Nûh tûfanı, bütün dünyayı / yeryüzünü kaplamış mıdır? İnsanlığın soyu Hz. Nûh'un oğullarından mı devam etmiştir?

Soru Detayı
Hz. Nûh'un bedduasından bütün kâfirler etkilenmiş midir?
Cevap

Değerli kardeşimiz,

Hz. Nûh (as) bugünkü Irak topraklarında bulunan Kûfe’de ikamet ediyordu. Kavmi de o bölgede yaşıyordu. Bunlar inançsızlık ve dalâlette çok ileri gitmişlerdi. Bu kavmin sapıklıktan kurtulup hidâyete ermesi için Cenab-ı Hak Hz. Nûh’a peygamberlik vazifesi verdi. O sıralar Hz. Nûh kırk yaşındaydı. Hz. Nûh yılmadan ve bıkmadan insanları hakka dâvet etti. Onları Allah’a inanmaları ve tanımaları için çağırdı. Îman ve küfür mücadelesi bütün şiddetiyle devam etti. Fakat, kavmi inatla küfürlerinden vazgeçmediler, hakkı kabul etmediler.

Nûh sûresinde, Hz. Nûh’un Cenab-ı Hakk'a ilticası şöyle ifade ediliyordu:

“Ey Rabbim! Kavmimi gece gündüz imana çağırdım. Fakat ben dâvet ettikçe onlar daha çok kaçtılar. Her ne zaman onları bağışlaman için Senin mağfiretine çağırdıysam, parmaklarını kulaklarına tıkadılar, beni görmemek için elbiselerini başlarına geçirdiler. İnat ettiler, kibirlendikçe kibirlendiler.” (Nûh, 71/5, 6, 7)

Bir türlü hidâyete yanaşmayan Hz. Nûh’un kavmi, peygamberlerinin kendilerini korkuttuğu azabı dilleriyle istediler. En sonunda Hz. Nûh şöyle duâ etti: 

“Ey Rabbim, mağlup düştüm; benim intikamımı al.” (Kamer, 54/10)

“Ey Rabbim, kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma. Çünkü, Sen onları yeryüzünde bırakırsan Senin kullarını saptırırlar. Ve ancak kâfir ve günahkâr nesiller dünyaya getirirler.” (Nûh, 71/26, 27) 

Daha sonra Cenab-ı Hakk'ın öğretmesiyle Hz. Nûh bir gemi yaptı. Kendisine îman eden üç oğlu ile birlikte mü’minlerin tamamı seksen kişi idi. Gemiye Hz. Nûh’a inananlar bindi. Her hayvandan da bir çift alındı. Yerden fışkıran sular ve gökten yağan yağmur kısa zamanda her tarafı deryâya çevirdi. Gemide bulunanlardan başka bütün insanlar ve canlılar helâk oldu. Tûfan dindikten sonra gemi Musul civarında bulunan Cûdi dağına oturdu.

Tûfanın bütün yeryüzünü kaplayıp kaplamadığı hususunda değişik rivâyetler vardır. Suların en yüksek dağları bile aşmasından dolayı yeryüzünün her tarafını kapladığı görüşünde bulunan âlimler varsa da, ağırlıklı ve umumun kabul ettiği görüş, Tûfan'ın bütün Dünyayı değil sadece Nûh aleyhisselamın kavminin yaşadığı bölgeyi kaplamış olmasıdır. Çünkü Hikmet cihetiyle bakıldığı zaman Nûh Tûfanının, sadece Nûh kavminin yaşadığı bölgeleri içine alacak şekilde meydana gelmiş olması beklenir. Nitekim, bu kavimden sonraki Lût, Âd ve Semud kavimlerine gelen musibetler de, sadece o kavimlerin yaşadığı bölgelerde görülmüştür. Eldeki veriler, getirilen yorumlar ve genel kanaat, Nûh kavminin Lût Gölü çevresi ile Mezopotamya arasında olduğu yönündedir. Dolayısıyla Nûh Tûfanın da bu bölgeyi içine alacak tarzda meydana gelmesi muhtemeldir.

Nûh Tûfanından sonra insanlığın soyunun kimden devam ettiği konusunda farklı görüşler vardır.

Konuyla ilgili bazı âyetler vardır. Bunlardan ikisi şöyledir:

“Hem o (Nûh)un neslini bâki kalanlar kıldık.” (Saffat, 37/77)

“Ey Nûh'la beraber gemiye taşıyarak kurtardığımız kimselerin soyundan olanlar!.." (İsra, 17/3)

Bazı  tefsir ve tarih kitaplarında, Kitab.ı Mukaddes’teki bilgiler doğrultusunda bütün insanlığın sadece Nûh’un Sâm, Ham ve Yâfes isimli üç oğlunun soyundan gelişip yayıldığı belirtilir. Buna göre Nûh tûfanından kurtulan başka insanların soyu tükenmiş; bütün yeryüzünde sadece Nûh’un soyu devam etmiştir. Tefsirlerde buna karşılık iki farklı görüşten daha söz edilmektedir:

a) Şevkânî’nin aktardığı bir görüşe göre âyetteki “Nûh’un soyu”ndan maksat, onunla birlikte tûfandan kurtulan müminlerdir. Nitekim İsrâ süresinde (17/3) Nûh ile birlikte taşınanların soyundan, Hud sûresinde de (11/48) Nûh ile birlikte olan gruplardan, milletlerden (ümem) söz edilmektedir. Buna göre Nûh ile birlikte kurtulanların soyu da devam etmiştir.

b) Tûfanın bütün dünyayı kapladığı, dolayısıyla yeryüzünde Nûh’un gemisinde bulunanlardan başka kurtulan kalmadığı, görüşü yaygın olmakla birlikte Nûh’un, Hz. Muhammed gibi bütün insanlığa gönderilmediği, sadece kendi kavminin peygamberi olduğu, şu halde burada ve diğer ilgili âyetlerde verilen tûfanla ilgili bilgilerin de bu sınır dahilinde anlaşılması gerektiği kanaatinde olanlar da "tûfan bölgeseldir; Nûh’un davetinin ulaşmadığı, tûfanın dışında kalan bölgelerdeki insanların nesilleri de devam etmiştir", demektedir. (bk. Elmalılı, Hak Dini; Diyanet, Kur’an Yolu)

Buna göre, Nûh’un çocuklarından başkalarının soyları da devam etmiştir. “Zürriyetini de sürekli bakî kalanların ta kendileri kıldık.” âyeti, kâfir olanların dışındakilerin zürriyetini kastetmektedir. Çünkü biz kâfir olanların zürriyetlerini suda boğduk, demek olur. (Kurtubi, el-Camiu li.Ahkami’l.Kur’an)

Hz. Nûh’un gemisinde bulunan insanlardan başka kimsenin kalıp kalmadığı ve Tûfandan sonra insanlığın hangi soydan devam ettiği gibi konuların özetini Merhum Elmalılı’nın açıklamasıyla verelim:

"Nûh’un üç oğlu; Sam, Ham, Ya'fes ve bunların eşlerinden başka, diğer gemide bulunanların hepsi nesil bırakmayarak vefat etti" demişlerse de biz bunu Hûd Sûresi'nde geçen,

 "Denildi ki: Ey Nûh! Bizden sana ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere selam ve bereketlerle gemiden in." (Hûd, 11/48)

âyetine uygun bulmuyoruz. Çünkü "seninle birlikte olanlar" dan maksadın, "O'nunla beraber iman edenler pek azdı." (Hûd, 11/40) diye buyurulan az kişiler olduğu açıktır. O halde buradaki Kasrın (Tahsisin) gemidekilere değil, boğulanlara göre izafî olması daha uygundur. Bununla beraber denilebilir ki, bütün gemidekilerin nesilleri tağlib yoluyla (çoğunluk itibarıyla) onun zürriyeti hükmünde tutulmuş ve bu şekilde baki kalanların hepsi onun zürriyeti olarak sayılmış, ona ikinci Âdem denmiştir.

Taberî der ki: Arap Sam evladından, Sudan Ham evladından, Türk ve diğerleri Ya'fes evladındandır. Ebu Hayyan da "Bahr"de bunu naklettikten sonra şöyle kaydediyor: Bir grup da şöyle söylemiştir: "Allah Teâlâ Hz. Nûh'un zürriyetini baki bırakıp neslini uzatmıştır. Bununla beraber bütün insanlar onun nesliyle sınırlı değildir. Ümmetler içinde ona ait olmayan da vardır." Alûsî, de şu mütalaada bulunmuştur: Sanki bu grup, suda boğulmanın genel olduğunu söylemiyor. Nûh (a.s.) kâfirler aleyhinde dua etmiş, fakat dünya halkının hepsine gönderilmemiştir. Çünkü peygamber gönderilmenin genel olması ilk önce peygamberlerin sonuncusu olan Hz. Muhammed (s.a.v.)'in özelliklerindendir. Genel olduğunu söyleyip de kasrı, boğulanlara nispetle yapmış olması da caizdir. (bk. Elmalılı, Hak Dini)

Hz. Nûh'un: “Ey Rabbim, kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma." diye ettiği duaya yeryüzündeki bütün kâfirlerin dahil olup olmadığı konusuna gelince:

Âyette söz konusu olan “arz” kelimesi, Kur’an’da, bazen dünya/yeryüzü, bazen de belli bir arz/toprak/yer anlamında kullanılır. Mesela:

“Onlar, Arz’dan çıkarmak için seni tedirgin edip dururlar.”(İsra, 17/76)

mealindeki âyette geçen Arz’dan maksat Mekke’dir. Onun için bu kelime meallerde genellikle “yurdundan” şeklinde geçer.

“Rumlar Arzın yakınında/yakın bir yerde yenildiler.”(Rum, 30/2)

mealindeki âyette geçen Arz kavramı, Hicaz bölgesi (veya Bizans/Fars bölgesi) anlamında kullanılmıştır.

O halde, eğer Nûh tûfanının bölgesel olduğu ispat edilirse, Hz Nûh’un:

“Ey Rabbim, kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma." (Nûh, 71/26)

mealindeki âyette geçen ARZ kelimesini “yeryüzünde” değil de, onun kavminin barındığı bölge anlamında kabul etmekte hiçbir ilmî sakınca yoktur. Şüphesiz ki, bu konu tartışmalı bir konudur. Küresel veya bölgesel olsun, Arz kelimesi iki anlama da uygundur.

Şu yazıyı da okumanızı tavsiye ederiz:

NÛH’UN GEMİSİ deyince hemen Nûh Tûfanı hatırlanır ve arkasından da bir takım sorular gelir:

. Nûh Tûfanı bütün yer yüzünü kaplamış mıdır?
. Nûh Aleyhisselâm, gemiye koyduğu her canlı çiftini nasıl temin etmiştir?
. Tûfan sonrasında gemi nereye oturmuştur?..

Nûh Aleyhisselâmın hadisesine, büyük Semavi Kitaplar yer verir. Ancak bu Kitaplarda olayın bütün ayrıntılarına inilmediği için, burada bir takım yorum ve değerlendirmeler yapılır. Bazı Hıristiyan araştırıcılar, Tûfanın bütün yer yüzünü kapladığını ve gemiye bütün canlı çeşitlerinin alınmış olduğunu ileri sürerler.

Hz. Nûh; Kur’an’da ve Tevrat’ta, büyük peygamber arasında anılır. Hz. Nûh’un, insanlık tarihinde çok önemli bir yeri vardır. Hz. Âdem’den sonra O’nun çevresindeki sınırlı sayıda kimse ile insanlık yeniden yer yüzünde yayılmış ve genişlemiştir. Peygamber olarak gönderildiği kavmi, “Nûh Tûfanı” olarak bilinen büyük bir musibete maruz kalmıştır.

Bu tûfan hadisesine Kur’an.ı Kerim’de muhtelif sûrelerde yer verilir.

“Artık ona vahyettik ki, bizim gözlerimizin önünde (muhafazamız altında) bildirdiğimiz şekilde gemiyi yap. Vaktaki emrimiz gelir de tennur kaynamaya başlarsa, hemen o gemiye her cinsten eşler halinde iki tane ve bir de, içlerinden, daha önce kendisi aleyhinde hüküm verilmiş olanların dışındaki aileni gemiye al. Zulmetmiş olanlar konusunda bana hiç yalvarma. Zira onlar kesinlikle boğulacaklardır.”1

Cenab-ı Hak, bu geminin kendi yardımıyla yapılacağını bildiriyor. Bazı tefsir âlimleri de bu âyetten, geminin yapımında, Nûh Aleyhisselâma Cebrail (A.S.)’ın yardımcı olduğunu anlatmışlardır.2

Tennur’un ateşlenmesi, tandır olarak dilimize geçen ve fırın manasına kullanılan ekmek pişirilen yerden suların fışkırdığı zaman şeklinde yorumlanabildiği gibi, geminin buharlı bir gemi olduğu ve bununla buhar kazanının ateşlendiği şeklinde de ifade edilmiştir.2

Yer yüzünde buharlı geminin 1700’lü yıllarda kullanılmaya başlandığı hatırlanırsa, Hz. Nûh’un gemisinin bize insanlık tarihini anlama bakımından çok önemli ip uçları sunduğu söylenebilir.

Nûh Aleyhisselâma, Tennur kaynamaya başlarsa, vakit geçirmeden hemen her canlıdan birer çift alması emrediliyor. Hz. Nûh, yolculuk esnasında ihtiyaç duyacağı evcil hayvanlardan; tavuk, koyun, keçi, deve, sığır ve at gibi varlıkları almış olmalıdır. Yoksa, kelebekten karıncaya, yılandan köstebeğe varıncaya kadar bütün canlıların gemiye alınmasına ne gerek, ne ihtiyaç ve ne de zaman vardır.

Bu olayda suların hem yerden fışkırdığı ve hem de gökten indiği bildirilir.

“Biz de derhal nehir gibi devamlı akan bir su ile göğün kapılarını açtık. Ve yeri de pınarlar halinde fışkırttık. Artık su, takdir edilmiş bir emre binaen birbirine kavuşuverdi. Nûh’u da tahtalardan yapılmış, çivilerle çakılmış gemiye bindirdik.”3

Tûfan sonunda geminin Cûdi dağına oturduğu belirtilir:

“Kafirler boğulduktan sonra yerle göğe ‘Ey yer suyunu yut ve sen ey gök suyunu tut!’ diye emir buyuruldu. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdi üzerinde yerleşti ve ‘Kahrolsun zalimler’ denildi.”4

Cûdi, Türkiye’nin Güneydoğusunda Şırnak dolaylarında 2000 m. yüksekliğinde bir dağdır. Hz. Nûh’un Irak dolaylarında irşatta bulunduğu, Cûdi ismiyle Musul, Cizre ve Şam’da da birer dağın mevcut olduğu ve geminin de bu havalide bulunduğu rivâyeti de vardır.5

Cûdî, kelimesinin özel isim değil de sıfat olarak kabul edilmesi halinde, “bereketli, münbit yer” anlamına geleceği, Nûh Aleyhisselâmın da;

“Yarabbi! Beni bir mübarek menzile indir.”6

duasında bulunduğu, dolayısıyla geminin verimli bir arazinin yakınına inmiş olabileceğinden de söz edilir.7

Tevrat’ta bu geminin Ararat (Ağrı) dağına yerleştiği bildirilir8. Hz. Nûh’un gemisinin Ağrı dağında olması mümkün değildir. Çünkü, bu dağın yüksekliği 5165 m. dir. Devamlı buzla kaplı olan bu dağın tepesine, gemiden inecek insanlar burada nasıl hayat sürdüreceklerdir? Zirvede çok azalan hava basıncı sebebiyle biyolojik olarak normal hayatın devamı âdeta imkânsızdır.

Kutsal kitaplarda Hz. Nûh’un, dünyanın hangi bölgesinde yaşadığı ve Tûfan olayının nerede geçtiği hakkında açık bir hüküm yoktur. Kur’an, Nûh kavminin putlarıyla alâkalı olarak şunu ifade eder:

“Ve dediler ki: Sakın ilâhlarınızı bırakmayın; hele Ved’den, Suvâ’dan, Yegûs’tan, Ye’ûk’tan ve Nesr’den asla vazgeçmeyin!”9

Bu isimdeki putlara Arabistan’da rastlanmakla beraber, Mezopotamya ilâhlarına ait ay ve yıldızları sembolize eden mahalli isimler olduğu, buradan hareketle Nûh kavminin Mezopotamya bölgesinde bulunmuş olabileceğine hükmedilir.10

Kur’an.ı Kerim’de, Tûfanla ortadan kalkan Nûh kavminin topraklarına önce Âd kavminin daha sonra da Semûd kavminin mirasçı geldiği ve bu yerin de İrem şehri olduğu belirtilir:

“Düşünün ki O sizi, Nûh kavminden sonra onların yerine getirdi ve yaradılışta sizi onlardan üstün kıldı. O halde Allah’ın nimetlerini hatırlayın ki, kurtuluşa eresiniz.”11

Âd kavminden sonra da aynı yere Semûd kavminin getirildiği belirtilir.

“Düşünün ki, (Allah) Âd kavminden sonra yerlerine sizi getirdi. Ve yeryüzünde sizi yerleştirdi.”12

“Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine; direkleri (yüksek binaları) olan, ülkelerde benzerleri yaratılmamış İrem şehrine, o vadide kayaları yontan Semûd kavmine.”13

İrem şehrinden Tevrat’ta da söz edilir. Dolayısıyla Nûh kavminin Tûfandan önce yaşadığı yerin İrem şehri olması kuvvetle muhtemeldir. Bu yerleşim yerinin Lut Gölü’nün güneybatısında Edom’un merkezi olduğu bildirilmektedir.14

Tûfandan sonra Nûh Aleyhisselâmın, yanındaki az sayıdaki kimse ile Mezopotamya’nın Ur şehrine yerleştiği kanaati hakimdir. Kur’an.ı Kerim de bunların az sayıda olduğuna dikkati çeker:

“...Zaten beraberinde iman eden pek az insan vardı.”15

Tevrat’ta ve Yahudiliğin ikinci derecede kutsal kitabı Telmud’un haberlerinde, Hz. İbrahim’in büyük dedesinin Nûh Aleyhisselâm olduğu ve O’nun ölümüne kadar yanında Ur şehrinde kaldığı belirtilir.16

Hikmet cihetiyle bakıldığı zaman Nûh Tûfanının, sadece Nûh kavminin yaşadığı bölgeleri içine alacak şekilde meydana gelmiş olması beklenir. Nitekim, bu kavimden sonraki Lût, Âd ve Semud kavimlerine gelen musibetler de, sadece o kavimlerin yaşadığı bölgelerde görülmüştür. Eldeki veriler, getirilen yorumlar ve genel kanaat, Nûh kavminin Lût Gölü çevresi ile Mezopotamya arasında olduğu yönündedir. Dolayısıyla Nûh Tûfanın da bu bölgeyi içine alacak tarzda meydana gelmesi muhtemeldir. Bu Tûfanının bütün yer yüzünü kaplamış olmasının hiçbir mantıklı açıklaması yoktur.

Hz. Nûh (A.S.) yaşadığı devirle ilgili açık bir belge olmamakla beraber, Tevrat haberlerine dayanarak, bunun Milâttan Önce 22. veya 21. yüzyıllarda olabileceği belirtilir.17 Tevrat’ta Hz. Nûh’un torunu Azer’in oğlu İbrahim’in Tûfandan 292 yıl sonra doğduğu ve büyük dedesi Hz. Nûh’un yanında büyüdüğü ve 15 yaşına geldiğinde Hz. Nûh’un vefat ettiği bildirilir.18

Hz. Nûh’un gemisinin karaya çıkışıyla alâkalı olarak bazı araştırıcılar Milâttan Önce 2.347 yılını19, bazıları da 2.650 yılını vermektedirler20. Bunlara dayanarak Nûh Tûfanının yaklaşık olarak Milâttan 2.500 yıl önce meydana gelmiş olabileceğini söylemek mümkündür.

Sonuç olarak denilebilir ki, Nûh Tûfanı, günümüzden yaklaşık 4.500 yıl önce, Lût Gölü’nün güneybatısında bugünkü Edom’un merkezi olan İrem şehri ve çevresinde cereyan etmiş, gemiye kendilerine ihtiyaç duyulacak evcil hayvanlardan bir erkek bir dişi olmak üzere birer çift alınmış, Tûfan sonrasında gemi Mezopotamya civarında bir dağa oturmuş, gemidekiler de Nûh Aleyhisselâmla birlikte Mezopotamya’daki Ur şehrine yerleşmiş olmalılar...

DİPNOTLAR:

1. Müminun /27
2. Bilmen, Ö.,N. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meâli lisi ve Tefsir. 1971, 5.cilt, s 143.
3. Kamer, 54/11.13;
4. Hud, 11/44;
5. Yıldırım, S. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meâli, 1997;
6. Müminun, 23/29;
7. Sarıkçıoğlu, E. Dinler Tarihi. Isparta, 2000, s.65;
8. Tekvin, 4,8;
9. Nûh, 71/23;
10. Höfner, M. Die Voislamische Religionen Arabiens. Stuttgart, 1970;
11. A’raf, 7/69;
12. A’raf, 7/74;
13. Fecr,  89/7;
14. Davis, D.J.The Westminster Dictionary of The Bible. Philadelphia, 1944, s.267;
15. Hud, 11/40;
16. Tevrat, Tekvin, XI, 26; Talmud, 31 vd.;
17. Bucaille, M. Tevrat, İnciller ve Kur’an. Terc. M.Ali Sönmez. Konya, 1979,s.61;
18. Tevrat, Tekvin, 36,43; 1.Tarih l, 54;
19. Günel, A. Türkiye Süryanileri Tarihi;
20. Sarıkçoğlu, E. Kur’an ve Arkeoloji Işığında Hz. Nûh ve Tûfan Olayına Yeni Bir Yaklaşım. İslam Araştırmaları Dergisi, Cilt 9, sayı:1.4, 1996, s.201.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorumlar

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.