Allah'ın varlığına delillere, ateistlerin yaptığı itirazlar var, nasıl cevap verelim?

Soru Detayı

- Allah'ın varlığına delil olarak gösterilen hudus, düzen, sanat delillerine ateistler sırayla cevap yazmışlar, bu iddiaya cevap verebilir misiniz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bir takım sorularla inkarcılar, güya Allah’ın bulunmadığını ileri sürüyorlar.  İddialarında mantık ve bilim değil sadece bir yaratıcıyı inkar fikri hakim. Bunlar Allah’a isyanda şeytanı da geride bırakmış. Şeytan Allah’ı inkar etmiyordu; sadece emirlerini yerine getirmemişti.

Bu sorulara kısaca cevap isteniyor. Bunların tek sorusu var. O da Allah’ın varlığı meselesi. Kâinat ağzına kadar Allah’ın varlığıyla dolu. Mantıken bir eser varsa, mutlaka bir ustası olacaktır. Şimdi bu sorulara kısa cevap verince zannedilecek ki, bu soruların cevapları sadece bundan ibarettir. Allah’ın varlığını ilmi olarak anlamak isteyen eline Ayet-ül Kübra Risalesini alıp baştan sonuna kadar okuyacak. Onu yeterli görmezse, Kur’an’ın bir tefsiri olan altı bin sayfalık Risale-i Nur’u baştan sona bitirecek.

Duymak istemeyen kadar sağır, görmek istemeyen kadar kör bir kimse yoktur. Bunların karşısına melek gelse, hatta gözleriyle Allah’ı da görseler yine kabul etmezler. Çünkü bunların kalpleri, vicdanları ve akılları tamamen bozulmuş, çürümüştür.

Allah’ın varlığını kabul bir iman meselesidir. İman da ferdin cüz-i ihtiyarisini sarfından sonra Allah’ın ilham ettiği bir nurdur. Yani fert önce kendisine ve çevresindeki varlıklara bakacak, bunların bir yaratıcısı olması gerektiğini düşünecek ve O yaratıcıyı anlamaya ve bilmeye gayret edecek, sonra Allah lütfederse, o kişiye imanı nasip edecek. İman olmazsa Allah’ı kabul mümkün değildir.

Hem bir şeyi ispat ettikten sonra ona iman denmez, o ilim olur. Oksijenle karbon birleşince karbon dioksit meydana gelir. Bu ilmen bir meselenin ispatıdır. Buna inanılmaz. Bu ilmi meseleyi de zaten aklı olan herkes kabul eder. İman, inanmaya dayanır. İnandıktan ve kabul ettikten sonra o meselenin ilmi bir açıklaması varsa anlamaya çalışırsın.

Bir kimsenin önüne yemek sofrasını koyduğunuzda şayet o insanın midesi bozulmuş, hastalanmış ve vücudu rahatsızsa, değil o sofradaki yemekleri yemek, onların kokusundan dahi rahatsız olur.

İşte manevî iman sofrası da böyledir. Bir kimsenin kalp midesi, aklı ve vicdanı bozulup çürümüşse, ona Allah’ı anlatmak mümkün değildir. Onlar Allah’ı ortaya koyan sözleri duymaktan fevkalade rahatsız olurlar.

Hiç kimsenin bir başkasını imana getirmek, Allah’a inandırmak gibi bir görevi olamaz. Allah’ı bilme ve tanıma bir hidayet meselesidir. Konuya böyle nazar edilmesi gerekir. Cennet adam istediği gibi cehennem de adam ister.

Gelecek sorulara birkaç cümle ile de olsa temas edilecektir. Bu cevaplar, o soruları soran inkarcılara değildir. Onlara Allah’tan sadece hidayet dileriz. Bizim cevabımız, o soruların hakikatini öğrenmek isteyen, aklı, kalbi ve vicdanı bozulmamış olanlara yol gösterme bakımından bir işarettir.

Soru 1. İmkân Delili: İmkân, bir şeyin olması ile olmamasının eşit olasılıkta sahip olmasıdır. Ancak bir şeyin olma olasılığından bahsediyorsanız olasılıklar evreninin o şeyi kapsadığından da bahsedersiniz. Yani Tanrının üstünde bir kurallar evreni vardır ve olma ya da olmama kuralı Tanrıyı da kapsıyor demektir.

Cevap 1:
 
Burada esas mesele, Allah’ın tarifinde yatmaktadır. Biz "Allah" dediğimiz zaman neyi ifade ettiğimizi ortaya koymamız gerekir. Daha doğrusu Allah kendisini bize nasıl tanıtıyor ve tarif ediyor, ona bakmalıyız. Her şeyin bir tarifi olduğu gibi, elbette Allah’ın da bir tarifi olmalıdır. Yoksa herkes kendi âlemine göre bir ilah modeli ortaya koyar. O zaman insanlar sayısında ilah anlayışı ortaya çıkar.

İhlas suresinde Cenab-ı Hak, kendisini şöyle tanıyor:

Allah birdir. Hiçbir şeye muhtaç değildir, herşey O’na muhtaçtır. O doğurmamış ve doğrulmamıştır. Her şeyi o yaratmıştır. Yarattığı hiçbir varlık O’na benzer ve denk olmamıştır.

Demek ki, yaratılmış olarak ne hayal edilse o İlah olamaz, yaratık olur. Allah’ın bütün isim ve sıfatları sonsuzdur. Sonsuzu hiçbir şey ihata edip sınırlayamaz. Sınırladığı farz edilirse, o sınırlanan sonsuz olamaz. O bakımdan Allah kâinatta sonsuz hüküm sahibidir. O’nun için az, çok, büyük, küçük farkı yoktur.

O’nun hükmü irade ve emir iledir. Mesela bir komutan bir askeri “yürü” emriyle hareket ettirdiği gibi, aynı emirle bir milyon askeri de hareket ettirir. O emir için az-çok fark etmez, hepsi birdir.

İki kefeli çok hassas ve çok büyük cisimleri de tartabilen bir terazi farzediniz. Bir kefesine bir oksijen atomu, diğerine de bir oksijen atomu koyduğunuz zaman bu terazi dengededir. Bir gözüne bir oksijen daha ilave etseniz, terazinin dengesi bozulur.

Yine aynı terazinin bir gözüne bir güneş, diğerine de bir güneş koysanız terazi yine dengededir. Bir gözüne bir oksijen atomu ilave etseniz denge bozulur, terazinin bir gözü yere iner, diğeri göğe kalkar. Burada dengeyi bozan bir oksijen atomudur, tartılan şeyin büyüklüğü ve küçüklüğü önemli değildir.

İşte o terazinin bir gözü yokluk âlemini, diğeri de varlık âlemini temsil etmektedir. Allah’ın dışında bütün varlıkların olması da olmaması da mümkündür.

Cenab-ı Hak bir şeyi yaratmayı irade ettiği zaman sadece ona “ol” der ve o zaman terzinin yoklu gözü havaya kalkar, varlık gözü aşağıya iner. Yaratılacak şey ister bir oksijen atomu olsun, isterse bir güneş, isterse sonsuz kâinat olsun, aynı irade ve emirle yaratılacak olan şey, yokluk âleminden varlık âlemine çıkar.

Allah için bir atomu yaratmakla sonsuz kâinatı yaratmak arasında fark yoktur. Aynı şekilde görme de böyledir, işitme de. Yani, bir atomun sesini nasıl işitiyorsa, kâinattaki sonsuz varlıkların sesini de öyle işitir ve bir atomu nasıl görüyorsa sonsuz varlıkları da öyle görür.

Soru 2. Değişme delili: Bir varlıkta değişme varsa, bu hareketin bir ilk noktası olacaktır. Ancak bunu zamana uyarlayamazsınız. Zamanın 0 (sıfır) olduğu noktadan bahsederseniz ondan öncesinden bahsedemezsiniz. Zamandan öncesi olmayacağına göre hiçbir şey sonradan yaratılamaz.

Cevap 2:
Burada mümkün varlıklarla vacibü’l-vücut olan Allah’ın varlığı karıştırılıyor. Varlıklar her an değişmekte, gelişip farklılaşmaktadır. Zaman da mekan da her şey sonradan yaratılmıştır. Onlara ezeliyet isnat edilemez. Ezeli ve ebedi olan ancak Allah’tır.

Soru 3. Sanat: Kainatta görülen bir sanat eseri yok. Kainatta düzensizlik, başıboşluk hakimdir. Meteorlar başıboş dolaşır, ıssız yaşamsız gezegenler uzayda devinir, karadelikler önüne çıkanı yutar. Ayrıca uzayda korkunç radyasyonlar, aşırı ısılar, soğukluklar mevcuttur.

Cevap 3:
Uzay hakkında bilinenler devede kulak bile değildir. Bir şeyin önünü sonunu bilmeden nasıl onun sanatsız ve gelişigüzel olduğunu iddia edebilirsin? Bu sizin cahilliğinizin delilidir.

Sen kendine baksana: Kulakların ve gözün mü düzensiz? Yoksa ağzın ve kalbin mi gereksiz? O aza ve duyguların yerini ve şeklini değiştirerek kendine bir bak. Ağzın tepende, gözün elini içinde, kulağın fare kulağı gibi, ayakların yerinde ellerin bulunsaydı, başın kuş başı gibi olsaydı, o zaman anlardın senin vücudunun sanatlı ve hikmetli olup olmadığını.

Soru 4. Devrin ve silsilenin imkansızlığı: Yumurta-Tavuk örneğinde olduğu gibi zincirin ilk halkasına gitmek imkansızdır. Tüm canlılar zamanın tüm süreçlerinde bir ana-babadan doğmuşlardır. Topraktan ana-babası olmadan çıkan hiçbir canlı olmamıştır. Bu da canlıların zaman içinde şekil değiştirip evrildiğini açıklar. Canlıların bu çeşitliliği için tanrıya ihtiyaç yoktur.

Cevap 4:
Hem silsile halinde zincirin ilk halkasına gitmenim imkansızlığını ileri sürüyorsunuz ve hem de canlıların silsile halinde birbirinden meydana geldiğini iddia ediyorsunuz. Canlılar nasıl ortaya çıkmış olursa olsun, mutlaka bir yaratıcıya ihtiyaç vardır.

Bir yaratıcının geçmişte canlıları nasıl yarattığını anlamak isteyen bir kimse eğer bu düşüncesinde samimi ise, şu an kendisinin bir hücreden nasıl yaratıldığına bakması kafidir. Gerekli cevabını orada bulacaktır.

Şu an bütün canlı çeşitleri, yani bitkiler, hayvanlar ve insanlar bir hücreden yaratılmaktadır. Bugün seni bir hücreden bu hale getirip, başına akıl, yüzüne göz takan ve o göze görme sistemlerini yerleştiren, kan damarlarını vücudun en ince yerine kadar çeken ve içinde kanı dolaştıran kim ise, başlangıçta tek hücreyi ve ondandan ilk insanı yaratan odur. O tek hücreler ister topraktan, ister yapraktan, isterse nurdan yaratılmış olsun fark etmez. Bir eser varsa mutlaka onun bir ustası olacaktır. Özellikle böyle son derece mükemmel yapılmış ve yaratılmış olan canlıların her an hayatiyetlerini devam ettiren sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi bir yaratıcının varlığı, güneşin varlığı kadar açık ve kesindir.

Güneşi görmek istemeyen gözünü kapar, kendisine gündüzü gece yapar. Ama o güneşin varlığına ve görünmesine mani olamaz. Güneşin yokluğuna da kimseyi inandıramaz.

Soru 5. Hikmet ve amaç delili: Her varlığın bir amacı ve faydası yoktur. Her yer israfla doludur. Örneğin insanoğlunun DNA’sının büyük kısmı kullanılmaz. Bomboş durur. Koca kainatta koca gezegenlerde insan için hiçbir şey yoktur. İnsanoğlu onları göremez bile.

Cevap 5:
Bu soru, soranın bu konuda tam cahil olduğunu gösteriyor. Malum iki türlü cahil vardır. Birisi bir meseleyi bilmez. Ama bilmediğini bilir ve ona göre fikir beyan eder. Böyle bir kimseye bilmediği o konuyu anlatırsınız, anlayışı ve kavrayışı nisbetinde faydalanır ve o konu hakkında az-çok bir bilgi sahibi olur. Birisi de bir meseleyi bilmez, fakat bildiğini zanneder. İşte bu kişi ile anlaşmak ve bir noktada buluşmak mümkün değildir.

İşte yukarıdaki soruyu soran da konuyu bilmiyor, fakat onu çok iyi bildiğini zannediyor. Böyle kimseler kara cahil denir.

1960-1970 yıllarda böyle cahillerin bir grubu vardı. Onlar; “Gözümün görmediğine inanmam.” derdi. 1970’li yıllardan sonra televizyon ve radyo dalgalarının varlığı ve o dalgalara yüklenen bilgi ve görüntülerin çıplak gözle görülmediği halde televizyon ekranlarında görülmesinden sonra o tip cahilliklerin kalmadığını zannediyorduk. Demek ki, halen o tip, kendini bilmiş kabul eden cahiller piyasada varmış.

DNA hakkında geçmişe göre biraz bilgimiz var. Ama o da çok az. O DNA yapısında keşfedilmeyi bekleyen pek çok yapı, düzen ve sır var. Yakın gelecekte bu bilgilerin pek çoğu anlaşılacak ve insana yeni ufuklar açacaktır.

Siz bakmayın şimdi bu şekilde ortalıkta gezip de DNA’daki bilgileri lüzumsuz görenlere. Asıl onlar kendileri bu âlemde lüzumsuz ve gereksizdirler.

Yirmi sene öncesi bu zihniyetteki insanlara DNA’nın görevini sorsaydınız yine aynı cevabı alırdınız. Yani, pek çok alanı boş ve gereksiz göreceklerdi. Halbuki,  son 20 sene içerisinde DNA hakkında öyle bilgiler elde dildi ki, suçluların tayini, çocuğun anne ve babasının teşhisi, bir takım genetik hastalıkların tayin ve tespiti, tüp bebek ve kopyalama hadiseleri, doku ve organ nakillerindeki uyumsuzlukların giderilmesi, bitki ve hayvanlar âleminde bir takım genetik ve ıslah çalışmaları hep bu DNA yapısının biraz daha iyi anlaşılmasıyla mümkün olmuştur.

Bütün ileri dünya ülkeleri aya, venüse, diğer gezegen ve yıldızlara gitmek için akıl almaz paralar sarfediyorlar. Hele DNA’nın yapısını anlamak için dünyada binlerce proje yürütülüyor, hesapsız paralar harcanıyor.

Bu ahmaklar uzayda bir şey yok, DNA boş ve gereksiz yapıda araştırmaya değmez diyorlar. Güya bu iddia ile Allah’ın bulunmadığını ileri sürüyorlar. Onlar bu dinsiz iddialarında da samimi değillerdir. Çünkü dinsiz bir kimse bu kadar saçma sapan şeylere nazara vererek maskara olmak istemez. Onların gayesi ve maksadı, Allah’ın varlığını ispatlayan delillere ulaşarak Allah’a inanma gibi masum bir niyet asla değildir.

Bunlar sadece dinsiz cahiller değil, aynı zamanda vatan hainidirler. Bir kimse, Allah’ı inkar etmek adına bu kadar bilime, tekniğe ve fenne düşman olamaz. Öyle anlaşılıyor ki bunların gayeleri gençlerin zihnini bulandırmak, onların çalışmalarına ve araştırma yaparak yeni buluşlara imza atmalarına mani olmaktır. Bunlara beşinci kol kuvvet deniyor. Onların görevi, güya bilim adı altında, bir milletin gençliğini sefahate, eğlenceye yöneltmek, gelecek ve ahiretin varlığı hakkında onları şüpheye düşürüp ümitsizlendirmek ve dinsiz yaparak, Afrika ülkeleri gibi sömürmektir.

Her şeyin amaçsız ve lüzumsuz olduğunu iddia eden o kimselere siz de şu soruları sorun:

- Onun kalbi mi, yoksa o kalbin her an çalışması mı lüzumsuzdur?
- Kan damarları mı gereksiz yapılmıştır?
- Akciğerlere ihtiyacı yok mudur?
- Böbrekleri mi geereksizdir?
- Dili mi fazladan yaratılmıştır?
- 300'den fazla görevinin olduğu bilinen karaciğer mi faydasız ve gereksizdir?
- Ellerinin ve ayaklarının görevi yok mudur?
- Gözleri mi lüzumsuzdur?

Bu organlara ihtiyacı olan o kadar çok insan var ki, lüzumsuz ve faydasız gördüğü bu organları niye başkalarına vermiyor?

Bir insan bu kadar cahil olamaz. Bu olsa olsa beşinci kuvvet adına bir saçmalama ve hezeyandır.

Soru 6. Yardımlaşma delili: Var olan her şey diğer varlık için fayda sağlar(!) Çakallar gerekirse kendi yavrularını yer, mürekkep balıkları kendi türdeşlerini yer, şebekler kendi yavrularını bazen ölüme terk ederek ölüm meleğine yardım ederler.

Cevap 6:
Kâinatta her şey birbirine yardım eder. Bitkiler hayvanların imdadına, hayvanlar insanların yardımına koşturulmaktadır. Cansız âlem de canlıların imdadına gönderilmektedir. Hava, su ve toprak hem bitkilere, hem hayvanlara ve hem de insanlara göre ayarlanmış ve tanzim edilmiştir. Gökteki güneş yaprağa göre şekillenmiş, hayvanların ve insanların gözleri de bu güneşe göre yaratılmıştır. Bitkilerin, hayvanların ve insanların solunum sistemleri, çevrede bulunan havaya göre planlanıp canlıların bünyesine yerleştirilmiştir.

Kâinatta acımasızlık olarak görülen bazı canlıların diğerlerine besin ve rızık olması, hem kâinattaki ekolojik denge için ve hem de yaşanabilir bir dünya için gereklidir. Yoksa bir takım canlılar yeryüzünü tamamen işgal edecek, diğer varlıkların barınmasına imkan tanımayacaktı.

Kısaca söylemek gerekirse, kâinatta son derece planlı ve programlı bir hayat tesis edilmiş ve varlıklar arasında karşılıklı faydalanmaya dayalı ve denge kurulmuştur.

Soru 7. İnsandaki takdir, teşekkür ve beğenme özelliği: İnsanın genlerine işlenmiş bu özellik toplu yaşamanın vermiş olduğu bir özelliktir. Allah’a inanmayan ilkel kabileler bile yardımlaşarak belaları defederler. Yardımlaşma ve sosyal zekaları düşük olan Neanderthal insanı gibi türler sırf böyle bir şeyi yapamadıkları için yok olmuştur.

Cevap 7:
İnsanın takdir ve beğenme özelliği, ister genlerine işlenmiş olsun, isterse kromozomlarına işlensin. Demek ki, bu karakterleri, his ve duyguları yaratan ve onları belirli yerlere yerleştiren bir yaratıcı vardır. Varlıkların ve özellikle insanları dünyaya gönderilmesi ve dünyada gitmesi, kendi irade ve iktidarında değildir. Her şey Cenab-ı Hakk’ın elindedir. O, bir şeyi var etmek istediğinde de yok etmek istediğinde de bir takım sebepleri yaratır ve o canlı grubuna layık olduğu şekli verir.

Neanderthal insanı başlangıçta yoktu ki, dünyadan kalkmış olsun. Kemik hastalığından dolayı beli eğilmiş bir iskeleti Neanderthal adamı olarak adlandırdılar hepsi o kadar.

Soru 8. Tarih: İnsanlık tarihinde son zamanlarında din mefhumu olmuştur. İnsanlık tarihinin ancak üçte biri bildiğimiz tarihtir. Kalan üçte ikilik tarihte dinin var olduğuna dair kanıtlar yoktur.

Cevap 8:
Bilmediğin insanlık tarihinin dinsiz olduğunu neye göre hükmediyorsun? Senin dinsiz olman, geçmişteki insanların da dinsiz olduğunu mu ortaya koyuyor?

İlk insan Hz. Âdem babamızdır ve aynı zamanda ilk peygamberdir. İnsanlık tarihini incelediğin zaman bunu göreceksin.

Günümüzdeki insan ne ise, dünkü insan da aynı his ve duygulara sahipti. İlk insanlarda da ebedi yaşama arzusu vardı. Kısacık bu dünya hayatı onların bu ebedî yaşama arzu ve isteklerini tatmin etmiyordu. Onlar da öldükten sonra yok olmanın getirdiği sıkıntı ve ızdırap içerisinde idiler. İşte onlara ahiretin ve Allah’ın varlığını, insanın bu dünyaya imtihan için gönderildiğini, hak ve hukuka riayet edilmesi gerektiğini, herkesin öldükten sonra diriltilip hesaba çekileceğini, Allah’a inanan ve O’nun emirlerine uyanların ebedî cennette, inanmayanların da ebedî cehennemde kalacağını anlatan peygamberler gelmiştir.

Soru 9: Kur'an: Kuran bilim dışıdır ve çelişkilerle dolu ilkel bir kitaptır. 

Cevap 9:
Sen halt etmişsin. Kur’an’ın bir harfini dahi bilmezsin. O cahilliğine bakmayıp, Kur’an hakkında hezeyan savuruyorsun. Bu sözlerin seni cehennemin dibine yuvarlıyor. İnkarcılar için yaşasın cehennem.

Soru 10. Peygamberler: Peygamberlerin sadece Arap yarımadasında ortaya çıkması kuşkuludur. En eski yazılı tarihe sahip olan Çin'de, Hindistan'da peygamberlerden bahsedilmez bile. Onların tarihinde ne Âdem-Havva vardır, ne de diğer hikayeler. Eğer peygamberler doğru olsaydı ve milletlere gönderilmiş olsaydı Avustralya yerlilerinde dahi bazı Arap yarımadası hikayelerinden parçalar olmalıydı ki Arap yarımadası dışındaki hiçbir bölgede benzer hikayelere rastlanmaz.

Cevap 10:
Anlaşılan sen alemi kendi esasız iddialarına inandıracağını zannediyorsun. Sen bunları hem bilmiyorsun ve hem de kendini bilir zannediyorsun. Ya da “Ne kadar genci şüpheye düşürürsem o kardır.” diyorsun.

İlkel kabileler ve Afrika yerlileri ve diğer bölgelerdeki insanlar üzerinde yapılan araştırmalara bir göz gezdirsen, hepsinde de, peygamberlerin işaret ettiği pek çok ortak değerin varlığına temas edildiğini göreceksin.

Bu âlemde insanlara 120 bin peygamber gönderilmiştir. Bu ifadelerinden, senin dört büyük Semavî kitaptan da haberin olmadığı anlaşılıyor. Kur’an’ı açıp okumamış, araştırmamışsın. Kulaktan dolma bilgilerle reddediyorsun. Zaten Kur’an’ı okuyamazsın, okusan da anlamazsın, o bakımdan senin için en iyi yol onu reddetmektir.

Bütün Amerika, Avrupa ve Rusya’yı içine alan Hristiyanlığın, İsrail’in tâbi olduğu Tevrat’ın ve Zebur’un Kur’an’la ortak yönlerini bilsen böyle cahilane konuşup âleme maskara olmazdın. Senin gibi ahmak cahillere verilecek en iyi cevap susmaktır.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun