İslam ne zaman parlaklığını gösterecek? Beşaretler ne zaman vuku bulacak?

Soru Detayı

- Taliban çıktığında “Bunlar İslam’ı yanlış yorumluyor.” deyip kendimizi onlardan ayrı tutmaya çalıştık. El Kaide çıktığında, yıllarca Bin Ladin eleştirisi yaparak yine “Bunların gerçek İslam’la alakası yok” diyerek kendimizi oyaladık. IŞİD çıktı, her zamanki gibi yine kolay yolu seçtik ve “Bu insanlar gerçek Müslüman değil” diyerek konuyu kapatmaya çalıştık.
- İslam denince IŞİD Taliban gibi kafa kesenler geliyor artık. Neden Hz. Ömer’den beri gerçek İslamı yaşamadık. Hep gelecekte İslam yaşanacak diye avunduk.
- Allah neden dininin bu kadar perdelenmesine terörize edilmesine müsaade ediyor?..
- İki farklı cemaat bile kavga ediyorken İslamın geleceğinden parlaklığından tüm dünyaya yayılmasından nasıl bahsedebiliriz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

a) İnsanların bakış açısı, konuyu farklı algılamaya sebep olabilir.

On beş asırlık bir İslam tarihinin yalnız kötü taraflarını düşünenler için oldukça karamsar bir tablo söz konusu olur.

Bunun aksine her tarafı güllük gülistanlık görenler için de mübalağalı bir iyimserlik hâkim olur. Bir denge dini olan İslam’ı, dengesiz değerlendirmeler, onu olması gereken yörüngesinden saptırır ve bir mümini bile “Acaba!..”larla şaşkına çevirebilir...

- Kanaatimizce, bu konudaki sırat-ı müstakim caddesi şu dur ki; Allah, bu din ile neyi amaçlamışsa o tahakkuk etmiştir. Zira, Allah’ın iradesi dışında hiçbir şey var olamaz.

Demek ki, “Acaba! Bu din neden gereken hükmünü icra etmemiş veya edememiş?” türü tasavvurlar, hakikat yolunun dışındaki tahayyüllerdir.

- Hz. Peygamber (asm), “Beden sonra (Raşit) hilafet 30 yıldır.” diye buyurmuşsa, bu ilahî hikmetin bir cilvesini seslendirmiştir. Ve bu hadisin verdiği 30 yıllık süreç, dört raşit halifenin 29 yıl ve 6 aylık süresi yanında Hz. Hasan’ın 6 aylık hilafet süresi şeklinde değerlendirilmiştir. (bk. Nevevî, Şerhu Müslim, 12/201)

b) Din imtihanı, (inkârcılar bir yana) iman eden kimseler üzerinden devam etmektedir. Bu sebeple, İslam tarihinin sahnelerinde müminlerin imtihanlarının sonuçlarını görmek gerekir.

“İnsan yalnız ‘İman ettik.’ demekle, hiç imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun ki biz, onlardan öncekileri imtihan ettik. Elbette Allah (imtihan ederek), imanlarında samimi olan dürüst kimseleri de (o anda meydana gelen fiillere taalluk eden ilmiyle) bilecek/görecek, samimi olmayan yalancıları da bilecektir/görecektir.” (Ankebut, 29/2-3)

mealindeki ayetler de bu imtihanın çok çetin olduğunu göstermektedir.

Demek ki, tarihi İslam’ın gücü bakımından değil, insanların imtihanları açısından değerlendirmek daha isabetli olur.

c) İslam dini, tarih sahnesine çıktığı günden itibaren gittikçe yükselmeye başlamış ve on üç asır boyunca, dünyanın nüfus bakımından beşte birine, yüz ölçüm bakımından yarısına hâkim olmuştur.

Diğer dinlerle kıyaslandığı zaman, özellikle insanın nefsine ağır gelen pek çok ibadetleri yerine getirmeyi ve yasaklardan sakınmayı vazife telakki etmiş bir ümmet olarak, bu kulluk görevlerini eda etmişlerdir. Bu asla küçümsenemeyecek bir üstünlüktür.

d) İslam dinini üstünlüğü, emir ve yasakların yanında -yine o cümleden olarak- ortaya koyduğu güzel ahlakla ölçülür. Bu sebeple, İŞİD ve benzeri örgütlerin gayri ahlaki tavırlarını İslam kabul etmek ve güya bununla Müslümanların üstünlüğünü algılamak, son derece yanlıştır.

İslam dininin, bu gibi gayri ahlaki davranışlarla, masum insanları ve hatta müminleri öldürmekle terör estiren şebekelerle hakimiyetini sürdürmeye ihtiyacı yoktur.

İslam’ın insanlığın zirvesinde olan o güzel imajını zedeleyen tutum ve davranışlar İslam’a hizmet değildir.

e) “Dinini bütün dinlerden üstün kılmak üzere, Peygamberini hidayet ve hak bir din ile gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.” (Fetih, 48/28) mealindeki ayet ve benzerlerinde ifade edilen “İslam’ın üstünlüğü”, tarihte tahakkuk etmiştir.

İfade ettiğimiz gibi, dünyanın yüz ölçüm bakımında yarısını hâkimiyeti altına alan İslam dininin bu üstünlüğü, tarih tarafından tescil edilmiştir.

f) Çok az farkla benzer ifadelerle rivayet edilen,

 “Her zaman, ümmetimden bir cemaat, Kur’an’ın çizdiği hak yolda sabit-kadem olup, kıyamete kadar muarızlarına karşı galibane manevi cihad edecekler.” (Buhari, İtisam, 10; Müslim, İman, 347, İmare, 170; Ebu Davut, Fiten,1; Tirmizi, Fiten 37,51; İbn Mace, Mukaddime, 1)

manasına gelen hadis-i şerifin verdiği bu gaybi haber tarih tarafından tasdik edilmiştir.

Bu hadisten de anlaşılıyor ki, İslam’ın ön gördüğü “üstünlük” daha çok keyfiyetle alakalıdır. Sayısal yönü de önemli olmakla beraber, asıl önemli olan kemiyet değil, keyfiyettir.

Şunu çok rahatlıklar söyleyebiliriz ki, hiçbir semavi din ve hiçbir beşeri doktrin İslam kadar gerçekleri ispat edememiş ve insanlara kabul ettirememiştir. İnkârcıların çokluğu, bu hükmü nakzedemez. Çünkü insanların çoğu tahkik ehli olmadığı için, meseleleri ilim ve akıl süzgecinden geçirme imkanları yoktur.

g) Bununla beraber, bu ahir zaman dönemi çok harikalara gebedir. Bunlardan biri de şu anda, bedbaht insanlar yüzünden “yerlerde çamura bulanmış bir elmas olan İslam’ın hakikatlerinin yeniden kendine layık bir konuma gelmek üzere olduğu" gerçeğidir.

İnsanlık iki-üç asırdır cehalet ve gabavetinden ötürü: Daima mücella bir cam parçasına tercih edilmesi gereken “İslamî hakikatler elması”nı yeniden keşfetmeye başlamıştır. Demek ki “İslam’ın üstünlük” hakkı bir kez daha ve belki daha şaşaalı bir surette yeniden arz-ı didar edecektir..

İslam’ın mukadderatı için toplanan, her asrın müceddidinin içinde bulunduğu bir meclis-i münevver, asr-ı hazırın mebusu (bu asrın tecdidine tayin edilmiş bir müceddid) sıfatıyla orada bulunan Bediüzzaman Hazretlerine alem-i misalde şu müjdeyi verirler:

“Evet ümidvar olunuz, şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sadâ, İslâmın sadâsı olacaktır!..” (bk. Sünuhat-Tuluat-İşarat, s. 50)

 “Ramazan-ı şerifte onuncu günün ikinci saatinde birden (Her zaman, ümmetimden bir cemaat, Kur’an’ın rotasını çizdiği hak yolunda sabit-kadem olup kıyamete kadar muarızlarına karşı galibane manevi cihad edeceğini bildiren) bu hadîs-i şerif hatırıma geldi. Belki Risale-i Nur şakirdlerinin taifesi ne kadar devam edeceğini düşündüğüme binaen ihtar edildi “ ظَاهِرِينَ عَلَى الْحَقِّ (şedde sayılır) fıkrası dahi; makam-ı cifrîsi bin beşyüz altı (1506) edip, bu tarihe kadar zahir ve aşikârane, belki galibane; sonra tâ kırk ikiye kadar, gizli ve mağlubiyet içinde vazife-i tenviriyesine devam edeceğine remze yakın îma eder.” (bk. Kastamonu Lahikası, s. 27-28)

Bugünkü cahil inkârcıların, bedbaht muarızların çırpınışları, yenilgilerini hızlandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. ÇÜNKÜ:

“Takdir-i Hudâ, kuvvet-i bâzu ile dönmez
Bir şem'a ki, Mevlâ yaka, üflemekle sönmez.”
(bk. Mektubat, s. 72)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR