İran, Arabistan gibi şeriat ile yönetilen ülkelerin yönetim şekli doğru mudur?

Soru Detayı
Bazı internete sitelerinde, şeriatla yönetildiği söylenen ülkelerin uygulamaları örnek gösterilerek, islama ve şeriata hücum edilmektedir. Bunların herhangi biri islamiyet ile açıklanabilir mi? İran, Arabistan bunlar şeriat ile yönetilen ülkeler diye geçiyor peki bu yönetim şekli doğru mudur? Yani şeriat doğru mudur demiyorum bunların şeriatı uygulayış biçimi doğru mudur, şeriat ile yönetilen ülkelerde ne gibi değişiklikler olması gerekir özgürlük sınırları ne olmalıdır, islamiyete göre genel ahlak kuralları nelerdir? İnsanların kafasında şeriat hakkında yanlış bir düşünce oluşmuş bunları en azından çevremdekilerin kafasındaki yanlış düşünceleri silmek istiyorum lütfen açık ve detaylı şekilde soruları cevaplayabilir misiniz?
Cevap

Değerli kardeşimiz,

Söz konusu bilgilerin %90’ı yalandır.

Misal olarak bir kaç açık yalanına işaret etmekte fayda vardır:

- Diyorlar ki: “Suudi Arabistan'da ekmeğini getiren 2 erkekle konuşan 75 yaşındaki dul bir kadına, 40 kırbaç ve 4 ay hapis cezası verildiği belirtildi.”

İslam’da böyle bir ceza olmadığı gibi, ilgili ülkede böyle bir ceza da vaki değildir.

- Diyorlar:Pakistan'da 13 yaşındaki kızı, 65 yaşında 5 karısı olan adama verdiler.”

İslam’da dört kadından fazla eş almanın caiz olmadığını bilen herkes bu bilgini bir iftira olduğunu da bilir.

- Diyorlar:Arabistan'da bir kızı işaret parmağı ile gösteren adamın, işaret parmağı kesildi”.

Bu bir iftira olduğu kadar komik bir yalandır. Çünkü hiç bir mezhepte böyle  bir şey yoktur.

- Diyorlar: “Kuzeybatı İran'da (Güney Azerbaycan) Azer Türk'ü olan genç kadın, TIMES dergisinde, baş örtüsünün altından saçı göründü diye, 99 kırbaç cezası aldı.”

Böyle bir ceza İslam hukukunda yoktur. Bu sebeple, bunlar yalandır.

- Şunu da belirtelim ki, İslam şeriatı  ayrıdır, İran’da Şiilerin, Suud’da Vahhabilerin, Afganistan’da Taliban’ın tatbikatı ayrıdır. Bu gün dünyada demokrasi ile yönetilen değişik ülkelerdeki uygulamalar farklı olduğu gibi, Şeriatı uyguladığını söyleyen insanların anlayışına göre bazı farklı uygulamalar olabilir. Bu sebeple, İnsanların yanlış algılarından kaynaklanan yanlış uygulamalarını esas alarak İslam şeriatını tenkit etmek hem ilme hem de vicdana aykırıdır. Şeriatın en mükemmel uygulaması, Hz. Peygamber efendimiz ve ilk halifeler dönemidir.

Şeriatın gerçek prensiplerini ancak Kur’an, Sünnet ve ehl-i sünnet alimlerinin yorumlarına bakarak doğru anlayabiliriz.

- Şimdi kısaca Şeriatın ne anlama geldiği üzerinde durmakta fayda vardır:

1) Aşağıdaki ayetlerden açıkça anlaşılacağı üzere, Şeriat, yalnız ceza kanunları değil, dinin tamamına verilen bir isimdir. Şeriat, İslamın getirdiği hükümlerin genel adıdır. Devlet yönetimi de bunun içine girmektedir.

“Sana da, daha önceki kitapları, hem tasdik edici, hem de onları denetleyici olarak bu kitabı, gerçeğin ta kendisi olarak indirdik. O halde bütün Ehl-i kitabın aralarında, Allah’ın sana indirdiği ile hükmet, sana gelen bu hakikati terkedip de onların keyiflerine uyma! Her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi, hepinizi bir tek ümmet yapardı. Fakat O, size verdiği farklı şeriatlar dairesinde sizi imtihan etmek istediği için ayrı ayrı ümmetler yaptı. Öyleyse durmayın, hayırlı işlerde birbirinizle yarışın! Zaten hepinizin dönüşü Allah’a olacak, O da hakkında ihtilâf ettiğiniz şeyleri size tek tek bildirecektir. (haklıyı haksızı iyice belli edecektir.)” (Maide, 5/48)

“Sonra din işinde, seni ayrı bir şeriat yoluna koyduk. Sen ona tâbi ol, gerçeği bilmeyenlerin keyiflerine uyma. Çünkü Allah’tan gelecek herhangi bir cezayı önleme hususunda, onlar sana hiçbir fayda veremezler. Zalimler birbirinin dostudur. Allah ise müttakilerin dostudur!” (Casiye, 45/18-19)

- Bazı yerlerde küçük bir farkla kullanıldığı zaman, Din, Şeriatten daha geniş  bir kavram olarak kabul edilebilir. Ancak genel olarak her iki kavram aynı manaya gelir. Mesela: “İslam dini” kavramı, “İslam şeraiti” anlamında kullanıldığı gibi, “Hz. Muhammed’in dini” ifadesi, “Hz. Muhammed’in şeriatı” manasına gelir.

2) İslâm’ın temel şartlarının ihmale uğradığı, ferdî ve ailevî hayatın yanlış esaslar üzerine bina edildiği bir cemiyette, sadece muamelât ve ceza hükümlerinin uygulanması fazla bir fayda sağlamaz. Yahut bu hükümlerin, böyle bir cemiyete uygulanması mümkün olmayabilir. Olsa bile, birçok kimse, bunlara, inanmadan ve istemeyerek uymakla nifaka düşer. Müslüman görünür, ama bir İslâm düşmanı olarak yaşar.

Bu sebeple İslam şeriatında temel amaç, insanları adalet ve fazilet ölçülerine göre teşekkül eden evrensel ahlaki temele dayanan bir toplumda yaşatmaktır.

-Bediüzzaman hazretlerinin ifade ettiği gibi,

“Şeriatta yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir (yönetimle alakalıdır); onu da ulü-l emirlerimiz düşünsünler.” (Divan’-ı Harb-i Örfi, 20; Tarihçe-i Hayat, 66)

Demek ki, İslam şeriatı, ahlak, ibadet, fazilet, ahiret, dünya saadetini temin eden adalet mekanizmasını işleten muamelat ve cezai müeyyidelerdir.

3) Halkın sadece recim ve hırsızın elinin kesilmesi olarak gördüğü şeriat, aslında Allah’ın indirdiği Kur’an’ın hükümleri ile Hz. Peygamberin ortaya koyduğu ve Kur’an’ın bir nevi açıklaması olan sünnetin tesis ettiği hükümlerdir. Muamelatta zulüm yapılmazsa, aldatma olmazsa cezaya gerek kalmaz.

Kaldı ki, dünyanın hiç bir yerinde ceza usulleri ve kanunları olmayan bir ülke yoktur.

Cezai müeyyidelerin en bariz özelliği caydırıcı olmasıdır. Caydırıcı bir özelliğe sahip olmayan bu günkü bir kısım kanunların peş para bir fayda sağlamadığını işin uzmanları söylüyor.  

Konuyu fazla uzatmamak için, bazılarının en fazla eleştirdikleri  hırsızlık vakası üzerinde duralım: Hırsızlık olayında iki taraf vardır: Birinci taraf, malı çalınan mağdur insanlar, ikinci taraf ise cezayı hak eden gaddar bir hırsız. İnsan olarak bu iki kişiyi adalet ölçüsünde tartacağız. Ne yapalım ki, mazlumun malı korunmuş olsun, zalimin de elinin kesilmesi engellenmiş olsun.

Eğer burada caydırıcı bir müeyyide olmazsa, ne malı koruyabilir, ne de hırsızın elini engelleyebiliriz. Hapis gibi cezaların caydırıcı olmadığının en büyük kanıtı bugünkü hırsızlık vakalarının bilançosudur. Her şeyin hikmetini en iyi bilen Allah, çalışmadan, alın teri dökmeden, başkasının mağduriyetine acımadan malını çalmakta menhus bir lezzetin olduğunu, nefs-i emare sahiplerinin bu çirkin işi kolay kolay bırakmayacaklarını, bunun engellenmesinin tek yolu hırsızlık eden elin kesilmesi olduğunu bilmiş ve hükmünü vermiştir.

Hırsızın elinin kesilmesi ile ilgili Kur’an’ın hükmü -deyim yerindeyse- en çağdaş bir hükümdür. Çünkü bu çağ kadar hırsızı, şehir eşkıyası, kapkaçı, gaspçısı bol olan başka bir çağ olmamıştır. Dünya bunlara karşı aldıkları yüzeysel ve düzeysiz cezaların caydırıcı olmadığına dair -hırsızlar hariç- herkes hemfikirdir.

İslam tarihinde, bu cezanın âdil bir şekilde uygulandığı ilk üç asırda –hırsızlık suçundan ötürü- kesilen ellerin sayısı yalnız altıdır. (İlk üç asırda hırsızlıktan ötürü sadece 6 elin kesildiğine dair şu makaleye bakılabilir: İsmail el-Fehranî, “eş-Şeriatu beyne’s-salihin ve’l-Murcifin” el-Ehram, 17 Yenayır, 2011)

Şu anda, dünyanın her bir şehrinde her gün bu suçlar sebebiyle –talan edilen bunca servet yanında- en az bir veya birkaç el değil- baş kesilmekte /mal sahibi zalimce öldürülmektedir. Buna caydırıcı bir önlemle dur demek, her çağdan daha çok bu çağın ihtiyacı vardır.

İlginçtir, hırsızın durumuna acıyoruz da malı çalınan, hayatı boyunca on yıllarca çalışıp zor biriktirdiği bütün servetini hırsıza kaptıran mal sahibinin bu durumunu pek nazara almıyor gibi davranıyoruz. Bu adamın da çoluk çocuğu yok mu? Kendisi de muhtaç duruma düşmemiş mi?

İnsanın aklına –malına mukayyet olmadığı için eleştirilerin hedefi olmuş-Nasrettin hocanın meşhur şu sözü akla geliyor “Yani hırsızın hiç mi suçu yok?”

4) İslam şeraiti, insanlık hukukunu en güzel şekilde muhafaza eden ve hukukun üstünlüğünü esas alan bir nizamdır.

Örneğin  Münazarat risalesinde Bediüzzaman’ın Kürt aşiretleri ile yaptığı sohbetlerin bir yerinde soru-cevap şeklindeki bu diyalogda şeriata yapılan vurgu konumuzu aydınlatacak ip uçlara sahiptir:

“S- Gayri müslimlerle nasıl müsavi olacağız?

C- Müsavat ise, fazilet ve şerefte değildir; hukuktadır. Hukukta ise, şah ve geda birdir. Acaba bir şeriat, karıncaya bilerek ayak basmayınız dese, tazibinden men'etse; nasıl benî âdem'in hukukunu ihmal eder? Kellâ... Biz imtisal etmedik. Evet İmam-ı Ali'nin (ra) âdi bir Yahudi ile muhakemesi ve medar-ı fahriniz olan Salahaddin-i Eyyubî'nin miskin bir Hristiyan ile mürafaası, sizin şu yanlışınızı tashih eder zannederim.” (Münazarat, 30 )

5) Acaba, bütün kâinatın yaratıcısı olduğuna iman ettiğimiz, sonsuz ilim, hikmet, rahmet, adalet ve kudret sahibi olan Allah’ın ortaya koyduğu bir şeriatın hükümlerinin sağlam olmadığını söyleyen bir kimse nasıl mümin, nasıl akıllı unvanını alabilir?

Şunu da vurgulayalım ki, Allah’ın hükümlerinin doğru olduğuna inanmayan kimse dinden çıkar. Fakat onların doğru olduğuna iman etmekle beraber, onları uygulamayanlar kâfir değil, fasık ve zalim olurlar. Bu durum, sadece yönetimle ilgili konular için değil, İslamın bütün emir ve yasakları için geçerlidir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorumlar

Yorum yapmak için Giriş Yapın ya da Üye olun.