İslam, hak dini olmasaydı, yine de bugünkü gibi var olabilir miydi?

Soru Detayı

Bir ateistin iddiası:
- İslam ve diğer dinler hak dini olmasalardı da aynen bugünkü gibi var olabilirlerdi. Üstelik böyle bir bakış daha da güzel yerine oturtur taşları. Daha pürüzsüz, daha az zorlama, daha akla yatkın bir yorumu olur tarihin.
- Ve gözden kaçmaması gereken bir nokta daha. Evet, insanlar tarih boyu (ama islam dünyası dışında) bir tanrının olabileceği/olamayacağı sorununa kafa yordular. Bu konuda iki görüşten biri diğerine ağır bir biçimde baskın çıkmıştır demek kolay değil.
- Ancak tarih boyunca insanlar islam'ın hak dini olup olmaması konusunu hiç tartışmadılar bildiğim kadarıyla. Öyle olduğunu kabul ettiler, itiraz edenleri, sorgulamaya kalkanları bir şekilde yok ettiler.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu iddianın tümü mesnetsiz, kişinin kendi düşüncesini onaylatmak maksadıyla ortaya koyduğu bir kuruntudan ibarettir. Bu konuda kısa kısa birkaç noktaya işret edeceğiz:

1) Önce İslam dinin hak din olduğunu göstermek için “bugüne kadar gelmiş olmasını” ciddi bir delil olarak kullanıldığını gösteren hiçbir İslami kaynak gösterilemez. Bu husus olsa olsa, binlerce delil arasında en sonlarda yer alan bir husus olabilir.

Eğer İslam’ın doğruluğu bu delile dayandırılsaydı, bu takdirde sahabe asrı başta olmak üzere İslam aleminin en parlak ilk üç asrında hiçbir müminin bulunmaması gerekirdi. Çünkü o zaman böyle bir süreç geçmemişti ki, böyle bir delil kabul edilsin.

2) Kur’an indiği ilk günlerinden itibaren muarızlarına meydan okumuş ve en büyük Arap ediplerini ve şairlerini dize getirmiştir. Onun meydan okuması karşısında o günkü Arap yarımadasındaki insanların büyük çoğunluğunun sonradan iman etmeleri ve Kur’an’a karşı diz çöküp boyun eğmeleri gibi kuvvetli deliller ortada iken, tali derecede söz konusu edilebilen bir delili öne sürüp onun etrafında tozu dumana katmak, cehalet dehlizinde bocalayan, karanlık ortamdan kurtulmaya çabalayan, fakat bir türlü kurtulamayan zavallıların selim akla karşı felç olmuş akıllarının yaptığı bir gösteridir.

3) Hakikat adına söylemek gerekirse, gerçeği kör gözlere sokmak için şunu diyebiliriz ki; asrın en büyük allamesi kabul edilen Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği gibi, Kur’an indiği zaman dört muarız kesimi karşısında buldu. Çünkü o günkü Arap yarımadasında en ziyade revaçta olan dört şey idi:

Birincisi: Belâgat ve fesahat.

İkincisi: Şiir ve hitabet.

Üçüncüsü: Kâhinlik ve gaibden haber vermek.

Dördüncüsü: Hâdisat-ı maziyeyi (geçmiş zamanlarda yaşanan tarihi olayları) ve vakıat-ı kevniyeyi( varlıkla ilgili bir kısım ontolojik hadisleri) bilmek idi.

İşte Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan geldiği zaman, bu dört nevi malûmat sahiblerine karşı meydan okudu:

Başta ehl-i belâgata birden diz çöktürdü. Hayretle Kur'anı dinlediler.

İkincisi ehl-i şiir ve hitabet, yani muntazam nutuk okuyan ve güzel şiir söyleyenlere karşı öyle bir hayret verdi ki, parmaklarını ısırttı. Altın ile yazılan en güzel şiirlerini ve Kâ'be duvarlarına medar-ı iftihar için asılan meşhur "Muallakat-ı Seb'a"larını indirtti, kıymetten düşürdü.

Üçüncü grup olan gaibden haber veren kâhinleri ve sahirleri susturdu. Onların gaybî haberlerini onlara unutturdu. Cinnîlerini tardettirdi. Kâhinliğe hâtime çektirdi.

Dördüncü grupta yer alan ve geçmiş milletlerin hayat hikâyelerini ve bir kısım kevni olayların ontolojik durumlarını yarım yamalak bilen insanları, hurafelerden ve yalandan kurtarıp, onlara bu konudaki gerçekleri ders verdi.

İşte bu dört tabaka, Kur'ana karşı kemal-i hayret ve hürmetle onun önüne diz çökerek şakird oldular. Hiçbirisi, hiçbir vakit bir tek sureyle muarazaya kalkışamadılar. (bk. Mektubat, s.184-185)

İşte güneş gibi ortada olan bu gerçekleri değil de köşede, kıyıda kalmış, bir düşünceyi ön plana çıkarmak, akıl ve izan pazarında iflas bayrağını açmakla eş değerdir.

d) İddia sahibi, “İslam ve diğer dinler hak dini olmasalardı da aynen bugünkü gibi var olabilirlerdi.” şeklindeki mesnetsiz bir kuruntuyu belirttikten sonra şu yargıya varır: “Üstelik böyle bir bakış daha da güzel yerine oturtur taşları. Daha pürüzsüz, daha az zorlama, daha akla yatkın bir yorumu olur tarihin.”

Yani güya diyor ki: “Dinlerin yanlış din oldukları için bu güne kadar gelebildiklerini” söylemek; “Dinlerin hak din oldukları için bu zamana kadar geldiklerini” söylemekten daha mantıklı, daha ilmi ve daha tatmin edici güzelliktedir.

Doğrusu, buna cevap bulmakta zorlanıyoruz. Öyle zannediyoruz ki; en ünlü komedyenlerimiz bile en komik şovmenlik sahneleriyle bu iddia sahibi kadar insanları güldüremezler.

e) İddia sahibi, özetle “Tarih boyu, İslam aleminde Allah’ın varlığı hiç tartışılmamıştır.” diyor.

Halbuki Allah’ın varlığı, birliği başta olmak üzere, İslâm dininin iman esaslarından bahseden ilim, Âsr-ı saadetten sonra başlamak üze­re zamanımıza kadar çeşitli safhalar geçirmiş, bu arada çeşitli isim­lerle de yâd edile gelmiştir. Bunları “Akaid İlmi, Usûlu'd-dîn, Tevhîd ve sıfat ilmi, fıkh-ı ekber, kelâm ilmi” şeklinde sıralayabiliriz.

- İman esaslarını Kitap-Sünnet / ayet-hadis ve aklın ışığında işleyen kelam ilminin doğuşu Hasan-ı Basri (Ö. 110/728)’nin yaşadığı devir (hicri birinci asrın sonları ile ikinci asrın başları) kabul edilmiştir. (bk. Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Kelam İlmi, Damla Yayınevi:46-47)

Bu sahada İslam’ın Ehl-i sünnet çizgisinin en büyük iki akait alimlerinden İmam Eş’ari’nin vefatı: 324/936;  İmam Maturidi’nin vefatı ise: 333/944’tür. (Kelam İlmi , a.y)

Hülasa İslam tarihi boyunca AKAİD konusunu tartışan ve Kitap-Sünnet yanında akli delillerle de iman esaslarını ispat etmeye çalışan İslam alimlerinin ortaya koyduğu kitap, makale ve konular bazındaki eserlerin sayısı belki binleri geçer.

Demek ki bu konuyla ilgili iddia, körü körüne bir ön yargı ve bir dinsizlik taassubunu gösteren karanlık bir zihniyetin hezeyanlardır.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR