Moğolların, Müslümanlara musallat edilmesinin hikmeti ne olabilir?

Soru Detayı

Allah 13. Yüzyılda Moğolları Müslümanların başına bela olarak musallat etmesinin nasıl bir hikmeti olabilir?
Bilindiği gibi 1200'lü yıllarda Cengizhan diye bir kafir ortaya çıkıp bütün Müslüman devletleri yenip büyük katliamlara ve zulümlere maruz bırakmıştır. Hiç bir İslam devleti ki bunların içinde kahraman Müslüman Türk devletleri de olmasına rağmen Cengiz han ı ve Moğolları yenilgiye uğratamamıştır. Müslümanların kendilerinden belkide sayıca az Moğol kafirlerinin büyük zulümlerine ve katliamlarına maruz kalmasının hikmeti ne olabilir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Konuya birkaç açıdan şöyle cevap verilebilir:

Uhud yenilgisinin hikmetleri açısından konuya bakış

Soru: Neden bazen üstünlük ve galibiyet müşrik ve gayri Müslimlerde oluyor?

Bu soruya üç açıdan cevap verebiliriz:

1) Hadis-i şerifin bildirdiği üzere “küfür devam eder, zulüm devam etmez.” Küfür devam ettiği için kâfirler dünyada çabuk cezalandırılmazlar, kökleri kesilmez ve cezaları ahirete bırakılır.

Küçük suçların cezası küçük mahkemelerde, büyük suçların cezası büyük mahkemelerde verilir. Aynen bunun gibi müminlerin küçük hataları ve suçlarına, olanları çabucak temizlemek için dünyada ve çabucak ceza verilir.

Oysa dalalet ehlinin cinayetleri pek büyüktür, cezaları dünyaya sığmaz ve onları bu şartlarda cezalandırmak yerinde ve mümkün olmaz. Ekseriyetle mahkeme-i kübraya havale edilirler.

İşte bundan dolayı müminler dünyada kısmen kusurlarının cezalarını görürler ve bu açıdan ahirete nispeten dünya müminin zindanı ve ceza yeri olur. Kâfirler dünyada çokça iyiliklerinin mükâfatını görürler ve büyük olan suçları tehir edilmiştir.

Bu açıdan, ahiretlerine nispeten dünya onların cennetidir. Dünyada halleri müminlerden daha iyi olabilir. Şu kadar var ki, mümin imanından dolayı mutludur, manevî bir cennettedir ve gayr-i Müslimlerden daha mesuttur.

Uhud yenilgisinin bir sırrını burada aramak lazımdır: Müslümanlar Uhud’da hem Rasulullah’a muhalefet etmişler, hem sözünü dinlemeyip okçular görev yerlerinden ayrılmışlardır. Bu yüzden; “sicn‐i mümin” denilen dünyada cezalarını görmüşlerdir.

Tarih içindeki savaşlara ve Moğol istilasına da bu açıdan bakılabilir.

Demek Müslümanlar İslamın değerlerine yapışmamak ve Allah'ın emirlerine itaatsizlik açısından zalim duruma düşünce ve maddi ve manevi açıdan gerileyince böyle bir musibete maruz kalmışlardır.

2) İman eşya arasında ilişki, uhuvvet ve birlik bağları tesis eder. Mümin kâinatta bir birlik ve yardımlaşma görür. Çünkü onu yaratan birdir ve birden gelende birlik vardır.

Hayat bir yardımlaşmadır. Küfür ile her şey birbirine yabancı, birbirinden ayrı ve düşmandır.

Bu açıdan küfrü benimseyenler daima bir “mücadele” atmosferindedirler.

Mümin ruhta düşmanlık, kin ve vahşet yoktur. En büyük düşmanı ile de bir tür kardeşliği vardır.

Kâfir dünyada kendisini “yalnız” bildiği ve ruhunda her şeye karşı bir yabancılık ve düşmanlık olduğu için, yalnız kendine dayanır ve güvenir.

Bu açıdan dünya hayatında bazen üstünlük ve zafer onlarda olur.

3) Aslında Müslümanlığın emri olan çalışma, Allah'tan ümit kesmeme, tedbir/önlem, ihtiyat, ilim ve teknoloji öğrenme, düşmanlara karşı elden geldiğince kuvvet hazırlama, komutana itaat, sebeplere iyi yapışma, her iş için fiili ve kavlî duada bulunma, sünnetulllaha uyma gibi güzel sıfatlar ve değerler; düşmanlara karşı üstünlüğe, galibiyete sebeptirler. Bunların kıymeti bilinmez, İslami değerlere, hükümlere, farzlara ve nehiylere uyulmaz, iman ve islama sahip çıkılmazsa bu değerler kâfirlere geçer. Onlar bu doğrular, güzellikler ve değerlerle, ilerleyip terakki ederler ve yenilgiden kurtulurlar, Müslümanlara galebe edebilirler.

4) Al-i İmran Sûresinde de Uhud yenilgisinin birkaç hikmeti şöyle açıklanır:

“Eğer siz (Uhud'da) bir acıya uğradıysanız, (Bedir'de de düşmanınız olan) o kavim de benzer bir acıya uğramıştır. O günleri biz insanlar arasında döndürür dururuz (zaferi bazen bir topluma bazen öteki topluma nasip ederiz.) Ta ki Allah, iman edenleri ortaya çıkarsın ve aranızdan şehitler edinsin. Allah zalimleri sevmez. Bir de (böylece) Allah, iman edenleri günahlardan temize çıkarmak, kâfirleri de helâk etmek ister. Yoksa Allah içinizden cihad edenleri belli etmeden, sabredenleri ortaya çıkarmadan cennete gireceğinizi mi sandınız?" (Al-i İmran, 3/140-142).

Burada yenilgi konusuyla ilgili sekiz dokuz hikmet sayılmaktadır. Bu durum Uhud gibi yenilgi yaşanan başka savaşlar ve mağlubiyetler için de geçerlidir.

Uhud yenilgisi (ve benzer mağlubiyetler mesela Moğol İstilası) konusunda şöyle bir soru da akla gelebilir:

“Neden Rasulullah (asm) bir peygamber (ve ona inananlar da onun yolunda) olduğu halde savaşta ilahî yardım gelmedi. Harpte tehlikeli anlar yaşadı, yaralandı ve yenildi?”

Bu soruya birkaç açıdan cevap verilebilir:

1) Rasulullah (asm), her hususta inananlara imam, lider, rehber ve önderdir, Üstad-ı Kül ve Muallim-i Beşer’dir. Bu açıdan insanlar her konuda derslerini ondan alacaktır. Eğer onun her hali “mucizevî” olsaydı, her durumda yardıma mazhar kılınsaydı o zaman insanlığa rehber, önder ve muallim olamazdı. Bir musibet ve felaket anında nasıl davranacağımızı bilemezdik. Düşman karşısında yenilgi sebeplerini bilemez, yenilmemek için nasıl davranacağımızı ondan öğrenemezdik. Mağlubiyet sonrası ne yapacağımızı da şaşırabilirdik. (bkz. Âl‐i İmran, 3/140-142, 165, 172; Nisa, 4/104. Suruç, II, 135)

Bu sebepten mucizeler ara sıra, ihtiyaç anında ve davasını tasdik için ona verilirdi. Diğer vakitlerde o da tabiat kanunları denen “adetullah” çerçevesinde hareket ederdi. Savaşlar için gerekli hazırlığı yapar, önlemler alır, stratejiler tespit ederdi.

Uhud’da olduğu gibi zırh giyer, gerekirse hendek kazar, sipere girer, yaralanır ve zahmet çekerdi. Böylece bizler düşman karşısında nasıl mücadele edeceğimizi ondan öğrenir, onu örnek alarak sünnetullah kanunlarına uyarız. Tedbirler alıp sebeplere teşebbüs ederek düşmanla mücadeleyi o rehberimizden ders alırız.

2) Eğer Müslümanlar tarih içinde hep düşmanlarına galip olsaydı ve onların rehberi Resul-i Ekrem de sürekli galip gelseydi, her hususta ve her zaman önde olsaydı, bu “imtihan sırrına aykırı” olurdu. O zaman herkes ve tüm insanlık ister istemez iman ederdi. O takdirde, Müslümanlarla Münafıklar birbirinden ayrılmadığı gibi, Ebu Bekirlerle Ebu Cehillerin de farkı kalmazdı.

3) Uhud yenilgisinde (ve benzer yenilgilerde), o sırada müşrik olup sonradan Müslüman olacak kimseler açısından da hikmetler vardır: Mesela Uhud yenilgisinde Hikmet-i ilahî, gelecekte sahabe olacak, büyük hizmetler görecek kimselerin geleceklerini nazara almıştır. Onlar kılıç korkusu ile değil de, hakikat şevkiyle Müslüman olmuşlar ve zillet çekmemişlerdir.

4) Hafıza insan için tecrübe kaynağı olduğu gibi, tarih denilen “içtimai hafıza” da bir muhasebe bilgi ve tecrübe vesilesidir. Günlük hadiselere ibret gözüyle bakıldığı gibi, tarihi hadiselere de Müessir-i Hakiki hesabına bakmak gerekir.

“Benim başıma niye bu musibet geldi” diye düşünen ve hikmet arayan insan, “Müslümanların başına o gün niye bu mağlubiyet geldi?” diye de düşünmelidir.

Soru: “Bu gibi tarihi olaylarda ve Rasulullah’ın bazı insani hallerinde, onun büyüklüğü görülemiyor?”

Cevap:

Toprağa atılan iki çekirdek, toprak altında karıştırılabilir, ama ağaç olup meyve verdikten sonra çekirdekler  kendilerini ortaya koymuş olurlar. (bkz. Suruç, II, 135, 136)

Çünkü çekirdekten çıkan ağaç, yapraklar, dallar ve meyveler, her şeyi ile ağacın menşeine ve hüviyetine şahittirler. Nübüvvet de çekirdek gibidir. “İslamiyet Ağacı” çiçekleri ve meyveleri ile ondan çıkmıştır. Kuran da gezegenleri meyve vermiş bir güneş gibi İslam’ın rükünlerini netice vermiştir. Bu semere ve meyveleri gördükten sonra; çekirdekten şüphe edilemez.

Milyonlarca evliya ve asfiya, on binlerce sahabe, onlar içinde Hulefa-i Raşidîn, Sabıkîn-i Evvelîn, aşere-i mübeşşere gibi meyveleri olan bir “Nübüvvet Ağacı”nın büyüklüğünden şüphe edilebilir mi?

Hz. Peygamber (asm) ilahî tecellilerin aynası ve mazharıdır, mastarı ve menbaı değildir. Görünen güzellikler, aslen onun malı değildir ve Rahman-ı Rahim’in onu mazhar kılmasıyladır. Bu sebepten, hayatının ilk dönemlerine, nübüvvet öncesine ve bazı hallerine ait bir şey işitilince, verdiği meyvelere bakmalı ve büyüklüğünü oradan görmelidir.

Kuş yumurtadan çıkıp gökte uçmağa başlandığında, yerdeki yumurtasının kabuğunda onun güzellik ve kemalatını aramak ahmaklıktır.

Bundan dolayı, tarihlerin naklettiği üzere, Peygamberimizin hayatına maddî, sathi ve fotoğrafa bakar gibi bakan bir insan, “onun şahsı manevîsinin yüceliğini ve büyüklüğünü” anlayamaz. Onun peygamberlik öncesi hayatına, beşeri ihtiyaçları ve bunların gereği olan şeylere bakar. Oysa bunlara birer kabuk ve kışır nazarı ile bakılmalıdır. O kabuktan iki Âlem Güneşi ve pek bereketli “Şecere‐i Muhammediye” çıkmıştır. Beşer onun gibisini bir kere görmüş, bundan sonra da göremeyecek.

Sorudaki konuya bir de aşağıdaki açıklamalar ışığında bakmak gerekir:

el-Hakku Ya‘lû Velâ Yu‘lâ ‘Aleyh/Hak Üstündür, Ona üstün Gelinmez

Medeniyet, fen ve ilimde ilerleme konusunda Rasulullah’ın bir hadisi akıllarda soru işareti bırakabilmektedir. Hz. Peygamber Buhari’nin cenâiz bölümünde yer alan bir hadis-i şerifte bir vesile ile şöyle buyurmuştu:

“el-İslâmu ya‘lû ve lâ yu‘lâ= İslam üstündür, ona üstün gelinmez.” [1]

Aynı hadis, şöyle de aktarılır: “el- Hakku ya‘lû velâ yu‘lâ  ‘aleyh= Hak üstündür, ulvidir, ona üstün olunmaz.” [2]

İşte bu hadis sebebiyle bazen şöyle sorulur:

“Hak ve İslamiyet hak ve üstünse, neden kâfirler ve gayr-i müslimler Müslümanlara galip ve hâkim oluyorlar, yani böylece kuvvet hakka ve haksızlar haklılara galip olmuyorlar mı?”

“Bir zaman bir sâil dedi: ‘Madem el-hakku ya‘lû haktır. Neden kâfir Müslime, kuvvet hakka galiptir?’

Dedim: Dört noktaya bak; bu müşkül de hallolur.

Birinci nokta şudur: Her hakkın her vesilesi hak olması lâzım değildir. Öyle de, her bâtılın her vesilesi bâtıl olması yine lâzım değildir. Neticesi şu çıkar: Hak olan bir vesile, bâtıl vesileye galiptir. Dolayısıyla, bir hak bir bâtıla mağlûptur. (Bu mağlubiyet) muvakkaten, bilvasıta (hak vesile ile) olmuştur. Yoksa bizzat, hem daima değildir. Lâkin âkıbetü’l-âkıbe, her dem yine hakkındır. Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkati var.

İkinci nokta şudur: Her Müslimin her vasfı Müslim olmak vâcip iken, hâricen her dem vaki, sabit değildir. Öyle de, her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neş’et etmek yine lâzım değildir. Her fâsıkın her vasfı fâsık olmak, fıskından neş’et etmek, öyle de, her dem sabit değildir. Demek bir kâfirin Müslim olan bir vasfı, Müslimdeki lâmeşru vasfına galip olur. Bilvasıta, o kâfir dahi ona galiptir.

Hem dünyada, hayatın hakkı (herkese) şamil ve âmmdır. O rahmet-i âmmenin bir cilve-i mânidar, onun bir sırr-ı hikmeti var; küfür (hayat hakkına ve rahmaniyetin tecellisine) mâni değildir.

Üçüncü nokta şudur: O Zât-ı Zülcelâlin iki vasf-ı kemâlden iki şer’î tecellî: Vasf-ı iradeden gelen meşietle takdirdir, O da şer’-i tekvînî. Vasf-ı kelâmdan gelen şeriat-i meşhûre.

Teşriî evâmire karşı itaat, isyan nasıl olur (ve vardır).Öyle de, tekvînî evâmire (de) itaat ve isyan olur. Birincisi (teşriî emirlere isyan eden) galiben dâr-ı uhrâda görür mücâzâtı, sevabı. İkincisi (tekvînî emirlere isyan eden) ağleban dâr-ı dünyada çeker mükâfat ve ikabı. Meselâ, nasıl sabrın mükâfâtı zaferdir, atâletin mücâzâtı sefalet. Öyle de, sa’yin sevabı olur servet. Sebatta da galebedir mükâfat. Zehirin ikabı bir maraz, panzehirin sevabı bir sıhhattir.

Bazen iki şeriat evâmiri (emirleri), bir şeyde beraber müçtemidir; her birine bir cihet. Demek tekvînî emre itaat ki bir haktır. İtaat galip olur o emrin isyanına ki bir tavr-ı bâtıldır. Bir bâtıla vesile olmuş olursa bir hak, vaktâ ki galip olsa bir batıla ki, olmuş o da vesile-i hak. Bilvasıta bir hakkın bir bâtıla mağlûptur. Fakat bizzat değildir. Demek ‘El-hakku ya‘lû’ bizzat demektir. Hem âkıbet muraddır; kayd-ı haysiyet maksuddur.

Dördüncü nokta şudur: Bir hak bilkuvve kalmış. Yahut kuvvetsiz kalmış. Ya (batılla) mahlûttur, hem mahşuş. [3] Ona da bir inkişaf, ya bir taze kuvvet vermek lâzım gelmiştir. Mühezzep [4] ve müzehhep [5] yapmak için muvakkat, bâtıl ona musallat. Tâ ki sebike-i hak[6] ne miktar lüzum vardır, tâ mahz ve hâlis çıksın, mebâdide, dünyada bâtıl etse galebe, fakat kazanmaz harbi. ‘Âkıbetü’l-müttakîn’ ona vurur bir darbe. İşte, bâtıl mağlûptur. ‘El-hakku ya‘lû’ sırrı onu çarpar ikaba. İşte hak da galiptir.” [7]

Yukarıda “el- hakku ya‘lû’ hadisi kısa ve veciz olarak dört nokta ile açıklanır. Konuyu farklı başlıklar altında açmaya çalışalım:

Her hakkın her vesilesi hak olmak gerekir.

Yukarıda Birinci Noktada ele alınan konuyu açarsak; Evet, her hakkın her vesilesi hak olmak lâzım olmadığı gibi, her bâtılın her vesilesi de bâtıl olmak lazım gelmez.  Bu cihetle hak, gerçek ve doğru olan bir vesile, bâtıl bir vesileye galip olur.

Dikkat edilirse; yine hak vesile ve sebep batıl vesileye ve sebebe galip olmaktadır. Böylece hak vesileye yapışan gayr-i Müslimler; batıl vesileye yapışan müminlere galip olmaktadırlar. Yani haksızlar gayr-i Müslim iken hak vesile ile haklılara yani hak olmayan vesileye yapışan Müslimlere galip olurlar. Bu durum; bir hak taraftarının, hak vesile sebebiyle bir batıla mağlûp olmasıdır.

Dikkat edilirse burada galip ve üstün olan yine haktır; yani hak ve doğru vesiledir. Muvakkaten batıl, bilvasıta (hak vesile ile); batıl vesileye ve Müslümanlara galip olmuştur. Bu galibiyet,  bizzat batılın galebesi olmadığı gibi, daimî bir galibiyet de değildir. Çünkü “ve’l- âkibetü li’l- müttekîn= akibet müttakilerindir” ayetinin hükmü ile âkıbetü’l-âkıbe, her dem ve daima yine hakkındır. Yani daima hak kuvvetlidir.

Diğer yandan “hak kuvvettedir” diyenlerin de şu dünyada müminlerle mücadele için bir hakkı vardır.  Zaman zaman müminlere galip olabilirler. Onların eli kolu bağlanamaz. Rahman’ın “rahmeti” buna müsaade etmez. O takdirde hep müminler galip olurdu. Her zaman müminler galip olsa, imtihan sırrı bozulur ve küfür iman mücadelesi biterdi. İmtihan sırrının zayi olması ile Ebu Bekirlerle Ebu Cehiller bir seviyede kalırdı. Yani imtihan gerçekleşmezdi.  Meseleye bir de bu açıdan bakmak gerekir.

Nasıl kömür gibi ervâh-ı sâfileyi elmas gibi ervâh-ı âliyeden ayırmak için peygamberler gönderilmekle beraber şeytanlar yaratılmış, böylece bir tecrübe, imtihan ve müsabaka meydanı açılmıştır; eğer bu imtihan, müsabaka ve tecrübe meydanı açılmasaydı; a’lây-ı illiyyîndeki Ebu Bekir’in ruhu ile esfel-i sâfilîndeki Ebu Cehil’in ruhu bir seviyede olacaktı. Şeytanların ve şerlerin yaratılmasının, zaman zaman şeytan taraftarlarının Müslümanlara galibiyetinin hikmeti bu büyük ve küllî netice ve imtihan içindir.[8]

Müslüman’ın her vasfı Müslüman, kâfirin her vasfı kâfir olmaz

Her Müslüman’ın her vasfı Müslüman olmak vâcip ve gerekli iken, her zaman durum böyle değildir. Öyle de, her kâfirin her vasfı da kâfir olmaz, küfründen neş’et etmek gerekmez. Her fâsıkın her vasfı da fâsık değildir ve fıskından neş’et etmez. Mesela çalışkanlık, yalan söylememek, gıybet etmemek, doğruluk ve adalet gibi vasıflar Müslüman vasıflar ve özelliklerdir. Ama her Müslüman’ın her vasfı Müslüman olmadığı için bir Müslüman tembel ve zalim olabilmektedir.

Diğer taraftan, her kâfirin her vasfı kâfir olmadığı ve küfründen neş’et etmediği için, bir gayr-i Müslim âdil ve çalışkan olabilmekte ve bu müslim sıfatları ile gayr-i Müslim sıfatları olan mümine galip ve hakim olabilmektedir. Burada,  “bir kâfirin müslim olan bir vasfı, müslimdeki gayr-i meşru ve İslamî olmayan vasfına galip olur.  Bu gibi güzel ve müslim sıfatları olan gayr-i Müslim de, bu vesilelerle gayr-i meşru sıfatlı müslümana galip olur.

“Hem dünyada, hayatın hakkı (herkese) şamil ve âmmdır. O rahmet-i âmmenin bir cilve-i mânidar, onun bir sırr-ı hikmeti var; küfür mâni değildir.”

Üstad Hamdi Yazır; Haşir suresi 22. Ayetini tefsir ederken Cenab-ı Hakkın rahmâniyetinden hareketle bu inceliği şöyle açıklar:

Hüve’r- Rahmânu’r- Rahîm: O hem Rahman, hem Rahimdir. Onun bu iki sıfatı iki nevi rahmete dalalet eder:

Birincisi: Rahmet-i Rahmâniyye,  hiçbir kesb ile meşrut ve mesbuk olmayan ve ibtidaen bahş olunan rahmettir. Mümine, kâfire, çalışana, çalışmayana..şamildir. Mesela ibtidaen vücut vermesi ve yaratması, rezzakiyeti, insanları akıl ve benzeri nimetlerle donatması,  bu rahmaniyeti iledir. Nursi’nin “dünyada, hayatın hakkı (herkese) şamil ve âmmdır. O rahmet-i âmmenin bir cilve-i mânidar”ıdır.” diye açıkladığı husus budur.  Küfür bu hakka mâni değildir.

İkincisi: Rahmet-i Rahîmiyye: Bu ise kesb ile meşrut olan rahmetidir. Burada müminle kâfiri, iyi ile kötüyü, muttaki ile günahkârı, çalışanla çalışmayanı ayırır. İyilere ecr u mükâfat, kötülere mücâzat eder.

Allah’ın iki şeriatı ve tekvînî ve tenzîlî şeriata itaat

Medeniyette ilerleme ve gerileme,galibiyeti lilendiren meselelerden biri de “Tekvînî ve Tenzîlî Şeriat” konusudur. Cenâb-ı Hakkın iki kemal vasfından tecelli eden iki şeriatı vardır: Vasf-ı iradeden gelen şeriatına “Şeriat-ı Tekvîniye”,  vasf-ı kelâmdan gelen şeriatına da “Şeriat-ı Tenzîliye” denir. Bunun birisi tekvînî, diğeri teşrîî ve tenzîlî şeriattır. Tekvînî şeriata; Şeriat-i fıtriye, sünnetullah, âdetullah veya yanlış olarak tabiat veya tabiat kanunları da denir.

“Evet, Şeriat ikidir:

Birincisi: Âlem-i asğar (küçük âlem) olan insanın ef’âl ve ahvâlini tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır.

İkincisi: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenâtını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübrâ-yı fıtriyedir ki, bazen yanlış olarak ‘tabiat’ tesmiye edilir.” [9]

Teşriî emirlere karşı itaat ve isyan olduğu gibi,  tekvînî emirlere karşı da itaat ve isyan olur. Teşriî emirlere isyan eden galiben dâr-ı âhirette ceza görür.  Tekvînî emirlere isyan eden de daha çok  dâr-ı dünyada cezasını çeker.

“Meselâ, nasıl sabrın mükâfâtı zaferdir, atâletin (tembelliğin) mücâzâtı sefalet. Öyle de, sa’yin sevabı olur servet. Sebatta da galebedir mükâfat. Zehirin ikabı bir maraz, panzehirin sevabı bir sıhhattir.”

Demek tekvînî emire itaat etmek de, yerinde ve gereklidir, bir hak ve gerçektir. Ona itaat de Allah’ın emrine, tekvînî şeriatına itaattir. Cenab-ı Hak tekvînî şeriatın kanunlarını boşu boşuna ve abes olarak yaratmadı. Bu kanun ve hükümlere itaat edenler, ona isyan edenlere galip olurlar. Dikkat edilirse burada hakka itaat, hakka isyan olan bir tavr-ı bâtıla galebe etmektedir. Hak taraftarı olan Müslüman tavr-ı batılla mağlup iken, batıl taraftarı olan da, bir tavr-ı hakla ona galip olmaktadır. Yani bilvasıta bir hak; bir bâtıla mağlûptur. Dikkat edilirse, gayr-i müslimin elindeki hak ve tekvînî şeriata itaat; Müslüman’ın elindeki batıla ve şeriat-ı tekvîniye isyana galip olur.  “El-hakku ya‘lû” böylece tahakkuk eder.

Bu sır içindir ki, Resul-i Ekrem de hak “davasını tasdik ettirmek için ara sıra inde’l-hâce, münkirlerin inkârını kırmak için mucizeler gösterirdi. Sair vakitlerde nasıl ki herkesten ziyade evâmir-i ilâhiyeye itaat etmiştir.  Öyle de: hikmet-i rabbâniye ile ve meşîet-i ilâhiyye ile tesis edilen âdetullah kavânînine herkesten ziyade müraât ve itaat ederdi. Düşmana karşı zırh giyerdi, “sipere giriniz!” emrederdi. Yara alırdı, zahmet çekerdi. Tâ tamamıyla hikmet-i ilahiye kanununa ve kâinattaki şeriat-ı fıtrey-i kübrâya mürâat ve itaatini göstersin.” [10]

Çünkü daha önce ifade edildiği üzere, “evâmir-i şer’iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi, evâmir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfat ve mücâzâtın ekseri âhirette, ikincisinde ağlebi dünyada olur. Meselâ, sabrın mükâfatı zaferdir; atâletin mücâzâtı sefalettir; sa'yin sevabı servettir; sebatın mükâfâtı galebedir. Müsavatsız adalet, adalet değildir.”

İşte bu cihetle şeriat-ı tekvîniyeye uymamak; bir cihetle tertîb-i mukaddemâtta tefvîzdir, yani işi Allah’a bırakmaktır. Hâlbuki “tertib-i mukaddemâtta tefvîz tembelliktir; terettüb-ü neticede tevekküldür. Semere-i sa‘yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa’yi kuvvetlendirir; mevcuda iktifâ, dûn-himmetliktir.” [11]

Mukaddem kelimesi; zaman ve mekânca önde olan demektir. mukaddemât da zaman ve mekânca önce olanlar, başlangıçlar, mebdeler manasına gelir. Mukaddemât-ı izhâriye, bir şeyi yapmak ve vücuda getirmek için hazırlık ve sebeplerine teşebbüs manasında öncesinde yapılan işlerdir. [12]  Tertîb-i mukaddemât ise, işin öncesinde olan sebeplerini sırasıyla yapmak ve hazırlamaktır. Bu başarı için şarttır. Yoksa âdetullah kanunlarına ve tekvînî şeriata uyulmadığı, yani Allah’ın kanunlarına isyan edildiği için o iş başarısız olur ve beklenen iyi sonuç ve netice ortaya çıkmaz.

Mesela, çocuk sahibi olmak için, tekvînî şeriatın düsturlarına uyulur ve tertîb-i mukaddemât olarak önce evlenmek gerekir. Tarladan mahsul almak için yine önce tekvînî şeriata itaat gerekir;  yani tertîb-i mukaddemât ve mukaddemât-ı ihzâriye olarak, tarla nadas edilir, sonra ekim zamanında tarlaya tohum ve gübre atılır ve tarla tekrar gerektiği gibi sürülür. İmtihanda başarmak için; derse ve imtihana gerektiği gibi hazırlanılır. Mesela arabayı yürütmek için, önce benzin alınır, sonra kapı açılır, anahtarla motor çalıştırılır, debriyaj vasıtasıyla vitese takma gerçekleştirilir ve gaza basılarak araba hareket ettirilir. Dikkat edilirse, başarılı sonuca ulaşmak için sebeplere sırasıyla teşebbüs edilmekte, yani tekvînî şeriatın düsturlarına uyulmakta ve ardından istenilen sonuç (müsebbeb) gerçekleşmektedir.

Bütün bu yapılanlar ayrıca, birer duây-ı fiilîdirler. Yani kuralına göre fiilî dua yapılarak o şeyin vücut bulması fiilen, lisân-ı halle Allah’tan istenmektedir. Eğer bir şeyin sebepleri gerektiği gibi hazırlanmaz ve sıra takip edilmezse, burada tekvînî şeriata isyan vardır ve çokça cezası muvaffakiyetsizlik, başarısızlık olarak dünyada görülür.

Diğer yandan;  “tertib-i mukaddemâtta tevfiz tembelliktir” şeriat-ı tekvîniyeye uymamak ve onun kanun ve düsturlarına isyandır. İşi Allah’a hvale etmekle tembellik yapmaktır. Mesela tertîb-i mukaddemâtta tembellik yapan bir çiftçi, tarlayı ekip sürmeden; “ben işimi Allah’a tefvîz ettim, ona havale ettim, ona bıraktım,  ona tevekkül ettim, o bana mahsul verecekse verir” şeklinde tembelâne bir tevekkülde olup ve tefviz yaparsa İslam’ın yasakladığı tembelliği ve yanlış tevekkülü yapmış olur. Böylece şeriat-i tekvîniyeye isyan etmiştir ve umduğuna eremeyerek cezasını çeker.   Fakat, terettüb-ü neticede tefvîz, tevekkül sayılır.  Yani bir şeyin sebeplerine teşebbüs yederek, tekvînî şeriata (âdetullaha, sünnetullaha, tabiat kanunlarına) uyarak sonucu Allah’a havale etmek hakiki ve doğru tevekküldür.

Görüldüğü gibi, bu mühim konu; bir yandan tembellik ve çalışkanlığı, bir taraftan medeniyette ilerleme ve gerilememeyi, bir vecihle başarı ve başarısızlığı, bir yönüyle doğru veya yanlış tevekkülü, bir açıdan tekvînî şeriata uyma ve isyanı, bir cihetle de fiilî dua konusunu ilgilendirmektedir.

Hem; Semere-i sa‘yine, çalışmanın sonucuna ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa’yi kuvvetlendirir. Fakat; “mevcuda iktifâ, dûn-himmetliktir.” Yani eldekiyle yetinmek ve onu kâfi görmek de gayretsizlik ve himmetsizlik ve kanaat olarak anlaşılmamalıdır.

Medeniyette ilerleme ve gerileme konusu ve “el-hakku ya‘lû” hadisini ilgilendiren bir başka nokta da; şudur: Bazen bir hak ve hakikat, kuvveden fiile çıkamaz, inkişâf edemez, güçsüz kalır ve neşv-ü nema bulamaz. Yahut batılla karışmıştır ve mahşuştur. [13] Ona bir inkişaf vermek veya bir taze kuvvetle desteklemek gerekir. Sünnetullah, onu mühezzep [14] etmek, yani safileştirmek ve cilalamak için; bâtıl ona musallat olur. Tâ ki sebîke-i hak; yani işlenmemiş külçe veya işlenmek için kalıba dökülen altına benzeyen hak, batılın ona sataşması ile halis altın haline gelir.  Böylece, dünyada bazen batıl ilk başta hakka galebe etse de sonunda harbi kazanamaz. ‘âkıbetü’l-müttakîn’ hakikati ona darbesini vurur ve  ‘el-hakku ya‘lû’ sırrı onu cezalandırır.” [15]

İslamiyet,  Allah’ın tekvîni ve teşrîî şeriatına uymayı emretmekle, aslında hem dünyada, hem ahirette insanlar için başarıyı, tevfîki, yükselmeyi ve ilerlemeyi emretmiş olmaktadır. Aslında Müslümanlar bu iki şeraite hakkıyla uymadıkları için, bir yandan medeniyet fenlerinde ve teknolojide geri kalmışlar ve dünyada, düşmanlarına mağlubiyetle bunun cezasını görmüşlerdir. Diğer taraftan, sıfat-ı kelamdan gelen şeriata uymamak ve isyanla da ahiret saadetlerini kaybetme yoluna girerler. Moğul yenilgisinin hikmetlerine bu açıklamalarar ışığında bakılabilir.

Dipnot:
[1] Buhari, II, 96, cenâiz nr. 80.
[2] bk. Dârekutnî, Sünen, III, 525; Beyhakî, es- Sünenü’l-Kübrâ, VI, 205;  Tabarânî, el- Mu ‘cemü’l- Evsat, VI, 128; Nursi, Sözler, s. 725; (Lemaât).
[3] İçine girilmiş ve karalanmış demektir. Bkz. Heyet, Büyük Lügat, s. 580.
[4] Kelime Islah edilen, düzeltilen, safileştirilen ve temizlenen gibi manalara gelir. bk. a.g.e., s. 701.
[5] Kelime yaldızlanan, parlatılan tezhib edilen gibi manalara gelir. Bkz. a.g.e., s. 755.
[6] Sebîke; işlenmemiş, sâfi olmayan külçe altın, işlenmek için eritilerek kalıba dökülen külçe manalarına gelir. Bkz. Heyet, Büyük Lügat,s. 862.
[7] Nursi, Sözler, s. 725; (Lemaât). Not metindeki parentez içi açıklamaları bize aittir.
[8] Geniş bilgi için bkz. Nursi, Mektûbat, s. 40- 41; (On İkinci Mektup).
[9] Nursi, Mektûbat, s.  450;  (Hakikat Çekirdekleri, nr. 106).
[10] Nursi, Lem’alar, s.  75; (On Üçüncü Lem’a, Dokuzuncu İşaret).
[11] Nursi, Lem’alarMektûbat,  s.  449, nr. 95; (Hakikat Çekirdekleri).
[12] Heyet, Büyük Lügat, s. 672.
[13] İçine girilmiş ve karalanmış demektir. Bkz. Heyet, Büyük Lügat, s. 580.
[14] Kelime Islah edilen, düzeltilen, safileştirilen ve temizlenen gibi manalara gelir. Bkz. a.g.e., s. 701.
[15] Bkz. Nursi, Sözler, s. 725; (Lemaât). Not metindeki parentez içi açıklamaları bize aittir. bukonuda geniş bilgi için bkz.Sarıcık, Murat, İslam Medeniyeti, Isparta, 2017, s. 244 vd.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
1.601 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun