Peygamberimize atılan kahin, şair, mecnun iftiralarına, Kur’an nasıl cevap veriyor?

Soru Detayı

- Peygamberimize kahin, şair, mecnun dediler. Kur’an onlara cevap veriyor. Bu cevaplar böyle olmadığını ispat ediyor mu; bu ayet ve tefsirini verir misiniz?

- Müşriklere Kur’andan cevaplar veren ayetler ve tefsirini verir misiniz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Kur’an’ın, Hz. Peygambere kahin, şair, mecnun diyen kâfirlere verdiği cevaplar, elbette ikna edici bir mahiyettedir. Bunun izahı yüzlerce tefsir kaynaklarında yapılmıştır. Biz burada kısaca birkaç noktaya dikkat çekeceğiz. Önce ilgili ayetlerin mealini görmekte fayda vardır:

Kâhinlik İddiaları ve Cevapları:

“Ey Resulüm, sen irşad ve nasihatine devam et! Sen Rabbinin ihsanı sayesinde kâfirlerin iddia ettikleri gibi kâhin de değilsin, deli de değilsin”(Tur, 52/29).

“O bir kâhinin sözü de değil! Ne de az düşünüyorsunuz! O, Rabbülâlemin’den indirilen bir derstir”(Hakka, 69/42-43).

1) Önce şunu belirtelim ki, Kur’an’da inkârcıların itirazları veya yanlış yaftalamaları seslendirilirken, konu bir cedelleşme polemiği içerisinde ele alınmıyor. Bilakis, kendinden emin, kendine sonsuz güveni olan bir mütekellimin/konuşmacının tavrı sergileniyor. Bu sebeple, Kur’an’da seslendirilen itirazlara aynı yerde tam cevap vermek yerine, onun tamamında yer alan değişik hakikatlere vurgu yapılırken aynı zamanda yapılan itirazlara da yeterince cevap veriliyor.

2) Burada kâhinlik iddiasının yanlışlığı çok açık olduğuna işaret etmek üzere;

a) Meal olarak “Sen Rabbinin ihsanı sayesinde kâfirlerin iddia ettikleri gibi kâhin değilsin.” ifadesiyle Kur’an gibi bir kitaba sahip olan bir zatı kendini bilmez, yalandan çekinmez, aldanan ve aldatan kâhinlerle karşılaştırmanın gerçekte mümkün olmadığına işaret edilmiştir. Allah’ın kendine elçi olarak seçtiği bir kimsenin bütün hayatı güzel ahlakın bir timsalidir.

b) “O bir kâhinin sözü değil!” denildikten sonra, Hz. Muhammed (asm)’in hiçbir halinin kehanete işaret eden bir tarafının bulunmadığına dikkat çekmek üzere “Ne de az düşünüyorsunuz?!.” ifadesine yer verilmiştir. Bununla beraber, insanları düşünmeye davet etmek, başlı başına bir güvenin, bir dürüstlüğün ve kendinden emin olmanın bir yansımasıdır.

Bununla şu mesaj veriliyor: Kâhinlerin durumunu yakından bilen Arap müşriklerinin, Hz. Muhammed (asm)’i aynı kategoriye dahil etmeleri, düşünceden yoksun, sırf bir çamur olsun diye ortaya atılan bir iddiadır. Çünkü, kâhinlerin şarlatanlıkları, gaybı biliyorlar gibi sahte bir tavırla merakları tahrik ederek ahlaksızca insanları sömürmeleri bir gerçek olarak ortada dururken, her yönüyle mükemmel bir ahlak timsali olan ve “Muhammedü’l-Emin” olarak şöhret bulan bir kimseyi onlarla kıyaslamak akıl, mantık açısından izahı mümkün olmayan bir çelişkidir.

c) Aynı ayetin ardından “O, Rabbülâlemin’den indirilen bir derstir.” mealindeki ifadeyle, Hz. Muhammedi (asm)’n bilgisiyle kâhinlerin bilgisini kıyaslamanın imkânsız olduğuna işaret edilmiştir. Yüzde doksanından fazlası yalanlarla dolu gaybi haberler veren kâhinlerin durumu ile,  Kur’an vasıtasıyla  yüzde yüz doğru çıkan pek çok gaybi habere imza atan Hz. Peygamber (asm)'in konumuna dikkat çekilmiştir.

Gerçekten Hz. Muhammed (asm)’in peygamber olduğu devirde Arap yarımadasında en çok revaçta olan bilgilerden biri kâhinlerin gaybi haberleri idi.  

İşte Kur’an lisanıyla Hz. Muhammed gaibden haber veren kâhinleri ve sihirbazları susturdu. Onların gaybî haberlerini onlara unutturdu. Cinnîlerini tardettirdi. Kâhinliğe hâtime çektirdi. (bk. Nursi, Mektubat, s.185)

d) Rumların / Bizanslıların İranlılarla/Sasanilerle yakında savaşacağını ve onları yeneceğini bildiren Rum Suresi, iki yıl önceden Mekke’nin fethedileceğini haber veren Fetih suresi, Ebu Leheb’in imansız öleceğini haber veren Tebbet suresi, insanların guruplar halinde İslam’a gireceklerini haber veren Nasr suresi gibi bazı sureler ve değişik ayetlerin verdiği gaybi haberler Hz. Peygamber (asm)'in hayatında tahakkuk etmiş ve doğrulukları tescil edilmiştir.

Böyle bir zatı kâhinlerle kıyaslayanların ne kadar yanlış hareket ettikleri ortadadır. Gerçekten bu adamlara söylenecek  en nazik ifadeler şunlar olmalıdır: “Ne de az düşünüyorsunuz!”,

“Rabbülâlemin’den indirilen bir ders olan Kur’anı kahinlerin sözleriyle nasıl kıyaslayabiliyorsunuz?”

e) “De ki: Onu/Kur’an’ı, göklerdeki ve yerdeki bütün sırları bilen Yüce Allah indirdi. O, gerçekten Gafurdur, Rahîmdir/çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur.”(Furkan, 25/6) mealindeki ayette Kur’an’daki bilgilerin yerde ve göklerde olan her şeyi bilen, ilmi her şeyi kuşatan Allah’ın bildirdiği bilgiler olduğuna vurgu yapılmıştır.

Bu gün bilimsel keşiflerin ortaya koyduğu bir çok hakikatin Kur’an’da açıkça veya işari yolla yer aldığı hususu kabul edilmektedir. Böyle sonsuz ilmin bir tezahürü olan Kur’an bilgilerini kâhin denilen çoğu yalan olan sözleriyle karşılaştırmak ne vicdana, ne izana ve ne de irfana sığar.

Şairlik İddiaları ve Cevapları

a) “Hayır!” dediler; ‘bu (Kur’an) adğâsu ahlam/ karışık rüyalar(dan ibarettir). Yok yok böyle değil, anlaşılan onu kendisi uydurmuş! Hayır! Bu da değil, galiba o bir şair! Öyleyse önceki peygamberlere verilen mucizeler kabilinden istediğimiz mucizeyi bize göstersin!”(Enbiya, 21/5).

b) “Şairler var ya, bunların peşine de sapkınlarla çapkınlar düşer! Görmez misin onlar her vâdide sözcüklerin, hayallerin peşinde dolaşır ve yapmayacakları şeyleri söylerler.”(Şuara, 26/24-26).

c) “Çünkü onlara 'Allah’tan başka ilah yok!' denildiğinde, kibirlenip kafa tutarlar ve: 'Deli bir şairin sözüne bakarak biz hiç ilahlarımızı bırakır mıyız, olacak iş mi bu?' derlerdi.  Hayır! O deli değildir. O size gerçeğin ta kendisini getiren ve bütün peygamberleri tasdik eden bir resuldür.”(Saffat, 37/35-37).

d) “Ne o, yoksa onlar senin hakkında: 'Ne olacak? Şairin biri! Feleğin onun başına neler getireceğini göreceğiz.' mi diyorlar? De ki: 'Bekleyin bakalım! Ben de sizin fecî akıbetinizi bekliyorum.'(Tur, 52/30-31).

e) “Yok, yok! Gördüğünüz ve göremediğiniz âlemlere yemin olsun ki! Bu Kur’ân, pek kerim bir Resulün sözüdür. O, bir şairin sözü değildir, inanmanız ne de az sizin!”(Hakka, 69/39-41).

f) “Biz Resûl’e Kur’ân öğrettik, şiir öğretmedik, o zaten ona yaraşmaz. O sırf bir irşâd ve parlak bir Kur’ân’dır.”(Yasin, 36/69).

Şairlik konusunu da kısaca -yukarıdaki maddelere göre- birkaç madde halinde izah edeceğiz:

a) Bu maddede yer alan ayetlerde inkârcıların tutarsız, çelişkili ve de şüpheci bir evhamla hareket ettiklerine işaret edilmiştir.

- İnkârcıların, Kur’an için  önce “karışık rüyalar”, ardından  “yok yok, Muhammed tarafından uydurulmuş bir kitap”, ardından da “yok doğrusu o bir şairdir” şeklindeki ifadelerini peş peşe sıralanması, onların iç dünyalarında samimi bir duruş sergilemediklerine işaret etmeye yöneliktir.

Ayetlerde inkârcıların ilgili sözlerine vurgu yapılması, bizzat onlara bir nevi cevap teşkil etmektedir. Şöyle ki:

1) Kur’an için “karışık rüyalar” demeleri, Kur’an’ın verdiği harika bilgiler ve bu bilgileri sunarken kullandığı harika üslup karşısında şok olup -işin altından çıkamadıklarından- cin çarpmışa döndüklerini göstermektedir.

2) Aslında öyle değil, doğrusu “kendisi tarafından uydurulmuş bir kitap” demeleri, daha önce Hz. Muhammed (asm)’in yalana tenezzül etmez, dürüst, güvenilir bir şahsiyet olduğunu vurgulamak  için kullandıkları “emin” vasfıyla çeliştiklerine işaret edilmiştir.

3) Bu iki yaftalamadan sonra, Hz. Muhammed (asm)’i bir şair olarak lanse ettiklerine vurgu yapılması, kendilerinin de söylediklerine inanmadıkları için ister istemez söylediklerini yalamaya yeltendikleri ve kendi kendilerini yalanlayan bir çelişki yumağı haline getirdiklerine işaret edilmiştir.

b)  Yukarıdaki (b) şıkkında şairlerin şiirlerinde yalan söylemekten çekinmedikleri, gerçekle ilgilisi olmayan hayallerle avundukları, sözleri ile fiilleri arasında bariz tutarsızlıklar bulunduğuna vurgu yapılmıştır. Bununla şu gerçeklere işaret edilmiştir:

1) Kur’an’da hayaller değil, gerçeklerin ta kendisi olan bilgiler vardır. Kur’an’ın bütün bilgilerini akla tasdik ettirmesi, mantık zincirine azami riayet etmesi, verdiği gaybi haberlerin doğruluğunun gözler önüne serilmesi bunun açık delilidir.

2) Şairlerin sözleri ile fiilleri arasında tutarsızlığın bulunduğu ifade edilirken, Hz. Muhammed (asm)’in hayatı ile Kur’an’ın öğretileri arasındaki uyuma dikkat çekilmiştir.

Hz. Aişe’nin “Onun ahlakı Kur’an’dı” demesi, onun yaşayan bir Kur’an olduğunu, Kur’an’ın belirttiği hakikatlere herkesten önce kendisinin inandığı ve hayatına tatbik ettiğini göstermektedir. Bu ise onun bir şair değil, iman ettiği bir vahyin memuru, Allah’ın hak peygamberi olduğunun göstergesidir.

c) (c) şıkkında, inkârcıların Hz. Peygamber (asm)'in “deli bir şair” olduğuna dair sözlerine yer verilmiştir. Bu sözlerine vurgu yapılmasının bir hikmeti şu sakat anlayışlarına dikkat çekmektir:

1) Bir yandan Hz. Muhammed (asm)’in Kur’an gibi eşsiz bir kitabı ortaya koyduğunu söyleyerek, zımnen onun çok akıllı bir insan olduğunu belirtmişlerdir. Şimdi de kalkıp onun “mecnun-deli” olduğunu iddia etmeleri çok açık bir çelişkidir. Demek ki hak ve hakikat silahıyla hakkından gelemedikleri düşmanlarını alt etmek için akıl, mantık, vicdan ve izanla bağdaşmayan iddiaları seslendirmişlerdir.

2) Biraz önce kendisine “şair” diyorlardı. Onların kendileri de deliden bir şairin şimdiye kadar hiç olmadığını ve bundan sonra da hiç olmayacağını çok iyi biliyorlardı. Çünkü, onlar da şimdiye kadar “bir sözüyle savaşın, bir sözüyle barışın sağlandığı” kabul edilen şairlerin deli olamayacağını çok iyi biliyorlardı.

Buna rağmen, Hz. Muhammed (asm)’e bir yandan -bütün şairleri altedecek kadar- güçlü “bir şair” olduğunu söylerken, diğer yandan kalkıp onun bir “deli” olduğunu söylemeleri akla ziyan bir cinnet-i küfriyedir.

Kur’an’da bu hakikatlere işaret etmekle beraber, “Hayır! O deli değildir. O size gerçeğin ta kendisini getiren ve bütün peygamberleri tasdik eden bir resuldür” mealindeki ifadeyle de bu iddianın aslı-astarının olmadığına vurgu yapılmıştır.

d) (d) şıkkındaki bilgilere göre, inkârcıların Hz. Peygambere “şair” demelerinin önemli bir sebebi, kendilerine bir teselli kapısını açmışlardır.

1) Kendisiyle başa çıkmalarının mümkün olmadığını iliklerine kadar inananmış olan müşrikler, bu işin bir gün son bulmasını temenni ederken, bunun makul bir gerekçesini “şairlik”te bulmuşlardır. Çünkü hayatlarında muarızlarına karşı hep galip gelmiş olan şairler öldükten sonra nüfuzları kaybolmuştu. Meşhur şairlerden Züheyr ve Nabiğa gibi güçlü şairlerin akıbeti de böyle olmuştu(İbn Kesir, Tur:29. ayetin tefsiri).

“Ne o, yoksa onlar senin hakkında: “Ne olacak? Şairin biri! Feleğin onun başına neler getireceğini göreceğiz” mi diyorlar?” mealindeki ayetin ifadesiyle Kur’an’ın muarızlarının nasıl zavallı ve acınacak bir hale düştüklerine ve bir züğürt teselliye sarıldıklarına işaret edilmiştir.

2) Zavallı bir durumdan kaynaklanan bu züğürt tesellilerine işaret edilmekle kalınmamış, aynı zamanda “De ki: “Bekleyin bakalım! Ben de sizin fecî akıbetinizi bekliyorum” mealindeki ifadeyle, onların bu arzularına asla kavuşamayacaklarına da vurgu yapılmıştır. Çünkü, ortada ölümüyle nüfuzu kaybolan bir şair değil, kıyamete kadar manevi hâkimiyeti devam eden bir peygamber vardır.

e) (e) şıkkındaki bilgilerin özeti şöyledir:

1) “Gördüğünüz ve göremediğiniz âlemlere yemin olsun ki bu Kur’ân, pek kerim bir Resulün sözüdür(Allah’tan aldığı ve elçilik itibariyle tebliğe memur olduğu sözdür)” mealindeki ifadeyle Kur’an’ın ulvi mahiyetine ve Hz. Muhammed (asm)’in şeref şiar-ı âlem olan şanlı konumuna dikkat çekilmiş ve adeta şöyle denilmiştir:

“Kur’an’ı ders veren Muhammed çok kerim / şerefli, onurlu bir insandır. Yakından onu tanıyan siz hemşehrileri de bunu çok iyi biliyorsunuz. Ona hep 'emin' unvanını uygun görmeniz bunun göstergesidir. İşte bu Kur’an böyle şerefli, onurlu, yalana asla tenezzül etmeyen bir insanın elinde ortaya çıkmıştır. Demek ki, bu Kur’an, onun dava ettiği gibi Allah’ın kitabıdır. O ise sadece elçilik vazifesi yapan ve Allah’ın sözünü tebliğ eden bir peygamberdir.

2) Kaldı ki, Kur’an gibi binlerce hakikati ders veren bir kitabın kendini bilmez bir şair veya kâhinin sözü olduğunu iddia etmenin hiç bir gerekçesi olamaz.

“O, bir şairin sözü değildir, inanmanız ne de az sizin!” mealindeki ifadeyle, aslında müşriklerin de Kur’an’ın bir şairin sözü olduğuna inanmadıkları, ancak iman etmemek için bunu çar-naçar bir bahane olarak kullandıklarına vurgu yapılmıştır.

Mecnunluk İddiaları ve Cevapları:

a) “O kâfirler, alay ederek: 'Ey o kendisine kitap indirilmiş olan dediler; mutlaka sen bir delisin. Eğer iddianda tutarlı isen, ne diye bize o melekleri getirip göstermiyorsun?'”(Hicr, 15/6-7).

b) Deli bir şairin sözüne bakarak biz hiç ilahlarımızı bırakır mıyız, olacak iş mi bu?' derlerdi.  Hayır! O deli değildir. O size gerçeğin ta kendisini getiren ve bütün peygamberleri tasdik eden bir resuldür.”(Saffat, 37/35-37).

c) “Onlar nerede, iman nerede! Onlar ibret alan, hisse kapan insanlar değil. Böyle olmadıkları için, gerçekleri apaçık anlatan Peygamber geldiği halde ona sırtlarını döndüler de: 'Bu, başkaları tarafından bir şeyler belletilmiş delinin teki!' dediler.”(Duhan, 44/13-14).

d) “Ey Resulüm, sen irşad ve nasihatine devam et! Sen Rabbinin ihsanı sayesinde kâfirlerin iddia ettikleri gibi kâhin de değilsin, deli de değilsin.”(Tur, 52/29).

e) “Nûn. Kalem ve ehl-i kalemin satırlara dizdikleri ve dizecekleri şeyler hakkı için: Rabbinin lütfuyla, deli değilsin.”(Kalem, 68/1-2).

f) “O kâfirler Zikri (Kur’ân’ı) işittikleri zaman, hırslarından neredeyse seni bakışlarıyla kaydıracak, âdeta gözleriyle yiyecekler! Hâlâ da: “O, delinin teki!” derler.”(Kalem, 68/51).

g) “Kur’ân, değerli bir Elçinin, Cebrail’in getirip okuduğu sözdür! O Elçi ki çok kuvvetlidir. Yüce Arş sahibi Allah’ın nezdinde pek itibarlıdır. Göklerde ona itaat edilir, vahiyler ona emanet edilir. Şunu da bilin ki, içinizden biri olan bu arkadaşınız deli değildir.”(Tekvir, 81/19-22).

(a) şıkkındaki bilgilerin özeti şudur: İnkârcılar, Hz. Muhammed (asm)’in peygamberliğini inkâr etmelerinin gerekçesini, kendisine vahiy getiren ve onunla görüşen melekleri kendilerine göstermemesine bağlamışlar.

1) İstihza yoluyla da olsa, muarızların: “Ey o kendisine kitap indirilmiş olan!” ifadeleri bir açıdan hakkı ve gerçeği seslendirmektir. Kur’an’da bu ifadelerine vurgu yapılması, onların alay yollu söylediklerinin gerçeğin ta kendisi olduğuna bir işarettir.

2) “Ey o kendisine kitap indirilmiş olan!” ifadesiyle, “mutlaka sen bir delisin!” ifadesi arasındaki çelişkiye dikkat çekilmiştir. Adeta, onların istihza yoluyla Hz. Muhammed (asm)’i tahkir etmelerine mukabil, aynı üslupla onlarla istihza edilmiş ve akılları hafife alınmıştır.

3) Hz. Peygamber (asm)'e iman etmeleri için gösterdikleri gerekçenin ise, oldukça mantıktan yoksun ve tutarsız bir istek olduğuna dikkat çekilmiştir. Çünkü, Vahiy ve peygamberlik bir imtihan vesilesidir. İmtihanın âdil olması için onun gizli olması gerekir. Meleklerin gösterilmesi ise, bu temel espriye aykırıdır. Dolayısıyla, bu arzuları vahiy mantığı açısından sakat, akıldan uzak ve imtihan sırrına aykırıdır.

Bu tutarsız arzularına işaret etmek üzere “Biz o melekleri ancak hikmet gereğince göndeririz. Ama o zaman da, kendilerine hiç mühlet verilmez, derhal işleri bitirilir, mahvolup giderler.”(Hicr, 15/8) mealinde ayetin ifadesine yer verilmiştir.

(b) şıkkındaki bilgilerin özeti şöyledir:

1) “Deli bir şairin sözüne bakarak biz hiç ilahlarımızı bırakır mıyız, olacak iş mi bu?” şeklindeki ifadeleriyle tutarsız yakıştırmalarda bulunduğuna işaret edilmiştir. Çünkü, bir yandan onların da en zeki, bilgili ve akıllı saydıkları “şair” yakıştırmalarını yapıyorlar. Aynı zamanda ona “deli” diyorlar. Kur’an’da inkârcıların Hz. Muhammed için “deli şair” yakıştırmalarına yer verilerek, onların tutarsız, mantıktan yoksun ve kendi inançlarıyla da bağdaşmayan hezeyanlar ettiklerine işaret edilmiştir.

2)  İnkârcıların Hz. Peygamber (asm) için “deli” yakıştırmasının yanlışlığını, birbirine zıt iki kavram olan “şair” ile “deli” unvanı bir arada zikredilerek gösterildikten sonra,

“Hayır! O deli değildir. O size gerçeğin ta kendisini getiren ve bütün peygamberleri tasdik eden bir resuldür.” mealindeki ifadeyle deli yaftalamasının bir “deli saçmalığı” olduğuna dikkat çekilmiş ve bu iddia açıkça reddetmiştir. Delil olarak da iki hususa işaret edilmiştir:

Birincisi: “O size gerçeğin ta kendisini getiren kimse” mealindeki ifadeyle belirtilen Kur’an’ın semavi/ilahi kimlikli olmasıdır.

Hakikaten, dünya ve ahiretin mutluluğunu netice veren prensipleri ihtiva eden, göklerin ve yer küresinin yaratılışı, onların dayandığı kanunları açıklayan, ferdi, ailevi ve sosyal hayatın gerekli dinamiklerini vazeden, insanın anne rahmindeki safhalarını çok net bir biçimde anlatan, hülasa ilahî, semavi, arzî, beşerî, nebatî, hayvanî ve mâdenî bütün varlıklarla ilgili çok çeşitli hakikatleri ders veren Kur’an gibi bir kitapla ortaya çıkan bir kimseye “deli” demek için, insanî bütün özellikleri kaybetmek ve akıldan istifa etmek gerekir.

İkincisi: “Bütün peygamberleri tasdik eden bir resuldür.” mealindeki ifadeyle işaret edilen “peygamberlik gerçeği”nin vurgulanmasıdır.

Bu hususu şöyle açıklayabiliriz:  Hz. Peygambere “deli” diyen Arap müşrikleri Allah’a ve onun gönderdiği bazı peygamberlere inanıyorlardı. Tarih boyunca ataları Hz. İbrahim’in Allah’ın elçisi olduğuna, Kâbe’yi Allah’ın emriyle onun inşa ettiğine, hac ibadetinin ondan beri var olduğuna inanıyorlardı.

Hz. Muhammed (asm) ise, başta Hz. İbrahim olmak üzere bütün peygamberleri tasdik ediyordu. Bu tasdik konusunun başında “tevhid” inancı geliyordu. Daha önce hiçbir peygamberden “Allah’a şirk koşmak”la ilgili hiçbir bilgi  gelmemişti ve olamazdı. Bütün bu gerçeklere rağmen, şimdi Hz. İbrahim’in torunları kalkıp “putları kabul etmeyen diğer peygamberler gibi “tevhid” inancını esas aldığı için ona “deli” demek bütün o peygamberleri de “deli” olarak kabul etmek anlamına gelir.

Zira, daha önce geçen hiç bir peygamber Hz. Muhammed (asm)’in getirdiği İslam dini kadar makul değildir. Daha önce vahiy edilen hiç bir kitap Kur’an kadar akla önem vermemiştir. Böyle her yönüyle aklı esas alan akla hitap eden ve hükümlerini akla kabul ettiren bir peygambere “deli” demek, akla ziyan bir hezeyandır.

(c) şıkkında, İslam’ın muarızları olan müşriklerin gerçekte akıldan tamamen uzaklaştıkları için, Hz. Muhammed (asm) gibi bütün davalarını akla kabul ettiren, aklı olmayanları muhatap bile kabul etmeyen en akıllı bir insana “deli” yaftasını yakıştırıyorlar.

1) İslam dininin özellikle iman esaslarının hepsi makul olan ve ancak akılla onlar idrak edildiğinden, aklını kullanmayanların iman etmelerinin zor olduğuna “Onlar nerede, iman nerede! Onlar ibret alan, hisse kapan insanlar değil” mealindeki ifadeyle işaret edilmiştir.

2) Aklın kolaylıkla idrak edeceği gerçeklerle gelen bir peygambere karşı çıkmak, ancak akla sırt çevirmekle mümkündür. Zira o, aldığı vahiy güneşinin ışığını aklın göz bebeğine yansıtıyor. İşte Kur’an’da yer alan “gerçekleri apaçık anlatan Peygamber geldiği halde ona sırtlarını döndüler de: ‘Bu, başkaları tarafından bir şeyler belletilmiş delinin teki’ dediler” mealindeki ifadeyle Hz. Peygamber (asm) gibi bütün davası çok makul, kendisi insanların en akıllısı olan bir zata sırt çevirmek, doğrudan akla sırt çevirmek anlamına geldiğine işaret edilmiştir.

 (d) şıkkındaki bilgilerin özeti şudur: Hz. Muhammed (asm)’in ortaya koyduğu kitapta yer alan bütün hakikatler son derece makuldur. Böyle her yönüyle “akıl” zirvesinde olduğu eserleriyle, vahiy aldığı Kur’an gibi kitabıyla Allah’ın özel ihsan ve ikramlarına mazhar olduğu açıkça belli olan bir insana “deli” demek ancak vicdanın sesini kısmakla mümkündür.

İnsanları hakka irşat eden, onları doğru yola yönlendiren, o günkü Mekke toplumunda en akıllı insanlar olarak kabul edilen ve saygın bir yer sahip olan Ebubekir, Ali, Ömer, Osman, Hamza gibi insanların akıllarını teshir eden böyle mümtaz bir kimseye “deli” nazarıyla bakmak, tam bir “delilik” alametidir.

İşte, “Ey Resulüm, sen irşad ve nasihatine devam et! Sen Rabbinin ihsanı sayesinde kâfirlerin iddia ettikleri gibi kâhin de değilsin, deli de değilsin” mealindeki ayette bu mesaj verilmiştir.

(e) şıkkındaki bilgileri şöyle açıklamak mümkündür: İnsanlık camiasında en onurlu ve en akıllıca iş, okuma yazmadır. İlk emri “oku” olan, kalemle yazmayı Allah’ın büyük bir nimeti olarak değerlendiren bir kitapla ortaya çıkan, kendisi ümmi olduğu halde, aldığı vahyi anında yazıya döktürecek kadar ilme sahip çıkan bir kimseye “deli” demek, “ilim, marifet, okuma-yazma seferberliği adına ortaya konan çabalar” gibi ilmi faaliyetleri bir “deli saçmalığı” olarak görmek anlamına gelir.

“Nûn. Kalem ve ehl-i kalemin satırlara dizdikleri ve dizecekleri şeyler hakkı için: Rabbinin lütfuyla, deli değilsin.” mealindeki ayette bu gerçeğe işaret edilmiştir.

Ayrıca  Hz. Muhammed (asm)’in “delilik”le taban tabana zıt olan yüksek ahlakına dikkat çekilmiş, kimlerin deli olduğunun yakında bilineceğine vurgu yapılmıştır. Allah’ın iyi insanlarla kötü insanları çok iyi tanıdığı hatırlatılmış, böylece kötü akıbete uğrayanların İlsam’ın uarzılar olduğuna işaret edilmişitir.

“Ve sen pek yüksek bir ahlâk üzerindesin! Yakında göreceksin, onlar da görecekler. Hanginizde imiş o dertler, o delilikler. Senin Rabbin şüphesiz pek iyi bilir: Allah yolundan sapanlar kimdir ve O’nun yolunu tutanlar kimdir.”(Kalem, 68/4-7)

mealindeki ayetlerde bu gerçeklere yer verilmiştir.

(f) şıkkındaki bilgiler şu merkezdedir: İnsanları akıldan uzaklaştıran, akılsızca planlar yapmasına, aklı bir kenara koymasına sebep olan unsurların başında haset gelir. Arap müşriklerinin önemli bir kısmı, Hz. Muhammed’e karşı besledikleri kin ve haset, onların gözlerini kör, kulaklarını sağır etmiş,  kalplerini mühürlemiş, akıllarını başlarından uçurmuştur.Öyle ki, bu kin ve haset duygusunun saikasıyla, Hz. Peygamber (asm)'den Kur’anı samimi olarak dinleyip anlama imkânlarını kaybetmişler.

“O kâfirler Zikri (Kur’ân’ı) işittikleri zaman, hırslarından neredeyse seni bakışlarıyla kaydıracak, âdeta gözleriyle yiyecekler! Hâlâ da: 'O, delinin teki!' derler.”(Kalem, 68/51)

mealindeki ayette bu hakikate vurgu yapılmıştır.

(g) şıkkındaki bilgileri şöyle özetlemek mümkündür:

Tarih ve Siyer kaynaklarından, Hz. Peygamber (asm)'in kendi toplumunda son derece itibarlı, güvenilir kimse olduğunu öğreniyoruz. Bu bilgilerden biri şudur: Daha otuz beş yaşında iken “Kabe’nin inşası sırasında Haceru’l-Esvedin köşedeki yerine yerleştirilmesi konusunda Mekke’deki kabileler arasında büyük ve kanlı bir kavganın eşiğine gelinmişti. İleri gelenler, Mescid-i Haram kapısından ilk gelen kimseyi hakem kabul derler ve ilk kapıdan giren Hz. Muhammed olunca, hepsi de son derece memnuniyetlerini dile getirmiş ve buna sevinmişler. Ve gerçekten bu işi çok akıllıca çözmüştür."

Keza, Hz. Hatice, onun bu saygın konumu ve itibarlı kişiliği için kendi ticaretinin başına getirmiş ve sonunda da ona evlenme teklifinde bulunmuştur.

Keza, daha o genç yaşta mazlumları/insan haklarını korumaya yönelik kurulan “Hilfu’l-füdul”(Faziletli kimseler derneği/vakfı) adındaki bir kuruluşa üye olması ve peygamber olduktan sonra da “öyle bir kuruluş şimdi de olsa yine ona katılırım” diyen Hz. Muhammed (asm)’in saygın konumunu bundan da anlamak mümkündür.

Böyle saygın bir şahsiyete “deli” demek, ancak haset gibi gayriinsani bir duyguyu taşımakla mümkündür.

“Kur’ân, değerli bir Elçinin, (Cebrail’in getirip okuduğu) sözdür! O Elçi ki çok kuvvetlidir. Yüce Arş sahibi Allah’ın nezdinde pek itibarlıdır. Göklerde ona itaat edilir, vahiyler ona emanet edilir. Şunu da bilin ki, içinizden biri olan bu arkadaşınız deli değildir.(Tekvir, 81/19-21)

mealindeki ayette bu hakikate işaret edilmiştir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR