Mantıksızlıklar var, cevap istiyorum?

Soru Detayı

​1. Kuzey ve Güney kutbu neden 6 ay gece 6 ay gündüz? Oradakiler Müslüman olsa birçok ibadette sıkıntı yaşayacaklar. Şimdi burada onlara oruç farz değil falan demeyin. Öyle olmak zorunda değildi. Eşit olabilirdi. Eşit olacağı bir evren olabilirdi. Ama değil bunun nedeni ne? Hiç hikmetsiz rastgele bir şey mi bu?
2. Sokaktaki bir çok insan yaşlılar başörtülüler Müslümanlar vs eğer tartışsam hepsini bilimsel olarak yenerim. Ateizm’i savunsam hiçbiri bu konu ile ilgili bir şey bilmiyorlar. Bilim bilmiyor birçoğu. Bir ateistle tartışsalar söyleyecek sözleri birçoğunun yok. Bu insanların az bilgi biliyor diye Müslüman olması bir şeyleri araştırıp ateizmi bulan bir insanın ise sonsuz cehenneme gitmesinin adaleti nerededir? Belki İslamın imanın farzlarının hepsini yapıyor ama bilimsel manada yeterli bir insan değil. Bu büyük bir mantıksızlık içermiyor mu?
3. Kabilelerde doğanlar Hristiyan doğanlar Yahudi doğanların İslama geçmesi kolay mıdır? Orda görev yaptığınız Müslüman arkadaşlarınıza bir bakın 10 tane veya 15 tanesi. Onlar Hristiyan doğsa 15’i de Müslüman olacak mıydı? Tabiki hayır. Veya Adolf Hitler down sendromlu doğsa o kadar insan öldürebilecek miydi? Tabiki hayır. Adolf küçükken ölse cennete gidecekti ama küçükken ölmedi bir çok insan katletti. Başka bir çocuk da ölmese büyüyünce 50 milyon insanı katledecekti. Ama çocukken öldü sonsuz cennete.
4. Bu kadar soru kafamda varken yüzde 100 nasıl inanabilirim ki? Ya da ateizmin çıkmasından daha doğal ne olabilir ki?
Lütfen klasik cevaplarla geçiştirmeyin sorularımı anlamaya çalışın gerçekten çok önemli. Burada vereceğiniz cevaba göre dinimi şekillendireceğim çünkü güvendiğim bir sitesiniz.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu sualleri soran şahsın, soruş şeklinden dolayı samimi olduğunu düşünüyor ve inşallah hidayetine vesile olmayı temenni ediyoruz.

Soru 1:
Kuzey Ve Güney Kutbu neden 6 ay gece 6 ay gündüz? Oradakiler Müslüman olsa bir çok ibadette sıkıntı yaşayacaklar. Şimdi burada onlara oruç farz değil falan demeyin. Öyle olmak zorunda değildi. Eşit olabilirdi. Eşit olacağı bir evren olabilirdi. Ama değil bunun nedeni ne? Hiç hikmetsiz rastgele bir şey mi bu?

Cevap:

Evvela, Allah’ın istisnasız, hiç bir işi hikmetsiz değildir. Biz hikmetini az anlarız, çok anlarız veya yanlış anlarız, bu durum, Allah’ın her işinin hikmetli olmasını değiştirmez. Eksiklik bizdendir. Verdiğimiz cevapta hata varsa eksiklik varsa, anlaşılmazlık varsa bizdendir, haşa Allah’ın dininden değil.

Saniyen, bu suali soran kişi muhtemelen sabah güneş doğduktan sonra kahvaltı ediyor, güneş öğlen tepedeyken öğlen yemeği yiyor, güneş batınca da akşam yemeği yiyor. Bu bahsettiği kutup bölgesinde 6 ay güneş doğmadığına göre ve bir sebeple bu bölgeye yerleşse “eyvah güneş doğmadı yemek yiyemeyeceğim, ya da ne zaman yiyeceğim?” diye dertlenmeyecektir sanırız. Olaya bir de bu ve buna benzer örneklerle bakmak lazım.

Salisen, Kutup bölgeleri ortalama belki -50 derece soğukların yaşandığı olağanüstü bölgeler. Burada bizim normal iklim koşullarında, mesela Akdeniz havzasındaki iklim şartlarında alışık olduğumuz şekilde bir hayat sürmeleri beklenemez.

Bir kişi durup dururken niçin gidip kutuplarda yaşar onu bir düşünmek lazım.

Muhtemelen ya kişi kendinden evvelki atalarının tercihleri sonucu orada doğmuştur veya bir iş, mühim bir sebep için oraya geçici olarak gitmiştir.

Sebep ne olursa olsun, dünyanın, hatta kâinatın neresinde yaşarsa yaşasın insanoğlu imtihana tabidir. Allah bu imtihanda herkesi istidadınca mükellef tutar, yani o insana vermediğini ondan istemez. Kutupta doğmuş bir insanın da Allah’ı bulma, bir yaratan olduğunun şuuruna varma mesuliyeti vardır. İslamiyet’le alakalı hiç bir şey duymamış bir kutup insanının belki bir yaratan olduğunu bulması onun kurtuluşuna vesile olabilecekken, İslam hilafetine payitaht olmuş bir İstanbul insanının beş vakit namazını kılması dahi onu belki kurtarmaya yetmeyecek.

Konuya bu geniş pencereden  de bakmamız lazım.

Rabian, Namaz ve Oruç saatleri güneşin doğuş ve batışıyla oluştuğu için güneş hareketi olmayan, haliyle hayat şartlarının olağanüstü olduğu günlerde ve yerlerde namaz ve orucun farz oluşu kalkıyor diyenler de olmuştur. Belki bu işin fetva boyutudur. Kılınmayan günler daha sonra normal hayat şartları olan bir yere geçilince kaza edilir.

Ama işin takva boyutu, güneş hareketlerinin normal olduğu en yakın bölgeye göre günü taksim edip vecibeleri ona göre, o saatlere uyarak yerine getirmek gerekir.

Nitekim Peygamber efendimizin (asm) bir hadisi de konuya ışık tutmaktadır:

"Deccalın bir günü sizin bir seneniz kadar uzun olacaktır. Sonraki günleri de beri geldikçe kısalacaktır" buyurduğunda sormuşlar:

Ya Resûlallah, bir günü bizim bir senemiz kadar uzun olacağını bildirdiğiniz o günde namazlar nasıl kılınacaktır? Şöyle cevap vermiştir:

“Takdir olunarak!” Yani uzun günün saatleri takdir edilerek. Hesaplanarak. (Müslim, Kitabu’l-Fiten ve Eşrâtu’s-Sâat, 20)

Nasıl takdir edilip, nasıl hesaplanacak?

En yakın normal vakitli ülkenin takvimi ve saatiyle takdir olunup, hesap edilerek.

Nasıl ki her konudaki yaratılış kanunlarına karşı çaresizlik ve acz içinde tabi olmak mecburiyetinde isek, belki aylarca güneşin doğmadığı ve batmadığı yerlerde, namaz ve oruç gibi ibadetlerde yaratılış kanunlarına ve Allah’ın nizamına uymak mecburiyetindeyiz.

Özet olarak diyebiliriz ki, İslâm hiç bir konuyu kesinlikle ihmal etmemiş, ve burada konumuz olan kutuplar gibi olağan üstü iklim şartlarının yaşandığı ve güneş hareketlerinin belki 6’şar ayda bir olduğu yerlerde dahi oruç ve namaz ibadetinin nasıl olacağını da ihmal etmemiştir, şöyle ki:

Kutuplarda yaşayan bir Müslüman’ın yapması gereken, kutuplara en yakın ve normal hayat şartlarının olduğu bölgelerden beş vaktin tahakkuk ettiği bir daireye ait vakitleri kullanarak ibadetlerini eda etmesidir.

Soru 2:
Sokaktaki bir çok insan yaşlılar başörtülüler Müslümanlar vs eğer tartışsam hepsini bilimsel olarak yenerim. Ateizm’i savunsam hiçbiri bu konu ile ilgili bir şey bilmiyorlar. Bilim bilmiyor birçoğu. Bir ateistle tartışsalar söyleyecek sözleri birçoğunun yok. Bu insanların az bilgi biliyor diye Müslüman olması bir şeyleri araştırıp ateizmi bulan bir insanın ise sonsuz cehenneme gitmesinin adaleti nerededir? Belki İslamın imanın farzlarının hepsini yapıyor ama bilimsel manada yeterli bir insan değil. Bu büyük bir mantıksızlık içermiyor mu?

Cevap:

Maalesef bu dediğiniz durum ile sıkça karşılaşılabiliyor.

Aslında bir ateistin bir Müslüman’ı tartışmada yenmesi teorik olarak da pratik olarak da mümkün değil. Yeter ki o Müslüman taklidî imandan çıkıp, tahkiki imanda yol alıyor olsun.

Bahsettiğiniz Müslümanlar maalesef taklidî imanda kalmışlar. Yani sadece aileleri, çevreleri Müslüman olduğu için Müslümanlar. Allah’a inanıyorlar ama Allah’ın niçin var olması gerektiğini, niçin namaz kıldıklarını, niçin peygamberlerin ve Kuran’ın gönderildiğini hem bilmiyorlar hem de hiç bu konuda tefekkür etmemişler, İslâm’ın hilafına son derece cahil kalmışlar.

Halbuki tefekkür etmek, her mümine farz ibadetten sonra belki nafile ibadetlerden evvel gelen bir vecibedir. Allah bizden tabiri caizse “körü körüne” Müslüman olmamızı istemiyor.

Aksine Kuran’da baştan sona mealen adeta şöyle diyor:

“Ben ilk insan Adem’den itibaren yaratılış sırlarını ve istediklerimi insanlara Resullerimle bildirdim. İman esasları ve yaratılış sırlarında elbette hiç bir değişiklik yok. Ancak zaman geçtikçe ve insanlık tekâmül ettikçe farklı şeriatlar bildirdim. En son da Muhammed’i gönderdim ve ona da insanların kıyamete kadar amel etmeleri için Kuran’ı gönderdim ve tefsirini öğrettim. Bu benim bildirdiğime alternatif bir tez bugüne kadar kimse ortaya koyamadı, koyamıyor ve koyamayacak! Hodri meydan!”

Ve gene Allah Hucurat Suresi 14. ayette ve birçok başka ayetlerde tefsiren sanki şöyle diyor:

“Siz henüz mümin olmadınız. Müslüman olduk demeniz yetmez. Tamam inanıyorsunuz ama bunu bütün kalbinizle ve aklınızla söylemelisiniz ki benim emir ve yasaklarıma uyarken huşu içinde olasınız ve mutmain olasınız ki iki cihanda huzur bulasınız.”

Burada kalbi ve aklı tatmin etmenin en sağlıklı ve aslında basit yolu da Kuran’ın emri gereği sürekli tefekkür, tedebbür, taakkul ve tezekkür ederek delillerle tatmin olmak ve tahkiki imanda yol kat etmek. Delil peşinde koşmayan ve hatta niçin iman ettiğini kendine dahi açıklamayan birinin, Müslüman olmayan birini ilzam etmesi zaten düşünülemez.

Müslüman olduğunu iddia eden kişi namaz da kılsa, oruç ta tutsa belki bu kendisi için kifayet etmeyecek. Çünkü her Müslüman kendisine farz-ı ayn olan, yani şahsına münferiden farz olan, emr-i bil maruf, nehy-i anil münker (Âl-i İmran 3/110) cihad emri doğrultusunda, İslâm şeriatına münasip bir şekilde İslamın emir ve yasakları konusunda insanları uyarmak ve bunları delilleriyle anlatmakla mükelleftir. Bu Allah’ın net bir emridir.

Hatta Cenabı Hak bunu yapmaktan çekinen ve korkanlar olabileceğini ezelde bildiğinden mealen şöyle de buyurmuş “...Esas korkmanız, çekinmeniz gereken ben değil miyim?...” (Tevbe 9/13)

İşin özü, bir Müslüman İslâm’ı müdafaa edememesi İslâm’ın değil, taklidî imanda kalmış, bir yerde cahil olan o Müslüman geçinen kimsenin eksikliği hatta büyük bir günahıdır.

Soru 3:
Kabilelerde doğanlar Hristiyan doğanlar Yahudi doğanların İslama geçmesi kolay mıdır? Orda görev yaptığınız Müslüman arkadaşlarınıza bir bakın 10 tane veya 15 tanesi. Onlar Hristiyan doğsa 15’i de Müslüman olacak mıydı? Tabiki hayır. Veya Adolf Hitler down sendromlu doğsa o kadar insan öldürebilecek miydi? Tabiki hayır. Adolf küçükken ölse cennete gidecekti ama küçükken ölmedi bir çok insan katletti. Başka bir çocuk da ölmese büyüyünce 50 milyon insanı katledecekti. Ama çocukken öldü sonsuz cennete.

Cevap:

Bu sual, içerisinde bir kaç sual içermektedir, olabildiğince açıklayıcı şekilde cevap vermeye gayret edelim:

Evvela, şu prensibi bilmemiz gerekir ki, biz olaylara bize görünen zahiri yüzü ile bakıyoruz ve bu yüze bakarak hüküm veriyoruz. Oysa Allah şöyle buyurmakta:

“...Fakat olur ki, bir şeyden hoşlanmazsınız ama, o sizin için hayırlıdır. Ve olur ki bir şeyi (de) seversiniz, hâlbuki o sizin için bir şerdir. Allah ise (sizin için hayır olanı) bilir de siz bilmezsiniz.” (Bakara 2/216)

Başımızdan nice olaylar geçmiştir, evvela çok sevinmişizdir ama aslında sonra çok üzülmemize vesile olmuştur ya da tak aksi bir durum olmuştur. Bir böyle, bir şöyle, sürekli Allah’ın imtihanında olduğumuz şuurunu bir an dahi unutmamamız gerekmektedir.

Saniyen, Müslüman bir anne babadan doğan ve Müslüman olduğunu iddia eden bir Anadolu insanın imtihanı ile, mesela Bolivya’da Katolik veya ateist bir anneden doğan bir çiftçinin oğlunun imtihanı kesinlikle bir değildir. Müslüman Türk bir aileden doğan bir kişinin namaz kılması kendine yetemeyebileceği gibi, Bolivya’daki kişinin Allah’ın varlığını ve birliğini bulup O’na iman etmesi, içinde bulunduğu şartlara bağlı olarak kendisini kurtarabilecek.

Nitekim Bakara Suresi 286. ayette mealen “Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği bir şeyle mükellef tutmaz….” buyurmaktadır.

Hatta islamiyetten gerçekten haberi olmayan birisi ise, iman etmekten sorumlu olmayıp, kurulanlardan olabilecek.

Nitekim bir ayette mealen  “Biz peygamber göndermediğimiz hiçbir halkı cezalandırmayız.” (İsra, 17/15) buyurulmaktadır.

Salisen, Allah bu kainatta sebeplerle iş görmektedir. Üstelik her işi de sonsuz hikmetlidir. Hikmetini anlayamayışımız ya da yanlış anlamamız hikmetteki eksiklikten değil, bizdeki eksik anlayıştandır. Hitler, Firavun veya Nemrut gibi zalimlerin örnekleri çoğaltılabilir. İçinde bulundukları dönemlerde çeşitli zulümler yapmışlar, milyonlarca insanın ölmesine sebep olmuşlar.

Bu işin üç ciheti var:

Birincisi zalime ve beraberindekilere bakan vechi: Zalim olan şahıs ve beraberindekiler imtihandan geçmişler, bu imtihanı verememişler ve kendilerine büyük azap hak olmuş.

İkincisi zulme uğrayan toplumlar: Bazıları masum olsa da, bazıları müstahak oldukları için zulme uğrayarak onlar da imtihana tabi tutulmuşlar. Sonuçta mazlum olarak ölmüşler ve bunun karşılığı olarak belki ahirette Allah’ın mağfiret ve affına mazhar olacaklar.

Üçüncüsü ise bunlardan sonra gelen nesiller: Onlara denilecek olan şudur: Sakın ha, ne böyle zalim olun, ne de Allah’a isyan ederek Allah’ın azabına müstahak olun. Sırat-ı Müstakim’de durun ve Allah yolundan sapmayın ki, evvelkilerin başına gelenler sizin başınıza gelmesin.

Rabian, Çocukken ölenler Cennete gidiyor, o zaman biz niçin çocukken ölmedik te belki yanlışlar yapıp Allah korusun cehennemlik olacağız? Bu adalet midir?

Bu sorunun da iki ciheti var:

Birincisi çocukken ölenler açısından: Her şeyden evvel bizim bilemeyeceğimiz bir ilahi hikmeti olduğunu kabul etmeliyiz. Mesela çocuk Cennet’e gidecek ama onun zamansız kaybı onun ailesi için çok büyük bir imtihan olacak, belki onların günahlarına da kefaret olacak, günahları af edilecek ve ailecek zamanı gelince Cennet’te buluşacaklar. Veya Allah ezeli ilmi ile o çocuğun kafir olacağını bildiğinden, mümin olan aileyi de yoldan çıkartacak veya o aileye ileride Allah mümin bir çocuk verecek.

İkincisi çocukken ölmeyenler açısından: Allah’ın Cennet makamları sonsuzdur. Salih amel işledikçe de Cennet’te makam kazanılmaktadır. Hayatımız devam ettiğine göre, hem yanlış yola sapma ihtimalimizden risk altındayız hem de makamımızı sonsuz yükseltme imkânımız var.

Başta dediğimiz gibi, Allah, adildir, merhametlidir, hikmetlidir. Bize düşen ona tabi olmak, hikmetini sual etmemek ve merhametine sığınmaktır. Olayları da yukarıda izah etmeye gayret ettiğimiz veya benzer şekillerde anlamaya çaba göstermektir.

Soru 4:
Bu kadar soru kafamda varken yüzde 100 nasıl inanabilirim ki? Ya da ateizmin çıkmasından daha doğal ne olabilir ki?

Cevap:

İman öyle bir şey ki, elle tutulmaz, laboratuvarda müşahede edilmez, koklanmaz, duyulmaz. Ancak akıl süzgecinden geçirilip kalpte hissedilir.

Gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz şeye iman etmeyiz, zaten onun varlığını tartışmak söz konusu değildir. İman, gözle görmediğimiz, duymadığımız şeye, şeylere olur.

Ateizm sözcüğünü de açmak lazımdır. Yani aslında ateizm yaratıcı olmadığına inanmak anlamına gelmemektedir. İzah edilmesi mümkün olmayan bir şeyin ezelde varlığını kabul etmezseniz, aklî melekeleriniz çalışmıyor demektir. Ateistler burada ezelde var olan şeyin Allah değil, madde olduğunu iddia etmekteler. Yani ilahlık vazifesini maddeye vermekteler.

Biraz tefekkür etseler iradesi, şuuru, ilmi, hikmeti, merhameti,vs. olmayan atomların tesadüfen veya bazı kanunlarla veya kendi kendilerine evrilerek bir sivrisinek kanadını trilyon sene dahi geçse asla meydana getiremeyecekleri görecekler.

Keşke ezelde “madde vardı” demek yerine ezelde “Allah vardı” deseler, özneyi değiştirseler. O zaman bütün kafalarında karmakarışık görülen her şey çorap söküğü gibi çözülüp hakkı bulacaklar.

Allah başta bu sualleri soran kardeşe, sonra herkese hidayet versin.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ateist düşünce, okudukça, araştırdıkça, düşündükçe ulaşmak ...

Müslüman bir ailenin çocuğu, hayata daha avantajlı başlamış ...

Çocuk yaşta ölenlerin direkt cennete gitmesi, sınava tabi tutulanların ...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
2.657 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun