler etkilenmişlerdir.

Meselâ, bir hırsızlık cezası olan el kesmenin, çok evliliğin, miras hukukunda kadına erkeğe nazaran daha az pay verilmesinin vs. günümüz için geçerli olamayacağı iddia edilmiştir. Biz bu makalemizde bunları tek tek ele alacak değiliz. Ancak tenkit edilen bu hükümler tarafsız bir gözle, temiz bir vicdanla, şartlanmışlıktan öte bir yaklaşımla ve insanlığın çok büyük çoğunluğunu bedbaht etmiş, dünyayı kana boyamış mevcut sefih medeniyetin kriterlerine göre değil, İslâm’ın bütünlüğü içinde incelendiği zaman, bu hükümlerin de ne ölçüde mükemmeliyet ifade ettiği görülecektir ve zaten bunlar, ehillerince açıklanmıştır.

İnsan, bir emir veya yasağı incelediğinde, onu önce kendi nefsinde düşünerek, aynı şartlarda kendisinin olduğunu kabul etse ve meseleye öyle yaklaşsa, olayları daha farklı değerlendirecektir. Bunun yerine birtakım kavramlara sığınıp, başkalarının tesirinde kalarak meseleye yaklaşmak ise, kişiyi hatalı görüşlere götürür.

Bu çalışmada evrenselliğin belli başlı şartları üzerinde durulmuştur. Neticede bütün bu şartların Kur’ân–ı Kerim’de varlığını yakînen görmüş olduk. Bütün bunlardan sonra rahatlıkla Kur’ân–ı Kerim’in evrensel olduğunu ve bunda hiçbir şüphenin bulunmadığını söylememiz mümkündür. Ve bu durum, kıyamete kadar da devam edecektir. Çünkü ondan başka kitap indirilmeyecek ve onu insanlığa ulaştıran Peygamber’den (s.a.s.) başka da bir peygamber gönderilmeyecektir.

(Doç. Dr. Muhittin AKGÜL)

Dipnotlar:

1. “Ey Resûlüm, de ki: “Ey insanlar, eğer Allah’ı seviyorsanız, gelin bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah Ğafurdur, Rahimdir. De ki: Allah’a ve Rasûlullah’a itaat ediniz. Şayet yüz çevirirlerse, bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” (Âl–i İmran, 3/31–32)
2. Meşhur bir Alman âlimi olan Dr. Sprenger 1853–1864 yılları arasında Kalkuta’da basılan İbn Hacer el–Askalâni’nin el–İsabe’sine yazmış olduğu İngilizce mukaddimede şöyle demektedir: “Daha önce yaşamış olan milletler arasında, hiçbir millet yoktur ki –nasıl ki şimdi de muasır milletler arasında böyle bir millet bulunmamaktadır– esma–i rical (biyografi ilmi) adıyla anılan kişilerin terceme–i hâlleri hakkında, Müslümanların yaptıklarını yapmış olsunlar. Bu çok önemli ilimde 500.000 kişinin biyografisini toplamışlardır.” Nedvî, Süleyman, er–Risaletü’l–Muhammediyye Daru’s–Suûdiyye. Cidde 1984, s. 62 (1. dipnot).
3. Şiblî, Mevlâna, Asr–ı Saadet (Ter: Ömer Rıza Doğrul), Eser Neşriyat ve Dağıtım, İst. 1977, 1/18–19.
4. Kaya, Mahmud, İslâm’ın Evrenselliği Üzerine Ebedî Risalet Sempozyumu l. Işık Yayınları, İzmir 1993, s. 306.
5. Tevrat’ın bölümlerinin hepsini okuyan bir kimse, ne Hz. Musa’nın, ne de İsrailoğulları’nın başkalarını kendi dinlerine davete memur olduklarını gösteren bir şey bulamaz. Bütün bölümlerde yazılanlar, Yahûdîliğin kendilerine has bir din, Rabb’in de yine onlara ait Tanrı olduğu fikrini te’yîd eder. Derveze, Muhammed İzzet, Tarîhu Benî İsraîl Min Esfârihim’den naklen Çelebi, Ahmet, Mukayeseli Dinler Açısından Yahudilik (Çev: Ahmet M. Büyükçınar, Ömer Faruk Harman), Kalem Yayınevi, İst. 1978. s. 186. Ayrıca bkz: Farukî, İsmail Raci, İbrahimî Dinlerin Diyaloğu (Çev: Mesut Karaşahan), Pınar Yayınları, İst. 1993, s. 35 vd.
6. Yahûdîlerin, dinlerini sadece kendilerine tahsis etmeleri ve yabancıların bu dine girmesine karşı çıkmaları, bir nevî benlik ve kendini üstün, mümtaz görme duygusu sebebiyledir. Bu, öyle bir duygudur ki, sanki diğer insanlara karşı Yahudilerin değerini yükseltmekte ve kendileri dışındaki bütün insanları vahşî veya hayvan kabul etmelerine sebep olmaktadır. Çelebi, Ahmet, a.g.e. s. 187.
7. Fakat İsa cevap verip dedi: “Ben, İsrail evinin kaybolmuş koyunlarından başkasına gönderilmedim.” (Matta, 15/24) ifadesi de bunu göstermektedir.
8. Nedvî, Seyyid Süleyman, er–Risaletü’l–Muhammediyye 165–166. Ayrıca bkz: Kahraman, Ahmet, Mukayeseli Dinler Tarihi s. 159–160.
9. Nedvî, Seyyid Süleyman, er–Risaletü’l–Muhammediyye s. 166. Ayrıca bkz: Kahraman, a.g.e. s. 106.
10. Abdulhalim Mahmud, Ali, Âlemiyyetü’d–Da’veti’l–İslâmiyye Daru’l–Vefa, Kahire 1992, s. 161.
11. Buharî, teyemmüm 1, salat 56; Müslim, mesacid 3; Nesaî, gusül 26; Darimî, siyer 28, salat 111.
12. Darimî, mukaddime 39; Müsned 3/471, 4/276.

56 TV ve radyoda Kur'an okunurken sonuna kadar dinlemek gerekir mi? Bu sırada kanal değiştirmek günah olur mu? Çalışırken Kur'an dinlenir mi?

1. Kur'an-ı Kerim'i, bir insan sesli olarak okuyor ve biz de bu sesi duyuyorsak, onu dinlemek ve susmak farzdır. Bu esnada başka bir işle meşgul olmak caiz değildir.

2. Ancak televizyon, bilgisayar ve radyo gibi şeylerden okunan Kur'an'ı dinlemek ise farz değildir. Çünkü doğrudan insan sesinden değildir. İnsanın sesinin alınıp kaydedildiği bir aletten yansımadır. Fakat dinlersek sevap alırız. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini, A'raf Suresi 204. âyetin tefsiri)

Bu nedenle hakaret niyeti olmadan Kur'an-ı Kerim'in okunduğu kanalı değiştirmenin bir sakıncası yoktur.

Bilgisayar veya televizyon gibi cihazlardan Kur'an dinlerken herhangi bir işle meşgul olmanın da bir sakıncası yoktur.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Hanefi, Şafi ve diğer mezheplere göre Kur'an-ı Kerim’ i dinlemek farz mı, vacip mi, sünnet mi?..

57 Şeytan ayetleri ya da Garanik olayı diye anlatılan iddianın aslı nedir?

Bazı insanların Kur'an'a şüphe düşürmek için zaman zaman bazı iftiralar attıkları görülmektedir. Bunlardan biri de Garanik uydurma hikayesidir. Sizin sorunuza neden olan da budur. Allah peygambelerini bütün vesveselerden ve şeytanın telkinlerinden korumuştur.

“Senden önce hiçbir resul veya nebî göndermedik ki, halkının hidâyetini umarak gayret gösterdiğinde, şeytan onun temennisi hakkında bir vesvese vererek, ümidini kırmak istemesin. Ama Allah, şeytanın attığı o vesveseyi giderir, sonra da âyetlerini sapasağlam, muhkem kılar. Zira Allah alîmdir, hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilir, tam hüküm ve hikmet sahibidir)” (Hac, 22/52).

Bu âyet-i kerime farklı değerlendirmelere mülahazalara yol açmış ve etrafında bir takım hâdiseler, rivayetler örülmüştür. Şimdi bunları ve konunun aslını ele alalım:

“Temenni”nin anlamları:

Burada en önemli kavram “temenni”dir. Kelimenin Türkçe’mizde de bulunan ilk anlamını esas alırsak âyet şöyle tefsir edilebilir: Her peygamber, kavminin ilahi hidayete tabi olup kötülüklerden kurtulmalarını arzu eder. Şeytan, insanların kalplerine şüphe atarak halkı resullere karşı koymaya çağırır. Yahut resul, kavminin hidayetini temenni edip hırsla çalışırken, şeytan onu ümitsizliğe düşürmek için vesvese verebilir, onu maksadından caydırmaya çalışır. Kur’ân-ı Kerim, şeytanlara uyanların yaptıkları işleri bazen şeytanlara izafe eder. Zira sebebiyet münasebeti vardır.

Dine davetinin başlangıcında Peygambere inananlar az, küfür tarafı ise sayı ve maddî imkân bakımından çok güçlü olduğundan şeytan, haklı olanların, sayıca çok olanlar olduğu telkininde bulunur, hattâ "haklı olsa Allah onu üstün kılardı" diye Allah Teâlâ’nın da kendi tarafında olduğu vesvesesini verir. Bu durum, bir taraftan müşrikler, bir taraftan mü’minler hakkında bir fitne (yani imtihan) olur. Fakat neticede Cenab-ı Allah, sabreden iman ehlini teyid ederek, şeytanların ortaya attıklarını giderip peygamberlerin tebligatının hak ve hakikat olduğunu izhâr eder. Şeytanın ye’se düşürmek üzere vesvese verdiği peygamber, ilk anda vesveseye maruz kalsa da, “ismet” vasfı vesvesenin karşısına çıkar, yani Allah’ın verdiği “günahtan korunmuşluk” vasfı, şeytanın vesvesesini iptal edip boşa çıkarır (M. Tahir İbn Âşur, Tefsiru’t-Tahrir, 17/299-300). Allah, müminlerin kalplerinden şeytanın şüphelerini nesh edip, vahdaniyet ve risaletin hakkaniyetini bildiren âyetleri onların kalplerinde muhkem kılar; kâfirler ve münafıklar ise küfür ve şüpheleri içinde kalırlar.

Âyet-i kerime, bu sürecin bütün tevhid tarihinde, istisnasız olarak tekrarlandığını bildirerek Hz. Peygamber’i ve müminleri teselli etmektedir (bk. A.H. Aksekili, Hatemu’l-Enbiya Hazretlerine İsnad Olunan En Çirkin İftiranın Reddiyesi, s. 61-67; İbn Âşur, 17/300-301).

İlgili âyetlerin mânâsını tevcih hususunda birkaç görüş daha varsa da bu âyetteki umum, talil, risalete hakkını vermek gibi üç husus dikkate alınınca, isabetli tefsirin ancak bunlar olduğu tezahür eder (Aksekili, s.69). Bu izahta ne lisan kaidelerine, ne da itikad esaslarına aykırı bir taraf yoktur. Bu mânâ, zorlamasız, insicamlı olarak âyetin fasih ifadesinden ortaya çıkan mânâ olup, ayrıca bir hikâye uydurmak suretiyle boşluk tamamlama ihtiyacı göstermez (İbn Âşur, 17/303).

Âyette geçen temennî’nin ikinci mânâsı “okumak”tır (İbn Âşur, bu mânâ ve bunun şahidi olarak Hassan ibn Sabit (r.a.)’a nisbet edilen beytin ona mensup olduğu hakkında şüphe izhar eder.). Elka “bir şeyi elinden atmak” demek olup, bozmak kasdıyla halk içine bir şey atmak mânasıyla vesvese hakkındâ istiare olmuştur. Nitekim elkaytü fi hadisi fülanin deyimi, “söyleyenin maksadına aykırı olmakla beraber lafzın az çok muhtemel olduğu şeyi sözüne karıştırdım” yahut “netice itibariyle, söylemediği bir şeyi ona mal ettim” demektir. (Hak yolun karşısına çıkanlar, insanları saptırmayı kendilerine iş edinirler, onlar şüpheye uyup, şüphe uyandırmak için çabalar dururlar. Sapkınların kalplerine bunları atanlar (ilka edenler) şeytanlar olduğu için, bu sebebiyyet alâkasından ötürü onların yaptığı iş, şeytanlara izafe edilebilir.)

Meselâ şeytanların kulaklarına üflemeleriyle müşrikler, Hz. Peygamber (s.a.s) Kur’ân âyetlerini tebliğ ettikçe, batıl bir şekilde onu redde çalışıyorlardı.

Kur’an şirke kaçacak delik bırakmaz

Şimdi konunun diğer yönüne geçelim:

Cenab-ı Allah Necm suresinde putları tahkir etmek üzere şöyle buyurur:

“Baksanıza şu Lat ve Uzza’ya; ve üçüncüleri olan öteki (put) Menat’a. Demek erkek size, kadın Allah’a öyle mi? O halde bu insafsızca bir taksim!"

"Onlar (o putlar) sizin ve babalarınızın (tanrı) diye isimlendirdiğiniz (boş, medlûlsüz) isimlerden başka bir şey değildir. Allah onların tanrılığı hakkında hiçbir delil indirmemiştir: o putlara tapanlar sırf zanna ve nefislerinin alçak hevesine uyuyorlar. Hâlbuki onlara, Rableri tarafından yol gösterici gelmiştir."

"Yoksa her arzu ettiği şey, o insanın kendisinin mi olacaktır? Son da ilk de (âhiret de dünya da) Allah’ındır."

"Göklerde nice melek var ki, onların şefaati hiçbir işe yaramaz, meğer Allah’ın dilediği ve razı olduğu kimseye izin verdikten sonra olsun (ancak o zaman şefaatin faydası olur). Ahirete inanmayanlar, meleklere dişilerin adını takıyorlar."

"Onların bu hususta bir bilgileri yoktur; sadece zanna uyuyorlar; zan ise hak olan (ilmin) yerini tutmaz." (Necm, 53/19-28).

Bu pasaj, putları ve putperestliği tahkir eden, bütünlük arz eden, unsurları arasında kopukluk olmayan insicamlı bir metindir. Kısaca söyleyecek olursak, burada putlar ve putperestler, putların kız suretinde tasvir edildiği de tasrih edilerek, yedi yerde açıkça tahkir edilmiştir, şöyle ki:

1. Efe raeytüm (l) ile yapılan tahkir. Zira bu tabir, peşinden gelen şeyi reddetmek için yapılan bir giriztir.

2. Esmâün semmeytûmûhâ ile, kuru isimler, medlulü olmayan sadece müşriklerin vehimlerinde varlığı bulunan putlar kasdedilir.

3. Allah, onları tanrılaştırmaya hak verdirecek hiçbir delil bildirmemiş, hiç bir yetki vermemiştir.

4. “Demek erkek size, kadın Allah’a öyle mi?” istihzası.

5. Sırf zanna ve alçak hevese uydukları ittihamı.

6. Makbul varlıklar olan meleklerin bile, Allah’ın izni olmadıkça, şefaatlerinin fayda vermediği.

7. Meleklerin dişi olduğunu söyleyenlerin ahirete inanmadıkları.

Efe raeytum ile, müşriklerin mabudlarının hakirliği, akidelerinin sakimliği gösteriliyor. Hitap Kureyş’e yapılmaktadır. Yani “sırf ilahî vahy olan bu kelâmı dinledikten, sahibinizin (arkadaşınızın) Miraç'da gördüklerini duyduktan sonra:

“Baksanıza şu Lat ve Uzza’ya, bir de şu geride üçüncüleri olan Menat’a!..” (Elmalılı H. Yazır, 6/4591)

Bu beyandan sonra, siz de o taptığınız muhtelif putları ve geriliklerini gördünüz değil mi? Şimdi haber verin bakalım, size erkek O’na dişi öyle mi! [Müşrikler putlarına müennes (dişi) isim takarlardı. Onlar “putlar, ilâhî kuvvetlerin, melaikenin suretleridir, melâike ise Tanrı’nın kızlarıdır, biz onların suretlerini yapıp dişi isimleri vererek onlara perestiş etmekle kendilerini Allah indinde şefaatçi ediniriz’’ sanıyorlardı].

“O halde bu, insafsızca bir taksim!” (Necm, 53/22). Allah’a çocuk isnat etmek, haddizatında büyük bir zulümdür. Fakat müşrikler, kendilerinin kız babası olmalarını eksiklik sayarak, kız istemedikleri, hattâ onları öldürdükleri halde, kızları Allah’a tahsis etmekle, kendi vicdanlarına karşı, tazim eylemek istedikleri Mabud’u tahkir etmiş, Ona karşı büyük haksızlık etmiş oluyorlardı. (Taberî, 27/58; Elmalılı, 6/4596). Mezkur hususlar putları açıkça tahkir etmesine rağmen, uydurma bir rivayet 20. âyetten sonra “Ve tilke’l-garaniqu’l-ula, ve inne şefaatahünne le-turteca” [Bunlar yüce kuğu kuşları (tanrıçalar)dır ve elbette onların şefaatleri umulur.] sözünün yer aldığını öne sürer.

Aslında ilgisi olmadığı halde, Garanîk meselesi ile ilgisi kurulan sahih bir rivayet vardır. Buharî’de İbn Abbas (r.a)’ın şöyle dediği nakledilir:

“Necm suresini okuyunca Hz. Peygamber (s.a.s.) secde etti, onunla beraber Müslümanlar ve müşrikler, cinler ve insanlar da secdeye vardılar.’(Sahih, “Necm Suresi’nin Tefsiri”).

İmam Ahmed, (Müsned, 6/399-400) ve Nesaî (“İftitah”, 2/160) başka bir tarikten buna benzer bir rivayette bulunur, fakat mazmunu Necm Suresi’nin okunmuş olup, orda bulunan herkesin secde ettiğidir.

Bu secde şöyle izah edilir: Hz. Peygamber (s.a.s.), Cenab-ı Allah’ın, surenin son âyetindeki emrini tutarak secde edince, müşrikler de kendi mabudlarına tazimen secde etmişlerdir (İzmirli İsmail Hakkı’dan naklen Aksekili, s.46-47). Secdeye kapanmaları, Hz. Peygamber’in bir mucizesi de olabilir. Yahut, Kur’ân-ı Kerim’in müessir üslubu, yüce hakikatleri, hele Resûlullah’ın mübarek ağızlarından okununca, muazzam bir tesir gücü kazanmış olmalıdır.

Garanîk Kıssasının Tenkidi

Taberî; M. İbn Kâb el- Kurazî, Ebu’I-Âliye, Saîd İbn Cübeyr, İbn Abbas, Dahhâk, İbn Şihab’dan özeti şu olan bir kıssa nakleder. (Tefsiru’t-Taberî, 27/186-189):

Resûlullah, kavminin yüz çevirdiğini görünce bu ona çok ağır geldi. Allah’tan kavmi ile kendisini birbirlerine yaklaştıracak bir şey inmesini temenni etti. Cenab-ı Allah Necm suresini indirdi. O da okudu. Bu esnada şeytan gönlünden geçirip de kavmine getirmek istediği şeyi onun lisanına atıverdi: “Bunlar yüce kuğu kuşları (tanrıçalar)dır ve elbette onların şefaatleri umulur.” Kureyşliler bunu işitince sevindiler ve onu dinlemek üzere yaklaştılar. Mü’minler de Rab Teâlâ’dan gelen şeyi tasdik ettiler, Peygamber’i bir hata veya vehimden ötürü itham etmediler. O, sureyi bitirince secde etti. Onun secde ettiğini gören mü’minler de onun getirdiğini tasdik ederek secde ettiler. Mescitteki müşrikler de secde ettiler. Velîd ibn Muğîre hariç herkes secde etti. Secde haberi, Habeşistan’a hicret etmiş Müslümanlar’a da ulaştı. Bir kısmı orada kalıp, bir kısmı Mekke’ye hareket etti. Sonra, Cenab-ı Allah, Peygamber’e, “Benim indirmediğim şey söyledin!” dedi. Resûlullah üzüldü, Allah’tan korktu. Bunun üzerine Allah bu âyeti (Hac, 22/52) indirerek onu teselli etti, şeytanın ilka ettiğini neshetti.” (Taberî, 27/187-188).

Muhteva Yönünden Tenkidi

A) Muhteva yönünden tenkidi (dahilî tenkid).

Bu rivayeti, ihtiva ettiği tenakuzlardan ötürü kabul etmek mümkün değildir zira:

a) Daha önce gerek Hac, gerekse Necm sûrelerinde geçen mezkûr iki âyet grubunun tefsirini nakletmiştik. Bu hâdise, onların muhtevaları, sibak siyaklari ile uyuşmaz. Özellikle Necm sûresi, naklettiğimiz pasajında, belirtmiş olduğumuz yedi unsuru ile şirki iptal etmişti. Bu ortam içinde, putları yücelten bir söz girecek yer bulamaz, kabulü mümkün olmaz. Faraza söylenmiş bile olsa, müşriklerin buna kanması mümkün değildir.

Şirke, putlara hakaret üstüne hakaret yağdırılırken öven bir cümle ne ifade ederdi ki? (M.H. Heykel, s. 96; Seyyid Kutub, “Necm suresinin tefsiri,” 27/73). Hiç merak etmeyelim, Peygamberimizin muhatabı şedid müşrikler, böyle bir sözle havalanmayacak kadar davalarına bağlı, şüpheci ve radikal idiler. Böyle bir sözün burada söylendiği farz edilirse, asıl düşünülecek tevcih, diğer yedi unsura ilaveten, onu sekizinci bir hakaret ifadesi saymaktır. Yani, başta bir istifham hemzesi takdir edilerek: “O dişiler (tanrıçalar), onların şefaatleri umulacak ha! Yuh olsun sizin aklınıza!” (Razî, Mefatihu’l-Ğayb, Hac, 52 tefsiri, 6/249) da bu ihtimali bildirmekle beraber isabetli bulmaz).

b) Cenab-ı Allah, bu kısa Necm sûresinde, şeytanın sözünün, âyet olarak girdiği iddia edilen kısmın önünde ve sonunda, bu hikayeyi tam iptal edecek hakikatleri yerleştirmiştir. Red ve iptal edici yedi unsuru, daha önce zikretmiştik. Şimdi de, vahy hakkındaki şu kuvvetli teminatı hatırlatalım: Bu sûrenin baş tarafında (Necm, 53/2-4): “Şaşırmadı sahibiniz, azıtmadı da. Ve hevadan söylemiyor. O, sade bir vahiydir, ancak vahyolunur. Ne aldanır, ne aldatır, o kendi re’y, arzu ve temennisinden söylemez.” âyetleri vardır. Kısaca vahye şeytan asla müdahale edemez, o daima korunma altındadır.

c) Hz. Peygamber (s.a.s.) tarafından böyle bir şey söylenmesi, risalete aykırıdır. Zira böyle bir sözü kasden, cebren veya sehven söylemiş olabilir, başka bir ihtimal yoktur. Kasden söylemek küfürdür, caiz değildir. Peygamberin gönderilmesinin sebebi putları övmek değil, kötülemektir. Şeytanın cebren söyletmesi de mümkün değildir. Zira Cenab-ı Allah, Şeytana:

“Benim kullarım üzerinde senin bir yetkin yoktur.”(Hıcr, 15/42)

âyetinde şeytanın mü'minler üzerinde sultası olmadığını bildirmiştir. Şeytan, mü’min kulları bile icbar edemezse, Peygamber’i hiç edemez. Hz. Peygamber'in, sehiv ve gafletle söylemiş olması ihtimali de merduttur; Zira tebliğ halinde onun hakkında gaflet caiz değildir. Caiz olsaydı, onun söylediklerine artık itimat kalmazdı. Ve çünkü vahy edilen Kur’ân hakkında Cenab-ı Allah, (Fussilet, 42) “Kur’ân'a batıl, ne önünden ne ardından yol bulamaz”, keza, “Kur’ân’ı Biz indirdik ve onu Biz muhafaza edeceğiz” (Hicr, 9) buyurmuştur.

Diğer taraftan, daha birçok âyet, Hz. Peygamberin risalet ve tevhid hususunda son derece kararlı olup, müşriklere azıcık bir meyil dahi göstermediğini bildirmektedir, (bk. Hakka, 46; Yunus, 15; İsra, 74; Furkan, 32.)

Rivayet Cihetinden Tenkidi

Rivayet yönünden bu vak’a uydurmadır. Birçok muhakkik bu kıssayı reddetmiştir. El-Beyhakî: “Bu kıssa, nakil bakımından sabit değildir.” demiştir (Razî, Mefatihu’l-Ğayb, 6/245). Kâdî İyad: “Sahih hadisleri rivayet eden hiçbir kitabın bunu nakletmemesi, hiçbir sikanın bunu sahih ve muttasıl bir senetle rivayet etmemesi, çürüklüğünü göstermeye kâfidir. Nakledenler, sadece tuhaf şeylerle oyalanmayı âdet edinen bazı tefsirciler ile tarihçilerdir.” (eş-Şifa, 2/111). Es-Suheylî: “Bu hadis, sabit değildir.” der (er-Ravdu’1-Unuf, 1/229). Beydavî. Neysabûrî, Ebu’s-Suûd, Ebü Mansur el-Maturidî, İbn Kesir, Nevevî, Bedreddîn Aynî, el-Hatîb Şirbinî, Alusî, Ebu Bekr ibnu’l-Arabî, Ebû Hayyan, bu kıssanın sabit olmadığını beyan edenlerden bazılarıdır. (Bu zatların fikirleri hk. bk. Tefsîru İbn Kesir, Râzî, Hatib Şirbinî, Ebu’s-Suûd, Âlusî tefsirlerinin Hac, 52 âyetine dair yaptıkları açıklamalar). Rivayetin bir aslı olabileceğini düşünenler arasında İbn Hacer ile İbrahim el-Güranî bulunmaktadır.

- Bazı rivayet ehlinin bu kıssaya inanmasını nasıl izah etmeli?

Secde gerçeğine sebep arama, Kureyş’in Hz. Peygamber’in kıraatinin etkisi ve Kur’an’ın büyüleyici üslubunun tesiri altında yaptığı secdeye bahane olarak ileri atmış olabilecekleri sözün yaygınlaşması, keza Hz. Peygamber’in, kavminin hidayete gelmesini çok arzu etmesi, şeytanın işi karıştırıp Hz. Peygamber’e vesvese vermesi, Habeşistan’a gidenlerin geri dönmesi gibi olaylar, hicri ikinci asır başlarında bir araya gelerek bir kıssa halinde birleştirildiği, bazı tarihçiler ve tefsircilerin de, boş bulunup eleştirmeksizin kabul psikolojisi içine girdiği söylenebilir. (bk. Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber, 1/487. Bu konuda daha başka tevcihler de yapılmıştır: Mevlana Şiblî, Asr-ı Saadet, c.l; A.Himmet Berkî- O. Keskioğlu, Hatemul-enbiya, s.96-166).

A. H. Aksekili rivayeti eleştirirken, şeytanın sözünün on beş ayrı şekilde rivayet edildiğini bildirip bunları ayrı ayrı sıralar (s. 16-17). Rivayetlerdeki bu ıztırabı, uydurma olduğunun delili sayar. Daha sonra ise râvîlerdeki ıztırabı ele alır. Ravilerin bu sözü, onu söylediğinde gah Resûlullah’ın namazda olduğu, gah Kureyş’in nâdilerinde (klüplerinde) bulunduğu sırada, veya namaz kılarken uyuklamış, uyurken ağzından kaçırıvermiş tarzlarında on bir çeşit anlatım ile naklettiklerini, birinin bir türlü öbürünün başka türlü söylemesinin de meselenin uydurma olduğunu göstereceğini ifade eder (s. 22). Ona göre bu, Tâbiun devrinden sonra uydurulmuştur. Keza Aksekili, İbn Abbas’a mal edilen bu konudaki sekiz sebeb-i nüzul rivayetini inceleyerek, bu ıztırabın da rivayeti çürüttüğünü beyan eder (s.26).

Konuyu dikkatli şekilde inceleyen muasır müellif Mevdûdî ise, tarihi bakımdan şu tenkitleri öne sürer. 1. Muteber tarihî kayıtlara göre Habeşistan’a ilk hicret bi’setin 5. yılında Receb ayında olmuştur. Hikâyeye göre, sulh haberini öğrenip dönenler, gittikten sadece üç ay sonra, aynı yılın Şevval ayında dönmüş oluyorlar. 2. Hikâyeye göre bu sözü söylediğinden ötürü Resûlullah’ı itab eden İsra, 73-75 âyeti inmişti. Halbuki İsra sûresi Mirac’ı müteakip inmiştir. Miraç ise bi’setin 11 veya 12. yılında vaki olmuştur. Buna göre uyarmanın beş-altı sene bekledikten sonra yapılmasını kabul etmek tuhaflığına düşülür. 3. Teselli etmek üzere indiği bildirilen Hac 52 âyeti Hicrî birinci yılda inmiştir. Buna göre teselli, uyarma ve tekzibden iki-iki buçuk yıl, olayın üzerinden ise dokuz yıl kadar zaman sonra olmuş olur. Bunu kim kabul edebilir? 4. Hem niçin tekzib ve teselli için gelen âyetler, bizzat Necm sûresine ilave edilmeyip ayrı ayrı sûrelere yama olarak eklensin? Hâlbuki bu âyetler, –daha önce gördüğümüz üzere– muhtevalarıyla tam insicamlı olup yama intibaı uyandırmazlar.

Muasır Tunuslu müfessir M. Tahir ibn Âşur bu Garanîk kıssasını maharetle reddettikten sonra hülasa ederken der ki:

“Bu kıssayı, müşriklerin Necm sûresini dinledikten sonra secde ettiklerini bildiren sahih haberle birleştirmek, bazı müelliflerin karıştırmalarından ibarettir. Keza bu kıssayı Hac sûresi ile birleştirmek de öyledir. Mekke’de ilk nazil olan sûrelerden bulunan Necm sûresi ile, bir kısmı Medine döneminin başlangıcında, bir kısmı Mekke döneminin sonlarında inen Hac sûresi arasında pek uzun bir zaman vardır. Keza Habeşistan’a hicret edenlerin dönmesi ile birleştirmek de fanteziden ibarettir."

"Necm Sûresinin inmesi ile Habeşistan’dan dönme arasında nice seneler vardır.1 Hâdisenin aslı şu olabilir: Mekke’de İbnu’z Ziba’ra2 gibi cahil alaycılar vardı. Onlar, Necm sûresinde Lat, Uzza, Menat’ın anılmasını halk içine fitne sokmak için fırsat bildiler. Bu sûreyi seçmelerinin sebebi ise, Allah Resûlü onu Kabe’de okuduğunda müşrikler de orada idiler ve Allah, nebîsi için mucize olarak Kureyşlileri secde ettirdi. Sonra onlar, bu secdelerine mazeret olarak böyle bir hâdiseyi uydurdular." (İbn Âşur, Tefsîru’t-Tahrîr, 17/305)

İbnu’l-Kelbî (ö. 204) Kitab’ul-Asnâm (Putlar) adlı kitabında, cerh ve tadil kaidelerini de tatbik etmeksizin, putlarla ilgili her türlü haberi toplayıp naklettiği halde bunu zikretmez; buna mukabil, Cahiliyye Araplarının Kabe’yi tavaf ederken: “Lat hakkı için, Uzza hakkı için, üçüncüleri Menat hakkı için! Onlar yüksek kuğular (dişi tanrıçalardır), onların şefaatlerine ümit bağlanabilir.” dediklerini anlatır (Kitabu’l- Asnam trc. B. Bilgin, metin, s.13; trc. s.32).

Yakut el-Hamevî de Mu’cemu’l-Büldan adlı ansiklopedik coğrafya lûgatında Uzza’yı anlatırken (4/116-117) müşriklerin bu sözlerini nakleder. Bu son iki cümle, Garanik rivayetinde, şeytanın Peygamberimize söylettiği iddia edilen sözün aynısıdır. Büyük ihtimal Garanik kıssasının menşei, müşriklerin bu sözleridir. Elmalılı H. Yazır da, (6/4597) “Demek ki Garanîk teşbihi, Peygamber’den evvel söylenegelmiş bir sözdür. Muhtelif şekillerde söylenmiş olması da buna delâlet eder. O halde bu söz, esas itibariyle müşriklere bir ilka-yi şeytanîdir.” açıklamasında bulunur.

Bu kıssayı istismar eden veya onu çürüten oryantalistler

Bunca tutarsızlığına rağmen, bu Garanik kıssasını, vahy ve nübüvvet akidesine gölge düşürmeye elverişli bulmaları sebebiyle gerçek kabul eden müsteşrikler, gerçekten acınacak bir ilmî sefalet sergilemektedirler. W. Muir, R. Dozy, Brockelmann, Nöldeke, Blachere, M. Gaudefroy-Demombynes, M. Watt bunlar arasındadır.3 Peşin hüküm ve aleyhtarlık sebebiyle tenakuzlara düşmekten, zekâları ve ilmî maharetleri kendilerini koruyamamıştır.

Bununla beraber, müsteşriklerin ele aldıktan hemen her meselede olduğu gibi, bu mevzuda da, içlerinden bu hususta hakkı teslim edenleri çıkmamış değildir. Ezcümle –bir çok mevzuda garazkâr ve peşin hükümlü olan– L. Caetani, isabetli tahlille bu hikayenin uydurma olduğunu açıklamıştır:

“(...) Çünkü bunu uyduranlar, iki büyük gayr-i tabiîliği ve tezadı bertaraf edememişlerdir. Yalanın bacağı kısadır. Yukarıdaki hadislerin hepsi ispat etti ki, Muhammed ile Kureyşliler arasındaki ihtilaf, Kureyşlilerin düşmanlığı karşısında Müslümanları muhacerete mecbur bırakacak kadar şiddetlidir."

“Şimdi tetkik etmekte olduğumuz hikayeyi bize nakleden muhaddislerin sözlerine inanırsak, Müslümanlar birkaç Kur’ân âyetini alenen okurlarsa gayet şiddetli fena muameleye maruz kalıyorlardı."

“O halde Muhammed’in bütün Kureyşliler önünde koca bir sûreyi baştan aşağı okuması, Kureyşlilerin de ne söyleyeceğini bilmeden dinî bir dikkat ile kendisini dinlemeleri manâsız olmaz mı? Bundan başka, bu hikâye iyi düşünülmüş de değildir. Muhammed, şeytanın talim ettiği âyetleri okuyor ve bunların manâlarını anlamıyor, yahut başka âyet bilemiyor gibi görünmektedir.” (Caetani, İslam Tarihi, 2/264-265). Keza şöyle der:

“Muhammed hakiki bir devlet adamı idi, kendisinde gayet ince biri fikr-i siyasî vardı, insanlarla müzakerede, insanları idarede fevkalâde maharet sahibi idi. Üç puta karşı ibadeti muvakkaten kabul etmek gibi kaba hataların ondan sadır olması gayr-i kâbildir. Çünkü bu hareket geçmiş senelerin cesur çalışmalarını bir an içinde birden bire yıkmaya ve kendi kendisini mahvetmeye müsavi idi.” (bk. a.g.e., s.265-266)

Fakat müsteşriklerden, üstelik ciddî tanınan (Arap Dil Akademisi azalığı ile de taltif edilen) B. Blachere’in irtikâp ettiği, ciddiyetsizlikten de öte, haysiyetsizliği kimse yapmamıştır. Zira bütün dünyada bir kelimesi bile farklı olmayan Kur’ân-ı Kerim’i Fransızca’ya tercümesinde “sözüm ona iki âyet” ilave etmiştir. Yaptığı ilaveler Necm sûresinin 20. âyetinden sonra 20 bis, 20 ter diye yazıp tercüme ettiği bu şeytanî sözlerdir. Bu tahrifi yaparken dipnotta bir gerekçe (!) yazmaya veya kitabının ön sözünde bir açıklama yapmaya bile teşebbüs etmemiştir.

Blachere, daha önce yayınladığı ve nüzul sırasına göre sûreleri sıralayarak tercüme ettiği Kur’ân mealinde ise (Le Coran: Traduction selon un essai de reclassement des sourates, Paris, 1949) bu şeytanî sözleri yine âyet diye dercetmekle beraber, buradaki âyetlerin nüzul tarihi konusunda bir iddia ileri sürer. Yukarıda Necm sûresinden iktibas ettiğimiz pasajda (19-28. âyetler) 19-23 kısmına yeniden bakalım:

Kur’ân’ın üslubunu az çok bilen bir kimse, burada hiç bir manâ boşluğu bulamaz, fikirler teselsül halindedir, kopukluk yoktur. Kelamın gelişmesinde muhatap, 20. âyetten sonra, yani putları tahkire yapılan girizgahtan sonra “Demek erkek size kadın Allah’a öyle mi? O halde bu, insafsızca bir taksim!” kısmını bekler. Blachere, putları daha ayrıntılı tarzda reddeden bu 23. âyetin “muahhar” (yani sonradan inmiş) olduğunu iddia etmektedir. Bunun tek sebebi bu âyetin, putları metheden o uydurma söze imkân bırakmamasıdır. Blachere’in gösterdiği gerekçe de 23. âyetin “arythmique” yani öbürlerine göre uzun olmasıdır. Kur’ân'ın her zaman şiir şeklinde rythmique olduğunu kim görmüş? O, şiir değil ki! Bunu iddia eden mi var? En açık misallerinden biri Fatiha sûresidir. Bu sûrenin 7. âyeti diğerlerine göre açıkça uzun diye sonradan mı eklendiğini söylemek gerekir? Kitab-ı Mukaddes kritiğinde formgeschichtliche adıyla bilinen Alman metodunu Kur’ân’a uygulamak isteyen bu şahıs, mezkur tercümesinde çok tuhaf ve zor durumlara düşmüştür. Meselâ ona göre Asr sûresi önce “Asra andolsun ki insanlar ziyandadır” şeklinde idi. Kalan kısmı sonradan ilave edilmiştir. Ona kalsa bu nevi istisnalar Medine dönemine ait olmalıdır.

Necm sûresinde, 23. âyeti şimdilik bir tarafa bıraksak bile, 21 ve 22. âyetler de putları açıkça reddetmektedir. Müşrikler erkek evlat ister, kız çocuklara hiç değer vermezlerdi. Burada onların bu telakkilerine işaret olunarak, Allah’ı, kendilerinden daha dûn bir mevkiye düşürmelerindeki saçmalık belirtilmiş olmaktadır. Blachere, bunların sonra ilave edildiğini söylemiyor, aksine bu metinlerin “eski” olduğunu tasrih ediyor. Diğer taraftan o, Tûr sûresini nüzul bakımından 22. sıraya koyar. Necm sûresi ise ona göre 30. sıradadır. Tur sûresinin 39. âyeti, ”Demek oğullar sizin de kızlar O’nun öyle mi?” diyerek, aynı şekilde bir taraftan putların bir taraftan puta tapanların hakirliklerini ortaya koymaktadır. Blachere’in dediği gibi: “Kur’ân, dişi tanrıları red delilini tekrar ele almıştır”, öyleyse, bu daha önce yapılmış iken, Necm sûresinde de aynı kelam içinde tekrar edilmiş iken, bu batıl tanrıların hak olduklarının, üstelik övülmelerin manâsı kalır mı?

Sonra gelen 26. âyet, Allah isteyip razı olmadıkça, meleklerin bile şefaatlerinin muteber olmayacağını bildiriyor, yani putların şefaatlerinin asla mevcut olmadığını anlatmak istiyor. Bütün bunlar, müşriklere ait olan bu uydurma sözün, bu muhtevaya ne derece zıt olduğunu göstermeye kâfidir.

Garanik meselesine sarılarak İslâm aleyhinde şüphe uyandırmaya çalışan müsteşrikler dürüst davranmamaktadırlar. Davransalar, İslâm incelemelerinde, Müslümanların “Bizim malımızdır” diye sahip çıktıkları hususları tetkik edip onlar hakkında değerlendirme yapmaları gerekirdi. Onların “bu sabit değildir, bizim malımız değildir” dedikleri şeyleri ise, bir tarafa bırakmaları gerekirdi. Dürüstlük bunu gerektirir. Fakat onların çoğu, Buhari’nin kitabı gibi Müslümanlar’ın ittifakla kabul ettiği kitaptaki hadisleri kabul etmez de, tarihî usule, Müslüman hadisçilerinin koydukları cerh ve tadil kaidelerine uymayan rasgele bir kitaba girmiş (meselâ el-Eğâni, Kitabu’l-Mearif, el-İkdu’l-Ferid gibi edebiyat kitaplarında bulunan) rivayetleri İslâm hakkındaki hükümlerine esas alırlar. Fakat bu, onlar farkında olmaksızın İslâm’ın hakkaniyetine ayrı bir delil oluşturmaktadır. Çünkü böylece onlar, tarihen sabit kâfi nasslarda aleyhte kullanacak tutamak bulunmadığını tasdik etmiş olmaktadırlar.

Dipnotlar:

1. Habeşistan’a hicret eden Müslümanların bir kısmı Hicret-i Nebeviye’ye yakın, bir kısmı ise hicreti müteakip, bir kısmı ise çok daha sonra dönmüşlerdir. (A.H. Berki - O. Keskioğlu, Hatemu’l-enbiya, s.96).
2. Abdullah İbnu’z-Ziba’ra, başlangıçta İslâm’ın en şiddetli aleyhtarlarından biri idi. Mekke’nin fethinden sonra Necran ‘a kaçtı. Daha sonra dönüp özür diledi, özrü kabul edildi, 15/636’da vefat etti (Zirikli, A’lâm).
3) Bu müsteşriklerin, Garanik konusuna temas eden eserleri için bk. Prof Dr. İsmail Cerrahoğlu, A. Ü. İ. F. Dergisi, XXIVI (l981). “Garanik Meselesinin İstismarcıları”, s. 69-91. Muhterem hocamız bu değerli çalışmasında oldukça geniş bir bibliyografya vermektedir). W. Muir, Life of Mahomet. Londra, 1984 s: 78-82; R Dozy, Tarih-i İslâmiyet (trc. Abdullah Cevdet), Mısır, 1908, 1/68-72; C.Brockelmann, İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi, (trc. N. Çağatay), Ankara, 1964, s.13; Th. Nöldeke, Geshichte des Qorans, 1909, s: 100-103; Blachere, Le Probleme de Mahomet, Paris, 1952, s: 40-41; M. Gaudefroy-Demombynes; Mahomet, Paris, 1957, s.84-88; M. Vatt, Muhammad at Mecca, Oxford, 1953, s: 101-169; M. Watt. Hazret-i Muhammed, (trc. Hayrullah Örs), İstanbul, 1963 ,s: 65-71.

58 Kur'an, Peygamberimizin (sav) sözleri olamaz mı? Değilse nasıl ispat edilir?

Kur'ân-ı Kerim'in, Efendimiz veya başka birinin sözü olduğu iddiası birkaç gözü dönmüş cahiliye insanıyla, günümüzün, Kur'ân düşmanı batılı, doğu bilimciler tarafından sık sık ortaya atılan bir mevzudur. Bununla bilgisiz, görgüsüz kimselerin zihinlerinin bulandırılması hedeflenmektedir. Kanaatimizce, dünün müşrikleri gibi, bugünün müşrikleri de, bu mevzuda düşünmeden maksatlı davranıyor ve garazlı konuşuyorlar. Zira Kur'ân, kim tarafından olursa olsun, insafla ele alındığı zaman bir beşere mal edilemeyecek kadar üstün ve ilâhî olduğu anlaşılacaktır.

Şimdi bu ciddî konunun derinlemesine tahlilini dev adamların devâsâ kitaplarına havale edip sadece birkaç ana başlığı hatırlatacağız:

1) Bir kere Kur'ân'ın üslubuyla hadislerin üslubu birbirlerinden o kadar farklıdır ki; Araplar, Efendimizin Kur' ân dışı beyanlarını, kendi sohbet ve konuşma tarzlarına uygun buluyorlardı ama, Kur'ân karşısında hayret ve hayranlıktan kendilerini alamıyorlardı.

2) Hadisleri okurken, arkasında düşünen, konuşan, Allah korkusundan iki büklüm olan bir insan imajı sezilir. Oysa ki, Kur'ân'ın sesinde yüksek bir kuvvet, heybetli bir edâ ve cebbar bir şive hissedilir. Bir insan beyanında, birbirinden öyle çok farklı iki üslubu birden tasavvur etmek ne aklın kabul edeceği bir durumdur ve ne de mümkün olabilir.

3) Mektep-medrese görmemiş ümmî bir insanın -O ümmîye ruhlar feda olsun- eksiksiz, kusursuz; ferdî, ailevî, toplumsal, iktisâdî ve hukukî bir sistem getirip yerleştirmesi, her şeyden evvel düşünce ve aklın gerçeklerine aykırı bir durumdur.. Hele bu sistem, asırlar boyu, dost-düşman bir çok millet tarafından tatbik edilecek kadar harika ve bugüne kadar tazeliğini korumuşsa.

4) Kur'ân'da varlık, hayat ve bunlarla alâkalı ibadet , hukuk ve iktisat gibi mevzular birbiriyle öyle dengeli ve yerli yerince ele alınmıştır ki; bunları görmezlikten gelerek onu bir insanın sözüymüş gibi farz etmek, bir bakıma onu tebliğ eden bir insan kabul etmemek demektir. Zira, yukarıdaki meselelerin bir teki bile, süreklilik ve zaman üstü olma gibi, hususiyetleriyle en büyük dâhilerin dahi altından kalkamayacağı ağır meselelerdir. Böyle, yüzlerce meselesinden her biri, birkaç dâhinin üstesinden gelemeyeceği zengin muhtevalı bir kitabı, mektep-medrese görmemiş ümmî bir Zat’a dayandırmak delili olmayan çıplak bir iddiadır.

5) Kur'ân, geçmişe-geleceğe dair verdiği haberler itibariyle de hârikadır ve kesinlikle insan sözü olamaz. Bugün, yeni yeni keşiflerle ortaya çıkarılan, geçmiş kavimlerin yaşayış tarzları, iyi veya kötü akıbetleri kelimesi kelimesine asırlârca evvel Kur'ân-ı Kerim'in haber verdiği gibi çıkmıştır. İşte, Hz. Sâlih, Hz. Lut ve Hz. Musa gibi peygamberler, işte onların kavimleri ve işte her biri başlı başına birer ibret sergisi olan meskenleri..!

Kur'ân'ın, geçmişe dair verdiği haberlerin kesinliği ve doğruluğu kadar, geleceğe ait haberleri de o ölçüde önemli ve başlı başına bir mucizedir. Mesela: senelerce evvel Mekke'nin fethedileceğini ve Kâbe'ye emniyet içinde girileceğini 'Allah dilediğinde, güven içinde başlarınızı tıraş ederek ve saçlarınızı kısaltarak korkmadan Mescid-i Haram'â gireceksiniz' (Fetih/27) ayetiyle haber verdiği gibi, İslâm'ın bütün bâtıl sistemlere galebe çalacağını da 'O, Resûlünü, hidayet ve hak dinle gönderdi ki bütün dinlere galebe çalsın. Şahit olarak. Allah yeter' (Fetih/28) beyanıyla ilân etti. Bunun gibi, o gün Roma'lılar karşısında savaş galibi görünen Sâsânilerin yenileceğini ve aynı zamanda, Bedir gâlibiyetiyle Müslümanların da sevineceğini 'Rum yenildi (bölgenize) en yakın bir yerde. Onlar bu mağlubiyetten sonra (yeniden) galebe çalacaklar. Birkaç yıl içinde. Bundan önce de sonra da iş Allah'a aittir. O gün mü'minler de sevinirler.' (Rum/2-4) müjdesiyle duyurmuştu; vakti gelince Kur'ân'ın haber verdiği gibi çıktı. Bunun gibi, 'Ey Resûl, Rabbinden sana indirileni duyur; eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni (insanlardan gelen kötülüklerden) koruyacaktır' (Maide/67) ayetiyle de, en yakınındaki amcasından, düşman millet ve düşman devletlere kadar çevresi düşmanlıklarla sarılı olduğu halde, hayatını emniyet içinde geçireceği va'dolunmuşdu ve öyle de oldu.

Değişik ilim dallarının keşfedilmesiyle, âfâk ve enfüsün yâni insan mâhiyeti ve mekânların didik didik edileceğini, ilmî buluş ve tespitlerin, yeni yeni keşiflerin insanoğlunu inanmaya zorlayacağını 'Biz onlara, ufuklarda ve kendi nefislerinde mucizelerimizi göstereceğiz ki, o (Kur'ân ve Kur'ân'ın getirdiklerinin) gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbi'nin her şeye şahit olması yetmez mi?' (Fussilet/53) mucizevî beyanıyla ifâde etmişti ki, günümüzde süratle o noktaya doğru gidilmektedir.

Ayrıca, Kur'ân, indirildiği günden bu yana 'Deki: And olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek için toplansalar, yine O'nun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka verseler de.' (İsra/88) deyip, düşmanlarının damarlarına dokundurduğu halde, bir-iki küçük hezeyanın dışında, kimsenin ona bir benzer yapmaya teşebbüs etmemesi ve edememesi, onun verdiği haberi doğrulamakta ve mucize olduğunu ilan etmektedir.

Kur'ân-ı Kerim'in indirildiği ilk yıllarda, Müslümanlar az, zayıf, iktidarsız ve geleceğe ait hiçbir düşünceleri yoktu. Ne bir devlet, ne dünya hâkimiyeti ne de yeryüzündeki sistemleri altüst edecek dinamikleri yoktu ve yeni dinin güç kaynağı adına hiçbir şey bilmiyorlardı. Oysa ki, Kur'ân 'Allah sizden, inanıp iyi işler yapanlara va'deti ki; onlardan öncekilerini nasıl hükümrân kıldıysa, onları da yeryüzünde hükümran kılacak ve kendi!eri için seçip beğendiği dinlerini sağlama bağlayacak ve korkularının ardından da onları güvene erdirecektir.' (Nur/55) ayetiyle onlara, bu yüksek hedefleri gösteriyor ve cihanın hakimi olacakları müjdesini veriyordu.

Daha bunlar gibi, Müslümanlığın ve Müslümanların geleceği, zafer ve mağlubiyetleri, ilerleme ve gerilemeleriyle alâkalı pek çok ayetler var ki, hepsini burada zikretmemiz mümkün değil.

Kur'ân-ı Kerim'in gelecekle alâkalı verdiği haberlerin büyük bir bölümünü, değişik ilim dallarının varacakları nihâi hudutlarla ilgili olan ayetler teşkil eder. İlmî tespitlerle alâkalı, kısa işaretler halinde, Kur'ân'ın verdiği haberler o kadar hârika ve o kadar erişilmezdir ki, onun bu mevzudaki beyanlarını kulak ardı etmek mümkün olmayacağı gibi, bu mevzudaki beyanlarıyla ona insan sözü demek de mümkün değildir.

Yüzlerce âyetin doğrudan, delillerle ve işaret yoluyla ifâde ettikleri harikalara dair pek çok eser yazıldığından, bu meselenin geniş olarak izahını o eserlere havale ederek, misâl teşkil edecek birkaç ayetin işaret ve delâlet ettikleri hususları kaydedip geçeceğiz.


1. Kâinatın Yaratılışı
Kâinatın yaratılışıyla alâkalı olarak 'İnkâr edenler, gökler ve yer bitişik bir durumdayken, onları birbirinden ayırdığımızı, sonra da bütün canlıları sudan yarattığımızı görüp düşünmüyorlar mı? Halâ imân etmeyecekler mi?' (Enbiya/30) ayetinin anlattığı yüksek hakikat, teferruatına dair farklı fikirler ileri sürülse bile ilk yaratılışla alâkalı değişmeyen en sabit bir prensiptir. Ayette anlatılan, bitişik olma ve ayrılma, ister gazlardan meydana gelen kitlenin, nebulolara ayrılması, ister güneş sistemi gibi sistemlere bölünüp şekillenmesi ve yörüngeli mükemmel düzenli sistemlere dönüşmesi, isterse bir sahâbiye ve bir dumanın bölünüp, parçalanıp, kontrol altına alınması şeklinde olsun netîce değişmez. Âyet, kullandığı malzeme ve seçtiği üslup itibariyle, ilmî araştırmalar için hep bir ışık kaynağı olmuş, bütün iddia, teori ve tezlerin eskiyip atılmasına karşılık o, tazeliğini korumuş, bugünlere gelmiş ulaşmış ve yarınlara hakim olmaya da aday görünmektedir.


2. Astronomi
Kur'ân-ı Kerim'de astronomiye esas teşkil edecek o kadar çok âyet vardır ki, bunların bir araya getirilerek teker teker tahlil edilmeleri, ciltler ister. Biz bir-iki âyetin işaretiyle yetineceğiz.

'Allah o zattır ki, gökleri, görebildiğiniz bir direk olmaksızın yükseltti; sonra da iradesini (tekvin) arşına yöneltti. Artık hepsi belli bir süreyle kayıtlı olarak akıp gitmektedir.' (Ra'd/2)

Âyet, göklerin yükseltilmesini, genişleyip büyümesini hatırlattığı gibi, her şeyin düzen içinde baş başa, omuz omuza olmasını da (bilebileceğimiz cinsten bir direk olmaksızın) sözüyle ifade etmektedir. Evet, gök kubbeyi tutup, dağılmasına meydan vermeyen, görebileceğimiz cinsten bir direk yok ama, yine de bütün bütün direksiz değil. Zira, kütlelerin dağılmaması ve gelip birbirine çarpmaması için, görülsün görülmesin mevcut düzene esas teşkil edebilecek kanun, kaide, prensip mânâsında böyle bir direğin vücudu zarurîdir.

Kur'ân bu ifadesiyle bizlere, kültürler arası ile'l-merkez (merkez çek) an'il-merkez (merkez kaç) prensibini düşündürmektedir ki, bunun, Newton'un çekim kanununa veya Einstein'in (hayyiz)'ine uyup uymaması bir şey ifade etmez.
Hele âyetin, Güneş ve Ay'ın akıp gittiğini ifade etmesi çok enteresandır ve üzerinde durulmaya değer. Rahmân suresindeki 'Güneş ve Ay'ın hareketleri. tamamen bir hesaba bağlıdır' (Rahman/5), Enbiya suresindeki 'Geceyi, gündüzü, Güneşi, Ay'ı yaratan O'dur. Bunların her biri bir yörüngede yüzmektedirler' (Enbiya/33), Yâsin suresindeki 'Güneş kendine mahsus yörüngede akıp gitmektedir' dedikten sonra 'Bunların her biri belli bir yörüngede döner dururlar'(Yasin/38-40) diyerek,Güneş, Ay ve sair gezegenlerin bir düzene göre yaratıldıklarını, bir âhengi temsil ettiklerini ve hesaplı bir gerçeğe dayalı bulunduklarını apaçık dile getirmektedir.


Yerin Yuvarlaklığı
'Geceyi gündüzün üstüne, gündüzü de gecenin üstüne doluyor'(Zümer/5) ayeti, kullandığı malzeme itibariyle, gece ve gündüzün birbirini takip etmesini, sarığın başa sarılması gibi, ışık ve karanlığın, yerkürenin başına 'sarık gibi dolanması' sözüyle anlatıyor. Bir diğer âyette ise 'Sonra da yeri döşeyip (geoit şeklinde) yerleşmeye hazırladı.' (Naziat/30) diyerek araştırmacılara en son noktayı göstermektedir.


Mekân genişlemesi hususunda:
'Semâyı biz kendi elimizle kurduk ve sürekli genişletmekteyiz'(Zariyat/47) Bu genişleme ister Einsteine'nin anladığı mânâda, ister Edwin Hubble'in Güneş sisteminin dahil olduğu galaksiden, nebulozların uzaklaşması şeklinde olsun fark etmez. Önemli olan Kur'ân'ın, ana konuya parmak basıp, sonrasında keşifsel ilimlerin çok önünde zirveleri tutup onlara ışık yaymasıdır.


3. Meteoroloji
Hava akımları, bulutların yoğunlaşması, havanın elektriklenmesi, şimşeklerin çakması ve yıldırımların meydana gelmesi Kur'ân-ı Kerim'de, yer yer ilâhî nimetleri hatırlatma ve yer yer de insanları tehdit etme bahislerinde çokça zikredilen hususlardan biridir. Meselâ 'Baksana, Allah bulutları sürüyor, sonra toparlayıp birleştiriyor, sonra da üst üste yığıyor.. Bir de bakıyorsun bunun arkasından yağmur ortaya çıkıyor. Doluyu da yukarıda dağlar gibi olanlardan indiriyor; onunla dilediğini vuruyor, dilediğinden de onu öteye çeviriyor' (Nur/43) Her yerde olduğu gibi, burada da Kur'ân yağmur hadisesinin zirve durumunu ihtâr ederek, havayı velveleye veren, bulut, yağmur, şimşek ve yıldırımlar gibi ürperten, korku veren hadiselerin arkasındaki nimetlerini ihsan eden eli göstermek ve ruhları ona karşı uyanık olmaya çağırmakta aynı anda, belli disiplinlere bağlı olarak yağmur ve dolunun meydana geliş keyfiyetlerini ve sonra da yeryüzüne inmelerini öyle garip bir biçimde anlatmaktadır ki; böyle bir anlatış tarzından hemen herkes bugün bilinene ters düşmeyecek şekilde yağmur ve dolunun meydana geliş keyfiyetlerini anlar ve Kur'ân'ın beyanına hayranlık duyar. Kur'ân, iki ayrı çeşit elektriğin birbirini çekmesi, aynı cinsten elektrik yükünün birbirini itmesi, rüzgârların devreye girerek birbirini iten bu bulutları birleştirmesi; yerden yukarıya yükselen pozitif yüklü akımların hava boşluğundaki mevcut elektrikle birleşmesi neticesinde elektriklenmenin meydana gelmesi ve bu noktada buharın su damlaları halinde yere inmesi gibi detaylarla meşgul olmaz. O, ana hadise ve asıl tema üzerinde durur; ayrıntıya ait diğer meselelerin izah ve isimlendirilmelerini zamanın tefsirine bırakır.

Hicr suresindeki 'Aşılayıcı rüzgârları gönderip onunla gökyüzünden su indirip size takdim ettik (yoksa) siz o suyu depo edemezdiniz' (Hicr/22) ayeti, bu hususa ayrı bir boyut ilâve ederek ağaçların ve çiçeklerin aşılanmasında rüzgârların fonksiyonuna dikkati çektiği gibi onların bilhassa, bulutları aşılama vazifesini de ihtar etmektedir. Oysa ki, Kur'ân indirildiği zaman, ne otun, ağacın, çiçeğin ne de bulutların aşılanma ihtiyaçları bilinmediği gibi, rüzgârların çelik-çavak bu önemli vazifeyi gördüklerinden de hiç kimse haberdar değildi...

4. Fizik
Varlığın ana unsuru madde ve onun çift ve tek olma gibi hususiyetleri de Kur'ân-ı Kerim'in ele alıp anlattığı mevzulardandır.

Meselâ, Zâriyat suresinde 'İyice düşünesiniz diye biz her şeyi çift olarak yarattık' (Zariyat/49) her şeyin çift olarak yaratıldığı ve Kur'ân'ın kullandığı malzeme itibariyle, bunun önemli bir esas ve tüm zamanlara hitap eden bir prensip olduğu anlaşılmakta. Şuarâ suresindeki ayette ise 'Yeryüzüne bakmıyorlar mı? Biz onda nice iç açıcı çiftler yaratıp yetiştirdik' (Şuara/7) denilerek, her sene gözümüzün önünde haşr-ü neşr olan yüzbinlerce çifte dikkat çekilmekte ve Allâh'ın nimetleri hatırlatılmakta. Yâsin suresindeki ayet ise, daha genel ve daha enteresan: 'Ne yücedir o Allah ki toprağın bitirdiklerinden, (onların) kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden hep çiftler yaratmıştır' (Yasin/36) şeklindeki beyanıyla, bugün bilip tespit edebildiğimiz çift yaratıkların yanında, henüz bilemediğimiz birçok çiftlerin varlığı da, ihtar edilmektedir.

Evet, Allah, insanlardaki erkeklik ve dişilikten, otların, ağaçların çift olma esasına; atomlar, atomlardaki elektron ve çekirdek ikiliğinden, madde -anti madde zıd eşliliğine kadar, canlı-cansız, yerde-gökte değişik keyfiyet ve boyutlarda ne kadar çift varsa, umum nimetlerini hatırlatma sadedinde, kendinden başka her şeyin çift olduğunu zikredip bizleri düşünmeye davet ediyor.

Sırf birer misal teşkil etsin diye, yukarıda zikrettiğimiz âyetlerden başka, pek çok ilâhî beyan var ki, her birisi başlı başına birer mucize olması itibariyle, hem Kur'ân'ın Allah kelâmı olduğuna hem de Peygamberimizin O'nun elçisi bulunduğuna apaçık delâlet etmektedir.

Evet, Kur'ân yeryüzünde hayatın ortaya çıkışından, bitkilerin aşılanma ve üremelerine, hayvan topluluklarının yaratılmasından hayatlarını onlarla devam ettirdikleri bir kısım sırlı düsturlara, bal arısı ve karıncanın esrarlı dünyalarından kuşların uçuş keyfiyetine, hayvan sütünün hasıl olma yollarından insanın anne karnında geçirdiği safhalara kadar pek çok mevzuda, kendine has ifade tarzıyla, öyle veciz, öyle muhtevâlı, öyle hâkim bir üslupla ele aldığı şeyleri takip etmektedir ki; bizim yorumlarımız bir yana, ne zaman onlara müracaat edilse hep taze, genç ve ilimlerin varabilecekleri en son hedefleri tutmuş oldukları görülecektir.

Şimdi, bir kitap, binlerce insanın, bilmem kaç asırlık çalışmaları neticesinde varabildikleri noktaların dahi ötesine parmak basıyor, mevzuya hakim bir üslupla o mevzunun özetini ve temelini veriyorsa, o kitabı, değil on dört asır evvelki bir insana, günümüzün farklı ilim dalları ile meşgul yüzlerce, binlerce dâhisinin mesâisine vermek dahi mümkün değildir. Hele o kitap, Kur'ân gibi muhtevası zengin, ifadeleri çarpıcı, üslubu yüksek, şivesi de ilâhi olursa...

Şimdi dönüp muhatabımıza soralım, okuma yazma bilmemesi ile mucize o Zât, okulun, medresenin, kitabın bilinmediği o cahilîye döneminde, canlılarda sütün meydana geliş şeklini kimden öğrendi? Rüzgârların aşılayıcı olduğunu, bitkileri ve bulutları aşıladığını, yağmur ve dolunun meydana gelme noktalarını nasıl bilebildi? Yerkürenin geoit şeklinde olduğunu O'na kim öğretti? Uzay genişlemesini hangi rasathanede ve hangi dev teleskoplarla tespit edebildi? Atmosferin yapı taşlarını ve yukarılara doğru çıktıkça oksijenin azlığını hangi laboratuarda öğrendi? Hangi röntgen veya ultrasyon cihazları ile anne karnındaki embriyonun geçirmiş olduğu safhaları aynı aynıya tespit etti? Sonra da bütün bu bilgilerin detaylarını bilen alanında uzman bir ilim adamı edasıyla, tereddütsüz, şüphesiz ve kendinden gayet emin bir tarzda muhataplarına anlattı?..

Kur'ân-ı Kerim, Efendimizin vazife, mesuliyet ve yetkilerini anlatıp O'na yol gösterdiği gibi, yer yer de seviyesine uygun olarak O'na uyarılarda bulunmakta ve ikaz edip yönlendirmektedir.

Meselâ: Bir defa münafıklara, izin vermemesi gerekirken izin verdiğinden dolayı 'Allah seni affetsin, doğru söyleyenler sana iyice belli olup ve yalan söyleyenleri bilmezden önce niçin onlara izin verdin?' (Tevbe/43) şeklinde tembihte bulunduğu gibi, Bedir esirleri hakkındaki tatbikatından dolayı da 'Yeryüzünde tam yerleşip istikrar kazanıncaya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, Allah ise (sizin için) ahireti istiyor. Allah daima üstün ve hikmet sahibidir... (Enfâl/67) 'Eğer Allah'tan (affınıza dair) bir yazı ve takdir geçmemiş olsaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu.' (Enfal/68) mahiyetinde uyarıda bulunmuştu.

Bir keresinde, Allah'ın dilemesine havale etmeden, 'yarın bu işi yaparım' dediği için 'Hiçbir şey için bunu yarın yapacağım deme. Ancak Allah dilerse (de). Unuttuğun zaman Rabbini an ve "Umarım Rabbim beni bundan daha doğru bir bilgiye ulaştırır" de' (Kehf/23-24) emir ve tembihinde bulunmuş, bir başka sefer 'insanlardan korkup çekiniyordun; oysa asıl çekinmeye lâyık olan Allah idi' (Ahzab/37) uyarıyı andırır bir mahiyette sadece Allah'tan korkulması lâzım geldiğini ihtar etmişti.

Zevcelerini bir meseledeki tavırlarına karşı bal şerbeti içmemeye yemin edince 'Ey Peygamber! Eşlerinin rızasını arayarak Allah'ın sana helâl kıldığı şeyi niçin haram kılıyorsun? Allah çok gafûr ve rahimdir' (Tahrim/1) diyerek sertçe ikaz ediyordu.

Daha bunlar gibi, pek çok âyetle, bir taraftan O'nun vazife, mesuliyet ve yetkilerinin sınırları belirlenirken, diğer taraftan az dahi olsa bu sınırlara riâyet edilmediği, vazife ve mesuliyetin yapılması gerektiği gibi yerine getirilmediği zamanlarda O'na ikaz ve tembihte bulunulmuş ve yer yer sertçe uyarmalar yapılmıştır.

Şimdi hiç akıl kabul eder mi ki, bir insan bir kitap telif etsin, sonra da o kitabın muhtelif yerlerine kendi hakkında, uyarı, kınama, ikaz ve ihtar ifade eden âyetler yerleştirsin. Hâşâ!... O kitap Allah kitabı, O zât da O'nun şerefli tebliğ edicisidir.

Kur'ân-ı Kerim, bir belağat harikasıdır ve bu sahada eşi menendi yoktur. Bu itibarla da onu bir beşere mal etmek mümkün değildir.

Efendimiz (sav) Peygamberlikle ortaya çıktığı zaman, kitleleri arkasından sürükleyen bir yığın şâir, edip ve söz üstâdı vardı. Bunlar pek çoğu itibariyle de O'na düşman idiler. Yer yer kafa kafaya verip düşünüyor; Kur'ân'ı bir kalıba yerleştirmek, bir şeye benzetmek ve ne olursa olsun mutlaka hakkından gelmek istiyorlardı. Hatta, zaman zaman Hıristiyan ve Yahudi âlimleriyle de görüşüyor, onların düşüncelerini alıyorlardı . Ne pahasına olursa olsun Kur'ân çağlayanını durdurmak ve kurutmak için akıllarına gelen her şeyi yapma kararındaydılar. Bütün bu engellere ve engellemelere, akla hayâle gelmedik karşı koymalara aldırmadan yoluna devam eden Hz. Muhammed (sav), bilumum inkârlara, ilhadlara karşı sadece ve sadece Kurân'la karşılık veriyor ve mücadelesini de zaferle noktalıyordu. Hem de bunca düşmana rağmen.

Evet, o gün, Hıristiyan ve Yahudilerden ileri gelen alimlerle beraber, belagatın dev temsilcileri, tek cephe olup etrafı velveleye verdikleri bir dönemde, Kur'ân o üstün ifade gücü, o büyüleyici beyanı, o baş döndürücü üslûbu, o insanın içini ürperten mana derinliği ve ruhâniliğiyle muhataplarının gönlüne girdi; arşı, ferşi çınlatacak bir ses, bir soluk oldu yükseldi. Sürekli olarak düşmanlarını, karşı koymaları için çağırdı, tehdit etti, meydan okudu: 'Siz de Kur'ân'a benzer bir kitap, hiç olmazsa onun bir suresine denk bir şey, daha da olmazsa aynı ağırlıkta bir âyet ortaya koyun; yoksa savulun gidin!..' dediği ve o günden bugüne de 'Eğer kulumuz Muhammed'e (sav) indirdiğimizden şüphe içindeyseniz, haydi onun gibi bir sûre getiriniz ve eğer doğru iseniz; Allah'tan başka bütün yardımcılarınızı da çağırınız.' (Bakara/23) 'De ki: and olsun, eğer insanlar ve cinler şu Kur'ân'ın bir benzerini getirmek için toplansalar, yine onun benzerini getiremezler. Birbirlerine arka çıkıp yardım etselerde...' (İsra/88) 'Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Öyle ise siz de onun benzeri on uydurulmuş (dahi olsa) sure getiriniz. (Hatta) eğer doğru iseniz, Allah'dan başka çağırabildiklerinizi de çağırınız' (Hud/13) ayetleriyle aynı şeyleri tekrar edip durduğu halde, bir-iki hezeyanın dışında, Kur'ân'ın bu meydan okuyuşuna cevap verilmemesi, onun kaynağının insani olmadığını gösterir. Zira, tarih şahittir ki, Kur'ân'ın düşmanları O'na ve O'nun tebliğ edicisi olan Peygamber Efendimize (ASM) her türlü kötülük yapmayı denedikleri halde, Kur'ân'a benzer yapmayı akıllarından bile geçirmediler. Böyle bir şeye güçleri yetseydi, yaptıkları nazire ile Kur'ân'ın sesini kesecek, tehlikelerle dolu savaşma yolunu seçmeyeceklerdi.

Evet, o koca belagat üstadları, şeref, haysiyet hatta ırz, namus gibi en değerli şeylerini tehlikeye atıp savaşma yolunu seçmeleri, Kur'ân'a benzer yapılamamasının en açık delîlidir. Eğer benzerini yapmak mümkün olsaydı, bu şekilde karşı koymayı savaşmaya tercîh edecek ve geleceklerini katiyyen tehlikeye atmayacaklardı.

Arap şâir ve edebiyatçılarının, Kur'ân'ın benzerini getirememeleri tahakkuk edince, ona Hıristiyan ve Yahudiler arasında menşe' aramak bir zavallılık ve çaresizlik ifadesidir. Hem, Hıristiyan ve Yahudiler bu muhteva ve bu ifade zenginliğinde bir kitap hazırlayıp ortaya koymaya güçleri yetseydi, ne diye onu başkasına nispet edeceklerdi. 'Biz yaptık' der ve onunla övünürlerdi.

Kaldı ki, dünden bugüne, dikkatsiz veya garazlı bir iki batılı doğu bilimci ve müşrike bedel, bir sürü ilim adamı, araştırmacı ve düşünür Kur'ân'ın içerik zenginliği, ifade gücü karşısında hayranlıklarını gizleyememiş ve onu alkışlamışlardır.

Charles Milles; Kur'ân'ın üslubundaki zenginlik itibariyle benzerinin yapılamayacak ve tercüme edilmeyecek kadar yüksek bir edâya sahib olduğunu...

Victor İmberdes; Kur'an'ın, bütün hukuk esaslarına kaynak olabilecek zengin bir muhtevaya sahib bulunduğunu...

Ernest Renan; Kur'ân'ın dînî bir inkılâb kadar edebî bir inkılâb da yaptığını...

Gustave Le Bon; Kurân'la gelen İslâm'ın en saf, en hâlis bir tevhid anlayışını dünyaya tebliğ ettiğini...

CI. Huart; Kur'ân'ın Allah kelâmı olup, vahiy yoluyla Hz. Muhammed'e (sav) tebliğ edildiğini...

H. Holman; Hz.Muhammed'in (sav) Allah'ın son peygamberi, İslâmiyet'in de vahy edilmiş dinlerin en sonuncusu bulunduğunu...

Emile Dermenyhem; Kur'an'ın, Peygamber'in (as) birinci mucizesi olduğunu, edebî güzelliği itibariyle de erişilmez bir muamma olduğunu...

Arthur Bellegri; Hz. Muhammed'in (sav) tebliğ ettiği Kur'ân'ın bizzat Allah'ın eseri olduğunu.,.

Jean Paul Roux; Peygamberimizin en güçlü mucizesinin melek vasıtasıyla gönderilen Kur'ân-ı Kerim olduğunu...

Raymond Charles; Kur'ân'ın, hükmü hâlâ devam eden ve Allah'ın bir elçi vasıtasıyla müminlere tebliğ ettiği beyanların en canlısı olduğunu...

Dr. Maurice; Kur'an'ın her türlü itiraz ve eleştirinin üzerinde bir mucize, bir harika olduğunu hatta daha da ileri giderek, edebiyatla ilgilenenler için Kur'ân'ın bir edebî kaynak, dil uzmanları için lâfızlar hazinesi ve şairler için bir ilham membaı bulunduğunu...

Manuel King; Kur'ân'ın, peygamberimizin peygamberliği süresince Allah'tan aldığı emirlerin mecmuu bulunduğunu...

Mr. Rodwell; İnsanın Kur'ân'ı okudukça hayretler içinde kaldığını ifâde eder ve onu takdirlerle alkışlarlar.

Sadece birer cümleciklerini alıp naklettiğimiz bu seçkin ilim adamı ve düşünürler gibi, daha yüzlerce fikir adamı ve araştırmacı, bilgilerinin genişliği ölçüsünde, aynı hakikatlara parmak basmış ve Kur'ân karşısında takdirle iki büklüm olmuşlardır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur’an’ın Bilimsel Mucizeleri | Seyrangah TV

Kuran’ın Gaybi Haberleri | Seyrangah TV

Kur’an’ın Mucizeleri | Seyrangah TV

59 Kur'an-ı Kerim Arapça indirilmiştir. Ancak Kur'an'da İbranice, Farsça, Süryanice, Yunanca, Kıptice kelimelerin olduğundan bahsediliyor. Buna nasıl açıklık getirilir?

"Biz onların, Peygamber hakkında: “Mutlaka ona öğreten bir insan vardır!” dediklerini pek iyi biliyoruz. Hakikatten uzaklaşarak tahminle kendisine yöneldikleri şahsın dili, yabancı bir dildir, halbuki bu Kur’ân, açık bir Arapça ifadedir." (Nahl, 16/103)

Bilindiği üzere Kur’an, Cenab-ı Hakk’ın Hz.Muhammed (asm)’e Cebrail (as) aracılığı ile indirdiği manaya delalet eden elfazın (Nazm-ı Münzel’in) ismidir. Sadece mana olarak değil, Resülüllah (asm)’in kalbine elfazı ile indirilmiştir. Nitekim:

“Şüphesiz O, alemlerin Rabbı tarafından indirilmiştir. Onu Ruhu’l-emin (Cebrail), uyarıcılardan olasın diye, senin kalbine apaçık Arap diliyle indirdi.” (Şuara, 26/192-195)

“Böylece biz onu Arapça bir Kur’an olarak indirdik.” (Ta-Ha, 20/113)

“Korunsunlar diye dosdoğru Arapça bir Kur’an indirdik.” (Zümer, 39/28)

“Bu bilen bir toplum için, ayetleri Arapça bir Kur’an olmak üzere ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır.” (Fussilet, 41/3)

gibi tam on ayrı yerde (Yusuf, 12/2; Ra’d, 13/37; Nahl, 16/103; Şura, 42/7; Zuhruf, 43/3; Ahkaf, 46/12) Nazm-ı Münzel’in Arapça olduğunu ifade eden ayetlerden, sadece mananın değil, elfazının da Kur’an kavramının içeriğine dahil olduğu açık ve kesin bir şekilde anlaşılmaktadır.

Kur'ân Arapçadır. İçinde bazı kelimelerin Farsça, Türkçe, Hindce, Habeşce olduğunu söyleyip bazı örnekler vererek yabancı kelimeler de olduğunu iddia edenler varsa da bu pek geçerli bir iddia değildir. Yaşayan her millet başka dillerden kelime alır ve o kelimeyi kendi dil yapısına uydurur.

Kur'an apaçık Arapça bir kitaptır. Yani Arap dilini bilen herkes Kur'an’da söylenenleri anlar. Kur'an’da Arap diline daha önceden başka dillerden geçmiş kelimeler olabilir, ama bunlar da zaten Arapçadır. Arap dilinde olan kelimelerdir.

Burada dil bilimi düşünülmeden, sadece bir iddiada bulunmak için ortaya atılmış bir suçlama vardır. Bu özellik sadece Arap dilinde değil her dilde vardır. Her dile başka dillerden kelimeler geçer ve bu dile yerleşir. Aynı şey Türkçede de geçerlidir. Kelimelerin başka dillerden geçmiş olması bu cümlenin Türkçe olmadığı anlamına gelmez. Aksine bu cümle içindeki kelimelerin hemen hemen hepsi yabancı dillerden geçmiş kelimeler olsa da, herkesin anlayabileceği açık bir Türkçedir. Kur'an da bu şekilde anlaşılır bir Arapça ile yazılmış bir kitaptır. Ayetlerde de Kur'an’ın bu yönü açıkça vurgulanmaktadır.

Kur'an-ı Kerim Arap lisanı üzere nazil olmuştur. Bir çok âyetlerde Kur'an Arabî olmakla tavsif edilir.
Resulullah (asm), Kur'an'ı kavmine anlıyacakları açık bir lisanla okuyordu; bundan on beş asır evvelki Arap diliyle yâni Hicaz'da, Mekke'de konuşulan Kureyş diliyle ifade edilmiştir. Bunda hiç şüphe yoktur. Ancak şurası da bilinmelidir ki, Arapça o devirde bir dildi, fakat muhtelif lehçeleri olan bir dil. Kur'an ise Kureyş lehçesiyle inmiştir. Çünkü Mekke bir kültür merkezi idi; Arapçanın en güzeli orada konuşuluyordu.

Mekke haç mevsimiyle, Beyti Şerifiyle, birer edebi dernek olan Ukâz, Zülmecâz, Mecenne gibi panayırlarıyla Arapların kültür merkezi olduğu gibi aynı zamanda ticaret merkezi idi. Arap kafileleri, ticaret kervanları şimale, cenuba giderek başka yerlerle temas halinde idi. Şimale gelenler Bizans'a tabi olan Hristiyanlarla temas ediyorlar, şimal doğuya gidenler İran Mecusileriyle görüşüyorlardı. Bu temaslarda kültür, medeniyet, edebiyat, vesaireye dair bilgi ediniyorlardı. Medeniyetin ve kültürün bir milletten başka bir millete geçişi temaslarla olur. Komşu milletler birbirlerinden görüp öğrenirler. Bu temaslar ve ticari münasebetler neticesinde Farsça ve Yunanca kelimeler Arapçaya girmiştir. En büyük kültür lisanıdır. Milletlerin birbirleriyle temasları neticesinde ilk müteessir olan lisandır. Aynı yol ile Arapçaya Süryanice, İbranice, hattâ Türkçe lûgatlardan da kelimeler girmiştir.

Mekke ve Hicaz halkının Yahudilerle de teması vardı. Yahudiler ticaret yolunda idiler. Cenuba giden ticaret kervanları da böyle temaslar yapıyordu. Hatta ticaret merkezi olan Mekke'de az da olsa İranlı, Yunanlı, Mısırlı, Habeşli kimseler gelip oturuyorlardı. Şüphesiz bunlar Arapçayı öğreniyorlardı. Arapçaya da bir çok kelimelerin bu vesile ile girmesi tabii bir şeydir.

Demek Arapçaya da başka milletlerin dillerinden kelimeler girmişti. Zaten yeryüzünde başka dilden kelime almayan tek bir dil var mıdır? Bugün birbirine yabancı saydığımız diller arasında müşterek kelimeler yaşamıyor mu? Hele bir guruptan olan diller arasında bunlar ne çoktur. Fransızca, İngilizce, Almanca ile Farsça arasında müşterek kelimeler ne kadar boldur. Bu dillerde Arapçadan alınma kelimeler de vardır. Türkçede Farsça, Farsçada Türkçe kelimeler çoktur. Böylece Arapçada da, başka dilden kelimeler mevcuttur. İslâmın geniş müsamaha ve ilmi hürriyet devrinin âlimleri bu kelimeleri tesbit etmişlerdir.

60 Kâfirun suresi hangi olay üzerine inmiştir; nüzul sebepleri nelerdir? Kafirun suresinin tefsiri nedir?

Mushaftaki sıralamada yüz dokuzuncu, iniş sırasına göre on sekizinci sûre­dir. Mâûn sûresinden sonra, Fîl sûresinden önce Mekke'de inmiştir. Medine'de in­diğine dair rivayet de vardır. (bk. Şevkânî, V, 597)

Tefsirlerde anlatıldığına göre Kureyşliler Hz. Peygamber (asm)'den bir sene kendi ilâhlarına tapmasını, bir sene de kendilerinin onun İlâhına tapmalarını istemişler. Hz. Peygamber (asm) de "Kendisine bir şeyi ortak koşmaktan Allah'a sığınırım!" demiş; bu kez Kureyşliler, "Bizim ilâh­larımızdan bazılarını istilâm et (öp, el sür), biz de seni tasdik edip ilâhına ibadet edelim." demişler. Bunun üzerine Kâfurun sûresi inmiştir. (Taberî, XXX, 213-214; Kurtubî XX, 225)

Sûre adını ilk âyetinde geçen ve "inkarcılar" anlamına gelen "kâfirun" keli­mesinden almıştır. "Kul yâ eyyühe'l-kâfirûn, Mukaşkışe, İhlâs, İbadet, Dîn" adla­rıyla da anılmaktadır. Aynca İhlâs suresiyle birlikte bu iki sûreye "İhlâsayn (iki İhlâs)" adı verilmiştir.
 
Sûrede Hz. Peygamber (asm)'in inkarcılarla şirk ve sapkınlıkta birleşemeyeceği ifade edilmekte ve İslâm dininin şirkten uzak tutulması hedeflenmektedir.
 
Müfessirler bu sûrenin faziletiyle ilgili olarak Hz. Peygamber'in, "Kul hüvellahu ehad Kur'an'ın üçte birine denktir, Kul yâ eyyühel-kâfirûn ise dörtte birine denktir." buyurduğunu; Sahâbe'den birine, "Uyumak üzere yatağına yattığında Kul yâ eyyuhel-kâfırûn sûresini oku; bunu okursan şirk inancına sapmaktan korunur­sun." dediğini naklederler. (İbn Kesîr, VIII, 526; Şevkânî, V, 597-598)
 
Surenin Meali:
Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla...
1. De ki: "Ey inkarcılar!
2. Ben sizin tapmakta olduğunuz şeylere tapmam.
3. Siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz.
4. Ben sizin taptıklarınıza tapıyor değilim.
5. Siz de benim taptığı­ma tapıyor değilsiniz.
6. Sizin dininiz size benim dinim banadır."
Tefsiri:
 
1-6. Tevhîd ilkesinin sembolü olarak Mekke döneminin ilk yıllarında inen bu sûrede, müşriklerin şahsında tüm putperestlere İlân edilmek üzere iman ile şirkin ayrı şeyler olduğu, bu iki inanç sistemi arasında bir benzerlik bulunmadığı, dola­yısıyla ikisinin birlikte bulunmasının mümkün olmadığı kesin olarak ifade edil­miştir.
 
Bazı müfessirlere göre 2-3. âyetlerde gelecekte Hz. Peygamber (asm)'in müşrikle­rin taptığına tapmayacağı, onların da Hz. Peygamber'in taptığına tapmayacakları ifade edilmiş; 4-5. âyetlerde ise halihazırda da onların tutumlarının farklı olmadı­ğı bildirilmiştir.
 
Ancak Şevkânî bu yorumu reddetmekte, 4-5. âyetlerin 2-3. âyet-lerdeki gerçeği pekiştirdiğini söylemekte; bu tekrarlara dil kurallarından ve Arap şiirinden örnekler getirmekte, Hz. Peygamber'in hadislerinde de benzer tekrarla­rın bulunduğunu ifade etmektedir (bk. V, 599-600).
 
Bizim tercihimiz de bu yön­dedir. Zira 2-3. âyetlerde Hz. Peygamber (asm)'in şahsında müminlerin sadece bir Al­lah'a kulluk etmeleri emredilmiş, Allah'a ortak koşanlarla gerek inanç gerekse ibadet bakımından hiçbir şekilde benzerliklerinin bulunmadığı vurgulanmıştır. 4-5. âyetlerde ise Hz. Peygamber'i kendi dinlerine döndürmek isteyen putperestlerin ümidini kırmak maksadıyla vurgu tekrar edilmiştir.
 
"Sizin dininiz size, benim di­nim banadır." şeklinde tercüme ettiğimiz 6. âyet, daha geniş kapsamlı ve daha vur­gulu bir şekilde önceki âyetleri tekit eder ve bu iki din arasında uzlaşmanın olama­yacağını gösterir. Zira bu iki dini uzlaştırmak, hak ile bâtılı uzlaştırmak anlamına gelir.
 
Son âyetten dîn, vicdan ve ibadet özgürlüğünün esas olduğu, kimsenin her­hangi bir dine girmeye zorlanamayacağı anlamının da çıkarılabileceğini düşünen bir kısım müfessirler bu âyetin müşriklere karşı savaşılmasını emreden âyetle (bk. Tevbe, 9/36) neshedildiğini yani hükmünün kaldırıldığını ileri sürmüşlerdir.
 
An­cak, bizim de katıldığımız görüşe göre âyetin hükmü kaldırılmamıştır; çünkü bura­da bir emir veya yasak değil, bir vakıanın tespiti ve ifade edilmesi (haber) söz konusudur; haber ise Allah'tan olduğu için gerçektir, değişmez, kıyamete kadar ge­çerlidir. (bk. Şevkânî,V, 600)
 
Bu âyet, bir vakıa tespiti olduğu ve müslümanların zayıf durumda bulundukları bir dönemde indiği için ondan din ve vicdan özgürlü­ğü anlamının çıkarılamayacağı da düşünülebilir. Kuşkusuz İslâm'da din, vicdan ve ibadet özgürlüğü vardır; ancak bu özgürlükler Medine döneminde inen âyetler­de ifade edilmiş, müslümanların hakim oldukları zaman ve mekânlarda uygulan­mış, hayata geçirilmiştir.
 
(bk. Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu:V/671-673.)

61 Hz. Zeyd, Kur'an'da ismi geçen tek sahabi midir? Kur'an-ı Kerim'de isminin geçmesinin nedeni nedir?

Kur'an'da bazı sahabilere işaret vardır, ancak ismi geçen sahabi Hz. Zeyd'dir:

"... Zeyd, o kadından alakasını kesince, biz onu sana zevce (eş) yaptık ki, mü'minlere evlatlıklarının kendilerinden alakalarını kestikleri (boşadıkları) zevcelerini almakta bir müşkülat olmasın. Allah'ın emri yerine gelecektir."(Ahzab, 33/37)

ayetinde hem Hz. Zeyd'in ismi geçmekte hem de bunun hikmeti açıklanmaktadır.

Hz. Zeyd, Peygamberimiz (asm)'in azadlı kölesidir ve İslamı kabul eden ilk sahabilerdendir. Peygamberimiz onu evlatlığı olduğunu ilan etmişti ve toplumda herkes onu Peygamberimiz'in oğlu olarak görmekteydi. Ancak daha sonra gelen bu ayet ile bu yasaklanmış ve bundan sonra Zeyd kendi babasının ismiyle çağrılmıştır.

Böyle önemli bir konuda, olayın yanlış anlaşılmaması ve Hz. Zeyd'in boşadığı Hz. Zeyneb'in Peygamber Efendimiz (asm) ile evlenmesinin bir sakıncasının bulunmadığının belirtilmesi için, ismin açıkça belli olması gerekliydi. Yoksa farklı yorumlara neden olabilirdi. İşte, Hz. Zeyd'in boşadığı kadınla Peygamber Efendimizin evlenmesinin helal olduğunun net olarak belli olması için, ilgili ayette Hz. Zeydi'in ismi de açıkça geçmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

- İslam'da düşünce özgürlüğü ve Hz. Zeyneb'in Hz. Zeyd ile evliliği konusunu açıklar mısınız?..

62 Kur'an-ı Kerim'de ateistlerden söz edilmekte midir? Ateist ve kafir birbirinden farklı mıdır?

Evvela ateist “kâfir” kavramında dahildir. Her kâfir ateist değil, fakat her ateist kâfirdir.

İslam alimleri, Allah’ın sıfatları konusunda “bila teşbihin ve la temsilin ve la ta’tilin…” derler. Bununla Allah’ın bir benzerinin olmadığını ifade etmekle beraber, onun varlığını yok sayan bir anlayışın da (Ta’tilin de) doğru olmadığını anlatmak istiyorlar. Bu sebepledir ki, İslam literatüründe ateistler “Muattıla” sözcüğüyle ifade edilmiştir.

Aslında İnsanlık tarihi boyunca Allah’ın varlığının inkârı meselesi yok denecek kadar azdır. Bundandır ki, Kur’an-ı Hakim'de üzerinde durulan konu Allah’ın varlığının ispatından ziyade, Allah’ın birliğinin ispatı meselesidir. Çünkü, kâfirler Allah’ı inkâr etmiyor, sıfatlarında yanlış yapıyorlar. Hatta müşrikler bile Allah’ın varlığını inkâr etmiyorlar.

Bu hastalık, materyalist felsefe akımının ortaya çıktığı bu son üç-dört asrın ürünüdür.

Bediüzzaman Said Nursi’nin açıklamasına göre (Sözler, Yirmi Beşinci Söz ikinci Suret Beşinci Nokta), Tur suresinin 29-43. ayetlerinde yer alan ve “Yoksa” anlamına gelen “EM” istifham edatıyla başlayan ayetlerden her biri, inkârın, dalâletin ve dinsizliğin her çeşidini susturan, son derece yoğun, etkili bir hitap harikası ortaya kor. Bedâhetleri, âşikâr gerçekleri inkârcıların tepelerine füzeler gibi indirir. On beş defa "Yoksa?" lafzı ile yapılıp pekiştirme ifade eden soru üslubu (istifham-ı inkârî ve teaccubî) ile "Nasıl olur da bu gerçekleri reddedebilirsiniz, şaşılır sizin aklınıza!" diyerek şüphenin bütün çeşitlerini çürütür ve her bir cümlede inkâr gruplarından bir bölümünün iddialarının hülasasını iptal eder.

Misal olarak konumuzla ilgili olan ateistliği “Onlar bir Yaratan olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa kendi kendilerini mi yarattılar?” mealindeki ayetlerin ışığında şu cümlelerle ortaya koymuştur:

“Veyahut, kâinatı abes ve gayesiz itikad eden felâsife-i abesiyyun gibi, kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, hâlıksız mı zannediyorlar? Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir ve mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır ve evâmir-i İlâhiyeye musahharlardır."

"Veyahut, firavunlaşmış maddiyyun gibi, "kendi kendine oluyorlar, kendi kendini besliyorlar, kendilerine lâzım olan her şeyi yaratıyorlar" mı tahayyül ediyorlar ki, imandan, ubudiyetten istinkâf ederler? Demek kendilerini birer hâlık zannederler. Halbuki, bir tek şeyin hâlıkı, her bir şeyin hâlıkı olmak lâzım gelir. Demek kibir ve gururları onları nihayet derecede ahmaklaştırmış ki, bir sineğe, bir mikroba karşı mağlûp bir âciz-i mutlakı, bir kadîr-i mutlak zannederler. Madem bu derece akıldan, insaniyetten sukut etmişler. Hayvandan, belki cemâdattan daha aşağıdırlar. Öyleyse bunların inkârlarından müteessir olma. Bunları dahi bir nevi muzır hayvan ve pis maddeler sırasına say. Bakma, ehemmiyet verme”
(Nursi, a.g.y).

Diğer ayetlerin açıklaması için de ilgili eserin ilgili yerine bakılabilir.

Tur Suresi’in ilgili ayetlerinin mealleri:

29. Ey Resulüm, sen irşad ve nasihatına devam et. Sen Rabbinin ihsanı sayesinde kâfirlerin iddia ettikleri gibi kâhin de değilsin, deli de değilsin.

30. Ne o, yoksa onlar senin hakkında: "Ne olacak? Şairin biri! Feleğin onun başına neler getireceğini göreceğiz" mi diyorlar?

31. De ki: "Bekleyin bakalım! Ben de sizin fecî âkıbetinizi bekliyorum."

32. Akılları mı kendilerinden bunu istiyor, yoksa onlar azgın bir toplum olduklarından mı böyle yapıyorlar?

33. Yahut Kur'ân'ı "kendi uydurdu" mu diyorlar? Hayır! Onlar bu iddialarında samimî değiller. Onların inanmaya niyetleri yok da onun için bu kabîl sözler sarfediyorlar. (Vicdanları ağızlarından çıkan bu iddiayı kabul etmez. Zira Araplardan bir ferdin bütün Arapları âciz bırakacak bir eser ortaya koyamayacağını kesin bilirler.)

34. O halde bu iddialarında tutarlı iseler Kur'ân gibi bir söz getirsinler bakalım!

35. Onlar bir Yaratan olmaksızın mı yaratıldılar? Yoksa kendi kendilerini mi yarattılar?

36. Yoksa, gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar kesin bilgiye ulaşmaya gitmezler.

37. Yoksa Rabbinin hazineleri onların mı yanında? Yoksa kâinatı onlar mı yönetiyorlar?

38. Yoksa onların yükselmelerini sağlayan bir merdivenleri, kuleleri var da o sayede mi göklerin haberlerini dinliyorlar? Öyleyse o haber dinleyenleri kim ise, meleklerin sözlerini dinlediğine dair kesin bir delil getirsin!

39. Yoksa kız çocukları O'nun da, erkekler sizin mi?

40. Yoksa onlardan vahyi tebliğ, risalet ve irşad hizmetlerinden ötürü bir ücret istiyorsun da, onlar ağır bir borç yükü altında eziliyorlar mı?

41. Yoksa gayba dair bilgiler kendilerinin elinin altındadır da, onlar oradan istedikleri tarzda yazıp kopyalıyorlar mı?

42. Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Şunu bilsinler ki: Asıl kapana kısılacak olanlar, o kâfirler olacaklar.

43. Yoksa onların Allah'tan başka bir tanrıları mı var? Allah onların iddia ettikleri ortaklardan münezzeh ve yücedir.

44. Şayet kendilerinin kötü bir maksatla istedikleri gibi gökten bir parçanın düştüğünü görseler, inatlarından ötürü "Bunlar üst üste yığılmış bulutlardır" derler.

45. O halde sen onları, darbe yiyip çarpılacakları güne kadar kendi hallerine bırak! (Bu âyetin işaret ettiği hadiselerin birincisi, Bedir zaferidir.)

46. O gün hile ve tuzakları kendilerine asla fayda sağlamaz ve yardım da görmezler.

47. Muhakkak ki o zalimlere bundan başka azap da vardır; fakat onların çoğu bunu bilmezler.

48-49. Rabbinin hükmü yerine gelinceye kadar sabret. Çünkü sen Bizim himayemiz altındasın. Namaza kalktığında Rabbini hamd ile tenzih et. Geceleyin de, gecenin sonunda yıldızların batışının ardından da O'na ibadet edip tenzih et. (Namaza kalktığında:"Subhanekellahümme ve bi hamdike" demek, mânası mümkün olduğu gibi, "Uykudan kalktığında" veya "herhangi bir meclisten, bir yerden kalktığında" mânasına da gelebilir.)

63 İmale nedir?

İmale: Terim olarak kıraat ilminde fethayı (üstün hareke) kesreye (esre hareke) doğru meylettirerek okumaya denir.

İmale okuyuşta kolaylık sağlamak içindir. Bunlardan fetha asıl, imale ise ferîdir. Kur'an'da imale ile okunan yerler vardır. Her iki okuyuş şekli de Kur'an'ın inmiş olduğu fasih Arapça konuşan Arapların dillerinde mevcuttu. İmale her harfte yapılmaz. Sadece elif, râ ve te'nis hâ'sında yapılır. Bunlara imale harfleri denir.

Kıraat imamlarından bir kısmı imale yapmadan okurlar. Bunlar İbn Kesir, Ebû Cafer ve Yakub'tur. Bir kısmı da imale ile okurlar. Bizim kıraat imamımız Asım'dan ikinci râvisi Hafs sadece Hûd Sûresinin 41. ayetindeki "mecrâha" kelimesinde imale yaptığını rivayet etmiştir. Hafs rivayetinde bundan başka imale yoktur.

Türkçe'de imale:
Aruz vezni ile yazılmış Türk şiirinde, tabiî olarak uzatılmaması icap eden kısa heceleri uzun hece halinde okumaya denir. Şairlerce çok baş vuruları bu husus, Türkçe'nin aruz veznine uymamasından ileri gelmiştir.

64 Elif-Ba cüzüne çalışmak ya da Kur'an okumak için camiye giden kız çocukları adetli iken ne yapacak? Bu durumda camiye devam etmeleri caiz mi?

Hanefi ve Şafii alimlerine göre, cünüp olan bir kimsenin veya adet halindeyken bir bayanın Kur'an okuması, -bir yol olmadığı takdirde- camiye uğraması caiz değildir. Ancak Hanefi âlimlerinden bazılarına göre, adet halinde olan bir kadının durumu normal boy abdestine muhtaç olan bir cünüpten farklıdır. Ay hali bir iradeye bağlı değildir.

Ayrıca, Kur'an'ı öğretme/öğrenme konusunu da farklı değelendirenler vardır. Bu âlimlere göre, adet halindeki bir bayanın Kur'an'ı, özellikle heceleyerek öğretmesinde veya bir ayetten daha az parçalar halinde okutmasında bir sakınca yoktur. (bk. İbn Abidin, I/172).

Maliki mezhebine göre de, adet halinde olan bayan öğretmen veya öğrencinin -zarurete binaen- Kur'ana dokunmasında ve okumasında bir sakınca yoktur. (bk. Cevahir el-İklil, s.32; eş-Şeyh ed-Derdir, eş-Şerhu'l-kebir, I/126-el-Mektebetu'ş-Şamile-; Halilil, Günenç, Günümüz Meselelerine Fetvalar, s.137).

Şu kısa yaz devresinde Kur'an kurslarında öğretme ve öğrenme fırsatı bir zaruret olarak değerlendirilebilir.

Bu zarurete dayanarak Maliki'nin kolaylık sağlayan görüşüyle amel edilmesine gerekçe vardır denilebilir. Yani, kurslarda Maliki görüşüyle amel edilerek okutma ve okumaya ara verilmemesi daha uygun olur diye düşünmek mümkündür. Kaldı ki, Hanefi ilmihallerde de özel halde olanlar, birer kelime atlayarak Kur'an okuyup öğretebilirler, diye bir çare de gösterilmektedir. Bundan da faydalanarak öğrenime ara vermemek mümkündür.

Elbette bu çareyi zayıf bulanlar, kendi mezheplerinin görüşleriyle amel etmede ısrar edenler olabilir. Onlara yanlış yapıyorlar, denmez; Kur'an öğrenimine ara vermeye razı oluyorlar, başka hak mezhebin kolaylık sağlayan görüşüyle amel etmeye razı olmuyorlar, demekle yetinilir, bir tartışmaya girme gereği duyulmaz. Duyulmamalıdır da.

Netice olarak diyebiliriz ki, bu konuda zarurete binaen Malikî mezhebini ve onlar gibi düşünen diğer âlimleri taklit etmekte bir sakınca yoktur. Yeter ki, caminin temizliğine bir zarar gelmesin.

65 Kur'an'da tekrar edilen Hz. Musa ve Hz. Hızır hadisesi nedir?

HZ. MUSA VE HZ. HIZIR KISSASI

Hz. Musa (as) ve genç yardımcısının “iki denizin birleştiği yere” yaptıkları yolculuk.

"Hani Musa genç yardımcısına demişti: İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim ya da uzun zamanlar geçireceğim." (Kehf, 18/60)

Balık, buluşma yerinin tam olarak belirlenmesinde bir işaret olmuştur.

"Böylece ikisi, iki (deniz)in birleştiği yere ulaşınca balıklarını unutuverdiler; (balık) denizde bir akıntıya doğru (veya bir menfez bulup) kendi yolunu tuttu. (Varmaları gereken yere gelip) Geçtiklerinde (Musa) genç-yardımcısına dedi ki: 'Yemeğimizi getir bize, andolsun, bu yaptığımız-yolculuktan gerçekten yorulduk.' (Genç-yardımcısı) Dedi ki: 'Gördün mü, kayaya sığındığımızda, ben balığı unuttum. Onu hatırlamamı şeytandan başkası bana unutturmadı; o da şaşılacak tarzda denizde kendi yolunu tuttu.' (Musa) Dedi ki: 'Bizim de aradığımız buydu.' Böylelikle ikisi izleri üzerinde geriye doğru gittiler." (Kehf, 18/61-64)

Ayetlerden Hz. Musa (as) ve genç yardımcısının yanlarında yemek üzere bir balık getirdikleri anlaşılmaktadır. Ancak henüz yeme vakitleri gelmeden evvel, Allah bu balığı ikisine birden unutturmuş, balık da onların unuttukları bu anda akıntıya doğru gidip, yanlarından uzaklaşmıştır.

Ancak bu unutmanın pek çok hikmetleri vardır. Allah bir hayır ve hikmet üzerine ikisine birden yiyeceklerini unutturmuştur. Hz. Musa (as)'ın iki denizin birleştiği yere gelmesinin nedeni, Kehf Suresi'nin devamında hakkında bilgiler verilen önemli ve kutlu bir şahısla görüşmektir. Kaderde belirlenmiş bu yere ulaşmak için Hz. Musa (as) ve genç yardımcısı uzun zaman geçirmişlerdir. Ancak bu buluşmanın tam yerine ulaşabilmek için daha fazla detaya ihtiyaçları vardır. Çünkü iki denizin birleştiği yer olarak ifade edilen mekan geniş bir alanı ifade etmektedir. Böyle geniş bir alanın hangi noktasında buluşacaklarını bilmeden, aradıkları kişiyi bulmaları çok zor olabilir.

İşte bu aşamada balığın kaçışının bir hikmeti ortaya çıkmaktadır. Bu kaçış açık bir işarettir. Çünkü balık, aradığı (Hz. Hızır olduğu tahmin edilen) kutlu şahıs ile Hz. Musa'nın buluşacakları yerin detayının tespitinde bir görev üstlenmiştir. Musa Peygamber ve yardımcısının unutması sonucu balığın kaçtığı yer, onların buluşma noktasını belirlemektedir. Allah bu buluşmanın nokta tayinini, balığın kaçışını vesile kılarak gerçekleştirmektedir.

Hz. Musa’nın üstün merhamet ve ilim sahibi Hz. Hızır ile buluşması

"Derken, katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve tarafımızdan kendisine bir ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kulu buldular." (Kehf, 18/65)

Allah kullarına karşı sonsuz merhamet sahibidir, Rahman ve Rahim'dir. Hz. Musa (as)'ın buluşmak üzere yola çıktığı Hz. Hızır (as) ise Allah'ın kendisine rahmet verdiği bir kişidir. Yani Allah'ın Rahman ve Rahim sıfatı Hz. Hızır (as) üzerinde tecelli etmektedir. Allah, Hz. Hızır'a Kendi katından üstün bir ilim vermiş ve onu üstün bir kul kılmıştır.

Hz. Musa tabi olmak için Hz. Hızır’dan izin istemiştir

"Musa ona dedi ki: Doğru yol (rüşd) olarak sana öğretilenden bana öğretmen için sana tabi olabilir miyim?" (Kehf, 18/66)

Ayetlerde geçen ifadelerden, Hz. Musa'nın buluşacağı bu kutlu kişi hakkında daha önceden vahiy ile detaylı bilgi aldığı anlaşılmaktadır. Söz konusu durumu ortaya koyan pek çok delil vardır. Örneğin Hz. Musa (as) buluşacağı yere, bulunduğu yere göre oldukça uzak olmasına rağmen gitmek için bir çaba sarf etmiştir. Çünkü orada buluşacağı kişinin kendisine çok fazla fayda vereceğine emindir. Bunun herhangi bir buluşma olmadığını, çok özel bir buluşma olduğunu bilmektedir. O nedenle her türlü zorluğu göze almakta, uzun bir yol katetmektedir.

Ayrıca buluşur buluşmaz karşısındaki kişiyi hemen tanımış, onun üstün ahlakını ve ilmini fark etmiş ve kendisine tabi olmayı talep etmiştir. Bu da karşısındaki kişinin ilim öğretilen, kutlu bir kişi olduğunun kendisine önceden bildirmiş olabileceğini göstermektedir. (En doğrusunu Allah bilir.)

Hz. Hızır’ın Hz. Musa’ya verdiği cevap

"Dedi ki: Gerçekten sen, benimle birlikte olma sabrını göstermeye güç yetiremezsin. (Böyleyken) Özünü kavramaya kuşatıcı olamadığın şeye nasıl sabredebilirsin?" (Kehf, 18/67-68)

Ayetlerde dikkat çekildiğine göre Hz. Hızır da Hz. Musa hakkında detaylı bilgiye sahiptir. Üstelik konuşmalarından Hz. Hızır'ın geleceğe dair bazı bilgilere de Allah'ın bildirmesiyle sahip olduğu anlaşılmaktadır.

Hz. Hızır, Hz. Musa'nın talebini dinledikten sonra ona hemen kendisiyle birlikte olmaya sabır gösteremeyeceğini söylemiştir. Daha hiçbir olay olmadan, Hz. Musa'nın nasıl bir tavır göstereceğini bilmeden ve görmeden Hz. Hızır'ın böyle bir açıklamada bulunması çok dikkat çekicidir. Bunun nedeni ise Allah’ın dilemesiyle Hz. Hızır'ın geleceği bilmesidir. (En doğrusunu Allah bilir.)

Hz. Musa inşallah diyerek söz vermiştir

"(Musa:) 'İnşaallah, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim.' dedi." (Kehf, 18/69)

Ayette görüldüğü üzere, Hz. Musa, Hz. Hızır'ın söylediği sözler karşısında hemen Müslümanca bir tavır göstermekte ve "İnşallah" -yani "eğer Allah dilerse"- diye cevap vermektedir. Bu kelime müminlerin Allah'a olan teslimiyetlerinin, kaderin her an işlediğini bildiklerinin, Allah dilemedikçe hiçbir şeye güç yetiremeyeceklerinin farkında olduklarının bir ifadesidir.

Hz. Hızır Hz. Musa’dan açıklayıncaya kadar kendisine soru sormamasını istemiştir

"Dedi ki: Eğer bana uyacak olursan, hiçbir şey hakkında bana soru sorma, ben sana öğütle-anlatıp söz edinceye kadar." (Kehf, 18/70)

Hz. Musa ve Hz. Hızır kıssası ile peygambere ve elçilere uymanın önemine bir kez daha dikkat çekilmektedir. Bu tabiyet esnasında müminlerin titiz bir saygı göstermeye ehemmiyet vermeleri gerekmektedir.

Eğer yapılan bir hareketin ya da söylenen bir sözün hikmetleri görülmüyorsa, o zaman Müslümana düşen şey; tabi olduğu elçinin veya mürşidin, hikmetlerini açıklamasını saygıyla beklemektir. Bu bakış açısına sahip bir Müslüman, yapılanın aslında son derece isabetli ve doğru olduğunu hemen fark edecek ve ilk baştaki tavrının hatalı olduğunu kolaylıkla anlayacaktır. Nitekim ayetlerde de tabi olunan kişinin gerekli gördüğü zaman yaptığı işlerin, aldığı kararların ve söylediği sözlerin hikmetini öğütle açıklayacağı bildirilmektedir. Örneğin Hz. Hızır Kehf Suresi'nin bu ayetinde "ben sana öğütle-anlatıp söz edinceye kadar" diyerek, Hz. Musa'ya karşılaştığı olayların hikmetini açıklayacağını hissettirmiştir.

Hz. Hızır bindikleri gemiyi delmiştir

"Böylece ikisi yola koyuldu. Nitekim bir gemiye binince, o bunu (gemiyi) deliverdi. (Musa) Dedi ki: 'İçindekilerini batırmak için mi onu deldin? Andolsun, sen şaşırtıcı bir iş yaptın.'" (Kehf, 18/71)

Kehf Suresi'nin bu ayetinden Hz. Musa'nın Hz. Hızır ile olan yolculuğu sırasında yanına genç arkadaşını almadığı anlaşılmaktadır. Bu seçimin pek çok hikmeti olabilir. Ancak bunlardan biri, ikili eğitimin önemine işaret etmesidir.

Ayette bildirilen olay, Hz. Hızır'ın ilk karşılaştıklarında ona söylediği sabır gösteremeyeceği olaylardan birinin kaderinde gerçekleştiği andır. Hz. Hızır'a geleceğe dair verilen bilginin bir kısmı böylece gerçekleşmiştir.

Hz. Musa Hz. Hızır’dan aldığı eğitimin devam etmesini talep etmiştir

"Dedi ki: 'Gerçekten benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?' (Musa:) 'Beni, unuttuğumdan dolayı sorgulama ve bu işimden dolayı bana zorluk çıkarma.' dedi." (Kehf, 18/72-73)

Kehf Suresi'ndeki bu ayetlerde, Hz. Hızır'ın konuşmalarındaki kesinlik dikkati çekmektedir. Hz. Hızır, gerçekleşecek olan olayları bildirirken çok emin bir üslupla konuşmaktadır. Hz. Musa'nın hiçbir şekilde sabredemeyeceğini "kesinlikle" diyerek ifade etmekte, buna gücü yetemeyeceğini dile getirmektedir.

Hz. Musa'nın ayette geçen "bu işimde bana zorluk çıkarma" şeklindeki sözlerinden ise, Hz. Hızır'la olan eğitimin kesilmesini istemediği anlaşılmaktadır.

Hz. Hızır’ın çocuğu öldürmesine Hz. Musa’nın gösterdiği tepki

"Böylece ikisi (yine) yola koyuldular. Nitekim bir çocukla karşılaştılar, o hemen tutup onu öldürüverdi. (Musa) Dedi ki: 'Bir cana karşılık olmaksızın, tertemiz bir canı mı öldürdün? Andolsun, sen kötü bir iş yaptın.'" (Kehf, 18/74)

Hz. Musa her ne kadar söz verse de, soru sormama konusunda karar alıp, irade göstermek istese de kaderinin dışına çıkamamakta ve bu soruları sormayı engelleyememektedir. Üstelik Hz. Hızır'ın Allah'ın emriyle hareket eden, ilim sahibi bir kişi olduğunu bildiği, ona tabi olduğunu söylediği halde, Hz. Hızır'ın yaptıkları karşısında bir tepki göstermektedir.

Hz. Hızır da Allah'ın emri ve dilemesiyle hareket eden, salih bir kuldur. Yaptığı her hareket, söylediği her söz ancak Allah'ın emriyle gerçekleşmektedir. Üstelik bu ölümün bir cana karşılık olup olmadığını Allah dilemedikçe hiç kimsenin bilmesi mümkün değildir. Aynı şekilde öldürülen çocuğun "tertemiz bir can" olup olmadığını da Allah bildirmedikçe, hiç kimse bilemez.

Hz. Hızır’dan aldığı derslerin devamı için Hz. Musa’nın bulduğu çözüm

"Dedi ki: 'Gerçekte benimle birlikte olma sabrını göstermeye kesinlikle güç yetiremeyeceğini ben sana söylemedim mi?' (Musa:) 'Bundan sonra sana bir şey soracak olursam, artık benimle arkadaşlık etme. Benden yana bir özre ulaşmış olursun.' dedi." (Kehf, 18/75-76)

76. ayette ise Hz. Musa'nın, meydana gelen bu durumdan Hz. Hızır'ın rahatsızlık duyduğunun farkında olduğu anlaşılmaktadır. Hz. Hızır'ın yaptığı hatırlatmalara ve sabır gösteremeyeceği yönünde kesinlik arz eden konuşmalarına rağmen, Hz. Musa ısrarla sabır göstereceğini ifade etmiş, ancak iki olaydan sonra artık bir çözüm yolu bulmaya karar vermiştir. Bunun için de Hz. Hızır'ın bu eğitimden vazgeçmemesine yönelik yeni bir ikna üslubu kullanmıştır.

Kasaba halkının Hz. Musa ve Hz. Hızır’ı konuklamaktan kaçınmaları

"(Yine) Böylece ikisi yola koyuldu. Nihayet bir kasabaya gelip yemek istediler, fakat (kasaba halkı) onları konuklamaktan kaçındı. Onda (kasabada) yıkılmaya yüz tutmuş bir duvar buldular, hemen onu inşa etti. (Musa) Dedi ki: 'Eğer isteseydin gerçekten buna karşılık bir ücret alabilirdin.'" (Kehf, 18/77)

Yollarına devam eden Hz. Musa ve Hz. Hızır, girdikleri kasabada güzellikle karşılanmamışlardır. Bu karşılamadan yaptıkları yolculuğun çok zorlu bir yolculuk olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü kasaba halkı onları konuklamaktan, hatta onlara yemek vermekten dahi kaçınmıştır.

Bu ayette Allah, doğruyu ve faydalı ilmi bulmak için her türlü zorluğa talip olunmasının makbuliyetine işaret etmektedir. Hz. Musa da Hz. Hızır ile birlikte olabilmek, onun ilminden istifade edebilmek ve öğütlerinden faydalanabilmek için her türlü zorluğa razıdır. Bu tüm inananlar için de bir öğüt niteliğindedir. Müslümanlar da benzer bir durumla karşılaştıklarında aynı kararlılığı ve güzel ahlakı göstermelidirler.

Ayette ayrıca Hz. Hızır'ın son derece yetenekli, maharetli ve süratli bir kimse olduğuna işaret edilmektedir. Bu, hem daha önce gemiyi içindekilere hiç sezdirmeden tahrip edebilmesinden, hem de duvarı inşa ederken yaptığı işin hızından ve dayanıklılığından anlaşılmaktadır. Allah ayetinde "hemen onu inşa etti" diye bildirerek bu hıza ve tecrübeye işaret etmiştir. Ayrıca Hz. Hızır, gemiyi delerken de çok büyük bir hüner göstermiştir. Gemiyi tahrip etmemiş, sadece birkaç küçük hasarla, karşı tarafın beğenmeyeceği bir hale getirmiştir. Buradan Hz. Hızır'ın duvarın ve geminin yapıldığı malzemeye tam bir hakimiyeti olduğu anlaşılmaktadır.

Ayetin devamında Hz. Musa üçüncü ve son kez Hz. Hızır'a bir soru sormaktadır. Oysa Hz. Hızır ücret alıp almaması gerektiğini zaten Allah'ın kendisine verdiği ilimle gayet iyi bilmektedir.

Hz. Musa’nın sorduğu son soru, aralarında ayrılma vaktinin geldiğinin bir işareti olmuştur

"Dedi ki: İşte bu, benimle senin aranda ayrılma (zamanı)mız. Sana, üzerinde sabır göstermeye güç yetiremeyeceğin bir yorumu haber vereceğim." (Kehf, 18/78)

Hz. Hızır bu ayette, Hz. Musa'ya "yorumu yapılmadığı için sabredemedin" diyerek öğütle açıklamada bulunacağını söylemektedir. Bu sözleriyle tüm bunların, hikmetleri açıklanırsa sabredebilecek şeyler olduğunu ifade etmiştir. Yani eğer Hz. Hızır ilk andan itibaren sorulan soruların hikmetlerini açıklamış olsaydı, Hz. Musa bunlara sabır gösterebilirdi. Burada bir kez daha peygamberin veya mürşidin açıklamadığı konularda mutlak hayır ve hikmet aranması gerektiği akla gelmektedir.

Hz. Hızır’ın gemiyi delmesinin nedenleri

"Gemi, denizde çalışan yoksullarındı, onu kusurlu yapmak istedim, (çünkü) ilerilerinde, her gemiyi zorbalıkla ele geçiren bir kral vardı." (Kehf, 18/79)

Bu ayette görüldüğü gibi, ayrılma kararını belirledikten sonra Hz. Hızır olayların hayır ve hikmetlerini birer birer açıklamaya başlar. Birinci olayda Hz. Hızır bir gemiyi delmiştir. Ancak bu gemiyi delmesinin çok önemli birkaç nedeni vardır.

Merhamet, müminlere düşkünlük ve şefkat Allah'ın peygamberlerinin ve elçilerinin de en dikkat çeken özellikleridir. Allah'ın üstün ilme sahip kullarından biri olan Hz. Hızır da tüm elçiler gibi şefkatli ve merhametli, Allah'ın katından rahmet verdiği bir insandır. O nedenle de yoksulluk ve ihtiyaç içinde olan bu insanlara yardım etmek için hemen gemilerinde bir delik açmış, böylece gemiyi eksik ve kusurlu göstererek zalimlerin el koymasından kurtarmıştır.

Hz. Hızır'ın gemiyi delişinde de çok büyük bir akıl, feraset, basiret ve ileri görüşlülük hemen dikkati çekmektedir. Çünkü gemiyi makul ölçülerde, tekrar tamir edildiğinde kolayca kullanılabilecek şekilde tahrip etmiştir. Böylece gemiyi gören kişi kusurlu zannedecek ve el koymaktan vazgeçecektir. Ancak gemi sahipleri zorba kişilerin mallarını gasp etme tehlikesi ortadan kalktıktan sonra gemiyi kolaylıkla yeniden tamir edip, kullanabilecek hale getireceklerdir.

Allah, çocuğun canını almak için Hz. Hızır’ı vesile etmiştir

"Çocuğa gelince, onun anne ve babası mü'min kimselerdi. Bundan dolayı, onun kendilerine azgınlık ve inkar zorunu kullanmasından endişe edip-korktuk. Böylece, onlara Rablerinin ondan temiz olmak bakımından daha hayırlısı, merhamet bakımından da daha yakın olanını vermesini diledik." (Kehf, 18/80-81)

Ayette çocuğun ailesinin mümin kimseler olduğu haber verilmektedir. Bu bilgi ile, o devirde de hak dinin olduğuna işaret edilmektedir.

Hz. Hızır'ın çocuğun canını almasıyla ilgili ayetler incelenirken vurgulanması gereken bir diğer konu ise, çocuğun ölümünün Allah'ın bir takdiri olduğudur. O çocuğun ölümünü Allah kaderinde yer ve zaman olarak yazmıştır. Allah,

"Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O'dur. Adı konulmuş ecel, O'nun katındadır." (Enam, 6/2)

ayetiyle insanlara bu gerçeği hatırlatmaktadır. Kuran'da bildirildiği gibi her insanın canını melekler alır. Allah, Enfal Suresi'nde bu gerçeği şu şekilde bildirir:

"Melekleri, onların yüzlerine ve arkalarına vurarak: 'Yakıcı azabı tadın.' diye o inkar edenlerin canlarını alırken görmelisin." (Enfal, 8/50)

Ancak meleklerin canı alması da bir sebeptir, gerçekte ise canı alan ancak Allah'tır. Allah bu çocuğun canının alınmasını Hz. Hızır'ın eliyle takdir etmiştir. Ancak Hz. Hızır olmayıp, başka biri de bu ölüme bir vesile olabilirdi. Bir kaza sonucu, kalbinin durması nedeniyle ya da düşüp başını yaralayarak bir anda hayatını yitirebilirdi. Ayrıca bu olayda Allah, ölüm meleklerini görünmeyen sebep kılmış, görünen yüzünde ise, Hz. Hızır çocuğun canını alıyor gibi göstermiştir. Gerçekte ise Hz. Hızır vahiyle hareket eden bir insandır ve Allah'ın emrinin dışına kesinlikle çıkamaz. Allah dilemedikçe, kendi iradesiyle birşey yapması mümkün değildir. Allah bu çocuğun canını almak için onu vesile etmiştir.

Hz. Hızır ileride inkarcılardan olacağına dair kesin bilgiye sahip olduğu bir çocuğu, Allah'ın emriyle öldürmektedir. O çocuğun hem ailesine ve çevresine zulmetmesini engellemek, hem de günahlara boğulmasına mani olmak istemektedir. Bunun için önceden tedbir almaktadır.

Hz. Hızır’ın öksüz çocuklara ait olan duvarı inşa etmesinin hikmeti

"Duvar ise, şehirde iki öksüz çocuğundu, altında onlara ait bir define vardı; babaları salih biriydi. Rabbin diledi ki, onlar erginlik çağına erişsinler ve kendi definelerini çıkarsınlar; (bu,) Rabbinden bir rahmettir. Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım. İşte, senin sabır göstermeye güç yetiremediğin şeylerin yorumu." (Kehf, 18/82)

Hz. Hızır İslam ahlakının bir gereği olarak yetim çocukların geleceğini düşünmekte ve onlar için çok önemli bir yatırım yapmaktadır. Eğer Hz. Hızır duvarı tamir etmeseydi, duvar yıkılıp yetim çocukların babalarına ait hazine ortaya çıkacak, çocukların malları da zalim kimseler tarafından yağmalanacaktı. İşte bu nedenle Hz. Hızır hazine için, çocuklar ergenliğe erişinceye kadar korunup, gizlenebilecek sağlam bir yer yapmış, onların gelecekleri için önemli bir tedbir almıştır.

Ayette ayrıca Hz. Hızır'ın "Bunları ben, kendi işim (özel görüşüm) olarak yapmadım" dediğine dikkat çekilmektedir. Bu, daha önce de vurguladığımız gibi, her şeyi yapanın Allah olduğunu, her şeyin kaderde olup bittiğini bildiğini gösteren bir konuşmadır. Hz. Hızır hiçbir kararı kendi dilemesiyle yapmadığını en güzel şekilde ifade etmektedir.

66 Yasin suresinin Kur'an-ı Kerim'in kalbi olarak gösterilmesinin sebebini öğrenebilir miyim?

Yâsin Sûresi, Müslümanlar tarafından çok okunan bir sûredir. Diğer surelere göre daha fazla rağbet görmektedir. Peygamberimiz Hz Muhammed (asv)'in bu sûre hakkında söylediği ve okunmasını tavsiye ettiği çeşitli hadisler vardır. Bu hadislerden bazılarında soruda da geçtiği üzere "Yasin, Kur'an'ın kalbidir." ifadesi geçmektedir:

"Her şeyin bir kalbi vardır. Kur'ân'ın kalbi de Yâsin'dir. Kim Yâsin'i okursa, Allah onun okumasına, Kur'ân'ı on kere okumuş gibi sevap yazar." (Tirmizî, Fedâilu'l-Kur'n, 7; Dârimî, Fedâilu'l-Kur'ân, 21)

"Yâsin, Kur'ân'ın kalbidir. Allah'ı ve ahiret gününü arzu ederek Yâsin okuyan kimsenin geçmiş günahı affedilir. Onu ölülerinize okuyunuz." (Ebû Davud Cenâiz 20; İbn Mace, Cenâiz 4; İbn Hanbel, Müsned V, 26, 27)

Gerçekten bu sûre, kirlenen ruhlara ve canlara, temizlenmiş kanla sürekli olarak hayat bahşeden, çarpıp duran mânevî bir kalp durumundadır.

Fâtiha Sûresi hakkında, adeta Kur’ân’ın bir özeti olduğundan nasıl “Ümmü’l Kitab / Kitab’ın Anası” denmişse, Yâsîn Sûresi için de “Kur’ân’ın kalbi” denmiştir. Sûreye böyle denilmesinin bir nedeni, onun etkileyici bir üslupta ruhları harekete geçirmesi ve onları durgunluktan kurtarmasıdır.

Ayrıca nasıl ki kalp, vücudun emîridir, aynı şekilde Yâsîn Sûresi de Kur’ân sûrelerinin emîri hükmündedir.

Diğer taraftan, bu surede Allah'ın zikri, kıyamet ve yeniden diriltilme ile ilgili durumlar vardır. Bunları okuyan veya dinleyen kimse, o hallere ve durumlara bir ülfet, bir yakınlık hisseder.

Fahreddin-i Razi, "Her şeyin bir kalbi vardır. Kur'an'ın kalbi Yasin'dir." sözünün yanında, bir de ölüme yaklaşan kimseye Yasin suresinin okunmasının istenilmesi, şu hususun ilanı olmaktadır, der ve şöyle açıklar:

"O sırada lisanın kuvveti zayıftır, dermandan düşmüştür. Fakat kalp bütün varlığıyla Allah'a yönelir. Öyleyse bu esnada ona, kalbinin kuvvetini artıracak, tasdikini kuvvetlendirecek, iman gücünü artıracak bir şey okunmalıdır. İşte Yasin suresinde bütün bu özellikler bulunmaktadır. Çünkü onda yeniden dirilme, Kıyamet halleri, eski milletlerin durumları, sonlarının beyanı, kaderin ispatı, kulların üstünlüklerinin Allah Teala'ya dayandığı, Allah’ın birliğinin ispatı, Allah'ın zıddı, ortağı bulunmadığının açıklanması, kıyamet alâmetleri, yeniden dirilme ve haşrin gerçekleşmesi, Arasat'ta Allah’ın huzurunda toplanma, hesap, ceza, hesaptan sonra dönülecek yerler gibi bir çok konu vardır. Bütün bu ve benzeri özelliklerin bulunduğu Yasin Suresinin okunması, kişide bütün bu hallerin hatıratını yeniler ve dinin temel konularına karşı uyarıda bulunur, kabir ve kıyamet hallerinden kendisini bekleyen şeyleri hatırlatır." (bk. Razi, Mefatihu’l-gayb, Yasin Suresinin Tefsiri)

Unutmayalım ki, Kur’an’ın ifadeleri çok geniş kapsamlıdır, aynı lafızla pek çok manaya işaret edilmiştir. Çünkü, Kur’an Allah’ın sonsuz ilmini yansıtmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, yirmi sekiz surenin başında bulunan şifreli (esrarlı) harflerin bir çok manayı ifade etmesi, bu esrarlı üslubun bir gereğidir.

Bu cümleden olarak, heca harflerinin ismi olarak kullanıldığında, Arapça şekliyle “YÂ=(Y, elif, hemze)nin ebced değeri; on iki’dir, “Sin” harfinin ebced değeri ise, yüz yirmi’dir. Bunun toplamı; yüz otuz iki olup, Hem “Muhammed” kelimesinin, hem de “Kalb” kelimesinin ebced değeridir.

Bu tevafuk, bu harflerin Hz. Muhammed (asv)’e baktığını söyleyen alimlerin görüşlerini desteklediği gibi, “Yasin Suresi Kur’an’ın kalbidir.” hadisi şerifinde geçtği üzere, “kalb” ile olan ilişkisine ışık tutmaktadır.

Hadiste, "muhtazara okuyun" demiyor, "ölülerinize okuyun"  diyor. Alimler çoğunlukla "ölüler" tabirinden ölüme yaklaşanları yani muhtazarları anlamış ise de, bazıları zahirî manayı esas alarak ölülere okumayı esas almıştır. Ama, "En doğrusu her ikisinin de kastedildiğini anlamaktır." diyenler de olmuştur.

Bir kısım Hanefiler bu hadise dayanarak "Bir kimse, yaptığı ibadetlerin sevabını bir başkasına bağışlayabilir. Bu amel, Kur'an okuma, namaz, oruç, sadaka, hacc, hangi çeşitten olursa olsun fark etmez." diye hükmetmiştir.

Mu'tezile, "Kişi  için ancak çalıştığı vardır." (Necm, 53/39) ayetini göstererek itiraz etmiş ise de, Ehl-i Sünnet alimleri buna karşı başka deliller getirerek, Mu'tezilenin görüşünü reddetmişlerdir. (bk. Münavi, Feyzu'l-Kadir, 2/67)

İlave bilgi için tıklayınız:

YÂSİN SÛRESİ

67 Kur'an' da bazı kıssaların, ayetlerin ve cümlelerin sık sık tekrarlanmasının sebebi nedir?

Kur'an'da; bazen âyetler, bazen kıssalar, bazen cümleler ve bazen de kelimeler sık sık tekrarlanmıştır. Kur'an-ı Kerim'de bazı kelime ve âyetlerin bir veya birkaç yerde tekrar edilmiş olması "Tekrâru'l-Kur'an" veya “Tekrarat'ül Kur'an“ terimi ile ifade edilmiştir.1 Genel olarak edebiyat literatüründe sözlü veya yazılı ifadelerde yer alan tekrarlar, bazen güzel bazen de çirkin bir manzara arzedebiliyor. İnsanların ihtiyaçlarını dikkate alan ve ilgilerini çeken ifadelerin tekrarlanması lezzet verdiği halde, muhatabın ilgisini çekmeyen ve ihtiyacını dikkate almayan tekrarlar rahatsızlık ve usanç verir.

Şüphesiz Kur'an'daki tekrarlar, muhataplarının ihtiyaçlarından ileri geldiği için usanç değil lezzet vermektedir. Meselâ: Allah'ın azabını veya rahmetini ifade eden âyetlerin tekrarlanması insanın en önemli konularına parmak bastığı için elbette usanç değil, lezzet verir.2

Bediüzzaman, Kur'an'daki tekrarların durumunu şöyle ifade etmektedir: "Her parlayan şey yakıcı ateş değildir." kaidesinde olduğu gibi, her tekrar da usandırıcı değildir. Tekrarların bir kısmının usandırıcı olduğu doğrudur. Ancak bu kural bütün sözlere, bütün kitaplara genelleştirilemez. Usanç verici sayılan pek çok görünüşte tekrarlar var ki, belağatça güzel sayılıp takdir edilmektedir. İfadelerde yer alan tekrarları, yiyeceklerdeki tekrarlara benzetebiliriz. Çünkü biri maddî, diğeri manevî gıdadır. Bilindiği gibi insanların yedikleri şeyler, biri meyve diğeri ise su veya ekmek gibi gıda cinsinden iki çeşittir. Meyvelerin sık sık tekrarlanıp yenmesi insana usanç verdiği halde, gıdaların tekrarında kuvvet ve lezzet vardır. Çünkü, ihtiyaçlar tekrarlandıkça yemeklerin tekrarlanması o nisbette lezzetli olur. Bu sebepledir ki, her gün defalarca ekmek yemekten hiç usanç duymuyoruz. Halbuki, bir meyvenin bu denli tekrarı bize usanç verir.

Aynı bunun gibi kelâmlar da iki kısımdır: bir kısmı ruhlara gıda, fikirlere kuvvet veren gerçeklerden bahseder. Tekrar ettikçe güneşin ışığı gibi, ruhlara ve fikirlere hayat verir. Diğer bir kısmı ise, meyve kabilinden olup tekrarlanması fazla makbul değildir. Bu yüzdendir ki, kalplere gıda, akıllara kuvvet, ruhlara hayat olan Kur’an’ın tekrarları usanç değil, tatlı bir lezzet veriyor. Tekrar ettikçe misk gibi kokar. Aslında Kur'an'ın tekrarları gerçek anlamda tekrar bile sayılmaz. Çünkü onun her bir tekrarı, yerine göre başka hikmetlere, değişik hakikatlara dikkat çekmek içindir.3

Bediüzzaman, Kur'an'ın sözlerini Cennet'in meyvelerine benzetir. Ona göre, "O Cennetlerdeki bir meyveden kendilerine (cennettekilere) rızık olarak yedirildikçe; bu, daha önce bize verilenlerdendir, derler. Hâlbuki onlara benzerleri verilmiştir."4 âyetinde, farklı zamanlarda takdim edilen cennet meyvelerinin, sadece dış görünüşü itibariyle (oradaki insanlar tarafından daha önce görülmüş dünya veya cennet meyvelerine) benzerlik gösterdiği; insana tat ve lezzet vermek açısından ise, çok değişik olduğu ifade edildiği gibi; Kur'an'ın tekrarlarında da aynı şey söz konusudur.5

Kur'an'daki Tekrarların Hikmeti

Bazı âlimlere göre, Kur'an'da özellikle Peygamberlere ait kıssaların tekrarlanmasının üç hikmeti vardır:

Birincisi: Bir yerde bir bölümü zikredilen kıssanın diğer bölümü ise başka bir yerde zikredilmiştir. Bu dış görünümü itibariyle bir tekrar gibi görünür.

İkincisi: Kur'an, fesahat ve belağatını göstermek için bir yerde uzunca anlattığı bir kıssayı, başka yerde çok veciz bir ifadeyle anlatır.

Üçüncüsü: Kıssaların zikredilmelerinde nübüvvetin, özellikle Hz. Muhammed (a.s)'in nübüvvetinin, Allah'ın varlığı ve birliğinin isbatı, Allah'ın zâlimleri cezalandırmaya kadir olduğunun ders verilmesi, İslamdan önce yaşmış milletlerin başına gelen kötü âkibeti göz önüne sererek yeni inkarcıların uyarılması gibi değişik maksatlar vardır. Her bir yerde hikmete münasip bir tarzda adı geçen hususlardan birini veya bir kaçını ders vermek için kıssanın tekrarı söz konusudur.6

Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde Kur'an'da yapılan tekrarları, onun i'cazının yani mu'cize oluşunun bir başka parıltısı olarak değerlendirmiştir. 7 Diğer bir eseri olan Emirdağ Çiçeği adını verdiği risalesinde ise Kur'andaki tekrarların hikmetlerini pek çok yönden ele almıştır.

Bu hikmetlerden bazıları şunlardır:

1.Sıkıntılara ve günahlara sık muhatap olan iman ehli için Kur'andaki bazı tekrarların mühim hikmetleri vardır. Kur'an-ı Kerim'de yer alan Hz. Musa (AS) ve Hz. İbrahim (AS) kıssaları gibi kıssalarda, bahsi geçen peygamber ya da peygamberlerin kurtuluşunu gösterip; zulme ve sıkıntıya maruz kalan ehl-i imanın karşılaştıkları sıkıntılardan teselli bulması amacıyla bu kıssalar tekrar edilmiştir.

Diğer tarafdan isyanları nedeniyle helak olan Ad ve Semud kavimleri gibi kavimlerin helakları da göz önüne serilerek ehl-i imanın isyandan ve günahdan uzak durmaları dersi verilmektedir.

2.Kur'an'ın muhataplarının büyük kısmını teşkil eden ilimle fazla meşgul olmamış halk tabakası için Kur'an-ı Kerim, tekrar tekrar yer ve gök gibi en rahat görülebilen yaratılış delillerini göz önüne sermekle Allah'ın varlığını ve birliğini isbat etmektedir.

3.Her vakit nefsin ve şeytanın saldırısına maruz kalabilen iman ehline şevk vermek maksadıyla cennetteki karşılaşacakları nimetler, günahlardan sakındırmak için de cehennemdeki maruz kalabilecekleri cezalar sık sık gözler önüne serilmektedir.

4.Kur'an, hem bir dua ve zikir kitabı, hem bir şeriat kitabı, hem bir davet ve tebliğ kitabı, hem tevhid kitabı, hem hikmet kitabı, hem de kulluğun tarifnamesi olduğu yönleriyle tekrarı gerektirir.

Şöyle ki:

Duanın tekrar edilmesi, kabul edilmesi ihtimalini kuvvetlendirdiğinden, duanın tekrarı gerekir. Aynı şekilde zikrin tekrarı nurlandırır, bu nedenle tesbih, tahmid ve tekbirlerin sık sık tekrarlanması gerekir.

Kur'an'nın şeriat kitabı olması yönüyle: Kur'ân bu sağlam ve büyük dinin esaslarını tesis eder. İnsanlığın sosyal hayatında köklü inkılâplar yapar ve değiştirir. Elbette, bu esasları tesbit ve sağlamlaştırmak için tekrarda bulunması gerekir.

Kur'an davet ve tebliğ kitabı olması haysiyetiyle: insanları davet ettiği davanın ehemmiyeti ve İslamiyet'in güzelliklerini sık sık nazara vermesi gerekmektedir. Bu da tekrarı gerektirir.

Kur'an'ın tevhid kitabı olması itibariyle: Cenab-ı Hakkın varlığını ve birliğini sık sık vurgulaması gerekir. Kur'ân büyük meselelerden bahseder ve kalpleri bunlara iman etmeye davet eder. İnce hakikatlerden söz eder ve akılları bunları bilmeye çağırır. Öyleyse bunların kalplerde yerleşmesi ve toplumun her kesiminin fikirlerinde tesbiti için muhtelif suret ve çeşitli üsluplarda tekrarı lazımdır.

Kur'an'ın hikmet kitabı olması itibariyle: kainatın ve insanın asıl yaratılış gayesini her fırsatta anlatması gerekmektedir.

Kur'an'ın iman ehlinin, ibadet ve sosyal yaşayışlarını sistemleştirmesi itibariyle, kulluk ve toplumsal derslerini yerleştirmesi için sık sık gözler önüne sermesi gerekmektedir.

5.Kur'ân, en zeki insandan en kıt akıllıya, en takva ehli olandan en şakî yani azgın olana, dünyanın cazibesinden kurtulup ciddi bir şekilde ahiretine çalışanlardan, dünyaya kendini kaptıran gevşek kimselere kadar bütün insan tabakalarına bir hitap ve bir ilaçtır.

Fakat herkes her vakit herkese deva ve şifa olan Kur'ân'ın tamamını okumaya fırsat bulamaz. Bundan dolayı yaptığı her şeyde fayda ve maslahatlar gözeten ve yarattığı varlıklara karşı sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah, Kur'ân'ın temel maksatlarını bazı sûrelerde ve özellikle uzun olanlarda yerleştirmiştir. Böylece her bir sûre küçük bir Kur'ân olmuş ve herkese yolu kolaylaştırmıştır. Kur'ân, İnsanları teşvik ile şöyle nida eder:

"Öğüt için Kur'ân'ı kolaylaştırdık. Yok mu öğüt alan?" (Kamer, 17)

6.Hadisin ifade ettiği gibi “Her bir âyetin mânâ mertebeleri vardır; zâhirî (açık), bâtınî (açık ve görünür mânâsının içindeki, ehlinin anlayabileceği mânâ), haddi (kapsamı) ve muttala’ı (anlam çerçevesi) vardır. Bu dört mânâ tabakasından herbirinin de fürûatı (detayları), işaretleri, dalları ve ayrıntıları vardır.”8 Yani her bir ayetin çok mana tabakaları bulunmakla beraber, her maksat için çok yönler, hükümler, faydalar ve maksatlar söz konusudur. Bundan dolayı bir yerde bir vecihle zikredilirken, başka bir yerde başka vecihle zikredilir. Bir sûrede bir maksatla, bir başkasında başka maksatla anlatılır. Buna göre, gerçekte tekrar yoktur, ancak görünüş itibariyle bir tekrar vardır. Gözlerin, kulakların, parmakların, birbirine benzediği halde gerçekte ayrı ayrı olduğu gibi.

7.Nasıl ki insanın cismani ihtiyaçları farklı farklıdır. Bazısına hava gibi her an, bir kısmına su gibi midenin harareti vaktinde zaman zaman, bir kısmına gıda gibi her gün, bazısına ziya gibi haftada bir, bazısına ayda bir, bazısına ilaç gibi senede bir İhtiyaç olur.

Aynı şekilde İnsanın manevi ihtiyaçları da farklı farklıdır. Bir kısmına “Hu ve Allah” demek misali her an, bir kısmına "Bismillah" gibi her vakit, bir kısmına "Lailahe illallah" gibi her saat ihtiyaç vardır. Diğerlerini kıyas edebilirsin.

Bu durumda âyet ve bazı kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor, ve onlara olan ihtiyacın şiddetine işaret etmektedir.

8.Kur'ân'da çeşitli insan tabakalarının dilleriyle ve halleriyle tekrar tekrar yaptıkları suallerin cevapları vardır. Suallerin tekrar tekrar sorulması cevapların da tekrar tekrar verilmesini gerekli kılar.

9.Kur'an-ı Kerim de sık tekrarlanan Hz. Musa'nın (a.s.) kıssası gibi diğer peygamber kıssalarının çok tekrarlanmasında, Peygamber Efendimizin (ASM) davasının doğruluğuna bütün peygamberlerin nübüvvetlerini delil gösterip, “Onların tamamını inkâr edemeyen, Hz. Muhammed'in (asm) peygamberliğini ve davasını hakikat noktasında inkâr edemez” dersini vermesi hikmetiyle; ve herkes her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, her bir uzun ve orta uzunluktaki sûreyi birer küçük Kur’ân hükmüne getirmek için, ehemmiyetli iman esasları gibi o kıssaları tekrar etmesi, değil israf, belki belağatının gereğidir ve Hz. Muhammed'in hadisesi, bütün insanlığın en büyük hâdisesi ve kâinatın en büyük meselesi olduğunu ders vermektir.

Netice olarak; Yukarıda sayılan ve sayılmayan daha pekcok hikmetlere binaen Kur'an' da bazı tekrarlar yapılmıştır. Kur'an-ı Kerim' in tekrarları, sıradan insan sözleri gibi usanç vermemekte, aksine ihtiyaç fazla olduğundan ve bu tekrarlar ihtiyaçdan kaynaklandığından tekrarının lezzet verdiği ortaya çıkmaktadır.

Bununla beraber yüzlerce senedir tüm müslümanların hayatının her anına ışık tutan, ibadetlerinde tekrar betekrar okunan Kur'an bu kadar sık okunmasına rağmen hiçbir mü'mine usanç vermemesi, küçük yaşda Kur'anı ezberlemeye çalışan çocukların zihinlerine kolayca yerleşmesi, ölüm döşeğinde bulunanlara zemzem suyu gibi tatlı gelmesi gösteriyor ki, Kur'an her yönden mu'cize olduğu gibi okunması cihetiyle de mu'cizedir. Bazı bölümlerinin tekrarlanması da mu'cize olmasının gereğidir.

Dipnotlar:
1. bkz. Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 173; Turgut, 179.
2. krş. Cerrahoğlu, a.g.e., 173-174; Turgut, 180.
3. bkz. İşârât, 31-32.
4. el-Bakara, 2/25.
5. bkz. İşârât, 32.
6. bkz. İbn Cüzeyy, 6.
7. Mesnev-i Nuriye, Ondördüncü Reşha
8. bk. Ebû Yâ’lâ, el-Müsned 9:287; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 1:236

68 Rukye (Kur'an ile tedavi) hakkında bilgi verir misiniz? Çocuğun ahlaklı olması için Kur'an-ı Kerim okumak veya yazıp çocukların üzerinde taşıtmak caiz mi?

Âyetü'l-Kürsi, İhlas, Felak, Nas, Fatiha gibi sûreleri veya âyetleri okuduğu zaman, Peygamberimiz (sav)'in sağına-soluna, önüne-arkasına, ellerine ve hasta olan herhangi bir kimseye üflediği hadis kitaplarımızda yazılıdır.

Bunun sebebi, insanın, maddi hastalıklardan korunmak için maddi tedbirler aldığı gibi, manevi ve zararlı şeylerden korunmak için de böyle tedbirler alması içindir. Bizi yaratan Allah, Peygamberimiz (sav) vasıtasıyla nasıl korunacağımızın yollarından birisini göstermiştir.

Bu konuyu izah eden hadislerden birini açıklamasıyla beraber takdim ediyoruz.

Hz.Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor:

"Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselam) yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizateyn'i (Felak ve Nas sureleri) ve Kulhüvallahu ahad'i okur, ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi." [Buharî, Fedâilu'l-Kur'ân 14, Tıbb 39, Da'avât 12; Müslim, Selâm 50, (2192); Muvattâ, Ayn 15, (2942); Tirmizî, Da'avât 21, (3399); Ebu Dâvud, Tıbb 19, (3902)]

AÇIKLAMA:

1. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in Kur'ân-ı Kerim'i hastalığı sırasında şifa için okuduğu, mevsuk rivayetlerde gelmiştir. Esasen Kur'ân'ın mü'minler için maddi ve manevî şifa olduğu âyet-i kerimede belirtilmiştir:

"Kur'ân'dan, iman edenlere rahmet ve şifâ olan şeyler indiriyoruz, O, zâlimlerin ise sadece kaybını artırır." (İsra, 17/82). 

"Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerde olana bir şifa, mü'minlere doğru yolu gösteren bir rehber ve rahmet gelmiştir." (Yunus, 10/57)

2. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in kendi vücuduna icra ettiği "nefes"in mahiyeti hakkında bilgi vermek için, İbnu Hacer, rivayetin farklı vecihlerini kaydeder. Buna göre, önce ellerini cemeder, sonra ellerine üfler, sonra okur ve okuma sırasında eline üflerdi. İbnu Hacer, bu üflemenin tükrüksüz veya hafif tükrüklü olabileceğini belirtir. Bu maksadla Felak, Nâs ve İhlas sûreleri okunmuştur.

Meshetme işi, bereket düşüncesiyle yapılmıştır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselam) ellerini önce başına, yüzüne sürer, ondan sonra elinin yetişebildiği yerlere kadar bütün vücuduna sürerdi. Hz. Aişe (ra) der ki:

"Resûlullah, kendini götüren hastalığa yakalanınca, ben okuyup üzerine üflüyordum. Kendi elleriyle de vücudunu meshediyordum. Çünkü onun elleri bereket yönüyle benim elimden çok üstün idi."

Bir başka rivayette Hz. Aişe (ra) meshedip, şifa için dua ederken kendine gelen Resûlullah'ın: "Artık hayır, (şifa değil), Allah'tan Refîk-i A'la'yı istiyorum." dediği belirtilir.

3. Bazı rivayetler, Kur'ân'dan okuyup nefes ederek tedaviyi Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in ailesi efradına da uyguladığını tasrih eder. Sahabe vetâbiin de aynı tedavi usulüne başvurmuştur. Ulema bunun cevazında ittifak etmiştir.

4. Nefes'i "tükrüksüz hafif üfürük" diye tarifeden Nevevî, rukyede bunun müstehab olduğunu, ulemanın cevazında icma ettiğini belirtir. Hz.Aişe (ra)'ye Hz. Peygamber (aleyhissalâtuvesselam)'in rukyede yer verdiği nefesten sorulmuştu, şu cevabı verdi: "Onun nefesi, kuru üzüm yiyenin üfürüğü gibi idi, kesinlikle tükrük yoktu.'' Kasıtsız olarak nefesle birlikte çıkacak olan rutubetin tükrük sayılmayacağı belirtilmiştir.

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşıldığı gibi, muska taşımak caizdir. Ancak duaları bilen bir insanın bunları okuması daha doğru olur. Ayrıca dua okumanın tekniği yoktur; herkes okuyabilir. Ayet el-Kürsi okurken sağımıza ve solumuza üflemek sünnettir. Ancak bunun belli bir şekli ve sırası yoktur.

Kaynaklar:

1. Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Muhtasarı, VII / 50, 51, Akçağ Basım Yayın, Ankara, 1988.

İlave bilgi için tıklayınız: 

RUKYE 

69 Kerahet vaktinde Kur'an-ı Kerim okunması uygun mudur?

Sorunuzun cevabı için tıklayınız:

Kerahet vaktinde Kur'an okumak, zikir çekmek caiz mi?

70 Kur'an hafızların şefaat hakkı var mıdır? Hafızların, Kur'an ile amel ettikleri takdirde, kaç kişiye şefaat hakkı vardır? Bu kişilerin akraba olması şart mıdır?

Kur'an'ı hakkıyla okumanın anlamı, onu yaşamak ve sanki yaşayan Kur'an olmak demektir. Bu anlamda bir Kur'an okuyucusu, bunun mükafatını önce kendisi alacaktır. Nitekim şu rivayet bu konuda hem Kur'an okumanın anlamını, hem de onun nasıl şefaat edeceğini açıklaması açısından son derece önemlidir:

“... Canı çıkacağı zaman Kur’an gelir ve başının ucunda durur. Onlar ölüyü yıkayıp işleri bitince Kur’an içeri girip kefeni ile göğsü arasına girer. Kişi kabrine konu­lunca Münker ve Nekir melekleri geldiğinde Kur’an çıkar ve onların arasına girer. Melekler Kur’an’a: "Bizi bırak onu sorguya çekmek istiyoruz." derler. Kur’an: "Allah'a yemin olsun ki ben ondan asla ayrılmam!" der. Öyle ki Kur’an her şeye müdahale eder, ta ki kişi cennete gi­rinceye kadar.

Sonra da Kur’an: "Beni tanıyor musun?" der. Kişi: "Hayır tanımıyorum!" der. Kur’an:"Gece gündüz beni okuduğun Kuran’ım! Seni şehvetle­rinden, kötü şeyleri işitmekten, harama bakmaktan koruyanım. Dostlar arasında beni en sadık dost olarak bulurdun. Kardeş­ler arasında beni en sadık kardeş olarak bilirdin. Sana müj­deler olsun, Münker ve Nekir sorgusundan sonra asla hiçbir keder ve üzüntü sana gelmeyecektir...” (Haris, İbn-i Hacer el-Askalani, Metalibu Aliye, Tevhid Yayınları: 3/200/202)      

Peygamberimiz (asm), Kur'an-ı Kerim'in korunması ve tebliği konusunda gereken hassasiyeti kendisi gösterdiği gibi, ashâbını da bu konuda yönlendirmiş; Kur'an'ın ezberlenmesini ve öğretimini teşvik etmiştir. O (asm), Kur'an okuyan ve onunla amel edenlerin gıpta edilecek kimseler olduklarını,(1) her harfine karşılık on sevap kazanacaklarını,(2) okudukları âyetlerin kıyâmette onlar için birer nûr olacağını(3) ve derecelerini yükselteceğini,(4) Kur'an'ın onlara şefaat edeceğini,(5) dünyada da kendilerini için huzur kaynağı olacağını(6) ve ayrıca Kur'an dinlemenin de sevap kazandıran güzel bir davranış olduğunu(7) bildirmiştir.

Kur'an öğrenen ve onu öğretenlerin en hayırlı kimseler olduklarını(8) açıklayan Allah'ın Elçisi (asm), Kur'an'ı ezberleyen ve onunla amel eden hafızlara da ayrı bir değer vermiş ve onların Allah'ın ehli ve seçkin kulları(9) ve meleklerle beraber olduklarını,(10) cennete gireceklerini ve ayrıca aile fertlerinden cehenneme girmeyi hak etmiş on kişiye şefaat edeceklerini(11) bildirmiştir.

Bütün bunlardan başka Peygamberimiz (asm)'in irşad, imâmet ve yöneticilik görevi vereceği kimselerde, Kur'an'ı en çok bilenleri tercih etmesi de, bu konuya verdiği önemin delili olmaktadır. Meselâ O (asm), Tebûk seferinde (9/630), Mâlik b. Neccâr Oğullarının sancağını Zeyd b. Sâbit'e vermiş ve:

"Zeyd, Kur'an'ı çok iyi bilir. Kur'an ise mukaddemdir (önde ve önceliği olandır)." buyurmuştur.(12)

"Kur’an okumaktan maksat O’nu anlamak, O’nu düşünmektir. O’nun inceliklerini bulmak, O’nunla amel etmektir." Kur’an’ı ezbere bilen, ama O’nu anlamayan, içindekilerle amel etmeyen kimse, harflerini ok gibi doğrultsa da Kur’an ehlinden değildir. Çünkü iman, amellerin en faziletlisidir. İşte iman meyvesini verecek olan da Kur’an’ı anlayarak ve düşünerek okumaktır.

Kur’an’ı ezberlemek, sadece muhafazası için değil hem dünya hem de ahiret saadetine ermek, anne baba ve yakınlarımıza şefaat edebilme şerefine nâil olmaktır.

Hz. Ali (ra) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Kim Kur'ân'ı okur, ezberler, helâl kıldığı şeyi helâl kabul eder, haram kıldığı şeyi de haram kabûl ederse Allah, o kimseyi cennete koyar. Ayrıca hepsine cehennem şart olmuş bulunan âliesinden on kişiye şefaatçi kılınır." (Tirmizî, Fedâilü'l-Kuran, 13; İbn Mâce, Mukaddime, 17.)

Bir başka hadiste ise şöyle denilmetedir:

“Günde iki yüz ayeti düşünerek okuyan birisi, kendi çevresindeki yedi kabire (ölen kimseye) şefaat edebilir.” (el-Burhan (Zerkeşi), c.1, s.462; Kenz-ul Ummal, c.1, s.477.)

Buna göre, Allah dilerse sadece akrabalarına değil diğer müminlere de şefaat etme hakkı verebilir. Önemli olan Kur'an'ı okumak, dinlemek, hafız olmak ve o Kur'an'a uygun olarak hayat sürmektir.

Dipnotlar:

1. Buhârî, Fedâilü'l-Kur'an, 17, 20; Müslim, Salâtü'l-Müsâfirîn, 243, 266-268.
2. Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 16; Dârimî, Fedâilü'l-Kur'an, 1.
3. Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II/341.
4. Ebû Dâvûd, Vitr, 20; Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 18; İbn Mâce, Edeb, 52; Ahmed b. Hanbel, age, II/192, 471 ve III/40.
5. Müslim, Salâtü'l-Müsâfirîn, 252.
6. Ebû Dâvûd, Vitr, 20; Tirmizî, Kıraat, 12; İbn Mâce, Mukaddime, 17.
7. Buhârî, Fedâilü'l-Kur'an, 31; Müslim, Salâtü'l-Müsâfirîn, 247-248.
8. Buhârî, Fedâilü'l-Kur'an, 21; Ebû Dâvûd, Vitr, 14; Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 15; İbn Mâce, Mukaddime, 16.
9. İbn Mâce, Mukaddime, 16; Ahmed b. Hanbel, age, III/127.
10. Müslim, Salâtü'l-Müsâfirîn, 244; Ebu Dâvûd, Vitr, 14; Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 13.
11. Tirmizî, Fedâilü'l-Kur'an, 13; İbn Mâce, Mukaddime, 17.
12. Buhârî, Ezan, 54; Müslim, Mesâcid, 289-291.

71 “O insanı alaktan yarattı.” (Alâk, 96/2) ayetinde geçen “alak” kelimesinin tam anlamıyla karşılığı embriyo mu yoksa pıhtılaşmış kan mı?

ALAK/ALAKA kelimesi, Arapça bir sözcüktür. Bazı tefsirlerde ve bazı meallerde bu kelimeyle ilgili yapılan “kan pıhtısı” gibi yorum ve değerlendirmeler, zamanın mevcut bilgisine paralel olarak yapılmıştır. Bu sebeple bu konuda öncelikle lügat kitaplarında bu kelimenin ne anlama geldiğini görmek gerekir:

Lügat ilminde temel kaynakların verdiği bilgilere göre ALAK kelimesi değişik türevleriyle  -temel fonksiyonları itibariyle- şu anlamlara gelir:

- Kan emen Sülük.
- Avın ağa yakalanması.
- Kan pıhtısı.
- Kan parçası.
- Bir şeyin bir şeye tutunması/yapışması.
- Çocuğun parmaklarını emmesi.  
- Bir şeyin sevgisinin bir kalbe çelme takması.  
- Bir kimsenin biriyle alaka kurması,
- Bir şeyin bir şeye asılması. [bk. el-Cevheri(ö. 393), es-Sihah; İbn Faris(ö. 395), Mucemul-’Lüğa;  İbn Manzûr(ö.711), Lisanu’l-Arab; el-Firûzâbâdi(Ö.817), el-Kamusu’l-Muhit; ez-Zebidi(ö. 1205), Tacu’l-Arûs, “ALAK” maddesi)]

Bu kaynaklarda açıkça belirtildiği üzere, ALAK/ALAKA kelimesinin en önemli etimolojik ve sözlük anlamı, yapışmak, asılmak, bağlanmak, takılmaktır.  “ALİKA EL-SAYDU BİL HİBALETİ” cümlesi, av, ağa takıldı, anlamına gelir. (bk. Sihah, Lisasnu’l-Arab, Tacu’l-Arus, “A-L-K” maddesi)

Kur’an’da nutfeden sonra “ALAKA” kelimesinin kullanılması, modern ilmin gözle gördüğü ince hakikatleri içermesi bakımından bir mucizedir. Çünkü bu kelime, hem asılmak, yapışmak  hem de emmek manasını ihtiva etmektedir.

Modern tıbbın/embriyolojinin kabul ettiği gerçek şudur ki, rahimdeki cenin/embriyo alak/alaka konumuna geldiği zaman, rahmin duvarına asılır ve rahmin damarlarından -bir sülük gibi- kan emmeye başlar ve gıdasını alır. (İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

İlginçtir ünlü hadis alimi İbn Hacer el-Askalanî (ö: 852),  yaklaşık altı asır önce, anne rahmindeki ceninin belli bir safhada “ALAKA” adını almasının gerekçesini açıklarken, şunu vurgulamıştır: “Alaka, -bir nevi kan pıhtısı gibi- nemli bir yapıya sahip olup geçtiği yerlere tutunma özelliğine sahip bir yapıda olduğu için alaka adını almıştır.” (bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 11/482)

Uzmanlar, modern ilmin verileriyle Kur’an’ın 15 asır önceki tespitlerini hayranlıkla karşılaştırmışlar.

Kur’an’ın ilgili ayetinden birinin meali şöyledir:

"Sonra nutfeyi, (rahim cidarına yapışan bir hücre olan), alakaya, bunu da (bir çiğnem et görünümündeki) mudğaya, mudğayı kemiklere dönüştürür, sonra da kemiklere et giydirip, derken yeni bir yaratılışa mazhar ederiz. İşte bak da Allah'ın ne mükemmel yaratan olduğunu bir düşün!" (Mü'minûn, 23/14)

Modern ilim ise şöyle diyor:

Döllenmiş yumurtanın (zigot) içine yerleştirilen ve bundan sonraki bütün biyolojik süreçleri ihtiva eden bilgi, kademe kademe okunarak hayat sahnesine çıkar. Henüz döllenmenin ikinci günü tek hücre olan zigot, art arda bölünmelerle 2, 4, 8, 16, 32... şeklinde çoğalır. Üçüncü gün yuvarlak bir dut (morula) veya böğürtlene benzerken, dördüncü gün, içi boş bir top şeklini (blastosist) alır.

Beşinci gün asıl cenini oluşturacak hücreler, bu kümenin bir tarafında toplanır ve ortaya çıkan şekil, kaşlı bir yüzüğü andırır (geç blastosist). Altıncı gün tüpteki yolculuğunu bitirip, dokuz ay kalacağı anne rahmine gelir ve bir tohumun toprağa ekilmesine benzer tarzda anne rahmine tutunur (implantasyon).

Anne rahmine tutunması için daha önceden salgılanan hormonların (östrojen, progesteron) tesiriyle rahim duvarları kalınlaştırılıp kanlandırılır (toprağın çapalanıp kabartılması gibi) ve ceninin büyüyüp şekilleneceği ortam hazırlanır. İkinci haftanın başında anne rahmine tutunan cenini teşkil eden kübik ve silindir şeklindeki dev hücreler, üst boşlukta yan yana dizilir (germinal disk). Bu safhada iken hücrelerde özelleşmeler başlamış, ileride organların oluşacağı ektoderm, endoderm ve mezoderm tabakaları artık belli olmuştur. (bk. Dr. Arslan Mayda, Bir Hücreden İnsana, Sızıntı, Şubat, 2010)

Buna göre, ilgili ayette çok önemli bir Kuran mucizesi ortaya çıkmaktadır. Kuşkusuz, anne karnında gelişmekte olan zigotu bu özelliğiyle tarif eden bir kelime kullanılması, Kur'an'ın alemlerin Rabbi olan Allah'ın sözü olduğunu bir kez daha ispatlamaktadır.

İlave bilgi için tıklayınız:

"Alak" kelimesinin anlamlarından biri de "sevgi" midir? Allah insanı sevgiden mi yarattı?

Cenin’in oluşumunda “pıhtı” ya da “kan pıhtısı” ile alakalı bir safhanın olmadığı; kemiklerin oluşması ve üstüne etler giydirilmesi tanımının yanlış olduğu iddiasına nasıl cevap verilebilir?

72 Kureyş suresinin iniş hikmeti nedir? Neden özellikle Kureyş kabilesi için sure inmiştir? Kureyş kabilesine özgü sure inmesi Kur'an'ın evrenselliğine aykırı değil midir?

Kureyş, Hz. Peygamber (asm)'in mensup olduğu, İslâm'ın tebliğine ilk muha­tap olan ve Kur'an'da adı geçen büyük Arap kabilesidir.

Câhiliye döneminde Kureyşliler Allah'ın varlığına inan­makla birlikte putları Allah'a ortak koşuyorlardı, bu sebeple Kur'an onları "ortak koşanlar" anlamına gelen "müşrikûn" sıfatıyla nitelemiştir. 610 yılında Hz. Peygamber (asm)'e Kur'an inmeye başlayınca, Kureyş'in bir kısmı ona iman etmekle birlikte çoğu inanmadığı gibi, Peygamber Efendimize (asm) karşı gittikçe sertleşen ve savaşlara kadar varan bir mücadeleye girişmişlerdir. Bu direniş hicretin 8. yılında Mekke'nin fethine kadar sürmüştür. Mekke'nin fethedilmesiyle birlikte İslâmiyet'in karşısındaki Kureyş düşmanlığı da tamamen ortadan kalkmıştır. Bundan sonra İslâm'ın dünyaya yayılması için Kureyşlilerin ön saflarda mücadele verdikleri görülmektedir.

Kureyş kabilesi, Araplarca kutsal sayılan Kâbe'nin gözetim ve bakımını üst­lendikleri için, diğer Arap kabileleri onlara büyük saygı gösterirlerdi; özellikle Kâbe'yi yıkmaya gelen fil ordusunun mucizevî bir felâkete maruz kalarak Kâbe'yi yıkma teşebbüslerinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Kureyşlilerin kabileler nezdindeki saygınlığı iyice arttı. Emirler ve krallar onlara saygı gösterir, başkaları çöl­lerde haydutlar tarafından saldırılara uğrarken, Kureyşliler güven içerisinde yazın Tâifin serin yaylalarına, kışın da Yemen'in ılık bölgelerine serbestçe seyahatlerde bulunarak büyük kazançlar elde ederlerdi. Hatta Kureyş'in ticaret kervanları kış ay­larında Somali ve Habeşistan'a, yaz aylarında da Suriye, Mısır, Irak ve İran'a kadar giderlerdi.

Mekke'nin bulunduğu bölge tarım ve hayvancılığa elverişli olmadığı için, halkın ticaretten başka gelir kaynağı yok denecek kadar azdı. Hac mevsiminde ku­rulan panayırlar ticaretlerinin canlanmasına vesile olduğu gibi buralarda düzenlenen şiir, hitabet vb. yarışmalar da dil, edebiyat ve kültürün gelişmesini sağlıyordu. İşte sûrede Allah'ın onlara lütfettiği bu imkânlar hatırlatılmakta, özellikle Kâbe'ye vur­gu yapılarak "Şu evin (Kabe'nin) Rabbine kulluk etsinler" buyurulmaktadır.

Kabile hayatı yaşayan Arap yarımadası devlet otoritesinden yoksun olduğu için burada genel bir güvensizlik bulunduğu halde, Mekke Hz. İbrahim (as) zamanından beri Yüce Allah tarafından saygınlığı çiğnenmeyen (harem) bölge olarak insanlığa duyurulmuş, bu sayede Mekke halkı dış saldırılardan korunmuştur. Nitekim bir âyet-i kerimede,

"Görmezler mi ki, çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden ko­parılıp götürülürken biz (Mekke'yi) güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır?"(Ankebût, 29/67)

buyurularak bu nimetler hatırlatılmaktadır. Ayrıca başka bölgelerde üretilen sebze, meyve ve diğer gıda maddeleri Hz. İbrahim (as)'in duası bereketiyle (İb­rahim 14/37) bir ticaret merkezi haline gelmiş olan Mekke'ye getirilip satılır, böy­lece bura halkının ihtiyacı karşılanırdı. İşte sûrede Kureyş'in, bütün bu nimetlerin şükrünü yerine getirmek için Allah'a kulluk etmeleri istenmiştir.(Kur’an Yolu: V/655-656).

Kur'an-ı Kerim evrensel bir kitaptır. Belli bir şahsı veya kabileyi veya milleti örnek vermesi onun evrensel mesajına ters değildir. Örneğin dünya klasiklerine ait bir eserin yazarı kendi yaşadığı çevreden örnekler vermesi evrenselliğine engel olur mu?

Verilen nimet şükür gerektirmesi cihetiyle, Kur'an-ı Kerim Kureyşe verilen nimetleri hatırlatarak bu nimetlere mukabil şirkten dönüp yalnız Allah'a kulluk etmeleri ve İslam yolunda cihad etmeleri istenmiştir. Bu sureyi okuyan insanlar şöyle bir ders çıkarabilirler: "Allah Kureyş kabilesine verdiği nimetin şükrünü istediği gibi, bizlere de gerek fert bazında gerekse toplumsal olarak nimetler vermiş ve verilen bu nimetlere şükretmek gerektiği düşüncesine sevketmektedir."

Kur'an-ı Kerim de kişi ve toplumların figür olarak anlatılması verilen mesajların onlara ve onların dönemine özgü kılmaz. Ebu Leheb ve karısından örnek verelmesi Ebu Leheb ve karısının şahsında, kıyamete kadar onun zihniyetinde olan insanların durumu açıklanmıştır. Bunun gibi Kureyş suresindeki ilahi ikaz, fert ve toplumlara verilen nimete karşılık nankörlük edilmemesini, yaratıcıya şükredilmesi gerektiğini mesajını vermektedir

Kur'an-ı Kerim'de Kureyş ve Tebbet surelerinde verilmek istenen mesajlar başka ayetlerde örnekler verilmeden de açıklanmıştır. Ancak muşahhas örneklerin de ayrıca verilmesi insan fikrinin müşahhas örneklere meyilli olmasından kaynaklanmaktadır.

73 Kur'ân okumasını bilen birisi okuyanı takip etmekle, bilmeyen de sadece dinlemekle Kur'ân-ı Kerimi hatmetmiş olur mu? Teyb veya videodan okunan Kur'ân'ı, Kur'ân'dan takip ederek veya sadece dinlemekle hatim yapılır mı?

Kur’ân mukabelesi âdeti ilk olarak Peygamber Efendimiz (a.s.m.) ile  Hz. Cebrail’in Kur’ân’ı karşılıklı okumaları, birisinin okuyup diğerinin dinlemesi tarzında başlamıştı. Hadiste Peygamberimiz (a.s.m.) ile Hz. Cebrail’in Kur’ân mukabelesi için “Fe-yüdârisuhû” ifadesi kullanılır. Bu ibareyi Buharî mütercimi Aynî şöyle açıklar:

“Kur’ân-ı Kerim’i Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmla Hz. Cebrail karşılıklı okurlardı. Bu okuyuşu daha sonra Kur’ân hâfızları devam ettirmişlerdir. Yani, meselâ on âyet birisi okur, diğeri dinler, on âyet de birisi okur, diğeri dinlerdi; bu müşterek bir okumaydı.”(1)

Bugün cami ve mescitlerimizde ise bir veya birkaç hâfız her gün bir cüz’ü paylaşarak okuyor; okumasını bilen Müslümanlar Kur’an’dan takip ediyor, bilemeyenler de sadece dinliyorlar. Ramazan’ın son gününde de 30. cüz okunarak Kur’ân hatmedilmiş oluyor.

Burada sadece Kur’ân okuyan hâfızlar değil, hem Kur’ân’ı takip edenler hem de bir ay boyu muntazaman dinleyenler Kur’ân’ı hatmetmiş sayılıyorlar ve sevabını alıyorlar.(2)

Teyp ve videodan Kur’an dinlemeye gelince, bazılarınca bunun hatim yerine geçmeyeceği ifade edilmektedir. Şu var ki, bu aletler Kur’ân’ı doğru okumamızda bize yardımcı olarak kullanılabilir. Bu gibi vasıtalarla Kur’an dinleyen kimseler, zamanla Kur’an okumayı da öğrenip hatimlerini bizzat kendileri okumaya çalışmalıdırlar.

Ancak Kur'an-ı Kerim nurani olduğundan onu teyp, radyo, bilgisayar ve televizyondan takip ederek veya dileyerek Kur'an'ı bitirenlerin de inşallah hatim sevabı alacağını ümit ederiz.

Örneğin aynada yansıyan güneşin ışıkları, ısı ve renkleri de aynen güneşin özelliklerini taşımaktadır. Bunun gibi Kur'an'ın değişik aletlerde yansıyarak okunması da onun özelliklerini taşıyabilir.

Kaynaklar:

1. Umdetü'l-Kari, 1:75.
2. Mehmed Paksu, Çağın Getirdiği Sorular.

 

74 Kur'an'daki en kısa ayet ile en uzun ayet hangileridir?

Anlamlı en kısa âyet, bir kelime olan ve "yemyeşil" anlamındaki "müdhâmmetân"dır (Rahmân, 55/64). En uzun âyet ise bir sayfadır. Müdayene = (Borçlanma) ayeti diye bilinen Bakara suresinin 282. ayetidir. (Diyanet İşleri Başkanlığı, Dini Kavramlar Sözlüğü, AYET maddesi)

En kı­sa ayetler olarak şunlar sayılabilir: "Yâsîn" (Yâsîn, 36/1); "er-Rahmân" (Rahmân, 55/1); "Müdhâm-metân" (Rahmân, 55/64); "Sümme na­zara" (Müddessir, 74/21), "Ve'l-fecr" (Fecr, 89/1); "Ve'd-duhâ" (Duhâ, 93/1); "Ve'l-asr" (Asr, 103/1) (bk. T.D.V. İslam Ansiklopedisi, AYET maddesi)

75 Hanefi, Şafi ve diğer mezheplere göre Kur'an-ı Kerim’ i dinlemek farz mı, vacip mi, sünnet mi?

A'raf suresinin 204. âyetini değerlendiren Hanefî âlimleri, buradaki emrin hem namazda ve hutbede hem de namaz dışında geçerli olduğu görüşündedir.

Bu görüşü savunan Hanefî mezhebi âlimlerine göre, Kur’an’ı dinlemek vaciptir. Eğer bir yerde fıkıh yazan (ilimle meşgul olan) bir kimse olduğu hâlde, birisi orada Kur’an okur da o kimse de meşguliyetinden ötürü dinleyemezse okuyan günahkâr olur. (el-Bahru’r-Râik- şamile- 3/372)

Ancak Hanefî mezhebinde bu dinlemenin (vacip olarak) farz-ı ayın mı yahut farz-ı kifâye mi olduğu konusunda farklı görüşler vardır. En sahih olan görüşe göre bunun farz-ı kifâye olmasıdır. Yani Kur’an okuyanı dinleyen bazı kimseler varsa, vacibin yerine gelmesi için bu yeterli olur.

Ayrıca canlı yayın olmaksızın bilgisayar, teyp, radyo gibi aletlerden okunan Kur'an'ı dinlemek de farz değildir. Fakat dinlenirse sevap alınır. (bk. Elmalılı Hamdi, Hak Dini, A'raf Suresi 204. âyetin tefsiri)

Şafiiler dahil, Hanefîlerin dışında kalan mezheplerin hepsi, okunan Kur’an’ı dinlemenin sünnet olduğu görüşündedir. Onlara göre A'raf suresinin ilgili âyeti, namazın dışında kalan kıraat için değildir.

Bu âlimlerin (cumhurun) dayanağı söz konusu ayetin, namaz içinde ve hutbe esnasında olduğuna dair gelen sahih bazı hadis rivayetleridir. (bk. Taberî, Razî, İbn Kesir, ilgili âyetin tefsiri)

Bununla beraber, Kur’an’ın okunduğu yerde bulunup da -lüzumlu bir işle meşgul olmadığı sürece- onu dinlemek, bir saygıyı gösterme bakımından çok önem arz eder.

76 Kur'an'a bakarak (tefe'ül ederek) bir konu hakkında karar vermek, istihare etmek caiz mi?

Bildiğiniz gibi, bir kitabı gelişigüzel açarak ilk tevafuk eden yeri okuyup ondan bir mesaj çıkarmaya tefe'ül denmektedir.

Kur'an-ı Kerim'de, inançsızların anlatıldığı ve onların tehdit edildiği pek çok ayet bulunduğu için, tefe'ülünde bu ayetlerden biri çıkınca insanın ümitsizliğe düşme ihtimali olduğundan dolayı ve objektif bir kural olarak kabul edilemeyeceğini göstermek maksadıyla, İslam uleması Kur'an ile tefe'ülde bulunmaya taraftar olmamışlardır. Bununla beraber, Şah Veliyullah Dihlevî gibi büyükler arasında Kur'an ayetleriyle tefe'ülde bulunanlar da vardır.

Ancak bir kimse bu konuda kendisi için tefe'ül yapsa bile, bir başkası için yapması doğru değildir. Bu nedenle Kur'an ayetlerine bakarak evlenecekler hakkında karar vermeyi uygun görmüyoruz.

İstihare ise başka bir konudur.

İlave bilgi için tıklayınız:

İstiharede görülen rüya ile amel edilmezse ne olur, bu rüyanın bağlayıcılığı nedir?..

77 Kur'an-ı Kerim'i Arapçasından okumak mı yoksa mealinden okumak mı daha iyidir?

Allah yolunda yapılan en küçük bir iş ve amel bile neticesiz kalmaz. Hele Kur’an okumak gibi kainatın en büyük bir hadisesi, hiç sevapsız kalmayacaktır. Kur’an'ın yüzüne bakmak bile sevap olursa Kur’an'ın anlamını veren bir kitabı okumak elbette sevabı vardır.

Fakat Kur’an'ı aslından okumak ile mealinden okumak arasında fark vardır. Esas olan Kur’an okumayı aslından öğrenmek ve manasını anlamak içinde mealden okumaktır. Ancak hiçbir Kur’an meali aslının yerini tutmayacağından, namazda Kur’an yerine okunmaz. Namazımızda mutlaka Kur’an-ı Kerimi aslından okumalıyız. Allah kelamı olan, Arapça olandır. Bunun yeri ve sevabı ayrıdır. Her harfine kat kat sevap verilir.

Bizi yaratan Allah, Kur’an-ı Kerimi Arapça olarak bize göndermiş. Elbetteki manasını öğrenmek için Türkçe, İngilizce gibi mealleri okumamız gerekir. Ancak namaz ibadetinde okuduğumuzda mutlaka aslından, orjinalini okumalıyız. Çünkü onun aslı Arapça’dır. Allah Kur'an'ı Arapça olarak indirmiştir. Tercümesi Kur'an yerine geçemez.

Örneğin, bir çekirdeğin aslını bozarak parçalara ayırsak, sonra da toprağa eksek ağaç olamayacaktır. Çünkü özellikleri kaybolmuştur. Bunun gibi Kur'an ayetleri, kelimeleri ve harfleri birer çekirdek gibidir; başka dillere çevrilince özelliğini kaybedeceği için Kur'an olmayacaktır.

“Manasını anlamıyoruz” düşüncesine gelince, ister aslıyla isterse mealleriyle Kur'an'ın manasını anlamak ve onun hükümleriyle yaşamak, her Müslümanın görevidir. Zaten Kur'an anlaşılmak ve yaşanmak için gönderilmiştir. İngilizce bir kitabı bile anlamak için İngilizce öğrenen bir Müslümanın, Kur'an'ı anlamak için neden Arapça öğrenmediğini de bir düşünmek gerekir.

Ayrıca biz anlamasak da onun bize faydası vardır. Örneğin, dili tad alma özelliğini kaybetmiş bir insan yediği yemek ve gıdalardan faydalanamayacak mıdır? Dili tad almasa da yediği gıdalar gerekli organlarına gidecektir. Kur'an okumak da bunun gibidir. Aklı Kur'an'ın manasını anlamayan bir insan, onu ruhunun midesine atınca, aklı anlamasa da ruhunun diğer özellikleri onun manalarını alacaktır.

Diğer taraftan Allah Kur'an'ın her harfine en az on sevap vereceğini söylüyor. Meallerin mutlaka faydası var, ama Kur'an yerine geçmeyeceği için, Kur'an'ın her harfinden alınan sevabını da alamayacaktır.

78 Kur'an'daki müteşabih ayetlerin hikmeti nedir?

Müteşabih Ayetleri Anlamak

Kur’ân’a dair ilimlerin en önemlilerinden biri de Kur’ân-ı Kerim’deki müteşâbih âyetler meselesidir. Cenâb-ı Allah şu âyet-i kerimede Kur’ân’daki âyetlerin, bir itibara göre “Muhkem ve Müteşabih” olarak iki kısma ayırır.

“Sana bu kitabı indiren O’dur. Kitabın bir kısım âyetleri muhkem olup bunlar onun esasını teşkil ederler. Diğer kısımlar ise müteşabihtirler. Kalplerinde eğrilik olan kimseler onun sadece müteşabihleri ile meşgul olurlar. Bundan maksatları, sırf fitne çıkarmak ve kendi anlayışlarına göre yorumlamaktır. Halbuki onların gerçek mânâlarını yalnız Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise, onların mânâlarını anlamaya çalışmakla beraber, asıl maksat ve mânâlarını Allah Tealâ’ya havale edip; ‘Allah’ın maksadı ne ise biz ona inandık. Gerek muhkemi, gerek müteşabihi hepsi Rabbimiz tarafından gönderilmiştir...’ derler. Bunu ancak kamil ve öz akıl sahipleri düşünebilirler... Ve onlar sözlerini şu duayla bitirirler: ‘Ey bizim yüce Rabbimiz! Doğru yola erdirdikten sonra kalplerimizi yanlışa saptırma, yüce katından bize rahmet bağışla. Şüphesiz sonsuz lütuf sahibi olan ancak Sensin.’(Âl-i İmran, 3/7 ve 8)

Önce bu âyet-i kerimede varid olan muhkem ve müteşabih kelimelerinin mânâları üzerinde duralım. Şibh: Dilde ‘misil’, yani benzer demektir.

Bu kökten gelen teşabüh ve iştibah mastarları, biri diğerine benzediğinden ötürü, “birbirine karışma ve tereddüde yol açma” mânâsına gelir. Müteşabih teşabühten ism-i fâil olup bu vasfa haiz olan kelimeye denir. Bu yönüyle “müteşabihât: mütemasilât ve müşkilat” anlamına gelir. Bunun mukabili “muhkem: sağlam, kesin, vâzıh ve net” demektir. Müteşabih lafzı (Zümer, 39/23) âyetinde de geçmektedir. Ancak bu âyeti anlamada müfessirlerin ihtilafı yoktur. Bu âyet, Kur’ân âyetlerinin hak ve gerçek olma, i’caz vasfını taşıma, belâgatta mükemmel olmada birini diğerine tercih etme güçlüğü yönünden birbirine müteşabih yani benzer olduklarını bildirir. Farklı görüşler demin zikrettiğimiz Âl-i İmrân, 7 âyetinde geçen müteşabih kelimesi hakkında ortaya çıkmaktadır.

Kur’ân ilimlerine dair yazılan kitaplarda terim olarak bu iki kelimenin aşağı yukarı aynı maksadı ifade eden değişik tarifleri yapılmıştır. Kısaca muhkem: “Tek mânâsı olan”, müteşabih ise: “Birden fazla mânâya gelebilen”, yahut muhkem: “Anlaşılması için başka bir delile ihtiyacı olmayan”, müteşabih: “Anlaşılması için kendi dışında bir delile ihtiyaç hissettiren” demektir.1

Âlimlerin görüşleri işin sonunda şuna raci olur: Muhkem, herhangi bir müphemlik, bir kapalılık olmaksızın, mânâsına açıkça delâlet eden; müteşabih ise, mânâsına racih, yani ağır basan bir delâleti bulunmayan kelimedir. Böylece usul-i fıkıhta ‘nas’ ve ‘zahir’ denilen kısım muhkem kısmına dahildir. Zira ‘nas’: ‘Maksada bizzat kendi sıgası ile delâlet eden’, ‘zahir’ ise: ‘başka bir karineye ihtiyaç duyulmaksızın bizzat kendi ibaresi ile maksada delâlet etmekle beraber, mefhumu esas maksat olmayan kelimeye denir. Mücmel, müevvel, müşkil ise müteşabih kısmına dahildir. Zira mücmel; tafsil edilmeye, açıklanmaya muhtaçtır. Müevvel; ancak te’vil edildikten sonra delâlet ettiği mânâ bilinen kelimedir. Müşkil ise; müphemlik ihtiva edip delâleti gizli olan kelimeye denir.’2 Âyetin, ‘Verrâsihûn’ kelimesinin başındaki ‘vav’ın atıf veya istinaf işlevi bildirmesi çok önemli bir mânâ farkı ortaya çıkarmaktadır. Atıf içindir diyenler, rasih âlimlerin de müteşabihlerin yorumunu yapabileceklerini ileri sürerler. İstinaf içindir diyenler müteşabihlerin mânâlarını yalnız Allah’ın bildiğini, rasih âlimlerin ise yorumlamayıp sadece “Allah ne murad etmişse inandık” deyip teslimiyet göstermeleri gerektiğini ileri sürerler. Demin zikrettiğimiz ikinci görüşü şöyle ifade etmek daha isabetlidir:

“Rasih âlimler müteşabihleri yorumlar, bununla beraber teslimiyet gösterir ve ‘Amenna, Rabbimiz ne murad etmişse inandık’ derler.” İbnu Abbas (r.a) ve Mücahid’den bu görüş nakledilir.3 Mücahid: “Rasih âlimler, te’villerini bilir ve bununla beraber ‘Amenna’ derler” der. Dahhak: “Rasih âlimler müteşabihlerin te’villerini bilirler. Şayet bilmeselerdi nâsihini ve mensûhunu, helâl ve haramını, muhkem ve müteşabihini de bilemezlerdi.”

Bu fikri benimseyen en önemli isim İmam el-Eş’arî olup ona göre Âl-i İmrân, 7. âyetinde vakıf yeri "Verrâsihûne fi’l ilmi" kelimesindedir. Bu görüşü açıklayan Ebu İshak eş-Şirazî (Ö. 476/1088) şöyle der:

“Allah Tealâ’nın Kur’ân’da ilmini yalnız Kendisine mahsus kıldığı kısım yoktur. Allah, âlimleri Kur’ân’a muttali eylemiştir. Zira Allah bu cümleyi, âlimleri övmek üzere beyan buyurmuştur. Şayet onlar da bilemeselerdi avama dahil olurlardı.”4

Nevevî, ‘Şerhu Sahih-i Müslim’de bu mânâyı tercih edip der ki: “En doğru izah budur. Zira Allah’ın mahlukatının bilemeyecekleri şekilde onlara hitap etmesi akıldan uzak bir iştir. Bu görüşe katılan daha birçok zat vardır. Selefin ekserisinin müteşabihlerin te’villerinin bilinemeyeceği fikrinde oldukları nakledilir. Onların bundan maksatları şu idi:

“Müteşabihlerin kesin mânâlarını bilmek, onlardan ‘murad-ı ilâhi budur’ demek doğru değildir. Yoksa onlar âlimlerin o âyetleri te’vil etmeye teşebbüs etmeleri doğru değildir, o âyetlerden hiçbir şey anlamamız mümkün değildir.” demek istememişlerdir. Zira bu kabil âyetler hakkında kendileri tarafından yapılmış izahlar nakledilmiştir. Müteşabihleri bir itibarla, hakiki müteşabih ve izafî müteşabih olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Hakiki müteşabihleri anlamak hayli zor, âdeta imkânsızdır. Bazı sûrelerin başındaki hurûf-u mukatta’a bu kısma girer. Buna rağmen müfessirler bunlar hakkında bile izah getirmeye çalışmışlardır.5

Kanaatimize göre, Kur’ân-ı Kerim’de hakiki müteşabihin tek örneği hurûf-u mukatta’alardır. Muasır âlimlerden Mahmut Şeltut da bu fikirdedir.6 Bazı âlimler, müteşabihu’s-sıfat denilen ve Allahu Tealâ’nın bazı şuunatına dair Kur’ân’da varit olan bazı lafızları da bu kısımdan sayarlar. Aslında bunların mânâları anlaşılmakla beraber gerçek mahiyetlerini idrak etmek zordur. Buna mukabil izafî müteşabihler çok fazla olup müfessirler kendi ilimleri nisbetinde bu âyetleri farklı şekilde tefsir ederler.

Âlimler, Allah Tealâ’nın bazı şuunatları hakkındaki müteşabihler konusunda şu hususlarda ittifak etmişlerdir.

1. İmkânsız olan zahiri mânâları Şari’ tarafından kastedilmemiştir. Zira bunlar hem bizzat Şari’ Tealâ’nın diğer kelâmlarından hem de aklî delillerden anlaşılmaktadır.

2. Müteşabihin makul ve akla yakın tek anlaşılma şekli varsa, onu kabul etmek gerekir. Meselâ “Ve hüve meaküm eynemâ küntüm” (Hadid, 57/4) âyetinde Allah’ın zatıyla değil ilmi, kudreti, iradesi, işitme ve görmesi ile beraber olduğunun anlaşılması gibi. Âlimler bunun dışındaki hususlarda ise ihtilaf etmişlerdir.

     a) Selef: Allah’ı, müteşabihlerin imkânsız olan zahiri mânâlarından tenzih ederek, onların gerçek mânâlarını Allah’a havale etme yolunu tutmuşlardır.

     b) Halef: Müteşabih lafızları lügatte yeri olan ve şer’an ve aklen Allah’a layık bulunan bir mânâya hamletmek yolunu tutmuşlardır. Bunların delili şudur: İmkân nisbetinde şer’î lafızları i’mal etmek, yani onlara işlerlik kazandırmak matluptur. Zira aksi yapılıp ihmal edilir, yani lafızlara işlerlik kazandırılmazsa hayrete, şaşırmaya ve onları tamamen anlamsız bırakmaya yol açar.

Şari’ Tealâ’nın kelâmına sahih bir mânâ verme imkânı bulunduğu müddetçe, bu gerekli olur. Zira Alîm-i Hakîm’den gelen kelâmdan faydalanmak gerekir. Onu mânâsız, kısır, verimsiz söz söylemekten tenzih etmek gerekir.

      c) Orta yolu tutanların mezhebi: Suyûtî, İbnu Dakîki’l-Iyd’ten nakleder: “Te’vil, Arap dilinin mantığına yakın ise inkâr edilemez. Uzak olursa tevakkuf eder, Allah Tealâ’yı tenzih ederek hangi mânâ kastedilmişse ona iman ederiz. Bu te’villerden, Arapların kelâm ve konuşmalarından anlaşılan mânâları olursa, hiç tereddüt ve tevakkuf etmeksizin bunları kabul ederiz. Meselâ âyette geçen ‘Cenbillah’ (Zümer, 39/56) tabirini Allah hakkında, ‘Onun şanına layık olma’ diye te’vil etmek gibi.7

Müteşabihleri bir itibarla, hakiki müteşabih ve izafî müteşabih olmak üzere ikiye ayırabiliriz. Hakiki müteşabihleri anlamak hayli zor, âdeta imkânsızdır. Bazı sûrelerin başındaki hurûf-u mukatta’a bu kısma girer. Buna rağmen müfessirler bunlar hakkında bile izah getirmeye çalışmışlardır.

MÜTEŞABİH ÂYETLERİN KUR’ÂN’DA BULUNMASININ HİKMETLERİ

Kur’ân ilimlerine dair kitap yazan âlimlerimiz, şu hikmetleri zikrederler:

1. İrşad halkasını çok geniş tutmak

Fahreddin Râzî şöyle der:

“Kur’ân hem havassı hem avamı dine davet eder. Geniş kitlenin mizacı mücerred hakikatleri idrak etmeye yatkın değildir. Onlar daha işin başında; cisim olmayan bir mekânda bulunmayan hatta kendisine işaret bile edilemeyen bir varlığa inanmaya davet edilecek olurlarsa bunu kabule yanaşmazlar, kendilerinden ‘yok’ olan bir şeye inanmaları istendiğini düşünürler. Ve inkâra düşerler. Dolayısıyla onlara en münasip olan üslûp, kendilerinin düşünce yapılarına uygun bazı lafızları kullanmak fakat bunların aralarına açık gerçeği ihtiva eden ifadeleri de yerleştirmektir. İşte birinci kısım müteşabih, ikinci yani açık gerçeği bildiren ifadeler ise muhkem kısımdır. Bu hikmet, bilhassa ilâhî sıfat ve şuunat hakkında âşikârdır.”

2. Allah’ın lütfedip zayıf insanlara tahammül edebilecekleri şekilde tecelli etme iradesi.

Zira Allah Tealâ gerçek sıfatlarıyla tecelli etseydi insan helak olurdu. Hazreti Musa Aleyhisselam gibi peygamberlerin en büyüklerinden biri bile Allah’ın bir tecellisine tahammül edemeyip düşüp bayılmış, bu tecelli dağı paramparça etmişti (A’râf, 7/143).

3. Aklın önemine dikkat çekme

Kur’ân’ın hem muhkem hem müteşabih âyetleri ihtiva etmesi sebebiyle okuyucu, aklî delillere başvurma ihtiyacı hisseder. Böylece taklit karanlığından kurtulur. Bu, aklın mevkiini yüceltme ve önemine dikkat çekmedir. Kur’ân’ın hepsi muhkem olsaydı insan aklî delillere ihtiyaç duymaz, dolayısıyla akıl mühmel kalırdı.8

4. Aklı ve anlayışı mahdut olan insana mutlak hakikatleri anlatma ihtiyacı

Allah müteşabih âyetleri bizi hidayet ve irşat etmek için vesile kılmıştır. Müteşabih lafız, hakikate tam tamına mutabık olmasa da, çeşitli vecihlerden bir vechi ile ona tetabuk eder, yani benzer. Meselâ bir topluluğa hiç görmedikleri bir şeyi anlatırken onlara o şey gerçek şekliyle değil, bildikleri bir şeye benzetilerek anlatılır. İnsanın, müteşabih lafızlardan gerçeği bütün yönleriyle anlaması pek zordur. Mü’min âlim, müteşabih âyetlerin Allah katından geldiklerini ve bildirdikleri hakikate tam mânâsıyla delâlet ettiklerini bilir. Allah tarafından gelen gerçek olduklarına iman eder ve lafızları zorlamaksızın, kendisi için bir fikir ve bilgi edinir.9

5. İlmî araştırmayı teşvik

Âlimler Kur’ân’ın saklı taraflarını, gizli güzelliklerini araştırıp öğrenmeye böylece teşvik edilmişlerdir. Bu sayede âlimlerin maharetleri ortaya çıkar, fikirler dondurulmaktan kurtarılır, fazilet dereceleri tezahür eder. Kur’ân’ın hepsi muhkem olsaydı âlimler ve sıradan insanların farkları kalmazdı.

6. Kulları ilâhî ilim karşısında hadlerini bilmeye yöneltme

Allah Tealâ insanları tevazua yöneltmek, Kendi mutlak ilmi karşısında aczlerini ve kulluklarını hatırlatmak, onları imtihan edip denemek, teslimiyet göstermeye yöneltmek istemektedir. Allah’ın ilminde ve kitabında olan her şeyi âlimlerin bilmeleri gerekmez. İlim ehlinin, tek tek bilemedikleri nice şeyler bulunur. Muhammed Abduh, bu konuda şöyle der:

“Allah müteşabihleri, Kendisini tasdik konusunda kalplerimizi imtihan etmek için indirmiştir. Kitapta varid olan her şey zeki olsun, aptal olsun hiç kimsenin tereddüt etmeyeceği tarzda vazıh ve anlaşılır olsaydı, onlara iman etmede Allah’ın emrine itaat ve resûllerine teslimiyet gösterme mânâsı kalmazdı.”10

Kendi bildikleri dil ile inmesine rağmen âlimlerin bu aczleri, Kur’ân’ın Allah katından indiğinin bir delili olur. Bu hikmetlerin çoğunu Fahreddin Râzi’den nakleden Zerkânî, sonunda der ki:

“Bu hikmetlerin bir kısmı, müteşabihlerin muayyen bir kısmında tahakkuk eder. Fakat yekûnü, ancak yekûnde tahakkuk eder. Bu da, verilen bu izahatın geçerliliği için yeterlidir.”11

Dipnotlar:

1) ez-Zerkeşî, el-Burhân fi Ulûmi’l-Kur’ân,1/70.
2) Suyûtî, el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân, 2/3; Dr. Subhi Salih, Mebâhis, 282.
3) Zerkeşî, a.g.e., 1/73; Suyûtî, a.g.e., 2/4.
4) Subhi Salih, a.g.e., 282.
5) Bunlar hakkında yapılan çeşitli yorumlar için bakınız: İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, Ank. 1976, s: 134-138.
6) Mahmut Şeltut, Tefsiru’l Kur’âni’l Kerim, Kahire, 2. b. 1960, s. 68-69.
7) Suyûtî, a.g.e., 2/ 8; Abdulazîm ez-Zerkânî, Menâhilu’l-İrfân fî Ulûmi’l-Kur’ân, Kahire 1980, 2/286-290.
8) Zerkânî, a.g.e., 2/284.
9) Abdulmecid Zendanî, Tevhidu’l Halık, Cidde, Tarihsiz, s. 413.
10) Tefsîru’l-Menâr, 3/170.
11) Menâhil, 2/285.

79 "Namazlara ve orta namaza devam edin." Bakara Suresi 238. ayette belirtilen orta namaz hangisidir?

Allah Teâla,

"Namazlara ve orta namaza devam edin; gönülden boyun eğerek Allah için namaza durun." (Bakara, 2/238)

buyurarak orta namazına ayrı bir önem vermiştir.

Orta namazın beş vakit namazdan hangisi olduğuna dair kesin bir delil yoksa da ikindi, sabah ve öğle namazı olabileceği konusunda rivayetler vardır. Ancak ashab ve tabiîn çoğunluğu bu namazın ikindi namazı olduğu görüşündedirler.

Cenâb-ı Hakk'ın orta namazın hangi namaz olduğunu belirtmemesi, her namazın orta namaz olduğu kabul edilerek özen gösterilmesi içindir. Özellikle, gündüz (sabah-öğle) ve gece (akşam-yatsı) namazlarının ortasında olması sebebiyle ikindi namazının edası hususunda itina edilmelidir. (Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1935, I, 810; Muhammed Ali es-Sâbûnî, Muhtasaru Tefsir-i İbn Kesîr, Beyrut 1401, I, 218; Mehmed Vehbî, Hulâsatü'l Beyân Fî Tefsîri'l-Kur'ân, İstanbul 1339-1341,I, 204).

Peygamber Efendimiz (asm) aşağıda verdiğimiz hadislerde şöyle buyurmaktadır:

"Şüphe yok ki, o namazı (yani ikindi namazını) kaçıran kimse, sanki ailesi ve malı noksanlaştırılmış (veya elinden kaçırılmış) gibidir."(Buhari, Mevakıt, 15; Müslim, Mesâcid, 20İ; Ebû Dâvûd, Salât, 5; Nesâ'i, Mevâkit, 9; Tirmizi, Salât, 128; İbn Mâce, Salât, 6)

"Salât-ı berdeyni (sabah ve ikindi namazlarını) her kim kılarsa Cennete girdi gitti." (Ahmed Naim, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarîh Tercemesi, Ankara 1985,III /521);

"Ahzâb günü Resulullah (s.a.s) "Bizi orta namazdan, ikindi namazından alıkoydular. Allah onların evlerini ve kabirlerini ateş doldursun." buyurdu. Sonra o namazı iki ışâ (akşamla yatsı) arasında kıldı." buyurulmaktadır. Bir başka hadiste de "her kim ikindi namazını (kasden) terkederse ameli batıl olur" (Ahmed Naim, a.g.e, I/493),

Buna göre, "ehl ve evlâdı öldürülmüş, serveti telef olmuş kimsenin musîbeti ne kadar bü­yükse, bir ikindi namazım geçiren kimsenin musîbeti de o kadar büyüktür. Binâ­enaleyh, ailesi ile malının elinden gitmesinden nasıl sakınıyorsa, ikindiyi kaçırmakdan da öyle sakınsın!" demekdir. Ahiretine yönelik büyük bir sevabı kaçırmış şeklinde değerlendirmek gerekir.

80 "Siz ne halde iseniz başınıza o şekilde idareciler gelir. Bir topluluk kendini duzeltmedikce Allah onlardaki hali duzeltecek değildir." Bu ifadeler ayet mi yoksa hadis midir; nasıl anlamamız gerekir?

Bu ifadeler hadis ve ayetlerin anlamlarını ifade etmektedir.

Bir toplumda görülen gelişme ve yükselme hali o toplumun bütün değerlerini kapsar. Bilim, sanat, ticaret, ekonomi, endüstri, devlet, hukuk, ahlak, din, sosyal gelişmelerin ve yükselişin, ya da gerilemenin ve düşüşün gözlemlendiği başlıca alanlardır. Eğer bir toplumda iyileşme olursa sözü edilen alanların hepsinde kendini belli eder. Kötüleşme de böyledir.

XVIII. ve XIX. asırlarda sosyal gelişme ve yükselmenin saiki ve itici gücü olarak sadece maddeyi ve maddi çıkarları öne çıkaran pozitivizm, materyalizm ve komünizm gibi ideolojiler ortaya çıktı. Manevi değerleri önemsemeyen, hatta horlayan bu ideolojiler XX. asırda etkilerini bir hayli kaybettikten sonra bile bunların uzantıları İslam ülkelerinde varlıklarını etkin bir biçimde sürdürdüler ve halen de sürdürmektedirler. Bu anlayışta olanların büyük bir kısmının devletin üst kademelerinde görevli olmaları ve aydınların çoğunun da onlarla aynı görüşte olmaları, toplumun manevi değerler sahasında bir boşluk meydana getirdi. Bu boşluk 1950’den sonra Kur’an Kursları, İmam-Hatip Liseleri, İlahiyat Fakülteleri, Yüksek İslam Enstitüleri, çeşitli cemaat faaliyetleri, dini yayınlar, vaizler, imamlar, müftüler ve din ve ahlak kültürü öğretmenleri aracılığıyla giderilmeye çalışıldı. Bu alanda epey mesafe de alındı.

1991’de Moskova merkezli komünizmin çöküşü dine ve manevi değerlere yönelişi artırdı. Bu durum siyaset alanını da etkiledi ve “Siyasi İslam” denilen bir kavram ortaya çıktı. Siyasi İslam’ın irtica sayılıp denetim altına alınması dini hayata da birtakım kısıtlamaların getirilmesine sebep oldu. Kur’an Kursları ile İmam-Hatip Liselerinin kapanma noktasına gelmeleri bu kısıtlamaların hem amacı, hem de sonucudur. İşte bu durum Türkiye’de henüz dini bunalım denilebilecek bir noktaya gelmemişse de dini sıkıntı ve sarsıntı denilen bir durumdadır. İnşaallah bir krize dönüşmeden bu sıkıntılı dönem aşılır.

Toplumların sıkıntılı ve bunalımlı dönemlerinde samimi mü’minlerin ve dindar insanların yapacakları çok şey vardır. Toplumu teskin, fitne ateşini söndürme başta gelen görevidir. İç karışıklıklara fitne denir. Hz. Peygamber (asm),

“Fitne zamanında yürüyen koşandan, duran yürüyenden, oturan ayakta dikilenden, yatan oturandan, uyuyan yatandan daha hayırlıdır.” (Buhari, Fiten, 9; Müslim, Fiten, 10, 13; Tirmizi, Fiten, 29; Ebu Davud, Fiten)

buyurmuştur. Böyle zamanlarda eylemsizlik en iyi eylemdir. Fakat toplumun gerilemesi, yıkıma ve çöküşe gitmesi fitneden farklıdır. Toplum çöker ve mahvolurken buna seyirci kalınamaz. Herkesin elinden geleni sonuna kadar yapması gerekir.

Yüce Allah:

“Bir kavim kendini bozmadıkça Allah onları bozmaz.” (Rad, 13/11)

diyor. Eğer bir toplum sahip olduğu yüksek manevi değerleri korursa Allah Teâlâ onları çöküşten korur. O halde yapılacak şey Müslüman toplumun kimliğini oluşturan manevi değerleri geliştirmek ve sağlamlaştırmaktır.

Acaba yöneticiler iyi ve dürüst olunca mı toplum sağlıklı ve iyi olur, yoksa halk iyi ve dürüst olunca mı yöneticiler adil ve ehliyetli olur? Bu sorunun cevabı yönetici halka göre, halk da yöneticilerine göre olur. Her ikisi de birbirini olumlu ve olumsuz yönde etkileyebilir.

İnsanlar her zaman layık oldukları yönetim tarzıyla yönetilirler, kendileri iyi olurlarsa yöneticileri de iyi olur, kötü olurlarsa yöneticiler de kötü olur. Zira yöneticiler halkın içinden çıkarlar ve onların bir parçasıdırlar. Tikel tümelin niteliklerini taşır. Bunun için

“Kemâ tekûnû yuvella aleyküm” (Siz nasıl olursanız yöneticileriniz de öyle olurlar).

“A’malüküm ummalükum” (amalleriniz yönetcilerinizdir, onlar sizlerin eseridir) (bk. Acluni, I, 146, II, 127) denilmiştir.

Yüce Allah:

“Davranışları sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer kısmına yönetici yaparız.” (En’am, 6/129)

buyuruyor. Kötü toplumun yöneticisi kötü olur.

Ahirette Cehenneme gönderilecek olan zalim ve kafir halk liderlerini, liderler de onları suçlayıp birbirlerini lanetleyeceklerdir. (bk. A’raf, 7/39; Şuara, 26/99; Ahzab, 33/67)

Haccac’a lanet olsun diyen birine Hasan Basri: “Böyle yapmayın. Çünkü o sizden biri olarak iş başına geldi. Eğer o azledilirse korkarım başınıza daha kötüsü gelir” demişti.

Beyhaki, Ka’b’ın şöyle dediğini nakleder: “Allah her dönemin hükümdarını halkın kalbine göre gönderir. Onları düzeltmek isterse salih birini, helak etmek isterse kötü birini hükümdar olarak gönderir." (bk. İsra, 17/16)

Halkın kötü yöneticileri iş başına getirmeleri Allah’ın onlara gazab etmekte olduğunun, iyi yöneticileri iş başına getirmeleri ise onlardan razı olduğunun işaretidir.

Hz. Peygamber (asm)’in duası:

“Allah’ım, merhametsizleri bize musallat etme.” (Tirmizi, Daâvât, 79).

Müslümanın görevi toplumları ayakta tutan değerleri, özellikle ahlak kurallarını ve Allah korkusunu, hak ve hukuka saygıyı tabana yaymaktır. Toplumu düzlüğe çıkarmanın yolu budur. Düzelen bir toplumda ister istemez, yöneticiler de düzelir.

Toplumdaki kötülüklerin, haksızlıkların ve yolsuzlukların sorumlusu olarak sadece yöneticileri ve aydınları görmek yanlıştır. Kötü gidişattan herkes sorumludur. Zira bunda genel olarak herkesin az ya da çok payı vardır. İyileşmenin ve düzelmenin şerefi de hem yönetenlere, hem de yönetilenlere aittir. Zira toplum yöneteni ve yönetileni ile bir bütündür.

Mü’min toplum ve onun durumu konusunda iyimser olur. Geleceğin hayırlara vesile olacağını düşünür. Din bâkidir, diye inanır. Din düşmanları ne kadar çok, ne kadar zalim ve gaddar olurlarsa olsunlar zorbalıkla dini yok edemezler. Çünkü dinin sahibi ve koruyucusu Hak Teâlâ’dır. Mü’min en kötü şartlarda bile Allah’tan ümit kesmez, karamsarlığa düşmez.

İster dünya ölçeğinde, ister İslam âlemi ölçeğinde, ister millet ölçeğinde düşünün, her şeyin az ve yavaş da olsa iyiye doğru gittiğini görürsünüz. Eğer bunu göremiyorsanız düşünüş biçiminiz ve bakış tarzınız yanlıştır. Toplumu ve yönetici sınıfını değiştirmeden evvel hatalı olan bakış açınızı değiştiriniz. Bu da bilgi ve kültürle, tarihten ibret almakla ve daha önemlisi bunlara ilaveten Hak Teâlâ’ya güvenmekle olur.

Toplumda bir hayli yolsuzluğun, kötülüklerin ve haksızlıkların olduğu doğrudur. Bunları azımsamak veya hafife almak da doğru değildir. Ama iyilerin ve iyiliklerin daha fazla olduğu da bir gerçektir.

Vitir namazı kılarken okuduğu duâda bir mü’min Allah Teâlâ’ya şöyle duâ eder:

“... Allah’ım Sana güveniyoruz, seni en mükemmel şekilde övüyoruz, Sana şükrediyor, nankörlük etmiyoruz. Sana karşı günah işleyenleri terkediyor ve mevkilerinden alaşağı ediyoruz!”

Bir Müslüman, yönetilenler kadar yöneticilerin de düzelmeleri için Allah’a duâ eder. Allah samimi duâları kabul buyurur.

“Allah’ım bize merhamet etmeyenleri bize musallat kılma!”

(Prof. Dr. Süleyman Uludağ)

81 Abdestsiz ve baş açık iken bilgisayardan, internetten Kur'an okuyabilir miyiz?

Abdestsiz ve başı açık şekilde, bilgisayardan Kur'an-ı Kerim okumak caizdir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Bilgisayardaki Kur'an-ı Kerim'i abdestsiz okumak caiz mi?

82 Kur'an'da kaç sure vardır?

Kur'an-ı Kerim'de yüz on dört (114) sure bulunmaktadır.

83 Çocuk aldırmak günah mı?
84 Meal ve tefsirin tarifi nasıldır? Tercüme, meal ve tefsir arasındaki fark nedir?

Tefsir, Te’vil, Terceme ve Meal Kelimelerinin Anlamı:

1) Tefsir: Tefsir kelimesi “Fesera” veya taklib tarikiyle “Sefera” köklerinden gelmektedir. Tef’il babından olan tefsir kelimesinin bu iki kökten de türemiş olması mümkündür. Lügatte; beyan etmek, keşfetmek, izhar etmek, aydınlatmak ve üzeri kapalı bir şeyi açmak anlamındadır. Istılahta; müşkil olan lafızdan murad edilen şeyi keşfetmek anlamına geliyorsa da alimler arasında yaygın anlamı, Kur’an-ı Kerim’in manalarını keşfetmek, ondaki müşkil ve garib lafızlardan kastedilen şeyi beyan etmek, demektir. (1)

2) Te’vil: “Evl” kökünden gelen ve “geri dönme” anlamına gelen bir mastardır. Açıklamak ve beyan etmek anlamını da ifade etmektedir. Istılahta ise; görünürde birbiriyle uyumlu iki ihtimalden birine manayı yöneltmektir. Yani ayete muhtemel manalardan birini vermektir. (2)

Tefsir ve te’vil kelimeleri muhtelif zamanlarda birbirlerinin yerlerine de kullanılmışlardır. Tefsir kelimesi ıstılah olarak te’vilden daha evvel kullanılmıştır. İslamın ilk asrında tefsir ve hadisten başka ilimler şuyu bulmadığından tefsir kelimesi bu ilimlere tahsis ediliyordu. Terceme devri ile bu ilimler tedvine başlanıp, muhtelif ilimler İslamiyete girince bu kelime diğer ilimlerde de kullanılmaya başlanmış, te’vil kelimesi ise Kur’an’ı ve ondaki fikirleri müdafaa devrinden itibaren kullanılmaya başlanmıştır. Bu kelime Kur’an-ı Kerim’de bir çok yerde başka başka anlamlarda geçmektedir. Et-Taberi de bu kelimeyi tefsir yerinde kullanmıştır. Bu bir tevazuun ifadesi olabilir.

Bazıları tefsir ile te’vil kullanılış bakımından aynıdır demişlerse de, bunlar aynı şey değildir ve tefsir te’vilden daha umumidir. Zerkeşi’ye göre sahih olan bu ikisinin değişik manalarda kullanılmasıdır. Ragıp el-İsfehani, tefsir ile tevili şöyle ayırt etmektedir. “Tefsir te’vilden daha umumidir. Tefsir ekseriya lafızlarda, te’vil ise manalarda kullanılır. Mesela rü’ya te’vili gibi. Te’vil ekseriya ilahiyat kitaplarında, tefsir ise bu kitaplarda kullanıldığı gibi, bunun gayrısında da kullanılır. Te’vil umumi ve hususi olarak da kullanılabilir. Mesela küfür kelimesi umumi olarak mutlak inkar manasına kullanıldığı gibi, hususi olarak Allah’ı inkar manasına, iman kelimesi de mutlak tasdik manasına kullanıldığı gibi, hususi olarak da hak dini tasdik etmek manasında kullanılır. Ragıp el-İsfehani, te’vili makbul olma veya olmama bakımından iki kısma ayırmaktadır. Makbul olmayan te’vil, kendisine bakıldığı vakit hoş olmayan, ayetin ileri ve gerisiyle mutabakat etmeyen ve delilleri çirkin olandır. Bu şartları havi olmayan te’vil ise makbul addolunur. (3)

3) Terceme: Bu kelimenin kökü dört harfli (rubai) “Terceme” fiilidir. Cevheri bu kelimenin “Raceme”den geldiğini söylemektedir. Lügat manası bir çok manaya gelmekle birlikte; bir kelamı, bir dilden başka bir dile çevirmek, demektir. Istılahi manası ise, bir kelamın manasını diğer bir lisanda dengi bir tabir ile aynen ifade etmektir. Tercüme yapılırken, kelamın bütün mana ve maksatlarına itina gösterilmesi icab etmek gerekir. (4)

Terceme iki kısımda incelenebilir:

1) Harfi veya lafzi terceme: Aslına benzemesi gözetilen, başka bir deyimle eş anlamlılardan birinin yerine konulmasını hedefleyen tercemedir. Lafızları çeşitli yönlerden incelenmesini gerektiren zor bir terceme türüdür. Kur’an için mümkün değildir. Çünkü bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler benzerini meydana getiremezler. Aksi taktirde Kur’an'ın belağat hususiyetleri ve i’cazı kaybolur.

2) Manevi veya tefsiri terceme: Nazmında ve tertibinde aslına benzemesi gözetilmeyen tercemedir. Bunda asıl gaye, mananın güzel bir şekilde ifade edilmesi olduğu için uygulaması kolaydır. Üstelik harfi tercemeye tercih edilmiştir.

Kur’an’ın Tercemesi yapılabilir mi?: Bu hususta alimler farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Fakat hepsinin ittifak ettikleri nokta Kur’an’ın harfi tercemesinin yapılamıyacağıdır. Buna karşılık tefsiri tercemenin yapılacağına izin verilmiştir. Çünkü bu tür terceme, lafzın manasını daha geniş bir sözle mümkün olduğu kadar ifade etmektedir. Üstelik bu terceme aslının da aynı sayılmamaktadır. Yalnız yapılan tercemenin Kur’an’ın yerine geçmeyeceği ve Kur’an’ın değer hükmünü taşımayacağı da bilinmelidir. Kur’an-ı Kerim’in zengin olan Avrupa lisanlarına yapılan tercümeleri bile, asıl manayı ifade etmekten çok acizdir.(5)

Tefsir ile Terceme Arasındaki Farklar:

1) Terceme sigası müstakil bir sigadır. Aslından müstağni olunup, tercemenin aslın yerine geçmesi düşünülebilir. Halbuki tefsir böyle değildir. Tefsir asl ile irtibatını kesmez. Eğer tefsirle irtibat kesilmiş olsaydı, söz bozulur veya batıl olurdu. Bu arada mana da doğru ifade edilmemiş olurdu.

2) Tercemede istidrat yapmak caiz olmadığı halde, tefsirde bu işi yapmak caizdir, hatta bazen vacip bile olur. Bu da terceme ile aslın birbirine benzer olmasının zaruriliğini ifade eder. Terceme fazlalıksız ve noksan olarak, tam bir vukufla aslına uygun olması bir zarurettir. Tefsir ise böyle değildir. Çünkü o, aslın bir beyanı ve tavzihidir. Bu beyan ve tavzihler, istidratta müfesseri çeşitli mezheplere sevketmeyi iktiza eder. Bu da va’z olunduğu manadan başkası kastedildiğinde lügatçıların şerhlerinde, ıstılahların izahında ve delillerin serdedilmesinde görülür.

İşte Kur’an tefsirinin ekserisi, lügat alimleri, akaid, fıkıh ve fıkıh usulü, nüzul sebepleri, nasih ve mensuh, tabii ve ictimai ilimlerin çeşitli istidratları ihtiva etmelerindeki sır budur. Hata edildiğinde, aslın hatası üzerine yapılan tembih, bu istidradın yönlerindendir. Keza bunu ilmi eserlerin şerhlerinde de mülahaza edebiliriz. Böyle bir şeyi tercemede görmemize imkan yoktur. Eğer tercemede böyle bir şey görseydik, emanetin vücubundan ve terceme inceliğinden çıkılmış olurdu.

3) Terceme, örf cihetinden aslın bütün manalarına ve maksatlarına uygunluk manasını tazammun eder. Tefsir için böyle bir durum yoktur. Yukarıda zikredildiği gibi tefsir ancak izah üzerinde durur. Bu izah ister icmali, ister tafsili, ister bütün manaları kaplasın, isterse bazılarını ihtisar etsin, müsavidir. Halbuki terceme ne fazla ve ne de noksan aslın manasını aynen nakleder. Bu işe tefsir kifayet etmeyebilir.

4) Terceme, örf yönünden mütercimin naklettiği maksat ve manaların, asıl sözün medlülü olduğuna ve söz sahibinin bunu kastettiğine itminan tazammun eder. Halbuki tefsir böyle değildir. Eğer müfessirin yanında deliller çok olursa böyle bir itminanı verebilir. Deliller az olursa susar ve bir tercihde de bulunamaz. Bazen bir kelime veya bir ibareyi anlamaktaki aczini bildirerek “Söz sahibi kendi maksadını daha iyi bilendir.” der. Bilhassa bunlar sure başlarında ve müteşabih ayetlerde daha çok görülür.(6)

Terceme aslın aynı olduğuna göre, zamanımızda da bazı asıllar unutulup tercemeler onların yerine kaim olmaktadır. Ekseriya aslın tercemesindeki terceme lafzı hazfedilip, terceme bir asılmış gibi gösteriliyor. Mesela, muhtelif dillerdeki Tevrat ve İncil tercemeleri gibi. Böyle bir şey tefsirde mümkün değildir. Burada tercemenin aksine asıl lafız düşebilir. Fakat tefsir lafzı asla düşmez. Taberi tefsiri, Razi tefsiri, Celaleyn tefsiri gibi.

4) Meal: Meal kelimesi lügatte “Evl” kökünden mimli mastardır. Bir şeyin varacağı yer ve gaye manasına mekan ismi de olur. Bir şeyin koyulaşıp katı hale gelmesine de meal denir. Istılahta ise, bir sözün manasının her yönüyle aynen değil de, biraz noksanıyla ifade edilmesine meal denir.

İşte Kur’an-ı Kerim’in tercemesi için kullanılan meal kelimesi, onu aynen terceme etmeye imkan olmadığını, daha doğrusu yapılan işte bir eksikliğin mevcud olduğunu belirtmek içindir. Arapça bilmeyen Müslümanlara, mümkün mertebe Allah’ın kelamını kendi dilleriyle anlatmak ve Müslüman olmayanlar arasında İslamı yaymak için Kur’an-ı Kerim'in tercemesi zaruridir. Salahiyetli veya salahiyetsiz şahısların yaptıkları tercemelerde, fahiş hatalar yapıldığı göz önünde bulundurulacak olursa, Müslümanlar tarafından doğruya en yakın bir şekilde, Kur’an’ın bütün dillere tercemesi şartı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bunun da salahiyetli heyetler tarafından yapılması gereklidir. (7)

Dipnotlar:

1. Lisanu’l-Arab: 4/369; 5/55; Cevheri-Sıhah: 2/686, 781; Zebidi-Tacu’l-Arus: 3/470; el-Burhan: 2/147; Cerrahoğlu-Tefsir Usulü: 213-214.
2. Lisanu’l-Arab: 11/32-33; Cevheri-Sıhah: 4/1627; Zebidi-Tacu’l-Arus: 3/470; 7/215; el-Burhan: 2/148; Cerrahoğlu-Tefsir Usulü: 214.
3. el-Burhan: 2/149; Mukaddimetü’t-Tefsir: 402-403; Cerrahoğlu-Tefsir Usulü: 214-215.
4. Cevheri-Sıhah: 5/1928; Zebidi-Tacu’l-Arus: 8/211; Menahil: 2/16; Zehebi-Tefsir ve’l-Müfessirin: 1/23; Cerrahoğlu-Tefsir Usulü: 215-216.
5. Cerrahoğlu-Tefsir Usulü: 217-218; Ali Turgut-Tefsir Usulü ve Kaynakları: 222-223.
6. Menahil: 2/10-14; Cerrahoğlu-Tefsir Usulü: 219-220.
7. Cerrahoğlu-Tefsir Usulü: 220-221.

(Muhammed Salih el-Useymîn, Tefsir Usulüne Giriş, Çeviren: M. Beşir Eryarsoy)

* * *

KUR'AN'IN TERCÜMESİ:

Sözlükte tercüme hepsi beyan ve açıklama anlamı çerçevesinde değişik manalar hakkında kullanılır.

Terim olarak, bir sözü başka bir dille ifade etmektir.

Kur’ân tercümesi: Başka bir dille Kur’ân'ın anlamını ifade etmek, demektir.

Kur’ân tercümesi iki türlüdür: Birincisi harfî tercüme olup, herbir kelimenin diğer dildeki karşılığının konulması ile olur.

İkincisi ise anlam veya tefsir tercümesi. Bu da sözlerin anlamının, lafızlara ve sıraya riayet etmeden bir başka dil ile ifade edilmesi demektir.

Meselâ, yüce Allah'ın:

"Muhakkak biz onu akıl edip anlayasınız diye arapça bir Kur’ân kıldık." (Zuhruf, 43/3)

âyeti harfî olarak tercüme edilmek istenirse, bu âyetin herbir kelimesinin karşılığı Kur’ân'daki sırası ile birer kelime konularak yapılır.

Mana yoluyla tercüme ise, âyetin ihtiva ettiği mananın tamamının tercüme edilmekle birlikte, herbir kelimenin anlamı ve sırasının gözönünde bulundurulmamasıdır. Böyle bir tercüme toplu anlamıyla yapılan tefsire yakın bir muhtevaya sahiptir.

Kur’ân Tercümesinin Hükmü

Kur’ân-ı Kerim'in harfî tercümesi çoğu ilim adamına göre imkânsız bir şeydir. Çünkü bu tür tercümede gerçekleşmesine imkân bulunmayan birtakım şartlar aranır. Söz konusu şartlar şunlardır:

a. Kur’ân'ın tercüme edileceği dilde kendisinden tercüme edildiği dilin karşılığında harfiyyen kelimelerin varlığı.

b. Tercüme edilecek dilde kendisinden tercüme yapılan dil olan Arapçaya benzer edatların manalarını karşılayacak edatların varlığı.

c. Kendisinden tercüme edilen dil ile tercüme yapılacak dilin kelime sıralanışı itibariyle cümle, sıfat ve izafetlerde benzerlik arzetmesi.

Kimi ilim adamının görüşüne göre harfî tercümenin, bir âyetin bir bölümünde ya da ona benzer buyruklarda tahakkuku mümkündür. Fakat bu kadarında bile tahakkuku mümkün ise yine haramdır. Çünkü anlamın tamamını ifade etmesine imkân olmadığı gibi, Arapça ve her şeyi beyan eden Kur’ân'ın ruhlara yaptığı tesiri yapmasına da imkân yoktur. Ayrıca böyle bir tercümeyi gerektiren bir zorunluluk da bulunmamaktadır. Çünkü mana yoluyla tercüme ona ihtiyaç bırakmamaktadır.

Buna göre harfî tercüme, fiilen bazı kelimelerde mümkün olsa bile, şer'an kabul edilmemiştir. Ancak özel bir kelime, terkibin tamamı tercüme edilmeksizin muhatabın anlaması için muhatabın dili ile tercüme edilmesi hali müstesnâdır. Bunda bir sakınca olmaz.

Mana yoluyla Kur’ân'ın tercümesi ise, esas itibariyle caizdir. Çünkü bunda bir sakınca yoktur. Hatta Arapça konuşmayan kimselere Kur’ân ve İslâmın ulaştırılmasına araç olacaksa vacip dahi olabilir. Çünkü bunların ulaştırılıp, tebliğ edilmesi vaciptir. Kendisi olmadan vacibin yerine getirilmesi mümkün olmayan herbir iş de vaciptir.

Fakat bunun caiz olabilmesi için bazı şartlar aranır:

1. Bu tercüme, Kur’ân'a ihtiyaç duyulmayacak şekilde alternatif haline sokulmamalıdır. Buna göre bu tercümenin yanıbaşında Kur’ân'ın Arapça olarak yazılması da gerekir. Böylelikle bu tercüme Kur’ân'a tefsir gibi olur.

2. Tercümeyi yapan kimsenin her iki dildeki lafızların medlûlleri ve anlatım bağlamında neleri gerektirdiğini bilen kimse olması.

3. Kur’ân-ı Kerim'deki şer'î lafızların anlamını bilen bir kişi olması.

Kur’ân-ı Kerim tercümesi ancak bu hususta kendisine güven duyulan bir kişi tarafından yapılmışsa kabul olunur. Bu tercümeyi yapacak kimsenin dininde istikamet sahibi bir Müslüman olması gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

TEFSİR...

Kur'an-ı Kerim mealleri aslı gibi olur mu?..

85 Kur'an'da bildirilen "denizlerin birbirine karışmaması" konusunun bilime aykırı olduğunu söyleyenlere nasıl cevap vermeliyiz?

İlgili ayetlerden birinin meali şöyledir:

“Birbirleriyle kavuşmak üzere iki denizi salıverdi. İkisi arasında bir berzah/engel vardır; birbirlerinin sınırını geçmezler.” (Rahman, 55/19-20)

Öncelikle şunu ifade edelim ki, Kur'an’ın her bir kelamı ve ayetinde üç hüküm sürekli olarak bulunur. Bu üç hükümü kabul etmek noktasında zorunluluk ölçüleri değişir ve itikatta hüküm buna göre şekillenir.

Birinci Hüküm: "Kur'an’ın içindeki kelam ve ayetler gerçekten Allah’ın ayeti ve kelamı mıdır?" diye bir önerme vardır. Burada ihtilaf ve ayrılık söz konusu değildir. Yani bütün tefsir alimleri Kur'an içindeki ayet ve kelamların Allah’ın olduğunda müttefiktir. Burası zaruriyattandır, herkes Kur'an’ın Allah kelamı olduğunu kabul etmek zorundadır. Bu hükümde ihtilaf caiz değil küfürdür.

İkinci Hüküm: Kur'an’ı Allah’ın kelamı olduğunu kabul ettikten sonra ikinci bir hüküm devreye girer. Bu da acaba "Allah’ın bu kelam ve ayette kast ettiği mana ve murat doğru ve hak mı dır?" Yani -haşa- "Allah acaba burada yanılmış olamaz mı?" diye bir soru sorulamaz. Sonsuz ilim sahibi ve hata ve kusurdan münezzeh olan bir Allah’ın yanılması ve batıl bir şey kast etmesi düşünülemez. Allah’ın bu kelamında kast ettiği bütün manalar hak ve doğru demek imanın bir gereğidir.

Üçüncü Hüküm: "Acaba Allah bu ayet ve kelamında hangi manayı kast ediyor?" Şayet bu kelamını başka bir kelamında izah ediyor isei onu kabul etmek zaruridir. Mesela, falanca surenin beşinci ayeti falanca surenin ikinci ayetinde izah ediliyor, o zaman biz bu ayeti kendi keyfimize göre yorumlayamayız, izah edilen ayetteki hüküm ve manayı kabul etmek farz olur. Ya da manası izah gerektirmeyecek kadar açıksa, aynen kabul etmek yine bize farz olur.

Ancak ayetin manası açık değilse, bir başka ayet ve hadiste de izahı yapılmamış ise, işte burada alim ve müfessirler kendi anlayış ve ilmine göre yorum yapabilirler. Tabi yapılan yorum ve tefsirler yine Arapça dil kurallarına ve tefsir usulune uygun olmak şartı ile makbul ve geçerlidir. Yani kimse keyfi olarak tefsir yapamaz. İşte bu kurallar ve usul içinde yapılan bütün birbirine zıt tefsirler caiz olarak kabul edilmiştir. Bir tefsirin diğer tefsire zıt olması günah da sayılmaz. Burada ihtilaf ve farklılık caizdir. Tarihte üç yüz bine yakın farklı tefsirin olması ve hepsinin de makbul alimlerce yazılması konuya ışık tutar. Müfessirlerin ihtilafının sınırları ve ölçüleri bunlardır.

Bu nedenle, başta mealini verdiğimiz ayete de birden çok anlam verilmiştir. Bilinen anlamıyla "iki denizin karışmadığı" anlamı ise bunlardan sadece biridir.

Buna göre, tefsir alimlerinin ayete verilen farklı manalar birer yorumdur. Eğer yapılan yorumlar doğruysa, ayetin manaları içine girer. Bir mucize olur. Eğer yorumlar henüz doğrulanmamışsa, iki ihtimal vardır:

- Ya henüz ilim o seviyeye gelmemiştir. İlimlerin gelişmesiyle bunlar tasdik edilecektir.

- Ya da bu kanaatler, bu yorumları yapanlara aittir. Kur’an ile ilgisi yoktur.

Öyleyse, bir alimin ayetle ilgili bir yorumuna bakarak hemen ayete itiraz etmek, hem ilmi araştırmaya hem de hak ve hakkaniyete uymaz.

Soruya gelince:

Birbirine açılan, fakat suları kesinlikle birbiriyle karışmayan denizlerin bu özelliği, okyanus bilimciler tarafından çok yakın bir zaman önce keşfedilmiştir. "Yüzey gerilimi" adı verilen fiziksel bir kuvvet nedeniyle, komşu denizlerin sularının karışmadığı ortaya çıkmıştır. Denizlerin farklı yoğunluklarından kaynaklanan yüzey gerilimi, âdeta bir duvar gibi sularının birbirine karışmasını engeller. (Richard A. Davis, Principles of Oceanography, Addison-Wesley Publishing Company, Don Mills, Ontario, ss. 92-93)

Elbette ki insanların, fizikten, yüzey geriliminden, okyanus biliminden haberdar olmadıkları bir devirde bu gerçeğin Kur'an'da bildirilmiş olması son derece dikkat çekici bir durumdur.

Ancak bu ve benzeri ayetlerde geçen "iki deniz" ifadesinden neyin kasdedildiği konusunda bir değil bir çok fikir ileri sürülmüştür:

Hasan-ı Basri ve Katade Hazeratına göre Akdeniz ile Basra Körfezi arası kasdedilmiştir... Bunu İmam-ı Taberî rivayet eder... Onlara göre engel dağ, taş, kara veya herhangi bir şey olabilir. Katade'ye göre bir denizin taşarak diğerine boşalmamasıdır.

Said bin Cübeyr ve Abdullah bin Abbas'a göre, göklerdeki deniz ile yerdeki denizdir. İmam-ı Taberî'nin tercihe şayan bulduğu görüş budur. Açıklaması aşağıda Elmalılı tarafından yapılacaktır kısaca.

Elmalılı merhum burada bazı tefsirlerden yaptığımız açıklamaları toplu şekilde izah etmektedir:

Evet iki denizi mercetti (salıverdi). Burada merc müteaddidir, salıverdi demektir. Bu da esas itibariye karıştırmak mânâsına gelirse de, bu ayrı bir kullanmadır. Bu iki deniz hakkında misal olmak üzere çeşitli yorumlar yapılmıştır.

Birincisi, Furkan Sûresi'nde geçen,

 "O, iki denizi birbirine salmıştır. Bu, tatlı ve susuzluğu giderici; şu tuzlu ve acıdır. Ve ikisinin arasına birbirine kavuşmalarına engel olan bir perde koymuştur."(Furkân, 25/53)

âyetine mutabık olmak üzere biri tatlı diğeri acı iki derya denilmiş. Mesela Şap denizine Nil, Basra Körfezi'ne Dicle dökülmüş olduğu gibi, diplerindeki suların birbirlerine kavuşması ile beraber birden bire diğeri ile karışmaksızın bir hayli mesafeleri uzayıp giden büyük sularla temsil edilmiştir. Buradaki iltikâ (karşılaşma) fiilî olarak birbirine temas mânâsına gelmektedir. İltikâ, temas edecek şekilde yakınlık ve komşuluk olarak da yorumlanabilir. Bu, acı denizin altında veya yakınında yer alan su hazineleri şeklindeki düşünceye de uygun olabilir.

İkincisi, her ikisinin suyu da acı olmak üzere bir zamanlar Faris Denizi adı verilen Hint Okyanusu ile Rûm denizi denilen Akdeniz ile temsil edilmiştir ve aralarındaki engel Arabistan yarımadası veya karşılaşmak üzere bulundukları Süveyş engelidir. Buna göre: "O iki deniz, birleşeceklerdir." mânâsına da yorumlanabilir ki, bu da Süveyş kanalının ileride açılacağını göstermektedir.

"İkisinden de inci ve mercan çıkar." (Rahmân, 55/22)

âyeti de bu ikinci mânâya daha yakın bir anlam ifade etmektedir. Zira tatlı sudan inci ve mercan çıkması, biraz tevile dayalıdır.

Üçüncüsü, gök denizi ve arz denizi denilmiştir ki denizlerle, bulutlar veya daha geniş bir mânâ kasdedilmiş olabilir.

Dördüncüsü, yeri etrafından kuşatan dış denizle yerin kıtaları arasındaki iç deniz ki, bu iki deniz birbirine kavuşurlar. Yer, aralarında bir engel halinde kalır, böylece taşıp da o yeri istilâ edemezler.

Beşincisi, "maşrikayn ve mağribeyn" (iki doğu ve iki batı)(Rahman, 55/17) de geçtiği üzere acı, tatlı, iç dış, semavî ve arzî hatta hakikat ve mecaz her iki neviyle deniz de demek olabilir ki en genel anlamı budur. Bu suretle işarî mânâ olarak cismanî (maddi) âlem ile ruhanî (manevî) âlem anlamı da bulunabilir ki, aralarında mevcut olan berzah da hayal ve gölge alemi olmuş olur.

Ayette geçen berzah, esasen iki şey arasında bulunan engel ve ayırıcı sınır demektir. Coğrafya ıstılahında bilindiği gibi iki deniz arasında bulunan karaya denir. Berzah, burada ya bu anlamı ifade etmektedir ya da kudretten herhangi bir sınır mânâsınadır. Aralarında bir berzah bulunduğundan dolayı o iki deniz birbirine geçmezler. O berzahı, o haddi aşıp da diğerinin yerini işgal edecek, özelliğini ortadan kaldıracak bir zulüm ve tecavüz yapmazlar, yapmaya meydan bulmazlar. (Elmalılı Hamdi, Hak Dini, Rahman 19-20. ayetlerin tefsiri)

İlave bilgiler için tıklayınız:

Vakıa Suresi ve Rahamn Suresinde geçen iki deniz hangileridir?

- Rahman Suresi'nde iki suyun karışmadığı ve ikisinden de inci ve mercan çıktığı bildirilir. Tatlı ve tuzlu su hangisidir? İnci ile mercan nereden çıkar?

Tatlı, içilebilir deniz var mıdır?..