Esirleri ödürmek helal midir? Bir kişi esir diyerek bir Müslümanı öldürebilir mi?

Soru Detayı

- IŞİD lideri Ebu Musab el Zarkavi "Hazreti Muhammed Bedir Savaşından sonra bazı savaş esirlerinin kafasının kesilmesi emrini verdi. İşte bize yol gösteren örnek bu" diyerek esir ettiklerinin kafasını kesmelerini bu örneğe dayandırıyor. Bu konuda hüküm nedir?
- Hz. Peygamber gerçekten Bedir muharebesinden sonra bazı esirlerin kafasının kesilmesini emretmiş midir? Eğer öyleyse nedeni nedir?
- Ve Hz. Muhammed (s.a.v) böyle yaptı diye bir grubun bundan misal alarak esirlerin kafasını kesmesi doğru mudur? 

Cevap

Değerli kardeşimiz,

- İslam devlet başkanı, bazı savaş esirlerinin öldürülmesini gerekli buluyorsa ve bunun için özel durumlar ve mecburiyetler hissediyorsa öldürebilir. Fakat bu genel bir kural değil, tersine genel kural içinde özel bir durumdur. Buna da mecbur kalındığı takdirde başvurulabilir.

Nitekim, Hz. Peygamber (asm) , Bedir Savaşı'nda esir alınan yetmiş kişi içinden sadece Ukbe bin Ebi Muayt ve Nadr ibn el-Haris'i öldürttü. Uhud Savaşı esirlerinden yalnız şair Ebu Azze'nin öldürülmesini emretti. Kurayza Oğulları, kendi haklarında Sa'd ibn Muaz'ın karar vermesini istemişlerdi. İbn Muaz'ın erkeklerin öldürülmesi şeklindeki kararı üzerine Hz. Peygamber (asm) onların öldürülmesini emretti.

Hayber Savaşı'nda alınan esirlerden sadece Kinane İbn Ebi el-Hukayk öldürüldü. Çünkü bu adam anlaşmayı bozmuş, verilen sözü tutmamıştı.

Mekke'nin fethinden sonra Hz. Peygamber (asm) bütün Mekke halkından, yalnız bir-kaç kişinin nerede yakalanırlarsa derhal öldürülmeleri emrini verdi.

Bu istisnaların dışında Hz. Peygamber'in (asm) genel tavrı, savaş esirlerinin hiçbir zaman öldürülmemesi doğrultusunda idi.

Raşid halifelerin tutumu da böyle oldu. Onların zamanında da savaş esirlerinin öldürülmesine ait örnekler çok nadirdir. Bu nadir örnekler de özel sebeplere ve mecburiyetlere dayanır.

Hz. Ömer ibn Abdülaziz de bütün halifeliği süresince sadece bir savaş esirini öldürtmüştür. Öldürülen bu esir, Müslümanlara yaptığı aşırı zulümle meşhurdu.

İslam bilginleri, bu uygulamalara dayanarak, İslam devlet başkanının, gerekli gördüğü ve mecbur kaldığı takdirde, savaş esirlerinin öldürülmesini emredebileceği görüşüne varmışlardır. Fakat bu karar, devlet başkanının (İmam'ın) verebileceği bir karardır. Her asker istediği esiri öldüremez.

- İslâm hukukunda esas itibariyle köleliğin tek kaynağı savaştır. Savaş esirlerinin kaderi İslâm devletinin alacağı karara bağlıdır; bunlar karşılıksız olarak veya fidye mukabilinde salıverilirler (Muhammed, 47/4), düşman elinde bulunan Müslüman esirlerle değiştirilir yahut köle statüsüne geçirilirler.

Köle statüsüne geçirilen esirlerin gayri müslim olması şarttır; savaş esirleri arasında bulunan Müslümanlar köle yapılamaz. Bu hüküm, İslâm devletine karşı isyan eden ve ele geçirilen âsiler için de geçerlidir; bu gruba giren esirlerin er veya geç serbest bırakılması gerekir.

Bu kısa bilgiden sonra konunun detayına gelince:

İslâm toplumunda esirin konumu incelenirken Hz. Peygamber (asm) ile Hulefâyi Râşidîn dönemi uygulamalarına ayrı bir önem vermek gerekir. Çünkü sonraki dönemlerde birçok konuda olduğu gibi esirlere uygulanacak muamelelerin ve onların hukukî statüsünün belirlenmesinde de bu dönem örnek alınmış, Kur’ân-ı Kerîm’in ilgili âyetleri de bu uygulamanın ışığı altında yorumlanmıştır.

Hz. Peygamber devrinde alınan ilk esirler, hicretin 17. ayında (Receb 2/Ocak 624) Abdullah b. Cahş kumandasındaki seriyyenin Batn-ı Nahle’de karşılaştığı Kureyş kervanından ele geçirilen iki esirdir. Mekkeliler bu esirleri kurtarmak için Medine’ye fidye göndermişlerse de Hz. Peygamber, sefer sırasında kafileden ayrı düşen iki Müslüman geri gelmedikçe onları bırakmayacağını bildirdi. Düşman eline geçmediği anlaşılan sahâbîler bir süre sonra dönünce Kureyş’in esirleri kırkar ukıyye (4752 gr.) gümüş karşılığında serbest bırakıldı. (Vâkıdî, I, 13-17; İbn Hişâm, I, 603-605)

Müslümanların çok sayıda esir elde ettiği ikinci sefer Bedir Gazvesi’dir. 2. yılın Ramazan ayında (Mart 624) gerçekleşen bu savaşta Müslümanlar yetmiş esir almışlardı. Resûl-i Ekrem esirlere uygulanacak muamele konusunda ashapla görüşmüş, Hz. Ömer ile Sa‘d b. Muâz Bedir’in müşriklerle yapılan ilk savaş, esirlerin de küfrün önde gelen temsilcileri olduğu için öldürülmeleri suretiyle düşmanın tam bir hezimete uğratılmasının gerektiği yolunda görüş bildirmiş, Ebû Bekir ise esirlerin Müslümanların yakın akrabaları olduğunu belirterek fidye karşılığında serbest bırakılmalarının daha uygun olacağını söylemişti. Hz. Peygamber (asm) de bu görüşe katılınca esirler malî durumlarına göre 1000 - 4000 dirhem (2970 - 11880 gr.) gümüş arasında değişen miktarda fidye alınarak serbest bırakılmışlardı. (Müslim, “Cihâd”, 58; İbn Hişâm, I, 641-644, 649-660; Ebû Ubeyd, s. 150-154)

Ancak fidyeyi ödeyemeyen Rebîa b. Derrâc’dan çok az bir şey, Hz. Peygamber (asm)’in bir silâh tüccarı olan yeğeni Nevfel b. Hâris’ten de 1000 mızrak alınmıştı.

Bu arada İslâm’ın azılı düşmanlarından olup Müslümanlara çok eziyet eden Nadr b. Hâris ile Ukbe b. Ebû Muayt’ın öldürülmesine hükmedilmiş, malî imkânları yeterli olmayan yedi esir de karşılıksız serbest bırakılmıştı. Bunlardan Ebû Azze’den hiçbir düşmanla iş birliği yapmayacağına, Sayfî b. Ebû Rifâa’dan da fidyesini göndereceğine dair söz alınmış, ancak Sayfî fidyeyi göndermemişti.

Malî durumu müsait olmayıp da okuma yazma bilenlere ise ensar çocuklarından on kişiye okuma yazma öğretmeleri şart koşulmuştu. Ebû Süfyân oğlu Amr’a karşılık umre için Mekke’de bulunan Sa‘d b. Nu‘mân’ı alıkoymuş, durum Hz. Peygamber’e bildirilince Sa‘d karşılığında Amr serbest bırakılmıştı.

Bedir Gazvesi’nden sonra alınan ikinci büyük esir topluluğu Benî Kaynukā‘ Yahudileridir. 2. yılın Şevval ayı ortalarında (Nisan 624) antlaşmayı bozan Benî Kaynukā‘ Yahudileriyle savaş yapılmış ve Yahudiler kalelerinde on beş günlük kuşatmadan sonra teslim olmuşlardı. Ancak İslâm öncesinde Hazrec kabilesinin müttefiki olan bu Yahudi topluluğu Abdullah b. Übey b. Selül’ün ısrarları üzerine Medine’yi terketmek üzere serbest bırakılmış, onlar da Şam taraflarına göç etmişlerdir.

Uhud Gazvesi’nde (3/625) Müslümanlar sadece bir esir elde etmişlerdir. Ebû Azze el-Cumahî adındaki bu kişi Bedir’de de esir alınmış, fakat beş kız çocuğunun kimsesiz kalacağını belirterek affını istemiş, Müslümanların aleyhinde kimseye yardım etmemek şartıyla affedilmişti. Ebû Azze bu defa da savaşa zorla karıştırıldığını belirterek tekrar affedilmesini istemişse de Hz. Peygamber Müslümanın “Bir yılan deliğinden iki defa sokulmayacağını.” ve “Muhammed’le iki defa alay ettim.” dedirtmeyeceğini belirterek isteğini reddetmiş ve öldürülmesine hüküm vermişti. (Vâkıdî, I, 110-111, 309) Savaştan sonra düşmanı takip eden keşif kolundan esir alınan iki Müslüman da müşrikler tarafından şehid edilmişti.

5. yılın Şevvalinde (Şubat - Mart 627) vuku bulan Benî Mustaliķ (Müreysî) Gazvesi’nde düşmandan 200 aile esir alınmış ve gaziler arasında paylaştırılmıştı. Hz. Peygamber (asm)’in, kabile reisi Hâris b. Ebû Dırâr’ın kızı Cüveyriyye ile evlenmesi üzerine ashabın büyük bir kısmı kendi paylarına düşen esirleri karşılıksız serbest bırakmış, bir kısmı da ganimetten altı pay karşılığı bir fidye ile salıverilmişti.

Resûl-i Ekrem döneminde ele geçirilen önemli bir esir grubu da Benî Kurayza Yahudileridir. Hendek Gazvesi sırasında Mekke müşrikleri ve onların müttefikleriyle iş birliği yapan ve Hz. Peygamber’le daha önce imzaladıkları antlaşmayı bozan Kurayzaoğulları, Müslümanların savaşla meşgul oluşundan faydalanarak Medine’de savunmasız kalan ailelere saldırmak istediler. Resûl-i Ekrem harbin ardından kalelerini kuşattı. Nihayet Hz. Peygamber (asm)’in kendileri hakkında vereceği hükme rızâ göstererek teslim olmak zorunda kaldılar.

Kurayzalılar İslâm öncesinde Evs kabilesinin müttefiki olduklarından Hz. Peygamber (asm) Evsliler’den Sa‘d b. Muâz’ı hakem tayin etti. Sa‘d yetişkin erkeklerin öldürülmesine, kadınlarla çocukların ve malların ganimet olarak paylaştırılmasına hükmetti. Resûlullah bunun ilâhî hükme de uygun olduğunu (bk. el-Ahzâb 33/26) belirterek yerine getirilmesini emretti. Bu hükmün, Kurayzalılar’ın İslâm devletiyle yaptıkları antlaşmayı bozmaları ve düşmana yardım etmeleri sebebiyle verildiği kabul edilmiştir. (Ebû Ubeyd, s. 218; İbn Kudâme, VIII, 459)

Bunun yanında Sa‘d b. Muâz’ın bu hükmü, Tevrat’ın mağlûplar karşısında Yahudilere tanımış olduğu hakları (bk. Tesniye, 20/13-14) Müslümanlara tanımak suretiyle verdiğini söyleyenler de vardır. (Muhammed Hamîdullah, s. 158)

Mekke’nin fethi sırasında (8/630) Hz. Peygamber (asm) kaçanların takip edilmemesini, hiçbir yaralı ve esirin öldürülmemesini emretmişti. (Ebû Ubeyd, s. 82, 141)

Fetihten sonra da kendisine ve diğer Müslümanlara yaptıkları zulüm ve eziyetlere rağmen Mekkeliler’in hepsini affetmişti. Ancak daha önce Müslüman olup başka bir Müslümanı öldürdükten sonra dinden dönen Abdullah b. Hatal ile Mekke’de Resûl-i Ekrem’e çok eziyet eden ve hicretleri sırasında Hz. Fâtıma ile Ümmü Külsûm’e saldırıda bulunan Huveyris b. Nukayz, Benî Mustaliķ Gazvesi sırasında müşrik sanılıp yanlışlıkla öldürülen kardeşinin diyetini almak için Müslüman görünerek Medine’ye gelen ve diyeti aldıktan sonra kardeşinin katilini de öldürüp Mekke’ye kaçan Mikyâs b. Subâbe’yi ismen belirterek öldürülmelerini istemişti.

Bunlardan başka Abdullah b. Hatal’ın Hz. Peygamber (asm)’i hicvederek şarkı söyleyen iki câriyesinden biri de yakalanarak öldürülmüştü. Kaçan diğer câriye ile daha önce vahiy kâtipliği yaptığı halde dinden dönen Abdullah b. Sa‘d b. Ebû Serh ve Mekke’de Hz. Peygamber’e eziyet eden Ümmü Sâre adlı câriye ise eman dilemeleri üzerine affedilmişlerdi.

Mekke’nin fethinden hemen sonra Huneyn Gazvesi’nde de çok sayıda esir alınmıştı. Ancak savaşın ardından Hevâzin kabilesinden bir elçi heyeti gelerek İslâmiyet’i benimsediklerini ifade etmiş ve esirlerin kendilerine bağışlanmasını istemişlerdi. Fakat esirler ganimet olarak gaziler arasında paylaştırılmış ve onların tasarrufu altına girmişti. Hz. Peygamber (asm) kendisiyle Abdülmuttaliboğulları’na ait esirleri serbest bıraktığını ilân etmiş, bunun üzerine diğer Müslümanlar da kendi paylarına düşen esirleri salıvermişlerdi. Ancak bazı kişiler sahip oldukları esirleri bedelsiz bırakmayacaklarını söyleyince Resûl-i Ekrem, elde edilecek ilk ganimetten her esire karşı altı pay vermeyi taahhüt ederek onları da ikna etti. Bu şekilde 6000 kadın ve çocuk karşılıksız serbest bırakılmış, ayrıca 24.000 deve, 40.000 koyun ve 4000 ukıyye (160.000 dirhem = 475.200 kg.) gümüş iade edilmişti. (Vâkıdî, III, 950-954; İbn Hişâm, II, 488-490)

Hicretin 9. (630) yılında meydana gelen Benî Anber Seriyyesi esnasında Benî Temîm’in bir kolu olan Benî Anber’den on bir erkek, yirmi bir kadın ve otuz çocuk esir alınmış, daha sonra Benî Temîm heyeti gelip Müslüman olduğunu bildirince esirler kendilerine iade edilmişti. (a.g.e., II, 621-622; İbn Kesîr, es-Sîre, IV, 85)

Hulefâ-yi Râşidîn dönemi fetih hareketlerine bakıldığında bunların çoğunun barış yoluyla gerçekleştiği görülür. Bu dönemde antlaşma yapıp Müslümanlarla barış içinde yaşamak isteyen milletlerle savaş yapılmamış, antlaşma şartlarına bağlı kaldıkları sürece esir ve köle muamelesine tâbi tutulmayacakları hususu hükme bağlanmıştır. (Ebû Yûsuf, s. 74, 152; Ebû Ubeyd, s. 131-133, 238; Belâzürî, s. 216)

Buna karşılık barışa yanaşmayanlara karşı savaşılmış, esir alınan muharip erkeklerin bazan öldürüldüğü de olmuştur. Muharip erkeklerin öldürülmesine genel olarak antlaşma şartlarına uyutmaması veya Müslüman halka aynı şekilde davranılması hallerinde başvurulduğu görülmektedir. (Ebû Ubeyd, s. 239; Belâzürî, s. 222-223, 374)

Öte yandan başta Irak olmak üzere birçok yerde fetihten sonra hiç kimseye dokunulmayarak halk zimmî statüsüne geçirilmiş ve toprakları vergi karşılığında kendilerine bırakılmıştır. Hatta Hz. Ömer’in uygulamalarında görüldüğü gibi birçok defa gaziler arasında dağıtılan veya Medine’ye gönderilen esirler bile serbest bırakılmış ve toprakları kendilerine iade edilmiştir. (Ebû Ubeyd, s. 184, 239; Belâzürî, s. 217, 371)

İslâm’da milletlerarası ilişkiler çerçevesinde gerek meşrû savaş, bunun mahiyet ve sınırları, gerekse savaş esirlerinin durumu ana hatlarıyla Kur’ân-ı Kerîm’de ele alınmış, yine İslâm devletler hukuku Kur’an, Sünnet, Hulefâ-yi Râşidîn’in uygulamaları ve müctehid imamların ictihadlarıyla daha başlangıçta teşekkül etmişken Batı’da bu anlamda devletler hukuku on asırlık bir gecikmeyle ortaya çıkabilmiştir.

Bunun gibi esirlerin durumu da Batı dünyasında ancak XIX. yüzyılın sonlarından itibaren milletlerarası bazı düzenlemelere konu olabilmiştir. (Detaylı bilgi için bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Esir md.)

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an-ı Kerim'de esirlerin öldürülmemesi gerektiği belirtirken İslam ...
Bedir Savaşı'nda esir alınması ve Allah'ın, azabının dokunacağını ...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun