Müslümanlar güçlenince, diğer insanlara hayat hakkı tanımaz mı?

Soru Detayı

- Mekke döneminde Hz. Muhammed (sav) dinini korumak için herkesin dini kendisine olsun ve siz onların kutsallarına küfür etmeyin ki onlar da sizinkine küfretmesinler. Hoşgörü, farklı inançlara saygı konusu işlenirken iktidarı ele geçirip Medine’de bir devlet kurarak Mekke’yi fethettiğinde müşriklerin orada yaşama hakkı olmadığı ve kutsallarının yerle bir edilip ayaklar altına alınması ne kadar doğrudur?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Tarihi olarak, yanlış öncüller üzerinden kıyas yapılıp sonuca gidilmiş olmakla beraber, soru sahibi, Müslümanların güçsüz oldukları Mekke döneminde diğer dini inançlara karşı saygı ve hoşgörüyle davranırken, devlet gücüne ulaştıkları Medine’de bu tutumlarını bir kenara bırakarak hayat haklarını yok ettiklerini ve farklı inanç sahiplerine yaşama hakkı tanımayıp, onların kutsallarını ayaklar altına aldığını belirtmektedir.

Öncelikle “herkesin dini kendisine olsun” ifadesi, Kur'an’daki Kâfirun suresinin altıncı ayetini hatırlatmaktadır. Bu surede bahsedilen husus, başka dinlere müsamaha konusu değil, putperestlerin, “Madem inançlarını terk etmemekte ısrar ediyorsun, gel biz senin taptığına tapalım, sen de bizim taptığımıza tap.” şeklindeki tevhit-şirk karışımı karma bir din anlayışı oluşturma şeklindeki anlayışa reddiyedir.

İkinci olarak, “Siz onların kutsallarına küfür etmeyin ki onlar da sizinkine küfretmesinler.” cümlesi, Enam suresi 108. ayete işaret etmekte olup, anlamı bütün zamanlar için geçerli bir emri ilahidir. Bazı dönemlerde, ağzındaki baklayı çıkar, kabilinden cevaz verilmiştir, diyen bir yoruma rastlamak mümkün değildir.

Az önce de belirtildiği üzere ana çerçevesinden kopartılan mezkûr iki ayetin, “Müslümanlar zayıf zamanlarında başka inançlara saygılı, kimsenin kutsallarına dokunmamakla birlikte güçlendikçe bu prensiplerini terk ederler.” şeklinde bir hükme konu edilmesi mantık kurallarına aykırıdır.

Şimdi asıl konuya geçebiliriz:

Soru sahibi, Mekke’nin fethinden sonra müşriklere orada yaşama hakkı tanınmadığını ileri sürmektedir. Konuya vakıf olanlar için bu iddia tarihi gerçeklerle tezat oluşturacak bir yaklaşımı sergilemektedir.

Mekke’nin fethi, orada yaşayanların hayat hakkını yok etmek yerine, yaşama hakkının kutsallığını ortaya koyan tablolarla doludur. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz.

1. Müslümanlar aleyhine çok ağır maddeler içermesine rağmen, Mekkeli müşriklerle 10 yıllık bir barış antlaşması imzalayarak savaşı değil barışı tercih eden, daha sonra gelişen kışkırtıcı olaylar, ashabın bir kısmının hoşnutsuzluğuna aldırmayarak barışta ısrar eden Hz. Peygamber (asm)'dir.

2. Mekke müşriklerinin bir buçuk yıl sonra barışı aleni bir şekilde bozmalarını öne sürerek savaşmak yerine, hatalarını gidermek hususunda uyarılarına rağmen, kendisine savaştan başka bir yol kalmadığını gören Hz. Peygamber (asm)'dir.

3. Mekke’yi kan dökmeden fethedebilmek için hazırlıklarını gizli bir şekilde yürüten, Mukaddes belde Mekke’yi haber sızmadan savaşsız alabilmek için bütün yollara ekipler koyduran Hz. Peygamber (asm)'dir.

4. İslâm ordusu dört koldan Mekke’ye girerken, mecbur kalınmadıkça kan dökülmesini istemeyen, ordu komutanlarından biri olan Sâd b. Ubâde’yi “Bugün Kâbe’de savaşın helal olacağı gündür.” sözünden dolayı derhal görevden alan,  Halid b. Velid’in komuta ettiği birliğin mukavemetten dolayı çarpıştığını görünce buna çok üzülüp derhal çarpışmaya son vermesi için haberci gönderen Hz. Peygamber (asm)'dir.

5. Evlerine kapananların, silahları bırakanların, Mescid-i Haram’a ve Ebu Süfyan’ın evine sığınanların emniyette olduğunu ilan ettiren; yaralıların, kaçanların, esirlerin öldürülmemelerini emreden Hz. Peygamber (asm)'dir.

6. Müslümanların hayatlarını yirmi yıl boyunca cehenneme çeviren, onları bir kaşık suda boğmakta tereddüt etmeyen Mekke müşrikleri, Onun eline düşüp dehşet içerisinde ne yapacağını düşünürlerken “Ben bugün size kardeşim Yusuf Peygamber’in sözünü söylüyorum: Bugün size kınama yok, Allah sizi bağışlasın.” diyecek kadar güzel ahlakta zirvelere yükselen Hz. Peygamber (asm)'dir.

7. Mekke’nin fethinden sonra genel af ilan eden, sadece 17 kişiyi bu affın kapsamından hariç tutmasına rağmen Süheyl b. Amr, Safvan b. Ümeyye, İkrime b. Ebu Cehil gibi müşrik ileri gelenlerine daha sonra eman veren, önce vahiy kâtipliği yapmasına rağmen bilahare dinden çıkıp pervasız bir İslâm düşmanlığı sergileyen Abdullah b. Ebû Serh’i ve Resululah’ın sevgili amcası Hz. Hamza’nın ciğerlerini koparıp çiğneyen Ebu Süfyan’ın karısı Hind’i bile affederek öldürülenlerin sayısının sadece altıyla sınırlı kalmasını sağlayan Hz. Peygamber (asm)'dir.

8. Mekke’nin fethinden hemen sonra gerçekleştirilen Huneyn savaşına, iki bini yeni Müslüman olmuş Mekkelilerden, sekseni de henüz İslâm’ı kabul etmemiş Kureyşliler’den olmak üzere on iki bin kişilik bir orduyla katılan Hz. Peygamber (asm)dir.

Bu son hadiseden de açıkça anlaşıldığı üzere Allah Resulu müşrikleri Mekke’den çıkarmak, onların dinlerini değiştirmelerini istemek bir yana, onların müşrik olmalarına rağmen Huneyn savaşına katılmalarına izin vermiştir.

Biz bu ve benzeri olayları göz önünde bulundurarak şunu merak ediyoruz:

- Hz. Peygamber (asm)’in Mekke’nin fethi ve sonrasında yürürlüğe koymuş olduğu bu uygulamalar hayat hakkının yok edilmesi diye nitelendirilecekse, hayat hakkının varlığını tanımak acaba nasıl gerçekleştirilecektir?

Eğer soru sahibi miladi 631 yılından itibaren Tevbe suresi 28. Ayetle müşriklerin Mescid-i Haram’a yaklaşmalarına yasak getirilmesini kastediyorsa, burada bir nebze durmamız gerekmektedir.

Bir din ve inancın ibadet esaslarını belirlemenin, o dinin sahibine ait bir keyfiyet olduğu herkes tarafından kabul edilen bir husustur. Tevhit temeli üzerinde yükselen bir dinin, kendisine tamamen aykırı başka bir inanç sistemiyle aynı kutsal mekânı paylaşması varlık sebebini inkârdır; bu kutsal mabedin şari tarafından belirlenen tanzimine hürmet, başkasının inançlarına saygının gereği olması icap eder.

Geriye Hz. Ömer döneminde bazı Yahudi kabileleri ve Necran Hristiyanları’nın yarımada dışına çıkarılmaları kalmaktadır ki, bu genel bir uygulamadan ziyade, özel sebeplere istinaden alınan bir karardır:

- Mezkûr topluluklarla yapılan anlaşmanın sona ermesi,
- Karşılıklı anlaşmaların tek taraflı olarak bozulması,
- Bazı sahabilere düzenlenen suikastler,
- İslâm dünyasının kalbi mesabesindeki bölgelerin uzun vadeli güvenlik sorunu,
bu uygulamayı doğuran faktörler olarak değerlendirilmektedir.

Diğer yandan, Hz. Ömer Fedek ve Necranlıların gittikleri yerlerin valilerine mektup yazarak;

- Onlara zarar verilmemesini,
- Kendilerinin verimli topraklara yerleştirilmesini,
- Durumları düzelinceye kadar topraklarından haraç veya başka isimler adı altında vergi alınmamasını
istemiştir.

Şayet Hz. Peygamber (asm) Arap yarımadasında iki dinin bir arada bulunmayacağını emretmiş olsaydı, Hz. Ömer hatta ondan önce Hz. Ebu Bekir bunların hepsini yerlerinden çıkarması ve hiçbir gayri müslimi yerlerinde bırakmamaları gerekirdi. Bu uygulamayı başka bölgelerde yapmayan halifelerin, aynı işlemi Yemen ve Bahreyn gibi gayri müslimlerin çokça bulunduğu bölgelerde de yapmadığı görülmektedir.

Müslümanlarla ilgili olarak, bir başka inancın kutsallarının yerle bir edilip ayaklar altına alınması iddiasını, acaba neresinden düzeltmeye başlayalım?

İslam tarihinin en çok iftihar edilecek, en az hicap duyulacak müstesna yaprakları bu alan içerisinde yer almakta olup, bu konuda hiçbir inanç sistemi İslâm diniyle yarışmak bir yana, onun yanına bile yaklaşamaz. Zira İslâm, başka inanç sahiplerinin hukukunu kendi kutsal kitabındaki ayetler ve peygamberinin sünnetiyle garanti altına alan yegâne dindir.

Bakara suresi 256. ayet, “Din(e giriş) de zorlama yoktur.” demek suretiyle inançları kabulde cebrin, dayatmanın olamayacağını kesin bir dille belirtir.

Fakat savaş veya barışla ele geçirilen ülkelerde yaşayan ve başka beldelere gitmek istemeyen farklı din mensuplarının durumu ne olacaktır?

İslâm hukukunda zimmî diye isimlendirilen farklı inanç sahibi bu topluluklar, Müslümanların siyasal hâkimiyetini kabul edip kendilerinden istenen vergileri ödemeyi kabul ettikleri takdirde, diledikleri kadar İslam ülkesinde kalabilirler.

Onların;
- Kanları,
- Malları,
- Canları,
- İnançları,
- Mabetleri

tecavüzden masun olup İslam devletinin garantisi altındadır. Dinlerini, dillerini, aile ve miras hukuklarını, bayramlarını, eğitim ve öğretimlerini tam bir serbestlik içerisinde yerine getirmeleri için gerekli tedbirleri almak hükümetin görevidir.

Bu görevlerin yerine getirilmesi tehlikeye düşünce Ebu Ubeyde b. Cerrah’ın Suriye bölgesindeki uygulamalarının gösterdiği gibi, kendilerinden alınan vergiler iade edilir. Hatta Hz. Ömer dönemi tatbikatından anlaşılacağı üzere başka inanç sahiplerine zekâtlardan pay verilir, çalışamayacak durumda olan zimmîler sosyal yardım fonlarından yararlandırılır.

Esasen İslam tarihinin genel renk ve akışı bu istikamette olmasına rağmen bu tablo üzerinde zaman zaman farklı ve aykırı uygulamalara da tanık oluruz. Abbasî Halifesi Mütevekkil, Fatımî Halifesi Hâkim-Biemrillah yönetimlerinde olduğu gibi zimmî toplulukların belli renkte elbise ve başlık giyinmeleri ve bazı kısıtlamalara maruz kalmalarını tarih kitapları kaydetmektedirler.

Ne var ki bu olumsuz örnekler, Ermeni, Süryanî ve Bizans tarihçilerinin Müslüman yöneticilerin tebaası olan farklı inanç sahiplerine takındıkları takdire şayan tutumlarını yeterince övmeleriyle fazlasıyla tolere edilebilir.

Örneğin Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah için Urfalı Mateos’a, Selahaddin Eyyubî için farklı Haçlı tarihlerine, genel olarak Müslüman fatih ve yöneticilerin farklı inanç sahiplerine nasıl davrandıklarını görmek için Mustafa Fayda’nın Hz. Ömer Döneminde Gayr-i Müslimler ve T.W. Arnold’un İslâmın Yayılış Tarihi’ne bakılabilir.

Aslında sözü uzatmaya ne hacet!

Neredeyse on dört asır önce fethedilen Suriye, Irak, Mısır, Kuzey Afrika ve on asır önce fethedilen Anadolu’da Yahudi, Hristiyan, Ermeni, Süryani, Rum ve diğer azınlık ve inanç sahiplerinin bugün hala önemli yekun tuttuğu, ulus devlet statüsüne geçmeden önce yalnız bir asır evvel Osmanlı ülkesindeki metropol ve şehirlerde yaşayan azınlık sayısının bugünkü rakamlardan kat kat fazla olduğu bilinmektedir.

Buna mukabil tam yedi yüzyıl boyunca İslâm kültür ve medeniyetinin en parlak safhalarından birine beşiklik etmiş İspanya-Endülüs coğrafyasında ilaç için bir Müslüman kaldığını kim söyleyebilir?

İslâm medeniyetine üç asrı aşkın bir süre ev sahipliği yapmış Sicilya Adası İberik Yarımadasıyla aynı kaderi paylaşmamış mıdır?

Ya Girit’e ne demeliyiz?

XIV. asrın ikinci yarısından itibaren ayak bastığımız Balkanlar ve Doğu Avrupa’da durum bundan çok mu farklıdır?

Farklı inanç ve kültürlere karşı takınılan yok edici düşmanca tutumdan payını alan sadece Müslümanlar değillerdir.

Amerika yerlileri olan Kızılderilileri kültürel saldırılarıyla ötekileştiren, savaş baltalarıyla yok eden, en nihayet müzelik eşya konumuna sokan aynı kültür dünyasıdır, batı medeniyetidir.

Batı'nın tarihinde başkalarıyla birlikte yaşama geleneği yerine onların asimilasyonu, bunu geçekleştiremedikleri zaman onların yok edilmesi vardır.

Farklı inançlara saygı, başkalarıyla bir arada yaşama Batı dünyasının gerçeği değil, rüyasıdır. Tarihi dokularında, kültürel kodlarında bulunmayan bu anlayışı gerçekleştirmeye çalışırken nasıl tökezlediklerini, düşüp kalktıklarını görmekle birlikte, bizler bu yeni yönelişten ancak memnuniyet duyarız.

Amerika’da siyahilere yönelen polis şiddeti, Almanya’da Türklerin evlerini kundaklama ve döner bıçaklı dazlak saldırıları bile bu takdirimizi gölgeleyemez.

Yeter ki bu değerli yönelişi kendi keşifleri, kendi icatları sayarak bu alanda insanlığa ders veren Müslüman ustalarını unutmasınlar!

Yeter ki birçok alanda yaptıkları gibi bu güzelliği, ileride sahnelemeyi düşündükleri çirkin, kanlı planlarına maske yapmasınlar.

İlave bilgi için tıklayınız:

İslam`ın insana verdiği haklar nelerdir?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
386 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR