Kur'an-ı Kerim'in bizler tarafından anlaşılamayacağını, hatta tefsircilerin dahi bunu anlamadığını, meallerin hiç okunamayacağını söyleyenler var. Ne dersiniz?

Tarih: 04.04.2009 - 00:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

1. Öncelikle böyle söyleyen ve bunu savunan insanların hepsinde art niyet aramamak gerekir. Bir kısmı Kur'an'ın yanlış anlaşılacağı endişesinden, bir kısmı meseleyi bilmediğinden, bir kısmı da İslam'ın anlaşılacağı endişesinden bu hataya düşmektedirler. Son ikisini bir grup sayarsak bir büyüğümüzün şu beyanlarıyla aynı şeyi söylemiş oluruz:

"Kur'anı Hakîmin esrarı bilinmiyor, müfessirler hakikatini anlamamışlar” diye açıklanan fikrin iki yüzü vardır ve onu söyleyenler iki taifedirler:

Birincisi hak ve tedkik ehlidir, derler ki; Kur'an bitmez ve tükenmez bir hazinedir. Binaenaleyh, anlaşıldığı nasıl iddia edilebilir. Bundan maksadın ne olduğunu ileride âçıklayacağız.

İkinci taife, ya akılsız bir dosttur, kaş yapayım derken göz çıkarıyor veya şeytan akıllı bir düşmandır ki, İslamî hükümlere ve imanî hakikatlere karşı gelmek istiyor.

2. Tarihte ya da günümüzde bir takım insanlar Kur'anı Kerim'i âdeta bir beşer kelamı derecesine indirmiş ve "Anlaşılmayacak nesi var? İşte şu, şu ayetlerin bütün demek istedikleri şundan ibarettir..." gibi bir düşünceye girmişlerdir. Oysa Allah'ın sonsuzluğu gibi O'nun kelamının manaları da sonsuzdur. Her geçen gün o manaları bizlere sürekli açıklayacağını yine kendisi haber vermektedir. (Fussilet, 41/53; Kıyame 75/19) İlimler geliştikçe Kur'an’ın manaları da sürekli açılacak, ama hiç bitmeyecektir.

3. Bizlerin Kur'an-ı Kerimi anlayamayacağımız iddiasını bizzat Kur'an-ı Kerim reddetmektedir: "Kur'an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalplerin üzerinde kilitleri mi var?" (Muhammed, 47/24) Bu hitap sadece alimlere ve "büyüklerimize" yönlendirilmemiştir. Herkesedir, hatta müşriklere ve kâfirleredir. Akıl ve zekâ ayrı ayrı şeyler kabul edilirse "çoğu akılsız" (Hucurat, 49/4)olan müşrik ve kâfirler Kur'an'a çağrılır ve onu düşünüp anlayamayacağı nasıl, söylenebilir?

"Andolsun biz Kur'anı zikir (öğüt, düşünme ve hatırlama) için çok kolay kıldık. Hiç düşünen yok mudur?" (Kamer, 54/17, 22, 32, 40.) ayeti kerimesi, her halde bir hikmetten ötürü Kur'an’da dört defa tekrar edilir. Fıkıh usulü okumuş olanlar bunun da umuma hitap ettiğini anlayacaklardır.

"Bak onlara âyetleri nasıl apaçık açıklıyoruz, sonra da nasıl çevriliyorlar." (Mâide, 5/75) Allah'ın ayetlerini apaçık kıldığı konusunda Kur'an-ı Kerim'de otuzdan fazla ayet-i kerime vardır. (Bk. M.Fuad Abdülbaki, el-Mu'cemul-Mufehres 141-147. )

4. Kur'an’ın en büyük muallimi ve tatbikatçısı olan Resulullah Efendimiz (asm) de hem sözleriyle, hem fiili ile Kur'an'dan (teb'îz için olan -dan ekine dikkat buyurulsun) herkesin anlayabileceğini beyan buyurmuştur. Veda Hutbesinde öyle ya da böyle, her mü'mine şu duyuruyu yapmışlardır:

"Size iki şey bırakıyorum. Onlara tutunduğunuz sürece sapmayacaksınız: Allah'ın Kitabı ve O'nun Resulünün sünneti." (Ibnü'l-esîr, Câmiu'1-Usûl, I/186 (Muvatta'dan))

"İleride kapkaranlık geceler gibi fitneler zuhur edecektir. (Ravi diyor ki) Dedim ki: Ey Allah'ın Resulü, onlardan kurtuluşun yolu nedir? Buyurdular ki: Allahu Teala'nın Kitabı'na sarılmakdır..." (Darimî, Fedâilûl-Kur'an, 1 ; Tirmizi, Sevâbul-Kur'an l4)

Allah Resulünün elçileri gittikleri yerlerde muhatap oldukları her türlü insana İslam’ı Kur'an ile anlattılar. Mesela Habeşistan’a hicret eden Cafer b. Ebi Talib, oradakilerin "İslam Nedir?" sorusunu Meryem Suresi'nin ilk ayetlerini okuyarak cevapladı. Müslüman olacaklar ilk önce hep Kur'an ile tanıştırıldı. Ebu Zer, Kur'anı dinleyerek Müslüman oldu, Tufeyl ed-Devsî, Kur'an’la tanışarak doğruyu buldu, Ömer'in kini ve bugzları Kur'an'la eridi... Hatta anlayışsız, hoyrat ve ilkel insanlar olan bedeviler (Arabîler) dahi Kur'an'la muhatap kılınıyorlardı. Oysa Kur'an-ı Kerim’de onlar için şöyle buyuruluyordu: "Bedeviler (çöl Arapları) küfür ve münafıklıkta daha katı, Allah'ın Resûlüne indirdiklerinin sınırını tanımamaya daha müsaittirler...." (Tevbe, 9/97) Allah'ın böyle vasıflandırdığı insanlar Kur'an-ı Kerim’den anlayabiliyor ve onunla yumuşuyorlarsa, diğer bütün insanlar öncelikle anlar ve etkilenebilirler.

5. Kur'an, bazı insanların kendisini anlamayacağını söylemediği, Resûlullah (asm)'tan bu yönde bir şey sadır olmadığı gibi, sahabe, tabiin, müçtehit imamlarımız ve müfessirler de böyle bir şey söylememişlerdir. Onların söylemediği bir şeyi söylemek, eğer onlara muhalif değilse, bir içtihattır ve ancak ehlinden kabul edilir. İçtihat yapılamaz diyenlerin buna hiç hakkı yoktur. Onlara muhalif ise ki konumuz öyledir, hiç dinlenmez ve nazar-ı itibara alınmaz. Bu konuda haram ve sakıncalı olan şey: "Kur'anı kendi re'yine göre tefsir etmek" ve "Kur'an hakkında mirâ, mesnetsiz tartışma" yapmaktır ki, onun sınırlarını da açıklamaya çalışacağız. Binaenaleyh, eşya ve hadiselere Müslümanca bakış Kur'anla sağlanır, İslâm’ı şümullü bir kavrayış, Kur'anla elde edilebilir.

6. Kur'an, Ezelî, Ebedî hakîm olan Allah'ın kelâmı olması itibariyle o derecede eksiksiz ve o derece hakimânedir. Kendi beyanı ile "apaçık, çok kolay" olması ile birlikte, kolaylığı "sehli mümteni" türünden bir kolaylıktır ve kelimelerin seçimi ve dizilişi, hatta harflerinin dizilişi ile, matematikteki ihtimal hesapları andırır tarzda namütenahi ve sonsuz manalara işaret eder. Her harfin, her kelimenin ve her ayetin yeri itibariyle baktığı o kadar çok yön, gözettiği o kadar çok itibar olur ki, bunların bütününü beşer aklının kavraması mümkün değildir. Ancak Kur'an’ın bu özelliği, insanların o yönlerden birini ya da bir kaçını kavramalarına mani de değildir. Usulüne uygun olarak anlaşılan manalar doğrudur, Kur'an’dandır. Yanlış olan, bu ayetin manası bundan ibarettir, diye düşünmek ve söylemektir. "Kur'an-ı Hakim her asırdaki beşer tabakalarının her birine, sanki sırf o tabakaya bakıyor gibi hitap eder... Esas hedefi marifetullah olan Kur'an’ın her cinse, her guruba uygun bir ders vermesi lâzımdır. Oysa ders birdir. Öyle ise aynı derste tabakaların bulunması gerekir. Derecelere göre her biri Kur'an’ın perdelerinden bir perdeden ders payını alır.

Mesala: İhlâs Sûresi'ni düşünelim. Pek çok tabaka olan avamın bundan anlayabileceği şey, Cenab-ı Hakk'ın; baba, oğul, akran ve zevceden münezzeh olduğudur. Daha orta bir seviye bundan, İsa (a.s)'ın, meleklerin ve doğan varlıkların ilâh olamayacaklarını da anlar... Daha ileri bir seviye ise bundan Allah'ın varlıklara karşı doğma ve doğurmayı akla getirecek bütün ilişkilerden beri bulunduğunu, ortak ve yardımcıdan uzak olduğunu çıkarır... Daha yüksek bir seviye bu sureden Cenab-ı Hakk'ın, ezelî, ebedî, evvel ve âhir olduğunu, hiç bir yönden ne zatının, ne sıfatlarının, ne de fiillerinin benzeri, dengi, misli, misali olmadığını anlar...(Bediüzzaman, Sözler (Sözler Y. l987) 383, Özetleyerek) İnsanların ilimde ve marifetullahda dereceleri yükseldikçe Kur'an’dan anladıkları manalar da artar.

İkinci bir misal: "Muhammed sizin erkeklerinizden birinin Babası değildir." (Ahzâb, 33/40) ayeti kerimesi ile ilgili olarak ilk seviyedeki insanlar bundan; Resulullah (asv)'ın, ona peygamberliği yönünden "çocuğum" dediğini, binaenaleyh, Zeyd'in kendine denk görmediği için boşadığı zevcesini Allah'ın emriyle almakla çocuğunun karısını almış olmayacağını anlarlar... İkinci seviyedeki insanlar, bundan; bir büyük amir raiyyesine bir baba şefkati ile bakar. Bu amir bir de bir zahir ve batın ruhanî lider olursa o zaman babadan yüz defa daha şefkatli olur. Böylece, raiyyenin Ona ana-baba olarak bakması Onu koca olarak görmelerine, kadınlara da onun kızı olarak bakmaları, zevce olarak bakmalarına kolayca dönüşemediğinden, Kur'an der ki; Peygamber (a.s.m.) size ilahi rahmetin tecellesi olarak, peygamberlik adına baba şefkati gösterir ama şahsı itibariyle babanız değildir ki, sizden olan kadınlara zevce olması münasip düşmesin... diye bir mana çıkarırlar. Üçüncü seviyedeki insanlar ise şunu anlayabilirler: Peygambere intisap edip, onun kemâlatına dayanarak, onun pederane şefkâtine güvenle kusur ve hata yapmamalıyız... Hatta bir kısım insanlar bundan Peygamberimizin (ricâl) denecek yaşta erkek çocuğunun kalmayacağını ve neslinin bir hikmete binaen kızından devam edeceğini de çıkarabilirler..." (agk. özetleyerek)

Bunu şöyle bir misâlle de açıklayabiliriz: Deniz suyu almak isteyen insanlar düşünelim. Bunlardan denize kadar ulaşabilen her biri beraberindeki kabın hacmi kadar su alabilecektir. Fincanı olan fincan kadar, kazanı olan kazan kadar, tankeri olan da tanker kadar su alacaktır ve bütün bu suları aynı özelliği taşıyacaktır. Fark sadece miktârlarındadır. Ama kimse, kabı küçük olana, senin aldığın su deniz suyu değildir diyemez.

7. "Arapça’ya dair ilimlerin kaidelerine uygun, belagatın prensiplerine ve usul ilmine muvafik ve mutabık olmak şartıyla" Arapça bilen herkes Kur'an'dan ilmi seviyesine göre bir şeyler anlar. Ancak, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, Kur'an bu anlaşılanlardan ibarettir denemez. "Malûmdur ki, Kur'an-ı Azimuşşan yalnız bir asra değil, bütün asırlara nazil olmuştur. Hem bir tabaka insanlara mahsus değil, beşerin bütün tabaka ve sınıflarına şamildir..." (Bediüzaman, İşarâtül-icâz 39) Bu yüzden "Zeki, gabî, takî, şakî, zâhid, gayrı zahid bütün insan tabakaları bu ilahi hitaba muhataptır ve Rahmaniyyet eczanesinden ilaç almaya hakları vardır..." Binaenaleyh, Kur'anı Kerimden anlaşılan "manalar Arapça kaidelere, nahiv esaslarına ve dinin bilinen usûlüne muhalif olmamak şartıyla o manalar o kelâmdan bizzat muraddır, maksuttur..." (age. 7)

8. Meâllere gelince: "Kur'an’ın Arapça olduğunu bildiren ayeti kerimeler buna "Ta ki, akledesiniz, iyi anlayasınız" diye sebep gösterirler. Demek ki, ilahî maksat Kur'an’ın anlaşılmasıdır. Bu da Arapça bilmeyenlere kendi dilleriyle mümkün olduğunca anlatmakla, yani onu diğer dillere çevirmekle olur. Ancak bu meâl ve tercümelerin Kur'an olması mümkün değildir ve "Türkçe Kur'an" "Farsça Kur'an" gibi ifadeler onun "Arapça" oluşunu inkâr anlamı taşır" (bk. Gazali, Ihyâ I/285-86 (özetleyerek) Mısır 1936, terc. Bedir I/804)) Ancak mealler ayetin sonsuz manalarından sadece birini verebileceği için sağlam bir mealden okuyanlar, sadece meali yapanın yakaladığı bir manaya muttali olabileceklerdir. Oysa ayette kelimelerin dizimi, seçimi, karakteri, etimolojisi ve semantiğine bağlı olarak belki sonsuz ihtimaller vardır. "Ta ki muhtelif anlayış ve istidatlar zevklerine göre hisselerini alabilsinler." Müfessirlerin farklı anlayış ve tespitleri de buradan kaynaklanır. Her şeye rağmen Arapça bilmeyenler için meal de bir kolaylaştırıcıdır, faydadan hali değildir. Aslını anlayamayanlar sağlam bir mealden bu yolla istifade etmeli ve aslını da öğrenmeye çalışmalıdırlar. Meallerin de Kur'an olmadığını bilmelidirler.

9. Bu konuda Gazalî'nin tespitleri bize ışık tutabilir:

"Kur'an'ın anlaşılmasını engelleyen hususlar şunlardır:

- Harfleri mahreçlerinden çıkarma kanununa lüzumundan fazla önem vermek ve tüm gayreti bu yönde harcamak...

- Herhangi bir mezhebi (görüşü) taklit yoluyla benimsemek ve taklit ettiği konuda katı olmak... Böyle birisi, inandığı görüş ile bağlı kalır ve başka türlü de olabileceği aklına bile gelmez... Eğer Kur'an okurken bir ışık parıldar ve Kur'an’ın manalarından bir mana, bildiğinin aksine ona zahir olursa şeytan onu hemen taklide zorlar ve "sen nasıl olur da bunu böyle anlarsın, oysa babaların, (büyüklerin) bunun aksi kanaattedirler" diye onu aldatmaya çalışır...

- Günahlarda ısrar etmek, kibirli olmak, dünya konusunda hevasına uymak...

- Kelime anlamı ile bir tefsir okumuş olup, Kur'an kelimelerinin İbn Abbas, Mücahid ve başkalarından nakledilen anlamlarının dışında bir manalarının olmadığına inanmak. Onlardan nakledilenlerin dışındakilerin "Kur'an’ı kendi görüşüne göre tefsir etmek" bunu yapanların ise Cehennemde yerlerini hazırlamaları istenenlerden olduğunu sanmak. İşte bu da Kur'an’ın anlaşılması önündeki büyük perdelerdendir. Oysa "Kur'an’ı kendi görüşüne göre tefsir etmek" ayrı bir şeydir.

10. "Kur'anı kendi görüşü ile tefsir eden Cehennemdeki yerine hazırlansın." (Tirmizî, tefsir 1 (Müslim, münafikûn 40; Müsned V/1 l5)) mealindeki hadisi şerif, Gazali'nin de dediği gibi bazılarınca yanlış anlaşılmaktadır:

Hadisin ne demek olduğunu anlamaya çalışalım. Zira, eğer bunu -sahih olduğu taktirde- genel anlamı ile alacak olursak, sahabe dahil, bütün tefsircilerin bu durumda olduğunu görürüz. Bunu ise hiç kimse söylememiştir. Görebildiğimiz kadarıyla bu konuyu en güzel açıklayan İmam Gazali ile İmam Birgivî olmuştur. Biz de onların söylediklerini özetleyerek toparlamaya çalışacağız.

Gazali diyor ki: "Gerçek şu ki, anlayabilenler için Kur'an’ın manaları çok geniştir... Hz. Ali de bu konuda Allah'ın kendisine bir anlayış verdiği kimseleri sınırlı manalar anlamaktan istisna etmiştir... Söz konusu hadis ve Hz. Ebu Bekr'in; "Kur'anı kendi görüşüme göre tefsire kalkışırsam beni hangi yer taşır, hangi gök gölgeler?" sözüne gelince: Bunların manası; ya Kur'an’ı akılla anlamaya çalışmayı ve manalar çıkarmayı bırakıp sadece menkul açıklamalarla yetinmektir, ya da başka bir şeydir. Birincisinin olması mümkün değildir, çünkü: Kur'an’ın açıklaması hakkında duyduklarından başka hiç bir şey söylememenin batıl olduğu pek çok sebepten dolayı açıktır:

- Eğer böyle olacak olsa Kur'an’ın açıklaması ile ilgili olarak bizzat Resulullah'tan duyulan şeyler onun ancak bir kısmını açıklamış olur, diğerleri anlaşılmamış kalır.

- Sahabe ve tefsirciler bazı ayetleri anlamada ihtilaflar etmiş ve pek çok görüş ileri sürmüşlerdir.

Bunların hepsi Resulullah (asm)'dan nakledilmiş olamayacağına göre onları bu hadisin tehdidine dahil edebilir miyiz?

- Resulullah Efendimiz (a.s.m.) Ibn Abbas için "Allah’ım onu dinde anlayışlı (fakih) kıl ve ona (Kur'an'ın) tevilini öğret." (Buharî, vudû 10; Müslim, Fedailüssahabe 138) buyurmuşlardır. Eğer zahiri manasından öte bir de tevili (muhtemel manaları) olmasaydı bu sözün ne anlamı olurdu?

- Kur'an’ın kendisi de: "Onların sonuç çıkarabilenleri (istinbat gücü olanları) onu bilebilirlerdi..." (Nisâ, 4/83) buyurmuştur. Binaenaleyh, tevilde muhtemel manalar çıkarmada, sadece duyulanlarla yetinme iddiası geçersizdir. Herkesin Kur'an’dan, anlayışının gücüne ve aklının kapasitesine göre manalar çıkarması (istinbatı) caizdir. Yeter ki, yukarıda işaret edilen usûle muhalif olmasın. Öyleyse bu tehdidin anlamı nedir? Bu, iki şekilde anlaşılmalıdır:

-Ya kişinin dinden olmayan kendine has bir görüşü, felsefesi, inancı vardır ve Kur'an’ı o görüşü takviye etmek için, zahirine muhalif olarak yorumlar, zorlar. Bu da ayetin manasının o olmadığını bile bile olabileceği gibi bilmeden de yapılmış olabilir.

- Ya da Kur'an’ı, sırf Arapça’ya dayanarak, bazı mücmel meselelerdeki hadis ve nakillere bakmaksızın açıklamaya kalkışır. Çünkü nüzûl sebebi vb. bazı nakiller bilinmeden bazı ayetleri anlamak mümkün değildir. (Gazalî, Ihya (Dâr Nehrun-Nîl ) I/255-256 (Terc. I/825-826))

Konumuzu İmam Birgivî de özetle şöyle açıklar: "Bilmiş ol ki, Kur'an’ın "görüş"le tefsir edilmesinin yasaklanması, bu konuda sadece Resulullah'tan (a.s.m.) duyulanlar nakillerle yetinilmesi anlamında değildir. Çünkü bu çok çok azdır. Öyle olsaydı kimse Kur'an'la delil getiremezdi ve içtihat kapısı kapanırdı. Bu ise icma ile batıldır. Fakih Ebulleys'in el-Bustan adlı eserinde dediğine göre bu yasak, Kur'an’ın bütününe değil, sadece "müteşabih" ayetlere yöneliktir. Nitekim Kur'an’da: "Kalplerinde sapma olanlar onun müteşabih olanına uyarlar..." (Ali-Imrân, 3/7) buyurulur. Durum böyle olunca Arapça’yı ve Kur'an’ın nüzûlü ile ilgili bilgileri bilenlerin Kur'an’ı tefsir yetkileri vardır ve bu tefsirleri, "kendi görüşlerine göre açıklama" sayılmaz. Baksanıza, müçtehitler nice ayetlerin tefsirinde ihtilaf etmişler ve farklı içtihatlarda bulunmuşlardır. (Birgivî, er-Tarikatü'l-Muhammediyye, (Mısır, Mustafa el-Babil-Halebî,1379-1960) l57)

İlgili hadiste geçen "el-Kur'an" ifadesinin umumundan (istiğrak) hareketle bu yasağın, Kur'an’ın tamamını kendi görüşü ile tefsir etmeye yönelik olması da düşünülebilir ki, bu da iki imamı destekler. Yani müteşabih ayetleri ya da nakilsiz anlaşılamayacak ayetleri kendi görüşüne göre tefsir etmeyenler, Kur'an’ı, yani tamamını, kendi görüşleriyle tefsir etmemiş sayılırlar ve bu tehdidin dışında kalırlar.

İlave bilgi için tıklayınız: 
Bir kimse ilmi olmadan, bence, bana göre diyerek kendi aklına göre Kur'an'ı açıklaması hakkında.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun