Allah herkesin rızkını veriyorsa, neden açlıktan ölenler var?

Tarih: 10.02.2020 - 10:00 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Ben Deistim ve inanın bana gerçekten müslüman olmak istiyorum.
- Allah’ın Biz insanlara din falan gönderdiğine inanmıyordum. Kuran’ı, İncil’i, Tevrat’ı uydurma olarak görüyordum fakat feyyaz.tv sitesinde Kuran’ın Allah’tan olduğunun delillerini izlediğimde fikrim değişti gerçekten.
- Allah’ın biz insanlara din ve kitap gönderdiğine ikna oldum. Ama yine de aklımda halen soru işaretleri var ve bu soru işaretlerinden en önemlisi cevaplanmadığı müddetçe beni Müslüman olmaktan alıkoyuyor size ondan bahsetmek istiyorum.
- feyyaz.tv sitesindeki delilleri izledikten sonra Kuran’ın Türkçe Mealini okumaya başladım, birbiri ile çelişkili gibi görünen ayetlere rastladım onların da tefsirlerini okuyunca çelişki varmış gibi görünen ayetlerde gerçekte çelişki olmadığını anladım.
- Fakat Kuran’ı okuduktan sonra Allah’ı tanımak amacıyla esmaül Hüsnaya bakayım dedim, Allah’ın isimlerine de baktım ve oradaki bir ismin anlamı benim kafamı çok karıştırdı bu isim Allah’ın “Rezzak” ismi. Bu ismin anlamında “Yarattığı bütün canlıların rızkını veren ve İhtiyacını karşılayan” yazıyor.
- Şimdi Allah rızka kefildir bunu biliyorum dolayısıyla yarattığı her canlının rızkını veriyor. Fakat Allah’ın her canlının ihtiyacını karşıladığına inanmıyorum. Çünkü Afrika’daki insanlar aç kalıyor zayıflıyor ve ölüyor. 
- Bana bunun adam akıllı cevabını verin lütfen.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Nasıl ki, havasızlıktan ölmek yoktur. Aynen onun gibi rızıksızlıktan da ölmek yoktur.

Allah, her canlının yaşamına yetecek kadar bir havayı yaratmıştır. Ancak bir zalim, bir canlının havasını kesip hava almasına engel olup onu öldürse, bu durumda o canlının ölmesi, hava olmadığından değil, havayı almasına engel olunduğundadır. O halde, havası olmadığı için öldü denilemez, havasına engel olunduğu için öldü denilir. 

Allah, her canlıya yetecek kadar havasını verdiği gibi, o canlının hayatının devam edeceği kadar bir rızkı da verir. Ancak, Allah'ın verdiği bu rızkı, bazı zalimler onların ellerinden alıp ölmesine sebep olabilir. Bu durumda o canlı rızıksızlıktan değil, ona verilen rızıktan mahrum edildiği için vefat etmiştir, buna sebep olan da katil olmuştur.

Nitekim Peygamber Efendimiz (asm), “Bir kadının, bir kediyi hapsedip açlıktan ölmesine neden olduğu için cehennemlik olduğunu" haber vermiştir. (bk. Buhâri, Bed’ü’l–Halk 17; Müslim, Birr 151)

Demek ki, bir canlının rızkına engel olup onun ölmesine neden olmak, o canlının rızkı olmadığından değil, ona verilen rızka engel olunduğu içindir.

Şu halde, Allah'ın verdiği rızkı, Bediüzzaman'ın da dediği gibi, "Ya Avrupa kafir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasbediyor.” (Lem'alar, On Yedinci Lem'a, Yedinci Nota) Böylece, elinden rızkı alınan o canlı da vefat ediyor.

Özetle, Afrika gibi yerlerde açlıktan vefat edenler, rızıksızlıktan değil, Allah’ın onlara yer altından ve yer üstünden gönderdiği nice zenginliklerin ve diğer rızıkların, zalimler tarafından alınmasından dolayıdır.

Bu kısa cevaptan sonra, konunun detayına gelince:

Bu tür sorular, Allah’ı doğru tanıyamamaktan kaynaklanıyor. Her nefis kendi alemine göre bir ilah modeli çiziyor. Elbette bu ilah modeliyle kainatı ve varlıkların yaratılış gayelerini anlamak mümkün değildir.

Biz, Allah’ın bize kendisini nasıl tanıttığına bakmamız lazım. Yoksa bu soruya tatmin edici cevap verilse, nefis ve şeytan başka soruları onun önüne getirecektir. Çünkü Allah insanın en büyük düşmanının şeytan olduğunu bildiriyor. O, insanları Allah’tan uzaklaştırmak için akla gelmez yollara başvurmaktadır.

Bu sorunun cevabına dönmek üzere şimdi Allah’ı nasıl tanımamız gerektiğine kısaca temas edeceğiz.

Allah’ı Doğru Tanımak

Günümüzde ateizm gibi bir yaratıcının varlığını kabul etmeyen görüşlerin benimsenmesinin temelinde, Allah’ın varlığını kavrayamama ve İslâmiyet’in ortaya koyduğu İlah anlayışını doğru bilememe yatmaktadır. 

Her nefis kendi aleminde bir ilah modeli tasavvur etmektedir. Her nefsin çizdiği ilah modeli kendi âlemi nispetinde olacaktır. Elbette böyle bir ilah modeli ile kâinattaki varlıkların teşekkülünü, onların yaratılış hikmet ve gayelerini çözmek mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla bir süre sonra nefis kendi âleminde çizdiği o ilah modeline karşı bir tavır sergileyecektir.

1950’li yıllarda Erzurum’dan bir genç Trabzon’daki akrabalarını görmeye gider. Bir süre sonra dönünce arkadaşları etrafına toplanıp Karadeniz’in ne kadar büyük olduğunu sorarlar. O da çok büyük olduğunu söyler. Arkadaşları o büyüklüğü tarif etmesini isteyince der ki;

“Emmimgilin kazanından siz deyin kırk misli, ben diyeyim kırk buçuk misli daha büyük.”

İşte gençlerin alemindeki ilah tasavvuru, bu gencin Karadeniz büyüklüğü tarifine benzemektedir. Onların karşı olduğu ilah kendi alemlerindeki ilahtır. 

Bu konuda yapılacak şey, bu gençlere İslamiyet’in bildirdiği doğru İlah anlayışını anaokulundan üniversiteyi bitirinceye kadar verilmesiyle mümkündür. Yoksa kendilerinin hem dünya ve hem ahiret hayatını, bizim de dünya hayatımızı zindana çevireceklerdir.

Allah Kendisini Kur'an’da Tarif Etmektedir

İhlas suresinde Cenab-ı Hak, kendisini şöyle tanıtıyor:

“Allah birdir. Hiçbir şeye muhtaç değildir, her şey O’na muhtaçtır. O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Her şeyi o yaratmıştır. Yarattığı hiçbir varlık O’na benzer ve denk olmamıştır.”

Demek ki, yaratılmış olarak ne hayal edilse o ilah olamaz, mahluktur.

Allah’ı (hâşâ) kimin yarattığını sormak da Allah’ı bilmemekten ileri geliyor. Çünkü yaratılmış olarak ne düşünülürse, o mahluktur, ilah olamaz.

Allah’ın sıfatlarını biraz daha yakından tanımaya çalışalım.

Allah, ezelîdir, ebedîdir, Allah yaratılmış şeylerin hiçbirine, hiçbir yönden benzemez. Allah’ın varlığı kendi zatındandır.

“Allah’ın varlığı kendi zatındandır” sözünü Bediüzzaman kudret sıfatını nazara alarak şöyle ifade ediyor:

“Kudret-i Ezeliye, Zât-ı Akdes-i İlâhiyenin lâzime-i zaruriye-i zâtiyesidir. Yani, bizzarure Zâtın lâzımesidir; hiçbir cihet-i infikâki olamaz. Öyleyse, kudretin zıddı olan acz, o kudreti istilzam eden Zâta bilbedâhe ârız olamaz. Çünkü, o halde cem-i zıddeyn lâzım gelir. Madem acz, Zâta ârız olamaz. Bilbedâhe, o Zâtın lâzımı olan kudrete tahallül edemez. Madem acz, kudretin içine giremez. Bilbedâhe, o kudret-i zâtiyede merâtip olamaz. Çünkü, her şeyin vücut merâtibi, o şeyin zıtlarının tedahülü iledir.” (Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz)

Demek ki, sıfat zatından olunca oraya zıddı giremiyor. Girdiği farz edilirse, iki zıddın bir anda olması gerekir ki bu mantıken mümkün değildir. Yani İlahın aynı anda hem sonsuz kudret sahibi ve hem de kudretin zıddı olan aciz olması mümkün değildir.

Bu meseleyi daha iyi anlamak için şöyle bir misal verilebilir: Mesela “Bir insan gördüm.” denildiği zaman, ona; “O insanın başı var mıydı?” diye sorulmaz. Çünkü insanın varlığının gereği, yani olmazsa olmazı, başıdır. Keramet hariç, başsız bir insan olamaz.

İşte “Allah” dendiği zaman, zâti ve subuti sıfatları O’nun zatındandır. Yani olmazsa olmazlarındandır.

Madem Allah’ın kudretine acizlik arız olamaz. Dolayısıyla hiçbir şekilde acizlik o kudretin içine giremez. Bu da apaçık gösterir ki, o zâti kudretinde mertebe ve derecelenme olamaz. Çünkü bir şeyin varlığındaki mertebeler, o şeyin zıtlarının içine girmesiyledir.

Mesela sıcaklıktaki derecelenme, soğuğun onun içine girmesiyledir. Güzellikteki derecelenme ve mertebeler, çirkinliğin içine girmesiyledir.

Mümkinatta, yani yaratılmış olan bütün varlıklarda sıfatlar ârızi, yani onlara sonradan verilmiş olduğu için, zıtlar birbirine girmiştir. Allah’ın sıfatları konusunda insanları yanıltan ve inkâra götüren önemli sebeplerden birisi, Allah’ın bu zâti sıfatlarını kendisine verilmiş olan ârizi sıfatlarla kıyas etmesidir.

Kudrette mertebe ve derecelenme olmayınca, o kudretin bütün kâinata taalluku ile bir atoma taalluku aynı olur. “En büyük en küçüğe müsavi ve zerreler yıldızlara emsal olur.”

Mademki, Allah’ın ezelî kudretinde mertebeler olamaz. Öyle ise, bütün mümkün varlıkların bu sonsuz kudrete nisbeti birdir. En büyük en küçüğe denk ve zerreler yıldızlara emsal ve benzer olur. Bir baharın yaratılması, bir tek çiçeğin yaratılması gibi O kudrete kolay gelir. Haşirde bütün insanlığın yeniden diriltilmesi, bir insanın diriltilmesi gibidir.

Allah’ın hükmü irade ve emir iledir. Mesela bir komutan bir askeri “arş / yürü” emriyle hareket ettirdiği gibi, aynı emirle bir milyon askeri de hareket ettirir. O emir için az-çok fark etmez, hepsi birdir. Aynen öyle de Allah için bir atomu yaratmada iradesinin tecellisi ne ise, cennet ve cehennem de dahil, sonsuz kâinatı yaratmada iradesinin tecellisi aynıdır.

İlim, görme, işitme, konuşma ve yaratma (tekvin) gibi diğer subutî sıfatların hepsi de kudret sıfatı gibi zatındandır. Yani Allah’ın ilmi sonsuzdur, işitmesi sonsuzdur, görmesi sonsuzdur.

Bir başka ifade ile görmesi olmayan veya sınırla olan İlah olamaz, işitmesi olmayan veya sınırla olan İlah olamaz demektir.

Netice olarak; Allah’ın kudreti zatındandır. Sıfat zatından olunca zıddı onun içine giremez. Zıddı onun içine giremediği için, o sıfatta mertebelenme ve derecelenme olmaz. Mertebelenme olmadığı için, o sıfata göre az-çok, küçük-büyük fark etmez.

Mesela, Allah’ın görmesi, işitmesi, iradesi ve ilmi gibi sıfatları zâti olduğundan, bir atomu yaratmasıyla sonsuz kainatı yaratması arasında, bir şeyi bilmesi ile bütün her şeyi bilmesi arasında, bir sesi işitmesiyle bütün sesleri işitmesi arasında, bir şeyi görmesiyle her şeyi görmesi arasında fark yoktur. Aynı anda her şeyi işitir, her şeyi görür, her şeyi bilir, her işi yapar. Hiçbir iş bir işe mani olmaz.

Gençlerin kafasına takılan ve sıkça karşılaştığımız sorulardan birisi: “Allah kaldıramayacağı taş yaratabilir mi?”

Madem Allah için bir atomu kaldırmakla sonsuz kainatı kaldırmak arasında fark yoktur. O zaman böyle bir soru, Allah’ın kudretini anlamamaktan kaynaklanıyor. Bir başka ifade ile bu soruyu aleminde tasavvur ettiği ilah için soruyor. Yoksa Allah’ı gerçek sıfatlarıyla tanımış olsa, problem kökünden hallolur.

Benzer bir başka soru: “Allah kâinatı yaratmadan önce ne yapıyordu?”

Allah İçin madem bir atomu yaratmakla sonsuz kainatı yaratmak arasında fark yoktur. Bir atom gözle bile görülmüyor. Bunu yaratmanın Allah’a bir meşguliyet getirmeyeceğini nefis rahat anlıyor. O zaman Allah İçin bir atomu yaratmak ya da sonsuz kâinatı yaratmak O’na bir meşguliyet getirmeyeceği gibi, bir atomu yaratmamak da bir noksanlık getirmez.

“Allah herkesin rızkını veriyorsa, neden açlıktan ölenler var?” sorusuna gelince:

Bu sorunun bir başka soruluş şekli de şöyledir:

İnsanların açlıktan ölmesi Allah’ın merhametiyle nasıl bağdaşır?

Bu ve benzer soruların cevaplarını, bazı sorularla vermeye çalışacağız:

Soru: Canlıları yaratan kim?

Cevap: Allah.

Soru: Onlara rızkı veren kim?

Cevap: Allah.

Soru: Açlıktan ölen insanları tanıyor muyuz? Bizim akrabamız mı?

Cevap: Tanımıyoruz. Bir yakınlığımız yok. Sadece insan olmalarından dolayı onlara acıyoruz.

Soru: Bu insanlar Allah’ın neyi?

Cevap: Allah’ın kulu. Onları yoktan yaratmış. Her an onların sayısız ihtiyacını karşılıyor. Mesela insanda ortalama 50 trilyon hücre var. Bir hücrede bir saniyede üç bin değişik hadise meydana getiriliyor. Yani bir insanda bir saniye içerisinde meydana getirilen değişiklik: 50 trilyon x 3 bin=… kadar. Bu faaliyetlerden bir tanesi noksan veya yanlış olsa o canlının hayatı bir anda biter. Bütün bu faaliyetleri yapan Allah’tır.

Soru: Bizim insanlara ve diğer varlıklara, onların maruz kaldığı bir takım olumsuzluklardan dolayı acımamız, bizdeki şefkat ve merhamet duygusundan değil mi?

Cevap: Evet.

Soru: Bu duyguyu bize kim verdi?

Cevap: Allah.

Soru: Allah kendisindeki bu ve benzer duyguların ne kadarını bize verdi?

Cevap: O, şefkat ve merhamet gibi duyguların yüzde birini, kıyamete kadar gelecek bütün mahlukata dağıttı. Ondan bizim hissemize düşen merhamet ve şefkat duygusu ile herhangi bir ülkede insan veya hayvanın acı ve sıkıntı çekmesinden rahatsız oluyoruz.

Allah elbette o insanları ve canlıları bizden daha fazla seviyor ve onlara karşı bizden sonsuz defa şefkat ve merhametlidir.

Allah’ın bin bir ismi var. Her ismin tecellisi ayrıdır. O’nun bir yerde sadece tek ismi cereyan etmez. Mesela Hay ismi o canlının hayatının devamını isterken, Hakîm ismi de o hayatın hikmetle devamını sağlar. Rezzak ismi rızkını temin ederken Şafi ismi hastalığın tecellisini ister. Rahman ismi o varlığa acıyıp şefkat ederken, Rahim ismi ahretini ve ebedî hayatını kazanmasını ister.

Allah’ın insanlar ve diğer canlılarla alakalı tasarrufunu anlamada yanıldığımız en büyük noktalardan birisi, hayatı sadece dünya hayatından ibaret görmekten kaynaklanıyor. İstiyoruz ki, insanlar şu kısacık dünya hayatında gönül huzur ile ve rahatla hayat geçirsin. Öyle büyük sıkıntı ve belalara maruz kalmasın.

Halbuki ebedî bir hayat da bu kısacık dünya hayatında kazanılacaktır. Allah da istiyor ki, sıkıntı ve meşakkatlerle ebedî olan ahret hayatını kazanalım. Onun için en büyük musibet ve sıkıntılara başta peygamberler olmak üzere büyük zatlar maruz kalmışlar.

Mesela Hz. İbrahim aleyhisselam doğrudan ateşe atılıyor. Bu kolay bir imtihan mıdır? Bu yetiyor mu? Hayır yetmiyor. Küçük çocuğuyla hanımını çölün ortasında aç, susuz bırakması emrediliyor. Sıkıntı bitiyor mu? Yine bitmiyor. Bu sefer 11-12 yaşına gelen oğlunu kesmesi emrediliyor ve o emir yerine getirilmek için ciddi teşebbüs ediliyor.

İşte ondan sonra Allah Hz. İbrahim’e “Halilim”, yani dostum diyor. Allah’ın dostu olmak için, O’nun rızasını ve sevgisini kazanmak için O’nun verdiği ve vereceği sıkıntıları hoş karşılamak gerekiyor. Yani İbrahim Hakkı gibi;

"Hak şerleri hayır eyler,
Zannetme ki gayr eyler,
Arif onu seyreyler.
Mevla görelim neyler,
Neylerse güzel eyler."

              "Deme nedendir bu böyle?
              O yerindedir öyle.
              Bak sonunu seyreyle.
              Mevla  görelim neyler,
              Neylerse güzel eyler."

İşte bütün mesele işin sonu. Yani ebedî bir hayatı kazanmak ve kaybetmek davası.

Bu dava herkesin başına açılmış. Eğer bir kimse sağlam imanı elde edemezse, dünya kadar ebedî bir mülkü kaybedecek. Allah bizim bu ebedî hayatı kaybetmemizi istemiyor. O ebedî hayat da bir bakıma bu dünya hayatını ahiret adına terk etmekle mümkündür. Biz ise dünya hayatına talip oluyoruz, ahireti nazara almıyoruz.  

Kısaca söylemek gerekirse, bir elma çekirdeğinde nasıl ki elma olma istidat ve kabiliyeti varsa, insanda da cehennemin en derin yerinden cennetin en yüksek yerine kadar her hangi bir makama namzet olma istidadı var. Yani, yerden göğe kadar olan mesafe gibi manevi bir makam her insan için var. İnsandaki bu istidadın gelişmesi de dünyada karşılaşacağı imtihanlara sabırla ve tahammül etmeyle, Allah’ın takdirine rıza göstermekle, O’nun emir ve yasaklarına uymakla mümkündür.

Bizim ilmimiz sınırlıdır. Allah’ın ilmi sonsuzdur. Dolayısıyla O’nun kâinattaki tasarrufunun mana ve hikmetini anlamamız mümkün değildir. Onun için İbrahim Hakkı gibi; "Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler." diyeceğiz. Pencerelerden seyreyleyip içlerine girmeyeceğiz. Yoksa şeytanın ve nefsin oyuncağı oluruz. Allah’ın her icraatını tenkit ve beğenmeme gibi çok büyük bir yanlışın içine düşeriz. Zaten şeytanın da istediği odur. O zaman da Allah’a düşman olarak ölüp imansız gider, ebedî cehenneme namzet oluruz.

Afrika’daki insanın sahibi Allah. O insanı Allah’a bırakalım. Onun avukatlığını bizim yapmamıza gerek yok. Bütün insanların en büyük avukatı Allah’tır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Açlıktan ölüm yok deniliyor. Ancak dünyanın birçok yerinde insanlar ...
Afrika gibi ülkelerde açlıktan ölenler olmasını bahane ederek, -haşa ...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Bu içeriği faydalı buldunuz mu?
Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 10.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun