Küfür içerikli yemin etmenin hükmü nedir?

Tarih: 14.04.2017 - 00:45 | Güncelleme:

Soru Detayı

- İslam’a göre küfür içerikli yeminleri sözlü olarak etmenin hükmü nedir?
- Bu tür küfür yeminlerin sözlü veya yazılı olmasında hüküm olarak fark var mıdır?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

“Küfür içerikli yemin”den kastedilen nedir? Eğer maksat, “İslam inancına ters düşen bir takım sözleşmeler” ise, bunun cevabı çok açık değildir.

Bununla beraber konunun anlaşılmasına yardımcı olacak bazı noktalara işaret edeceğiz:

a) Klasik fıkıh kaynaklarına göre,

Bazı alimler, “İster şaka isterse ciddi olsun fark etmeksizin, küfür lafzını söyleyen kimse küfre girer." demiştir. (bk. Kurtubi, Tebve 65. ayetin tefsiri)

Keza, demişler ki “İkrah / icbar hali olmaksızın, küfür lafzını şaka ya da ciddi olarak ikrar eden bir kimse kâfir olur.” (el-Cessas, Ahkamu’l-Kur’an, 4/348)

b) Fetvalar, zamana göre farklılık arz eder. “Ezmanın tagayyürüyle, ahkamın tebeddülü inkar olunamaz = Zamanın değişmesiyle, hükümlerin de değişmesi inkar olunamaz.” (Mecelle 39. madde) prensibi bu konuda açıktır.

İmam Şafii’nin Bağdat’ta verdiği fetvaların önemli bir kısmını Mısır’da değiştirmesinin hikmetlerinden biri, mekân farklılığı ise, biri de zaman farklılığıdır...

“Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz.” (Bediüzzaman Said Nursi, Münazarat, 32) düsturu da bu gerçeğin altını çizmektedir.

O halde, İslam’ın bütün yönleriyle hâkim olduğu bir devirde fakihlerin verdiği fetvaların  -çok az da olsa- bir kısmı, -günümüzde olduğu gibi- İslamî hükümlerin hakim değil mahkum edildiği bir devirde farklı bir çehre kazanabilir. Şüphesiz bu işin ilmi bir sınırı olmalıdır. Ancak bu uzun konuya şimdilik girmiyoruz. Yalnız bu açıklamalar ışığında diyebiliriz ki;

İslam âleminin genel olarak içinde bulunduğu şartlar, islama aykırıdır. Eğer soruda belirtildiği gibi, gayr-ı islami unsurlara bakarak bir değerlendirmeye gideceksek, önümüzde iki yol var:

Birincisi: İslam’ın hâkim olduğu dönemdeki fetvalarla, gayri İslami unsurları şakadan da olsa yazı veya sözle kabul edeceklerini beyan edenlerin hepsini İslam dairesinin dışına atmak. Bu takdirde sadece asalete geçen memurlar veya Meclise giren mebuslar değil, yurttaşlık bağıyla -zımnen de olsa- mevcut rejimin prensiplerini kabul eden veya eder gözüken herkese kafir demek gerekir. Bu takdirde soruyu soran ve cevaplayanlar da bunun dışında kalamazlar.

İkincisi: Gerek İslam aleminde olsun, gerek gayri müslim ülkelerde yaşayan Müslümanlar olsun, bulundukları durumlarını zaruret derecesinde bir ihtiyaç olarak görebiliriz. Zira, eğer bu insanların bulunduğu bu gayri İslami nizamlarda resmi hiç bir görev almazlarsa bu takdirde saha tamamen karşı tarafa terk edilmiş olur.

Acaba bir ülkenin bütün memurları, askerleri, kurumları, mebusları, öğretmenleri, imamları, vaizleri İslam dinini sevmeyen, nefret eden kimselerden olmaları mı daha kötü, yoksa istemeyerek bazı gayri İslami prensiplere taraftar olmadan işlerini yapmaları mı daha kötüdür? Elbette birinci ihtimal, ikinci ihtimalden bin kat daha kötüdür.

O zaman “ehven-i şer” denilen bir fıkıh kuralını işletmek en akıllıca bir şey olsa gerektir.

Mecelle’deki ifadesiyle: “Ehven-i şerreyn ihtiyar olunur”. Yani, iki şerden en az zararlı olanı tercih edilir. (Mecelle’nin 29. maddesi)

c) İslam’da niyet çok önemlidir. Bir fiil veya bir sözün küfür türünden olması, sahibinin kâfir olmasına yeterli değildir. Çünkü, iman kalbin tasdikine bağlı olduğu gibi, küfür de kalbin inkârına bağlıdır. Bazen zahir olan vasıflar küfrün varlığına delil olabilir, zahire göre hükmedilir. Fakat mümin olduğunu beyan eden veya namaz kılan bir kimsenin niyeti önem arz etmektedir.

d) İmam Gazali’nin konumuza ışık tutan bir fetvasını da zikretmekte yarar vardır. O derki:

“Şayet bir memlekette veya bütün dünyada her şey haram olmuşsa, bu takdirde her şey helal olur.” (İhya, 2/107)

Çünkü bu takdirde beş yoldan başka yol yoktur:

1) İnsanlar ölünceye kadar yemek ve içmekten imtina edecekler. Bu yol Allah’ın dünyayı ve insanı yaratmasındaki hikmetine aykırıdır.

2) Çok az bir miktarla yetinirler ve birkaç gün sonra ölüm gelinceye kadar bir iki lokmayla idare derler. Bu da önceki gibi ilahi yaratılış hikmetine aykırıdır.

3) Hayatlarını devam edecek miktarda; çalarak, gasp ederek, kural tanımadan eline geçen ne ise, ondan belli bir miktarla yetinmek. Bu da olmaz, Çünkü bu davranış anarşi doğuracağı gibi, İslam’ın en çok önem verdiği güveni sarsacak, “seddi- zerayi” denilen fitne fesadın kapılarını kapatmayı emreden disiplini tamamen ortadan kaldıracaktır.

4) İslam şeriatının emirlerine göre hareket etmekle beraber, onun bazı kurallarını yeniden tanzim etmek suretiyle normal şartlardaki gibi normal bir hayat sürdürmektir. Bu yol fetva ve ruhsat yoludur.

5) İslam şeriatının ön gördüğü şartlar çerçevesinde olmakla beraber, ölmeyecek miktarda ihtiyaçlarını asgari düzeyde temin etmeye çalışmaktır. Bu yol ise takva yoludur. (bk. İhya, 2/108-109)

Bediüzzaman Hazretlerinin “Bazen kelam / söz küfür görünür, fakat sahibi kâfir olmaz.” (Lem'alar, s. 274) ifadesi, bu inceliğe işaret etmektedir.

e) Şunu da unutmamak gerekir ki;  

“...Zemmetmemek (bir kötü adamı kötülememek) ve tekfir etmemekte bir emr-i şer'î yok (yani, kötü adama kötü, kâfir olana kâfir demeyenlerin şeri bir sorumluluğu yoktur), fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer'î var. Zemm ve tekfir, eğer haksız olsa, büyük zararı var; eğer haklı ise, hiç hayır ve sevab yok..” (Emirdağ Lahikası-I, s. 205)

f) Demek ki, bir kimsenin mümin olduğunu gösteren doksan dokuz vasfı ortada iken, bir vasfının zahiren / görünürde küfür olması merkeze alınmaz, hüküm ona bina edilmez. Hadis-i şerifte yer alan “Ehl-i kıbleyi tekfir etmeyiniz.” (Kenzu’l-Ummal, no: 1078) manasındaki ifadeden de anlaşılıyor ki, bazen bir müminde küfrüne bir emare bulunabilir. Bir davranışı, bir sözü küfür gibi görünebilir. Ancak ölçü o kişinin ehl-i kıble olup olmamasıdır.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun