İnsan, arınma ve değişim isterken hedefi neresi olmalıdır? Kalbi mi, ruhu mu, vicdanı mı, zihni mi hedef almalıdır?

Tarih: 08.06.2010 - 00:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Şu bir gerçektir ki, bizim manevî yapımızı oluşturan duygu ve latifelerimiz iç içedir. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu tür duygu ve düşüncelerin merkezini kesin olarak belirlemek, söz gelişi kötü bir düşüncenin, bir telkinin hangi mekanizmadan kaynaklandığını kesin olarak tespit etmek oldukça zordur. Bu sebeple bizim hangi yönümüzü, hangi duygumuzu arındırmaya yönelik bir düşüncenin içerisine girmeye çalışmamızın gerekli olmadığını düşünüyoruz.

Nitekim, İmam Gazalî, altıncı his çerçevesinde değerlendirdiği basiret mefhumunu açıklarken, kalb, nur, akıl gibi sözcüklerin birbirinin yerine kullanılabileceğini, bunların teşhis ve tayini konusunda bir tartışmanın yersiz olacağını ifade etmektedir.(bk. İhya, 4/289).

Bir kul olarak bizim arınmamız, temizlenmemiz, Allah’ın emirlerine riayet etmek ve yasaklarından kaçınmakla kendini gösterir. Ehl-i tasavvufun “nefsi arındırmak” olarak vasıflandırdıkları husus, imtihan gereği olarak  insanın fıtratında var olan ve kötülüğü arzulayan kör hissiyatın merkezi olan mekanizmadır.

İç yapımız, maddi bir mekanizma olmadığına göre, (ruh, kalb, akıl, nefis gibi) herhangi bir latifeye yönelik olarak hususî bir operasyon yapma imkânımız yoktur. Bilakis, herhangi bir iyilik yaptığımız zaman, güzel bir ahlakî performans gösterdiğimiz zaman, bir bütün olarak manevî donanımlarımızın fıtrat-ı asliyelerine dönmelerine hizmet etmiş oluruz. Bu güzel hareketle, bir yandan ulvî duygularımızı pekiştirmiş, bir yandan da süflî olan duygulardan uzaklaşmış oluruz. Böylece ruh, akıl ve kalbimize güç kazandırırken, nefsimizi de arındırmış oluruz.

Kur’an’ın kullandığı kalb kavramı, latife-i rabbanî denilen manevî kalbi de, aklı da ulvî duyguların merkezi olan ruhu da içine alacak geniş bir kapsama sahiptir. Nitekim, Kur’an’da -fiil şekli hariç- “akıl” kelimesi hiç kullanılmamıştır. Demek ki, kalb sözcüğü onu da ifade etmektedir.

İnsan olarak, maddî midemize gönderdiğimiz herhangi bir gıdanın, metabolizmanın hangi kimyevî reaksiyonuna tabi olduğunu, hangi yoldan hangi organımıza, hangi hücremize gittiğini bilmediğimiz bir gerçektir. Bizim bunu bilmemiz, metabolizmanın işlemesine ve takip ettiği rotasına bir zarar da vermez. Yine de fosfor göze, kıkırdak kulağa, saç başa gider. Her bir besin, vitamin, element, uygun yerlerine gider. Çünkü, biz bilmezsek de Rabbimiz onu biliyor...

Keza, midemize indirdiğimiz faydalı bir gıda midede kalmayıp, ihtiyaç olan vücudun bütün ihtiyaçlarını giderecek ve onu tamir edecek şekilde her tarafa yelken açtığı gibi, yanlışlıkla zehirli olan bir maddeyi mideye indirdiğimiz de ise, bu zehir sadece midede kalmaz vücudun her tarafına yayılır ve oraları tahrip eder.

Aynen bunun gibi, -bilsek, bilmesek- güzel ve besleyici bir manevî gıdayı manevî midemiz olan kalbimize / iç alemimize / vicdanımıza indirdiğimiz zaman, ulvî olan bütün duygularımızı besleyip tamir eder ve süflî olan nefsanî duygularımızı da arındırıp tamir eder. Tersine bu manevî midemize çirkin ve kötü bir gıdayı indirdiğimizde ise, geniş manasıyla kalbimizi kirletip tahrip ederiz ve bu zehrin manevî bünyemizin her tarafına sirayet etmesine sebep oluruz.

Mesela zihin, marifetullah bilgisini üreten bir konuma; his,  Allah sevgisi ile dolu ve o sevgiyle kainatı seven bir makama; irade, insanın bütün donanımlarını  ibadet ve şüküre  yönlendiren bir kumandan konumuna; latife-i rabbaniye de Allah’ı müşahede eden bir vaziyete dönüşürler.

“Kendilerine ayetlerimiz okunduğunda: “Bunlar, eski devirde yaşamış insanların masalları!” diyenlerdir. Hayır! Gerçek öyle değil! Onların yapa geldikleri kötü işler, gitgide kalplerini paslandırmıştır. (onun için âhireti inkâr ederler.)”
(Muttaffifîn, 83/13-14) mealindeki ayeti de bu çerçevede değerlendirebiliriz. Nitekim, rivayet edilen bir hadiste Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurmuştur:

“Mümin bir günah işlediği zaman kalbine siyah bir nokta / bir leke konmuş olur. Eğer tövbe eder, o günahtan uzaklaşır ve güzel işler yaparsa kalbini cilalamış olur. Yok eğer günahlarda ısrar ederse, o siyah leke de gittikçe artmış olur ve nihayet bütün kalbini kaplamış olur. “Hayır! Gerçek öyle değil! Onların yapa geldikleri kötü işler, gitgide kalplerini paslandırmıştır” ayeti bu gerçeğe işaret etmektedir.”
(Tirmizî ve Nesaî’nin rivayet ettiği bu hadis için bk. Taberî, İbn Kesir, Bakara:6; Muttaffifîn:14. ayetin tefsiri).

İlave bilgi için tıklayınız:  

Ruh nedir, ruh’un mahiyeti anlaşılabilir mi?..

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun