Ölüm Kategorisinde En Çok Okunanlar

1-) Sekerat-ı mevt, ölüm anında çekilen sıkıntılar hakkında bilgi verir misiniz?

"Sekr" kişi ile aklı arasına giren, aklı gideren bir hâl demektir ki, aklı gideren sarhoş edici maddelere genel olarak "müskir" ya da "musekkir" adı verilmektedir. Bu kelime gazap, aşk, elem, dalgınlık veya bir acıdan ötürü gelen baygınlık için de kullanılmakta ve bu hâle de "sekr" denilmektedir ki, buradaki kastımız budur. Yanl "sekr"in çoğulu olan "sekerat" ile, ölum anındaki ıstırap ve baygınlıklar kastedilmektedir burada.

Buna göre, Kur'anî bir terim olan "Sekeratü'l-Mevt" terimi "insanın ölumüne delalet eden ölüm baygınlıgı" manasına gelir.

Hepimizin bildigi gibi ölüm, ruhun cesetten ayrılışıdır ki, ölümün sekeratı vardır. Nitekim ayet-i kerimede ölümden kaçan insanlara bir gün mutlaka bu sekerat-ı mevtin geleceği bildirilmiştir.(Kaf, 50/19)

Hz. Aişe validemizden rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (asm)'in son hastalığında yanlarında bir kap içerisinde su vardı. Rasulullah (asm) mübarek ellerini suya daldırıp yüzüne sürüyor ve şöyle diyordu:

“Allah'dan başka tanrı yoktur. Muhakkak ölümün sekeratı vardır." sonra ellerini kaldırıp: "Refiku'l-A'la'da" diyor, ta ki ruhu kabzolunup eli aşağıya düşünceye kadar.(Buhari, Rikak, 42) 

Yine muhaddislerin Hz. Aişe'den rivayet ettikleri diğer bir hadis-i serifte de Rasulullah (asm) bu hastalığında, elini suya sokup yüzünü ıslattıktan sonra:

"Allah'ım, sekerat-ı mevtte (ölüm zahmeti ve baygınlığında) bana yardım et."(İbn Mace, Cenaiz, 64; Tirmizi, Cenaiz, 8) diye dua ediyordu.

Hz. Aişe validemiz diyor ki;

"Ben Hz. Peygamberin, vefatında çektiği ızdırabı gördükten sonra, kolay ölmesinden dolayı kimseye gıpta etmem (imrenmem)"(Tirmizi, Cenaiz, 8) 

Diğer bir rivayette de Hz. Aişe:

"Rasulullah (asm), benim midemle boğaz çukurum arasında (göğsümde) olduğu hâlde vefat etti. Rasulullah (asm)'den gördüğüm şeyden sonra, ölümün şiddetini kimse için çirkin saymam." (Nesai, Cenaiz, 6) demiştir.

Ölüm anında meleklerin görünerek herkese makamını bildirmeleri, sekerat-i mevt ve bu esnadaki durumlar dünyadakilerin muttali olamayacakları gaybi hakikatlerdendir. Mu'minin, gaybi hakikatlere dair Allah ve Rasülünün verdiği her habere inanması zaruridir. Kesin haberle bildirilmiş olan bu durumlara her Müslümanın kesin olarak inanması gerekir. Aksi hâlde imanı tehlikeye düşer.

Şer'i nasslarda, dünyada yaşarken iyi hal üzere olanların, yani iman edip emir ve yasaklara titizlikle riayet edenlerin ölumlerinin kolay olacağı ve ölüm meleğinin onlara rifk ile (yumuşaklıkla) muamele edeceği, bunun zıddı bir yaşayışa sahip olanların ise ölümlerinin şlddetli olacağı, ölüm meleğinin de hayatını küfür, isyan ve kötülükler peşinde koşarak geçirmiş olan bu insanlara sert muamele edecegi bildirilmiştir. Ancak bu, değişmez bir kaide değildir. Ölum anında Allah'ın sevgili kullarının acı çektiği, Allah'a isyan ile ömür geçirmiş olanların ölümlerinin ise çok kolay olduğu da olur.

Nitekim Rasulullah (asm)'in, ölümü anında çektiği ızdırap şiddetli olmuştur. Musa (As)'in, ruhu kabzolunduktan sonra Cenab-ı Hakk'ın kendisine ölümü nasıl bulduğunu sorması üzerine verdiği cevapta:

"Nefsimi tavada kızartılan diri serçe gibi buldum, ölmez ki istirahata kavuşsun, kurtulamaz ki uçsun."

demesi de ölümün Allah'ın sevgili kulları için de bazan şiddetli olabileceğine delalet eder. Diğer bir rivayete göre Hz. Musa: 

"Kasabın elinde derisi yüzülen koyun gibi." (bk. Hasan İdvi, Meşarik, Mısır, 1316, s. 15) demistir.

Peygamberimiz (asm), az günah işleyenlerin ölümünün kolay olacağını haber verdiği ve Kelime-i Tevhid getirmiş olanlara, yani mü'minlere ölümleri anında zillet ve korku olmayacagını haber verdigi hâlde,(Münziri, et- Terğib ve’t-Terhib, 2/416-417) ölümden sonraki hayatlarının en yüksek saadet derecesinde olacağını Kur'an'ın haber verdiği bu büyük zevatın ölüm anındaki şiddetli ızdıraplarınnı sebebi nedir?

İslam alimleri, ölüm anında ızdırap çeken insanların ızdırap sebeplerinin farklı olduğunu haber vermişlerdir.(bk. Hasan İdvi, a.g.e., 40) Buna göre, sekerat-ı mevtin şiddeti şu dört gayeden biri içindir:

1. Manevi derecesini daha çok yükseltmek istediklerine Allah, ölümü anında ızdırap çektirir. Peygamberlerin ve Allah'ın salih kullarının sekerat-ı mevtlerinin şiddetli olması bu sebepledir. Onların ölüm anındaki ızdıraplara katlanmaları, Allah katındaki derecelerini daha fazla yükseltir. Onun için de bu büyük zatların hiçbiri ölüm acılarından ötürü hoşnutsuzluk gostermemişler, daima derecelerinin daha yüksek olması için Allah'a dua etmişlerdir.

2. Allah Teala, günahlarını affetmek istediği mü'min kullarının günahlarına kefaret olsun diye sekerat-ı mevtlerini şiddetli eyler. Mü'min, dünya hayatında iken çektiği her acı ve ıstıraba, hatta ayağına batan bir dikenin acısına bile karşılık alacağı ve bu ıstıraplara karşılık olarak bir günahının affolunacağı, günahı yoksa bir sevap yazılacağı için, onun ölüm anında çektiği ıstırap ve acıları da karşılıksız kalmayacaktır. Bu hakikati kavramış olan Hz. Ömer (v. 23/643) şöyle diyordu:

"Mü'minin üzerinde günahlarından hayatta iken -iyi amelleri ve tövbesiyle silinmemiş- bir şey kalacak olursa, Allah ona sekerat-ı mevti şiddetli kılar. Böylece ruhu cennete ulaşır. Kâfir de dünyada iyi bir iş yapmışsa, onun karşılığı olmak üzere, Allah ona ölümü kolaylaştırır ve yaptığı iyiliğin karşılığını dünyada almış olarak onu cehenneme atar."

Kâfirlerden kolay bir şekilde ölenler varsa onlara imrenmemeli, asıl ölümden sonraki hayatı huzur içinde olacak olanlara imrenmeli. Çünkü kâfirin göreceği mukafatın tamamı dünyada, mü'mininki ise hem dün­yada hem de ahirettedir. Allah Teala biz Müslümanlara kâfirlerin dünyadaki bolluk ve refahlarına hayret etmememizi, imrenmememizi emretmiştir.(Tevbe, 9/55) Biz onlardan ölümü kolay olanlara da imrenmeyiz ki, zaten bu pek nadir olur. Genellikle azapları ölüm anından itibaren başlar. Melekler onların ruhlarını alırken onlara azap ederler. İleride açıklanacağı üzere bu, onların azaplarının baslangıcıdır.

Ölüm anındaki acı ve ıstırapların, mu'minin günahına kefaret olacağını kavramış olan Ömer b. Abdulaziz (v. 101/720) de şöyle diyor:

"Bana ölüm sekeratının kolaylaştırılmasını istemem, arzu etmem. Çünkü o, mü'minin günahlarını örten ve derecesini yükselten son kefarettir."(İbn Hacer, Fetfu’l-bari, 11/365) 

Mü'minin ölümü anında çektiği acı ve ıstıraplar günahlarına kefaret olmakla beraber, onun melekler tarafından müjdelenişi ve meleklerin onu Allah'a kavuşma sevincine garkederek rifk ile muamele edişleri; mü'minin de Rabbına kavuşma sevinci içinde oluşu, sanki hiçbir şey duymamışcasına kendisine ölüm acılarını kolaylaştırır. Bu dünyada bile böyledir. İnsan, çok büyük zorluklara katlanarak yaptığı bir işin karşılığını alınca, çektiği sıkıntıları hemen unutur, hiç çekmemiş gibi olur.

3. Sekerat-ı mevti şiddetli olanlardan bir kısmı da, baştan başa bir imtihan olan dünya hayatlarının sonunda bir kez daha denenir ve son imtihana tabi tutulurlar. Yani bunların elem ve ıstıraplarının gayesi de denemek ve tecrübe etmektir. Tabii neticede de ona göre karşılıklarını alırlar.

4. Ebedi cezanın başIangıcı olarak ölüm sekeratı şiddetli olanlar da vardır ki bunlar, dünya hayatlarında iman etme şerefine erişemeyip, hep kötülük peşinde koşan kâfir ve zalimlerdir. Bunların hali Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır:

"Ölüm sarhoşluğu ve şiddetleri içinde meleklerin de ellerini uzatarak kendilerine (zalimlere): 'Haydi, canlarınızı kurtarın! Allah'a karşı hak olmayanı söylemiş olduğunuz ve Allah'ın ayetlerinden büyüklenerek uzaklaşmış bulunduğunuz içindir ki, bugün hakaret azabıyla cezalandırılacaksınız.' dediklerinde sen o zalimleri bir görsen."(En'âm, 6/93)

Bu ayet-i kerime, kâfir ve zalim olanların ölürken azap göreceklerini beyan etmektedir. Âyette bildirilen, me­leklerin ellerini uzatmalarından kasıt döğmeleridir ki, bu dövme, Bedir Gazvesi'ne katılan müşrikler hakkında inmiş olup, hükmü umum kâfirleri kapsayan şu ayet-i kerimede açıkca ifade edilmiştir:

"(Ya Muhammed!) Meleklerin, o kâfirlerin yüzlerine ve sırtlarına vura vura ve: 'Tadın cehennem azabını!..' diyerek, canlarını alırken bir gözlerinle görseydin."(Enfal, 8/50)

Müfessirler, bu ayetteki dövmekten maksadın azap etmek olduğunu söylemişlerdir. Bu dövme şeklindeki azap, onların ruhları cesetlerinden çıkancaya kadar sürer. "Haydi canlarınızı kurtarın"dan murat ise sudur: Kâfiri ölümü anında melekler azapla, nekal (felaket ve ceza) ile, aglal (kelepçe ve susuzluk) ile, selasil (zincirler) ile, cehennem ve kaynar su ile ve Allah'ın gazabı ile müjdelerler. O zaman ruhu cesedinde parçalara ayrılır ve cesetten çıkmaktan çekinir. İste o zaman rnelekler o kâfirlere. ruhları cesetlerinden çıkıncaya dek: "Haydi canlarınızı kurtarın!" diyerek vururlar. Yani ruhlarınızı cesetlerinizden çıkarın, derler. Ve dünyada Allah'ı yalanladığınız, onun âyetlerine uymaktan ve Rasullerine boyun eğmekten kibirlendiğiniz içln bugün hakaret azabıyla cezalandırılacaksınız, derler. Böylece onların şiddetli sıkıntıları kat kat artar, tıpkı suyun, suda bogulanı kapladığı gibi, onları da korkular ve dayaklar kaplar...

(bk. Doç. Dr. Süleyman TOPRAK, Ölümden Sonraki Hayat)


2-) İnsan ölmeden biraz evvel, öleceğini hissedebilir mi? Azrail (as) kendisine görünür mü?

İnsanlar ölürken yanında bulunanları güçlükle tanır ve bazan da hiç tanıyamaz. Bunun sebebi, ölüm anındaki insanın aklî kuvvetinin zayıflaması olduğu sanılıyorsa da, o değildir. Belki hayattakilerin katiyen anlayamadıkları ve anlayamayacakları bazı şeylerin, o durumdaki insana açılması ve onun bütün mevcudiyetinin kendi benliğine çekilmesidir. Ölmek üzere olan hastada görülen ve yanındakiler tarafından anlaşılamayan yüz ifadeleri ve bazı sözler de bu derûnî hal ile ilgilidir. Yani onun görüp, yanındakilerin göremedikleri şeylerle ilgilidir.

İbn Ebi'd-Dünya'nın (v.327/938) tahric ettiğine göre, sahabeden sonra gelen neslin (tâbi'in) meşhur fakihlerinden olan Ebu Cafer Muhammed b. Ali (v. 117/ 735), ölümü anında insana iyi ve kötü amellerinin gösterileceğini ve o esnada insanın, iyiliklere yönelip kötülüklerden göz yumacağını söylemiştir. Kıyâme Sûresi'ndeki: "O gün insan işlediği ve işlemediği (önden gönderdiği ve tehir ettiği) amellerle uyarılır. (Bütün amelleri kendisine haber verilir.)"1 âyetinin tefsirinde Hasan-ı Basri’nin (v. 110/728) şöyle dediğini Suyûtî (v. 911/1505) haber vermiştir : "Ölümü anında o kişinin hafaza melekleri iner ve ona hayır ve şer, bütün yaptıkları arzolunur. Bir iyilik görünce sevinerek bakar, ondan gözünü ayırmaz ve yüzü parlar. Bir kötülük görünce de gözünü indirir, bakmak istemez ve yüzünü ekşitir. "2

Rasûlullah (asv) in, ensârdan ölüm döşeğindeki bir hastanın yanına varıp, nasıl olduğunu, neler gördüğünü sorması ve adamın da biri beyaz, biri siyah iki şeyin kendisine hazırlandığını söylemesi üzerine Rasûlullah (asv), hangisinin kendisine daha yakın olduğunu sorar. Adam siyahın daha yakın olduğunu söyleyip kendisine dua etmesini ister. Bu istek üzerine Peygamberimiz (asv) adama dua eder ve adam bu duadan sonra siyahın uzaklaştığını haber verir ki,3 bu da son anda insana amellerinin gösterildiğine delildir. Çünkü adamın gördüğü siyah şey, kötü amelleri, beyaz da iyilikleridir.

Berâ' İbn Azib, Ahzab Sûresi'nin : "Ona (Allah'a) kavuşacakları gün onlara (mü'minlere) sağlık dileği, (her türlü kederden) selâmettir."4 âyeti hakkında şöyle demektedir: "Buradaki selâm, ölüm meleğinin, mü'minin ruhunu kabzedeceği zaman ona verdiği selâmdır ki, ölüm meleği ona selâmla azaptan eman vermedikçe ruhunu kabzetmez."5 Ölüm meleği insanın ruhunu almaya gelince selâm verir, sonra kendisine âhiretteki makamı gösterilir. İnsanlar kabir ve baka alemindeki durumlarını bu andan itibaren idrak ederler ki, Hz. Ali'nin : "Gideceği yeri bilmeden bir kimsenin bu dünyadan çıkması haramdır." dediği rivayet edilmiştir.6

Câbir b. Abdillah'dan (v. 74/693) rivayet edilen bir hadisinde Peygamberimiz (asv), çölde yaşayan Araplardan birisinin Yûnus Sûresi'ndeki : "Onlar için dünya hayatında da âhirette de müjdeler vardır."7 âyetini sorması üzerine, âyetteki âhiret müjdesinden kastın, mü'minin ölümü anında müjdelenmesi olduğunu belirtmiştir.8

Hazreti Aişe (v. 57/676) validemizin rivayet ettiği hadis-i şeriflerinde ise Peygamberimiz (asv), herkese ölümü zamanında makamının gösterileceğini, makamını görünce mü'minin Allah'a kavuşmayı sevip isteyeceğini; kâfirin ise bunu kerih göreceğini haber vermiştir. Peygamberimiz (asv): "Kim Allah'a kavuşmayı isterse, (severse), Allah da ona kavuşmayı sever ve kim de Allah'a kavuşmayı çirkin görür (hoşlanmazsa), Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz." buyurunca Hz. Aişe: "Ya Rasûlallah hepimiz de ölümü sevmeyiz." dedi. Buyurdu ki : "O manâda değil. Bu, kişinin ölüm zamanındadır ki, mü'min (can verme anında) Allah'ın rahmeti, rızası ve Cenneti ile müjdelendiği zaman Allah'a kavuşmayı arzu eder ve Allah da ona kavuşmayı arzu eder. Kâfir ise Allah'ın azabı ve gazabı ile müjdelendiği zaman, Allah'a kavuşmaktan ve Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz."9 Peygamberimiz (asv), yine Hz. Aişe'nin rivayet ettiği diğer bir hadislerinde : "Hiçbir Peygamberin ruhu, Cennetteki yerini görünceye kadar kabzolunmaz." buyurmuştur ki, kendisinin son sözünün "Refîku'l-A'lâ" olması da,10 Cennetteki makamının kendisine gösterildiğine delildir.

Kur'an-ı Kerim'de insanların ölüm anında karşılaşacakları lütuf, müjde ve cezaya açık işaretler vardır. Bu, dünya hayatında iken takdim ettikleri amellere göre ve yaptıkları hayır ve şerlere göre olacaktır. "Amma ölü, mukarrabûndan (hayırda ileri geçenlerden) ise, artık onun için bir rahatlık, hoş rızık ve Na'îm Cenneti (Nimetleri bitmez bir Cennet) vardır."11 âyetindeki rahatlığın ölüm anında olacağı bildirilmektedir. "Amma ölü, inkâr eden sapıklardan (mükezzibinden) ise, ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır..."12 âyetindeki azap da ölüm anındadır ve âhirette de onu Cehennem azabı beklemektedir.13 Tabiîn müfessirlerinden olan Mücâhid, (v. 100/718) Fussilet Sûresi'ndeki: "Gerçekten Rabbimiz Allah'tır, deyip de sonra sebat gösterenler (ve sâlih amel işleyenler var ya,) onların üzerine (ölüm anında) ; Korkmayın, mahzun olmayın, va'd olunduğunuz Cennetle müjdelenin, diye melekler inecektir." 14 âyetinde bildirilen durumun, ölüm anında olduğunu söylemiştir.15 Buradaki müjdenin, ölüm anında, kabirde ve kıyamette (ba'ste) korkunca olmak üzere üç yerde, olduğunu söyleyen müfessirler de vardır. 16

İşte bütün bunlar, ölüm anında iyilerden ve kurtuluş ehlinden olan mü'minlerin melekler tarafından rahmet ve müjdeyle karşılanacaklarının delilidir.

Kâfirler ve vazifesini tam yapmamış olan mü'minlerin ise, melekler tarafından ölüm anında azapla müjdelenecekleri ve yerlerini görünce dünyaya dönüşü arzulayacakları Mü'minûn Sûresi'nde haber verilmektedir.17

Böylece ölümü anında kişinin makamını görüp haz veya elem duyması ile nimet ve azap başlar.18 Artık o andan itibaren tevbe kapısı kapanır ve makamını gördükten sonra iman bile makbul olmaz. 19 Çünkü imanın değeri, ğayba iman edilmesi sebebiyledir. Kur'an-ı Kerim mü'minleri överken "ğayba iman edenler" 20 diye vasıflandırmaktadır. Ahiretteki azabı gördükten sonraki iman, ğayba iman olmadığı için makbul değildir. Nitekim Fir'avn da son anında, boğulurken iman etmek istemiş, ama bu, Allah tarafından kabul edilmemiştir. 21 Gâfir Sûresi'nde de azabı gördükten sonra iman ettik diyenlere imanlarının fayda vermeyeceği açıkça bildirilmektedir.22

Dipnotlar:

1) Kıyame, 75/13.
2)Suyûtî, Şerhüs-Sudûr, v. 33 a,Nr.7253; v.170 a, Nr. 7371/3.
3) Aynı eser, aynı yer.
4) Ahzâb, 33/44.
5) Hasan el-Idvi, a.g.e. s. 17.
6) Suyûti, a.g.e. v. 35 b; 171 b.
7) Yûnus, 10/64.
8) Suyûti, a.g.e , v. 35 b; 171 b..
9)  Buhari, Sahih, Rikâk, 41, c. VII, s. 191; Ibn Mâce, Sünen, Zühd, 31, c. II., s. 1425; Tirmizi, Sünen, Cenâiz, 67, c. II, s. 247, (Tercemesi) Tirmizi bu hadis için "Hasen-Sahihtir" demiştir.
10) Buhari, Sahih, Rikâk, 41, c. VII, s. 192.
11) Vâkı'a, 56/88-89.
12) Vâkı'a, 56/92-93.
13) Suyûti, a.g.e. v. 34 b; v. 171 a.
14) Fussilet, 41/30.
15) Mücâhid b. Cebr, Tefsiru Mücâhid, c. II, s. 571, Pakistan, tarihsiz.
16) Suyûti, ag.e. v. 35 b; v. 172 a
17)  Mü'minûn, 23/99-100 : Nihayet o müşriklerin herbirine ölüm geldiği vakit şöyle diyecekler : Rabbim, beni dünyaya geri çevir, ta ki, ben, terkettiğim imanı yerine getirip sâlih bir amelde bulunayım..."
18) Bkz. Nisa, 4/97; Enfâl, 8/50; Nahl, 16/32; Abdulkerim el-Hatib. Allah ve'1-lnsan, s. 460, Beyrut, 1975.
19) er-Râzi, Muhammed b. Ebi Bekr, el-Hidâye, Emâli Şerhi) v. 69 a, Konya Yusufağa Küt, Nr. 7048; Şa'râni, a.g.e. s. 16
20) Bakara, 2/3
21) Yûnus, 10/90-92.
22)  Mü'min 40/84-85 : "O vakit azabımızın şiddetini gördüklerinde şöyle dediler : "Allah'ın birliğine iman ettik ve ona ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik." Fakat azabımızı gördükleri vakit, imanları kendilerine fayda verecek değildi. Allah'ın, kulları hakkındaki sünneti budur. İşte kâfirler, burada aldanmışlardır."

(Kabir Hayatı, Prof. Dr. Süleyman Toprak)


3-) Akşam ezanından sonra cenaze defnedilir mi?

Resulullah (s.a.v) güneş doğarken, tam ortada (zevalde) iken ve batarken ölü defnetmeyi nehyetmiştir. (Tahavi, Haşiye Ala Merakil Felah Şerhu Nuri'l İzah, Mısır, s.501) Ancak hadislerdeki bu yasak, cenaze namazı içindir. Namazı bu üç kerahet vaktinden önce kılınmış olanın bu vakitlerde defnedlmesi caizdir.

Gece defin caizdir. Peygamberimiz (sav)'in gece cenaze defnettiğine dair rivayetler vardır. (bk. İbni Mace, Ahmed b. Hanbel) Hatta Resulullah (sav)'in kendisi, Hz. Fatıma, Hz. Aişe ve Hz. Osman (radıyallahü anhum) hep gece defnedilmişlerdir. Gece defnin caiz olduğuna dair pek çok hadis vardır.

Ancak Resulullah (sav) bir gün kendisini tam örtmeyen bir kefene sarılarak gece bir adamın defnedildiğini hatırlayıp, o sahabenin gece defnedilişine kızdı ve "zaruret olmadıkça gece defnetmeyin" buyurdu. Bu ve benzeri rivayetlere binaen fukahadan bazıları, özürsüz olarak ölüyü gece defnetmenin mekruh olduğunu söylemişlerdir.

Buna göre ölünün hukukundan gece defnedilmekle hiçbir şey eksilmediği zaman ve zaruret halinde gece defin caiz, aksi halde mekruhtur.

(Prof. Dr. Süleyman Toprak, Ölümden Sonraki Hayat, s.186)


4-) Cünüp ölmenin hükmü nedir, cezası var mıdır?

Cünüplükte fazla beklememek ve ilk namaz vaktinden önce gusül abdesti almak gerekmektedir. Bir namaz vaktini, hiçbir özür yokken cünüp geçiren kimse sorumlu duruma düşer. Çünkü bu şekilde namaz kılamayacağı için, namazı kazaya kalmış olur ve bu da o kişiyi mesul kılar.

Kişinin cünüp olarak ölmesi günah değildir. Bir zaruretten dolayı kişi yıkanmadan defnedilebilir. Nitekim şehitler cünüp de olsa yıkanmadan defnedilir.

Ancak cünüp olarak ölmek ile abdestli ölmek aynı değildir. Bu nedenle her zaman ölme ihtimaline göre abdestli veya en azından gusül abdestli olmaya dikkat etmek gerekir.


5-) Ölen kişi kendisini yıkayanı ve defnedeni görür mü?

İmam Ahmed ve Taberani, İbn-i Ebi Dünya, Mervizi ve İbn-i Mende, Ebi Said el-Hudri (Radıyallahû anh) 'dan rivayet ettiklerine göre;

Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :
“Ölen adam kendisini yıkayanı, taşıyanı, tekfin edeni ve kabirde uzatanı tanır.” buyurdu.

Ebu'l-Hasan bin Berra «Ravda» kitabında zayıf bir senedle İbn-i Abbas'tan rivayet ettiğine göre;

Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) :
“Her ölen gasilini (yıkıyanını) tanır. Eğer cennetle müjdelense, taşıyanlara yalvarır, beni acele götürün, der. Eğer cehennemle müjdelense acele etmemelerini rica eder.”

İbn-i Ebi Dünya, Mücahid'den şunu rivayet etmiştir:
“Kişi ölünce bir melek, ruhunu alır, onu kabre koyuncaya kadar O her şeyini; yıkayanını, taşıyanını görür.”

Ebü Nuaym, Amr bin Dinar'dan rivayet ettiğin göre şöyle demiştir :
 “Her ölünün ruhu meleğin elinde kalır. Yıkanan cesedine nasıl yıkanıyor, nasıl kefenleniyor, kabre doğru nasıl götürülüyor, diye hepsini müşahede ediyor.”

İbn-i Ebi Dünya, Amr bin Dinar’dan rivayet ettiğine göre:
 “Her ölen kendisinden sonra ailesinde olacağı her şeyi bilir. Onlar onu yıkarken, kefenlerken o hep onlara bakıyor.” demiştir.

Müslim ve Buhari, Enes (Radıyallahû anh)'dan şöyle rivayet etmişler: Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) Bedir ölülerinin yanı başlarında durdu. Onlara seslenerek:
 
“Ey filanın oğlu filan. Rabbinizin size vaad ettiğini hak olarak buldunuz mu? Çünkü ben Rabbimin bana vaad ettiğini hak olarak buldum.”

Ömer (Radıyallahû anh) : “Yâ Resûlullah, nasıl ruhsuz cesedlerle konuşuyorsunuz, deyince Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

“Siz onlardan daha fazla işitici değilsiniz. Yalnız onlar bana cevap veremezler.” dedi.

Ebû Şeyh mürsel olarak Abid bin Merzûk (Radıyallahû anh) 'dân rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: Medine'de, Camiye bakan bir kadın vardı; öldü. Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) 'in haberi olmadı. Kabri yanından geçerken “Bu kabir nedir (kimindir)?" diye sordu.

Ona «Ümmü Mihcen'in kabridir» dediler.

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) : “Camiye bakan kadın mı?" dedi.

—  Evet, dediler.

Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) hemen milleti saflaştırdı, cenaze namazını kıldı. Sonra ölen kadına seslenerek: “Hangi ameli daha hayırlı buldun?” deyince, sahabeler: “O işitir mi yâ Resûlullah?» dediler. Peygamber (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) : "Siz ondan daha fazla işitir değilsiniz." buyurdu. 

Buharı ve Müslim, Ebu Said el-Hudri (Radıyallahû anh)'dan rivayet ettiklerine göre, Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Cenaze tabuta bırakılıp, kabre doğru taşınınca, salih ise «beni götürün» salih değilse, «yazık bana! Beni, nereye götürüyorsunuz» der. İnsandan başka her şey onun sesini işitir. Şayet insanlar onun sesini işitseydiler, ölürlerdi."

Buhâri ve Müslim; Ebû Hüreyre (Radıyallahû anh) 'den rivayet ettiklerine göre; Resûlullah (Sallallâhû Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

“Cenazeyi acele götürün. Salih ise onu hayra götürüyorsunuz. Salih değilse o boynunuzdan atılacak bir şerdir.”

bk. İmam Celaleddin es-Suyuti, Kabir Alemi, Kahraman Yayınları: 171-176.


6-) Ölüm anında şeytanın görüneceği söyleniyor. Savaş meydanında ölenler, kalp krizi geçirip ölenler kısaca herkes şeytanı görecek mi?

İnsan ruhu, bedenle geçirdiği dünya hayatı süresince, her yıl eski bedenini terk ediyor, yeni bir bedene giriyor. Fakat bu öyle sanat, hikmet, şefkat ve rahmet içinde oluyor ki, biz farkına bile varmıyoruz. Söz gelişi, bizim her nefes alıp verişimiz bir bakıma buna hizmet ediyor. Yemek yememizin, su içişimizin, terleyişimizin bir hikmeti de budur. Vücudumuzu yenilemek ve tamir etmek. Vücudumuzdaki eşsiz tahribât ve tâmirât, bizim için sıradan denebilecek bir takım davranışlarımızla gerçekleşiyor.

Ruhumuz her yıl belirli bir süreç içinde değiştirdiği bedenini, ölüm esnasında birden terk ediyor. Ölüm bundan ibarettir. Yani ölüm, ruhun bedeni birden terk etmesi halidir. Rûhun kafesinden çıkması ve artık serbest kalması halidir.

Sekerât,
ruhun ölüm esnasında kendinden geçmesi halidir. Başka bir ifâdeyle, ruhun bedenden ayrılma esnasında geçirdiği bir sarsıntı halidir. Fakat bu herkes için aynı ölçüde sarsıntı verici değildir. Allah’tan güzel bir ölüm dilemeye devam etmemiz ve salih amel işlememiz kaydıyla, inşallah bu sarsıcı hali en kolay şekilde geçirmeyi Rabbimizden ummamıza hiçbir engel yoktur.

Peygamber Efendimiz’in (asm) konuyla ilgili şu uyarılarına dikkat edelim:

“Günahlarını azalt ki, ölüm sana kolay gelsin. Borcunu azalt ki, hür yaşayasın.” (Câmiü’s-Sağîr, 1/369)

“Müslüman kişinin verdiği sadaka ömrünü uzatır, kötü ölümü önler. Allah onunla övünme ve kibir duygusunu giderir.” (Câmiü’s-Sağîr, 3/1121)

“İyilik yapmak kötü ölümlerden korur.”
(Câmiü’s-Sağîr, 3/1252)

“Yoksula yardım etmek kişiyi kötü ölümden korur.” (Câmiü’s-Sağîr, 4/1606)

“Mü’min, kulluk elbisesi günahlarla yıprandığında onu tövbeyle yamayandır. Bahtiyar, tövbesi üzere ölendir.” (Câmiü’s-Sağîr, 4/1610)

Sekerât esnasında şeytanın vesvese vermesi de ölüm sekerâtıyla gelen gizli bir tehlikedir ve bu tehlikenin iman-ı tahkikiyi elde etmekle ancak kolaylıkla bertaraf edilebilecektir. Sekerat anında şeytanın, vesvesesiyle ancak akla şüpheler vererek tereddüde düşürebileceğini söyleyen Bediüzzaman, iman-ı tahkiki elde edildiğinde ise bu imanın aklın dışında kalp, ruh ve sır gibi bir çok duygulara da işleyerek kökleştiğini ve neticede imanın tehlikeden korunduğunu ifade ediyor. (bk. Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 29)

Peygamber Efendimiz (asm) bu sekerât anında da Allah’a sığınarak, bize Allah’a sığınma yolunu göstermiştir:

“Allah’ım! Ölüm anında şeytanın sırtımı yere getirmesinden Sana sığınıyorum.” (Nesâî, İstiâze, 56)

Buna göre, şeytan sekerat vaktinde insanları yanlışa sevk etmek için gelip telkinlerde bulunabilir. Bu telkin esnasında şeytanın görülmesi olabileceği gibi, görülmeden vesvese şeklinde telkinde bulunması da söz konusu olabilir. Bu gibi telkinler çok kısa bir anda gerçekleşmesi mümkün olduğuna göre, ölümden bir-iki saniye önce de gerçekleşmesi ihtimali vardır.

Ayrıca, hadislerin bu hükmü, genel olarak insanların büyük çoğunluğuna göre verilmiş bir yargı da olabilir. Çünkü, hükümlerin önemli bir kısmı hükme konu olanların büyük çoğunluğuna göredir. Her kuralın istisnaları olduğu gibi, bu hükmün de istisnalarının olması, bu hükmün yanlışlığını göstermez.

Şeytan bir hırsızdır, insan kalbinde en değerli cevher olan imanı çalmaya çalışır. Günümüzde, imanî konularda hemen her tarafta görülebilen şüpheler, şeytanın bu konuda nasıl hummalı bir şekilde çalıştığını ispat eder.

“Din afyondur.” şeklindeki bir vesvese, kominizmi esas alan bir devletin yetmiş yıl boyunca temel prensiplerinden biri idi. Bu sistemde “kutsala” savaş ilan edilmişti. Şimdilerde ise din, dünya çapında daha saygın bir konumdadır. Ama şeytanın bu konuda vesveseleri bitmiş de değildir.

Şeytan, insanın imanını çalma hususunda ısrarcıdır. Ve ısrarını son ana kadar devam ettirir. Futbolda son anda bile sürprizler olabilmesi misali, takva sahibi kimselerin bile imanını elde etmeye hırs gösterir, sekerat halinde verdiği vesveselerle o kimseyi inkârcı biri olarak bu dünyadan göndermeye çalışır.

Teorik olarak şeytan son anda imanı çalma ihtimali varsa da, gerçekten imanı kuvvetli olan kimseler ömür boyu son ana da hazırlandıklarından, böylelerin imanı ilahi koruma altındadır, şeytanlar ordusu da gelse bir şey yapamazlar. Çünkü onların imanı sadece akılda değil, kalbin en derin köşelerindedir ve şeytanlar o derinliğe nüfuz edemezler.


7-) Allah sevdiği kullarını erken alır, diyorlar; tüm genç ölenleri Allah sevdiği için mi yanına aldı? Erken ölümlerdeki hikmet nedir, yani bu doğru mu?

Her genç öleni Allah seviyor diye bir durum olamaz. Ancak Allah bazı sevdiklerini genç yaşta da vefat ettirebilir. Bu genel bir ifade değildir.

Mesela, Allah korkusu olan bir genç çok büyük bir günaha düşme durumuyla karşılaştığında, Allah onu kirlenmeden temiz olarak vefat ettirebilir. Ancak bu durum her zaman olan bir şey değildir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Genç yaşta ölümün hikmeti nedir; yaşasaydı daha hayırlı olmaz mıydı?..


8-) Açlıktan ölüm yok deniliyor. Ancak dünyanın birçok yerinde insanlar açlıktan ölüyor. Bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?

"Yerde yürüyen hiçbir canlı hariç kalmamak üzere, rızıkları Allah'ın üstünedir..." (Hud, 11/6).

"Nice canlı mahlukat vardır ki, rızkını kendisi taşımıyor. Onu da sizi de Allah rızıklandırıyor. O hakkıyla işiten, kemaliyle bilendir." (Ankebut, 29/60).

Yukarıdaki ayetlerin ifadesine göre, bütün canlıları ömürleri boyunca rızıklandıran Allah'tır. Yaşadıkları sürece de rızıklarını verir, yani rızık, Allah'ın garantisi altındadır.

Evet, sonsuz rahmet sahibi olan Cenab-ı Hak, yeryüzünü bir nimet sofrası olarak sermiş ve canlıları da bu ziyafete davet etmiştir. Bu ziyafetten, gözle görülemeyecek kadar küçük olan mikroplar istifade ettiği gibi, tonlarca ağırlıkta olan balinalar da faydalanırlar.

Biyoloji ilminin tespit edebildiği kadarıyla, yeryüzünde 2.000.000'dan fazla bitki ve hayvan türü bulunur. Her bir türün de sonsuz denecek kadar çok sayıda fertleri vardır. Her birisinin midesi farklı, hisleri ve zevk aldığı besinleri farklı olduğu gibi, sofrası da farklıdır. Bu kadar canlıyı her gün mükemmel olarak kim doyuruyor?

Bütün canlıların rızkının Allah tarafından verildiğinin en güzel misali, acizlerin çok daha mükemmel beslenmesidir. Mesela, anne rahmindeki çocuk kuvvetten tamamen mahrumdur. Fakat göbek vasıtasıyla en güzel bir şekilde beslenir. Dünyaya gözlerini açınca, birazcık kuvvet kazanır ve o kapı kapanır. Bu defa da ağız yoluyla, memeler musluğundan çıkan saf ve gıdalı bir sütle beslenir. Bebeğin yaşaması için gerekli olan yağlar, proteinler, karbonhidratlar gibi bütün gıdaları ihtiva eden bu sütte, sadece demir ve bakır bulunmaz. Bu elementler de bütün canlıların rızkına kefil olan Allah tarafından, yavru daha ana rahminde iken onun vücudunda depolanır. Ve bu işlem, altı ay kadar devam eder.

Bu kanun, sadece insan yavruları için mi geçerlidir?.. Hayır. Bütün canlılarda benzer kanunları görmek mümkündür. Ormanın kralı unvanıyla her canlıyı titreten aslan, bir rızık bulduğu zaman kendisi yemez, aç yavrusuna getirir. Tavuk bulduğu darı tanesini civcivine verir.

Rezzakiyet (rızık verme) kanunu, kâinatta umumi bir şekilde devam eder. İnsanlar oksijen alıp karbondioksit verirken, bitkiler de karbondioksit alıp oksijen verirler. Bu bitkiler topraktan bazı maddeleri alarak, güneş ışığı sayesinde organik maddeleri meydana getirirler. Bitkiler, hayvanlar için rızık oldukları gibi, hayvanların bir kısmı diğer hayvanların, bir kısmı da insanların rızkıdır. Besin zincirindeki bu kanun devamlılık arz eder ve böylece yeryüzünde rızkı verilmeyen hiçbir mahluk kalmaz.

Allah'ın bütün canlıların rızkına kefil olduğunu yukarıda belirtmiştik. "Peki, açlıktan ölenlerin olduğu söyleniyor. Bunun ilmi izahı nasıldır?" sorusu hatıra gelebilir.

Bu hususu değişik cihetlerden ele almak mümkün. İnsan vücuduna alınan gıdaların bir kısmı glikojen ve yağ hâlinde depolanır. Bu depolar açlık durumunda harcanır. Depolardaki gıdalar, insanın oldukça uzun bir süre yaşamasını sağlar. Doktor Dewey'in bu hususta yaptığı araştırma, oldukça ilgi çekicidir:

Dört yaşlarında iki çocuk dikkatsizlikle ilaç içtiklerinden, yemek boruları ve midelerinde yanıklar meydana gelmiş ve yemek yiyemez olmuşlardı. Zayıf ve narin olan birinci çocuk, vücudundaki ihtiyatları kullanarak 75 gün yaşadı. Daha kuvvetli olan ikinci çocuk ise 90 gün dayandı.

Uzun süreli açlıklarla alakalı bir araştırma yapan Doktor Bertholet'in elde ettiği sonuçlar da kayda değer. Buna göre uzun süren açlık durumlarında hasıl olan kilo kaybı, bilhassa yağ ve dalak gibi hayati önemi az olan organ ve dokularda meydana gelir. Bu araştırma sonuçları; uzun süren açlıklarda vücut tarafından; yağın % 97'sinin, dalağın % 63'ünün, karaciğerin % 56'sının, adalelerin % 30'unun ve kanın % 17'sinin kullanıldığını göstermiştir. Halbuki aynı araştırmada, insan için hayati öneme sahip olan beyin ve sinirlerde, herhangi bir ağırlık kaybının olmadığı tespit edilmiştir. Bu da gösteriyor ki, açlık anında vücut için hayati öneme haiz organlardan değil, diğerlerinden harcama yapılmaktadır. Böyle bir açlık durumunda yağların, keton cisimlerine çevrildiği ve beyin hücrelerinin imdadına gönderildiği, son yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur.

Bu konuda yapılan denemeler, hiçbir şey yemeden ortalama 80 gün kadar yaşanabileceğini göstermiştir. Yalnız gıdanın kesilmesi birdenbire olmamalıdır. Aksi taktirde alışılmış olan âdetin terkinde vücut zayıf düşüp, ölüme götürebilir. Bu hususu İbn-i Haldun şöyle ifade eder:

"Kıtlık görülen yerlerde çok yemeye alışanlar, az yemeye alışanlardan çok fazla kayıp verirler. Onları öldüren, karşılaştıkları kıtlık değil, daha önce alışmış oldukları tokluktur."(1)

Dünyada açlıktan öldüğü söylenen insanların % 20'sini Hindistan'da, % 35'ini ise Afrika'da yaşayan bir yaşının altındaki çocukların meydana getirdiği ifade edilmektedir. Anlaşılan odur ki, insan vücudunda ve çevresinde her an hazır bekleyen mikroplar, vücudun zayıf olduğu anlarda hemen bedene hakim olarak onu alt edebilmektedir. Özellikle çocuklar bu hususta en zayıf durumda olduklarından, fazla oranda ölüme maruz kalırlar. O hâlde açlıktan öldüğü söylenenler, rızkın bitmesinden değil, rızkın azalmasından meydana gelen hastalıklardan ölürler.

Bu hususta, Prof. Dr. Sabahattin Zaim şu ifadeleri kullanır:

"Gıda istihsalinin (üretiminin) en yetersiz olduğu Uzak Doğu, Güney Amerika ve Afrika'da dahi, son 30 yılda nüfus başına gıda üretim miktarının düşmeyip sabit kaldığını, diğer bölgelerde ise % 16 ile % 50 arasında arttığını ifade etmektedir. Aynı eserde, dünyanın bazı bölgelerinde aç sayılacak insanların varlığı, insan faktöründen azami istifade edilmeyişiyle açıklanmaktadır. Bu gibi ülkelerde, üretim faktörlerinden olan sermayenin bol olduğuna işaret edilir. Bu arada gelişme için kaynaklarda ve diğer imkânlarda görülen inkişafların, bütün ülkelerde, milli gelirin nüfustan daha hızlı artmasını sağlayacak durumda bulunduğu belirtilir."(2)

Bu konuda İngiltere'de yapılan araştırma sonuçlarına göre, yeterli gübre kullanımı ile gıda üretimini en az 10 kat artırmak mümkün olabilecektir. Bu ise yaklaşık 31.5 milyar insanın beslenmesine imkân sağlamak demektir. (3)

Dipnotlar:

1. Canan, İ.; Hz.Peygamber' in Sünnetinde Terbiye, Üçüncü Baskı, 1984.
2. Zaim, S.; Siyasi, İktisadi ve Sosyal Yönleriyle Türkiye' de Nüfus Meselesi, 1973.
3. Ergüllü, E.; Geleceğin Büyük Sorunu Açlık, Milliyet Gazetesi, 21.12.1982.


9-) Ölmeyi istemek ve intihar etmenin günahı nedir?

Bu hususta Allah Resulü (a.s.m)'nün ifadeleri aynen şöyledir.

Hz. Enes (r.a) anlatıyor. Resulullah (a.s.m) buyurdular:

"Sizden hiç kimse, maruz kaldığı bir zarar sebebiyle, ölümü temenni etmesin. Mutlaka onu yapmak mecburiyeti hissederse, bari şöyle söylesin: 'Rabbim! Hakkımda hayat hayırlı ise yaşat; ölüm hayırlı ise canımı al.' " (Buhari, Merda, 19)

İlave bilgi için tıklayınız: 

İNTİHAR


10-) Annem kanser hastası ve çok kötü durumda, doktoru az bir ömrünün kaldığını söylüyor. Annemi bu yolculuğa nasıl hazırlayabilirim?

Şu dualar Peygamberimizin (asm) hastalara okuduğu dualardır:

"Es'elü'llâhe'l-azîm. Rabbe'l-arşi'l-azîm en yeşfiyeke."

"Arş-ı Azimin Rabbi olan Allahü Azîmüşşan'dan sana şifalar ihsan etmesini dilerim."

Aile fertlerinin birinin hastalanması halinde Efendimiz (asm) mübarek elini hastanın alnına koyar, şöyle duâ ettiği olurdu:

"Allahümme Rabbenâ. Ezhibi'l-be'se, işfi, ente'ş-Şâfi. Lâ şifâen illâ şifâüke, şifâen lâ yuğâdiru sekamen."

"Allah'ım, sen bütün insanların Rabbisin. Bu hastanın ızdırabını gider. Şifa ver. Şifayı veren sensin. Senden başka şifa yaratan yoktur. Ancak senin şifan vardır. Bu kuluna da hastalıktan eser bırakmayacak şekilde şifalar ihsan eyle."

İlave bilgi için tıklayınız:

Sekerat halindeki hastaya neler yapılabilir?

Kur'an-ı Kerim'de bulunan şifa ayetleri nelerdir? Bunların hükümleri nelerdir ve hangi hastalıklarda daha etkilidir?..


11-) Ölüm nasıl nimet olabilir?

Cevap 1:

Ahiret kaygısına dayalı olarak biraz korku faydalı olur. Ama bunun vesvese şeklinde uykuları kaçıracak tarzda olması, kişiyi ümitsizliğe sevkedebilir. Ümitsizlik ise caiz olmaz.

Bu gibi şeyler Allah'ın emrine ve hikmetine göre gerçekleşir. Onun hikmetine ve rahmetine itimat etmeli ve ecelin bir olup değişmeyeceğini düşünmeli, ama devamlı da hazırlıklı olmaya çalışarak korku ve ümit arasında olmalıdır.

Bediüzzaman bu konuda şöyle demiştir:

"İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakiki imanı elde eden adam, kainata meydan okuyabilir ve imanın kuvvetine göre hadisatın tazyikatından (olayların sıkıntısından) kurtulabilir." (Risale-i Nur Külliyatı, Yirmi Üçüncü Söz)

İman ve Allah'a kulluk, her türlü iyiliğin kaynağı olduğu gibi, cesaretin dahi kaynağıdır. Her türlü kötülük, küfür ve dalaletten geldiği gibi, korkaklık da aynı kaynaktan çıkmaktadır. Mü'minlerin cesareti, kafirlerin korkaklığı, özellikle savaşlarda çok açık bir şekilde görülmektedir. Mü'mini cesur yapan, temelde şu iki esastır.

a. "Onların ecelleri geldiğinde, bir an geri kalmazlar, öne de geçmezler" ayetinin bildirdiği "Ecel birdir, değişmez." gerçeği. (A'raf, 7/34; Yunus, 10/49; Nahl, 16/61) Savaşta ön cephede olanla, arka cephedeki, ölüme aynı uzaklıktadır. Hatta cephede olanla, evinde istirahat eden arasında, ölüme uzaklık-yakınlık farkı yoktur. Niceleri vardır, pek çok savaşa girer, yatağında vefat eder. Niceleri de vardır, ilk defa savaşta hayatını kaybeder.

Halid b. Velîd'in durumu, buna güzel bir örnektir. Yatağında ömrünün son dakikalarını geçirirken, etrafındakilere şöyle der:

"Şu kadar savaşa katıldım. Vücudumda ok-mızrak yarası veya bir darbe izi olmayan hiçbir uzvum yok. Ama gördüğünüz gibi, yatağımda vefat ediyorum. Korkakların kulakları çınlasın!"

b. Mü'min için, savaşta iki güzelden biri vardır (Tevbe, 9/52): Ya şehitlik, ya zafer. "Ölürsem şehidim, kalırsam gazi!.." diyen bir mü'min, böyle beklentileri olmayan bir kafirden, elbette daha cesur olacaktır.

Nur Külliyatında imanın bir intisap olduğu ders verilir. “Sultan-ı Ezeliye iman ile intisap eden ve ubudiyetle hizmetine giren bir mümin” cesaretin en büyük kaynağına ulaşmış demektir.

“İman hem nurdur, hem kuvvettir. Evet, hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir.”

Ölüm yokluk değildir. Daha güzel bir alemin kapısıdır. Nasıl ki, toprak altına giren bir çekirdek, görünüşte ölüyor, çürüyor ve yok oluyor. Fakat gerçekte daha güzel bir hayata geçiş yapıyor. Çekirdek hayatından ağaçlık hayatına geçiyor.

Aynen bunun gibi, ölen bir insan da görünüşte toprağa giriyor, çürüyor ama geçekte berzah ve kabir aleminde daha mükemmel bir hayata kavuşuyor.

Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek de inanıyoruz ki, elektrik hala mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor. Fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah Ruh’a münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor.

Bu sebeple Peygamberimiz (asm),

“Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da Cehennem çukurlarından bir çukurdur.”

buyurarak, kabir hayatının varlığını ve nasıl olacağını bize haber veriyor.

İmanlı bir insan iyileşmeyen bir hastalıktan ölürse şehittir. Böyle şehitlere manevi şehit diyoruz. Şehitler ise kabir hayatında serbest dolaşırlar. Kendilerinin öldüğünü bilmezler. Sanki yaşadıklarını zannederler. Sadece daha mükemmel bir hayat yaşadıklarını bilirler. Peygamberimiz (asm), “Şehit ölüm acısını hissetmez.” buyurur.

Kur’an-ı Kerim'de şehitlerin ölmediği bildirilir. Yani kendilerinin öldüğünün farkında değillerdir. Mesela iki adam düşünün. Rüyada çok güzel bir bahçede beraber bulunuyorlar. Biri rüya olduğunu bilir. Diğeri ise rüya olduğunun farkında değil. Hangisi daha mükemmel lezzet alır? Elbetteki rüya olduğunu bilmeyen. Rüya olduğunu bilen, şimdi uyanırsam şu lezzet kaçacak diye düşünür. Diğeri ise tam ve gerçek lezzet alır.

İşte normal ölüler, öldüklerinin farkında olduğu için lezzetleri eksiktir. Halbuki şehitler öldüklerini bilmediğinden aldıkları lezzet tamdır.

İmanlı ölen ve kabir azabı görmeyen insanların ruhları serbest dolaşır. Bu sebeple pek çok yere gidip gelebilirler. Bir anda çok yerde bulunabilirler. Aramızda dolaşmaları mümkündür. Hatta şehitlerin efendisi Hz. Hamza (ra) pek çok insana yardım bile etmiştir, ve hala da yardım ettiği insanlar vardır.

Ruhlar aleminden anne karnına gelen insanlar, oradan dünyaya doğarlar. Burada buluşup görüşürler. Aynen bunun gibi bu dünyadaki insanlar da, ölüm ile öbür tarafa doğarlar ve orada dolaşırlar. Nasıl ki buradan öbür tarafa gideni uğurluyoruz. Kabir tarafından da buradan gidenleri karşılayanlar var. İnşallah bizleri de başta Peygamberimiz (asm) olmak üzere, bütün sevdiklerimiz orada karşılarlar. Yeter ki bizler Allah’a gerçek kul olalım.

Yeni doğan çocuğu burada karşıladığımız gibi, buradan öbür tarafa giden bizleri de inşallah dostlarımız karşılayacaktır. Bunun şartı Allah’a iman, O’na ve Peygamberine (asm) uymak ve iman ile ölmektir.

Cevap 2:

Ölüm büyük bir nimettir. Hem de birkaç yönden insan için bir nimettir. Her şeyden önce, ölüm bir kurtuluştur. Omzumuza yüklenmiş olan hayat külfetinden bir kurtuluş. Bir derece hürriyete, serbestliğe varıştır. Meselâ, üzerimizde olan bir vazifeyi, yapmakla yükümlü olduğumuz bir işi hakkıyla yaptığımız veya bir engel çıkıp da yapma imkânımız olmadığı zaman, o iş üzerimizden kalkmış olur ve biz de rahatlayarak, “Üzerimden dağ gibi bir yükün, bir ağırlığın kalktığını hissediyorum.” deriz. İşte ölüm de böyledir. Hiç ummadığımız ve beklemediğimiz bir anda geliverir ve artık taşımaktan âciz kaldığımız hayat yükünden bizi kurtarıverir.

Bu gerçek, hadis-i şerifte şöyle dile getirilir: Rasûlullah’ın yanından bir cenâze geçti. Ona baktı ve şöyle dedi: “Bu, ya kendi kurtulmuştur veya kendisinden kurtulunmuştur.” Sahâbiler sordular: “Yâ Rasûlallah! Kendi kurtulmuş veya kendisinden kurtulunmuş ne demek?” Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle açıkladı: “Mü’min ölünce dünyanın eziyet ve sıkıntılarından kurtulur; fâsık ölünce de onun şerrinden insanlar, beldeler, ağaç ve canlılar kurtulur.” (Nesâî, Cenâiz 48)

Dünya hayatı, yapısı itibarıyla sıkıntılı, problemli, dert ve ıstıraplarla doludur. Bazen gelir bir zindan oluverir, insanı boğmaya başlar. Hayat çekilmez bir hal alır. Fakat ölüm geldiği zaman bütün bu sıkıntıları ve dertleri silip süpürüverir. Sürurlu, geniş, ıstırapsız, sonsuz, dertsiz ve gamsız bir hayat başlar. Zaten hadiste “Dünya mü’minin zindanı; kâfirin cennetidir.” buyrulmuyor mu? Yani bu dünya, âhirete nisbetle mü’min için bir zindan; kâfir için de cennettir. Çünkü mü’min imanı sayesinde âhirette daha geniş nimetlere kavuşacak, âhiretin yanında dünya hayatı bir zindan gibi kalacaktır. Kâfir de dünyadaki rahatlığı ve nimetleri âhirette bulamadığı için, âhiretine oranla bu dünya ona cennet gibi olacaktır.

İnsanın yaşı ilerledikçe, altmışı-yetmişi geçtikçe hayat ağırlaşır, yaşamak zorlaşır. Kulağı az duyar, gözü az görür; hastalıklar, ağrılar birbiri peşi sıra gelmeye başlar. Bütün bu dertler insanı ölüme biraz daha yaklaştırır. Ve yaşlı insan bu dertlerden ancak ölüm sayesinde kurtulacağını bilmektedir. Ölümün kendisi için bir nimet olduğuna iyice inanır ve kabul eder. O kadar dengeli bir manzara ki, insan hemen yerini arıyor. Demek ki dünyadaki acı vaziyetler, hastalıklar, hatta bir yerde ihtiyarlığın ölümden önce gelmesi sebepsiz değil. Bu durumlarla iç dünyamızda âhirete göçmek ve dostlara kavuşmak üzere bir arzu uyandırılıyor. Ağırlaşan hayat yükü ve hayat şartları karşısında ölümün nimet oluşu hissedilirken, bütün kâinata hükmeden o Zat’ın sonsuz merhametini de anlamış oluyoruz.

Hayat, ölüm olmadan sürüp gitse ne olurdu, bilinmez. Ama, bugünkünden kat kat kalabalık bir dünyada ve yedi, on yedi... nesil öncesiyle beraber yaşamak zorunda kalacağımız düşünülürse, en değişmez gerçeğe olan düşmanca bakışımızı bir ölçüde yumuşatmak gerekiyor. Dedemiz, onun dedesi ve sayılamayacak kadar dedeler ve nineler... Her biri ayrı bir dert ve hastalık içinde inleyip dursalar, hayat onlar için, hem de bizim için ne kadar ağır ve çekilmez olacak ve ölüm ne kadar arzu edilecekti. İşte sadece bu cihetten bakılsa dahi ölümün büyük bir nimet olduğu ortaya çıkar. Eflâtun, ölüme “nimetlerin en büyüğü” derken, hiç de haksız bir hükmü dile getirmiyordu.

Ölümü bir an için yok farz ederek tahmin yürüten İbn Sina şöyle diyor:

“Yeryüzünün hacmi ve kapasitesi belli. Ölmeselerdi bu kadar insan nereye sığacaktı? Birbirine bitişik ve sımsıkı durmaları halinde bile bunlar dünyaya sığmazdı. Nerede kaldı ki, oturdukları ve dağınık halde bulundukları zaman bunlar sığabilsin? Bunlardan artabilecek ne barınacak bir yer, ne bir bina, ne ekip biçilecek bir arazi ve ne de gezecek bir yer kalmazdı. Bu durum az bir zaman için böyledir. Zaman geçtikçe hal ve keyfiyet nasıl olacaktır? Ebedî hayatı arzu edip ölmeyi istemeyen ve bunun mümkün olabileceğini zannedenin hali işte budur. Bu zan ve arzu, cehâletin sonucudur. Ölüm, ilâhî bir ihsan olunca o kötü bir şey olmaz. Kötü olan şey, ondan korkmaktır. Ölümden korkan da onun gerçek yüzünü bilmeyendir.” (İbn Sina, Ölüm Korkusundan Kurtuluş Risâlesi, s. 21)

Ölümle uyku arasında çok yakın bir benzerlik vardır. Başta hasta ve musîbet çekenler olmak üzere, herkes için uyku nasıl ki bir istirahat ve rahmettir; uykunun büyük kardeşi olan ölüm de dert çekenler ve intiharı düşünenler için de bir nimet ve rahmettir. Kendi ihtiyaçlarını göremeyecek kadar âciz bir duruma düşen felçli ve yatalak bir insan veya derdine çare ve ilaç bulamayan bir hasta ölümü o kadar bir iştiyakla ister ki, onun tek arzusu varsa, o da bir an önce ölüm nimetine kavuşmaktır. İntihara kalkışan kimse de aynı durumdadır. Böyle bir insanın imdadına ölüm yetişecek olsa, hem büyük bir günaha girmekten kurtulur, hem de ebedî hayatını berbat etmemiş olur. (Mehmet Paksu, Ölüm ve Sonrası, s. 30-32)

Not: Zafer yayınlarında çıkan "ÖLÜM SON DEĞİLDİR 1-2-3" kitaplarını okumanızı tavsiye ederiz.


12-) Ölünce nelerle karşılaşacağız? Kabir hayatı hakkında biraz bilgi verirmisiniz?

Uykuyla, hislerimiz bu dünya ile ilgilerini keser kesmez, rüya aleminde ayrı şeyler gördüğümüz, farklı konuşmalar dinlediğimiz,.. gibi, ölümle bedenden ayrılan ruhumuz, kabir alemi dediğimiz bir yeni alemle tanışır. 

Ölüm anında Azrail aleyhisselamı gören insan, bu yeni alemde sorgu melekleriyle karşılaşılır. Müminin güzel amelleri, sevgili birer arkadaş gibi onunla bu yeni hayatta birlikte olurlar.

Kabir hayatı dünya hayatıyla ahiret arasında bir köprüdür. Bu yüzden bu hayata berzah hayatı da denilir. Bu alem her insan için farklı bir şekilde kendini gösterir. Şehitler bu hayatı "öldüklerini bilmez bir hâlde" geçirirken, ilim tahsili üzere ölenler bu alemde de ilme devam ederler. İnançsızlar için ise bu alem cehennem azabının ilk numunelerinin tattırıldığı bir azap ülkesidir.

Ölüm, ruhun bedenden ayrılmasıdır. Yaşadığımız âlemden kabir âlemine yolculuktur. Ruh, Azrail Aleyhisselam vasıtasıyla "berzah alemi"ne götürülür. Bu alemde göreceğimiz ilk melek Azraildir. O, en kıymetli cevherimiz olan ruhumuzu gönül rahatlığıyla teslim edebileceğimiz güvenilir bir emanetçidir. Ölüm anında, ruh, beden hapsinden kurtulur; fakat bütün bütün çıplak kalmaz. Çünkü, "misali bir cesetle" başka bir tabirle "latif bir gılaf" ile kuşatılmıştır.

Dünyada kaldığı sürece bedene bağlı olan ruh, ölüm sebebiyle bir derece serbest kalır. Bedendeyken görmek için göze, işitmek için kulağa, düşünmek için beyne muhtaçken, artık bu aletlerin varlığına gerek duymadan görür, işitir, düşünür ve bilir. Rüyada olduğu gibi…

Berzah, "geçit" demektir ve berzah alemi, dünya ile ahiret arasında bulunan bir "bekleme salonu"dur. Ruhlar, orada kıyameti ve dirilişi beklerler. "Münker ve Nekir taifesinden" olan sorgu melekleriyle karşılaşma, ilk mahkeme, ilk ceza ve ilk mükafat burada gerçekleşir.

Berzah, başka bir tabirle kabir hayatı, hadisin ifadesiyle, "ya cennet bahçelerinden bir bahçe" veya "cehennem çukurlarından bir çukurdur." Ancak, burada azabın veya lezzetin muhatabı, cisimden mahrum kalan ruhtur. Kabir hayatından sonra, "mahşer"de, yeniden yaratılan bedenine döner, dünyada yaptıkları için o "büyük mahkeme"de hesap verir. Sonrası, ebedi cennet veya cehennemdir. Bu menzillerde lezzet de elem de, hem cisimle hem de ruhla tadılır; dünyada olduğu gibi.

Kabir hayatını yeniden diriliş takip edecektir. Ruh zaten ölmediğinden diriliş beden için söz konusudur. Ba’s (diriliş) ile ruhlar yeni bedenlerine kavuşurlar ve hesaba çekilmek üzere mahşer meydanına çıkarlar. Orada vakfe denilen bir süre kalındıktan sonra mizan safhasına geçilir. İman ile ölen ve bu mizanda sevapları günahlarından ağır gelenler, ebedi saadet menzili olan cennete sevk edilirler. Küfür üzere ölenler, Allah’ın azap diyarı olan cehenneme giderler. Günahları sevaplarından daha ağır gelen müminler de bu günahlarının temizlenmesi için o dehşetli cehennem azabını tadarlar. Daha sonra onlar da cennete ulaşırlar...


13-) Hayvanların ve bitkilerin ruhunu kim alıyor? Azrail (as)'ın sadece insanların ruhlarını kabzettiğini duydum. Bu da insanların değerinin Allah katında ne kadar büyük olduğunu gösteriyor...

Bilindiği gibi canlılar üçe ayrılır: Bitkiler, hayvanlar ve insanlar. Dolayısıyla burada üç hayat mertebesi vardır. Birincisi bitki hayatı, ikincisi hayvan, en yükseği de insanın hayat mertebesidir.

Bitkilerde ruhun yerini bir takım kanunlar alır. Büyüme, gelişme ve farklılaşma kanunları gibi. Bitkiler gibi yarı canlıların -gelişmelerine vesile olan- bu konuna bir nevi biyolojik ruh denilebilir. Büyüme, gelişme ve farklılaşma kanunları gibi.

Aslında bu kanunlar hayvanlar ve insanlar da da hakimdir. Hayvanların ruh mertebeleri, yani ruhun sahip olduğu birtakım duygu ve algılamalar insanlara göre daha aşağı seviyededir.

Hayvanların şuursuz -fakat özel ve kendi alanlarıyla ilgili- bir nevi ilhama mahzar bir ruhları vardır.

İnsanların ruhu ise, başına şuur takılmış, kendisine haricî bir vücut elbisesi giydirilmiş bir emrî kanundur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Hayvanların ve cinlerin ruhlarını da mı Azrail aleyhisselam alıyor?..


14-) Meşru müdafaa nedir? Meşru müdafaa hâlinde adam öldürmenin hükmü nedir?

Bir insanı öldürmek ve onun hayat hakkına son vermek kararı yargının işidir.

Herhangi bir ferd, şahsi ölçü ve yargısıyla kimseyi öldüremez, ölüme layık olduğunu iddia ederek kişinin hayatına son veremez. Verirse, katil olur, cinayet cezasına müstehak olur. Dünyada ve ahirette katil kimse muamelesi görür. Öldürdüğü insanın hakkını, günahını yüklenir, ayrıca azabını da çekerek öder.

Ancak, bazı mecburi durumlar var ki, o durumlarda, karşılaşılan mecburiyet, gösterilen mukavemeti meşrulaştırıp, mübah hâle getirir. Katili de cinayet suçundan muaf kılabilir.

Bu istisnai durumlardan bazılarını sıralayalım:

1. Bir kimseyi öldürmek üzere faaliyete geçilse, o da nefsini kurtarmak için bütün çarelere başvurduğu hâlde kurtulamasa da mütecavizi öldürmek zorunda kalsa, ne kısas (öldürme suçuna karşı ölüm cezası), ne de diyet (kan bedeli) lazım gelir. (İbni Abidin, Reddü'l-muhtar, 5/351)

Zira maktul, onu öldürmek üzere harekete geçmiş, onu fiilinden vazgeçirmek için başka çare kalmamış, nefsi müdafaa zarureti doğmuştur. Ancak, bağırmak gibi herhangi bir çare ile etraftan insanları çağırıp da mütecavizi kaçırıp caydırmak mümkün ise, onu yapmadan öldürme fiiline başvurulmuşsa, olay nefis müdafaasından çıkar, cinayete girer.

2. Bir adam, dükkanına, evine, yahut malını muhafaza ettiği herhangi bir meskene girip de malını zorla gasbetmek isteyenle münakaşa ederken silahlı çatışma çıksa ve mal sahibi baskını yapan ve malını almak isteyen gasıbı öldürse, bu da malı müdafaa hakkıdır. Öldüren mal sahibi katil durumuna girmez, meşru mal müdafaasını yapmış olur. Ne kısas, ne de diyet gerekir. Ölen gasıbın kanı heder olmuş (boşa akmış) olur. (bk. Feteva-yı Hindiyye, 6/7)

3. Bir kimse, evinde yahut herhangi bir yerde hıfzettiği namusuna tecavüz etme fiilinde olan birine karşı koysa, namusunu o mütecavizin elinden kurtarmak isterken, mütecavizi öldürmüş bulunsa, namus müdafaası meşru bir müdafaa olduğundan, katile kısas lazım gelmez, diyet de icabetmez. Çünkü namusunu müdafaa etmek için o mütecaviz kişiyi öldürmekten başka bir çaresi kalmamıştır. (Ömer Nasuhi, Istılahalat-ı Fıkhiyye Kamusu, 3/125)

Demek ki, canını, malını, namusunu muhafaza etmek, her insanın hiçbir suretle elinden alınmaz bir hakkıdır. Bunları müdafaa ederken mütecaviz kişiyi öldürmek zorunda kalsa, katil olmayacağı gibi, öldürülse şehid olur. Nitekim bunun ölçüsü Kur'an-ı Kerim'de şöyle belirtilir:

"Bir kimse size -ne amaçla ve ne şekilde- saldırmışsa, siz de aynı şekilde karşı saldırıda bulunun." (Bakara, 2/194).

Aynı şekilde Hz. Peygamber:

"Kim, canı (nefs) uğrunda ölürse şehittir, kim namusu (ailesi) uğrunda ölürse şehittir; kim malı uğrunda ölürse şehittir." (Tirmizi, Diyat, 21; Müsned, 2/221)

buyurarak, meşrû müdafaayı, en özlü ve kapsamlı bir biçimde teşvik etmiştir.

Fakat şu hususu bilhassa dikkate almak gerekir: Meşru müdafanın öldürmeye varan kısmı, İslam hukukunda, kesinlikle öldürmekten başka bir çarenin olmadığına inanması hâlinde gerçekleşebilir. Aksi takdirde dünyada mes’uliyetten kurtulamayacağı gibi, ahirette de büyük bir cezaya çarptırılacaktır. [bk. Abdulkâdir Üdeh, et-Teşrîu'l-Cinâî'l-İslâmî, Kâhire 1959, 1/473, 489; Abdulkerîm Zeydan, Hâletu'd-Darûra fi'ş-Şerîatil İslâmiyye (Mecmûatu Buhüsil-Fıkhiyye, adı altında diğer 8 makalesiyle birlikte), Beyrut 1986, s. 184-195]


15-) Ölüm yokluk mudur? Ölümden sonraki durum hakkında bilgi verir misiniz?..

Ölüm, ruhun bedenden ayrılma olayıdır. Ölen ruh değil, bedendir. İnsan ise asıl olarak ruh demektir. Beden onun hanesi yahut elbisesi hükmündedir. Elbisenin değişmesiyle, yahut parçalanması, yok almasıyla kişinin varlığına bir zarar gelmez. Bu dünya hayatında bize bu bedeni giydiren ve kainatla olan münasebetimizi böylece kuran Rabbimiz, bizi bu alemden göç ettirdiğinde ruhumuzu bu elbiseden ayırmakta, bu binadan çıkarmaktadır. Berzah dediğimiz kabir hayatından sonra, insanlar ebedi bir hayat için yeniden diriltildiklerinde, yani ruhlara o aleme uygun bedenler verilecektir.

Ölüm yokluk değildir. Hiçlik değildir.

Bu konuda Nur Külliyatı'ndan şu hikmet dersini aktarmak isteriz:

"İnsan-ı mümine nur-u iman ile gösterir ki: Mevt, idam değil; tebdil-i mekândır. Kabir ise, zulümatlı bir kuyu ağzı değil; nuraniyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şaşaasıyla âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana çıkmak ve müziç dağdağa-i hayat-ı cismaniyeden âlem-i rahata ve meydan-ı tayeran-ı ervaha geçmek ve mahlukatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp huzur-u Rahmana gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir." (Sözler, s.204)

"Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir inidam değil. Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i Ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır." (Mektubat, s.226)

"Nasılki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir; öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir. Çünki en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i sanat olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti; tefessüh ile çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizacat-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sünbülün hayatıyla tezahür ediyor. Demek çekirdeğin mevti, sünbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi, hayat kadar mahluk ve muntazamdır."

"Hem zîhayat meyvelerin yahut hayvanların mide-i insaniyede ölümleri, hayat-ı insaniyeye çıkmalarına menşe olduğundan; 'o mevt, onların hayatından daha muntazam ve mahluk' denilir."

"İşte en edna tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti; böyle mahluk, hikmetli ve intizamlı olsa, tabaka-i hayatın en ulvîsi olan hayat-ı insaniyenin başına gelen mevt, elbette yer altına girmiş bir çekirdeğin hava âleminde bir ağaç olması gibi, yer altına giren bir insan da, Âlem-i Berzahta, elbette bir hayat-ı bâkiye sünbülü verecektir." (Mektubat, s.8)


16-) Alkollü ölen kişinin cenaze namazı kılır mı? Bu kişinin kafir olarak haşrolacağını söyleyenler var; bununla ilgili verilen hüküm nedir?

Büyük günah işleyen kişi kafir olmayacağından, alkollü ölen kimsenin cenaze namazı kılınır.

Ayrıca büyük günah işleyerek ölen kişinin kafir olarak haşr olacağı iddiası, Ehl-i sünnet inancına uygun değildir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

Büyük günah işleyeni tekfir etmek (dinden çıktığını söylemek) caiz midir?


17-) Bir kadın vefat edince kocasının yanına gömülür mü?

Bir kabre birden fazla ölü koymak mekruhtur. Ancak salgın hastalık, savaş, deprem, sel felâketi gibi durumlarda ölü sayısı fazla olur da her biri için ayrı bir kabir hazırlamak güçleşirse, o takdirde iki üç kişiyi bir kabre defnemek de kerahet yoktur.

Karışık şekilde bir defin yapılıyorsa, o takdirde önce erkek yüzü kıbleye gelecek şe­kilde konur, onun arkasına erkek çocuğu onun arkasını da kadın konulur. Aralarında da fasıla bulunsun diye toprak yetiştirilir.1

1- El-Muhit - Radıyüddin Serahsî - Fetâvâ-yi Hindiyye.

(Celal Yıldırım, Kaynaklarıyla İslam Fıkhı, Uysal Kitabevi: II/83.)

 


18-) Ölüm nedir?

Sonsuz ilâhî fiillerden birisi, İmate; yani, ölümü tattırma; ruhun bedendeki tasarrufuna son verme. Ruh, Allah’ın en mükemmel, en harika ve en bilinmez eseri. Muhyi (hayat verici) isminin tecellisiyle hayat nimetine kavuşmuş. Bu nimet ve şeref artık ondan ebediyen geri alınmayacak. Kabirde de, mahşerde de, cennet veya cehennemde de devam edecektir.

Ruhu yaratmak gibi, her ruha uygun bir beden inşa etmek de Allah’ın en hikmetli ve rahmetli bir icraatı. İşte ölüm kanunuyla o misafir ruh, bedenden soyuluyor, süzülüyor ve kendine mahsus bir başka âleme göç ediyor.

Nur Külliyatı'nda ölüm için getirilen birbirinden güzel tariflerden birisi:

“Mevt, vazife-i hayattan bir terhistir, bir paydostur, bir tebdil-i mekândır, bir tahvil-i vücuttur...” (Mektûbat)

Ve yine ölüm hakkında ince bir tespit: 

Nasıl ki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir. Öyle de dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir.” (Mektûbat)

Bir asker adayı için hem kıtasına teslim olduğunda, hem de terhis edildiğinde birtakım kayıtlar tutulur, işlemler yapılır. Askere kayıt da bir fiil, askerden terhis de... İşte yukarıdaki ifadelerde bu incelik nazarımıza sunuluyor. Hayat, ihya fiiline dayandığı gibi, ölüm de imate fiiline dayanıyor. İkisi de ayrı birer ilâhî ismin tecellisine hizmet ediyorlar.

İhya fiiliyle cansız elementler hayata kavuşurken, imate fiiliyle de bu beraberliğe son veriliyor. Canlı hücreler, yerlerini kademeli olarak yeni elementlere bırakıyorlar.

Nur Külliyatı'nda, çekirdeklerin ölümleriyle sümbül hayatına geçtikleri, ölümün de hayat kadar bir nimet olduğu güzelce izah edilir. Biz de bu müjdeli haberi hayalimizde genişletiyor ve görüyoruz ki, her ölümü bir diriliş takip ediyor ve ikinci safhalar birincilerden daha mükemmel. “Nutfe” safhası biterken “alâka” yani kan pıhtısı devreye giriyor. “Alâka”nın işi bitince sıra “mudga”ya yani et parçası geliyor.

Kâinatın yaratılış safhalarında da bunu görüyoruz, bir sonraki safha öncekinden daha mükemmel.

Bütün bu rahmet ve hikmet tecellileri bize, kabir âleminin dünyadan, âhiretin de kabir âleminden daha güzel ve daha mükemmel olduğunu ders veriyorlar.

O halde ölümyeni bir mükemmele atılan adımın adı. Onu kabir âlemi takip edecek ve diriliş hadisesiyle, insan yeniden beden-ruh beraberliğine kavuşacak.

Ölümü ve imateyi böylece değerlendiren insan, “Ölümü gülerek karşılar.”


19-) Cenaze yıkamanın dindeki yeri nedir? Cenaze yıkamanın sevabı var mıdır?

Ölen bir mü'minin teçhiz ve tekfini, yani yıkanıp, kefenlenip, namazının kılınması ve defnedilmesi, ge­ride kalan Müslümanlara kifayeten farzdır, yani bu Allah'ın emridir. Bunda aynı zamanda ölüyü tertemiz bir şekilde yolcu etme amacı vardır. (İbnül Hümam, Kemaleddin Muhammed b. Abdülvahid, Şerhul Fethil Kadir, c.I, s. 447) Bu görevi, Müslümanların bir veya birkaçı yapınca, diğerleri de sorumluluktan kurtulur. Ama hiç kimse bu görevi yapmazsa hepsi sorumlu olurlar.

Ölüyü yıkayıp kefenleyerek namazını kılmak ve toprağa gömmek şeriat-ı kadîmedendir. Übeyy b. Ka'b'dan (v.21/642) rivayet edilen bir haberde bildirildiğine göre; Hz. Adem (as) vefat edince, melekler cennetten ge­tirdikleri kefen ve kokularla geldiler ve Hz. Adem'i yıka­dılar, kefenlediler, güzel kokular sürdüler. Sonra nama­zını kılıp, kazdıkları mezara yerleştirdiler ve üzerini kerpiçle kapatarak toprakla düzlediler. Bu işleri ta­mamladıktan sonra Hz. Adem'in oğullarına:
 
"Ey Âdemoğulları, bu yaptığımız, sizin sünnetiniz olan şeriatınızdır. Bundan sonra ölülerinizin cenaze merasimini ve defin işini bizden gördüğünüz gibi yapın." dediler.

Hz. Âdem (as) dan bu yana gelen bütün ilâhî dinlerde ölülere aynı muamele yapılmaktadır.

Nitekim son semavî din olan dinimiz İslam'ın tebliğcisi Hz. Muhammed (asv)'de ölümünden sonra Müslümanın yıkanmasının, ölenin, sağ kalan Müslamanlar üzerindeki haklarından biri olduğunu belirtmiş ve geride kalan Müslümanların ölen kardeşlerine karşı bu son vazifelerini yapmalarını emrederek nasıl yapılaca­ğını da öğretmiştir. Müctehid imamlarının hepsi, Rasulullah (asv)'ın bu emri sebebiyle, teçhiz ve tekfinin farz-ı kifâye olduğunda ittifak etmişlerdir. (bk. Kabir Hayatı, Prof. Dr. Süleyman Toprak)

Hz. Cabir’den gelen bir rivayete göre, cenazeyi yıkamak günahların affına vesile olmaktadır: ”Kim kabir kazarsa, Allah ona cennette bir köşk bina eder. Kim bir cenaze yıkarsa, annesinden doğduğu gün gibi tüm günahlarından sıyrılır. Kim bir ölüyü kefenlerse, Allah ona cennetteki giysilerden bir giysi giydirir…" (bk. Büyük Hadis Külliyatı (Cem’ul Fevaid, Trc. N. Erdoğan. 1/377. H.No. 2516)


20-) İslam'da, masum bir insanın ölümüne sebep olmanın hükmü nedir?

Kur’an-ı Kerim gayet açık bir şekilde başkasını öldürmeyi yasaklar ve şöyle buyurur:

"Hak bir sebep olmadıkça, Allah’ın haram kıldığı canı öldürmeyin." (İsra, 17/32)

Ayette geçen “hak bir sebep”,

- Savaş hâli,
- Nefsi müdafaa,
- Başkasını öldüren birisinin, suçu sabit olduğunda devlet eliyle idamı gibi durumlardır.

Böyle özel hâller dışında, adam öldürmek en büyük günahlardandır.

Bir başka ayette şöyle denilmektedir:

“Kim bir canı, kısas olmadan veya yeryüzünde bir fesadı olmaksızın öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de birinin hayatına vesile olursa, sanki bütün insanları hayatlandırmış gibidir.” (Maide, 5/32)

Yani, bir masum insanı öldürmek, bütün insanları öldürmek gibi dehşetli bir suçtur. Ayette, müslim veya gayri müslim şekidinde bir ayrım yapılmaksızın, sadece “nefis” yani “zat, şahıs” denilmesi de kayda değer bir inceliktir.

Masum bir insanın kasten öldürülmesi, kısası yani katilin de öldürülmesini gerektirir. Şayet öldürülenin varisleri katili affederse, bu durumda diyet vermesi gerekir.
 


21-) Peygamber Efendimiz (sav) dualarında ani ölümden Allah'a sığınır mıydı? Ani ölümlerin çoğalması kıyamet alametlerinden midir?

- Değişik hadis rivayetlerinde, Hz. Peygamber (a.s.m)’in ani ölümden Allah’a sığındığı, “Allah’ım! Ani olarak ölmekten sana sığınırım.” dediği belirtilmiştir. Ebu Ümam’den gelen rivayette: “Hz. Peygamber (a.s.m)’in ani ölümden Allah’a sığındığı ve ölmeden önce biraz hastalık çekmek istediği.” belirtilmiştir. Ancak bu rivayetin  zayıf olduğu kaydedilmiştir.(bk. Mecmau’z-Zevaid, 2/318).

- Hz. Aişe (r.ah)’den yapılan rivayete göre, Peygamberimiz(a.s.m): “Ani ölüm, mümin için rahatlık, facir için üzüntü kaynağıdır.” Bu hadis de zayıftır(bk. a.g.y).

Aslında hadiste geçen “Mümin-facir” karşılaştırılmasında bir çelişki görüntüsü de vardır. Çünkü, eğer facirden maksat kâfir ise, onun için ani ölümle hastalanarak ölmek arasında fazla bir fark yoktur, her iki durumda da gideceği yer cehennemdir.  Eğer facirden maksat fasık ise, bu takdirde müminle karşılaştırılmasının bir anlamı olmaz. Çünkü fasık da -günahlarıyla beraber yine de- mümindir.

- Hz. Enes’ten gelen bir rivayete göre Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurmuştur: “Kıyametin alametlerinden biri de ani ölümlerin vuku bulmasıdır.”  Bu hadis de zayıftır (bk. Mecmau’z-Zevaid,7/325).

- Ani ölümlerin iyi karşılanmaması, insanların gaflet içerisinde ölüme yakalanma ihtimalinden dolayıdır. Oysa hasta olan kimse, gafletten sıyrılır, tevbe istiğfar eder, hastalık da günahlarına kefaret olur, bu da kabre hazırlıklı olarak gitmesine vesile olur.

Evet, hastalık, insana sürekli şu gerçeği telkin eden en sağlam bir mürşittir: “Dikkat et, senin vücudun taştan, demirden, çelikten,  polattan değildir, her an dağılmaya müsait parçalardan oluşmuştur. Öyleyse, gururu bırak, gafletten uyan , ölümü düşün, kabre gireceğini bil, ona göre hazırlan!”


22-) "İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar." hadisini nasıl anlamalıyız?

İnsan uykuda iken güzel rüyalar görür, çeşitli beldeleri gezer, muhtelif yemekler yer. Ama bunların hepsi uyanık âlemdeki gerçek şehirlere, hakikî yemeklere nispeten birer gölge gibidir. Onlar insanın karnını doyurmaz, cebine bir şeyler koymaz. Uyandığında gerçek sermayesi ve gerçek gıdası ne ise onlarla baş başa kalır.

Dünya da ahiret hayatına göre gölge, hatta gölgenin gölgesi. Kabir âlemi âhirete göre, dünya da kabir âlemine göre gölge.

Bu dünya uykusundan ölümle uyanacak ve gerçek sermayemizi o zaman yanımızda göreceğiz. Bu ise amelimizden başkası değil. Dünyada gördüğümüz helâl ve haram işlere, kabir âleminde iyi ve kötü suretler verilecek. Onlar tâ mahşere kadar bize arkadaşlık edecekler.

Haşirle, gölge faslı son bulacak ve âhiret dediğimiz gerçekler âlemine kavuşacağız; gerçek varlığı, hakikî saadeti orada bulacağız.


23-) Ölüm meleği harici başka melekler insanın canını alır mı? Azrail (as)'ın yardımcıları var mıdır?

Azrail (a.s.) Cenâb-ı Hakk'ın emrindeki öteki melekler gibidir. Dört büyük melekten birisidir. O yalnızca kendisine verilen emri yerine getirir ve eceli tamam olmuş kulların ruhlarını alıp, bu ruhu isteyene götürür. Onun emrinde de bazı melekler vardır. Bu melekler de kendilerine Allah'u Teâlâ tarafından ulaştırılan emirleri yerine getirirler.

En'am suresi, ayet 61;  "O, kulları üzerinde hükümranlığı sürdürür ve size koruyucular gönderir, sonunda sizden birinize ölüm geldiği vakit elçilerimiz, hiç eksiklik yapmadan, onun canını alırlar."

Ayetin Açıklaması: Ve O, kullarının üstünde tek güçlüdür. O, yokluğu varlık ile, varlığı yok etmek ve bozmakla ve her şeyi zıddıyle, aydınlığı karanlık, karanlığı aydınlık, geceyi gündüz, gündüzü gece, sıcağı soğuk, soğuğu sıcak ile kahreder. Ve üzerinize koruyucular gönderir.

Onlar, sizi ve amellerinizi muhafaza ve kontrol ederler. Ki bunlar: "Onların her birini önünden ve arkasından izleyen melekler vardır, onu Allah'ın emriyle korurlar." (Ra'd, 13/11);

"(İnsan), hiçbir söz söylemez ki yanında (onu) gözetleyen, dediklerini zabteden (bir melek) bulunmasın." (Kâf, 50/18);
 
"Muhakkak ki üzerinizde koruyucu (melek)lar vardır. Şerefli yazıcılar. Her yaptığınızı bilirler." (İnfitâr, 82/10-12) âyetlerinde açıklanan meleklerdir ki, din lisanında "hafeza (koruyucu) melekler" denilir.

Filozoflar, "çeşitli unsurları ve zıt tabiatları karıştırıp birleştirerek bunlara bir mizac ve özel duygular vermesi ve bu mizac ve hisler ile onları tedbirli bir nefsi, his, hareket ve düşünce kuvvetini kabul etmeye yetenekli kılması Allah Teâlâ'nın kahrediciliği, yani kudretinin her kudretin üstünde kahrediciliği ve galibiyeti cümlesindendir. Ve hafaza (koruyucu melekler)dan maksat, o nefisler ve tedbirli ruhlar, o güçler ve rûhî melekelerdir" demişlerdir. Fakat bu izahın eksik olduğunda şüphe yoktur.

Nihayet herhangi birinize ölüm geldiği, ölümün sebepleri eriştiği zaman, onu da tarafımızdan elçilerimiz öldürür, emrimizle ruhunu alırlar. Tefsircilerin bir kısmı, bu "Resuller"in, bu ölüm meleklerinin, yine "koruyucu melekler"den ibaret olduğuna kâni olmuşlar ve "hafeza"yı "ölüm meleği"nin yardımcılarından saymışlardır. Fakat çoğunluk, ölüm elçileri olan ölüm meleği ve yardımcılarının, koruyucu elçilerinden başka olduğunu söylemişlerdir.

Özet olarak her yönüyle ilâhî hükmün altındasınız. Hayatınız, ölümünüz Allah'ın emri ile ve Allah'ın koruma ve kontrol ve ölüm elçileri, görevlileri elinde cereyan eder. Ve bu elçiler kusur etmezler. Ne korumada, ne ölümde zerre kadar bir kusur etmez, vazifelerini yapar, Allah'ın emrini geciktirmeden yerine getirirler.  (bk. Elmalılı Tefsiri)

İlave bilgi için tıklayınız: AZRÂİL.


24-) Bilim adamlarının, Turritopsis Dohrnii olarak adlandırdıkları denizanası, ölmüyormuş. Bu durum, "Bütün canlılar ölümü tadacaktır." ayetine aykırı olmaz mı?

Cevap 1:

“Bilim adamlarının, Turritopsis Dohrnii olarak adlandırdıkları bir tür denizanası, ölmüyor!” şeklindeki bilginin sınırlarını tespit etmek, yani bu ölümsüzlük süresinin ne anlama geldiğini söylemek zordur. Böyle bir denizanasının binlerce yıl yaşadığı tespit edilmiş midir? Böyle bir şeyin gerçek olması durumunda, Kur’an’la çelişir bir tarafının olup olmadığı hususuna gelelim:

Kur’an şöyle buyuruyor:

-    “Her nefis ölümü tadacaktır.” (Al-i İmran, 3/185; Enbiya, 21/35, Ankebut, 29/57)

-    “Allah’ın Zât-ı Akdesi dışında her şey helak/yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve hepiniz O’nun huzuruna götürüleceksiniz.” (Kasas, 28/88).

-    “Yerin üstünde bulunan herkes fânidir.” (Rahman, 55/26).

Bu ve benzeri ayetlerde “bütün canlıların öleceği, her şeyin yok olacağı, sonra Allah’ın huzuruna varılacağı” hükümlerini görmekteyiz.

- Bazı örneklerle, “bilimin gerçek verileriyle, Kur’an’ın doğruları arasında asla bir çelişkinin olmayacağı” hükmünü pekiştirmeye çalışalım:

a. Turritopsis Dohrnii adlı denizanasının hücre yapısını değiştirerek hayata devam etmesi, onun hiçbir zaman ölmeyeceği anlamına gelmez. İnsanlar da her zaman hücrelerini değiştiriyorlar. Altı ayda bir hücrelerinin büyük çoğunluğu, altı yılda bir de yaklaşık bütün hücreleri ölüp yeniden diriliyor ve bir haşir numunesini gösteriyorlar.

b. Güneş de füzyon olayıyla ömrünü sürdürmektedir. Güneş’in yaşamının çoğunda enerji, proton - proton zincirleme tepkimesi diye adlandırılan aşamalardan oluşur. Bu aşamalarda hidrojeni helyuma çeviren nükleer füzyon meydana gelir. Çekirdek, füzyon ile önemli derecede ısı oluşturulan tek yerdir. Güneş enerjisinin %99’u burada oluşmaktadır.

Güneş bir anakol yıldızı oluğu için şu anda korda nükleer yanma ile üretilen enerji, çekimsel çökmeyi tamamıyla durdurabilmektedir. Yani bir denge durumu vardır. Yıldız anakolda kaldığı sürece bu denge hali devam eder. Her saniye, on beş milyon derece sıcaklığındaki Güneş merkezinde, yaklaşık altı yüz ton hidrojen helyuma dönüşüyor.

Ancak, bilimsel çalışmalar gösteriyor ki, her yıldızın belli bir ömrü olduğu gibi Güneş’in de belli bir ömrü vardır, sonsuza değin enerji yaymayacaktır, bir gün o da kendi konumuna göre bir nevi ölüme mahkum olacaktır (Uzay ve Astronomi). Turritopsis Dohrnii adlı denizanasının uzun ömürlü olması, onun ölümsüz olduğu anlamına gelmez.

c. Göklerde, Hz. İsa, yerde Hz. Hızır, normal hayat standartlarının dışına çıkmış, binlerce yıldır hayatlarını sürdürmektedir, fakat yine de bir gün öleceklerdir. Turritopsis Dohrnii adlı denizanasını da bu standart çerçevesinde değerlendirmek gerekir. (Yrd. Doç. Dr. Niyazi Beki)

Cevap 2:

Denizanası grubundan Turritopsis Dohrnii türü, açık denizlerde ve okyanuslarda bulunuyor. Jelatinimsi bir vücut yapısına sahip olan bu denizanasının hayat devresi, kelebeğin veya eğrelti otlarının hayat devresini andırmaktadır.

Nasıl ki, kelebeğin hayat devresi; yumurta ile başlayıp, bir tırtıl devresi geçirmekte ve sonunda kelebek olarak hayatını devam ettirmektedir. Kelebeğin ölümüyle hayatı son bulmamakta, yumurtasıyla bir bakıma onun hayatı devam etmektedir.

Aynı şekilde, bir eğrelti otunun hayat devresi, sporla başlamakta, bu spor çimlenip 5-10 kuruş büyüklüğünde, protal adı verilen bitkiyi hasıl etmekte, o protalin üzerinde erkek ve dişi organların gelişmesiyle sperm ve yumurta hücreleri teşekkül etmekte, bu sperm ve yumurta hücrelerinin birleşmesiyle de eğrelti otu bitkisi hasıl olmaktadır. Bu eğrelti otu spor vermesiyle hayat çemberi devam etmektedir.

Bu denizanasının da hayat devresi, poliple başlamakta, daha sonra bundan medusa adı verilen  ve serbedst yüzen deniz anaları teşekkül eder. Bu medusadan plamula adı verilen yapılar hasıl olmakta, bundan da stolonlu fertler hasıl olmakta, daha sonra bu stolonlu yapılar  polip fertlerini vermekte, onlardan da toplu polipler teşekkül etmektedir. Böylece denizanasının hayat devresi tamamlanmış olmaktadır.

Burada olgun fertlerin fıtri hayatının kesin süresi bilinemediğinden, ingilizce “Nearly immortal” (hemen hemen ölümsüz) tâbiri kullanılmaktadır.

Bu konu medyada, “ölümsüz hayat” olarak takdim edildi. Bir de üstelik bunun, Kur’an-ı Kerim’deki “Her nefis ölümü tadacaktır” âyetine ters düştüğü dillendirilmeye çalışıldı.

Bu denizanasının fıtri ömrünün bilinmediği ifade ediliyor. Ancak, bu fertlerin başka canlılar tarafından yenmiş olmasıyla, onların her birinin hayatı son bulacaktır.

Yukarıdaki âyetin mânâsı mutlaktır. Yani, her canlının öleceği ifade edilmekte, fakat bunun için belirli bir devir ve süre belirtilmemektedir. Dolayısıyla, kıyametin kopması esnasında canlıların hayatının son bulması halinde de bu âyetin işaret ettiği mânâ tahakkuk etmiş olacaktır. Bu bakımdan, bilimsel veriler olarak ileriye sürülen değerlendirmelerin, âyetin ruhuna aykırı bir tarafı yoktur. (Prof. Dr. Adem Tatlı)


25-) Sekerat anında baygın olan insanlar, kelime-i şehadet getirmediği halde imanla ölmüş olurlar mı?

Sekerat anında kelime-i şehadet getiremeyen ve bu şekilde ölen insan, eğer hayatta iken iman etmişse, ölürken de imanla gittiğine hükmedilir. Kelime-i şehadet getirmemesi imanla gitmediğini göstermez.

İlave bilgi için tıklayınız:

Sekerat-ı mevt, ölüm anında çekilen sıkıntılar hakkında bilgi verir misiniz?


26-) Cuma Suresi 6.Ayet, ölümü istemenin caiz olduğunu mu ifade etmektedir?

(Cuma Suresi, 62/6): "De ki: "Ey yahudiler! Bütün insanlar bir yana yalnız kendinizin Allah'ın dostları olduğunuzu iddia ediyorsanız, haydi ölümü temenni edin bakalım, şayet sözünüze sadıksanız!"

 

Ayette Yahudilerin sözlerinde samimi olmadıkları, akıbetlerinin kötü olduğunu bildikleri halde Allah'ın dostları olduklarını iddia etmelerine karşılık ölümü istemediklerine vurgu yapılmaktadır. Allah'ın dostu olsalardı ölümden korkmazlardır. Ayet bu şekilde yahudilerin yalanını yüzlerine vurmaktadır.

 

Bakara Sûresi'nin 94. âyetinde de Yahudilere, şayet Allah katında âhiret yur­dunun başka insanlara değil sırf kendilerine ait olduğu iddiasında samimî iseler, ölümü istemeleri çağrısı yapılmış ve 95. âyetinde bunu asla yapamayacakları be­lirtilmiştir. Bu ifadeden onların âhiret mutluluğunun sırf kendilerinin olacağını id­dia ettikleri anlaşılmaktadır. Burada ise âhiretle ilgili kuruntularına değil, bütün in­sanlar içinde yalnız kendilerinin Allah'ın dostları oldukları iddiasına gönderme yapılmakta, ama kendisinden kaçıp durdukları ölümü asla temenni etmeyecekleri hatırlatılarak, bu iddialarında da samimi olmadıklarına dikkat çekilmektedir. (1)

 

Bakara Suresi'ndeki çağrı ile burada yapılan çağrı arasındaki ortak nokta ise, ölümü asla istemeyeceklerinin asıl sebebi öteki hayata dönük ümitlerini söndüre­cek derecede kötü işler yapmış ve âhiret hayatının varlığını bildikleri halde dünya hayatına taparcasına bağlanmış olmalarıdır. Bu son nokta Bakara Sûresi'nin 96. âyetinde "Yemin olsun ki, onları insanların yaşamaya en düşkünü olarak bulur­sun." şeklinde, burada 8. âyette de "kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm" denerek ifade edilmiştir. (2)

1. Bu konuda bilgi, özellikle Tora'da ölüm sonrası hayatın varlığını gösteren bazı pasaj ve ifadelere dikkat çeken açıklamalar için bk. İsmail Taşpınar, Duvarın Öteki Yüzü! Yahudi Kaynaklarına Göre Yahudilik'te Âhiret İnancı, İstan­bul 2003

 

2. Tevrat ve Yahudilik hakkında bilgi için bk. Âl-i İmrân 3/3-4; Ömer Faruk Harman, "Tevrat", İFAV Arus., IV, 363-367; a. mlf., "Yahudilik", İFAVAns., IV, 464-470; ölümün mahiyeti hakkında bk. Âl-i İmrân 3/185; nefis-ruh-insan ilişkisi için bk. Nisa 4/1; İsrâ 17/85

(İlgili ayetin tefsiri için bk. Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu:V/272-273.)

İlave bilgi için tıklayınız: Ölümü İstemek, Temenni Etmek Caiz midir?


27-) "Ruhumuzu Allah'a ulaştırmayı dilemeyen, ölümü isteyip de bir an önce ahirete gitmek istemeyen cennete giremez" sözü doğru mudur?

İslam dininde “ölümü isteyip de bir an önce ahirete gitmek istemeyen cennete giremez” diye bir prensip yoktur. Aksine “en sıkıntılı zamanlarında bile ölümü istemenin mekruh olduğu” ifade edilmiştir.

Öyle anlaşılıyor ki bu konu tamamen yanlış anlaşılmıştır. Bu konuyla ilgili Ahmed b. Hanbel'in rivayet ettiği ve Heysemî’nin “sahih” dediği hadisin meali şöyledir:


Hz. Enes anlatıyor: Resulullah (a.s.m): “Kim Allah’a kavuşmayı isterse, Allah da ona kavuşmayı ister. Kim de Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” diye buyurunca, ben “Ya Resulellah! Hepimiz ölmekten hoşlanmayız” dedim. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Bu, ölümden hoşlanıp hoşlanmama meselesi değildir. (anlatmak istediğim şudur:) Mümin ölüm anında Allah’tan (af-cennetle ilgili) müjde aldığında,  artık onun için Allah’a kavuşmaktan daha sevimli bir şey olmaz. Onun o andaki iştiyakına mukabil Allah da ona kavuşmak ister. Facir (günahlara batmış, tevbe etmemiş fasık) ve kâfir olan kimse, ölüm anında -biraz sonra karşılaşacağı- kötü durumları gördüğünden ötürü, Allah’a kavuşmak istemez, onun bu hoşnutsuzluğuna karşılık Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” (Mecmau’z-Zevaid, 2/320)

Görüldüğü gibi, hadisteki mesaj, soruda kullanılan muhtevadan çok farklıdır.

İmam Gazzali'nin de ifade ettiği gibi, hayatı boyunca samimi olarak kulluk görevini yerine getirdiği halde imansız olarak kabre giren “madenlerdeki kırmızı kibrit kadar azdır”, yani yok denecek kadar azdır. Onun da mutlaka bir sakat tarafı vardır.


“Kim Allah'a kavuşmayı arzu ederse bilsin ki Allah'ın belirlediği sürenin sonu mutlaka gelecektir. O, her şeyi bilir, her şeyi işitir." (Ankebut Suresi, 29/5) ayetinde geçen “Allah'a kavuşmayı arzu eden"den maksat, dünyada O'nun iradesine uygun olarak yaşayıp O'nun hükümlerini yerine getirenler ve bunun karşılığının kendilerine verileceğini umanlar, dolayısıyla âhiret hayatına inananlardır. “Allah'ın verdiği sürenin sonu" ifadesiyle de ölüm veya ölüm sonrasında insanların yaptıklarının karşılığını bulacakları âhiretteki yargılanma zamanı kastedilmiştir. (Râzî, XXV, 31)

Hayat geçicidir; sonunda varılacak yer Allah'ın huzurudur. Dünyada acılara katlanma pahasına, Allah'ın yüklediği görevleri yerine getirerek büyük sınavı başaranlar, "Allah'a kavuşmayı arzu edenler"dir. Bunlar, iyi olmak ve iyiliği hâkim kılmak için gayretler göstermişlerse kendi iyilikleri için yapmışlardır, Çünkü "Allah'ın hiçbir kimsenin hiçbir şeyine ihtiyacı yoktur." İnsanların bütün iyi işleri er veya geç ama mutlaka kendi faydalarına sonuç verir; onun insanlıkta ve Müslümanlıkta kemalini arttırır; Allah katındaki değerini ve derecesini yükseltir.

İşte, kim Allah'a kavuşmayı umarsa, Allah'ın cemaline ermeyi veya vaad ettiği sevaba erişmeyi isterse, elbette Allah'ın tayin ettiği vakit, vade gelecek, gelince o vaad, gerçekleşecektir. Bundan dolayı, o gelinceye kadar sabredip o kavuşmaya layık imtihanları geçirmek, güzellikleri kazanmak için çalışsın çabalasın. O, her şeyi işiten ve bilendir. Bütün o söylenenleri, bütün o sızıltıları, iniltileri işitir. Hem yegane işiten O'dur. Ve bütün inanışları, bütün niyetleri, bütün yapılan işleri, iyisini kötüsünü, hepsini bilir; hem yegane bilen O'dur. Edilen duaları işitecek, yapılan ibadetleri bilecek O'dur, başkası değil.


28-) Ölüm ayaktan mı başlar?

İbn Ebi'd-Dünya, İkrime'nin (v. 104/ 722) "Bunu tedavi edecek olan kimdir?"1 âyeti hakkında : "Ölüm meleğinin yardımcıları birbirlerine, onun ruhunu ayak ucundan çıkış yerine kadar kim terkik edecek, (üfleyecek) diye söylerler." dediğini tahric etmiştir.2

Bu soruyu, ruh boğaza geldikten sonra, rahmet ve azap meleklerinin birbirlerine soracakları da müfessirler tarafından belirtilmiştir ki, âyetin öncesi ve sonrası bu ikinci manâya daha uygun düşmektedir. "Ruh, göğsün en üst tarafı olan köprücük kemiklerine ulaştığı zaman, denilir ki, bunu tedavi edecek olan kimdir? (Ruhu köprücük kemiklerine dayanmış olan) bu kimse, artık dünyadan gerçek olarak kendisi için ayrılık olduğunu anlamıştır.

"(Ölümün şiddetinden de) bacağı bacağına dolanmıştır."3

Bu âyetteki "ayağın ayağa dolaşması" ile ise; ya ölümün şiddetinden ayakların birbirine dolaşması ve ilk önce ayakların soğuması kastedilmiştir.4

Kaynaklar:

1) Kıyâme, 75/27.
2) es-Suyûti, Şerhu’s-Sudur v. 13 a; v. 159 b.
3) Kıyâme, 75/26-29.
4) el-Âlûsî, Şihâbuddin es-Seyyid Mahmûd. c. XXIX s. 147.

(Kabir Hayatı, Prof. Dr. Süleyman Toprak)


29-) Küçük yaşta ölen bir insan cennetliktir. Belki yaşasaydı ateist olabilirdi. Bebekken ölmesi avantajlı değil mi?

Sizin bu sorunuzu evet veya hayır şeklinde cevaplamak yanlış olur. Çünkü evet dersek Cebriyeci olur, insanın iradesini reddetmiş, hayır dersek Mutezileci olur kaderi inkar etmiş oluruz. Bu konuda verilecek en güzel cevap "Allah bilir." olacaktır.

Cenâb-ı Hak bu âlemde hikmetiyle, her müsebbebi bir sebebe bağlamıştır. Bu hakikat, kaderin sebeble müsebbebe bir taalûk ettiği, şeklinde ifâde edilmiştir. Meselâ, bir çocuk müsebbeb, anne ve babası ise sebebdir. Cenâb-ı Hak o çocuğun yaratılmasını o anne ve babadan takdir etmiştir.

İşte Cebriye, sebeble müsebbebe ayrı birer kader tevehhüm etmekte, yâni ebeveyn ile çocuğu ayrı ayrı nazara almaktadır. Bunun neticesi olarak, dünyaya gelmiş bulunan bir çocuk için, madem ki onun kaderi dünyaya gelmektir. Ebeveyni olmasa da o çocuk dünyaya gelirdi, gibi hatalı bir fikre sapmaktadır.

Mutezile ise sebeplere te'sir vererek, ebeveyni olmasaydı o çocuk dünyaya gelmezdi, gibi yine bâtıl bir fikir ileri sürmektedir.

Ehl-i sünnet âlimleri, kaderin sebeble müsebbebe bir baktığını ve sebeblerin yokluğu farzedildiğinde müsebbeb için bir şey söylenemeyeceğini ifâde etmişlerdir. Yâni, yukarıdaki misâl için, eğer söz konusu ebeveyn olmasaydı çocuk dünyaya gelir miydi, sorusuna Ehl-i sünnet âlimlerinin cevabı, "Ne olacağı bizce meçhuldür." şeklindedir. Zira, ortada bir vak'a vardır. Söz konusu çocuk, o ebeveynden dünyaya gelmiştir. Ebeveynin yokluğu farzedilince, çocuğun dünyaya gelip gelmeyeceğine nasıl hükmedilecektir? Cenâb-ı Hakk'ın o çocuğu bir başka ebeveynden dünyaya gönderip göndermeyeceği hakkında bir tahmin yürütülemez.

İşte bu misal gibi, bir çocuğun uzun müddet yaşaması sonucu akıbeti ne olacağı hususu bizce meçhul olduğu için yorum yapmak doğru değildir. Ancak Allah'ın yarattığı her şey hayırlıdır. Bu bakımdan onun hakkında en hayırlısı o olduğu söylenebilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cehennemde bir kafir, Allah'ım bazılarını çocuk yaşta öldürdün, beni de çocuk yaşta öldürseydinde cennette gitseydim, diyemez mi?


30-) Hz. Hızır (as)'ın ölümü nasıl olacak?

Ayet ve hadislerde bu konuda bir bilgiye rastlayamadık. Ancak, bir insan olduğuna göre, Hz. Hızır (as) da normal diğer insanlar gibi ölecektir.

Sadece Hz. Hızır (as) değil, hiç kimsenin nasıl öleceği, nerede ne zaman öleceği bilinmez. Kuvvetli bir ihtimalle, kıyamete yakın -kıyametin kâfirlerin başında kopması için- bütün Müslümanların öleceği zamana kadar hayatta kalıp Müslümanlarla birlikte ölecektir. Çünkü kendisini olağanüstü bir konuma yerleştiren İlâhî hikmet, hangi gerekçelerle bu geçici ölümsüzlüğü kendisine bahşetmişse, bunun dünya ömrünün sonuna kadar -özellikle hep yardımlarına koştuğu müminlerin hayatta kalacakları kıyametin eşiğine kadar- devam etmesine izin vermesi, o hikmetin bir gereği olarak görünmektedir. En iyisini Allah bilir.

Hz. Hızır (as)'ın hayatı hakkında detaylı bilgi bulunmamaktadır. Kur'ân-ı Kerîm'de, Hızır (as)'ın isminden açıkça bahsedilmez. Ancak Kehf Sûresi'nin 60-82. âyetlerinde yer alan Hz. Mûsâ (as) ile ilgili kıssadan,

"Katımızdan kendisine bir rahmet verdiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kullarımızdan bir kul,.." (Kehf, 18/65)

diye sözü edilen şahsın Hızır (as) olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü bizzat Peygamber Efendimiz (asm)'den gelen sahîh hadislerde bu şahsın Hızır olduğu açıkça belirtilmiştir. (bk. Buhârî, İlm 16, 44, Tefsîru'l-Kur'ân, Tefsîru Sûrati'l-Kehf 2-4; Müslim, Fedâil 170-174).

İlave bilgi için tıklayınız:

HZ. HIZIR (AS)...


31-) Ölen kişinin tabutu musalla taşına nasıl konulmalıdır, yani ölünün başı ne tarafta olmalıdır?

- Henefî ve Şafiilerin ittifakıyla, ölünün sağ omuzu kıbleye bakacak şekilde musallaya konur. Bu hususta kadın ve erkek arasında fark yoktur.

- Hanefilere göre, imam cenazenin göğsünün hizasında durur. Bunda erkek, kadın fark etmez. Hanbelî ve Şafiilere göre, erkek için imam (veya tek başına cenaze namazını  kılan kimse), cenazenin başı hizasında, kadın için ise, cenazenin kalçaları hizasında durur. Hikmeti, kadının kalın kısmını diğer insanlara karşı örtmektir.

- Şafii Mezhebi'ne göre, mescidde cenaze namazını kılmak vacip değil, müstehaptır/sünnettir.(bk. Nevevî, Mecmu, 5/213). O halde, mescidin dışında, dışarıda da cenaze namazı kılmakta bir sakınca yoktur. (krş. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslam’ı, 2/508).


32-) Babamın vefatının elli ikinci gecesi gelince, neler yapmam gerekiyor? Bu husustaki dinî görevlerim nelerdir?

Önce şu hususu ifade edelim: İslâm'da, Peygamber Efendimizin (a.s.m.) sünnetinde ve İslâm âlimlerinin tatbikatında “ölünün kırkıncı, elli ikinci gecesi” gibi bir âdet ve ibadet şekli yoktur. Bu, olsa olsa diğer bâtıl inançlardan Müslümanların arasına sokulmuş ve hiçbir mânâsı olmayan asılsız bir iştir.

Bunun yerine, her zaman, her yerde ve her fırsatta ölen yakınlarımız için dualar okur, Fâtihalar gönderir, onların adına hayır ve hasenatta bulunur, ruhlarına Kur’ân okuruz. Bu okuduklarımız onların ruhunu serinletecek, kabirlerini nurlandıracak, varsa üzerlerindeki kabir azabını hafifletecektir inşaâllah.

Bir hadiste Peygamberimiz,

“Ölüleriniz üzerine Yâsin Sûresini okuyunuz.”

buyurarak, Kur’ân’ın kalbi sayılan bu sûreyi ölülerimizin ruhuna okumamızı teşvik etmiştir.

(bk. Mehmed PAKSU, Çağın Getirdiği Sorular)


33-) Bazı insanlar, hayat felsefelerini ölümü unutma üzerine kurmuşlar. Bu görüşe ne dersiniz?

Önümüzde hiç unutmamamız gereken, ama aksine, unutmak için ne lâzımsa yaptığımız büyük bir hakikat var: Ölüm.

Bu gafletimizin en büyük ilacı:

“Lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikrediniz.” (Nesai, Cenâiz, 3) hadis-i şerifidir...

Bu hadis-i şerifte ölümü çokça hatırlamamız ve üzerinde önemle durmamız tavsiye ediliyor. Bu tavsiyeye kulak tıkamak akıl kârı değil. Zira göz kapamak hiçbir hakikati gizleyememiştir. Ölüme sırt çevirip yarını düşünmekten kaçan insanlar, kabre geri geri gitmekten başka bir şey yapmıyorlar.

Akıllılık, ölümü unutmak değil, dünya yolculuğunun kabre doğru olduğunun ve ölümle bittiğinin şuuru içinde, ölümü aşmanın, onu geride bırakmanın yollarını aramaktır.

Derdini unutan bir hasta kısa bir süre rahat edebilir. Ama bu gaflet, hastalığın daha da ilerlemesine yol açar. Bu kısa sefanın cefası çok uzun sürer..

İmtihanları unutmak, öğrenciye, geçici bir eğlence fırsatı verebilir. Ama bu gafletin neticesi; sıkıntılar, çileler ve ıstıraplar olur. Sermayesini ölçüsüzce harcayan bir tüccar, bir süre aldatıcı bir sefa sürer. Ama bu sefanın sonu iflâsa varır..

Ölümü unutmaya çalışanların hâli, şuna benzetilebilir: Odanızda otururken, yahut bir parkta dinlenirken, yalnız kalmış bir böceğe gözünüz takılıyor. Biraz vakit geçirmek niyetiyle eğiliyor ve elinizi ona doğru yaklaştırıyorsunuz. Böcek hemen gerisin geri dönüyor ve -kendisine göre- büyük bir süratle kaçmaya başlıyor. Siz onun bu kaçışını zevkle seyrediyorsunuz. Gidiyor ve meselâ yere atılmış bir kibrit kutusunun arkasına saklanıyor.

Başınızı biraz uzatıyor, onu seyre koyuluyorsunuz. Heyecanla soluduğunu hisseder gibi oluyorsunuz.

Derken bir başka böcek onun yanına geliyor. Sizden kaçan böceğin, diğerine: “Az önce büyük bir tehlike atlattım. Bir karartı çıktı karşıma. Hemen kaçtım. Çok şükür kurtuldum.” dediğini duyar gibi oluyorsunuz...

Bizim, ölüm meleği karşısındaki durumumuz da bundan pek farklı değil. Nereye gitsek, neyin arkasına saklansak, hangi eğlenceye dalsak, onu unutmak için nelerle oyalansak netice hiç mi hiç değişmiyor. O bizi her an süzmede ve ruhumuzu almak için Rabbinden emir beklemede.

O hâlde ölümden kaçmak akıllılık değil. Akıllılık ölümü sevmek ve ruhumuzu ölüm meleğine kirsiz, lekesiz teslim etmeye çalışmaktır. İleriyi düşünmemek, ölümü unutmak insana yakışan bir hayat felsefesi olmasa gerek...


34-) Ruhlarımızı aldığı için ölüm meleği olan Azrail Aleyhisselama kızmak doğru mudur ?

35-) Ateşle azâb etmek haram ise, Hz. Ali neden ateşle azab etti?

a) İslam’da temel prensip, ateşle yakma cezasının olmamasıdır. Bu konuda şu hadisler zikredilebilir:

 “Allah her şeyde ihsanı/güzel davranmayı emretmiştir. O halde (hayvanı boğazlarken veya ölüm cezasını hak eden insanı) öldürürken güzelce öldürün ve (hayvanı da) keserken güzelce kesin/boğazlayın. Hayvanı kesecek olan kimse bıçağını keskinleştirsin ve kesilen hayvanı rahatlatsın.” (Müslim, es-Sayd ve’z-Zebaih, 57-1955-)

manasındaki hadiste, ölüm cezasının verilmesi durumunda bu cezayı en hafif, en kolay olan şekliyle verilmesi emredilmektedir.

- Hamzete’l-Eslamî anlatıyor: Resulullah beni bir seriyyenin/müfrezenin başına komutan olarak tayin etti ve:

“Eğer falanca adamı görürseniz onu ateşle yakın.” buyurdu. Ben oradan ayrılırken beni tekrar çağırdı. Yanına vardığımda şöyle buyurdu: “Eğer falanca adamı görürseniz onu öldürün, sakın yakmayın. Çünkü ateşin Rabbi ancak ateşle azap eder.” (Ebu Davud, Cihad, 122)

Bu sahih hadis rivayetleri, ateşle yakmanın caiz olmadığını göstermektedir.

b) Hz. Ali’nin ateşle yakmasına gelince;

- Soruda geçtiği üzere, Hz. Ali’nin bazı mürtetleri ateşle yaktığına dair bilgiler vardır. Bazı rivayetler de genel olarak bazı mürtedleri yaktığı şeklindedir.

Bazı rivayetlere göre ise, kendisine ilahlık isnat eden Rafizilerden Sebeiye konuluna bağlı adamları yakmıştır. İbn Hacer bu rivayetin “hasen” olduğunu bildirmiştir. (bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bari,12/270)

- Hz. Ali’nin Zutt Kabilesinden puta tapan bazı adamları yaktığına dair, İbn Ebi Şeybe’nin rivayet ettiği hadisin senedi “munkatı”/zayıftır. (İbn Hacer, a.y.)

- İkrime anlatıyor: Hz. Ali İslam dinini terk eden bazı mürtetleri ateşle yaktı. İbn Abbas bu olayı duyduğunda, “Ben olsaydım, onları ateşle yakmazdım. Çünkü, Resulullah: 'Allah’ın azabıyla (yani ateşle) tazip/azap etmeyin.' buyurdu…" İbn  Abbas’ın bu dediklerini işiten Hz. Ali: “VEYHA İbn Abbas!” dedi. (Buhari, İstitabe, 2; Ebu Davud, Hudud,1)

Alimler, Hz. Ali’nin “Veyha İbn Abbas!” sözünü iki şekilde açıklamıştır.

Birinci yoruma göre: “Veyha” kelimesi, bir kimseye acımak, üzülmek için dolayısıyla söylediği veya yaptığı şeyi beğenmemek, kötülemek için kullanılır. Buna göre Hz. Ali, ateşle yakmayı uygun görmeyen ilgili hadislerin “tenzihen mekruh”u ifade ettiğini düşündüğü için İbn Abbas’ın sözlerinden hoşlanmadığını, hadisin zahirine bakarak bunun haram olduğunu söylemesinden dolayı ona üzüldüğünü göstermek için bu sözcüğü kullanmıştır.

İkinci yoruma göre: “Veyha” kelimesi, bir şeyi beğenmeyi, bir övgüyü ifade eder. Buna göre Hz. Ali bununla şunu söylemek istemiştir: “Maşallah, İbn Abbas bu konuyu ne güzel ortaya koymuştur!” demiş ve kendisinin yaptığının yanlış olduğuna kanaat getirmiştir. (bk. İbm Hacer, Fethu’l-Bari,12/271-272; Munavî, Feydu’l-Kadir, 6/412; Avnu’l-Mabud, 12/3-4; Tuhfetu’l-Ahvezî, 5/20)

- Hz. Ali’nin söz konusu insanları ateşle yakarak öldürdüğüne dair rivayetlerdeki bilgi, alimler arasından farklı anlaşılmıştır:

Bazılarına göre, Hz. Ali bunları tamamen ateşle yakarak öldürmüştür. Diğer bazılarına göre ise, Hz. Ali onları tövbe etmeye çağırmış, bunu kabul etmeyince ateş yakmış ve onları bu ateşin dumanının sızdırıldığı bir çukura koymuştur. Bununla onları caydırmak istemiştir. Ancak onlar orada bu dumandan zehirlenerek ölmüşlerdir. (bk. Hattabi, Mealimu’s-Sünen, 3/293)

- Mürted veya ölümü hak eden başka birinin ateşle yakmanın caiz olmadığında alimlerin büyük çoğunluğu ittifak halindedir.

Ancak, bir adamı ateşle yakarak öldüren kimsenin kısasının ateşle yakılarak gerçekleştirilmesi konusunda ihtilaf vardır. İmam Malik, Şafii, İbn Hanbel, İshak b, Rahuye, Şabi, Ömer b. Abdualaziz’in başını çektiği alimlerin büyük çoğunluğuna göre, ateşle yakan, -kısas olarak- ateşle yakılır. Buna mukabil, İmam Ebu Hanife, Süfyan-ı Sevri, Ata’nın içinde bulunduğu bazı alimlere göre, ateşle yakarak öldüren kimse de -ateşle değil, kısas olarak- kılıçla öldürülecektir. (bk. Hattabi, a.y)

- Bu konuda şunu da belirtmekte fayda vardır:

Savaş esnasında ele geçirilen bir düşmanı ateşle yakarak öldürmek alimlerin ittifakıyla caiz değildir. Bu konudaki delilleri cevabın başında zikredilen ilgili hadislerdir. Eğer düşmanın bulunduğu konumu itibariyle yakmaktan başka ele geçirme veya öldürme yolu kalmamışsa, bu takdirde ateşle yakılması -alimlerin büyük çoğunluğuna göre- caizdir. (bk. el-Mevsuatu’l-Fıkhıyyetu’l-Kuveytiye, 2/125)


36-) Ya Rabbi ölümümü kolaylaştır, şeklinde bir duada bulunmak aşağı bir derece midir?

- Bu konu, dua ile ilgili herhangi başka bir konuyla aynıdır. Yani bir insanın Allah’a yalvarması ona olan tevekkülü kırar mı?

Bu sorunun cevabını Kur’an’dan verebiliriz:

 “De ki: Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki.” (Furkan, 25/77)

“Rabbena atina.../ Allah’ım! Bize dünyada da ahirette de iyilik ver..” (Bakara, 2/201)

Bu ve benzeri birçok ayette Allah’a yalvarmanın önemine işaret edilmiştir.

- Dua, imanın bir gereği, kulluğun bir nişanesidir. Sebepler dairesinde hareket etmek, örneğin ilaç kullanmak tevekküle aykırı olmadığı gibi, “Tedavi olun, şifa bulun” manasına gelen bazı hadislerde de teşvik edilmiştir. Dua etmek, yalvarmak insanın kendi âcizliğini ve Allah’a olan ihtiyacını gösterdiği için önemli bir kulluk nişanesidir.

Bu sebeple, dua etmek tevekküle aykırı değildir. Yeter ki, sebeplerin de Allah’ın yaratması için birer perde olduğu bilinsin, bu perdeler arkasında işi yapanın Allah olduğu, örneğin ilacın değil Allah’ın şifa verdiğinin farkında olunsun.

- Kaldı ki, bizzat Hz. Peygamber (asm)'in ölümcül hastalığında “Allah’ım! Ölüm sekeratı karşısında bana yardım et!” diye dua ettiğine dair hadis rivayetleri vardır. (bk. Tirmizi, Cenaiz,8; İbn mace, Cenaiz, 64; İbn Hanbel, 6/64)

Ve bu hadis rivayetini bizzat İmam Gazali de kitabına almıştır. (bk. İhya, 4/462, 463)

İmam Gazali’nin, Hz. Peygamber (asm)'in bizzat yaptığı bir işi, tevekküle aykırı olarak değerlendirmesi mümkün değildir.

Gazali, soruda geçen konuyu "İhya" isimli eserinin son bölümü olan Ahiret Hayatı kısmında işlemiştir. Bu bölüm aynı isimle mütakil bir kitap olarak her Arapça hem de Tercüme eedilerek neşredilmiştir.

Gazali Hazretlerinin buradaki açıklaması, Allah’ım! Ölüm sekeratı karşısında bana yardım et, duasıyla doğrudan ilgili bir durum değildir. Allah’a kavuşmak için ölümü isteyen kişilere göre konuyu değerlendirmiştir. İlgili yerdeki bilgiler şöyledir:

Bil ki, şu dünyaya dalan, onun süsüne aldanan ve şehvetlerine aşırı derecede muhabbet eden kimsenin kalbi, hiç şüphesiz ölümü zikretmekten gafil kalır. Hatırlatıldığı zaman da hoşlanmayıp ondan tiksinir. Onlar, Allah'ın haklarında şöyle buyurduğu kimselerdir:

"De ki: Sizin kendisinden kaçtığınız ölüm muhakkak sizi bulacaktır. Sonra siz görüleni ve görülmeyen her şeyi bilen Allah'a döndürüleceksiniz; O size bütün yaptıklarınızı haber verecektir." (Cum'a 62/8)

İnsanlar üç kısımdır:

. Dünyaya ve şehvetlerine dalanlar.
. Pişman olup yeni tövbe edenler.
. Manevî kemâlâtını tamamlamış arif kimseler.

Dünyaya ve şehvetlerine dalanlar, ölümü hiç akıllarına getirmezler. Bir gün hatırladıklarında da dünyada yapamadıkları şeyler için vahlanır, ardından da onu kötülemeye başlarlar. Bu haldeki bir kimsenin ölümü anması, hatırlaması onu Allah'a yaklaştırmaktan daha çok uzaklaştırır.

Pişman olup tövbe eden kimse ise, kalbinden korku fışkırsın, tövbe etmesinin mânası tam yerine gelsin diye ölümü sıkça anar. Bazen o, daha azığını hazırlamadan ve tövbesi tamam olmadan ölümün yakasına yapışıvereceği korkusundan dolayı ölümü hoş görmeyebilir. Fakat o, bu yönüyle ölümden hoşlanmaması bakımından mazur görülür. Bu kişi Resûlullah Efendimizin (asm),

"Kim Allah'a kavuşmayı (ölümü) istemezse, Allah da ona kavuşmayı istemez." (Buhârî, Rikâk, 41)

hadisinin tehdidi altına girmez. Çünkü bu kişi, ölümü ve Allah'a kavuşmayı kötü görüyor değil; kusurlarından dolayı Allah'a kavuşabilme fırsatını elden kaçıracağı korkusundan dolayı bunları söylemektedir.

Bu kişinin durumu, sevgilisinin razı ve hoşnut olacağı bir şekilde ona kavuşmak için hazırlıklar yapan ve bu nedenle kavuşmayı erteleyen sevdalının durumuna benzer. İşte o, bu mâna ile Allah'a kavuşmayı kötü gören biri sayılmaz.

Kişinin ölümden bu maksatla hoşlanmadığının alâmeti, onun ölüm için daima bir hazırlık içinde bulunması, ondan başka şeylerle meşgul olmamasıdır. Yoksa dünya sevgisine dalan kimselerin bulunduğu gruba dahil olur.

Manevî kemâlâtını tamamlamış arif kimseye gelince o dâima ölümü hatırlar. Çünkü ölüm, sevgiliye kavuşma zamanıdır. Seven hiçbir zaman sevdiğine kavuşacağı zamanı unutmaz. Hatta bu arifler çoğu zaman ölümün gelişini yavaş bulurlar; bir an önce günahkâr kimselerin doldurduğu bu dünyadan kurtulup âlemlerin rabbine kavuşmak için ölümün gelmesini isterler. Nitekim sahabeden Huzeyfe vefatının son anlarında şöyle demiştir:

"Dost (ölüm), bana fakirlik halimde geldi. (Bu saatten sonra) pişmanlık duyan iflah olmaz. Allah'ım! Muhakkak sen biliyorsun ki fakirlik zenginlikten, hastalık sıhhatten, ölümüm de yaşamımdan bana daha sevimli idi. Öyleyse bana ölümü kolaylaştır da sana kavuşayım." (Ebû Nuaym, Hilyetü'l-Evliyâ, 1/352)

Günahlarından tövbe edip Allah'a güzel amellerle kavuşmak arzusunda bulunan bir kimse, ölümü hoş görmemesinde mazur olduğu gibi, arif kimse de ölümü istemesi ve onu temenni etmesinde mazur sayılır.

Bu ikisinden daha yüksek bir mertebe ise, işini Allah'a havale eden, nefsi için ölümü veya yaşamı tercih etmeyen kimsenin mertebesidir. O kimse için her şeyin en iyisi ve en sevimlisi mevlâsı için en sevimli olanıdır. Böyle bir kimse ileri seviyedeki sevgi ve muhabbetinin çokluğundan dolayı rıza ve teslimiyet makamına ulaşmıştır; işte asıl gaye ve hedef budur.

Her halükârda ölümü anmakta bir sevap ve fazilet vardır. Çünkü dünya sevgisine dalan dahi ölümü anmakla yavaş yavaş dünyadan uzaklaşmaya başlar. Zira artık onun için dünyanın nimetleri sıkıntı vermeye başlar, dünyanın lezzeti gider. İnsana dünyanın lezzet ve şehvetlerini acılaştıran her şey aslında onun için bir kurtuluş sebebidir.

Resûlullah Efendimiz (asm) şöyle buyurmuşlardır:

"Sizden hiç kimse ölümü temenni etmesin. Mutlaka onu yapmak mecburiyeti hissederse, bari şöyle söylesin: 'Rabbim! Hakkımda hayat hayırlı ise, yaşat. Ölüm hayırlı ise canımı al.' " (Buhari, Merda, 19)

İlave bilgi için tıklayınız:

Ölümü istemek, temenni etmek caiz midir?

Hz. Yusuf (a.s.) en mutlu zamanında, neden ölümü temenni etmiştir?


37-) Birisini kurtarmak için kendisini kurşunun önüne atan adam intihar etmiş sayılır mı?

İntihar etmiş sayılmaz. Kurtarma amacına göre ceza veya mükâfât görür.


38-) Ebola gibi ölümcül bulaşıcı hastalıktan ölenleri yakıyorlar, bu caiz midir?

Yıkandığı takdirde hastalığın yayılma tehlikesi varsa ve başka da çare yoksa, zarureten bir şekilde yok edilir.

Yakma, ancak başka bir yolu ve çaresi yoksa caiz olabilir.

Yakma yerine yıkamadan, kefenlemeden gömülebilir.


39-) Cenaze namazı, cenazenin olmadığı yerde kılınabilir mi?

- Şafii mezhebine göre, “gaib” olan kimsenin cenaze namazı kılınabilir. Bu ister beldenin (semtin) çok uzağında ister yakında olsun fark etmez. (V. Zuhayli, el-Fıkhu’l-İslami, 2/504)

- Şafii ve Hanbelilere göre, vefat edenin kişinin ilk kılınan cenaze namazında bulunmayanların -definden sonra da olsa- bir daha bu namazı kılmaları caizidir. Hatta Şafiilerce sünnettir. (Zuhayli, 2/502)

- Hanefi ve Malikilere göre, daha önce cemaatle cenaze namazı kılınmış olan bir kimsenin üzerinde ikinci defa namaz kılınması mekruhtur. Ancak eğer daha önce kılınan cenaze namazı cemaatle kılınmamışsa ikinci defa kılınması menduptur. (Zuhayli, 2/502)

- Dört mezhebe göre, bir tek kişinin cenaze namazı kılması yeterlidir. Ancak cemaatle kılmak sünnettir. (bk. Zuhayli, 2/494)

- Camide cenaze namazının kılınması Hanefi ve Maliklere göre mekruhtur. Şafii ve Hanbelilere göre mekruh değildir. Bu ikinci görüşün dayandığı hadisin sahih, birinci görüşün dayanağı olan hadisin ise zayıf olduğu ifade edilmiştir. (Zuhayli, 2/507)


40-) Hz. Muhammed, Yahudi cenazesi için mi yoksa melek için mi ayağa kalkmıştır?

Cabir b. Abdullah anlatıyor: Bir gün bulunduğumuz yerden bir cenaze geçti, Hz. Peygamber onu görünce ayağa kalktı, biz de kalktık. Sonra biz “Bu cenaze bir Yahudiye aittir.” dedik. Bunun üzerine Resulullah (asm): “Cenazeyi gördüğünüzde ayağa kalkın.”(bir rivayette: “O da bir candır/insandır.”) diye buyurdu. (Buhari, Cenaiz, 49)

- Hâkim, yukarıdaki hadisi Hz. Enes’ten nakletmiş ve sahabe “cenazenin Yahudiye ait olduğunu” söylediklerinde ise, Peygamberimiz “Ben (Ruhunu almaya gelen) melekler için ayağa kalktım.” ifadesine de yer vermiştir.

- Bu hadis rivayetini teyit eden bir diğer rivayet de vardır. Hakim’in Abdullah b. Amr b. As’dan rivayet ettiğine göre, adamın biri Hz. Peygambere: “Kâfirlerin cenazeleri geçtiğinde önünden kalkabilir miyiz?” diye sordu. Peygamberimiz “Evet kalkın. Çünkü siz onun için değil, ruhları kabz eden (meleğe) saygınızdan kalkıyorsunuz.” diye buyurdu. (Hâkim, 1/357)

Hâkim bu hadisin “sahih” olduğunu bildirmiş ve Zehebi de onu onaylamıştır. (bk. a.y)

- Öyle anlaşılıyor ki, bu iki rivayet de -hadis kriterleri bakımından- sağlamdır.

İbn Hacer, bu ve benzeri başka rivayetlere de yer vermiş, “kötü kokusundan kalktım” şeklindeki rivayetlerin zayıf olduğunu, önceki (bu bir candır... melekler için kalktım, şeklinde ki) haberlerin sahih olduğunu bildirmiştir.

Verilen bilgiye göre, bu farklı “gerekçeler” birbiriyle çelişmez; ikisi de doğru olabilir. Hz. Peygamber (asm) -irşat maksadıyla- bir zaman o gerekçeyi bir diğer zamanda ise bu gerekçeyi belirtmiştir. (bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bari,3/179-181)