Yer ve gök, şuurlu varlıklar mıdır? Anlar, ister, seçer, cevap verir, emri yerine getirir mi?

Tarih: 03.04.2014 - 04:56 | Güncelleme:

Soru Detayı

Fussilet, 11: Sonra buhar/duman halindeki göğe yöneldi de ona ve yerküreye şöyle seslendi: "İsteyerek veya istemeyerek gelin!" Onlar şöyle dediler: "İsteyerek geldik!"

Hud, 44: Ve: “Ey arz (yeryüzü), suyunu yut! Ey sema (suyunu) tut!” denildi. Ve su çekildi ve emir yerine getirildi. Ve (gemi), Cudi (dağı)nın üzerine yerleşti. Ve zalim kavme: “Uzak olsunlar.” denildi.

- Fussilet, 11'de; yer ve göğe sesleniyor, isteyerek yada istemeyerek gelin diyor, yerin ve göğün bir iradesi varmış, ona isteyerek veya istemeyerek gelin diyor gibi, onlarda isteyerek geldiğini söylüyorlar. Hud, 44'te ise yer ve göğe emir veriliyor, yer ve gök Allah tarafından muhatap alınıyor onlara sesleniliyor, onlarla konuşuluyor, biz tabi bu konuşma nasıl bilemeyiz, fakat bu ayetlere göre yerin ve göğün şuur sahibi olduğunu söyleyebilir miyiz?

- Fussilet 12'de ise yere ve göğe vahyediyor, canlı varlıklara vahyedildiğini Huran'dan biliyoruz. İşi bal arısınada vahyediliyor vs. İnsanlara vahyediliyor fakat yer ve gök şuursuz diyorsanız buna nasıl vahyediliyor, istiyor yada istemiyor yada cevap veriyor istiyor, yer ve gök bir canlı mıdır, hayatta mıdır, şuuru var mıdır?

- Bu ayetlere göre yer ve gökte Allah'ın emrini yerine getiren şuurlu birer varlık olabilir mi?

- Yoksa yine mecaza mı vuracaksınız :) (Evrenin şuurlu bir canlı olduğuna dair öne sürülen teorileri ve makaleleri incelemenizi tavsiye ederim.)

Cevap

Değerli kardeşimiz,

- Fussilet suresinin 11. ayetinde muhatap yer ile göktür. “ikisi de isteyerek geldik”den maksat da yer ile göktür. Allah, yer ve gökle -bizim bilmediğimiz bir şekilde- onlarla konuştu ve “isteyerek veya istemeyerek (bana itaat etmek üzere) buyruğuma gelin” buyurdu. Onlar da “isteyerek geldik” dediler ve geldiler.

Bu ayette yer alan diyaloğu bir “istintak sanatı” çerçevesinde değerlendirebiliriz. Yani Cenab-ı Hak kudretinin karşısında hiçbir şeyin nazlanıp da emrine itaatsizlik edemeyeceğini, ezeli kudretin içine acizliğin sızamayacağını, dolayısıyla bir zerreyi yaratmak ile koca bir evreni yaratmak arasında hiçbir farkın olamayacağını beyan etmek üzere, hikmet lisanıyla yapılmış olan diyaloğu, istintak sanatı çerçevesinde tasvir etmek suretiyle insanların zihnine kudretinin yansımalarını nakletmiştir.

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, bu ayetin açıklamasında şunları kaydetmiştir:

“İkiniz de ister istemez gelin. Tabiatınıza uygun gelse de gelmese de ikiniz birlikte, birbirinize uyarak, bir nizam üzere hareket edin." dedi. Bütün gökyüzü içinde, yeryüzünün ve havasının birlikte hareket etmesini emreyledi. "İkimiz de isteyerek geldik" dediler."

"Bazıları bu emri ve isteyerek boyun eğmeyi şuurî mânâda anlamak istemişlerse de mutlak emre uyma ve boyun eğme manasında olması daha ağır basmaktadır. Yani verilen emirde, icra edilen tesirde her biri kendi tabiatındakinin aksine bir fiil ve harekete dahi sevkedilseler, onlar onun kabulünü bir tabiat, bir huy edinmişlerdir. Onun için hareket ve hareketsizlik gibi çeşitli tabiatta tesirleri tabiî gibi kabul ederler. İlâhî emre karşı hiçbir muhalefetleri meydana gelmez.” (Hak Dini, ilgili ayetin tefsiri)

Taberi ayete şöyle bir yorum getirmiştir: Allah söz konusu emriyle şöyle demek istemiştir:

“Ey gök ve yerküresi! İkiniz de sizin içinizde yarattığım şeyleri açığa çıkarın; Ey gök! Sen sende yarattığım güneşi, ayı ve yıldızları ortaya çıkar.. ve ey yer küresi! Sen de sende yarattığım bitkileri, ağaçları, meyveleri, ırmakları ve denizleri ortaya çıkar!” Onlar da bu emri yerine getireceklerini söylemişler.” (Taberi, ilgili ayetin tefsiri).

Bu açıklamadan da anlaşılıyor ki, ayette gök ve yerin; her birisinin kendisine mahsus bir nizam ve intizama girmeleri, ilahi takdirce ön görülen amaçların tahakkukuna hizmet edecek şekilde bir huy ve tabiata bürünmeleri hikmet lisanıyla veya “Kün” ile emredilmiş ve onlar da “feyekun” olmuşlardır.

Buna göre bu ayetteki ilahi kudretin gücü ve varlıkların bu kudrete boyun eğmelerinin zorunluluğunun tasviri yapılırken,

“Allah bir şeyi dilediğinde O’nun buyruğu, sadece 'Ol!..' demektir, hemen oluverir...” (Yasin, 36/82)

mealindeki ayetin bir nevi açıklaması yapılmıştır.

- Bu ayetteki gıyabi üslûbun hitaba dönüşmesinden şu dersi anlamak mümkündür:

Yüce Allah, bütün kâinatın bağlandığı adalet ölçüsüne en çok riayet etmesi gereken insan ve cinlerin durumunu gözler önüne seriyor ve âdeta şöyle buyuruyor:

“Şuursuz gök ve yer cisimleri, azametli kütlelerine rağmen, Allah'ın koyduğu kanunları çiğnemiyorlar, onlara riayet edip itaat ediyorlar. Sizin (Ey şuurlu varlık olan insan ve cinler!..) Allah'ın hükümlerine daha çok riayet etmeniz gerekmez mi? Hangi cesaretle bu koca kâinatın sahibine karşı isyana cür'et ediyorsunuz?"

Burada, insanların göklerdeki adalet ölçüsünün sınırları aşmaları ve kozmik dengeyi bozmaları değil, insanların kendileri için belirlenen şeri ölçüleri, Kur’an’ın ortaya koyduğu adalet ölçülerini aşmamalarına yönelik bir uyarı vardır.

- Keza, “Ey arz (yeryüzü), suyunu yut! Ey sema (suyunu) tut!” denildi. Ve su çekildi ve emir yerine getirildi. Ve (gemi), Cudi (dağı)nın üzerine yerleşti. Ve zalim kavme: ‘Uzak olsunlar’ denildi.” (Hud, 11/44) mealindeki ayetin ifadesini de yukarıdaki açıklamalar çerçevesinde anlamak gerekir.

Evrenin -bizim insan olarak anladığımız şekliyle- şuurlu olduğunu söyleyen teoriler, bugünkü konumuyla ilmi açıdan bir değer ifade etmeyebilir. Ancak, bizim bilmediğimiz bir şekilde Allah’ın tekvini, ontolojik emirlerini dinleyecek bir konumda olduğunu düşünebiliriz. Hz. Peygamber (asm)’e hayvanların, taşların, ağaçların -bir mucize eseri olarak- konuştuklarını biliyoruz. Hz. Süleyman’ın kuşdilini, karınca dilini bildiğini de yine Kur’an’dan öğreniyoruz.

Bu misallerin paralelindeki bir misal olarak da Allah’ın şuurlu varlıklar yanında, şuursuz ve cansız varlıklara da vahyettiğini Kur’an’dan öğreniyoruz. Mealini vereceğimiz şu ayetlerde bu gerçeğe yönelik ilahi beyanlar vardır:

“Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kurdukları çardaklardan kendine göz göz ev (kovan) edin. Sonra da her türlü meyveden ye de Rabbinin sana yayılman için belirlediği yolları tut.” (Nahl, 16/68),

“Allah bir şeyi dilediğinde O’nun buyruğu, sadece 'Ol!..' demektir, hemen oluverir...” (Yasin, 36/82)

“Derken, iki gün içinde, gökleri yedi kat olarak şekillendirdi ve her bir göğe kendisine ait işi vahyetti.” (Fussilet, 41/12),

“Yer o müthiş depremiyle sarsıldığı zaman… Ve yer bağrındaki ağırlıkları çıkardığı zaman… İnsan şaşkın şaşkın: 'Ne oluyor buna!' dediği zaman… İşte o gün yer, üstünde olan biten her şeyi anlatır: Çünkü Rabbin ona bunları vahyeder.” (Zilzal, 99/1-5)

- Hayat ya da canlılık, tarifi net olarak yapılamamış bir kavramdır. Bu yüzden neyin canlı olduğu neyin canlı olmadığı konusunda tam bir ittifak yoktur. Mesela bitkiler hayvanlarla kıyaslandığında aynı türden bir canlılığa sahip olmadığı açıktır. Canlılığın en önemli özelliği olan bilinç açısından (yani kendisinin ve çevresinin farkında olmak ve bunlardan acı veya sevinç duyacak bir hassasiyet ve şuura sahip olmak açısından) konuya bakarsak: Eskiden şuur ve duygu atfedilemeyen bitkilerin günümüzde etrafındaki insanların ruh halinden ve seslerin niteliğinden etkilendikleri bilimsel deneylerle ispatlanmış durumda.

Demek ki, bitkilerin de -hayvanlar kadar olmasa bile- bir duygu ve bilinç dünyası var. Benzer şekilde etrafımızdaki -şimdilik cansız kabul ettiğimiz- bir çok şeyin de bitkiler kadar olmasa da bir çeşit duygu ve bilinç dünyasının sahip olabileceğine işaret eden görüşler var. Mesela bunlardan suyun etrafından nasıl etkilendiğini gösteren yayınlar buna örnek olarak verilebilir: Japon araştırmacı Dr. Masaru Emoto’nun yaptığı çalışmalar su moleküllerinin ve atomlarının bir insan duyarlılığına sahip olduğunu ‘resm’en ortaya koyuyor.

Bütün bunlardan şu çıkıyor: Biz henüz hayatın ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Hayat denilen hakikatten her varlık farklı bir şekilde hissedardır. Bir çok şey bize onların da hayat sahibi olabileceğine (yani kendilerinden ve çevrelerinden haberdar olabileceği, hatta acı veya lezzet duyabileceğine) dair ipuçları sunmaktadır. Üstad Bediüzzaman "Küremiz hayvana pek benziyor, âsâr-ı hayat gösteriyor.” demekle buna işaret ediyor. (Sözler, Lemaat)

Ayrıca, kuru hurma kütüğünün Peygamberimiz (asm)'in ayrılığından ağlaması, Sebîr Dağının, "Yâ Resulallah, benden ininiz. Korkarım, benim üstümde sizi vururlarsa Allah beni tâzip eder. Onun için korkarım." demesi gibi olaylar söz konusudur.

Diğer taraftan "(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir." (Bakara, 2/74)

"Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı tesbih etmektedir. O, azizdir, hakimdir." (Hadid, 57/1) gibi ayetler var.

Bütün bunlar göz önünde alındığında karşımıza iki şey çıkıyor:

Bunlar bizim anladığımız anlamda olmasa da bir hayata sahip olabilirler. Hayata sahipseler bir çeşit şevk ve lezzete sahip olabilirler.

Veya her şeye müekkel olan (yani ondaki ilahi tecellilere nezaret eden) bir melek vardır ve bu şuur ve lezzet alametleri o meleklere ait olabilir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun