Cihad konusunda en çok merak edilenler

1 Münafık kimdir? Münafıklarla cihad nasıl olmalıdır?

Münafık, gerçekte iman etmediği hâlde, kendini mümin gösteren kimsedir. Bu yönüyle, münafıklık, bir ‘inanç sahtekarlığıdır.’(1)

Münafık, bukalemun gibidir; bulunduğu araziye göre renk değiştirir.(2)

Münafık kendini rüzgâra göre ayarlar. Hangi taraftan kuvvetli rüzgâr eserse, o doğrultuda döner. Onun din ve inanç anlayışına menfaat duygusu hakimdir.(3)

Zarar verme noktasında ise münafık, pirincin içindeki beyaz taş gibidir.

İnsanları münafıklığa iten başlıca iki sebep vardır:

1. İslam'ın nimetlerinden yararlanmak.

2. Müslümanları içten çökertmeye çalışmak.

Münafıklar, İslam toplumu içinde azınlıkta kaldıklarından, "Biz de Müslümanız." deyip, vaziyeti idareye çalışırlar. Veya, Müslüman görünmek suretiyle, onların sırlarına vakıf olup, bazı yerlere haber ulaştırırlar, kaleyi içten fethe gayret ederler.

Kur'an-ı Kerim'de, münafıklardan çokça bahisler vardır. Şüphesiz, bu boşuna değildir. Çünkü, düşman tanınmadığında daha çok zarar verir. Pusuda olduğunda daha tehlikelidir.(4)

Bu zararlı zümreye karşı Cenab-ı Hak şu talimatı verir:

"Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et!.." (Tevbe, 9/73; Tahrim, 66/9)

Hz. Peygamber (asm.), münafıklara kılıç çekmemiştir. Onlara karşı; delil getirmek, ikna ve ilzama çalışmak, had cezalarını uygulamak... tarzında cihad yapmıştır.(5)

Kur'an-ı Kerim, münafıkların isimlerini belirtmeden onları tarif eder. Nifakın çerçevesini çizer. Bu çerçeveye, her devirde değişik insanlar girebilir.

Hz. Peygamber (asm), münafıkları genelde tanımakla beraber, onları ismen teşhir edip rezil etmemiştir. Bir kısım fesat vardır ki, perde altında kalsa zamanla söner. Sahibi de onu gizlemeye çalışır. Eğer perde kaldırılsa "utanmadığında dilediğini yap" denildiği gibi, "ne olursa olsun" der, çekinmeden fesadını icra eder.(6)

İmanda ve küfürde olduğu gibi, nifakta da mertebeler vardır. Bir kısım münafıklar kendi hallerindedir. Böyleleri ikaz ve irşat edilmeli, dillerindeki imanın kalplerine inmesi sağlanmalıdır. Bir kısmı ise, müslüman görünmekle birlikte İslâm aleyhine çalışır. Bunlara karşı uyanık olmalı, ayrıca başkalarını da uyarmalıdır.

Münafıklarla ilgili ayetler bir bütün olarak ele alındığında, münafıkları daha iyi tanımak mümkün olacaktır:

"Şayet dilersek, biz onları sana gösterirdik de sen de onları simalarıyla tanırdın. Fakat sen onları, sözlerindeki edadan tanırsın..." (Muhammed, 47/30)

Yani, münafık sözlerinde açık verir. Dikkat eden, sözündeki tutarsızlıklardan münafığı tanımakta zorlanmaz. İmanın kemalini elde etmiş kimselere, münafığın hali gizli kalamaz. Öyleleri

"Mümin'in ferasetinden sakının. Çünkü o, Allah'ın nuruyla bakar."(7)

hadisinin mazharıdırlar.

Bununla beraber, şu ayete baktığımızda, bir kısım münafıkları tanımanın zorluğu anlaşılacaktır:

"Çevrenizdeki bedevilerden münafıklar var. Medine halkından da nifakta tecrübeli olanlar var. Sen onları bilmezsin. Onları biz biliriz..." (Tevbe, 9/101)

Şehir münafıkları, münafıklıkta inatçı, tamamen kaypaklaşmış kimselerdir. Sırlarını iyi gizlemesini bilirler. Yağ gibi suyun yüzüne çıkmaya alışkındırlar. Öyle ki, bir vahiy gelmeyince, Resulullah bile, onları doğrudan tanıyamaz.(8)

Münafıkları anlatan Kur'an ayetleri, Resulullah devrinde nice münafığın samimi müslüman olmasına vesile olmuştur. Mesela, şu ayete bakalım:

"Mü'minlerden öyle er kimseler var ki, Allah'a verdikleri sözde sadık oldular. Kimi ahdini yerine getirdi (şehit oldu), kimi de bekliyor. Verdikleri sözde döneklik etmediler."

"Çünkü Allah, sözlerinde sadık olanları, sadakatları dolayısıyla mükafatlandıracak ve münafıkları da, dilerse azaplandıracak veya tövbe nasib edecek. Muhakkak ki Allah, Gafur'dur, Rahim'dir (Affedicidir, Merhametlidir)." (Ahzab, 33/23-24)

Bu ayetlerde, sözlerinde sadık olan mü'minler medhedilmek suretiyle münafıklara ve kalbinde maraz olup döneklik edenlere bir tariz vardır.(9) Ayetin devamında, "Allah dilerse onları azablandıracak veya tevbe nasib edecek" denilmesi, onlara bir kurtuluş ümidi göstermektedir. Hele, ayetin Cenab-ı Hakk'ın Gafur ve Rahim ismiyle bitirilmesi, münafıkları büsbütün ümitlendirmekte, onları tövbeye sevketmektedir.

Kaynaklar:

1. Sadık Kılıç, Kur'an'a Göre Nifak, Furkan Yay., İst.,1982, s.,27.
2. İbnu Manzur, IV, 358-359.
3. Kılıç, s. 54.
4. Nursi, İşaratu'l-İ'caz, s., 82-83.
5. Razi, XVI, 135; İbnu Kesir, IV, 119; Beydavi, I, 412; Yazır, IV, 2591.
6. Nursi, İşaratu'l-İ'caz, s.,83-84.
7. Acluni, I, 41-42.
8. Yazır, IV, 2611.
9. Beydavi, II, 243.

2 Cihad ne demektir? Bazı kimselerin, cihadı "kutsal savaş" olarak açıklamaları nedendir?

Cihad, Allah yolundaki her türlü faaliyet ve hareketin adıdır. Hakkı üstün ve hakim kılmak için gayret sarf etmektir. Başka bir ifadeyle cihad, İslam'ın aksiyon yönüdür, onun hamle gücüdür.

"Cihad" kelimesi, Batı dillerinde genelde "kutsal savaş" (holy war) şeklinde tercüme edilmiştir.(1) Bu şekilde bir tercüme, İslamiyeti silah zoruyla yayılan bir din olarak gösterme gayretinden kaynaklanmaktadır.

Halbuki, "cihad" kelimesinin karşılığı "savaş" değildir. Allah yolunda savaşmak da bir tür cihad olmakla beraber; cihad kelimesi, Allah'ın dinini her tarafa ulaştırmak için yapılan her türlü faaliyet ve hareketi içine alır.

Müslümanlar, bu yüce gaye için cihad ederken, gayri müslimler ve özellikle sömürgeci ülkeler, "Kutsal olmayan savaşlar" yapmış, Asya, Afrika, Avrupa ve Amerika'yı kana bulamıştır.(2) Tarih, bunun örnekleriyle doludur.

"Coğrafî keşif" adı altında Asya, Afrika ve Amerika'daki hammadde kaynaklarının keşfedilmesi ve bu verimli ülkelere seferler düzenleyip o ülke insanlarını köleleştirmeleri, bazılarının savaş felsefesini ortaya koymaktadır.

Bunlar, kendi ayıbını örtbas etmek için yoğun bir propaganda faaliyeti içindedir. Onların bu propagandalarının etkisiyle olsa gerek ki, "cihad" denildiğinde bazılarının ilk hatırına gelen, İslam'ı reddeden her kâfiri boğazlamaya hazır, elinde kılıç bir "barbar Türk" veya elinde kaleşnikofu olan bir "Arap teröristi!.."dir.(3)

"Cihad" konusunu bahane edip İslam'a hücum eden Batılı yazarlar, "hem suçlu hem güçlü" deyiminde ifadesini bulan bir haldedirler. Şu olay, onların durumunu net bir şekilde ortaya koyar:

Afrika'yı istila eden İngiliz askerlerinden biri, arkadaşına der:

"Bunlar vahşi insanlar! Birisini öldürdüğümde beni ısırdı!.."(4)

Kaynaklar:

1. Ebu'l Ala Mevdudî, Jihad in Islam, Islamic Publications LTD, Lahor, s.1; Rudolph Peters, İslam ve Sömürgecilik, Ter. Süleyman Gündüz, Nehir Yay. İst.1989, s.29; M.J. Kister, "Land Property and Jihad" , Journal of the Economic and Social History of the Orient, Leiden, 1991, XXXIV, 276; W. Montgomery Watt, Islamic Political Thought, Edinburgh, s. 14; Ahmet Özel, İslam Hukukunda Milletlerarası Münasebetler ve Ülke Kavramı, Marifet Yay. İst. s. 64.
2. Mevdudî, Jihad in Allah's Cause, The Journal, XIV/4 December, Mekke, 1986, s.14.
3. Peters, s.30.
4. Muhammed Gazali, Fıkhu's-Sîre, Daru'l-Kalem, Dımeşk, 1989, s.214.

3 Nefisle cihad nasıl olmalı ve cinsel baskıdan kurtulma çaresi nedir?

İnsan hangi durumda olursa olsun tövbe etmekle mükelleftir. Şeytan insanı ümitsizliğe sevkedip tövbe etmesini engellemeye çalışır. Bunu yaparken bir yandan nefside ıslah edip ilerlemeye çalışmak gerekir.

Al-i İmran suresinde şu mealde bir ayeti kerime yer almaktadır:

"Ve bir günah işledikleri veya nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı anarak günahlarının bağışlanmasını isteyenler, hem de yaptıkları günahta bile bile ısrar etmemiş olanlar. İşte onların mükâfatı, Rablerinden bir mağfiret, ağaçları altından ırmaklar akan cennetlerdir. Orada ebedi olarak kalacaklardır. Güzel amel yapanların mükâfatı ne güzeldir."(Âl-i İmrân, 3/135-136.)

Demek ki, bir tövbenin kabul olması, bir günahın affa liyakat kazanması için hiçbir mazeret yokken, o günahta ısrar edilmemesi şartı aranmaktadır. Bir insan sadece nefsini yenemediğini, çevresinin nasıl karşılayacağını bahane ederek bir haramı işlemeye devam ederse ne olur? Bu husustaki bir hadisin meali şöyledir:

"Mü'min bir günah işlediği zaman kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer o günahtan el çeker, Allah'tan günahının affını dilerse, kalbi o siyah noktadan temizlenir. Eğer günaha devam ederse, o siyahlık artar. İşte Kur'ân'da geçen 'günahın kalbi kaplaması' bu mânâdadır."(İbni Mace, Zühd: 29)

Evet, "Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır." sözü mühim bir gerçeği dile getiriyor. Şöyle ki, bir günahı işlemeye devam eden insan zamanla o günaha alışır, terk edemez bir hale gelir. Bu alışkanlık onu gün geçtikçe daha büyük manevî tehlikelere sürükler. Günahın uhrevî bir cezasının olmayacağına inanmaya, hattâ cehennemin bile olmaması gerektiğine kadar gider. Yani kalpte yer tutan o günah tohumu zaman içinde -Allah korusun- yeşillenerek bir zakkum ağacı haline dönüşebilir.(Lem'alar, s. 7; Mesnevî-iNuriye, s. 115.)

Böyle bir tehlikeye maruz kalmamak ve şeytanın oyunlarına kanmamak için, bir an önce tövbeyi icap ettirecek günahı terk ederek insanın kendine çeki düzen vermesi gerekir.(bk. Mehmet PAKSU, Sünnet ve Aile)

Allah'ı sevdiğini söylemenin ölçüsü nedir?

Allah'ı sevmek ve onun razı olduğunu bilmek soyut bir durum olduğu için anlamak zordur. Bir insan "Ben Allah'ı seviyorum." diyebilir. Fakat bu durum içimizdeki bir duyguyu anlattığından dolayı, dışımızda bunu göstermemiz gerekir.

Diğer taraftan, Allah bizden razı mı? Biz onun yanında nasıl bir kuluz? Bu sorular da aynı şekilde anlaşılması zor konulardır. Bunu anlamanın da bir yolu olmalı.

İşte hem bizim Allah'ı sevdiğimizin anlaşılması, hem de Allah'ın bizden razı olduğunu anlamanın yolunu şu ayeti kerimede Allah'ımız bildiriyor:

"Ey Muhammed deki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tabi olun, ta ki Allah da sizi sevsin." (Âl-i İmran, 3/31)

Dikkat edilirse Allah'ı sevmemizin göstergesi Hz. Peygamber Efendimize (asm) uyarak İslamı yaşamaktır. Biz Peygamberimize (asm) uyarak hayatımızı yaşarsak, netice de Allah'ın da bizi sevdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Mesela, babanızı ve annenizi sevdiğiniz nasıl anlaşılır. Onların isteklerini yapar, memnun olmadığı şeyleri de terk ederseniz, o zaman sevdiğiniz ortaya çıkmış olur. Onlar bize demeseler bile biz bundan anlarız ki onlar da bizi seviyorlardır. Tam tersi olsa dediklerinin hiç birini yapmam ama, kalbime bak onları çok seviyorum dese kime inandırabilirsiniz.

Demek ki Allah Peygamberimizi (asm) bir model olarak yaratmış ve en güzel örnekleri onda göstermiş. Bize de, "Eğer beni seviyorsanız, size peygamber gönderdiğim Hz. Muhammed'e uyunuz. O takdirde anlayın ki ben de sizi seviyorum." buyuruyor.

Sözün özü: Allah'ın bizi sevdiğinin göstergesi, bizim ne kadar Hz. Muhammed (asm)'e benzediğimizdir. Ona göre sonuca varabiliriz.

Size, bize ve tüm insanlara yol haritası Kur'an ve Sünnettir; bundan başkasını size tavsiye edemeyiz. Yani Kur'anı ve sünneti Rasulullahı (a.s.m) kendimize rehber edinmek, kendimizi onlara endekslemek ve imani bahis ve kitapları tefekkür ile okumaktır. Yani imanın ve Kur'an'ın anlattığı ve bahsettiği Kur'anî ve imanî kitaplar bulabilseniz veya bu konuları tefekkür ve mütalaa eden şahsiyetlerle beraber olmakla onlardan istifade edebilseniz, sizin hem dünyanıza hem de ahiretinize faydalı olacaktır.

Namazları vaktinde kılmak, büyük günahlara dikkat etmek ve namazın arkasındaki tesbihatı yapmak, insanlara faydalı olacak işleri yapmakla Allah'ın rızasını kazanabiliriz.

Ayette geçen "nefis ve malın Allah’a satılması" ne demektir?

Nur Külliyatı'nda, “Muhakkak, Allah müminlerden nefislerini ve mallarını cennet mukabili satın almış bulunuyor.” mealindeki âyet-i kerimenin tefsiri yapılırken, bir temsil getirilir ve temsilin bir yerine de şu mesaj yüklenir.

“Hem o fabrikadaki âletler benim namımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiyatı, hem ücretleri birden bine yükselecek.” (Sözler)

Bir sohbette arkadaşlarıma, toprağın ve suyun fiyatlarını sormuş ve bir cevap alamamıştım. Muzun fiyatını sorduğumda ise yüksek bir rakamla karşıma çıkmışlardı. İşte toprak ve su Allah’ın bir fabrikası olan ağaca girdiklerinde, öteden muz olarak çıkıyor ve büyük bir kıymet kazanıyorlar. Aynı şekilde, otu inek denilen bir canlı fabrikaya veriyoruz, et ve süt elde ediyoruz. Şeker pancarı, fabrikadan şeker olarak çıkarken, çiçek tozları kovanda bal oluyorlar.

İnsan, etrafını saran böyle sonsuz ibret tablolarından ders alarak nefis ve malını, Rabbinin emir tezgâhına soksa, alâ-yı illiyyin denilen o üstün makama erecek ve cennet ehli olma şerefine kavuşacak.

Nefis denilince insanın zâtını anlıyoruz, mal denilince de zâtın tasarrufuna verilen emanetleri. Bir başka ifadeyle, “nefis” insana ihsan edilen dahilî nimetleri; “mal” ise haricî nimetleri temsil etmekte. Her ikisi de insanı ya alâ-ı İlliyyîne çıkaran yahut esfel-i safiline düşüren imtihan âletleri.

Âyet-i kerimede nefisten başlandığını dikkate alarak nefsimiz üzerinde biraz duralım.

İnsan aklı, fizik ve kimyadan, ticaret ve ziraattan, kumar ve soyguna kadar her şeyde istimal edilmeye müsait. Bunların bir kısmı insanı yükseltirken, diğerleri alçaltır.

İnsan kalbi bir umman. İman ve küfürden, adalet ve zulme, tevazu ve kibre, itaat ve isyana, muhabbet ve nefrete, af ve intikama ve daha nice müspet ve menfi mânâlara açık. İnsanın alâ-yı illiyyîne yükselmesinde yahut esfel-i safilîne yuvarlanmasında en büyük pay onun.

Kalbe bağlı lâtifeler, hisler bedenin organlarından çok. Bunlar da insanı ya yücelere çıkarır yahut çukurlara düşürür. Sevgiden başlayalım. İnsan bu his ile, ya Rabbini ve Mevlâsını sever, yahut nefsini ve menfaatini. İşte birinci hâl yükseliş, ikincisi çöküştür.

Bir diğeri, “endişe duygusu.” İnsan, ya maddî ve dünyevî problemleri kendisine dert edinir, bunların endişesiyle ruhunu perişan eder. Yahut, bu dünya yolculuğunun cehennemle son bulma endişesi onu durmadan çalışmaya, gayrete ve duaya sevk eder. Birincisi, aşağıların aşağısı, ikincisi yüceler yücesidir.

Beş duyumuz da bu ölçüye vurulmalı. İnsan bunlarla sâlih amel de işleyebilir, isyan ve günah da. Birinciler, insanı en ileri makamlara, ikinciler ise en derin azaplara hazırlar. Yine Nur Külliyatı'nda, “Küfür, mahiyet-i insaniyyeyi yıkar, elmastan kömüre kalbeder.” denilerek, büyük bir hakikat dersi verilir.

Demek ki, insan ahsen-i takvim ile ifade buyrulan bir elmas mahiyetinde yaratılmış. Kendisini rıza çizgisinden, istikamet hattından dışarı çıkarırsa, ceza alarak aşağıların aşağısına atılıyor. Bu çöküş “kömür” olmakla sembolize edilmiş. Bilim adamlarımızın ifadelerine göre, elmasla kömürün temel taşları aynı. Sadece kristalleşme şekilleri farklı. İşte bu farklılıktan birbirine zıt iki mahiyet doğuyor. Aynı harflerle farklı kelimelerin yazılabilmesi gibi, aynı insan mahiyetinden de, birbirine zıt meyveler çıkabiliyor: Mümin-kâfir, salih-fasık, âdil-zâlim, mütevazı-mağrur gibi.

Bu misâle göre:

• Ahsen-i takvim, “en güzeli yazabilecek kıvamda, kabiliyette yaratılmış olma.”

• Alâ-yı illiyyîn, “bunu başarabilenlerin yüksek makamı.”

• Esfel-i safilîn, ise “yanlış yazanların büyük düşüş ve çöküşü.”

Allah Resulü (a.s.m.), “Dünya âhiretin tarlasıdır.” buyurur. O halde insan bu dünyada, çekirdek kabilinden de olsa, “alâ-yı illiyyîn” şerefine erecektir ki, bu mazhariyet âhirette o yüce makam olarak kendini göstersin. Ve yine insan, işlediği isyanlarla, “esfele-i safilîne” lâyık olacaktır ki, bu liyakat o dehşetli azabı meyve versin.

Sözün özü: Yüksek insanlar da alçak insanlar da bu dünyada yetişiyorlar. Ve âhirette her nefis kendi ameline uygun saadete eriyor yahut azaba düşüyor.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Evlenemeyen kişinin günaha girmemesi ve cinsel baskıdan kurtulmanın yolları konusunda bilgi verir misiniz?..

 

4 Katli, yani öldürülmesi vacip olanlar kimlerdir? Kur'an'dan ve hadislerden açıklar mısınız?

Önce şunu söyleyelim ki, temel İslam kaynaklarında “katli vacip olanlar” diye bir kavram yoktur. Her devletin ceza hukuku olduğu gibi, İslam hukukunda da ceza hukuku vardır.

Hukukî bir müeyyidenin formel hukuk yapısı ile, toplumun yasal zemindeki statüsü arasında bir paralellik olması gerekir. Aksi takdirde, formel hukuk ile hukuk felsefesi arasında uyumsuzluklar ortaya çıkar ve adil olmayan uygulamaların olmasına zemin oluşturur.

İslam’da müeyyidelerin asıl amacının caydırıcılık olduğuna dair bir çok nas / açık ifadeler / ayet ve hadis vardır.

Toplumun hayat felsefesi ile hukuk felsefesi arasında uyuşmazlık bulunduğu zaman, insanların hayat felsefesi, adalet ölçeğinde ilk sıraya yerleşir. Nitekim, Hz. Ömer (ra), bir kıtlık döneminde hırsızlık yapanlara ceza uygulamamış ve: “İnsanların karnını doyurmadan, onlardan yasalara uymayı istemeyiz.” demiştir.

İslam tarihinin ilk üç asrında yalnız altı veya dokuz el kesilmiştir. Bu da, formel hukukun cemiyetin hayat felsefesi ve hukuk felsefesi ile olan uyumunu göstermektedir.

Yine, suistimallere meydan vermemek için İslam dini, zina suçunun tespiti için –diğer bütün muamelelerden farklı olarak- dört şahidi şart koşmuştur. Nitekim, Asr-ı saadette, ortaya çıkan zina suçuyla ilgi olayların hepsi, ancak kişilerin itiraflarıyla tespit edilmiştir.

İslam’da öldürülme / idam cezasının en önemlisi, başkasının canına kıyan katille ilgilidir. Kur’an-ı Hakim, bunun hikmet ve gerekçesini meal olarak;

“Ey akıl sahipleri, kısasta sizin için hayat vardır.”(Bakara, 2/179)

ifadesiyle ortaya koymuştur. Bu ayette kısas cezasının caydırıcı özelliğinden ötürü, kurumsal bir müeyyide olduğu gerçeği çok açık bir şekilde ifade edilmektedir.

Gerçekten, adam öldürmek isteyen bir kimseyi durduracak bir şey varsa, o da ancak Allah ve ahirete iman ile dünyada kendisinin hayatına son veren kısas / idam cezasıdır. Böylece, plandaki maktul adayının hayatı ile birlikte katil adayının hayatı da kurtulmuş olacaktır.  Ve  akıl sahiplerine, “kısas kurumunda insanlar için hayat olduğuna” dair öngörünün doğruluğunu, en az iki hayatın kurtulmasıyla imzalamış olacaktır.

Bir önemli konu da dinden çıkanın hayatıyla ilgili kararlardır. Bu konuda alimler arasında ihtilaf vardır. Dinden dönen kimseye idam cezasını ön gören âlimlere göre de, böyle bir ceza, dinden dönmenin karşılığı değildir. Çünkü, dininden dönen, din değiştiren kimse bu yüzden öldürülseydi; o zaman meal olarak: "dinde zorlamanın olmadığını" açıkça ifade eden Kur’an’ın (Bakara: 2/256) din ve vicdan özgürlüğünü ilke edinen prensibine aykırı olurdu. Kişiyi Müslüman etmek veya Müslümanlığını devam ettirmek için tehdit ve baskı yapma anlamına gelirdi. Halbuki ilgili âyetin ortaya koyduğu prensibe göre, iman, aklın hükmü, gönlün rızası ve vicdanın kanâat getirmesi ile olur. Bir kimseye baskı uygulanır ve bu yoldan "inandım" demesi sağlanırsa, o kimse inanmış olmaz, takiye yapmış, münafıklık etmiş olur. İslam böyle bir iki yüzlülüğe meydan vermez.

Uluslar arası veya bir arada barış içinde yaşamaları mümkün olmayan gruplar arasındaki dengeler itibariyle, din değiştirmek demek, bir anlamda "karşı tarafa geçmek ve Müslümanlara savaş açmak" demektir. Veya Müslüman topluma yönelik propagandalar yaparak zehir kusan, özellikle gençleri zehirleyen bir yılan, bir akrep demektir. Bu sebeple, bir kimse dinini değiştirdiği için değil, buna ek olarak Müslümanlara savaş açtığı, onları manen zehirlemeye çalıştığı için öldürülür.

Kuşkusuz, bu öldürme işini, devlet uygun görürse yapar. Ve devlet de ona her türlü düşünme payını verdikten ve yanlışlarını düzeltmeye yönelik bilimsel yardımları sunduktan sonra -yine de olumsuz cevap aldığı takdirde- bunu gerçekleştirebilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kısas'a kısas'ı nasıl anlamalıyız? Nerelerde kısas uygulanabilir? Sınırı nedir?

MÜRTED...

5 IŞİD (DAEŞ) nasıl bir örgüttür; yaptıkları İslam’a uygun mudur?

- Kendilerine, Irak-Şam İslam Devleti (IŞİD) diyen grup, Irak ve Suriye’de faaliyet gösteren silahlı bir örgüttür. Harici bir ideolojiye sahip IŞİD; Irak, Suriye, Filistin ve Ürdün topraklarını içine alan bölgede şeriata dayalı bir devlet kurmak istediğini iddia ediyor.

- Ancak, yaptığı zulümler ve çirkin icraatları onun Ehl-i sünnet akidesi dışında yer alan bozuk bir akideye sahip olduğunu göstermektedir. İslam dininin nezaket, nezahet, şefkat, merhamet ve adaletine taban tabana zıt olan icraatlarıyla daha çok Kadim Haricilik- Neo-Selefîlik, el-Kaide tipolojisi, Irak ve Suriye baasçılığı görüntüsünü vermektedir.

-  ABD, AB ve Türkiye’nin “terörizm listesi”nde yer alan IŞİD örgütü, 2004 yılında “Tevhid ve Cihat” adıyla Ebu Musa Zerkavi tarafından Irak’ta kuruldu. Sonrasında Usame Bin Ladin liderliğindeki El Kaide’ye katıldı. El Kaide’ye katıldıktan sonra adını “Mezopotamya’da El Kaide” olarak değiştirdi.

-  2006’da yayınlanan bir videoda Zerkavi, “Mücahitler Şurası Konseyi”ni kurduklarını açıkladı. Irak’taki Zerkavi, 7 Haziran 2006’da ABD güçlerince düzenlenen bir operasyonda öldürüldü. Yerine Ebu Hamza el Muhacir geçti. 2006 yılının sonlarında El Kaide’ye yakın Ebu Ömer el Bağdadi ise liderliğini yaptığı “Irak İslam Devleti”ni kurduklarını açıkladı.

- 2010 Nisan’ında, ABD ve Irak güçleri, Sisar bölgesinde Ebu Ömer el Bağdadi ve Ebu Hamza el Muhacir’in kaldıkları eve ortak bir operasyon düzenledi. Operasyonda her ikisi de öldürüldü. Ebu Bekir el Bağdadi örgütün yeni lideri oldu. 

IŞİD lideri, gerçek ismi İbrahim Avvad İbrahim Ali el Bedri olan, ancak daha çok Ebu Bekir el Bağdadi olarak tanınan eski Irak İslam Üniversitesi öğretim görevlisidir. 1971 yılında Irak'ın Samarra kentinde dünyaya geldi.

IŞİD terör örgütünün oluşumu ABD'nın Irak'ı işgal etmesi ile oluştu. Dr. İbrahim Avvad İbrahim Ali el Bedri 2003 yılında ABD'nin ülkesine girmesi ile beraber Felluce'ye gitti ve orada Saddam Hüseyin'in safında yer alarak komutanlarla beraber küçük gerilla grupları oluşturarak savaşa katıldı. Savaşta ABD ordusuna esir düştükten sonra hapishaneye atıldı ve bu Ebu Bekir el Bağdadi için dönüm noktası oldu.

Ebu Bekir el Bağdadi cezaevinde İslamcı militanlarla irtibat kurarak şimdiki IŞİD örgütü için çalışmalara başladı. Cezaevinden çıktıktan sonra 2004 yılında Irak'ta kurulan Tevhid ve Cihat örgütü sonrasında el Kaide lideri Usame bin Ladin'in emriyle kurulan Mezapotamya'da el Kaide örgütüne katıldı. İki yıl bu örgüte bağlı kaldıktan sonra 2006 yılında Irak İslam Devleti olarak adını değiştirerek yeni oluşumun içerisine girdi. O sıralarda ABD devleti tarafından Irak İslam Devleti liderleri tek tek öldürülüyordu. -yukarıda da geçtiği üzere- Ebu Ömer el Bağdadi ve Ebu Hamza el Muhacir'in öldürülmesi ile Ebu Bekir el-Bağdadi liderlik koltuğuna oturdu.

Tek lider kalan Ebu Bekir el-Bağdadi, hapishanelerden bırakılan militanların çoğunu kendi saflarına katmayı amaçladı ve bunu başardı. Militanlarına gerilla eğitimi verdikten sonra Irak ve ABD ordularına karşı vur-kaç taktiğiyle saldırılarda bulundu ve bu onun daha çok duyulmasına ayrıca yabancı militanların da örgüte katılmasına neden oldu.

- IŞİD’i kuran Ebubekir el-Bağdadi, küresel terörü yeni bir düzeye taşıdı. Dünyanın takip ettiği Ebubekir Bağdadi, şimdilerde Irak, Suriye ve Orta Doğu'nun geleceğini şekillendirmeye niyetli bir örgütün lideri olarak öne çıkıyor.

- 2013 Şubat’ında el Kaide, Suriye’deki IŞİD’i tanımadığını ilan etti ve örgütün Suriye’yi terk etmesini istedi. El Kaide Suriye’deki temsilcisinin Nusra Cephesi olduğunu açıkladı. Nusra Cephesi ve IŞİD arasında birçok cephede çatışmalar yaşandı ve nihayet IŞİD’in Nusra Cephesi’nin kontrolündeki Deyr Ez-Zor kentinde kontrolü sağlamasıyla son buldu.

- IŞİD’in Suriye’deki askeri gücünün 6.000-7.000 civarında olduğu tahmin ediliyor. Savaşçılarının çoğunluğu yabancılar, örgütün Irak’taki silahlı üyelerinin sayısının ise 10.000 üstünde olduğu tahmin ediliyor.

- İŞİD’in Beşşar Esad rejimiyle bir sorunu yoktur. Suriye muhalefeti, IŞİD’in Suriye’de muhalifler tarafından başlatılan devrimin sabote edilmesi için Şam yönetimince desteklendiğini iddia ediyor. Şam rejimi Suriye’de muhaliflerin elindeki bölgelere düzenli olarak varil bombası atarken, IŞİD’in kontrolündeki bölgelere saldırmıyor. IŞİD, Rakka’da çıkardığı petrolü de Suriye rejimine satıyor.

- Öyle görünüyor ki, IŞİD yalnızca Irak ve Suriye için değil, tüm bölge için bir tehdit. Irak'taki ilerlemesi de gösteriyor ki bu terör örgütüne karşı dünyanın ve özellikle bölge insanlarının bu ortak düşmana karşı mücadele etmeleri insanlık adına zorunludur.

Hariciler hakkında bilgi almak için tıklayınız:
Barışçı Bir Dinin Radikal Grubu: Hariciler.

6 Peygamberimiz o kadar savaşa katılmasına rağmen sadece bir kişiyi mi öldürmüştür?

- Peygamberimiz (asm) ordu komutanıydı. Bu bakımdan onun esas görevi düşmanla birebir çarpışmak değil, orduyu yönetmektir. Bununla beraber savaşın kızgın anlarında düşmanla çarpıştığını, onları püskürttüğünü ve sahabelerin onun etrafında toplanıp onun cesaretinden gayretlerinin arttığını, sahabelerin kendi ifadelerinden bilmekteyiz. Zaten o günkü savaşlardaki ölü sayısına bakıldığında az sayıda kişi öldürülmekteydi.

- Savaş kızıştığında, bazen sahabenin onun gölgesine sığındıkları tarihi belgelerle sabit bir gerçektir. Bunu Hz. Ali (ra) gibi sahabenin en cesur bir kahramanı söylüyor:

“Bedir savaşı esnasında (öyle anlar oluyordu ki) biz Resulullah’ın arkasına sığınıyorduk. Düşmana en yakın yerde duruyordu. O gün insanların en güçlüsü/kahramanı oydu.” (Mecmau’z-Zevaid,  9/12)

- Uhud savaşının sonlarında büyük bir hezimete uğrayan ve Hz. Peygamber (asm)'in şehit edildiğine dair dedikoduları duyan Müslümanlar tamamen dağılmışlar, Hz. Peygamber (asm)'in yanında çok az kimse kalmıştı. Daha sonra Hz. Peygamberin hayatta olduğunu duyunca hepsi kısa bir zaman içinde onun etrafında toplanmış ve yeninden can kazanmışlardı. (bk. Mecmau’z-Zevaid, 6/107-115)

- Huneyn savaşının başlangıcında  Müslümanlar kaçan kaçana dağılmışlardı. Meal olarak Kur’an’ın ifadesiyle:

“Şu kesindir ki Allah size birçok savaş yerlerinde yardım etti, Huneyn günü de... O gün ki sayıca çokluğunuz sizi böbürlendirmiş ama bu, size fayda etmemişti. Olanca genişliğine rağmen, dünya başınıza dar gelmişti. Sonra da bozguna uğrayarak düşmana arka çevirip kaçmaya başlamıştınız.”(Tevbe, 9/25).

İşte o gün de Hz. Peygamber bulunduğu yeri terk etmedi. Sabahleyin daha gün tam ağarmamışken, düşman orduları ok, mızrak ve kılıçlarla birden saldırınca Müslümanlar feleğini şaşırmış ve yaklaşık on bin asker sağa-sola kaçmak zorunda kalmıştı. Hz. Peygamber:

“Ey insanlar, ben Allah’ın elçisiyim, bunda ayalan yok... Dönün!”

diyerek ashabına sesleniyordu. Yanında çok az kimse vardı. Buna rağmen Hz. Peygamber (Allah’a olan sonsuz itimadı sayesinde eşsiz bir cesaret ve şecaat göstermişti. (bk. İbn Kesir, Razî, ilgili ayetin tefsiri)

- Hz. Peygamberin savaşlarda insanların en cesuru, en kahramanı olduğunu ve sahabelerin bazen onun gölgesine sığındıklarını -yukarıda da işaret edildiği üzere- sağlam kaynaklardan öğreniyoruz.

- Peki Hz. Peygamber kaç kişiyi öldürmüş bu savaşlarda?..

Kaynakların verdiği bilgiye göre, Uhud savaşı esnasında  Übey b. Halef, “Şu peygamber olduğunu iddia eden adam nerede, karşıma çıksın bakalım!.. Eğer gerçekten peygamber ise zaten o beni öldürecek...” diyerek, Hz. Peygamberi (asm) öldürmek için onu arıyordu. Onun sesini duyan Hz. Peygamber, yaralı, susuz ve çok bitkin bir vaziyette olmasına rağmen, “Bana bir mızrak verin.” dedi. Sahabeler “Ya Resulellah, sen hareket edecek durumda değilsin.” dedilerse de o bunda ısrar etti ve mızrağı aldığı gibi, Ubey b. Halefe doğru gitti ve mızrağını ona sapladı ve Ubey binitinin üzerinden yere düştü. Arkadaşları onu aldılar, “Korkma, bir şeyin yok!.." dediler ise de o bu darbeden kurtulamayacağını söyledi ve gerçekten de öldü. (bk. Kenzu’l-Ummal, 10/439)

Bir rivayete göre, Ubey Mekke döneminde Peygamber Efendimize (asm) “Benim güzel bir atım var, onu iyi besliyorum ki, bir gün onun üstünde seni öldüreceğim.” demişti. Efendimiz de “Allah’ın izniyle ben seni öldüreceğim.” demişti. O gün aldığı yarası çok küçük olmasına rağmen “Muhammed daha önce beni öldüreceğini söylemişti. O her zaman doğruyu söyler, Onun için vallahi eğer yüzüme tükürse bile beni öldürecekti... Ve ben bu darbeden kesin ölürüm.” demiş ve Mekke’ye doğru götürürlerken yolda ölmüştü. (bk. İbn Hişam, es-Siretu’n-nebeviye, 2/84; İbn Hibban el-Bustî, es-Sîretu’n-nebeviye, 1/225)

- İşte kaynakların bildirdiğine göre, Hz. Peygamber (asm) savaşlarda sadece bu adamı öldürmüştür.

Şunu unutmamak gerekir ki, -başta da ifade ettiğimiz gibi- komutanlar ordunun en ön saflarında olsalar bile, fiilen atışa katılmaları gerekmez. Onlar, bir düşmanı öldürmek yerine, kendi ordularını zafere götürecek şekilde komuta ederler. Savaşta fiilen mermi atmaması, bir komutan için noksanlık değildir. Onun cesareti bir kaç adamı öldürmekle değil, ordunun önünde kahramanca tedbir almak, düşmandan korkmadığını göstermek, icap ederse cesur adımlarla askerlerinin önünde yürümek ve telaş göstermemekle kendini gösterir. Hz. Peygamber (asm)'de cesaret ve kahramanlığın bütün özellikleri bulunduğunda alimler arasında ittifak vardır.

- Hz. Peygamber (asm)'in sadece bir adamı öldürmesinin hikmeti şu olabilir: Kur’an’da

“Biz seni alemlere ancak bir rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107)

mealindeki ifadeyle Hz. Peygamber (asm)'in mücessem bir rahmet olduğu vurgulanmıştır. Böyle ilahî rahmetin mücessem bir simgesi olarak gönderilen bir peygamberin eliyle insanların ölmesi bu rahmet kavramıyla çelişebilir ve bu yüzden Rabbi buna izin vermemiş olabilir.

7 Günümüzde cihad nasıl yapılmalıdır?

İnsan, sosyal bir varlıktır; yaratılıştan medenidir. Şahsi hayatını, ancak toplum hayatıyla devam ettirebilir. Yediği ekmekte, giydiği elbisede nice insanların emeği vardır.(1) Bundan dolayı insan, topluma şükran borçludur. Herbir fert, topluma yararlı çalışmalar yapmak zorundadır.

Her insanın mahiyetinde, bitmez tükenmez arzular, kin, intikam gibi duygular olduğundan, tarihin hemen her devrinde toplumda bir takım sıkıntılar yaşanmıştır. Aklı başında olan insanlar, kötü duyguların mahkumu kimselerle mücadele ettiğinde, o toplum bir huzur toplumu olmuş, mücadeleyi terk ettiğinde, toplum bozulmuştur.

Kur'an’da Yahudilerin Allah'ın lanetine uğradıkları anlatılırken, şu özellikleri nazara verilir:

"... Bunun sebebi; isyan etmeleri ve haddi aşmalarıdır. Onlar, birbirlerini yaptıkları fenalıklardan alıkoymazlardı..."(Maide, 5/78-79).

Yahudilerin başına gelenin, ümmet-i Muhammed'in de başına gelmemesi için, Resulullah pek çok uyarılarda bulunur. Mesela:

" Sizden her kim bir kötülük görürse, eğer gücü yetiyorsa eliyle düzeltsin. Yetmezse, diliyle düzeltsin. Onu da yapamazsa, hiç olmazsa kalbiyle buğz etsin. Fakat bu, imanın en zayıf mertebesidir."(2)

Mesela, TV yayınlarının kontrolünde devlet eldir. Programları tenkit eden yazarlar birer dildir. Fakat, el durumunda olanlar, sadece dil mertebesinde kalıyorlarsa, vazifelerini yapmıyorlar demektir. Konuşması lazım gelenler, sadece kalben buğz etmekle yetiniyorlarsa, imanın en zayıf mertebesindedirler anlamındadır. Şu hadis, bu noktada bize yol gösterir:

Bir gün Resulullah, etrafındakilere şöyle der:

"Sizden birisi kendini küçük düşürmesin!" Bunun üzerine

"Ya Resulullah, derler. Bizden biri kendini nasıl küçük düşürür?" Resulullah şöyle cevap verir:

"Kötü bir durum görür. Orada Allah için bir söz söylemesi lazımdır. Fakat o, bir şey demez. Allah ona kıyamet günü 'Şöyle şöyle demene engel olan neydi?' der. O kimse, 'İnsanlardan korktum.' deyince, Cenab-ı Hak buyurur: 'Asıl benden korkman gerekmez miydi?' "(3)

"Bana dokunmayan yılan bin yaşasın." şeklindeki bir düşünce, İslami olamaz. Müslüman, toplumda meydana gelen olaylara ilgisiz kalamaz. Bu konuda Hz. Ebu Bekir'in şu ikazı, son derece anlamlıdır:

"Ey insanlar! Sizler, 'Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidayette olduktan sonra, başkasının dalaleti size zarar, vermez.' (Maide, 5/105) ayetini yanlış anlıyorsunuz. Biz Resululah'ın şöyle dediğini duyduk:

'İnsanlar kötülüğü görüp de onu değiştirmeye çalışmazlarsa, Allah'ın onlara umumi bir bela vermesi yakındır.'" (4)

Resulullah'ın şu ifadesi de, kâmil müminin kötülüklere karşı tavrını belirlemektedir:

"Cihadın en efdali, zalim sultanın yanında, hak sözü söylemektir."(5)

Ancak, şu hususun bilinmesinde yarar vardır:

"Her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek, doğru değildir."(6)

Mesela, İslam'ın Mekke döneminde Müslümanlara şu İlahi hatırlatma yapılır:

" Onların Allah'tan başka taptıkları şeylere sövmeyin ki, onlar da bir ilme dayanmaksızın haddi aşarak Allah'a sövmesinler..." (En'am, 6/108)

Saldıran bir yılana karşı yapılması gerekenle, uyuyan bir yılana karşı yapılması gereken birbirine karıştırılmamalıdır. Fevri hareketler, kahramanlıktan ziyade, duygusallık alametidir.

Toplumdaki kötülerle iyilerin mücadelesini Resulullah (asm.), aynı gemide yer alan iki grup yolcu temsiliyle anlatır. Bir grup yolcu geminin güvertesinde, diğer grup yolcular ise, geminin alt katındadır. Alt kattakiler güvertedekilerden su isterler. Üstekiler ise, ne su verirler ne de onların su almak için yukarı çıkmasına müsaade ederler. Bunun üzerine, alt kattakiler, su elde etmek niyetiyle gemiyi delmeye başlarlar. Üsttekiler, buna engel olurlarsa hepsi kurtulacaklar; onları kendi hallerine bırakırlarsa, beraber boğulacaklardır.(7)

İşte toplum o gemidir. Tarihin her devrinde bu gemiyi batırmak isteyenler olmuştur. Günümüzde de, yaşadığımız toplum gemisini batırmaya çalışanlar az değildir. Bu menfi çalışanlara mukabil, müspet cephede yer alanlar, görevlerini yapmak zorundadırlar.

Kaynaklar:

1. bk. İbnu Haldun, s.41 - 42.
2. Tirmizi, Fiten, 11; İbnu Mace, Fiten, 20; Ebu Davud, Salat, 242.
3. İbnu Mace, Fiten, 20.
4. İbnu Mace, Fiten,20; Ebu Davud, Melahim,17; Tirmizi, Fiten, 8.
5. Ebu Davud, Melahim,17; Tirmizi, Fiten, 13; İbnu Mace,Fiten, 20.
6. Nursi, Mektubat, s., 265.
7. Tirmizi, Fiten,12.

8 Kur'an'da cihat nasıl teşvik edilmiştir?

Cihadı teşvîk eden ve emreden bazı ayetler şöyledir:

1. "Yoksa siz, hacılara su dağıtmak ve Mescid-i Haramı (Kâbeyi) onarmak işini, Allah'a ve ahirete inanıp, Allah yolunda cihad eden kimsenin işi gibi mi kabul ettiniz? Bunlar Allah katında bir değillerdir."(Tevbe, 9/19)

Hacılara su dağıtmak, yeryüzünde en mukaddes mekân olan Kâbeyi tamir etmek, güzel şeyler ve sevaplı işler olmakla beraber, hiçbir zaman Allah yolunda cihad etmek seviyesine yükselemezler. Kâbe komşuluğunda ibadet hoştur, ama daha da hoş olan, Allah yolunda cihaddır. Zira, birisi ferdi ibadettir, diğeri ise Allah'ın dinini yaymaktır. Risalet velayetten ne derece üstünse, risaletle alakalı olarak Allah'ın dinini yayma mücadelesi, o derece şahsî kemalatlardan, ibadetlerden üstündür.

Bu nokta tam anlaşılmadığından, hacca giden bazı Müslümanlar, o mübarek mekânlarda ölmek temennisinde bulunurlar. Halbuki, oraya ölmeye değil, dirilmeye gitseler ve döndüklerinde yeni bir şevk ve heyecanla İslam'a hizmet etseler, kendileri hakkında çok daha iyi olacaktır.

2. "Mü'minlerden -özür sahipleri müstesna- oturanlarla, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olamaz. Allah, malları ve canlarıyla cihad edenleri, derece bakımından oturanlara üstün kılmıştır..." (Nisa, 4/95)
3. "(Düşman) topluluğunu takipte gevşeklik göstermeyin! Eğer siz acı çekiyorsanız, sizin acı çektiğiniz gibi onlar da acı çekiyorlar. Halbuki siz, onların ummadıklarını Allah'tan umuyorsunuz..."(Nisa, 4/104)

"Ölürsem şehidim" diyen bir mü'min, böyle bir beklentisi olmayan batıl dava mensuplarından daha da cesur olmak zorundadır.

4. "Gerek hafif, gerek ağır olarak savaşa çıkın. Mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda cihad edin. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır."(Tevbe, 9/41)

"Gerek hafif, gerek ağır..." ifadeleri şöyle açıklanmıştır:

- İster severek, ister hoşlanmayarak,
- İster aile yükünüz hafif, ister ağır olsa da,
- İster hafif silahlarla, ister ağır silahlarla,
- İster yaya, ister binitli,
- İster genç, ister ihtiyar,
- İster sağlam, ister hasta her hâlükârda savaşa çıkınız.
(1)

"Mallarınızla ve canlarınızla" ifadesi, cihadın iki türüne işaret eder. Bir kısım insan vardır ki, mallarını Allah yolunda sarfederler. Bir kısmı da vardır ki, hayatlarını bu yolda feda ederler.

"Allah yolunda" denilmesi ise, çok mühim bir kayıttır. Allah yolunda olmayan bir mücadele, "cihad" ismine layık değildir. Cihada ruh kazandıran husus, işte burasıdır (2). Yoksa, Müslümanlardan başkaları da savaşırlar, kendi din ve ideolojilerini yaymaya çalışırlar. Hatta, bu uğurda hayatlarını verirler. Fakat onların bu mücadelesi, Allah katında değer kazanan bir mücadele değildir.

5. "Allah yolunda hakkıyla cihad ediniz."(Hac, 22/78)

Cihadın hakkını vererek gayret sarfetmekle, kendini mücahid zannetmek başka başka şeylerdir. Birincisi hakkıyla cihad, ikincisi ise, sadece bir oyalanmaktır.

6. "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın." (Bakara, 2/195)

Bu ayetle ilgili olarak, şu rivayet anlatılır:

Hz. Muaviye zamanında, İslam ordusu İstanbul önlerine gelir. Savaş esnasında, muhacirden bir zat, düşman saflarına dalar. Bazıları, bu hareketi "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın." ayetine aykırı görür. Bunun üzerine, Hz. Peygamberin sancaktarı Ebu Eyyub El-Ensarî şöyle der:

"Biz bu ayeti daha iyi biliriz. Çünkü bu ayet, bizler hakkında indi. Rasulullah ile beraber yaşadık. Onunla beraber çok hâllerle karşılaştık. O'na yardımcı olduk. Neticede İslam galip geldi. Ensar olarak bir araya toplandık. 'Allah bize, Resulüne sahabe olmayı, O'na yardımcı olmayı nasip etti. Artık İslam galip geldi, Müslümanlar çoğaldı. Biz O'nu, çoluk çocuk ve mala tercih etmiştik. Artık savaş bittiğine göre, evlerimize, çocuklarımıza dönelim, onlarla yaşayalım.' diye konuştuk. İşte bizler böyle bir hâlde iken, bu ayet nazil oldu."(3)

Öyle anlaşılıyor ki, tehlike ileri atılmakta değil, geri kalmaktadır. Ayetin evvelinde, "Allah yolunda infak edin." denilmesi, cihadın ekonomik boyutuna işaret eder. Maddi imkânları yerinde olanlar, bu imkânları Allah'ın dinini yayma uğrunda harcamazlarsa, kendilerini kendi elleriyle tehlikeye atmış olacaklardır.

7. "Şüphesiz Allah, kendi yolunda birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak çarpışanları sever."(Saff, 61/4)
8. "Ey iman edenler! Can yakıcı bir azabtan sizi kurtaracak bir ticareti size anlatayım mı? Allah'a ve Resulüne iman eder ve Allah yolunda mallarınızla ve canlarınızla cihad edersiniz. Bilirseniz, bu sizin için çok büyük bir hayırdır (her şeyden daha hayırlıdır.) (Bunu yaptığınızda) Allah günahlarınızı bağışlar ve sizi altlarından nehirler akan cennetlere ve Adn Cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte bu, büyük kurtuluştur. Seveceğiniz başka bir şeyi nasib eder: Allah'dan bir zafer ve yakın bir fetih. Mü'minleri müjdele!"(Saff, 61/10-13)

Ayette, Allah yolunda cihad, "ticaret" olarak anlatılmıştır. Ticarette asıl olan kârdır. Bir şey verilir ve karşılığında kazanç elde edilir. İşte, mü'minler Allah yolunda mallarını canlarını verecekler, bunun mukabilinde, çok şeyler kazanacaklardır. Bunlar, ayette şu şekilde sıralanmıştır:

a. Allah'tan mağfiret,
b. Cennet,
c. Zafer,
d. Yakın bir fetih.

Bunlardan mağfiret ve cennet ahiretle, zafer ve fetih dünyayla alakalıdır. Demek ki, hem dünya hem ahiret saadeti, ancak Allah yolunda cihadla mümkündür.

9. "Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlarla savaşın. Onlar, sizde bir sertlik bulsunlar. Biliniz ki, Allah, müttakîlerle beraberdir."(Tevbe, 9/123)

Bu ayet, dine davet stratejisini belirleyen "önce yakınlarını uyar" (Şuara, 26/214) ayetine benzemektedir. Yani uyarmada yakınlardan başlanması gerektiği gibi, savaşta da yakın düşmandan başlanacaktır. Nitekim Resulüllah, önce kavmiyle, sonra diğer Araplarla, daha sonra Bizansla savaşmıştır. Şüphesiz, bütün kâfirlerle birden savaşmak imkânsızdır. Dolayısıyla, uygun olanı yakından başlamaktır. (4)

Büyük müfessir Fahreddin Razî, üstteki ayetin "onlar sizde bir sertlik bulsunlar" kısmıyla ilgili şu yorumu yapar:

"Gılza" rikkatin zıddıdır. Cezalandırmada sertliği bildirir. Şüphesiz sertlik, sakındırmada daha tesirli, kötülükten men etmekte daha etkilidir. Fakat her zaman sert olmak uygun değildir. Zira durum bazan yumuşaklığı, bazan da sertliği gerektirir. Bu sebeple, sadece sertlik gösterilmesinin uygun olmadığına dikkat çekilerek "onlar sizde bir sertlik bulsunlar" denilmiştir. Devamlı sert olmak insanları dağıtır, birbirinden uzaklaştırır. "Onlar sizde bir sertlik bulsunlar" bu sertliğin her zaman olmamasına delalet eder. Sanki şöyle denilmiştir: "Onlar, sizin ahlak ve tabiatınızı incelediklerinde, sizde bir sertlik de bulmaları uygundur." Böyle bir kelam ise, ancak çoğu halinde şefkat, merhamet olmakla beraber, bir çeşit sertlik de kendisinde bulunanlar için sadıktır... Bu sertliğin, alışveriş, karşılıklı oturup konuşmak, yemek içmek gibi hususlarda olması uygun değildir." (5)

Kaynaklar:

1. Razî,XVI, 69-70; Beydavî, I, 406; Ebu'l-Berekat Nesefî, Medariku't-Tenzîl, Daru'l-Fikir, II, 127.
2. Kutub, 1, 187; Sabunî, Safvetu't-Tefasir, 1, 127; Kadiri, 1,50; Mevdudi, Jihad in Islam, s.,7; Afif Abdülfettah Tabbera, Ruhu'd-Dini'l-İslamî, Daru'l-İlm, Beyrut, s., 380-381, Abdulazîz Hatip, Gönüllerin Fethinde Cihad, Gençlik Yay. İst., 1994, s., 118-119; Zeydan, Usulu'd-Dave, s., 272.
3. İbnu Kesîr, I, 331; Ebu Davud, Sünen, Cihad, 22; Tirmizi, Tefsîr, 2/19.
4. Razî, XVI, 228-229.
5. Razî, XVI, 230.

9 Kur'an'da, "O müşrikleri nerede bulursanız öldürün." geçmektedir. Bu ayeti nasıl açıklarsınız?

Bilindiği üzere, Kur'an-ı Kerim bir defada bir kitap olarak indirilmemiş, olaylara göre yirmi üç yıl zarfında gelmeye devam etmiştir. Burada söz konusu olan, Hz. Peygamberin ve ilk Müslümanların müşriklerle savaş hâlidir. Nasıl ki, bir devlet teröristlere şöyle bir ültimatom verebilir: "Size dört ay müddet. Ya bu müddet zarfında teslim olursunuz ya da görüldüğünüz yerde öldürülürsünüz."

Onun gibi, Tevbe Sûresinin ilk ayetlerinde belirtildiği üzere, müşriklere dört ay süre verilmiştir. Bu müddet zarfında onlara ilişilmeyecektir. Fakat eski hallerine devam ederlerse, ölüm fermanı söz konusudur. "Onları nerede bulursanız öldürün" mealindeki ayetin son kısmı "Allah Gafur ve Rahimdir'' diyerek biter. Bununla "Allah bağışlayıcıdır, merhamet edicidir. Siz de öyle olun" mesajı verilmektedir. Bir sonraki ayette ise şöyle denilir:

"Eğer müşriklerden biri eman ile sana gelirse ona eman ver. Ta ki Allah'ın kelamını dinlesin. (Müslüman olmazsa) sonra onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır. Çünkü onlar bilmeyen bir kavimdir."(Tevbe, 9/6)

Bu ayette, müşrikler hakkındaki ilahi rahmetin eserlerini açıkça görmek mümkündür. Demek ki, müşriklere bu dinin güzelliğini görmek, Allah'ın kelamını dinlemek fırsatı verilmelidir. Çünkü onlar, bu dini bilmeyen bir toplumdur. Onlardan bu şekilde gelenler, İslam beldesinde emniyet içerisinde yaşarlar, gezerler. Müslümanların hallerini gözlemlerler, neticede İslama girmeyebilirler. Kabul etmediğinde "Sen müşriksin" denilip öldürülmez, emniyet içinde vatanına dönmesine yardımcı olunur.

Tarihen de sabit olan budur ki, Müslümanlar savaş haricinde gayri müslimleri öldürmemişlerdir. Şayet öldüren olmuşsa, bu dinden değil, o şahsın İslamı bilmeyişinden kaynaklanmıştır. Benzeri durum, gayri müslim ülkeler için de geçerlidir. Söz gelimi, bir Müslüman yabancı bir diyara turist olarak gidip de malından dolayı öldürülmüşse, bunu o ülke insanlarının İslama düşmanlığı şeklinde değerlendirmek doğru olmayacaktır. Günümüz hukuk sistemlerinin de kabul ettiği üzere, suçun şahsiliği esastır. Birisinin yüzünden başkalarını da cezalandırmak adalete aykırıdır. Kur'an bunu şöyle anlatır:

"Hiçbir günahkâr başkasının yükünü yüklenmez." (Necm, 53/38)

İlave bilgi için tıklayız:

Yanlış yorumlanan bir ayet: "Onları bulduğunuz yerde öldürün..."

10 İslam'da bombalı intihar saldırılarının hükmü nedir?

İntihar, hayata son verme olayıdır. Ancak insanın hayatına son verme hakkı var mıdır? Kendisine o hayatı ve bedeni veren, verdiği hayatı ve bedeni intihar yoluyla yok etme hakkını da vermiş midir? İnsanın elinde böyle bir imha izni mevcut mudur?

Bu sorunun cevabı mühimdir. Bu cevap düşünülmezse, intihar cinayetinin İslam'da neden yasak olduğu net olarak anlaşılamaz.

Rabbimiz hassas ve şeffaf olan insan ruhunu, bir beden içine bu dünyaya göndermiştir. Gönderdiği bu bedeni insana mülk olarak mı vermiştir, yoksa emanet olarak mı? Yani insan, bedenin misafiri mi, yoksa sahibi midir?

İşte tespiti gereken temel nokta budur! Eğer insan, bu bedenin sahibi ise mesele yoktur. Sahibi olduğu bedende istediğini yapabilir. Kendi mülküdür çünkü. Şayet sahibi değilse, o takdirde emaneti korumakla görevlidir. Tahrip etme hakkına sahip olamaz...

Demek ki, bu vücut ve bu beden mülkümüz değil, ruhumuzu korumamız için bize lütfedilmiş bir misafirhanemizdir. Öyle ise emanet olarak verilmiş bu İlahi sanat harikasını yok etmeye yönelik teşebbüslerde bulunamayız. Yanlış bir ifadeyle ölüm orucu denen açlık protestosuna giderek tahribine sebep olamayız.

Ekonomik veya sosyal sıkıntılar yüzünden ümitsizliğe kapılıp da intihara yönelemeyiz. Vücudumuzu canlı bomba olarak patlatıp da havaya uçuramayız. Çünkü bu bedeni, bu organları, bu eli, ayağı, gözü, kulağı, hiçbirini biz yapmamışız, onlar bizim sanatımızın ürünü değildirler. Bu sanat harikasını yaratıp da bize ikram ve ihsan eden Zat, onu bir misafirhane olarak kullanmamızı izin vermiştir. Tamire izin var, tahribe izin yoktur.

İşte bundan dolayıdır ki, İslam'da insanın kendi malı olmayan bedenini yok etme manasına gelen intiharların her türlüsüne yasak konmuş; hatta bazı alimler, intihar ederek Allah'ın binasını yok edenin cenaze namazının kılınmayacağını dahi söylemişlerdir.

Nitekim Bediüzzaman Hazretleri de hem bedenin kendisinin hem de idaresinin bize bırakılmadığına dikkat çektiği ibretli izahında, şu düşündürücü ikazlarda bulunmuştur. (mealen):

"Ey insan! Bil ki, Cenab-ı Hakk'ın sana ikram ettiği vücudun, cismin, organların emanettir, mülk değildir! Yani Cenab-ı Hak senin istifaden için kendi mülkünü senin eline emanet olarak vermiş, istifade et diye ikram ve ihsanda bulunmuştur."
...
"Madem sana verilen hayat ve hayatın gerekleri ve lazımları mülk değil, ibahadır. Yani ihtiyacını karşılaman için emanet olarak verilmiştir. Öyle ise emanetçi anlayışıyla hareket etmen lazımdır. Nasıl ki bir zat ziyafete misafirleri davet eder, onlara ziyafet meclisindeki eşyadan ve ziyafetten istifadeyi serbest kılıyor; ama mülk olarak vermiyor, ziyafetin usulü ev sahibinin rızası dahilinde tasarruf etmektir. Öyle ise israf edemez, başkasına ikram edemez, sofradan kaldırıp başkasına sadaka veremez, dökemez, zayi edemez. Eğer onun şahsına mülk olarak vermiş olsaydı, bunları yapabilirdi ve kendi arzusuyla hareket edebilirdi. Aynen bunun gibi, Cenab-ı Hak sana sadece istifaden için verdiği hayatı, bedeni intihar ile sona erdiremezsin."

"Gözünü çıkaramazsın, manen gözü kör etmek demek olan gözü verenin rızası haricinde haram yerde kullanamazsın; kulağı, dili ve bunlar gibi cihazları harama sarf etmekle manen öldüremezsin. Ve hatta eti yenilmeyen hayvanları dahi lüzumsuz yere katledemezsin ve hakeza. Bu sebeple dünyada sana verilen bütün bu nimetler, bu dünya misafirhanesinin sahibi olan Mihmandar-ı Kerim-i Zülecelal'in kanunlarının işaretlediği şekilde tasarruf etmeni gerektirir." (Bediüzzaman Said Nursi, Barla Lahikası, 250. Mektup)

11 İslam'ın esirler ve köleler konusuna bakışı nasıldır?

Tarih boyunca savaşın olduğu yerde, genelde esir de olmuştur. Kur'an-ı Kerim Bedir savaşından bahsederken esirler konusuna da temas eder:

Bedir savaşında Müslümanlar karşı taraftan yetmiş esir alırlar. Hz. Peygamber, bu esirlere nasıl muamele edileceği konusunda meşveret eder.

- Esirlerin fidye karşılığı serbest bırakılması,
- Hepsinin öldürülmesi,

şeklinde iki görüş ortaya çıkar. Resulullah da fidyeye taraftardır. Esirlerin ekonomik durumlarıyla orantılı olarak fidye alınır ve serbest bırakılırlar.(1) Bedir esirleriyle ilgili şu ayetler nazil olur:

" Yeryüzünde ağır basıp küfrün belini iyice kırıncaya kadar hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz. Halbuki Allah, (sizin için) ahireti diliyor, Allah Aziz'dir, Hakimdir."

"Şayet Allah'tan bir yazı geçmiş olmasaydı, aldığınızdan dolayı mutlaka size büyük bir azab dokunurdu." (Enfal, 8/67-68)

"Yeryüzünde ağır basmak" ifadesi, tam bir galibiyet halini belirtir. Bir peygamber için, karşı tarafı çökertmeden ve küfrün belini kırmadan esirlerle uğraşmasının uygun olmadığı anlatılmıştır. Çünkü, daha sistemini tam kuramadan, hakimiyeti tam sağlayamadan esirlerle meşgul olmak, büyük bir vakit kaybı olacaktır.(2)

"Allah'tan bir yazı" ifadesi hakkında şu gibi açıklamalara yer verilmiştir:

- Cenab-ı Hakk'ın, "içtihat sonucu yapılan amelden dolayı kimseyi azablandırmayacağı" şeklindeki teminatı,
- Cenab-ı Hakk'ın, Levh-i Mahfuz'da belirlemiş olduğu "ehl-i Bedr'e azap etmeyeceği" garantisi,.. (3)

İşte bu gibi sebeplerden dolayı Resulullah'ın uygulaması yürürlükten kaldırılmamış ve şöyle denilmiştir:

"Artık elde ettiğiniz ganimetten helal ve hoş olarak yiyin ve Allah'tan korkun. Şüphesiz Allah, Gafur'dur, Rahim'dir."(Enfal, 8/69)

Daha sonra, Hz. Peygamber'e hitap edilerek, şu talimat verilir:

"Ey Peygamber! Elinizdeki esirlere de ki: Eğer Allah sizin kalblerinizde bir hayır (imana bir liyakat) görürse, sizden alınandan daha hayırlısını size verir ve sizi bağışlar. Allah Gafur'dur, Rahim'dir."

"Eğer sana hainlik etmek isterlerse, bilsinler ki, bundan önce Allah'a hıyanet ettiler de Allah onların cezalandırılması için sana imkan verdi (hıyanet ederlerse, yine verir). Allah Alim'dir, Hakim'dir." (Enfal, 8/70-71)

Hz. Abbas, Resulullah'ın amcalarından olup, Bedir esirlerindendi. Fidye karşılığı serbest bırakılır. O da İslam'ı din olarak seçer. Yıllar sonra, Bahreyn'den hayli yüklü bir miktar ganimet gelir. Hz. Abbas, kendine düşen hisseyi alınca, üstteki ayeti hatırlatıp der:

"Bu benden alınandan daha fazla bir mal. Cenab-ı Hakk'ın ikinci va'dini (yani, 'sizi bağışlar' müjdesini) de ümit etmekteyim." (4)

Esirlerle ilgili bir başka bahis, Muhammed sûresinde geçer:

"Kafirlerle savaşta karşılaştığınızda boyunlarını vurun. Onlara tam galip geldiğinizde, bağı sağlam bağlayın (esir alın). Sonra da ya onları karşılıksız salıverin ya da fidyeyle bırakın. Harb, ağırlıklarını bırakıncaya kadar (savaş bitip durum netleşinceye kadar) yapılacak olan budur." (Muhammed, 47/4)

Esirlerle ilgili burada bildirilen hükümlerle, Enfal Sûresindeki ayetler arasında bir zıtlık söz konusu değildir. Önce İshan (karşı tarafı tam mağlup ve perişan etmek), sonra esir almak şeklinde bir tertib söz konusudur. (5) Esirler ise,

1. Ya karşılıksız (meccanen),
2. Ya da fidye karşılığında serbest bırakılacaklardır.

Ayette, karşılıksız serbest bırakılmasının önce zikredilmesi, bu şekilde salıverilmelerinin daha evla olduğuna işaret sayılabilir.(6) Fakat idareci olanlar, bulundukları duruma en uygun tercihi yaparlar.

Ayette, "savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar" kaydı ise, savaş bitmeden esirleri bırakmanın mahzuruna dikkat çeker. Ortalık yatışmadan, durum netleşmeden onları salıvermek, düşmana yardım olur. Salınan esirler, tekrar düşman saflarına geçecek, müslümanlara karşı savaşacaklardır.(7)

Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için şu esaslara dikkat çekmekte yarar görüyoruz:

1. İslamiyet, esirleri köle yapmayı emretmez. Bu konuda, Kur'an'da ve hadiste bir emir, asla söz konusu değildir. Asıl olan hürriyettir.(8)

2. Uygulamada, zaman zaman Müslümanların esirleri köleleştirmesi, günün savaş şartlarından kaynaklanan bir durumdur(9). Karşı taraf Müslüman esirleri köleleştirirken, onlardan alınan esirleri serbest bırakmak, iyi bir siyaset olmasa gerektir.

3. İslamiyet, köleliği birden kaldırmak yerine, kademeli olarak kaldırmayı esas kabul etmiştir. Zira, insanlık aleminde yerleşmiş köklü bir adeti birden kaldırmak, mümkün değildir. Hata ile öldürme ve yemin kefaretlerinde köle azat edilmesi esası vardır(10). Köle azat etmek, Allah'a yaklaştırıcı bir ibadet olarak takdim edilmiştir(11). Zekatın verilme yerlerinden biri de kölelerdir. (Tevbe, 9/60)

Hz. Peygamber (a.s.m), kölelerle ilgili şöyle der:

"Onlara, 'kölem, cariyem' demeyiniz; 'Oğlum, kızım' deyiniz."(12)

"Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin..." (13).

Görüldüğü gibi, İslamiyet kölelik sistemini kademeli olarak kaldırmayı esas almış, mevcut uygulamayı da en insani bir şekilde yapmıştır.

Kaynaklar:

1. Nesefi, II, 111.
2. bk. Ateş, V, 2444.
3. Nesefi, II, 111.
4. Nesefi, II, 112.
5. Kutub, VI, 3282.
6. Ateş, V, 2444.
7. Ay.
8. Zuhayli, Alakat, s., 81; Servet Armağan, İslam Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, Diyanet Yay.
9. Kutub, VI, 3285; Özel, TDV. İslam Ansiklobedisi, Esir md. XI, 385,Hatip, s., 152-153.
10. bk. Nisa, 92; Maide, 89; Mücadele, 3.
11. Mesela, bkz. Bakara, 177; Beled, 13.
12. Buhari, Itk, 50-51; Müslim, Elfaz, 13-15.
13. Buhari, Itk, 15; Müslim, Eyman, 38.

12 Savaşla ilgili ayetlerin, sabretmekle ilgili ayetleri hükümsüz kıldığı doğru mudur?

Tevbe suresi, en son nazil olan surelerdendir. Bu surede savaşla ilgili pek çok ayetler vardır. Mesela:

"Müşrikler sizinle toptan savaştıkları gibi, siz de onlarla toptan savaşın."(Tevbe, 9/36)
"Haram aylar çıktığında, müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün. Onları yakalayın, onları hapsedin. Onları her gözetleme yerinde bekleyin. Eğer tövbe eder, namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirlerse, onları serbest bırakın. Çünkü Allah, Gafur'dur, Rahimdir."(Tevbe, 9/5)

Bu iki ayet, "kıtal ayeti" veya "seyf ayeti" diye meşhurdur. Bir kısım tefsirlerde ve Kur'an meallerinde, Mekke döneminde sabrı, affı tavsiye eden ayetlerin izahında, "kıtal ayetleriyle mensuhtur", yani, savaşı emreden üstteki ayetler indikten sonra, bu ayetin hükmü lağvedilmiş, yürürlükten kaldırılmıştır, derler. Halbuki, mensuh olduğunu söyledikleri ayetler bir merhaleyi, kıtal ayetleri ise, bir başka merhaleyi gösterir. Durum şundan ibarettir:

Cenab-ı Hak, Müslümanlar zayıf ve az olduklarında sabrı, kuvvetli olduklarında ise, savaşı emretmiştir. Bu ayetlerde, bir nesih (eski hükmü ortadan kaldırma) söz konusu değildir.

Nesih, artık uygulanması caiz olmayacak şekilde hükmün ortadan kaldırılmasıdır. Yoksa, belli bir sebepten dolayı emredilen bir meselede, başka bir sebeple yeni bir hükme geçilmesi, nesih değildir.(1)

Müslümanların za'fa düştükleri hâllerde, ezaya sabrı, affı emreden ayetler yine yürürlüktedir. Bunu, şöyle bir örnekle daha iyi anlayabiliriz:

Otobüste seyahat ederken, çocuğumuza "Sakın şoförle konuşma!" desek, seyahat bitiminde de "Artık onunla konuş." diye söylesek, ikinci sözümüz birincinin hükmünü nesh etmez. Çünkü, iki farklı durum söz konusudur. Seyahat esnasında şoförle konuşmak, kazaya sebebiyet verebileceğinden, onunla konuşmamak muvafıktır. Seyahat bittiğinde ise, böyle bir mahzur söz konusu olmadığından, rahatlıkla onunla konuşulabilir. Yeni bir seyahate çıkıldığında ise, birici sözümüz yine aynen geçerlidir.

Kaynaklar:

1. bk. Süyuti, II, 703-704; Suad Yıldırım, Kur'an İlimlerine Giriş, Ensar Yay. İst., 1983, s., 103-104; Rıza, X, 199; Mahmud Şeltüt, El-Kur'an'u ve'l-Kıtal, Daru'l Feth, Beyrut, 1983, s., 85-88; Zeydan, Şeriatu‘l-İslamiyye ve'l-Kanunu'd-Düveliyyi'l-Àmm, Müessesetü Risale, Beyrut, 1988, s., 60.

13 Manevi cihad nedir, nasıl yapılmalıdır?

Manevi cihad, bütün Müslümanların kendi nefsi arzularını gemlemek amacıyla nefis ve şeytanın tuzak ve hilelerine karşı mağlup olmamak için yürüttükleri manevi bir savaştır.

Manevi mücahede, ya da “Cihad-ı ekber” (en büyük cihad) olarak da nitelendirilen manevi cihadın amacı, her mümin için nefis ve şeytan ile bir ömür boyu mücadele etmek, nefsini kötülüklerden arındırarak, istikamet çizgisinde halis bir kul, faydalı bir Müslüman, faziletli ve kamil bir insan olmaktır. Manevi cihad, iç dünyanın tanzimine kuvvet vermektir. İçini kirden, günahtan yıkamak ve bütün kötülüklerden arınmaya çalışmaktır. Müminin kendi iç dünyasını mamur ve müstakim kılmasını amaçlayan manevi mücahede, kulluk görev ve ciddiyeti ve insan olma sorumluluğudur.

Manevi mücahede, bütün Müslümanlar için daimî bir farzdır. Manevi mücahede, süreklilik içinde kulluk şuurunu icra etmeye çalışmaktır. Manevi cihadın önemi Kur’an-ı Kerim ve hadislerde açık bir şekilde vurgulanmıştır. Hz. Muhammed (a.s.m.)

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hud, 11/112)

ayet-i kerimesi ile ilgili olarak,

“Hud Sûresi beni ihtiyarlattı.” (Tirmizi, Tefsir, sure 56)

buyurarak, emr-i ilahi çizgisinde istikameti muhafaza etmenin önemini ve kulluk görevi ile ilgili hassasiyetini ifade etmiştir.

Nitekim Kur’an-ı Kerim'de

“Güneşe ve onun aydınlığına, güneşi takip ettiğinde Ay’a, onu açığa çıkardığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu yayıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems, 91/1-10)

beyanıyla Cenab-ı Hak kurtuluşa ermenin ancak nefsini kötülüklerden çekmek ile mümkün olacağını kasem (yemin) ile beyan buyurmaktadır.

Hz. Muhammed (a.s.m.) bir hadisinde

“Mücahid nefsiyle cihat edendir.” (Tirmizi, Feza’iü’l cihad 2)

buyurarak, nefis ile mücadelenin önemini belirtmiş, Cenab-ı Hak da, Kur’an-ı Kerim'de nefsin kötülük ve desiselerine karşı:

“ Muhakkak nefis daima kötülüğe sevk eder.” (Yusuf, 12/53),

“Benim ayetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. Ve yalnız benden korkun, yasaklarıma karşı gelmekten sakının.” (Bakara, 2/41)

emri ile insanları ciddi bir şekilde ikaz etmiştir. Bu ikaz ile birlikte arınmanın ve temizlenmenin yollarını da göstermektedir:

“Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, SİZİ TEMİZLEYEN, size kitabı ve hikmeti getirip bilmediklerinizi öğreten bir resul gönderdik.” (Bakara, 2/151)

Dinde muvaffakiyet, büyük ölçüde manevi cihadda muvaffakiyet demektir. Gerçekten Allah’ın emirlerine uyma konusunda nefsi ile cihad edemeyenin düşmanla cihat edemeyeceği de açıktır.

Manevi mücahade yapan müminlere Yüce Allah’ın yardım ve ihsanı vardır. Nitekim bu hususu şu ayet-i kerime teyit etmektedir:

“Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücahede edenlere elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.” (Ankebut, 29/69).

14 Habib-i Neccar hakkında bilgi verir misiniz?

Habib en-Neccar; İslâmî kaynaklara göre Yâsîn sûresinde kıssası anlatılan kişi.

Kur'ân-ı Kerîm'de. "karye" halkını Hakk'a davet etmek için bir şehre (Kar­ye) gelen iki elçiye destek olmak üzere bir üçüncüsünün gönderildiği, halkın bun­lara karşı çıktığı, sadece şehrin uzak bir yerinden gelen bir kişinin iman edip onları desteklediği ve bu kişinin, açıkça ifa­de edilmemekle beraber, âyetin gelişin­den anlaşıldığına göre şehir halkı tara­fından öldürüldüğü, onun imanı sayesin­de cennete girdiği, kendisine kötülük eden şehir halkının ise bir sayha ile helak edildiği anlatılmaktadır(Yâsîn, 36/13-29).

Müfessirlere göre elçilerin adları Yuhannâ, Pavlus ve Şem'ûnü's-Safâ (Simun Petrus), gönderildikleri şehir ise Antakya'­dır. Bunların tebliğini kabul eden mü­min kişinin adı da Habîb b. Mûsâ, Habîb b. İsrail veya Habîb b. Merîdir.

Tefsir ki­taplarında Habîb'in neccâr (dülger), ipek­çi, kassâr (bez ağartan) veya ayakkabıcı ol­duğu, günlük kazancının yarısını ailesine ayırıp diğer yansını tasadduk ettiği, cüzzam hastalığına yakalandığı için şehirden uzak bir yerde oturup ibadetle meşgul olduğu, iman ettiğini açıklayıp halkı da iman etmeye çağırınca taşlanarak, linç edilerek veya hızarla kesilerek öldürül­düğü, kesilmiş başını eline alıp yürüdüğü rivayet edilir.

Kur'an'daki âyetlerin üslû­bu Hz. Peygamber (asm) zamanında bu kıssa­nın bilindiğini göstermektedir.

"Bir misal olarak şu şehir halkını onlara anlat." (Yâsîn, 36/13)

mealindeki âyetle kıssa hatır­latılarak şehir halkının akıbetinden ibret alınması öğütlenmektedir. Bu şehrin ne­resi olduğu, hadisenin ne zaman vuku bul­duğu ve iman ettiği bildirilen şahsın kimliği konusunda hadislerde de bir bilgi bu­lunmamaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm'de Semûd kavmi Medyen ehli, Lût kavmi ve Ashâbü'l-Hicr gibi kavimle­rin Allah'ın elçilerini dinlemedikleri için bir sayha ile helak edildikleri belirtilmekte­dir. Yâsîn sûresinde söz konusu edilen şehrin bu kavimlerden birine ait olup ol­madığı bilinmemektedir. Müfessirlerin olayın meydana geldiğini söyledikleri An­takya'da milâttan sonra 35 yılında bir deprem olduğu bilinmekteyse de bunun Kur'an'da anlatılan hadise ile ilgisinin tesbit edilmesi mümkün değildir.

Antakya'da Habib Neccâr da­ğının eteklerinde, aslı bir Roma tapınağı iken Bizans döneminde kiliseye, İslâmî dönemde camiye çevrilen ve aynı adı ta­şıyan binanın altındaki üç mezardan biri­nin ona ait olduğu ileri sürülmektedir.

(bk. Diyanet İ.A., Habib en-Neccar Md.)

15 Cihadın hükmü nedir?

Düşmana karşı yapılacak olan cihad, normal şartlarda farz-ı kifayedir. Olağanüstü hâllerde ise, farz-ı ayn olur.(1) Yani ümmetin her ferdinin cihadla meşgul olması zor olduğundan, herkese farz değildir. Ümmet içinden bir topluluğun bu görevi ifa etmesi yeterlidir.

Şu ayet, cihadın farziyetini bildirir:

"Hoşunuza gitmese de kıtal (savaş) size farz kılındı. Hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda hayırlı olabilir. Hoşunuza giden bir şey de hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Bakara, 2/216)

Savaş, arzu edilen bir şey olmamakla beraber, kaçınılması mümkün olmayan bir realitedir.(2) Savaşın mahiyetinde, tahrip etmek, kan dökmek, yaralanmak, ölmek... gibi nefsin hoşuna gitmeyen şeyler vardır.

"Hoşunuza gitmese de" ifadesi bu noktaya dikkat çeker. Savaş, zatında güzel değil, ama neticeleri itibariyle güzeldir. Çünkü, Allah yolunda savaşmakta, "düşmanın fenalığını def, Müslümanların yükselmesini temin..." gibi güzel neticeler vardır. (3)

Cihadın zatı itibariyle değil, neticeleri yönüyle güzel olması, şifa için acı ilacı içmeye, kazanç ümidiyle yolculuğun zorluklarına katlanmaya benzer.(4) Acı ilacı içmeyen, sıhhat gibi tatlı bir neticeye ulaşamaz.

Zorluklara katlanmayan muvaffak olamaz. Cihad etmeyen de dünya ve ahiret mutluluğunu yakalayamaz; dünyada düşmanlarına mağlup olur, ahirette de İlahî emre muhalefetin cezasını çeker.

Cihadın herkese farz olmaması, savaşmak görevinin ordunun üzerinde olması gibidir. Düşmanla savaşa ordu yeterli geldiğinde, ümmetin diğer fertlerinden bu görev düşer. Fakat yeterli gelmediğinde, seferberlik ilan edilir ve yedisinden yetmişine herkes sefere katılır; dinini, vatanını, namusunu kurtarır.

Şu ayet, normal şartlarda cihadın farz-ı kifaye olduğuna delalet eder:(5)

"Mü'minlerin hep birden savaşa çıkmaları uygun değildir. Her fırkadan bir grup savaşa gitmeli, onlardan bir kısmı da dini anlamak ve döndüklerinde onları uyarmak için kalmalı. Olur ki, sakınırlar." (Tevbe, 9/122)

Rivayetlere göre, bir seferden geri kalanları kınayan ayetler nazil olunca, mü'minlerin toptan sefere katılmak istemesi üzerine, üstteki ayet nazil olmuştur.(6) Resulullah, sefere gittiğinde bazılarını geride bıraktığı veya bazı küçük seferlere kendisinin katılmadığı, tarihi birer realitedir.

Şu ayet de cihadın farz-ı ayn olmadığının delillerinden kabul edilir:

"Mü'minlerden -özür sahipleri müstesna- oturanlarla, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olamaz. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri derece bakımından oturanlara üstün kılmıştır. Bununla beraber Allah, her iki tarafa da "hüsnayı"/cenneti va'detmiştir..." (Nisa, 4/95).

Oturanlara da güzellik (cennet) va'dedilmesi, cihadın herkese farz olmadığını gösterir.(7)

Cihadın herkese farz olmamasından, bir kısım insanların tembellik göstermeleri uygun değildir. Ayetin de dikkat çektiği gibi, mallarıyla-canlarıyla cihad edenler, oturanlardan daha üstündürler. Dünyevî menfaatlerde aza razı olmayan nefislerin, cihad gibi en mukaddes bir görevde tembellik göstererek, az bir sevaba razı olmaları, elbette iyi bir hâl sayılamaz.

Kaldı ki, cihadın farz-ı kifaye olması, ümmetten bir topluluğun bu göreve yeterli olduğu durumlar için söz konusudur. Belli bir topluluk cihad yükünü kaldıramadığında, bütün ümmet bu yükü omuzlamakla mükelleftir.

Kaynaklar:

1. Abdullah b. Mahmud Mevsılî, İhtiyar li Ta'lîli'l-Muhtar, Çağrı Yay. İst., 1980, IV, 117; Muhammed b. İbnu Rüşd,, Bidayetü'l-Müctehid Nihayetü'l Muktesid, Daru'l-Marife, Beyrut, 1988, 1, 380-381; Kurtubî, III, 27; Ebu'l-Fadl Àlûsî, Ruhu'l-Meanî, Daru İhyai't- Türasi'l-Arabî, Beyrut, 1985, II, 106; W. Madelung, Dictionary of the Middle Ages, "Cihad" md. VII, 110
2. İbnu Haldun, Mukaddime, El-Mektebetu't-Ticariyye, Mısır, s. 270-271; Reşid Rıza, Tefsîru'l-Menar, Mektebetu'l-Kahire, Mısır, X, 364; Muhammed Hamîdullah, Hz.Peygamberin Savaşları, Ter. Salih Tuğ, Yağmur Yay., İst., 1981, s.14.
3. Halim Sabit Şibay, M.E.B. İslam Ans. "Cihad" md. III, 169; Ömer Nasuhî Bilmen, Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhıye Kamusu, Bilmen Yay. İst. III, 356; Abdülhafız Abdürabbih, Felsefetü'l-Cihad fi'l-İslam, Mektebetu‘l-Medrese, Beyrut, 1982, s. 42; Özel, İslam Hukukunda Milletlerarası Münasebetler, s.48.
4. Razi, VI, 27; Muhammed Ali Sabunî, Revaiu'l-Beyan, Dersaadet Yay. İst., 1, 245; Kurtubî, III, 27-28; Àlûsî, II, 106.
5. Razî, XVI, 225-226; İbnu Rüşd, I, 380-381; Kurtubî, VIII, 186; Bilmen, III, 358-359; Ahmed Kadiri, El-Cihadu fî Sebilillah, Daru'l-Menare, Cidde, 1992, I, 59-60.
6. Razi, XVI, 225-226.
7. Age. XI, 9; Kadiri, I,60.

16 Filistin'deki intihar (komandoları) olayları dinimize göre nasıl değerlendirilmelidir? İntihar saldırısı dinimizce caiz midir?

Bildiğiniz gibi Müslümanların dinleri, canları, malları ve nesli uğruna ölmeleri onların şehit olmaları anlamına geliyor.

Dini, malı ve canı için ölenlerin şehit olacağını bildiren hadisi şerifler vardır.

İslam âleminde çok tartışılan filistindeki olaylara gelince: acaba intihar mıdır, yoksa şehitlik midir? İntihardır ve intihar değildir diye iki ayrı anlayışın olduğunu görüyoruz. Bizim kanaatimiz ve vardığımız netice şudur:

1. İnsanların iç alemini ve niyetini bilmediğimizden ve hüsnüzan etmekle sorumlu olduğumuzdan, onların din ve vatanları uğruna kendilerini feda ettiklerini düşündüğümüzde, bu olayın bir intihar olmayıp, şehitlik olduğu anlaşılmaktadır.

2. Dinimize göre savaşın şartlarından biri: “Savaş, ancak savaşanlarla ve savaşa iştirak edenlerle yapılır.” kuralıdır.

Filistindeki olaylara baktığımızda, bu kuralın zaman zaman çiğnendiğini görmekteyiz. Savaşmayan kimselere hücum edildiği gibi, çocuklara ve kadınlara da saldırıldığı görülmektedir. Hatta böyle bir durum İslam’ın sanki terör diniymiş ve çoluk çocuk demeden suçsuz insanları da öldürüyorlarmış, diye anlaşılmasına sebep olabilmektedir.

Demek ki dini ve vatanı için kendini feda etmek güzeldir, iyidir. Fakat bu işin bizzat savaşa iştirak edenlere karşı yapılması da dinimize göre şarttır. Suçsuz insanlara yapılması uygun değildir. Bu sebeple kesin karar vermek yerine, böyle bir değerlendirmeyi uygun buluyoruz. En doğrusunu Allah bilir.

17 Cihadın hükmü nedir; cihad farz mıdır?

Düşmana karşı yapılacak olan cihad, normal şartlarda farz-ı kifayedir. Olağanüstü hallerde ise, farz-ı ayn olur.(1) Yani ümmetin her ferdinin cihadla meşgul olması zor olduğundan, herkese farz değildir. Ümmet içinden bir topluluğun bu görevi ifa etmesi yeterlidir.

Şu ayet, cihadın farziyetini bildirir:

"Hoşunuza gitmese de, kıtal (savaş) size farz kılındı. Hoşunuza gitmeyen bir şey hakkınızda hayırlı olabilir. Hoşunuza giden bir şey de, hakkınızda şer olabilir. Allah bilir, siz bilmezsiniz." (Bakara, 2/216)

Savaş, arzu edilen bir şey olmamakla beraber, kaçınılması mümkün olmayan bir realitedir.(2) Savaşın mahiyetinde, tahrip etmek, kan dökmek, yaralanmak, ölmek... gibi nefsin hoşuna gitmeyen şeyler vardır.

"Hoşunuza gitmese de" ifadesi bu noktaya dikkat çeker. Savaş, zatında güzel değil, ama neticeleri itibariyle güzeldir. Çünkü, Allah yolunda savaşmakta, "düşmanın fenalığını def, Müslümanların yükselmesini temin..." gibi güzel neticeler vardır. (3)

Cihadın zatı itibariyle değil, neticeleri yönüyle güzel olması, şifa için acı ilacı içmeye, kazanç ümidiyle yolculuğun zorluklarına katlanmaya benzer.(4) Acı ilacı içmeyen, sıhhat gibi tatlı bir neticeye ulaşamaz.

Zorluklara katlanmayan muvaffak olamaz. Cihad etmeyen de, dünya ve ahiret mutluluğunu yakalayamaz; dünyada düşmanlarına mağlup olur, ahirette de İlahî emre muhalefetin cezasını çeker.

Cihadın herkese farz olmaması, savaşmak görevinin ordunun üzerinde olması gibidir. Düşmanla savaşa ordu yeterli geldiğinde, ümmetin diğer fertlerinden bu görev düşer. Fakat yeterli gelmediğinde, seferberlik ilan edilir ve yedisinden yetmişine herkes sefere katılır; dinini, vatanını, namusunu kurtarır.

Şu ayet, normal şartlarda cihadın farz-ı kifaye olduğuna delalet eder:(5)

"Mü'minlerin hep birden savaşa çıkmaları uygun değildir. Her fırkadan bir grup savaşa gitmeli, onlardan bir kısmı da dini anlamak ve döndüklerinde onları uyarmak için kalmalı. Olur ki, sakınırlar."(Tevbe, 9/122)

Rivayetlere göre, bir seferden geri kalanları kınayan ayetler nazil olunca, mü'minlerin toptan sefere katılmak istemesi üzerine, üstteki ayet nazil olmuştur.(6) Resulullah (asm), sefere gittiğinde bazılarını geride bıraktığı veya bazı küçük seferlere kendisinin katılmadığı, tarihi birer realitedir.

Şu ayet de, cihadın farz-ı ayn olmadığının delillerinden kabul edilir:

"Mü'minlerden -özür sahipleri müstesna- oturanlarla, mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenler bir olamaz. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri derece bakımından oturanlara üstün kılmıştır. Bununla beraber Allah, her iki tarafa da "hüsnayı"/cenneti va'detmiştir..." (Nisa, 4/95).

Oturanlara da güzellik (cennet) va'dedilmesi, cihadın herkese farz olmadığını gösterir.(7)

Cihadın herkese farz olmamasından, bir kısım insanların tembellik göstermeleri uygun değildir. Ayetin de dikkat çektiği gibi, mallarıyla-canlarıyla cihad edenler, oturanlardan daha üstündürler. Dünyevî menfaatlerde aza razı olmayan nefislerin, cihad gibi en mukaddes bir görevde tembellik göstererek, az bir sevaba razı olmaları, elbette iyi bir hal sayılamaz.

Kaldı ki, cihadın farz-ı kifaye olması, ümmetten bir topluluğun bu göreve yeterli olduğu durumlar için söz konusudur. Belli bir topluluk cihad yükünü kaldıramadığında, bütün ümmet bu yükü omuzlamakla mükelleftir.

Kaynaklar:

1. Abdullah b. Mahmud Mevsılî, İhtiyar li Ta'lîli'l-Muhtar, Çağrı Yay. İst., 1980, IV, 117; Muhammed b. İbnu Rüşd,, Bidayetü'l-Müctehid Nihayetü'l Muktesid, Daru'l-Marife, Beyrut, 1988, 1, 380-381; Kurtubî, III, 27; Ebu'l-Fadl Àlûsî, Ruhu'l-Meanî, Daru İhyai't- Türasi'l-Arabî, Beyrut, 1985, II, 106; W. Madelung, Dictionary of the Middle Ages, "Cihad" md. VII, 110.
2. İbnu Haldun, Mukaddime, El-Mektebetu't-Ticariyye, Mısır, s. 270-271; Reşid Rıza, Tefsîru'l-Menar, Mektebetu'l-Kahire, Mısır, X, 364; Muhammed Hamîdullah, Hz.Peygamberin Savaşları, Ter. Salih Tuğ, Yağmur Yay., İst., 1981, s. 14
3. Halim Sabit Şibay, M.E.B. İslam Ans. "Cihad" md. III, 169; Ömer Nasuhî Bilmen, Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhıye Kamusu, Bilmen Yay. İst. III, 356; Abdülhafız Abdürabbih, Felsefetü'l-Cihad fi'l-İslam, Mektebetu‘l-Medrese, Beyrut, 1982, s. 42; Özel, İslam Hukukunda Milletlerarası Münasebetler, s.48.
4. Razi, VI, 27; Muhammed Ali Sabunî, Revaiu'l-Beyan, Dersaadet Yay. İst., 1, 245; Kurtubî, III, 27-28; Àlûsî, II, 106.
5. Razî, XVI, 225-226; İbnu Rüşd, I, 380-381; Kurtubî, VIII, 186; Bilmen, III, 358-359; Ahmed Kadiri, El-Cihadu fî Sebilillah, Daru'l-Menare, Cidde, 1992, I, 59-60.
6. Razi, XVI, 225-226.
7. Age. XI, 9; Kadiri, I,60.

İlave bilgi için tıklayınız:

Bazıları cihadın sadece savaştan ibaret olduğunu söylüyor. Ayet ve hadislerin ışığında cihadı anlatır mısınız?

18 İslam'ın yayılması ve yerleşmesinde en etkili yöntem savaş mıdır, tebliğ midir?

İslâm’da cihat mefhumunu doğru değerlendirebilmek için öncelikle “Peygamber kimdir ve vazifesi nedir?” sorularına doğru cevap vermek gerekir.

Cenab-ı Hak, bütün insanları ahiret alemine doğru yol aldırırken, sonu cennete veya cehenneme varacak olan bu yolculukta onlara rehberlik yapacak kimseler göndermiştir. Bu Hak Elçilerinin görevi, insanlara öncelikle Allah’ı tanıtmak, ibadeti, helali, haramı öğretmek ve Onun sonsuz nimetlerine karşı nasıl şükredileceğini talim etmektir.

Ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed (asm.) de bu vazifeyi en mükemmel manada yapmış, Mekke’de insanlara Allah’ı anlatmış, emir ve yasaklarını öğretmiş ve putlara tapmanın Allah’a şirk koşmak olduğunu tebliğ etmiştir. Bu tebliğine karşı çıkanların her türlü zulümlerine tam on üç sene sabretmiş ve sonunda Allah’ın izni ve emriyle Medine’ye hicret etmiş, aynı vazifeyi orada devam ettirmiştir. Onun bu ulvî vazifesine engel olmak isteyen müşrikler, kendisini Medine’de de rahat bırakmamışlar, ama İslâm’ın gönüllerde taht kurmasına da engel olamamışlardır.

Ahir Zaman Peygamberinin (a.s.m.), bütün semavi kitaplarda sözü edilen önemli bir özelliği “sahib-üs seyf” (kılıç sahibi) olması, yani manevî irşat yanında, gerektiğinde (tebliğine engel olunduğunda) harp etmesine de izin verilmiş bulunmasıdır. Geçmiş peygamberlerden, meselâ, Hz. Davut (a.s.) ve Hz. Süleyman (a.s.) da manevî cihatlarını, gerektiğinde, kılıçla desteklemişlerdir.

Tarih tarafsız bir gözle incelendiğinde görülür ki, İslâm’ın kalp ve ruhlara hakim olmasında temel faktör, savaş değil tebliğdir; yani Kur'an hakikatlerini insanlara anlatmak ve güzelliklerini gözler önüne sermektir. Tarihçiler, İslâm’ın yayılmasında iki gurup insanın büyük payları olduğunda birleşirler. Birisi, ömürlerini İslâm’ı anlatmaya vakfeden ve gerektiğinde çok uzak beldelere hicret eden alimler ve mürşitler, diğeri ise ticaret maksadıyla gittikleri ülkelere İslâm’ın güzelliklerini de taşıyan tüccarlardır.

İslâm’ın kılıçla değil, tebliğ ve davetle yayıldığını şu ayet-i kerimeler açıkça göstermektedir:

“Dinde zorlama yoktur. Artık hak ile batıl (doğru ile yanlış) birbirinden iyice ayrılmıştır.”(Bakara, 2/256)

“Ey Muhammed! Sen sadece öğüt ver. Esasen sen sadece bir öğütçüsün. Onlara zor kullanacak değilsin.” (Ğaşiye, 88/21-22)

İslâm’ın tebliğ yoluyla yayıldığının delilleri pek çoktur. Bunlardan birkaçını nazara vermekle yetineceğiz:

Peygamberimiz (a.s.m.), İslâm’ı Mekke’de tebliğe ilk başladığında hiçbir maddi gücü ve kuvveti yoktu. Bütün Müşrikler de kendisine düşman oldukları hâlde, sadece tebliğ ve ikna yoluyla inanların kalplerini ve akıllarını fethetti. Hz.Ebu Bekir’den Hz. Ömer’e kadar birçok insan bu yolla Müslüman oldular ve imanın yenilmez bir kuvvet olduğunu herkese ilan ettiler. Sahabeler isteselerdi, bir gecede, başta Ebu Cehil olmak üzere bütün Kureyş müşriklerini öldürebilirlerdi. Ama öyle yapmadılar. Teröre ve anarşiye girmeksizin, bütün sıkıntılara ve zorluklara katlanarak, İslâm’ı tebliğ etmeye devam ettiler.

Peygamberimiz'den önce Medine’ye hicret eden Müslümanlar da o beldede İslâm’ı yine tebliğ ve davet yoluyla insanlara kabul ettirdiler. Böylece İslâm’ın temeli, hem Mekke hem de Medine’de tebliğ üzerine atılmış oldu.

İlerleyen yıllarda İslamiyet Medine’de iyice kökleşti. Mekke müşrikleri Müslümanları artık bir güç olarak kabul etmişler ve Hudeybiye’de onlarla bir anlaşma imzalamışlardı. Anlaşma on yıllığına imzalanmışken iki yıl sürdü ve sonunda Mekke müşriklerince bozuldu. Ama bu iki yıl içerisinde İslâm’ı girenlerin sayısı, İslâm’ın ilk tebliğinden itibaren geçen yirmi yıllık sürüde Müslüman olanlardan daha fazla oldu.

Sonraki asırlarda, Moğollar, Abbasi hilafetine son verdiler, bütün İslâmî kaynakları yaktı ve yıktılar. Ama aradan çok geçmeden, kendileri Müslüman olmaya başladılar. Moğolların İslâm oluşunda kılıcın hiçbir rolü olmadığı da tarihi bir gerçektir.

İslâm’ın Endonezya, Malezya ve Afrika’da yayılması da yine kılıçla değil tebliğle gerçekleşmiştir.

Tarihe bu kısa bakıştan sonra günümüze gelelim:

Müslümanlar son asırda madde planında eski güçlerini kaybetmişler, fakat mânâ planında İslâm, genişlemesini ve büyümesini aralıksız sürdürmüştür. Bugün, başta Almanya ve İngiltere olmak üzere bütün Avrupa ülkelerinde ve Amerika’da İslâm’ı kabul edenler, çoğunlukla bilim adamlarıdır ve bunların büyük kısmı, kendilerine doğrudan bir tebliğ de yapılmaksızın, sadece İslâm’ı incelemek suretiyle Müslüman olmuşlardır.

19 Hendek savaşında Hz. Ali büyük bir kahramanlık mı göstermiştir?

Sorudaki bilgiler herhangi bir kaynak tarafından doğrulanmamaktadır.

Olayın aslı, bir kısmında daha kısa, bir kısmında daha fazla bilgiler verilen tarih ve tefsir kaynaklarında özetle şu şekildedir:

Amr b. Abdived atını ileriye sürerek Müslümanlardan kendisiyle savaşacak bir savaşçı talep etti. Amr birçok savaşlarda bulunmuş, yiğitlik ve gözü pekliği sayesinde birçok birlikleri dağıtmış gayet usta bir silahşor, çevik bir süvari olduğundan, onunla dövüşmeye kimse cesaret edemezdi. Nitekim Müslümanlardan da kimse onun isteğine cevap veremedi.

Bu durumu gören Hz. Ali, Amr'a karşı çıkmak için izin istedi. Fakat Rasûlullah izin vermedi. Amr tekrar ileriye atılarak Müslümanlara hitaben; "İçinizden kahramanlık meydanına çıkacak kimse yok mu? Hani ölenlerinizin gideceğini söylediğiniz Cennet?" diye bağırdı. Müslümanlardan yine ses çıkmayınca Hz. Ali ikinci defa izin istedi. Rasulullah kendi zırhını çıkarıp Ali'ye giydirdi, beline Zülfikâr'ı taktı ve ellerini açarak,

"Ya Rabb! Amcam Ubeyd Bedir’de; Hamza Uhud’da şehid oldular. Ali ise kardeşimdir ve amcamın oğludur. Onu koru, beni kimsesiz bırakma. Sen Varislerin en hayırlısısın."

diye dua ederek uğurladı.

Amr'ın karşısına çıkan Hz. Ali kendisini tanıttı. Amr, Ali'nin gençliğini ve babasıyla olan dostluğunu ileri sürerek onunla savaşmak istemedi. Hz. Ali ise kendisiyle savaşmayı ve onu öldürmeyi arzuladığını bildirdi. Kendisinin savaşa çıkanların iki tekliflerinden birini kabul ettiğini duyduğunu; eğer öyleyse, iki teklifi olduğunu söyledi. "Ya Müslüman olmasını ya da atından inip kendisiyle dövüşmesini" teklif etti. İlk teklifi reddeden Amr dövüşmeyi seçti.

İlk saldırı Amr'dan geldi. Vurduğu kılıç darbesi Ali'nin kalkanını parçalayarak başından yaralanmasına neden oldu. Sıra kendisine geldiğinde Ali indirdiği darbe ile Amr'ı cansız yere yuvarladı. Müslümanlar sevinçle tekbir getirirken müşrikler büyük bir hayal kırıklığına uğradılar.

Hz. Ali, Amr'ın işini bitirince Dirar ile Hübeyre Ali'nin üzerine yürüdüler. Dirar Hz. Ali'nin yüzüne bakar bakmaz dönüp kaçmaya başladı. Sonradan Dirar, bu kaçış hakkında "Ölüm meleği surete bürünmüş bana görünmüştü." diyecektir. Çarpışmaya yeltenen Hübeyre de Ali'nin bir kılıç vuruşu ile zırhı delinince kurtuluşu kaçmakta buldu. (bk. Ibn Hişam, es-Sîre,  2/224-225; Beyhakî, Delailu’n-nübüvve, 3/437-39; Taberî, Tarih, 2/574; İbn Kesir, el-Bidaye ve’n-nihaye, 4/121; ez-Zehebî, Tarihu’l-İslam,2/290; Kandehlevî, Hayatu’s-sahabe, 2/157).

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır da bu konuda şunları kaydetmiştir:

“ (Hendek savaşında) Arapların Dırar b. Hattab, Hübeyre b. Ebi Vehb, Nevfel b. Abdullah, Amr b. Abdivedd gibi meşhur cengaverleri atlarını sürerek hendeği geçmişlerdi. Bunların her biri bin kişiye denk sayılıyordu.

Amr. b. Abdivedd, "Bedir"de yaralanmış ve intikamını almadıkça saçlarına koku sürmemeye yemin etmişti. "Uhud"a gelmiş, bu kez de hendeğe bayraklı olarak gelmişti... Hendeği ilk geçen o olmuştu. Hendek ile dağın arasında adamlarıyla birlikte o dar yerden atlamış, çorak yerde atları dolanıp gezinmeye başlamıştı. Birkaç Müslüman ile Hz. Ali de bunlara karşı sınırı tuttu. Amr bayraklı idi.

Hz. Ali ona: "Ey Amr! Senin bir adetin vardır. Kureyş’ten birisi sana iki teklifte bulunsa mutlaka birisini tutarsın, değil mi?" dedi.

Amr, "Evet" dedi.

Hz. Ali: "O halde ben seni Allah'a ve İslam'a davet ediyorum."

Amr: "O'na ihtiyacım yok."

Hz. Ali: "Öyleyse seni binitlerimizden inip dövüşmeye davet ediyorum."

Amr: "Vallahi ben seni öldürmek istemem." diye alay etti.

Hz. Ali: "Fakat ben seni öldürmeyi arzu ediyorum." dedi.

Bunun üzerine Amr kızıp atından indi, bir kılıç darbesiyle atının ayağını kesti, Hz. Ali'ye saldırdı. Amr'ın darbesi Hz. Ali'nin kalkanını parçalayıp alnını kanatmıştı. Hz. Ali karşı darbe ile Amr'ı omuzundan biçmiş, Allahu ekber diye bağırmıştı, derhal etraftan yükselen tekbir sesleri ortalığı çınlattı, Amr ile birlikte bir iki kişi daha vurulmuştu; birini Hz. Ali öldürmüş, birine de bir ok isabet etmişti. (Hamdi Yzır, Hak dini, Ahzab, 33/10. ayetin tefsiri)

20 Bazıları cihadın sadece savaştan ibaret olduğunu söylüyor. Ayet ve hadislerin ışığında cihadı anlatır mısınız?

Bazı Batılı yazarlar cihat kavramnı, kasıtlı olarak ve yanlış biçimde, ele almakta pek çok manayı içinde toplayan cihada sadece “savaş” manasını yükleyerek, diğer manalarını göz ardı etmektedirler. Halbuki, cihad kavramı, çok kapsamlıdır ve oldukça geniş anlamlıdır. Bu konuda cihad ile ilgili muhtelif ayet ve hadislerin çerçevelediği anlamlar ve bizzat Hz. Muhammed (asm.)‘ın cihad ile ilgili uygulamaları dikkate alındığında cihadın sadece savaş anlamına gelmediği ortaya çıkmaktadır.

Mesela, Hz. Aişe'nin (R.A.) “Ey Allah'ın Resulu! Görüyoruz ki cihad amellerin en faziletlisidir; öyleyse biz de cihad etmeli değil miyiz?” diye sorması üzerine, Hz. Peygamber (asm.) “Sizin için cihadın en faziletlisi makbul hacdır.” buyurmuştur. (Buhari, Cihad 1)

Bir başka hadis’de

“Cihadın en faziletlisi, zalim sultanın yanında hakkı söylemektir.”(Tirmizi, Fiten 13; Ebu Davud, Melahim, 17) buyurmuştur.

Bir başka örnek: İslam ordusuna katılmak isteyen birisine, Hz. Peygamberin anne ve babasının hayatta olup olmadığını sorması ve hayatta olduklarını öğrenmesi üzerine

“O hâlde onlara hizmet yolunda -nefsinle- cihat et.” (Buhari, Cihad, 138; Müslim, Birr, 5)

buyurmuştur. Hz. Peygamberin, ümmetin içinde “yaşamadıkları şeyleri söyleyen ve emir olundukları yükümlülükleri yapmayan” nesillerin ortaya çıkacağını haber vererek, onlara karşı

“Kim onlarla eliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla diliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla kalbiyle cihad ederse o mümindir.” (Müslim, İman, 80) buyurmuştur.

Bu hadisler değerlendirildiğinde cihadın gerek kapsam ve gerek yöntem bakımından çok geniş bir yelpazeyi yansıttığı ortaya çıkmaktadır.

Cihad kelimesi; Arapça’da “güç ve gayret sarf etmek, bir işi başarmak için elinden gelen bütün imkanları kullanmak” manasına gelen CEHD kökünden gelmektedir.

En geniş anlamıyla cihad, "Allah yolunda bir ömür boyu istikamet çizgisinde yaşamak, kulluk şuur ve görevini hakkıyla yapma hususunda ciddi gayret göstermek, nefis ve şeytanı ile çarpışmak, Allah ve resulünün koyduğu ölçüleri nefsinde yaşamak ve yansıtmak, İslam’ın güzelliğini diğer insanlara ulaştırmak için dini tebliğ etmek, ilahi mesajı bütün insanlığa duyurmak, İslam ülkesini ve Müslümanları düşmanların her türlü tehlike ve saldırılarına karşı savunmak ve gerekirse, onlarla savaşmak” demektir. Bu anlam çerçevesinde, cihad’ın bir “manevi cephesi” bir de “maddi cephesi” bulunmaktadır.

Bu iki anlamda cihad ile ilgili gerekli teçhizat ve vasıtaların ne olacağı ve özellikle hangi yöntemlerin kullanılacağı konusu, günümüzde, fevkalade önem arz etmektedir.

“Manevi cephe”, tamamen dinde keskin bir iman ve teslimiyet, ihlas ve samimiyet, fedakarlık ve hamiyet işidir (Bakara, 2/285-286). Bu manevi cephe, müminlerin ilim ve iman ile donatılmasını, bilinçli ve basiretli olmasını, İslamı nefsinde ihlasla yaşayan örnek bir Müslüman modelini gün ışığına çıkarmalarını gerektirir (Zümer, 39/2-3; Bakara, 2/41).

“Maddi cephe” ise, maddeten terakki etmek, ekonomik anlamda güçlü olmak, ilim ve teknolojide yol kat etmek ve düşmanların taarruz ve ihanetlerine karşı kültür mücadelesinde, siyasi ve askeri sahada güç ve üstünlük sağlamak ve gerektiği zamanlarda savaş üstünlüğünü sağlayacak her türlü silah ve donatımda en ileride olmak zaruretini ortaya koymaktadır.

İslam literatüründe, ayet ve hadislerin çerçevelediği anlamlarda cihad kavramı aşağıda sıralanan görev ve sorumlulukları içinde toplamaktadır:

1. Allah’ın rızasına uygun bir şekilde dini nefsinde ömür boyu yaşama çabası, Allah yolunda samimi kulluk gayret ve ciddiyeti, nefse ve şeytana karşı mücadele vermek, nefs-i emmarenin tahakkümünü kırmak,

2. Hakkın hatırını üstün tutma ve hakikati hakim kılma gayreti,

3. Dini emirleri öğrenip ona göre yaşamak ve başkalarına öğretmek,

4. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak,

5. Güçlüklere karşı göğüs germek, kaba hareketlere karşı sabır göstermek,

6. İslam’ı tebliğ, ilahi mesajı bütün insanlığa duyurma aşk ve gayreti,

7. Düşmanlara karşı ilmi ve fikri mücadele, ilim ve teknolojide etkinlik ve üstünlük sağlama,

8. Maddeten terakki ederek ekonomi ve kültür savaşında güç ve üstünlük kurmak,

9. Devleti basiretle yönetmek, çıkarcılara, vurgunculara fırsat vermemek,

10. Başka ülkelerin siyasi, ekonomik ve askeri tahakkümleri altına girmemek için say ve gayret göstermek,

11. Düşmanın her türlü ihanet ve saldırılarına karşı önceden gereken her türlü tedbirleri almak,

12. Savaş zarureti ortaya çıktığında, düşmandan korkmamak, kaçmamak, bütün güç ve gayreti ile savaşa katılmak ve Allah’a güvenmektir.

Bu geniş çerçeveyi yanlış bir biçimde değerlendirmek veya kasti bir şekilde yanlış yorumlayarak cihad kavramını sadece “savaş” anlamına tahsis etmek gerçeği yansıtmayacağı gibi, Kur’an ve sünnette ifade edilen anlam ve kapsam bakımından da eksik, yanlış ve yetersiz olacaktır.

İlave bilgi için tıklayınız:

- Cihadın Kısımları Nelerdir?

- Manevbi cihad nedir, nasıl yapılmalıdır?

- Günümüzde Cihad Nasıl Yapılmalıdır?

21 Dinde zorlama yoktur deniliyor. Cihad da bir tür zorlama değil midir?

Harpte maksat ne olmalıdır? Bu sorunun cevabını iki maddede özetleyebiliriz:

“Bize saldıran yahut saldırıya hazırlanan düşmana karşı kendimizi müdafaa etmek.” ve

“Zâlim devletlerle savaşarak, insanlığa hürriyet ve hidayet yolunu açmak.”

“Dinde zorlama yoktur...”(Bakara, 2/256)

Ancak, cennet yolunu zorla kapamak isteyenlerle de savaşmak gerekir.

Bunda başarı sağlandıktan sonra, kişi inancında serbest bırakılır. Dilerse İslâm’ı kabul eder, dilerse kendi dininde yaşamaya devam eder. İkinci yolu tercih ederse cizye verir. Bu vergi, savaşlara katılmamanın ve İslâm ülkesinde her türlü can ve mal güvenliği içinde yaşamanın bedelidir.

Cihatta hedef öldürmek değil diriltmek olmalı. Ölü kalpleri diriltmek, sönük fikirleri aydınlatmak, donuk hissiyatlara can vermek.

İnsanları yurtlarından etmek değil, onlara ebediyet yurdunu kazandırmak olmalı.

Bu diriliş hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş olurlar. Çokların hayat bulması için, belli bir azınlığın ölmesi gerekiyorsa buna da “evet ” dememiz gerek. Aksi hâlde çoğunluğa zulmetmiş oluruz.

Elmalılı Hamdi Yazır, savaşı, “harb-i ıslâh ve harb-i ifsad” diye ikiye ayırır ve mü’minlere emredilen harbin “ıslâh harbi” olduğunu beyan eder. Cihada çıkan mü’minleri de “azaba istihkak kesbetmiş bir kavme azab-ı Hakk’ın tatbikine memur bir el” olarak görür.

O hâlde, savaşı bir ibadet anlayışıyla yapmak ve bu ibadetin kaidelerine de en ince teferruatına kadar uymak gerekiyor.

“Antlaşma yaptığınızda Allah’ın ahdini yerine getirin.” (Nahl, 16/91)

emrine uyulacaktır.

“Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. (Allah’ın koyduğu) Sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.” (Bakara, 2/190)

fermanına kulak verilecek, his ve hevese kapılmaktan, aşırı gitmekten sakınılacaktır.

Kadın, çocuk, ihtiyar gibi harbe iştirak etmeyenlere ilişilmeyecektir.

Ve böyle nice kurallara aynen uyulacaktır.

Aksine hareket edenler sorumlu olurlar; tıpkı diğer ibadetlerde olduğu gibi.

* * *

Bir kısım muarızlar Kur'an'daki, cihadın yerine getirilmesiyle alakalı ayet-i kerimelerin cihadın bir manada zorlama olduğu manasına geldiğini söylemeye çalışmaktadırlar. Ama, gerçek öyle değildir.

Cihad, küfür cephesine ait zorlamaları bertaraf etmek için ve düşünce hürriyetini engelleyip, iradeleri baskı altında tutmayı ahlak hâline getirmiş bu küfür cephesinin zalimane tavrına mani olmak içindir. İslam, muhkem ve değişmez kaidesiyle, insanların kendi düşünce ve iradeleriyle hareket etmelerine zemin hazırlamış, bunun önüne geçmeye çalışan her tüşebbüs ve zümreye karşı da cihat ilan etmiştir. Bu mevzuda ifade edilecek tek gerçek şudur:

"İradelere vurulan pranga İslam'ın cihat emriyle kaldırılmıştır."

Evet, düşünce adına yeryüzündeki muvazene bu emirle temin edilmiştir.(1) Böyle olmasaydı, mesela Suriye Hristiyanları, ülkelerinin Roma imparatoru tarafından geri alınacağı endişesi karşısında, kiliselerine dolup Müslümanların zaferi için dua ederler miydi?(2)

Ve yine, böyle olmasaydı, bir ucundan diğer ucuna altı ayda ulaşılamayan, alabildiğine geniş bir coğrafyada, asırlar boyu emniyet ve asayişi temin ile hükümran olan İslam Devletleri kurulabilir miydi?

İslam mücahitleri, cihat emriyle cihanın dört bir yanına insanlık, mürüvvet ve huzur götürürken, fethettikleri ülke insanlarına kendi dindaş ve soydaşları gibi davranmışlardır. Onların bu tutum ve davranışları, kapısına vardıkları kale kapılarıyla birlikte gönül kapılarının da kendilerine açılmasına vesile olmuştur. O ülkelerin ilim ve sanat birikimlerini değerlendirip, sahalarındaki kıymetlere çalışma zemini hazırlayarak, çok çeşitli din ve kültürden ilim, fikir ve sanat erbabının insanlığa hizmetlerini mümkün kılmışlardır. Onları İslam toplumu içinde de onure etmişlerdir.(3)

Kaynaklar:

1. Bedaiu's-Sanai, 7/246; eş-Şerhü'l-Kebir, 9/398, 399.
2. G.F., Şüpheler ve Çıkış Yolları, 4/71.
3. Mevlana Şibli, İslam Tarihi, 7/153.

İlave bilgi için tıklayınız:

Dinde zorlama var mı? Namaz kılmayan kişiye ceza verilir mi? Namaz kılmayanı cezalandırma, "Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır..."(Bakara, 2/256) ayetine ters değil mi?..

İslam dininde zorlama olmadığı halde başka ülkeleri fethetmek için cihada çıkmak İslam'ın bu hükmü ile nasıl bağdaşır?

Din, cihad ve zorlama: İslam barış dini midir? "Ben, insanlar Allah'dan başka ilâhın olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet edinceye, namaz kılıncaya, zekât verinceye kadar onlarla savaş etmekle emrolundum." hadisini nasıl anlamalı?.. 

22 Din, cihad ve zorlama: İslam barış dini midir?

İbn-i Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm):

"Ben insanlar Allah'tan başka ilâhın olmadığına, Muhammed'in de Allah'ın elçisi olduğuna şehâdet edinceye, namaz kılıncaya, zekât verinceye kadar onlarla savaş etmekle emrolundum. Bunları yaptılar mı, kanlarını, mallarını bana karşı korumuş (emniyet altına almış) olurlar. İslâm'ın hakkı hâriç. Artık (samimi olup olmadıklarına dair) durumları Allah'a kalmıştır." [Buhârî, İmân 17; Müslim, İman 36, (22)]; Müslim'deki rivayette "İslâm'ın hakkı hâriç" ibâresi mevcut değildir.

Hadiste, İslâm'ın şartlarını yerine getiren kimsenin mal, can ve namus... emniyetinin sağlanacağı, kimsenin artık onu rahatsız edemiyeceği belirtiliyor.

Bu hadisi okurken şu hususlara dikkat gerekiyor:

1) Hadiste öldürülmesi emredilen “nâs” müşrik Araplardır. Çünkü onlar Rasulullah’ın Arap topraklarında emniyetli bir vatan tutmasına karşı çıkıyordu. Bu aşırı kin ve husumete karşı, o da, “Arabistan'da iki din kalmayana kadar” savaşı emretti.

2) Hadisin bir rivâyetinde “nâs” kelimesi “Arap müşrikleri” lafzıyla gelmiştir. Hadisi bitirirken Rasulullah’ın,

“Sen sadece nasihat ver. Onlara zor kullanacak değilsin.” (Ğaşiye, 88/21-22)

âyetini okuması da bu mânâyı destekler.

3) Mekke’nin fethindeki tavrı da zikredilen hususun doğruluğuna delildir. Yıkılan putlarına ağlayan insanları bile “dine girmeye” zorlamadı; bilakis, “Bugün siz serbestsiniz” diyerek imanın tabiî olarak kalblerine girmesinin yolunu açtı.

A. DİN VE "ZORLAMA"

Cenab-ı Hakk’ın insanlık için seçtiği nihai din İslâm'ın uygulanması için takip edilen usuller zaman içinde değişik tartışmalara mevzu olmuştur. Dinin ve imanın mahiyetleri, Kur’ân’ın ilk müşahhas misali olan Hz. Peygamber'in (a.s.m.) sireti, Râşid Halifeler ve Tâbiîn ile Ehl-i Sünnet'in amel ve itikad imamlarının telakki tarzlarını dikkate almadan yapılan yorumlar, mü’minler arasında sıkıntı sebebi teşkil etmiştir.

Çevre âmilleri, terbiye tarzları, psiko-sosyal yapısı itibariyle selef-i sâlihînin bütün mevcudiyetleri ile yöneldikleri İslâm'ı uygulama şekli ve metodlarından sarfınazar etmek “dinde hassas, aklî muhâkemede eksik” kişilerde, itici ve ürkütücü bir İslâm imajının gelişmesine yol açmıştır. Bu çerçevede, “Dinde zorluk yoktur”1 âyeti ile “İslâmî müsamaha” ve “cihad” mefhumlarının nasıl değerlendirilmesi gerektiği, dün gündemde olduğu gibi, bugünkü Müslümanların da gündemindedir.

"Dinde zorlama"nın varlık ve yokluğunun nasıl anlaşılması gerektiğine geçmeden, dinin ve imanın tariflerine göz atmakta fayda vardır.

1. Din ve imanın mahiyeti

“Din, Allah Teâlâ tarafından vaz’olunmuş bir kanundur. İnsanlara saadet yollarını gösterir. Yaratılışlarındaki gaye ve hikmeti, Allah’a ne suretle ibadet edileceğini bildirir. İnsanları, kendi arzuları ile dini kabul eden akıl sahiplerini hayr olan işlere sevkeder. Dinin vâzıı Allah’tır, insanlara ulaştırıcısı da peygamberlerdir. Onların vazifeleri dinî hükümleri sadece tebliğ etmekten ibarettir.”2

İman, lügatta tasdik etmek, haberi veren zâtın anlattığı hükme gönüllü olarak boyun eğmek, onu doğru saymaktır. Istılâhî mânâsı ise, Peygamber (a.s.m.)’ın getirdiği şeyleri tasdik ve ikrar etmektir. İmanın gerçekleşmesi için bunlara topluca iman da yeterlidir. Muhakkik alimlere göre iman tasdikten ibarettir. Dıştaki alâmeti ve ikrar, sadece dünyevî hükümlerin tatbiki için gereklidir. İkrar ile, kişinin Müslüman olduğu toplumca da bilinir, benimsenir. İkrar, Allah indindeki Müslümanlığın şartı değildir. Bu sebeple ikrar aslî değil, zâid bir şarttır.3

İmanın mahiyetiyle ilgili diğer bir önemli husus da şudur: İmânın, akıl, fikir, nazar ve istidlâle bakan bir yönü vardır. Bilgi unsuru olan “marifet ve ilim” üzerine bina edilir. İmân edilecek şeyleri tanımadan sıhhatli bir imandan söz edilemez. Ayrıca, imanda “ihtiyar ve irade de” vazgeçilmez bir unsurdur.

“Bilinenin” iman edilen bir şey haline gelmesi için gönüllü olarak, “iz’an ve kabülü” şarttır. İmânın bu unsuru tamamen kesbidir. İmân irâdi bir tasdik, gönüllü bir kabül olduğu için de, mükellefiyetleri netice verir. Bu sebeple dini imanda sevgi unsuru ön plândadır. Fertlerin kalbindeki sevgi temeline dayanan iman hareketi, onun gelişmesi nisbetinde büyür ve cihanşümul hâle gelir. Dini akide sevgiye ve bilgiye dayanır. Bir adam gönülden benimsediği bir inancını da açıklamaktan (ikrar) haz alır, hatta gurur duyar.4 İmanın kazanılması açısından tarifini ortaya koyan Sa’d-ı Taftazani’nin,

“Cenabı- ı Hakk'ın istediği kulunun kalbine, cüz-i ihtiyarinin sarfından sonra ilka ettiği bir nurdur.”

ifadesinde bile, Allah’ın “kulu iman ya da imansızlığa zorlamadığı” dikkate verilir.5

İmanın, “kalb ile tasdik, dil ile ikrardır” şeklindeki tarifi, onun ancak “dil ile ifade edilerek” anlaşılacağına işarettir. Tasdik asıl; ikrar ise, zâid bir rükündür. Bu sebeple zorlama altında "inanmıyorum” diyen imandan çıkmaz.6 Zorlama altında inanan kişiye ise “kâfirsin” denemez. Çünkü bu kişinin kalbiyle inanmış olma ihtimali de vardır. Kalbin içini okumak ise imkânsızdır.7

Üsame bin Zeyd ve bir grup Huruka’ya gönderilmişti. Üsame de orada, “Lâilâhe illallah” diyen birini, “Bu sözü ölüm korkusundan söyledi.” diyerek öldürdü. Halbuki Ensar o zâta karşı savaşmamıştı. Hadise, Rasulullah’ın şiddetli ikazına sebep olmuştur.8 Bir rivâyette de “kelime-i tevhidi söyleyen birini öldürenin cesedini toprağın kabul etmediği” görülmüştür. Hz. Peygamber,

“Arz bundan daha günahkâr kimseleri de kabul eder. Fakat, Cenab-ı Hak kelime-i tevhide hürmeten böyle ibret gösterdi.”

buyurmuştur. Bu sebeple zanna dayanan bilgi ile tekfir etmekten, gerek Hz. Peygamber, gerekse âlimlerimiz devamlı kaçınmıştır. Hatta İmam-ı Gazzâlî bu hususta,

“Ehl-i kıblenin, ‘Allah’tan başka ilah yoktur’ diyenin mal ve canını (tekfir etmek suretiyle) mübah saymak tehlikelidir. Bin kâfiri hayatta bırakmak hususunda yapılan yanlışlık, bir Müslümanın bir şişe kanını akıtmakla yapılan hatadan daha hafiftir.” der.9

2. Niyet-din ilişkisi

Din ve imanın mahiyetine dair bu kısa açıklamadan sonra şunu söylemek mümkün: Dinin ruhunda ve özünde zorlama yoktur. İslâm irade ve ihtiyarı esas alır. İkrah ile yapılan ameller, itikad, ibadet ve muâmelâtın hangisiyle ilgili olursa olsun kat'iyetle muteber sayılamaz.10 Bu,

“Mü’minin niyeti amelinden hayırlıdır.” hadisine de zıttır.

“Çünkü ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır.”11

“Halbuki onlar ihlâs ile, Allah’a kulluk etmekten başka birşeyle emrolunmamışlardır.”12 âyeti de

“niyeti sadece Allah rızasına münhasır kılmayı” esas alır.

İman gibi, İslâm kelimesinin kelime ve ıstılâhî mânâlarında da ihtiyar, gönülden benimseme anlamı vardır. İslâm, “selâm, sulh, sükûn, samimiyet ve bağlılık”ı ifade eder. İslâm'ın özü, yapılan iş, söylenen söz ve icra edilen fiilde samimi ve iyi niyetli olmak, araştırma sonucu, sağlam, doğru ve iyiye bağlanmak, teslim olmaktır.”13 Bunun için, Kur’ân’ın ilk ve son olarak üzerinde durduğu husus zihin terbiyesidir. Bütün hayvanlar gibi insanın da içgüdüleri vardır. Fakat onları irade ve ihtiyarı ile yönlendirir. İradeye hakim olan ve onun hürriyetini kullanan ise, zihin ve akıldır.14

Hem iman, hem de İslâmiyetin mânâsında “niyet ve samimiyet, irade ve ihtiyarla” benimseme asıldır. “Çünkü bir işten maksat ne ise, hüküm, niyet ve maksada göre verilir. Bütün ibadetlerde, -farz, vacip, sünnet, müstehap- hepsinde niyet farzdır. Niyet olmazsa ibadet olmaz, ibadet olmayınca sevap da olmaz.”15 Hatta niyet, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acip bir iksir ve hasiyete sahiptir. Niyet bir ruhtur, onun ruhu da ihlastır. Kurtuluş, sadece ihlas iledir.16 İhlas dinin itikad ve ameli ilgilendiren her meselesinde geçerlidir. Niyetsiz amel olmaz.

3. Din ve hürriyet

Samimiyet, güzel niyet, gönülden bağlılık, hasbîlik, ihlas, içi ve dışı ile sadece Allah’ın rızasını gözetme gibi yüksek hallerin hiçbiri, “zorlama” ile meydana getirilemez. Baskı, şiddet, tehdit insanı bunların dışına iter ve reaksiyona sebep teşkil eder; ve, hiçbir zaman kalbî bir bağlılık sebebi olamaz. Çünkü milleti ve devleti şekillendiren manevî değerler yalnız inançla açıklanabilir. Gerçek ise, ancak ruhun hürlüğü içindeki bir hürriyet atmosferinde gelişir, kılıç zoruyla değil. İnanç hürriyeti de bütün hürriyetlerin bu sebeple anası sayılır. Çünkü "şahsiyeti hür geliştirme inanç hürriyeti ile mümkündür.”17

“Dinde ikrah yoktur. Muhakkak ki, hak ile bâtıl ap açık ortaya çıkmıştır.”

âyeti, dinin konusu ve tebliği açısından da müsbet bir yaklaşımı netice verir. “Dinin konusu ıztırarî değil, ihtiyarî fiillerdir. Dini ihtiyar ile dilemek gerekir. Bunun için ihtiyarı kaldıran fiillerden birisi olan ikrah dinde yoktur. Bu, ‘Dinde, dinin dairesinde, dinin hükmünde ikrah olmaz, olmamalıdır’ demektir. Dinin şanı ikrah değil, ikrahtan korumaktır. “İslâm'ın hakim olduğu yerde ikrah da bulunmaz.” diyen E. H. Yazır, “ikrah ile meydana gelen bir amelde dinin va’d ettiği sevap ve ikabın bulunmayacağını” hatırlatır. “Rıza ve iyi niyet bulunmayınca hiçbir amel ibadet olmaz. Bu sebeple bir kişinin diğerine ikrah ederek bir ameli işlettirmesi de meşru’ ve muteber sayılmaz. Çünkü ikrah, bir insana hoşlanmadığı bir fiili zorla yaptırmaktır. Halbuki din, hoşlanılmayacak bir şey değildir.”18 Hoş ve güzel olan dine, insanı, baskı ile sevketmek, onu antipatik bir hale getireceğinden, “zorlama” dinin özüne zıttır.

Dünya bir imtihan meydanıdır. Allah insanların önüne birçok seçenekler sunmaktadır. Şâyet din baskı ile insanlara benimsetilir, benimsetilmeye çalışılır ise bilgi, irade ve şuurla verilen karar sağlıklı olmaz. Seçme hürriyeti ortadan kalkar.19 İmtihan gerçeği altüst olur. Elmalılı H. Yazır, ikrahın dine girdirmek için caiz olmadığı gibi, bu fiile teşebbüs edenlerin de âyete zıt düşmüş olmasıyla cezaya çarptırılması gereğini ifade ediyor. İslâm ahkâmı altında herkes müşrik, Ehl-i kitap dinî haklarında serbesttir. Bir müşrik, dilerse, Hristiyanlığı ya da Yahudiliği seçebilir. Vergisini ödemek kaydı ile İslâm devleti ona karışmaz.

İnanma ve amelde tanınmış olan bu hürriyetin sınır noktası yok mudur? Elbette vardır ve olmalıdır da. Çünkü insan yaratılış itibariyle hem hayra, hem de şerre kabiliyetlidir. İnsanın akıl, şehvet ve gadab gibi hisleri mutlaka kayıt altına alınmalıdır. İnsan ruhunun kuvvelerine fıtraten bir had tayin edilmemiştir. Zulüm, tecavüz, kendine ya da gayrına zarar, eşyayı tahrip, dünyayı fesada verme gibi kötülüklerin menşeinde bu vardır. Sübjektif olmayan, insanı yanıltmayan bir sınırlama ölçüsü “küllî bir akıl” olan şeriattır.20 Zira kayıtsız bir hürriyet, bir vahşettir, hayvanlıktır. Hudutsuz hür yaşamak nefsin ve şeytanın esiri olmaktır. Şeriat dairesinde olmayan bir hürriyet rezil bir esarettir. Demek ki, imana ne kadar kuvvet verilirse hürriyet de o kadar parlar.21 Çünkü insan hür olsa da “abdullah”tır. Allah’ın kulu olmaktan kurtuluş yoktur. Öyle ise onun koyduğu sınırlayıcı kaidelere uymak gerekir.

4. Kur’ân’da inanç hürriyeti

Hareket noktası edindiğimiz, Bakara sûresinin 256. âyeti olan,

“Dinde zorlama yoktur. İman ile küfür apaçık meydana çıkmıştır.”

hükmü, başka âyetlerde de geçmekte ve insanların “bizatihî güzel olan imanı” severek kabul etmesine fırsat tanınmaktadır.

“Eğer Rabbin dileseydi yeryüzündeki kimseler elbette topyekün iman ederdi! Böyle iken, o halde sen inanmaları için insanları zorlayacak mısın?”22

âyeti, inanmanın irade ve ilahî takdir boyutuna birlikte dikkat çeker. Şu âyet bu hususta daha açık bir tercih imkânı sunmaktadır:

“De ki: ‘Bu Kur’ân Rabbinizden gelen bir haktır. Dileyen iman etsin, dileyen kafir olsun.’”23 

“De ki: ‘Ey insanlar, size Rabbinizden hak gelmiştir. Artık kim hidâyeti kabul ederse o, ancak kendi faidesi için hidâyete ermiş; kim de saparsa o da yalnız kendi zararına sapmış olur. Ben sizin başınızda bir bekçi değilim.”24

Bu âyetler hak ve bâtıl, doğru ve yanlışa inanma konusunda akıbetine katlanmak şartı ile insanların serbest bırakıldıklarını göstermektedir. İlgili âyet ve hadislerden din ve vicdan hürriyetinin muhtevası şöyle tespit edilebilir:

     a. İman etme,
     b. Bağlı bulunduğu dinin esaslarına göre amel,
     c. Dinini öğretme, öğrenme ve neşir hakkı,
     d. Dinin emirlerini yerine getirme.

İslâm diğer inanç sahiplerinin imanlarına göre yaşama hürriyetlerini kanuni teminat altına almıştır. Bu tespitler inanç hürriyetinin varılabilecek zirve noktasını teşkil eder. Bu sebeple İslâm ülkelerinde tarih boyunca, kilise ve havralar, sinagoglar varlığını sürdürmüş, her türlü dinî merasim ve ayinlerini devlet himayesi altında yapagelmişlerdir.25

6. İlgili emirlerin tatbiki

Bu hürriyetler İslâm hukukunda esaslı prensiplere bağlanmış, hayatın tamamını kuşatacak şekilde tanzim edilmiştir.26 İslâm dini son ve mütekâmil din olmasına rağmen fertleri İslâm'a girmek için zorlamamış, kimseye de böyle bir hak vermemiştir. Hz. Peygamberin sünnetinde bu hususun âyette esas alındığı şekilde tatbik edildiği görülür. Onu takip eden Raşid Halifelerden Hz. Ömer (r.a.) da Kudüs’ün Hristiyan ahalisine verdiği emanda, onlardan hiçbirinin dinlerini değiştirmek için zorlanmayacağını belirtmiştir. Medine Anayasası diye tarihe geçen ilk yazılı metinde de Hz. Peygamber bunu,

“Yahudilerin dini kendilerine, mü’minlerin dinleri de kendilerinedir. Buna gerek mevlaları ve gerekse bizzat kendileri dahildirler.” (md. 25) diye ifade etmiştir.

Ayrıca Necranlılarla yaptığı anlaşmada da şu madde bulunmaktadır:

“Necranlılar ve tâbileri için, malları, din ve cemaatları, kiliseleri ve malik oldukları diğer şeyler hususunda Allah’ın himayesi ve Muhammed’in teminatı vardır.”27

Bu düşüncenin eseri olarak tarih boyunca İslâm beldelerinin her tarafında kiliseler, havralar mevcudiyetlerini sürdürmüş, hatta Şam’ın Müslümanlar tarafından fethinden sonra, camiye çevrilen kilisenin yarısında Müslümanlar, yarısında da Hristiyanlar ibadetlerini sükunet içinde yerine getirmeye devam etmişlerdir. Hatta Kur’ân Ehl-i kitapla savaşanlara karşı Müslümanlara onları koruma talimatı verir:

“Haksızlığa uğratılarak, kendilerine savaş açılan kimselerin karşı koyup savaşmalarına izin verilmiştir. Onlar haksız yere ve ‘Rabbimiz Allah’tır’ diyorlar diye yurtlarından çıkartılmışlardır. Allah, insanların bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle def'etmeseydi, içlerinde Allah’ın adı çok anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılıp giderdi.”28

Müslümanların azınlıkta bulundukları dönemler için baskı kurma gibi bir niyetlerinden söz edilemez. Acaba, Allah’ın nusretine mazhar olup, binlerce insanla kendilerine yıllarca zulüm ve işkenceleri reva göre Kureyş müşriklerine hakim oldukları, Mekke’yi fethettikleri zaman nasıl davrandılar? Bir dinin güzelliğini, onu tebliğ eden zâtın hakkaniyetini de göstermesi bakımından Mekke’nin fethi tarihin akışını değiştiren bir özellik sahibidir. Hicretin 8. senesinde Müslümanların 300’ü süvari, yaklaşık 5.000 civarındaki insanla Mekke’yi fethi siyasî bir kurtuluş savaşıdır. Bununla birlikte Hz. Peygamber onları hiçbir meselede zorlamadı. “İmanın vicdan ve kalplere tabiî olarak akması için herkesi kalp ve vicdanlarıyla başbaşa bıraktı.”29 Fetih hutbesini okuduktan sonra,

“Ey Kureyş topluluğu! Şimdi hakkınızda benim ne yapacağımı tahmin edersiniz?” dedi. Kureyşliler,

“Sen kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin! Kerem ve iyilik sahibi bir kardeş oğlusun. Bize ancak hayır ve iyilik yapacağını umarız.” dediler. O da şöyle dedi,

“Benim halimle sizin haliniz, Yusuf’la kardeşlerinin hali gibidir. Ben de size diyorum: ‘Bugün sizin için kınama yoktur. Allah sizi affetsin. O merhamet edenlerin en merhametlisidir. Gidiniz, sizler serbestsiniz.' ”30

Hakikat bu olmasına rağmen, bir kısım topluluklarda görülen dini baskı ile kabul ettirme temayülü, dinle değil, siyasetle ilgili bir husustur. Çünkü dinin aslı ve cevheri olan iman, gönlü yatıştırmak, ona nüfuz etmekten ibarettir. Gönlü bir işe sevketmenin de baskı ile alâkası yoktur. O, sadece açıklama ve delilleri ap açık sunmakla kabul edilir. Bu âyet, “İslâmî kuralların büyüklerinden” kabul edilir.31

B. İSLÂMÎ MÜSAMAHA ANLAYIŞI

1. Peygamberimizin müsamahası

İslâmiyet “zorlamanın” karşısında olduğu gibi, aksine dinî hayatta mü’minlere ve diğer insanlara karşı müsamahalı davranmayı öngörür. Müsamaha (tolerans) başkalarının inanç, düşünce ve duygularına karşı saygılı ve anlayışlı olmak demektir. Bâtıl din ve inanç sahiplerinin kendi gibi gerçeklere inanmasını istemek, bunun için meşru usullerle çalışmak “salabet-i diniyye”; bu sonuca cebr, şiddet ve zorla ulaşmaya çalışmak ise, “taassup”tur. Taassup, başkalarının inançlarına saygılı olmamak, onları da her halde kendi gibi olmaya zorlamaktır.

Müsamaha ile, dinî mukaddeslere hakaret eden, inançlarımızı ayaklar altına alan insanların kavlî ve fiilî tavırlarına karşı sessiz kalmak karıştırılmamalıdır. İkincisi müsamaha değil, dinde lâkaydlıktır. Bu noktada, Müslümandan beklenen “dinî gayret”tir. Dinî gayrete sahip çıkmanın sayısız örnekleri vardır...

Sa’d bin Übade, Rasulullah’ın da bulunduğu bir sohbette, “Karımın yanında yabancı bir erkek görsem onun boynunu kılıcımın keskin tarafı ile vururum.” dedi. Bunun üzerine Rasulullah (a.s.m.)

“Sa’d gayyur (çok kıskanç) bir adamdır. Fakat ben ondan daha gayyurum. Allah ise benden daha gayyurdur. Onun için fuhşun açık olanını da, gizli olanını da haram kılmıştır.” buyurdu.32

Müsamaha ile lâkaydlık, dinî gayret ile dinde lâubâlilik birbirine karıştırılmamalıdır. (İslâm'da ferdin ceza verme yetkisi ilerde gelecektir.)

Rasulullah Medine’de müşrikleri evinde misafir etmiştir. Yahudiler hasta olunca ziyarette bulunmuş, cenazeleri geçerken ayağa kalkmıştır. Necran’dan gelen Hristiyanları mescidde misafir etmiş ve burada dinî ayinlerini yerine getirmelerine izin vermiştir.33 Şu hadise onun müsamahasına mühim bir örnek teşkil eeder:

Bir bedevi mescidin bir kenarın işemişti. Oradakiler adama bağırıp çağırmaya başladılar. Hz. Peygamber de duruma şöyle müdahalede bulundu:

“Bırakın adam işini bitirsin. Sonra da üzerine bir kova su dökün. Zira siz işi zorlaştırmak için değil, kolaylaştırmak için gönderildiniz.”34

Hz. Peygamber (a.s.m.) muhalif ve düşmanlarının dinî itikad ve amellerine olduğu gibi, siyasî inanç ve fikirlerine de tahammül etti. O gerçek bir müsamaha peygamberi idi ve bunu fiilî ve kavlî olarak gösterdi. Medineli Yahudilere ne kadar müsamahalı davrandıysa; her seferinde andlaşmayı, sözleşmeyi bozan taraf Yahudiler oldu. Hatta bir seferinde Yahudiler ona suikast planlamıştı. Bunun cezası kendi kitaplarına göre erkeklerin öldürülmesi, kadınların da hapsedilmesi idi. Fakat Peygamberimiz bunu da affetti. Hepsinin malı ve çocuklarıyla birlikte gitmelerine izin verdi.35

Hudeybiye anlaşmasının yürürlükte olduğu sırada Ten’im dağından seksen kişi Rasulullah’ı öldürme teşebbüsüne geçmişlerdi. Bunlar yakalanıp kendisine getirildi, fakat onları affetti. Hayber’de keçi kesip Rasulullah’a ikram eden bir Yahudi kadını, etin içine zehir atmıştı. “Peygamberse zaten bilir, değilse insanları ondan kurtarmış olurum.” diyerek öldürmeye teşebbüs etmişti. Peygamberimize mu’cizevî bir şekilde etteki zehir farkettirildi. Kadını affetti. Fakat etten zehirlenerek ölen Müslümanın yakınları, onu kısasen öldürdüler. 36

Uhud muharebesinde düşmanla karşılaşmasında dört dişi kırıldı, mübarek yüz ve başından yara almıştı. Ashab bunca eza ve cefalar arasında onun düşmanlarına beddua etmesini beklerken, Rasulullah, (a.s.m.) “insanlara beddua etmek için değil, onları Allah’ın yoluna çağırmak için geldiğini” ifade etti. Taif muhasarası sırasında, ayakları kanlar içindeyken, ellerini semaya kaldırmış, herkes Allah’tan bu beldeye bir musibet vermesi için dua edeceğini zannederken o,

“Rabbim Taif halkını İslâm'ın zenginliği ile nimetlendir ve onları Medine’ye dostluk ruhu ile gönder.” diye yalvardı.37

Hz Âişe Validemize göre, Rasulullah kimseden kendi namına intikam almamıştır. Hiçbir zaman kötülüğe karşı kötülükle karşılık vermemiştir. Kureyşliler ona her türlü eza ve cefada bulundu. Alay etti, hakaret savurdu, saldırdılar, hayatına kasdettiler, ona pek çok defa savaş ilan ettiler. Fakat bütün bunların sonunda, on bin kişilik ordu ile Mekke’yi fethettiği zaman Rasulullah hiçbir kimseden intikam almadı. Küfürde aşırı giden dokuz kişi müstesna, herkesi affetti. Onlardan gelip pişman olanları salıverdi. 38

2. Kur’an’ın müsamaha emirleri

Zikrettiğim misaller Rasulullah’ın “dini ve inançlarını benimsetme” uğruna en küçük bir baskı ve şiddetten bile kaçındığını gösterir. Bu müsamahanın kaynağı Rabbinin emirleridir. Kur’ân bu hususu değişik şekilde ele almış, zâtını o yüce mektepte kamil bir muallim haline getirmiştir.

“Kolaylık göster, affa sarıl, iyiliği tavsiye et, cahillerden yüz çevir.”39
“Bir kötülüğün karşılığı aynı şekilde bir kötülüktür. Ama, kim affeder ve barışırsa onun da ecri Allah’a attir. Doğrusu o zulmedenleri sevmez.”40
“O takva sahipleri bollukta ve darlıkta bağışta bulunanlar, öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenlerdir. Allah da iyilik yapanları sever.”41
“Sana uyan mü’minlere şefkat kanatlarını ger. Eğer sana karşı gelirlerse, ‘Ben sizin yaptıklarınızdan uzağım’ de.”42
“Allah’tan bir rahmet eseridir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen huysuz ve katı kalbli birisi olsaydın, muhakkak onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet. Allah’ın da onları bağışlaması için dua et!...”43
“İyilik ve fenalık eşit değildir. Ey inanan kişi! Sen fenalığı en güzel şekilde def et! O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olduğunu görürsün.”44

Zikrettiğimiz âyetler müsamahayı emredenlerden sadece birkaçıdır. Şu da unutulmamalı ki, hoşgörü, her zaman aynı neticeyi vermeyebilir. Bu sebeple âyetleri değerlendirirken, hangi durumda nasıl bir hareket tarzı takip edileceği mevcut şartların basiretle incelenmesine de bağlıdır. Bu açıdan mü’minler, insanî münasebetlerde, akılcı ve ölçülü olmalıdır. Düşmanlık yerine dostluk ve sevgi bağlarının kurulmasını; öfke, hiddet ve intikam yerine hilmi, yumuşaklığı, sabrı; kötülük yerine ihsan ve iyiliği, hayrı; cimrilik yerine cömertliği; dargınlık yerine arabuluculuğu, arkadaşlığı, merhamet ve şefkati, yardıma koşmayı, alçakgönüllü olmayı, ülfeti, afv ve bağışlamayı45 esas edinmeli; insanlara İslâmiyeti anlatmada basitten mürekkebe, azdan çoğa doğru tedricî bir yol takip etmelidir.

3. Tebliğ-sulh ilişkisi

Müşriklerle savaşmayı emreden,

“Fitne kalmayıp yalnız Allah’ın dini kalana kadar onlarla savaşın.”46 ve

“Hoşunuza gitmese de, size zor da gelse, cihad üzerinize farz kılındı.”47

âyetleri ve cihada izin veren, hatta emreden âyetlere bakarak İslâm'ın “kılıç dini olduğunu” söylemek bilgisizlik eseridir.

İslâmiyet barış dinidir. Arapça, “selâm” ile “islâm” kelimeleri aynı kökten gelmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden biri de es-Selâm’dır. Cennetin de bir ismi Daru's- Selâm’dır. Nihâyet mü’minlerin birbiriyle karşılaştıkları zaman ilk sözleri “selâm”dır.

Mü’min için aslolan barış tarafını tutmaktır.

“Rahman’ın kulları yeryüzünde mütevâzi yürürler. Câhiller kendilerine sataştıkları zaman ‘selâm’ derler.”48

Selâm mü’minin dilinden hiç düşmeyen bir kelimedir. Her tahiyyatta Allah’a “Bize ve Allah’ın diğer salih kulları üzerine selam olsun.” diye dua ederiz.49 Bu kadar barış ve selâmeti arzulayan bir dinin diğer insanlarla ilişkilerde de barışı esas alması kadar tabiî birşey olamaz. Bu sebeple Cenab-ı Hak Kur’ân’da birçok yerde barışa yönelmeyi emretmekte; savaşı ise en son çare olarak göstermektedir. Bu emirlerden birkaçı:

“Ey iman edenler! Hep birden barışa girin. Şeytana ayak uydurmayın.”50
“Eğer sizden uzak durur, sizinle savaşmaz, size barışı teklif ederlerse Allah onlara dokunmanıza izin vermez.”51
“Sizinle din hususunda savaşmamış, sizi yurdunuzdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmaktan ve adalet etmekten Allah sizi men etmez.”52

Hz. Peygamber de gayri müslimlerle olan ilişkilerinde devamlı barış istikametinde hareket etmiş, harb başlatıcısı olmamıştır. Başkaların sebep olduğu savaşların başlangıcında da daima barış teklifinde bulunmuştur:

“Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyin. Allah’tan afiyet dileyin. Karşılaştığınızda da sabredin.”53

Hz. Peygamberin dinini yaymak, Kur’ân’ı benimsetmek için barış ve sulha ne kadar önem verdiğini gösteren belgelerden birisi Hudeybiye Musalahası’dır. Hicretin 6. senesinde yapılan bu sulh andlaşması, İslâm'ın benimsenmesinde muazzam bir zafere kapı açmıştır.

Kâbe’yi tavaf etmek için Mekke ileri gelenlerine Rasulullah’ın elçiler vasıtasıyla yaptığı teklifler cevapsız kaldı. Üstelik Hz. Osman’ın da öldürüldüğü şayiası çıkarıldı. Müteaddit teşebbüsler savsaklanınca Rasulullah, “Allah bana biat yapılmasını emrediyor.” diyerek sahabilerden Allah yolunda savaştan dönmeyeceklerine dair söz aldı. Müslümanlardaki bu kararlılık sebebiyle müşrikler üç gün yanlarında tuttukları Hz. Osman’ı da salıverdiler. Fakat müşrikler, Rıdvan Biatı diye tarihe geçen bu biattan telaşa kapıldılar. Peygamberimiz ve ordusunun üzerlerine yürüyeceği endişesi ile aceleyle Süheyl b. Amr başkanlığında bir heyeti sulh teklif etmek üzere Hz. Peygamber’e gönderdiler. Müzakereler sonunda imzalanan anlaşmada şu maddeler yer alıyordu:

a. Müslümanlarla müşrikler, huzur ve emniyet içinde yaşamalarını devam ettirmek için birbiriyle on yıl müddetle savaşmayacaklar.
b. Peygamber ve ashabı bu yıl Mekke’ye girmeyecek. Gelecek yıl da yalnız yolcu silâhı olan kılıç bulundurmak şartıyla gelip Kâbe'yi tavaf edecekler ve Mekke'de de sadece üç gün kalıp dönecekler. Müşrikler ise o sırada şehri boşaltacaklar.
c. Medine’deki Müslümanlardan Mekke’ye iltica edenler iade edilmeyecek. Fakat Mekke’den Medine’ye, velev Müslüman dahi olsa, iltica edenler istendiği takdirde geri verilecekler.
d. Arap kabilelerinden isteyen Peygamber’le, isteyen de Kureyş’le birleşmekte serbest olacak.54

4. Hudeybiye sulhunun neticeleri

Hudeybiye anlaşmasında görünüşte Müslümanların aleyhine olan maddeler vardı. Hatta bazı sahabiler Müslümanların izzeti korunmadı diye seslerini bile yükselttiler. Peygamberimiz (a.s.m.),

“Bizden onlara gidecek olanları, Allah bizden uzak etsin. Onlardan bize gelip geri çevireceğimizi de muhakkak ki Allah biliyor. Onlar için elbette bir genişlik yaratacaktır.”55

diye çevresindekileri teselli etti. Hz. Ömer anlaşma metni karşısında feveran ediyordu. Bilâhere şöyle diyordu:

“Ben hiçbir zaman o günkü gibi bir musibete uğramadım. Peygambere hiçbir zaman yapmadığım bir şekilde başvurdum. Eğer o gün kendi görüşümde bir topluluk bulsaydım, bu musalaha ve muâhede yüzünden hemen bunların içinden ayrılırdım.”56

Hudeybiye anlaşmasının hayır yönlerini Peygamberimiz şöyle anlattı:

“Hudeybiye sulhu en büyük fetihtir. Müşrikler sizin kendi beldelerine gidip gelmenize ve işinizi görmenize razı olmuş, emniyette bulunmanızı istemiştir. Onlar şimdiye kadar hoşlanmadıkları İslâmiyeti de böylece sizlerden öğreneceklerdir. Allah sizi onlara galip getirecek, gittiğiniz yerden sağ-salim ve kazançlı olarak geri döndürecektir. Bu ise fetihlerin en büyüğüdür.”57

Gerçekten Hz. Peygamber’in (a.s.m.) müjdelediği gibi, Hudeybiye’nin çok müsbet neticeleri olmuştur.

1. O zamana kadar İslâm'ı ve İslâm devletini tanımak istemeyen Arap müşriklerinin dinî, siyasî ve iktisadî yönden tâbi oldukları Kureyş, İslâm devletini resmen kabul etmiş oldu. İslâm'ı ve Müslümanları topyekün imha için planlar hazırlayan bu kabile, kabına çekiliyor, on sene müddetle Müslümanlarla iyi münasebetler içinde olmaya, yani sulh ve sükun içinde hareket etmeye rıza gösteriyordu.

2. Kureyş, İslâm devletinin başka bir hasım devletle halledilmesi gerekli mes’elelerinde tarafsız kalma şartına imza atıyordu.

3. Maddî kılıç kınına kondu, Kur’an’ın mânevî, parlak kılıcı ortaya çıktı. Kalp ve akıllar fethe başlandı. Müslümanlar ile müşrikler serbestçe görüşme imkânı buldu. İslâmın sönmez nurlarını hal ve tavırlarıyla gösteren sahabilerin hali müşrikleri celbetti. Kavim ve kabile taassubu kırıldı. Birer harb dahisi olan Halid bin Velid ve Amr bin As gibi zâtlar maddî kılıçla mağlubiyeti içlerine sindiremiyordu. Fakat sulh ortamında müzakere ve sohbetler ile bizzat Rasulullah’a arz-ı teslimiyetle, Müslüman oldular.

Hudeybiye anlaşmasından Mekke’nin fethine kadar geçen iki sene içinde Müslüman olanların sayısı, Hz. Peygamberin nübüvvet vazifesine başlayıp sulh gününe kadar Müslüman olanların sayısından fazladır.

İki sene önce umre için yola çıkan sahabiler (müslümanlar) 1400 iken, Mekke’nin fethine gidilirken bu rakam 10.000 civarını bulmuştu.

Kur’ân musalaha ile açılan “manevî fetihlere” işaretle,

“Biz sana ap açık bir fetih yolu açtık.”58

buyurmuştu. Bu âyet ve neticeye bakan bazı alimler, İslâmın “asıl zaferinin” manevî sahada olduğu neticesine varır.59 İmam-ı Zührî der ki,

“İslâm'da Hudeybiye musalahasından önce daha büyük bir fetih olmamıştır.”60

Sulhun İslâmiyetin benimsenmesi için ne derece önemli bir unsur olduğunu bilen Hz. Peygamber (a.s.m.) ne ekalliyette iken, ne de zafere ulaşmış olduğu halde hiçbir zaman, müşriklerin ve ehl-i kitabın inançlarına karşı “tahkir ve tezyif” kokan yaklaşım göstermedi. Bu hususta, Kur’ân’daki şu âyet onu apaçık menediyordu:

“Onların Allah’ı bırakıp da taptıkları şeriklere sövmeyin ki, onlar da cahillikle hadlerini aşıp Allah’a sövmesinler. Her millete kendi işlediğini Biz böylece hoş gösterdik...”61

Kötülüğe kötülükle mukabele etmek, insanları İslâm'a düşman haline getirir. Hatta sadece inatçı tepkilerle karşılaşılmaz, Allah’a ve iman hakikatlarına karşı çok çirkin saygısızlıklar yapılmasına yol açar.62 Hudeybiye’nin yüzlerce insanın Müslüman olmasına sebep olan barış ve sükünet atmosferi, Rasulullah’ın müsamahaya dair zikrettiğimiz

“Kötülüğe iyiliğin en güzeli ile karşılık ver.”63

âyetini, tatbikinin de bir meyvesi sayılır. Yoksa “gerek Asr-ı Saadette ve gerekse takip eden yarım yüzyılda İslâm'ın kuzeyde ve güneyde, Asya’da ve Afrika’da binlerce insanın akıl ve kalplerine hakim olması”64 ne ile açıklanabilir?

5. Devlet müsamahası

Hz. Peygamber (a.s.m.)'in mücadelesinin her safhasında “zorlama”dan uzak, devamlı düşmanın “kalbini kazanmaya müteveccih” bir metoda ağırlık verdiği dikkat çeker.

Muzaffer bir kumandan ve galibiyetteki grup olarak Hz. Muhammed (a.s.m.) ve ashabının dini yaymada nasıl bir “mülayemet çizgisi” takip ettiklerini gördük. Şimdi de, sıkıntılı günlerden sonra, Allah’ın ona lutfettiği “İslâm devletinin” başkanı olduğu zamanki tavırlarına göz atalım.

     a. İslâm otoriter değildir

      Mekke’de Kureyş, Taif’te Sakîf siyasî birliği sağlarken Medine’de müthiş bir kaos hakimdi. İki büyük Arap kabilesi olan Evs ve Hazrec arasında 120- 125 yıl devam eden iç çatışmalar ve kan davaları, iki önemli Yahudi kabilesi olan Beni Nadir ve Beni Kaynuka arasındaki sürtüşmeler şehirde siyasî birliğin teşekkülüne bir türlü imkân tanımıyordu. İşte Hz. Peygamber (a.s.m.) Hicretle geldiği Medine’de şarkiyatçı Wellhausen’in ifadesiyle “Böylesine muztarip, fakat siyasî birliğe muhtaç kabileler arasında din ve hukuk temeline dayalı yepyeni ve o günkü Araplar arasında da hayli garip bir siyasî birlik kurmayı”65 başarmıştı. Hz. Peygamber (a.s.m.) keşmekeş içindeki bu toplumda birinci problem olan kan dâvâlarının diyetlerini yazılı metin haline getirdi. Evs ve Hazrec biri şehrin güneyini, diğeri de kuzeyini tutmuş; Buas adı verilen asırlık kavgalardan bitkin halde idi.

Hicrete tekaddüm eden dönemdeki Medine’nin içinde bulunduğu bu şartlar Hz. Muhammed (a.s.m.)’in işini daha kolay hale getirdi. Önce nüfus sayımı yaptırttı. Müslüman olmayan Araplar da vardı. 1500 Müslüman vardı. İsimleri yazıldı. 10.000 nüfuslu şehrin 4.000 Yahudi, 4.500 kadarı müşrik Arap, ağırlığı hissedilmeyecek kadar da bir Hristiyan topluluk vardı. İlk önemli sosyal faaliyet olarak, Ensar ve Muhacirler arasında “muahat” (kardeşlik) akdi te’sis edildi.

Öte yandan Yahudi ve Müşrik Araplara da güven verildi. Bununla Hz. Peygamber, Medine üzerinde mutlak bir hakimiyet kurmayı değil, kendi cemaatinin emniyet içinde hareket etmesini sağlamayı hedef edinmişti.66 Bu atmosferde tatbik edilen “birlik stratejisinin” muhtelif ülkelerdeki Müslümanların İslâmî hizmet anlayışına çok önemli bir projektör olduğunu düşünmek gerekiyor. Fevrîlik, şiddet ya da başkalarını dışlamak, kötülüklerini aleni yüze çarpmak gibi “usullerin” yanlışlığını burada şu tabloya bakarak ifade etmekten kaçınamayız.

     b. Medine site devletinde otorite

     Hz. Peygamberin bu hareket tarzından nasıl bir noktaya varmak istediğini bir-iki maddede şöyle ifade etmek mümkün:

        1) Müslümanlar bu Medine site devletinin ancak yüzde on beşini meydana getiriyor. Bu durumda en fazla muhtaç oldukları emniyet ve sükunet içinde dinlerini yaşamak kavlen ve fiilen bunu göstermekti.

        2) Herkese hukuk temelinde “Neysen osun” denilmiş oluyordu. Yahudiler de, müşrik Araplar da site devleti içinde hak ve hürriyetlerinde serbestçe hareket imkânına sahiptiler. Vesikaya taraf olanlar bu hakkı kullanmış, Müslümanlar ile aralarında çatışmaya varacak hiçbir ciddi problem de çıkmamıştır.

        3) İslâmî modelin “totaliter”(baskıcı) olduğunu vehmeden insanlar, bu örneğin farkında değiller. Şâyet insanlar hür bir şekilde herhangi bir dini tercih edeceklerse, hukuk ve sosyal hayat biçimlerinin de buna uygun olması gerekir. Bu durumda İslâm dini Müslümanları bağlar. Diğerlerini kapsayıp bağlamaz ve gayri müslimlerden bu hukuka göre hareket etmelerini de istemez.67

     c. Çoğulcu sisteme benzerlik

Bulaç’ın son maddeye aldığımız tespitleri, İslâm devlet modelinde Hz. Peygamberin (a.s.m.) “insanlara dini serbestçe tanıyabilmeleri” için insanî ve tabiî bir hürriyeti nasıl temin ettiğini göstermektedir. Gerçekten bu süreç, “İslâmîleşme modellerinde” içinde bulunduğumuz sıkıntılara karşı çok önemli çözüm ipuçları taşır.68 Çünkü Hz. Peygamber (a.s.m.) Hicret öncesindeki Mekke’de bir cemaat reisidir. Daru’l-Erkam’dan tebliğ ve cihadı yönlendirir. Hicret sonrası Medine'de ise, bir devlet başkanıdır. Mescid-i Nebevî de bu devletin merkezidir. Medine site devleti boy salarken, Mekke müşriklerinin tecavüz tehlikesi tamamen uzak değildir. Hatta, Abdullah bin Übeyy’in şehrin krallığına talip olduğunu açıklaması bile bu tehlikenin ayak sesleri sayılabilirdi. Bu sebeple Hz. Muhammed’in (a.s.m.) ortak savunma metni üzerinde anlaşma sağlaması öncelikle kendi dini için hayatî önemi haizdir. İlk 1-25 maddesi Müslümanlara, kalan 27 madde ise Yahudilere dair olan insanlık tarihinin ilk yazılı anayasası olma şerefine sahip Medine Vesikası’nın konumuzla ilgili maddesine göre, (md: 25) “Her toplum, dinî, hukukî ve kültürel bağımsızlığa sahip olacak, kimse kimsenin din ve ibadetine karışmayacaktır.”69 Hatta Necran Hristiyanlarının kiliselerine karışılmaması metne girdi ve bunların Allah ve Peygamberinin himayesinde oldukları teminatı verildi.70 Bu sonraki İslâm devletlerinde de örnek kabul edilmiş ve zımmîler serbest bir şekilde dinî hayatlarını idame ettirmişlerdir. Mesela, Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethinden sonra “Galata Hristiyanlarının kiliselerine el konulmayacağı, bunların camiye çevrilmeyeceği, ibadetlerine karışılmayacağı ve Müslüman olmaya zorlanmayacağı”na dair teminat vermiştir.71

Gayri müslimlerin bulundukları beldeler barışla ele geçirilmiş ise, içindeki mabedlerden mevcutlara dokunulmaması, yenilerinin yapılması anlaşma şartlarına bağlıdır. Savaşla ele geçirilen beldede ise yeni mabedin yapılmasına izin verilmeyeceği kanaati yaygındır. Maamafih bu hususta zamanın şartlarına göre fetva verildiği görülür. Çağdaş İslâm hukukçularından A. Zeydan ise “Dinde zorlama yoktur” âyeti hükmünce, sahabe döneminde hiçbir mabedin yıkılmadığı gerçeğinden hareket eder. “Kur’ân’ın sağladığı din ve vicdan hürriyeti içinde, İslâm beldelerinde kilise ve havra inşa edilemeyeceği” hükmünü doğru bulmaz.72

Site devletin kuruluşunda Hz. Peygamber (a.s.m.)’in kendisine her şartta tâbi olmak için bey’at etmiş sahabileri vardı. Onlardan sağlam biat almıştı. Gayri müslimlere savaş ilan edebilirdi. Onları içinde bulundukları bâtıl itikatlardan kurtarmak için zorlayabilir, gözdağı verebilirdi. Bunları yapmadı. Çünkü,

“Dinde zorlama yoktur. Şüphesiz doğruluk dalaletten ayrılmıştır.”

âyeti buna izin vermiyordu. Mal, can, ve sair dinî hakları kullanmakta “eşitlik” üzere vardığı anlaşmayı bozma temayülündeki insanları da ikaz etti:

“Bir zımmîyi öldüren Cennet kokusunu koklayamaz. Halbuki onun kokusu kırk yıllık uzaklıktan hissedilir.”73

Hatta Ehl-i kitabın tavuk ve koyunlarından faydalanmanın hükmü sorulan İbn Abbas, “Onlar cizyelerini verdikleri müddetçe malları kendi rızaları olmadıkça size haramdır.”74 demiştir. Daha da ilerde, Kur’ân anlaşma halindeki Ehl-i kitabdan “zulmedenler hariç” en güzel şe-kilde mücadele edilmesini ve

“Bize de, size de indirilene iman ettik. İlahımız ve ilahınız Birdir. Biz O’na teslim olanlardanız.”75

demelerini emrediyordu. Müşrik reislerine bile iyi muamele yapılmasını tavsiye eden Kur’ân, mü'minlerin bu hususta titiz davranmasına rehberlik etti:

“Eğer müşriklerden biri eman dileyip yanına gelmek isterse, onu yanına al ki, Allah’ın sözünü işitsin, sonra onu emniyet içinde bulunacağı yere ulaştır. Çünkü onlar bilmez bir topluluktur.”76

Ashab da bu tavsiyelere harfiyyen uyar, müşriklerden sâdır olan sertliklere sabırla tahammül gösterirlerdi.

     d. “Ortak kelime”ye davet

Evlilik, kestiklerini yemek, mecbur kalınırsa kaplarını dahi kullanmak kadar yakın münasebet kurulmasına izin verilen Ehl-i kitabı Kur’ân kendine çok yakın görmektedir. Bu sebeple,

“De ki: Ey kitab ehli olan Hristiyan ve Yahudiler! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah’ı bırakıp da birbirimizi rab edinmeyelim.’ Eğer onlar yüz çevirirlerse, siz deyin ki, ‘Şahit olun, biz Müslümanız.’”77

ifadeleri onlara açık davet çıkarmaktadır. Âyetin nüzul sebebiyle ilgili farklı birkaç hadiseden söz edilir. Bunlardan birisi, Necran Hristiyanlarının din adamlarını “ilahlaştıracak” derecede yüceltmesidir. Ehl-i kitab Allah’a inansa bile sıfatlarında hataya düştüğü için şirktedir. Bir diğer rivâyet de Hz. Peygamberin Ehl-i kitabın Tevrat'taki metinleri değiştirdiklerini bilmesi gerçeğidir. Kur’ân bu âyetle, onların asıl tevhid inancına -ki kendi kitaplarında da bu vardı- dönmelerini hatırlatır. Çünkü Hristiyanlar İsa, Yahudiler de Üzeyr (a.s) hakkında “uluhiyet” isnadında bulunmakla vahiy gerçeğini tahrif etmişler, ayrıca din adamlarını Allah’la kul arasında vasıta saymışlardır.

Bu mücadele esnasında yukarıda zikrettiğimiz gibi “en güzel usulün tatbiki” emredilir. Ne yazık ki, “insanlar içinde hayata karşı en hırslı”78 bir millet olan Yahudiler her seferinde bu anlaşmaları bozmayı tercih etiler. Cizye verip Müslümanlarla birlikte yaşadıkları halde İslâm'a ve Hz. Muhammed (a.s.m.)’a ihanet eden Beni Nadir ve Beni Kurayza’ya karşı son mücadele çaresi olarak “silâhlı cihad” yapmak durumunda kalınmıştır. Bunu da Hz. Peygamber (asm) yine insanî ölçülerde, kademeli şekilde tatbik etmiştir.

     e. Münafıklara neden baskı yapılmadı?

İslâm'ın “devlet” çapındaki müsamahasını incelerken, Hz. Peygamberin (a.s.m.) mu’cizevî bir gözle, sahabilerin de basiretle “kesinlik” derecesinde tanıdıkları münafıklara karşı neden “baskı uygulayıp” İslâm cemiyeti dışına itmediği merak mevzuudur. Kitab ehlinin ve apaçık küfür içinde olan müşriklerin “kalblerini ısındırmak” düşüncesiyle “onlara dinî konularda müsamaha” ile bakıldığı kabul edilebilir. Halbuki münafıklar onlardan ziyade İslâmiyete zarar veriyordu.

“Dinde zorlama yoktur.” hükmünün sadece bahsini ettiğimiz kesimler için geçerli olduğunu düşünemeyiz. İslâmiyet cihanşümuldür. Hz. Muhammed (a.s.m.) da âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.79

Rasulullah (a.s.m.) bütün menfi tavırlarına rağmen, münafıkların kendilerini İslâm toplumunun bir parçası olarak hissetmeleri için elinden geleni yapıyordu. Onlar da İslâm cemiyetinin bir ferdi olarak toplantılara ve faaliyetlere, ibadetlere katılıyordu. Hatta savaş gibi hayatî ehemmiyeti olan konularda bile görüş belirtebiliyorlardı. Bunun sebeplerini şöyle tespit etmek mümkün:

        1) Din zâhire bakar

En önemlisi İslâm dininin yapısından kaynaklanmaktadır. Şeriat insanların iç dünyalarına değil, zahir ve amellerine bakar. Mekke’nin fethi için hazırlıklar yapıldığı bir sırada bir sahabi durumu değişik özel sebeplerden düşmana haber vermişti. Hz. Ömer’in şiddetli ısrarlarına rağmen Peygamber (a.s.m.) bu kişinin cezalandırılmasına izin vermedi. Müşahhas fertleri değil, “tipleri” küfre isnad ederek, zahirde küfür alameti hissettirmeyen insanlara bunu isnad etmekten şiddetle kaçınmıştır. Bu İslâmî tebliğ metodunun da özünü teşkil etmiştir. Çünkü İslâm'ın o konudaki hükmü kişiye henüz ulaşmamış olabilir, ya da nassı yanlış anlama, fikren tereddüt gibi mazeretleri olabilir...80

Rasulullah Uhud savaşından sonra, şehid olan Müslümanlar hakkında, “Bizimle beraber kalsalardı öldürülmezlerdi.” diyen münafıkları öldürmek için izin isteyen Hz. Ömer’e, “Allah’tan başka ilah olmadığını ve benim de onun Rasulü olduğumu söylemiyorlar mı?” diye sordu. Hz. Ömer (r.a.) “Evet ey Allah’ın Rasülü, fakat bunu öldürülmekten korktukları için yapıyorlar.” dedi. Peygamber (a.s.m.) bu sefer,“Lâilâheillallah Muhammedurrasulullah” diyeni öldürmekten men olundum.” buyurdu.81

         2) Siyasî sebep

Bir sebep de siyasîdir. Eğer münafıklar İslâm'a karşı düşmanlık yapıp, diğer İslâm düşmanlarına katılacak olsalardı, İslâm'a ve Müslümanlara daha fazla zarar verirlerdi.

Münafıklar her dönemde Müslümanlar arasında fitne başı olmuştu. Yakın bir bölgede ve kazanılması muhtemel olan Beni Müstalik gazvesine katılmışlardı. Gazve sonunda Müreysi kuyusunun başında Evs’li Said el-Gıfarî ile Hazrecli Veber el-Cühenî arasındaki tartışma neredeyse Ensar ile Muhacirleri karşı karşıya getiri-yordu. İşin bu safhasında araya giren münafıkların lideri Abdullah bin Übeyy, muhacirleri “nankörlükle” suçladı ve “Besle kargayı oysun gözünü” kabilinden hakaret dolu kelimeler sarfederek, “Rasulullah’ın yanındakilere nafaka vermeyiniz ki etrafındakiler dağılsın. Medine’ye döndüğümüzde kuvvetli olan zayıfı kovacaktır.” sözü ile tansiyonu arttırdı.82 Bu sözleri ile o, Müslümanların kabilecilik damarlarını harekete geçirmek istiyordu. Durum ve sözleri Rasulullah’a iletildi. Çağrıldı, fakat sözlerini inkâr etti. Hz. Ömer tekrar öldürülmesi için izin istedi. Peygamber (a.s.m.) “Muhammed ashabını öldürüyor demesinler.” diyerek izin vermedi.83 Hatta Abdullah bin Übeyy’in oğlu bizzat Rasulullah’dan izin istedi. “Belki başkası öldürürse içimde kin duyabilirim.” diye. Rasulullah ona da “Bizimle beraber olduğu sürece onunla arkadaş olur, sohbet ederiz” dedi. Kısacası Hz. Peygamber onları tanıdığı halde açıklamamış ve İslâmî toplum içinde Müslüman gibi yaşamalarına ses çıkarmamıştır. Bunun bir sebebi de, açıklanmaları halinde samimi Müslümanların onlarla çatışması, hatta iç savaş çıkma endişesi olabilir.

         3) Mühlet tanımak

Önemli bir sebep de onları İslâm'a kazanmak için mühlet tanımaktır. Belki içlerinden samimi olanlar nifaktan kurtulur ümidi ile Hz. Peygamberin ganimetlerden bile onlara fazla fazla verdiği olmuştur.84 Bunların istisnaları da vardır. Fakat umumi olarak Hz. Peygamberin münafıkları “zorlamak” suretiyle nifaklarını ortaya çıkarmamış olması dikkat çekicidir.

C. CİHAD EMRİ VE ZORLAMA

İslâm'ın en mühim yönlerinden biri cihanşümul olmasıdır. Bu ise tebliğ ve cihadla mümkündür. Cihadın sadece silahlı bir mücadele olarak algılanması “dinin zorla kabul ettirildiği”ni akla getirir. Halbuki silahlı mücadele (savaş) cihad mefhumu içinde son olarak müracaat edilen bir husustur. Bunun “dinde zorluk yoktur” âyetiyle nasıl te’lif edildiğine bakalım.

Cihad, “Yeryüzünde Allah’ın kanunlarını hakim kılma davasıdır. Bu hareket kıyamete kadar sürecektir. Bu harekete mani olan İslâm düşmanlarıyla yapılan mücadele ise savaştır. Cihad sadece savaşı ifade etmez. Savaş ve silahlı mücadelenin dışında birçok usuller de cihad yapılır. Fakat harb ve savaş kelimeleri cihadın ihtiva ettiklerini ifade etmezler. Savaş daha büyük ve mukaddes olan cihadın bir parçasıdır. Kaldı ki, İslâm’da hiçbir zaman kan dökmek, toprak kazanmak, ganimet elde etmek için savaş yapılmaz. Bu gayelerle yapılan savaş merduttur,”85 cihadın yüksek faziletinden de uzaktır. İslâm'ın cihad anlayışında ilmen cihadda bulunmak hepsinin üzerindedir.86

Savaş âyetlerinin “Dinde zorluk yoktur.” âyetini neshetmediğinde bütün âlimler müttefiktir. Hatta İbn Teymiyye bu âyetin mukayyed değil, umumî olduğunu kaydeder. Âyetin nüzul sebebiyle ilgili rivâyet edilen hadise de enteresandır: Ensar’dan Salim bin Avf Rasulullah’a gelerek, “iki oğlunun Hristiyan olduklarını” belirterek, onları İslâm'a zorlamak için izin istedi. İşte bu sırada âyet nazil olarak, “hak ve bâtılın apaçık ortaya çıktığını ve dinde zorlama olmadığını” bildirdi.87

1. Sabır Dönemi

Öncelikle Hz. Peygamber (asm)’in Hicret vak’asını cihad emri ile birlikte değerlendirmek gerekir. Takvim başlangıcı olarak seçilen Hicret, “irşad ve tebliğde bir metod, düşmanla münasebette siyasî bir taktiktir. O, düşmandan gelen tehdit ve tehlikelere üç merhalede karşı koymuştur: sabır, hicret ve cihad. Bu üç unsuru Hz. Peygamber (asm)'in hayatından ayırmak mümkün değildir."88 Silahlı cihadın keyfiyetini ve bunun “zorlama” ile ilgisi olup olmadığını anlamak için bu “mücadele safhalarının” kısaca gözden geçirilmesi gerekiyor.

Hicret öncesi, Müslümanlar için tahammülü zor bir devredir. Her türlü takip ve işkencelerle doludur. Müşrikler, alay, dayak, küfür ve hakaretten boykot ve öldürmeye varıncaya kadar işkencenin her türlüsüne başvuruyordu.

Bu devrede Müslümanlar sayıca az, kuvvetçe zayıf idiler. Düşmandan gelen tecavüzlere fiilî bir mukabelede bulunmak derhal yok edilmelerini netice verebilirdi. Bu dönemde nazil âyetlerin sıkı sıkıya “sabrı” tavsiye etme sebebi de budur.

“Sen (habibim) sabret! Şüphe yok ki, Allah’ın vaadi haktır. (Buna) kat’î iman beslemekte olanlar, zinhar seni (sabırsızlıkla) hafifliğe götürmesinler.”89

Kısacası bu dönemde Rasulullah (asm) imanı “sabır” olarak tarif edecek kadar mü’minleri sabra teşvik etmiştir. Bu, mutlak bir güçsüzlükten de gelmiyor, belirli bir mücadele vetiresinin kaçınılmaz safhasını teşkil ediyordu.

Sahabiler mukabelede bulunmak için güç ve adamlara sahip oldukları, ve sabırlarının tükenme noktasına geldiği, Rasulullah’tan sadece “vuruşmak için izin vermesini” talep ettikleri zamanda bile, o, “Ben Allah’tan emir almadıkça kendiliğimden izin veremem.” diyordu.90

2. Hicret

Sabırdan sonra gelen ikinci safhadır. Sabrı gerektiren şartlarda lehte bir gelişme yok ise ve üstelik aleyhte olarak gittikçe artan zulümler karşı konamayacak dereceye gelmişse hicret edilecektir. Hz. Peygamber (a.s.m.) mü’minlerin dinini yaşamak ve neşretmek suretiyle ayakta kalamayacaklarına kanaat getirince Hicrete izin ve karar vermiştir. Demek ki, hicret de bir “kaçış” değil, dini yaşamak ve ikame etmek için bir arayıştır. Din kendine gaye olarak fiilen yaşanmayı tespit etmiştir. Bulunulan yer, bu gayenin gerçekleşmesine imkân tanımıyor ise, oradan hicret etmek şarttır, dinî bir vecibedir.91 Bu duruma düşen insanların hicret etmemesini Kur’ân mazur görmüyor, mes’ul tutuyor.92

3. Cihada izin

Mücadelenin sabır ve hicreti tamamlayan üçüncü safhası cihaddır. Hz. Peygamber (a.s.m.)’ın hayatında cihad, şartların İslâm lehine geliştiği safhada düşman tehdidine karşı koymak için başvurulan bir vasıtadır. On üç yıl Mekke devrinde Müslümanların silahı sabırdır. Maddî mukabele kesinlikle yasaktır. Cihad izninin Hicretten sonraya ait olduğu alimlerce kabul edilen bir husustur.93 Bu dönemde Kur’ân kesinlikle silahlı mücadeleye izin vermedi. Müslümanların elinde en büyük silahları Kur’ân'dı.

“O halde kâfirlere boyun eğme ve bununla (Kur’ân'la) onlara karşı olanca savaşınla mücadele et.”94

âyeti bunu emreder. “Rasulullah’ın güzel söz ve hikmetle yaptığı bu “savaş” neticesinde bir çok insan İslâm'a teslim oldu. Fakat küfür inadlarını sürdüren insanlar da olageldi. Onlar Müslümanlara eziyet vermeye devam ettiler. Nihâyet sıkıntılar öyle bir noktaya geldi ki, durgunlaşan tebliğin yolunu açmak için yeni bir yer aramak mecburiyeti ortaya çıktı. Çünkü Mekke müşrikleri mü’minleri topyekün katliama tâbi tutmak için fırsat kolluyordu. İşte, bizatihî güzel olmayan, ancak neticeleri itibariyle hayırlı işlere vesile olacaksa izin verilen savaş bu şartlarda meşru kılındı.95

Cihada izin veren Hacc sûresindeki ifadeler de “mutlak” değil, mukayyeddir; belli şartlara bağlıdır.

“Kendileriyle mukatele edilenlere (düşmanın hücumuna uğrayan mü’minlere) uğradıkları o zulümden dolayı, (bilmukabele harbe) izin verildi. Şüphesiz ki Allah onlara yardım etmeye elbette kemaliyle kâdirdir. Onlar haksız yere ve ancak, ‘Rabbimiz Allah'tır’ dedikleri için yurtlarından çıkarılmışlardır."96

Âyetteki kayıtlar, “kendileriyle savaşılmış olmak ve zulmen yurtlarından çıkarılmak”tır. Ancak Müslümanların maddî durumu düzeldiği ve ilk şartların kaybolduğu nisbette cihad umumî bir vecibe halini alır:

“Size harp açanlarla, Allah yolunda, siz de döğüşün (müdafaa harbi yapın), ancak aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları (size savaş açanları) nerede yakalarsanız öldürün, onları sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) çıkarın. Fitne katilden beterdir.”97

Burada Müslümanları Mekke’den çıkaran müşrikler bahis mevzuudur. Âyetler Hudeybiye sulhünden önceki durumu anlatır. Bu vahiyden sonra Hz. Peygamber (asm)'in kendisiyle savaşanlarla savaştığı, savaşmayanlara dokunmadığı belirtilir.98

İslâm'ın hedefe ulaşmasında tatbik edilen merhaleye dikkat edilirse, cihad izninin “dini yaymanın” önündeki engelleri bertaraf etmeye matuf olduğu ayan beyan ortaya çıkmaktadır. “Savaş ilan etmeyene dokunmamak” asıldır. Âyetler bize, “dine karşı çıkanlarla” değil, “karşı çıkanların içinden, savaş açanlarla” savaşmayı emrediyor. Bir rivâyette bu âyetlerin, Hudeybiye anlaşmasından sonra nazil olduğu söylenir. Anlaşmaya göre yolcu silahı ile, kılıçlar da kını içinde umre yapılacaktı. Fakat Müslümanlar “anlaşmaya rağmen” ani bir baskın ihtimali ve korkusunu devamlı içlerinde taşıyordu. Rasulullah Muhammed b. Mesleme komutasında 100 kişiden müteşekkil bir süvari birliği techiz ettirdi. Çünkü müşriklerin gayesinin “Müslümanları topyekün ya dininden döndürmek ya da imha etmek olduğu.” biliniyordu. Bu ise savaştan daha dehşetli bir fitne idi. Süvari birliği bekledi, diğer Müslümanlar onların kuvvetine güvenerek umreyi yerine getirdiler. Saldırı olmadığı için savaş da yaşanmadı.99

Bununla birlikte savaş hak ve hakikatı anlatmaya konan engelleri kaldırmak, dinî hürriyeti sağlamak için yapılır. Çünkü savaş ateşini alevlendiren Yahudiler ya da müşrikler olmuştur. Allah mü’minleri Rasulüne biatla, kararlı olmaya çağırmakla onlara karşı “caydırıcı” müeyyide hazırlamıştır. “Onlar ne zaman harp ateşini körüklemeye kalktılarsa Allah onu söndürdü. Onlar da arzda hep fesada koşarlar” âyetini bu durumu anlatır.100

4. Savaştan önce davet

“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın; müjdeleyin, nefret ettirmeyin”101

buyuran Peygamber (asm)'in savaş zoru ile insanları İslâm'a girdirmeye çalışması mümkün değildir. Savaş şartları hazır olsa bile, “önce davet edip İslâm'a girmeleri” beklenir. İkinci merhalede cizye vermek suretiyle mal ve canlarına emniyet sözü verilir. Bunu da kabul etmezlerse, “insanî şartlarda kıtal”e başvurulur. Kıtalden önce belde ve ahalisinin Müslüman olup almadıkları da iyice tahkik edilir.

“Ey iman edenler, Allah yolunda harbe çıktığınız zaman, (meselelerin) tam açıklanmasını bekleyin. Size, (Müslümanca) selam verene, dünya hayatının geçici menfaatlerini arayarak, ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin.”102

Hz. Peygamber İslâm'a davet etmeden hiçbir toplulukla harbetmemiştir. Savaşta müdafaa yolunu tercih etmiş; iki ordu karşı karşıya gelince harbi başlatan taraf olmamıştır.103

“Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin. Allah’tan afiyet isteyin. Onlarla karşılaştığınız zaman da sabredin. Biliniz ki, Cennet kılıçların gölgesi altındadır.”104

Hadisin başka bir rivâyetinde,

“Müşriklerden olan düşmanlarınızla karşılaştığınız zaman onları İslâm'a davet edin. Kabul ederlerse onlar sizin kardeşinizdir. Kabul etmezlerse İslâm devletine itaat etmeye davet edin. Onu da kabul etmezlerse Allah’tan yardım dileyerek onlarla harb edin.” buyurulur.105

5. Savaştan gaye

Meşru bir müdafaa şekli olarak izin verilen savaştan gaye, yukarıdaki âyet ve hadislere göre şunlardır:

     a. Meşru müdafaa

Kâbe'yi ziyaretten men etmek, Rasulullah (a.s.m.)’a suikast tertip etmek, Müslümanları memleketlerinden çıkmaya zorlamak, Müslümanlarla varılan sulh anlaşmalarını bozup ihanette bulunmak.106 Bunların içinde bir kere olsun “kıtalin imanın farzı olduğu ve imanın kalplerde kökleşmesi için dini yaymanın bir yolu olduğu” zikredilmez.107 Çünkü zorla din kabul ettirilmez.

“Eğer Allah dileseydi insanları tek bir ümmet yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri bir yana, hâlâ ayrılıktadırlar. Rabbin onları, ihtilâfa düşüp de saidler ve şakiler birbirinden ayrılsın diye yaratmıştır.”108

      b. Dinin ulviyetini göstermek

Hz. Peygamber (a.s.m.)’in dinini yaymak için tâkip ettiği usulde şu üç önemli unsur dikkat çeker: davete hazırlık, kadrolaşma, kitleye açılma, devletleşme. Medine’de kitab ehli ve müşrik Araplarla sulh andlaşması (Medine Vesikası) davete hazırlıktır. Bu esnada kardeşlik akdi yapılmak suretiyle Ensârla Muhacirîn sağlam şekilde İslâmiyeti benimseme imtihanından geçirildi, kadro teşekkül ettirildi. Çevre kabilelerle sıkı bir “dostluk akdi” ile de kitleye açılmanın adımları atıldı. Bu sırada Rasulullah (a.s.m.)’ın çevreyi kolaçan eden, ticaret kervanlarına saldırması muhtemel kişiler hakkında istihbarat toplayan bir karakol ekibi de vardı. Fakat sadece bilgi getiriyor, silahlı çatışmaya girmiyorlardı.109 Bu safhada cihadın altyapısı hazırlandı.

Hz. Peygamber (a.s.m.)'in dinini “zorlukla” ya da savaşla yaymayı tercih etmediğinin müşahhas bir misali de on yıllık Medine hayatında bizzat kendisinin de katıldığı yirmi yedi  gazve ile sahabiler komutasında gönderdiği altmış kadar seriyyede sadece 150 (düşman) kişinin maktül düşmesidir. Bu rakam ona katlansa bile 1.500 eder. Milyonlarca kilometrekarelik alana yayılan bir dinin her savaşına yalnızca 1.7 maktülün düşmesi bile onun insan kanına ne kadar hürmet ettiğinin belgesidir.110 Başka bir ifade ile bugünkü Avrupa kıtası kadar bir alan sadece 150 kadar kişinin kanı akmak suretiyle kazanılmıştır. İnsanlık tarihinde bedeli bu kadar az bir kazanç yoktur.

Hudeybiye seferi tamamen barışçı bir hareketti. Niyetlerinin sadece umre yapmak olduğunu Hz. Peygamber (a.s.m.) kendinden önce 1.400 kişi ile kurbanlıkları sevketmek suretiyle gösterdi. Kureyş düşmanca tavır takınınca

“Yazık Kureyş'e ki, kendilerini harp yiyip bitirdi. Benimle diğer Arapların arasını serbest bıraksa, ne olur sanki!”111 diyordu.

Kaldı ki, hangi şartlar altında olursa olsun, savaş ve zorlama ile kişinin din değiştirmeye sevkedilmesi alimlerin ittifakıyla günah telakki edilmiştir. İnanç ve amelle ilgili hususlarda İslâm fakihleri “zorlamanın” kesinlikle yasaklandığında müttefiktir.112 “Kıtal “ dine davet yollarından biri değildir. O sadece, “inanç özgürlüğünü korumak, insanların kendi irade ve ihtiyarları ile doğruyu bulma ortamını” hazırlamak için meşru kılınmıştır. Cihada izni ifade eden âyetteki “kütibe” kelimesi, vasiyyeti, yetimin hakkına riâyeti anlatan âyetlerde de geçer. Fakat onları kimse, dinin özünden saymamıştır” diyen Ammara, “bu sebeple cihadı da, dinin özünden değil, zaruretlerin getirdiği koruyucu bir unsur” olarak kabul eder.113 İnsanların inançlarını tercih edebilmesi için hür bir irade ile hareket etmiş olması şarttır. Aksi halde, “nifak perdesi kalınlaşır”; amelen Müslüman görünse de içi fitne kaynayan insanlar oluşur. Bu noktaya dikkat çeken Topaloğlu da,

“Cihad, İslâmiyeti zor kullanarak benimsetme yolu olmayıp, ‘din olarak varlığının’ kabul edilmesini ve yayılmasını engelleyen şartların ortadan kaldırılması için gayret sarfetmekten ibarettir.” der.114

Yani cihad dine girdirmek için değil, dinin ulviyet ve hakimiyetini ispat içindir. Savaştan sonra adilâne bir vergi sistemiyle kendi dini üzere kalmasına yine izin verilir.115

Tarihi bilinen hemen bütün tahrifata uğrayan dinler ve ideolojiler akidelerini yerleştirebilmek için belirli bir dönemde baskı, şiddet ve zulmü insanlara reva görmekten geri durmamıştır. Yahudilik ve Hristiyanlıkta da böyle olmuştur. Endülüs’te Müslümanların kurdukları medeniyetin eserleri teker teker yok edildiği gibi, bir asır içinde tek bir Müslüman kalmayacak şekilde de temizlik yapılmıştır. Amerika’da da adanın yerlisi olan Kızılderililerin neredeyse nesli tükenmektedir. Fakat, Rasulullah (a.s.m.) hayatta iken yaklaşık 1.500.000 km.karelik bir alanda hakimiyet kuran İslâm'ın böyle bir ayıbı yoktur. Zikrettiğimiz gibi, bu kadar beldenin İslâmlaşması sırasında öldürülen düşman sayısı sadece 150 kişidir. Bu bile İslâm'ın savaş yerine ikna ve irşadla kabul edildiğinin en bariz örneğidir.116

“Dinde zorluk yoktur. Hak ile bâtıl açığa çıkmıştır.” âyetinin nüzul sebepleri arasında zikredilen hadiseye dikkat edersek, bu iddianın haklılık payı daha da artacaktır. Rivâyete göre, bi’setten önce Araplar çocuklarından biri ölünce, tekrar dünyaya gelecek çocuğu şâyet yaşarsa onun “Hristiyan veya Yahudilerle beraber yaşamasını nezreder”di. Bunu “mübarek ve hayırlı” sayarlardı. Çünkü onların dinini faziletli görerek nezretme âdeti yaygındı. Beni Salim bin Avf’dan Susayn namlı bir Ensarinin de Şam tacirlerinin telkini ile Hristiyan olmuş iki oğlan çocuğu vardı. Peygamberlik geldikten sonra, Medine’ye gelen çocuklarını görünce Susayn, “Vallahi sizi Müslüman olmadan bırakmam” diye ısrar etti. Onlar da bu ısrar karşısında Rasulullah (a.s.m.)’a müracaat ettiler. Âyet o zaman nâzil oldu.117

     c. Zulme engel olmak

“İslâm'da aslolan sulhtur. Savaş ise istisnâî bir durumdur. Zaten İslâm'ın kelime manâsı sulh ve sükûn demektir.”118 Ne var ki, bir devletin tek taraflı olarak sulh istemesi yeterli olmaz. Düşmanlık eden ve silâh yığmakla bunu gösterenler bulundukça siz de savaşa hazır olmak durumundasınız:

“Size ne oluyor da, 'Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder...' diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz.”119

Bu âyetler bize sırf zulmü önlemek, zalimlerin pençesindeki insanları kurtarmak için de savaşmanın meşru olduğunu gösterir. Bu insanlık için de asil bir harekettir.

     d. Din hürriyetini sağlamak

“Fitne kalmayıp, din, yalnız Allah’ın olana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse siz de vazgeçin. Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.”120

âyetinde zikri geçen “fitne” Müslümanların inanç ve ibadet hususunda hür olmamasıdır. Burada dini yaymak için değil, din hürriyetini sağlamak için savaş yapılacağı vurgulanır. Zira İslâm bizatihî güçlüdür ve yayılması için savaşa ihtiyacı yoktur. Önünde engeller bulunmaz, azgınlarca yolu kesilmezse, emniyet ve hürriyet ortamında kalblere nüfuz etmek için kolaylıkla yol bulabilir. Baskı ve savaşla başkalarını İslâm'a girmeye zorlamak İslâm'ın bizzat kendine muhaliftir. Din ikna ve samimiyete dayanır. Baskı karşısında kabul edilen dinde samimiyet ve ihlâs bulunmaz. “Dinde zorlama yoktur. Artık hak ile bâtıl iyice ayrılmıştır.” âyeti bunu ifade eder. İslâm'ın kılıçla yayılmış olduğu iddiası bu açıdan tarihî ve dinî gerçeklere tamamen zıttır.121

“Kur’ân örfünde savaş her şeyi mübah kılan bir intikam vasıtası değildir. Bu yüzden savaş nefsi müdafaa ve İslâmî davete zorla mani olunduğu takdirde söz konusu olmuştur. İslâm tarihi tahkik edildiği zaman görülecektir ki, barışın sağlanması mümkün olduğu takdirde asla savaş yolu tercih edilmemiştir. Ancak savaşın kaçınılmaz olduğu yerlerde savaşmak, adalet tesis etmek için başvurulacak en meşru yol olmuştur.”122

On iki yıllık Mekke hayatında tek suçu halis bir tevhid inancını sahiplenmek olan Müslümanların ancak dünyada emsali görülmemiş işkence ve hakaretler sonunda hicretine izin verilmesi bunun açık bir delilidir. Çünkü nuru görmeyen bazı insanlar başkalarının da görmesini istemezler. Üstelik kendini de insanların üzerinde vasi zannederler. Onlar namına düşünür, onların da bazı şeyleri anlamasının kendi vasıtasıyla olmasına izin verir. İşte Rasulullah (a.s.m.) savaş kararıyla, kendisiyle bu tür insanlar arasındaki engelleri kaldırmayı hedef almıştır. Hikmet bazen hilm ile, bazen ikna ve tebliğ ile, bazen de sertlikle ulaştırılır. Gazve ve seriyyelerin maksadı da budur. Bunlar hiçbir zaman birer intikam değil, sadece zalimlerin engellemesini ortadan kaldırmaya yöneliktir.123 Özellikle cihanşümul olan İslâm'ın, hayatı kuşatan prensipleri sadece irade ve ihtiyarla benimsenebilir. Zaten hiçbir inanç sistemi zorla kabul ettirilmekle bu kadar yıl ayakta kalamaz. Kaldı ki, böyle bir durum olsa, bilâhere kitleler halinde onu reddeden insanlar çıkar ve kendi rahatlarına bakarlardı. Halbuki tarih bu konuda bir tek örnek bile kaydetmemektedir.124 Bu sebepledir ki, Hicretten önce savaşın haram olduğunda bütün alimler müttefiktir.125 Çünkü dini yaymanın o şartlarda “sabır”dan” başka yolu yoktu.

     e. Savaş hadisinin yorumu

“Ben insanlarla Allah’tan başka ilahın olmadığına, Muhammed’in de Allah’ın elçisi olduğuna şehadet edinceye, namaz kılıncaya, zekat verinceye kadar onlarla savaş etmekle emrolundum. Bunları yaptılar mı, kanlarını, mallarını bana karşı korumuş (emniyet altına almış) olurlar. İslâm'ın hakkı hariç. Artık samimi olup olmadıklarına dair durumları Allah’a kalmıştır.”126

Bu hadisi okurken şu hususlara dikkat gerekiyor:

1) Hadiste öldürülmesi emredilen “nâs” müşrik Araplardır. Çünkü onlar Rasulullah (a.s.m.)’ın Arap topraklarında emniyetli bir vatan tutmasına karşı çıkıyordu. Bu aşırı kin ve husumete karşı, o da, “Arabistan'da iki din kalmayana kadar” savaşı emretti.

2) Hadisin bir rivâyetinde “nâs” kelimesi “Arap müşrikleri” lafzıyla gelmiştir. Hadisi bitirirken Rasulullah’ın “Sen sadece nasihat ver. Onlara zor kullanacak değilsin.” (Ğaşiye, 88/21-22) âyetini okuması da bu mânâyı destekler.

3) Mekke’nin fethindeki tavrı da zikredilen hususun doğruluğuna delildir. Yıkılan putlarına ağlayan insanları bile “dine girmeye” zorlamadı; bilakis, “Bugün siz serbestsiniz” diyerek imanın tabiî olarak kalblerine girmesinin yolunu açtı.127

6. İslâm ve otorite

Kur’ân bütün insanları “barışa” çağırır. Dünya ve âhiret hayatı için güzel ve iyi olanı istemeyi öğretir. İyi ve güzelin düşmanı olan şeytana ise “kesinlikle uymamayı” tavsiye ve emir buyurur. Barış ve huzuru bozan fitne unsurlarına karşı dikkatli ve teyakkuzda bulunmayı ister. Savaşı arzulamayı değil, mecbur kalınırsa sebat göstermeyi emreder. Mü’minlerin söz ve fiilleri ile bir bütünlük arzetmeleri, “sözü-özü bir” sâdık insanlar olmaları emredilir. Kısacası Kur’ân’da mevcut âyetlerden kişinin Allah’la ilişkisini düzenleyen, ruh ve beden sağlığının da temelini teşkil eden aktivitelere ibadet, kişinin çevresindeki insanlarla olan münasebetlerini düzenleyen prensiplere ahlâkî ve örfî kaideler, insanın diğer insanlarla olan ilişkisinde riâyet etmesi gerekli hukukî ve amelî hükümlere ise “muamelat” denilir; ki, hepsi birer prensip ve disiplini esas alır.128 İnsanın iç ve dış çevresinde Kur’ânî bir disiplin atmosferi meydana getirir. Yüce Allah’ın en kıymetli muhatabı olan insanın, bu prensipler mecmuasına uyması onun dünya-ahiret saadetinin de teminatıdır.

İbadet ve ahlâk ferdin kendisini ilgilendirdiği için, bunların terk edilmesi ile zahiren sosyal hayatta fazla bir sıkıntı hissedilmez. Ancak muâmelâtla ilgili ahkâm böyle değildir. İnsan insana ilişkileri düzenleyen hükümlerin ihmal edilmesi, cemiyette hakların zayiine, namusların payimal olmasına sebep olacağından, her hâlükârda bir otorite gereklidir. Bu devlet ve devlet başkanlığıdır. Âlimlerimiz İslâmda devlet başkanlığını, “Hz. Peygamber (a.s.m.) adına din ve dünya işlerinde umumî riyasettir.” diye tarif etmiştir.129 İmamın (devlet başkanının) varlığı dinen de zaruridir.

“Allah’a itaat edin, Rasüle ve sizden olan emir sahibine de itaat edin...”130

Hadiste de,

“Kim zamanın imamını tanımadan ölürse cahiliyye ölümü ile ölmüş olur.” denir.131

Dinî nassların mantığını izah eden Taftazanî ise, imametin gerekliliğini ifade ederken şunları söyler:

“Dünya ve âhiret hayatının salahına müeddi olan beraberlik, kâhir bir sultan olmaksızın tamamlanamaz. Böyle bir sultan bozuklukları bertaraf eder. Maslahatları korur. İnsan fıtratının sür’atle kaydığı fenalıkları bastırır. Tama’kârların üzerinde boğuştukları şeyleri tahdid eder... İmamın ortadan kalkmasıyla memleketi saran fesadın her tarafı istila etmesi onun ehemmiyetini anlamaya yeterli şahiddir.”132

“Bu sefer herkes kendi silâhıyla kendi hak ve malını koruma derdine düşer. Bu ise hem dinin, hem de Müslümanların yok olmasına sebep olur. Şu halde, imam tayini öyle bir zararı defeder ki, ondan daha büyüğü düşünülemez. Hatta denebilir ki, imam tayini, Müslümanların en büyük menfaatlerinden, dinin en ileri maksatlarından biridir.”133

Bir milletin başında otoriteyi temsilen devlet başkanı ya da imam bulunma zaruretinden, bu işin farziyyeti ortaya çıkmaktadır. Alimler imam tayin edilmesinin farz-ı kifaye olduğunu belirtir. Ehl-i Sünnet alimleri fitne ve fesadın önlenmesi için mutlaka bir imam tayin edilmesinde müttefiktir. Taşıması gerekli vasıflardan da, akıllı, adalet sahibi, bülüğa ermiş, erkek, hür bir kişi olmayı zikrederler.134 Fakat bu kişi hiçbir zaman keyfî hareket eden bir despot değildir.

İmam, Hz. Peygamber (a.s.m.)'in getirdiği hukuk sistemi içinde selâhiyetleri belirli bir temsilcidir. Hatta İslâm'daki “iyiliği emr, kötülükten men” prensipleri en üstteki idarecinin bile Allah’ın emirlerini bilen birisi karşısında boyun bükmesine sebeptir. İslâm bununla en alttaki insana devlet başkanına karşı “hakkı söyleme ve ikaz etme” otoritesi tanımıştır. Gerçek otorite de budur. Bu sebeple devlet başkanı “ilâhî hüviyete sahip manevî bir otorite” değil; devletin, cemaatin birlik ve beraberliğini sağlamak, Allah’ın kanunlarını uygulamak için yetkili bir merci olarak görülür.135

İslâm'da otoritenin sadece Allah’a ait olduğunu söyleyenler, ümmetin emr-i bi'lma’ruf ve nehy-i ani’l-münker, irşad ve ikaz yetkilerini, meşveret hakkını elinden alıp, bunları “dokunulmazlık zırhına bürünmüş” bir şahsa indirgemekle insana bağlı bir otoriteyi kurma hatasına düşüyor. Halbuki Hz. Peygamber (a.s.m.)’den sonra hiç kimse “dokunulmaz ve masum” değildir. Bu sebeple meşveret ve demokrasi idaresi İslâm'ın özüne uygundur. Otorite ümmette olursa, herkes Allah’ın emirlerini, düşünmek söylemek hakkına sahip olur. İmam olarak seçilen kişi, halkı “ilahî hakla yöneten, Allah’ın vekili, halifesi ve gölgesi” gibi özellikler kazanmaz. Ümmetin naibi ve vekili olur; Allah’ın değil. Allah’ın vekili sayılırsa hesaba çekemezsiniz. Ümmetin vekili olursa, hesaba çeker, biat vermeyebilirsiniz, kanunları ihlal ettiği zaman görevden alma hakkı ümmetin elinde olur.136

Devlet ve imam otoritesi İslâm'ın aleyhine olan durumları takip, suçlulara ceza vermek için zaruridir. Nitekim Hz. Peygamber’ (a.s.m.) münafıkları “dinî meselelerde” zorlamamasına karşılık, Ka’b bin Eşref, Ebu Rafi, Ebu Afek gibi İslâm'a aleni zarar veren, faaliyetleri de başka türlü engellenemeyen kimselerin öldürülmesine karşı çıkmamıştır. Fakat zahiren bir suç işledikleri belli olmayan münafıklara ise, “Muhammed kendi muhaliflerini ortadan kaldırıyor” dedikodusuna engel olmak için dokunmamıştı. Fakat kendi yürüyüşünü taklid ederek, Peygamber’i (a.s.m.) küçük düşürmeye çalışan el-Hakem Ebi’l-Âs’ı da Taif’e sürdürmüştür.137

D. CEZA SİSTEMİ

“Dinde zorlama yoktur.” âyetinin sarahati ile İslâm ceza hukukundaki kısas, had ve ta’zir gibi bazı temel prensipler arasında zıtlık yok mudur? Bu, bir sistemin muhafazası ile ilgilidir. Namaza baliğ kişinin namaz içinde sesli olarak gülmesi ile namazı bozulur. Ama aynı kişi namaz dışında kahkaha atsa bir şey olmaz. İhramlı bir insan hacc esnasında üzerindeki canlı kabilinden bir haşaratı bile öldüremez. Öldürürse cezası vardır. İslâm'a giren kişi de “serbest iradesiyle İslâmiyete girdikten sonra” bazı mükellefiyetlere imza koymuş, akitlerle kendini bağlamış sayılır. Din bu prensiplerle âdeta insanı “zorla cennete koymak”138 ister gibi sınırlamalar getirmiştir. Bununla Kur’ân kâinatta hakim olan sistemle insan bünyesi ve tavırları arasında bir âhenk tesis etmektedir. Yerlerde ve göklerde hükümran olan kudret Allah’ın kudretidir. İnsan da Ona boyun eğmelidir. Aksi halde insan, bir taraftan İslâm'a inandığını söylese, diğer taraftan da akıl ve vicdanını hevâ ve hevesininin dizginlerine teslim etse, dine inanmaktan, beklenen maslahat ve kemâl elde edilemez.

“Yerlerde ve göklerde birden fazla ilâh olsaydı her şey fesada uğrardı.”139

âyetinin ikazıyla insanlar arasında fesat başgösterir. Zina, sirkat, katl ve diğer ceza gerektiren suçları bu mantık içinde değerlendirmek gerekir.

Emirlerin maksadı, “dini, canı, aklı, nesli, malı korumaktır.”140

Cezaların konması da bu gayeleri gerçekleştirmeye yöneliktir. Kaynak itibariyle ilâhî olan İslâmiyet, bu yönü ile “beşerin maslahatına” ne kadar uygun olduğunu akıllara gösterir. Çünkü emir ve yasakların her birinde mutlaka hikmetler vardır.

“Hikmet, sözde ve fiilde isabettir. Bizatihi hayırdır.”141

Bu umumi prensibi hatırlattıktan sonra İslâm'da “zorlama mevzuu”yla iltibas edilen cezaların tarifine geçebiliriz.

1. Suç ve cezalar

     a. Hadler

Had, “şer’î suçlar için belirlenmiş cezalar” demektir. Bu suçlar da yedi tanedir:

1. Zina,
2. İftira,
3. İçki içmek,
4. Hırsızlık,
5. Yol kesmek ve yağmacılık,
6. Dinden çıkmak (irtidat),
7. Devlet nizamına karşı gelmek, (isyan, bağy).

Bunlardan her birine konulan cezalara "had" denir. Hadler, “Allah’ın hakkı olarak tespit edilen ve cemiyet (kamu) menfaatini korumak için konulmuş” cezalardır. Buradaki “Allah’ın hakkı” lafızlarıyla, “bu suçları işleyen fert ve cemiyetten, cezaların düşürülmesinin imkânsızlığı” kastedilir. Çünkü “Allah hakkı söz konusu olan yerde affedilme ve bir başka müeyyide ile değiştirme hakkı yoktur. Toplum ya da fert bu hadleri affedemez. Toplumun hakkı olsa idi, devlet başkanı (vekili de olabilir) belki başka bir ceza ile değiştirebilir, affedebilirdi.”142 Âmmenin menfaati “cemiyetten kötülüğün giderilmesi, emniyet durumunda asayişin hakim kılınması”dır. Aslında diğer suçların işlenmesi ve cezalarının yerine getirilmesinde Allah hakkı vardır. Çünkü kul hakkını yerine ulaştırmayı emreden de Allah'tır. Bu sebeple içinde kul hakkı olmayan Allah hakkı vardır; ama, içinde Allah hakkı bulunmayan kul hakkı yoktur. Hakkın kula aitliği düşürülmesinin sahih olmasıyla anlaşılır. Düşürülebilen (affı caiz olan) kul hakkıdır, düşürülemeyen ise Allahu Teâlânın hakkıdır.143

     b. Ta’zir

Ta’zir “çevirmek, reddetmek, men’etmek, te’dip eylemek” anlamlarına gelir. Ceza hukukunda ise, “hakkında had ve keffaret bulunmayan suç ve günahlarda Allah veya kul hakkı olarak icrası gerekli bulunan, miktar ve keyfiyetleri ise nasslarla tespit edilmemiş ceza"dır.144 Kur’ân ve hadisin iyi karşılamadığı haksız yere eziyet ve ar veren şeyleri irtikap nedeniyle gereklidir. Hakimin takdirine göre, ıslah oluncaya kadar hapis, otuz dokuz sopayı aşmamak şartıyla dayak olabileceği gibi; suçunu ilan, sürgün gibi hakimin duruma göre takdir edeceği cezalardan meydana gelir. Bunların arasında ta’zirle ıslah olmayanların öldürülmesini gerektiren suçlar vardır: Meselâ livatayı (erkek erkeğe ilişki) alışkanlık haline getirenler öldürülür.145

2. Hadlerde tesir

Bunların maksadı, suçlunun cezalandırılması, suça mütemayil insanların gözünü korkutmaktır. Bu cezaların belirgin bir özelliği de “hepsinin belirli bir sınırının bulunması, ne aşağı ne de yukarıya çıkarılmasına izin olmayışı”dır. Çünkü, “bu miktar Şari’ (şeriatı koyan Allah) tarafından tayin ve tespit edilmiştir. Hadler suça teşvik ve sevkeden sebeplerle mücadele için, psikolojik temeli sağlam prensiplerdir.146 Şer’î suçlara Allah tarafından tayin edilen cezalar (had) Allah’ın rahmetindendir. Suç işlemeye engel olacak kadar sert, fakat suç işleyen insana zulmedecek kadar ileri değildir. Meselâ, “yalan söylemeye dili kesme, zinaya iğdiş etme, hırsızlığa kişiyi idam etme” cezaları verilmemiş; bilakis “felaketler ortadan kalksın, herkes kendi elindeki helaline rıza ve kanaat göstersin diye başkasının hakkını gasbetmeyeceği, tecavüze yeltenemeyeceği şiddette”147 cezalar takdir edilmiştir.

Şeriatın prensipleri Allah’ın yarattığı kuluna en uygun kanunlardır. Şeriatın tarifi de bunu anlatır:

“Şeriat, insanlardan sudur eden ihtiyarî fiilleri bir nizam ve intizam altına alıp tahdit eden kaidelerin hülasasıdır. Veya devletin işlerini tanzim eden nizamların, düsturların, kanunların mecmuasıdır.”148

Müslümanlar hayatı düzenleyen prensip ve kanunlar hususunda başka bir kültür ve medeniyete muhtaç olmayacak kadar zengindir. Zuhaylî’nin ifadesiyle “geçmiş asırların birikimi olan eserleri, Batı kompleksi ile, bir yığın olarak görmemeli”dir. “Batılıların fikir sofrasında tufeylî olmaktan kurtulmanın zamanı gelmiştir.”149

3. Şeriat sebepleri kaldırır

İslâm'ı ve Kur’ân'ın prensiplerini sadece cezaî müeyyidelere bakarak değerlendirmek çok yanlıştır. Kur’ân ve “şeriat mahiyeti itibariyle aklî deliller üzerine kuruludur. Şeriat temel ilimlerin hayatî noktalarını tamamiyle içine almış olan ilim ve fenlerin hülâsasıdır.”150 Sadeleştirerek iktibas ettiğimiz bu cümlenin devamında şeriatın hedefleri arasında sayılanlar şunlardır: 1. Ruhun kemâl sıfatlarıyla süslenmesi, 2. Kalbin kötülüklerden arındırılması, 3. Vicdanın terbiye edilmesi, 4. Cesedin ihtiyaçlarının tabiî ölçülerde giderilmesi, 5. Menzilin tedvir edilmesi, 6. Medeniyet âleminin siyaseti, 7. Âlemi nizama koymak, 8. Hukuk, 9. Muâmelâtı düzenlemek, 10. Âdâb-ı içtimâiye. Bu ilim dalları şeriatın prensiplerinde dercedilmiştir. Kur’ân ve şeriat hayatın bütününü kucaklayan kaideler mecmuasıdır.

İslâm'ın insanı, ruhu, bedeni, evi, çevresi, sosyal hayatı, içinde bulunduğu hukuk sistemi ile birlikte ele aldığını, onu yüce bir kıvama getirmeyi hedeflediğini görürüz. Hukukî ceza kanunları bunun sadece bir bölümünü teşkil eder. Bu da “kasıtlı, iradî fiilleri” konu edinir. Ruh ve vicdanları ahlâkî faziletle süslenen insanlar bu tür suçlara yönelmez.

Kaldı ki, şeriat önce suça iten sebepleri ortadan kaldırır, bilahere suç işlenmiş cezayı verir.

“Fuhşun açık ve gizli hiçbir şekline yaklaşmayın.”151

“Âdem oğlunun zinadan nasibi yazılmıştır. Çaresiz ona erişecektir. İki gözün zinası ona bakmaktır. İki kulağın zinası fuhuşla ilgili şeyleri dinlemektir. Dilin zinası fuhuşla alâkalı sözdür. İki el de zina eder; zinaları harama el uzatmaktır. İki ayak da zina eder; zinaları fuhşa yürümektir. Kalb de zinaya heves eder. Artık ferc de bunları doğrular ya da yalan çıkarır.”152

hadisi, insanın uzuvlarını harama kullanmasının da derece itibariyle düşük de olsa, birer “zina fiili” olduğunu belirtiyor. Ki bunların hepsi kalbi karartan birer günahtır. Bunlardan sakındırmakla şeriat zinaya giden yolları kapatır. Âzâların yaptıkları zina ise, “kaçınılması” zor olanıdır. Cezaî müeyyide icap ettiren fiile giden yolu açmaktadır.

“Harama götüren her şey haramdır.” prensibi hem dinî ve uhrevî bir müeyyide, hem de İslâm hukukunun kabul ettiği temel bir esastır. Meselâ, zinaya bir adım sayılan birbirine nikâh düşen iki yabancı erkek ve kadının birarada bulunması da haramdır. Her haram ise Allah’a bir isyandır. Uhrevî cezayı da gerektirir.153

Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. Konumuzla ilgisi bakımından bu cezaların da “hemen kolayca” infaz edilmediklerini ifade etmek istiyoruz. “Dini, eli sopalı bir hakim ya da devlet başkanının elinde bir âlet” gibi takdim edenlerin, bu insanî vetire karşısında nasıl yanıldıklarını göstermeye çalışalım.

4. Suçun ispatı

İslâmiyet bahis mevzuu suçların ispatında, yani bu suçların (gerçekleştiğinin tespiti konusunda) çok hassas davranmıştır. Meselâ zina fiilinde dört şahit gereklidir. Namuslu kadına zina isnadında bulunup da dört şahidle bunu ispat edemeyene “namus iftirası” cezası olarak seksen değnek vurulur.154 Hukukçuların ekseriyetine göre şahitlerin dördü de erkek olmalıdır. Kocanın karısı hakkındaki zina şehadeti geçerli değildir (yalnız Hanefilerce makbuldür). Şahitler, suç üzerinden uzun bir zaman geçmeden, hep birlikte tek bir mecliste ifade vermelidir. Tek tek ve farklı zamanlarda gelmeleri geçersizdir. Şahitlerden birinin şehâdete ehliyetli olmadığı sabit olursa dâvâ yine düşer.155 Şahid dörtten az olursa söyleyen iftira etmiş kabul edilir. Buharî Mezâlim’de geçen bir hadiste,

“Her kim Müslüman kardeşinin ayıbını görür ve onu örterse Allah da kıyamet günü onun bir ayıbını örter.”

denilerek, çirkinliğin kapatılmasına tavsiye vardır.

Kadınların mâlî, şahsî ve ailevî işlerde şehadetleri geçerlidir. Cinâyet dâvâlarında ise geçersizdir. Bunda dört mezhep müttefiktir. Çünkü cinâyet dâvâları hayatî önemi haizdir. Cumhura göre karinelerle hüküm verilmez. Şüpheler hadleri düşürür. Şüphelerin had cezalarını düşürmesi umumî bir prensiptir. Kaynağı da şu hadistir:

“Şüpheli durumlarda had cezalarını bertaraf ediniz. Ve imkânınız bulundukça da Müslümanlara ölüm cezalarını uygulamayınız.”156

İslâm hukukuna göre bir kişi diğerine hukuken yasak olan bir fiili isnad ettiğinde bunu ispata zorlanır. İspatlayamaz ise kendisine ceza verilir. Bu husus Kitab ve Sünnetle sabittir.157 Şahitler akıllı, baliğ, hıfz ve adalete sahip, konuşabilir kimseler olmalıdır. Fâsıkın haberi delil sayılmaz. Hain, zinakâr kadın ve erkeğin de şehadetleri geçerli sayılmaz. Buradaki hıyanetten murad, “Allah’ın emrettiği büyük ve küçük şeyi yerine getirmeyen” kişidir.158 Suçun ispatındaki hassasiyeti ifade etmesi bakımından cinayetle ilgili birkaç şartı da dikkate sunalım: Suçunu ikrar edenin bir başkasına menfaati dokunuyorsa; ikrar tehdit ve dayak altında, sarhoş halde ve ilaç vs. ile baygın, kişi tam şuur halinde değilken veriliyorsa bu ikrar geçersizdir.159

Kişi yukarıda zikredilen suçlardan hiçbirisini ikrah altında işlemiş olmayacaktır. Sadece erkeğin ikrahla zina etmesi, bir mezhebe göre delil kabul edilmez. Hata, unutkanlık, zorlanmak, helak edilecek derecede bir tehdit, suçların “tam teşekkülünü” engelleyen unsurlar arasında kabul edilmiştir. Hz. Ali (r.a.) çölde su için bir çoban tarafından zinaya zorlanan kadına recm uygulatmamıştır.160

5. Cezanın infazı

Burada ilgili suçlardan zinanın nasıl tatbik edildiğini kısaca anlatarak “caydırıcılık” noktasına dikkat çekmekle iktifa etmek istiyorum.

Cezalar İslâm hukukuna göre fertler tarafından değil, devlet reisi ya da onun selahiyetli kıldığı kişiler tarafından infaz edilir. İnfazlar aleni olur. Mü’minlerden bir grubun bunları görmesi gereklidir. Recm sırasında taşlayanların çok olması tercih edilir. Sopalamada ise bir kişi sopa atar. Zina haddi Allah haklarına girer. Çünkü bunun infazı kamu yararını ilgilendirmektedir. İndirme ve affı imkânsızdır. Allah’ın hakkı söz konusu olan yerde toplum ya da fertlerin o hakkı affetme yetkisi söz konusu edilemez. Ceza meydanda, çukur kazılmadan, herkesin gözü önünde icra olunur; zina eden kadın ise, elbiselerinin açılmaması için sıkı sıkıya bağlanarak taşlanır. Taşlara dayanamayıp kaçan kişinin suçu, ikrarı ile sübut buldu ise, firar, ikrarından rücuu anlamına gelir ve suç düşer. Şahitlerin şehadeti ile sabit olmuşsa bağlanır.

Sünnete uygun recm için, taşlayacak kişilerin mahkûmun karşısında namazdaki gibi saf tutması gerekir. Öndeki bir saf taş atar, geri çekilir, diğeri atar. Önce şahitler başlatılır. Ebu Hanife’ye göre şahitlerin taş atmaktan çekinmesi şehadetten dönmek anlamına gelir ve suçu düşürür. Kadın hamile ise doğumuna kadar beklenir. Taşlar yüz dışındaki organlara denk gelecek şe-kilde atılmalıdır. Büyüklük olarak da avuç içini doldurma ölçüsü esas alınır. Atışlar çabuk olmalı ve kısa sürede ölecek şekilde atılmalıdır. Recm yerine, kılıçla kesme, ipe asma gibi başka bir işlem tatbik edilemez. Cenaze sahiplerine teslim edilir. Ona da, diğer Müslümanlar gibi, dinî merasim icra edilir.161

Suçu ispatla ilgili hassasiyet örneklerinden birisi de hırsızlık durumudur. Hırsızın âkıl, baliğ, Müslüman, Malikîlere göre açlık dışında bir sebeple hırsızlık yapmış, babasının malını almamış olması gibi birtakım şartları vardır. Çalınan mal nisap miktarında ve mutlak mânâda korunma altında olmalıdır. Yere sarkan meyve ağacından yenene değil, ceplere ve eteklere doldurulana ceza gerekir.162 Bu şartlardan birkaçını şöyle sıralamak mümkün:

1. Mal sahibi, hırsız malını almadan koruma imkânına sahip bulunmamalıdır.
2. Çalınan mal çabuk bozulan cinsten olmamalıdır.
3. Çalınan malda, hırsızın bir yorum ve te’ville dahi olsa hakkı bulunduğu şüphesi olmamalıdır.
4. Hırsıza malın korunduğu bölüme girme izni verilmemiş olmalıdır.163

Bu bahse son vermeden önce, mürtedin cezasının da ölüm olduğunu hatırlatalım. Çünkü İslâm'ı ihtiyarı ile seçen bir kişi tekrar ondan çıkarsa, dinî mukaddesatı ayaklar altına almış oluyor ve yaptığı en büyük akdi çiğniyor. Çünkü inanmamak bir hak değildir. İmansız, sadece toplumu ifsad eder.164 Mürtedin vicdanı tamamen bozulduğundan, onda hiçbir hayırlı işe kabiliyet kalmaz. Bu sebeple hayat hakkı da yoktur.165 Tek çare onun cemiyet bahçesini kirletmesine engel olmaktır.

Dikkat edilirse her cezâî müeyyide bir kişinin sözü ile, gazete haberi ya da mercii belli olmayan bir sözle ispat edilmiş olmamaktadır. Çünkü bunlarda, ekseriyetle hile ve yalan, kast ve intikam, şahsiyet ve fertlerin özel hayatını rencide etme endişesi vardır. İslâm hukuku zinada, hırsızlıkta, kısasta işlemenin şartlarını, suçun ispat yollarını, şahitlerin ehliyetini ve yeterli olmasını muayyen ölçülere bağlamıştır. Bu, Kur’ân hukukunun insanlara getirdiği mükemmel bir insanî sistemdir. Nihayet, suç sabit olmuşsa infazıyla da diğer insanların görmesi, ibret alması, suça cesaret edemeyecekleri bir psikolojik atmosfer meydana getirilmesi hedef alınmıştır. Dinin insanların işledikleri suçlar sebebiyle emrettiği yasakları, “zorlama” şümulüne almak isteyenler büyük bir hata içindedir. Çünkü hiçbir hürriyet sınırsız değildir. Kur’ân, “hürriyeti kişinin ne kendine, ne gayrına zarar vermemesi” esasına bağlamıştır. Hürriyeti, “başkalarına zarar vermeden kişinin istediğini yapması” olarak idrak eden Batı cemiyetinin günümüzde geldiği kriz hali ortadadır. Ne yazık ki, benzer sonuçlar İslâm cemiyetlerinde de görülmektedir.

“Kanunun geçmişe geçerli olmaması, bilmemenin mazeret sayılması, suç ve cezaların mutlaka kanunla belirtilen birer fiil olması (suçun kanunîliği), sorumluluğun fiili icra edenle sınırlı tutulması, cezanın insanın kişiliğine uygun olması, faal bir nedamet halinde cezaların düşürülmesi, suçların birleşmesi halinde cezanın aşırı sınıra varmasını önleyici hükümlerin yer alması, suçu ispat şartlarının sıkı tutulması ve ağırlaştırılması”nı166 İslâm ceza hukukunun insanî veçheleri olarak özetleyebiliriz. Bunlar da dini zorla uygulamaya değil; suça teşebbüs edenlerin, pişmaniyeti de göz önünde tuturak kurtarılmasına yöneliktir. İslâm'ın rahmet cihetini ön plana çıkarmaktadır.

E. İYİLİĞİ EMR, KÖTÜLÜKTEN MEN

“Dinde zorlama olmadığı” umumî prensibini değişik açılardan inceledikten sonra, dinî emir ve nehiylerin topluma hangi usulle ulaştırılması gerektiği bir sual olarak akla gelmektedir. Bunun ilk cevabı iyiliği emretmek, kötülükten menetmektir. Dört anahtar kelime ile özetlenen bu durum, İslâm'da çok mühim bir müessesedir. Bunun orijinal adı emr-i bi'l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münkerdir. Ma’ruf, akılla idrak olunup şeriatın güzel kabul ettiği; münker de aklın ve şeriatın kabul etmeyip inkâr ettikleri amel ve işlerdir.167
Kur'ân'da,

“İçinizden öyle bir topluluk bulunsun ki, onlar insanları hayra çağırsın, iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırsın.”168

buyurulur. Âyet gereği, “iyiliği emr, kötülükten men edecek bir topluluk teşkili ya da imam tayini” Müslümanlara farz-ı kifayedir. Ümmet içinden bir grup bunu yerine getirirse, diğerleri mes’uliyetten kurtulur. Aksi halde hepsi mes’ul olur. Zaten, musibet gelince sadece zalimlere mahsus kalmaz.169 Bir başka âyette bu husus,

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et. Ayrıca onlarla en güzel bir şekilde mücadele et.”170

buyruğuyla ifade edilir. Bu âyette ise tebliğ ve irşad için üç mühim merhale dikkate sunulur: hikmet, nasihat, ikna. Meseleleri ilmî olarak düşünebilen insanlara irşad ve tebliğ üslubu hikmetle; terğib ve terhible istikameti bulabilecek olan avam kesimine nasihatla; bu iki grup arasında kalanlara ise, “ikna” yolu ile yapılmalıdır.171

“Sen sadece hatırlatıcısın. Onlar üzerine baskı uygulayan değilsin.”172

âyeti de bu merhalelerde zihinlere sadece kapı açılmasını, ihtiyar ve iradeyi elden alacak bir yola girilmemesini emreder.

Nitekim hadiste,

“Ya iyiliği emreder kötülükten sakındırırsınız, ya da Allah şerlilerinizi hayırlılarınıza musallat edecektir. O zaman hayırlılarınız dua etse de, duaları kabul edilmez.”173

denilir. Hadisin başka rivâyetlerinde, bu durum, “iyiler müdahele etmezse” ve “müdahale edecek güçte olanlar engel olmazsa” gibi, farklı lafızlarla anlatılmıştır.

Ma’rufu emr, münkerden nehy vazifesinin ehemmiyetinde bütün İslâmî mezhepler ittifak halindedir. Ancak bir kısım rafızîler bunu “devlet başkanının tayin edeceği şahıslar yapar” diyerek belli bir daraltmaya gitmiştir. Ehl-i Sünnete göre mesele füru’dandır (itikadî değil, amelî konulardan). Mu’tezile tarafından ise, usul’den sayılmıştır (temel ve ana mes’elelerden).174

Dinde zorlama yapılmazken, ikna, irşad ve tebliğin özünü teşkil eden “iyiliği emr, kötülükten men” vazifesinin keyfiyetine dair, akâid sahasında çok önemli kaynaklardan olan Taftazanî ve Cürcanî’nin eserlerindeki prensipleri hülasaten aktarmak yerinde olacaktır:

Ma’ruftan murad vacibdir. Münkerden murad da haramdır. Bu sebeple alimler, ma’rufun emredilip münkerin yasaklanmasını kesin bir dille vacip bir vazife telakki ettiler. Ancak mendup olan bir işin emri vacib değildir, sadece menduptur...

“Ey iman edenler, siz kendinize bakın. Siz doğru yolda iseniz, sapıtanlar size zarar vermez.”175

ve “Dinde zorlama yoktur” mealindeki âyetlere bakarak bunun vacip olmadığı söylenirse, deriz ki: Burada mânâ, ‘vacibleri edâ ve günah olan şeyleri terk etmek, ma’rufu emr, münkerleri de nehyetmek suretiyle nefislerinizi ıslah edin. Nehiyde bulunduktan sonra asilerin inad ederek günahı işlemekte ısrarları size zarar vermez. Kezâ sapığın dalâleti, nehyettiği takdirde, hidâyette olan kimseye zarar vermez’ demektir.

Taftazanî emr ve nehyi vacib kılan şartları ise şöyle sıralar:

1. Yapacak kişinin emr ya da nehyedilen şeyin farz, vacip, mendup; haram, mendup, müstehap mı olduğunu bilmesidir. Tâ ki emir ve nehiy de şeriatça uygun olan şey için yapılsın.

2. Müessir olunacağına dair kanaattir. Tesir etmeyeceği kesinlikle bilinen birşey, abesle meşgul olmaktır. Hatta tesirsiz olan bir işte, dinin aziz kılınmasından ziyade alçaltılması bile bahis mevzuudur.

3. İyiliği emr ve kötülüğü nehy sonunda elde edilecek müsbet netice, ortadaki fenalıktan daha çok veya en azından ona denk olmalıdır. Bu da vacip olan vazife hakkındadır. Caiz olan hakkında değildir.

Bu vasıfların bilinmesinden sonra “Vazife kimin omuzundadır?” suali akla geliyor. Taftazanî ve Cürcanî’nin açıklamalarına göre, bu suale şöyle cevap vermek mümkün:

1. Bu vazife devlet başkanına münhasır değildir. Vatandaştan herhangi bir kimse de gerekirse devlet başkanını ya da herhangi bir münker sahibini ikaz edebilir.

2. Münker, kıtal, savaş ve silah kullanılmak suretiyle ortadan kaldırılabilecek bir iş ise, durum devleti ilgilendirir ve onun va-zife ve selahiyetine girer. Fertlerin bu işe girişmesi fitneye sebep olur. Cürcanî’ye göre, “Emir ve nehiyde bulunacak kimse, faaliyetinin fitnenin uyanıp kaynaşacağına veya maksadın hasıl olmayacağına zannı galip gelirse, emir ve nehiyden çekinmelidir. Bu durumda ona bu vazife vacip olmaz.”

3. Münker olduğunu tespit etmeye alim veya cahil arasında fark olmayan hususlarda, nehye herkes liyakatlidir. Ancak kahır ve zorbalıkla değil. Çünkü zorbalık fitne uyanmasına sebeptir.

4. Fiilin münker ve ma’ruf olduğunu tesbit alimin içtihadına bağlı ise buna avâmın karışması caiz değildir.

5. İyiliği emr, kötülükten men’ sadece takva ve vera’ sahibi insanlara münhasır değildir. Münkeri gören, onu yapmakta olsa bile, yasaklamakla mükelleftir. Zira münkeri terk etmesi ve münkeri yasaklaması ayrı iki farzdır. Bunlardan birini terkedene diğerini de terketmesi gerekmez.

6. Bu iş için hususi memurlar tayin edilirse, bu kimse araştırma ve tecessüse girmeden Allah’ın hukukuna giren meselelerde murakabede bulunur. Ancak bunu yaparken her meseleye karışmaz. Hak sahibi kendisinden yardım talep ederse müdahale eder. Hatta muhtesipler üstünkörü karar veren hakimlere, namazı aşırı derecede uzatan imamlara bile karışır.

Kaydedilen hususlara bakılırsa, dinin önemli bir unsuru olan iyiliği emr ve kötülükten men’ vazifesinin, zorbalıktan uzak olarak, dikkat ve itina ile, muhatabın içinde bulunduğu hali ve münkerin dinî hükmünü bilerek ve ikazdan sonra da fit-neye sebep olmayacak bir üslup içinde yapılması icap ettiği ortaya çıkıyor. Bu hususu şu hadis-i şerifle tamamlayalım:

“Sizden kim bir münker görürse eliyle düzeltsin. Buna muktedir olamazsa diliyle, buna da muktedir olamazsa kalbiyle buğzetsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir.”[Müslim, İman 78 (49); Ebu Dâvud; Salâtu'l-İydeyn 248 (1140); Tirmizî, Fiten 11 (2173)]

Buhari, Müslim ve Ebu Davud’da rivâyet edilen bu hadis emr-i bi'l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münker’in devlet eliyle kesin netice alıcı tedbir ve yollarla yapıldığı “ihtisap” kurumunun da temeli kabul edilir.176 Dinî ve ahlâkî bakımdan iyiliği emr ve kötülüğü men vazifesinin terkedilemeyeceğine dair çok şiddetli ikazlar taşıyan âyet ve hadisler vardır. İslâmî irşad, tebliğ, ıslah ve terbiye, vaaz ve hitabet gibi yüzlerce âyet ve hadisin mevzuunu teşkil eden bir mes’uliyetler sahası, “dinde zorlama” yoktur hükmünün yanında “dinin nasıl anlatılması” gerektiğini gösterir. Bunları teker teker ele alıp incelemek çalışmanın hedefini aşmaktadır.177 Bu hususla ilgili bir ayrımı yapmadan geçmek istemiyoruz: İyiliği emr ve kötülükten men ile “ihtisap” kurumu birkaç hususta birbirinden ayrılır. İhtisap kurumu İslâm'ın, hürriyetin meşru sınırını aşarak suiistimal edenlere karşı ilgisiz kalmadığını da gösterir.178

Devletin kurduğu “hisbe teşkilatı" bugünkü karşılığı ile, polis, zabıta, jandarma ve savcının vazifesini görürdü. İrşad ise hisbe vazifesinin fahri olarak yerine getirilmesidir. Hisbe, emr-i bi'l-ma’ruf ve nehy-i ani'l-münker’in kurum haline getirilmiş şeklidir. Aralarındaki (irşad ile) farklar şunlardır:

1. Kötülüğü men muhtesib için farz-ı ayndır. Mürşid için ise fiilen men şart değildir.
2. Muhtesibin işi münhasıran budur. Mürşid başka işlerle de ilgilenebilir.
3. Muhtesip yardım istenirse gitmeye mecburdur. Mürşid için böyle bir mecburiyet yoktur.
4. Muhtesip tecessüsten sakınmak şartıyla işlenen kötülükleri araştırır, soruşturur. Mürşid tahkikat yapma hakkına da sahip değildir.
5. Muhtesip resmen devlet tarafından tayin edilir. Mürşid için tayin söz konusu değildir. Tayin edilmeden de bu vazifede çalışılabilinir.
6. Muhtesip vazifesini yapmak için yardımcı elemanlar da kullanabilir.
7. Muhtesip gerekli görürse, ta’zir, hapis, tevkif gibi cezalar verir. Mürşid veremez.
8. Muhtesip yaptığı işe karşılık maaş alır, mürşid alamaz.
9. Muhtesip dinî değil, örf ve âdetle ilgili hususlarda içtihadına göre de hareket edebilir. Mürşid edemez.179

Sonuç

Görüldüğü gibi, dinde zorlama yoktur. İslâm'ın değişik merhaleleri itibariyle sabır, tahammül, hicret gibi mefhumlar işletilmiştir. Kur’ânî mesajların muhtaç insanlara ulaştırılmasına hiçbir imkânın kalmadığı andan itibaren hicrete, buna rağmen zulüm ve tecavüz devam etmişse “savaş”a izin çıkmıştır. Savaş ise tamamen tedafüî (savunma) özelliktedir. Saldırıyı durdurmak, insanların hakikat güneşi ile arasına örülen duvarı yıkmak içindir. Çünkü İslâm'ın savaşla insanların gönlüne girmesi mümkün değildi, buna ihtiyaç da yoktur. İman ve İslâm tamamen niyet, samimiyet ve ihtiyar işidir. Zorlama irade ve ihtiyarı elden alan bir fiildir. İslâm'ın buna ihtiyacı olmamıştır.

Tesbiti gereken bir husus, İslâm'ın sulh ve müsamaha ortamında aklı zorlayacak bir nisbette zafer elde etmesidir. Hudeybiye sulhu ve Mekke’nin fethinden sonraki durum bunu gösterir. Ancak sulh için savaşa hazır olunması, hasmâne tavır sahiplerinin caydırılması için gerekli olmuştur.

Fert ve toplum hayatını zehirleyen zina, hırsızlık, katl gibi vak’alara verilen cezaların; ulu'lemrin eliyle tatbiki, “Dinde zorlama yoktur.” hükmüne zıt değildir. Bunlar akıl ve vicdanın tasdikinde olan hususlardır. İrtikap edenlere verilen cezalar en insanî şartlarda, caydırıcılık özelliği dikkate alınarak verilmiştir. Ceza vermekten de önemli bir husus, şeriatın bütünü ile dikkate alınması ile bu fiilleri işleyecek insan sayısının da yok denecek kadar azalacağıdır.

Dipnotlar:

1. Bakara, 2 / 256
2. Akseki, A. Hamdi, İslâm Dini, s. 5
3.Taftazâni, Şerhu’l - Akàid, 277 - 284, hzr: S. Uludağ
4. Uludağ, Süleyman, Akàid, trc, s. 285 ( 21 nolu dipnot).
5. Nursî, B. Said, İşaratü’l İ’caz, s. 44.
6. Akseki, age., s. 52.
7. Sahabiden Ammar bin Yasir, ağlayarak Rasülüllah’a (a.s.m.) gelmiş ve Kureyş’in kendisine “küfür lafızlarını zorla söylettiklerini” haber vererek, endişe ve telaşa kapılmıştı. Peygamberimiz (a.s.m.) “Kalbini nasıl buluyorsun?” diye sordu, o, “Hâlâ imanla dolu buluyorum.” diye cevap verince, “Eğer onlar aynı şeyi yaparlarsa sen de yap (dilinle istediklerini söyleyiver!)” buyurdu.
8. Buhari, Diyat, 2; Müslim, İman 158, Ebu Davud Cihad, 104, (2643) Bkz: Canan. Kütüb-ü Sitte Muhtasarı, c. 12, s. 221, Hno: 4275. Rivâyete göre bu zat Mirdas İbnu Nehik idi. Kabilesi müşrik olmasına rağmen Müslüman olmuştu. Koyun güdüyordu. Müslümanlar gelince diğerleri kaçmış, o kalmıştı. Müslüman süvarilere esselamü aleyküm diyerek selam verdi. Fakat Üsame onu öldürerek koyunlarını aldı. Peygamberimiz, Üsame’ye, "Sen onu Lailaheillellah dediği halde öldürdün mü?” sözünü üzüntü ile çok kere tekrar etti. Üsame de bundan şiddetli teessüre kapıldı ve dedi ki, “Keşke bugünden daha önce Müslüman olmasaydım (Müslüman olarak böyle bir cinâyeti işlemeseydim).” Hatta, “Size (İslâmca) selam veren kimseye ‘Sen mü’min değilsin’ demeyin.” (Nisa, 94) âyetinin bu hadise üzerine nazil olduğu rivâyet edilir.
9. Gazzalî, el-İktisad fi’l-İ’tikad, 143.
10. M.F. Şahin, Asrın Getirdiği Tereddütler, s. 165.
11. Buhari, Bed’u'l-Vahy, 1, Itk, 6; Müslim, İmaret, 155. Bkz: Canan, KSM. c. 16, s. 114
12. Beyyine, 4
13. Atay, Hüseyin, Kur’an’a Göre İslâm'ın Temel Kuralları, s. 1.
14. Atay, age. s. 5.
15. Atay, age. s. 6.
16. bkz. Nursî, Said, Mesnevî-i Nuriye, s. 61.
17. Hamel, Prof. Dr. Walter, Din ve Vicdan Hüriyeti, s. 55 - 53, çev. Prof. Dr. Servet Armağan.
18. Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, c. 2, s. 861; Vehbe Zuhayli, el-Bedayi’den,VII. 188, Fıkıh Ansiklopedisi, c. 5 s. 251.
19. Topaloğlu, Prof. Dr. Bekir, "Din Seçme Hürriyeti" md. DİA, c. 9 s. 323.
20. bkz. Nursi, B. Said, İşaratü’l-İ’caz, s. 24, 93, 188, 199. Ayrıca bilgi için bkz. Safa Mürsel, B. S. Nursi ve Devlet Felsefesi, s.336.
21. bkz. Nursi, B. Said, Hutbe-i Şâmiye, s. 87, 88.
22. Yunus, 10 / 99.
23. Kehf, 18 / 29.
24. Yunus, 10 / 108.
25. Udeh, Prof. Dr. Abdülkadir, Mukayeseli İslâm Hukuku ve Beşerî Hukuk, c. 1, s. 38.
26. Armağan, Prof. Dr. Servet, İslâm Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, s. 105.
27. Ebu Yusuf, 72 - 91’den Armağan, age., s. 106, 107.
28. Hacc, 22/39-40
29. Dr. Muhammed Ammara, Laiklik ve Dinî Fanatizm Arasında İslâm Devleti, s. 165.
30. Sire, 4:55; Tabakat, 2:142’den Salih Suruç, Kâinatın Efendisi Peygamberimizin Hayatı, c. 2, s. 256.
31. Ammara, age. s. 154.
32. Buharî, Tevhid, 20; Lian, 16; Müslim, Tevbe, 6.
33. M. Şiblî, Asr-ı Saadet, c. II, s. 955-960. Bkz. Dr. S. Uludağ, İslâm'da İrşad, s. 176.
34. Ahmet Naim, Tecrid-i Sarih, trc., c. 1, s. 149. (Hadisin diğer rivâyetlerinde, bedevî Rasulullah’a, “Allah’ım bana ve Muhammed’e mağfiret eyle” demiş, Rasulullah da, “Sen geniş olan bir şeyi daralttın” buyurmuştur. Sonra da bevl hadisesi vuku’ bulmuştur. Rasulullah bunun üzerine, “Mescide bevledilmez. Mescidler Allah’ı zikir için inşa edilmiştir” diyerek adamı yavaşça ikaz etmiştir. İbn Mâce, 28; Müsned, c. II, s. 502; Uludağ, age., s. 176.
35. Afzalur Rahman, Sîret, c. 3, s. 401.
36. Afzalur Rahman, age., s. 293.
37. Afzalur Rahman, İbn Sa’d'dan, a.g.e., s. 293, 293.
38. Afzalur Rahman, Zadü’l-Mead’den, a.g.e., s. 291.
39. A’raf, 7 / 199.
40. Şura, 42 / 40.
41. Âl-i İmran, 3/134.
42. Şuara, 26/ 215, 216.
43. Âl-i İmran, 3/159.
44. Fussılet, 41/34.
45. Prof. Dr. Enver Mahmud, "Hz. Muhammed’in (a.s.m.) Hoşgörü Anlayışı" Ebedî Risalet Sempozyumu Tebliğleri, 1/23.
46. Bakara, 2/193; Enfal, 8/39.
47. Bakara, 2/216.
48. Furkan, 25/63.
49. Temel, A. Rıza, Harp Mi Sulh Mu? ( İslâm’da Dış Politika )
50. Bakara, 2/208.
51. Nisa, 4/90.
52. Mümtehine, 60/8.
53. Müsned, 2:323; Ebu Davud: Hno:2631
54. Sîre, 3:332; Tabakat, 2:97'den Salih Suruç, a.g.e., c. 2, s 133.
55. Müslim, 3:1411; Müsned, 3:268.
56. Müsned, 4:326; Buharî, 3:182.
57. İnsanu’l-Uyûn, 2:715’den Suruç, a.g.e., s. 141.
58. Fetih, 48/1.
59. Asıl cihad manevî cihaddır ve kalplerin fethidir. Bu hususta teferruatlı bir değerlendirme için bkz: M. Karabaşoğlu, "Gecikmiş Bir Cihad Çağrısı," Köprü, Yaz 1994, s. 3 vd.
60. Sire., 3:336; Taberi, 3:81’den Suruç, a.g.e., s. 143.
61. En’am, 6/108.
62. Afzalu'r-Rahman, Sîret, c. 3, s. 402.
63. Fussılet, 41/34.
64. Afzalu'r-Rahman, a.g.e., s. 402.
65. Wellhausen, Arap Devleti ve Sukutu, çev. F. Işıltan, Ankara 1963, s.2’den Ali Bulaç, "Asr-ı Saadette Medine Vesikası Bütün Yönleri ile Asr-ı Saadette İslâm" c. 2., s. 174.
66. Bulaç, a.g.e., s. 186, 187.
67. Bulaç, a.g.e., s. 191.
68. Ağırman, Dr. Mustafa, "Savaş Komutanı Olarak Hz. Peygamber," Ebedî Risalet Sempozyumu, c. 1, s. 148.
69. İbn Hişam, es- Sîretü’n-Nebeviyye, II, 501’den Muhammed Hamidullah, İslâm Peygamberi, Paris, 1979, I, 343.
70. Muhammed Hamidullah, el-Vesaiku’s-Siyasiyye, Beyrut, 1985’den M. Akif Aydın, DİA, c. 9, s. 327.
71. Uzunçarşılı, II, 7-8’den Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Osmanlı Kanunnameleri, I, s. 477.
72. A. K. Zeydan, Ahkamü’s-Sultaniyye ve’l-Müslimin’den M. A. Aydın, DİA, c. 9, s. 326.
73. Ebu Davud, Cihad 165; Nesaî, Kasame, 14,
74. el-Câmiu’l-Ahkâmi’l-Kur’ân, IV, 118’den Kesler, Dr. M. Fatih, Kur’ân'da Yahudiler ve Hristiyanlar, s. 140. (Ehl-i kitabın verdikleri cizye’ye mukabil İslâm idaresi onların mal, can, din ve namuslarını teminat altına almaktadır. Kur’an kendine inanan ya da inanmayan herkese bu hakkı tanımıştır. Bu baş vergisinden fakir ehl-i kitab ise muaf tutulmuştur. Hatta Hz. Ömer vergi veremedikleri için ağır işlerde çalıştırılan böyle bir gruba rastlamış ve oranın valisini ikaz etmiştir (Kesler, a.g.e., s. 147). Burada zihinleri karıştıran bir suale cevap verelim: Kur’ân’ın “Ehli kitab” olarak tanıttığı insanlar kimdir? Bunlar, Ya sadece Hz. Musa, ya da sadece Hz. İsa’nın nübüvvetini kabul edip, Hz. Muhammed (a.s.m.)’a ta’n edenlerdir. Buna rağmen Kur’ân cihanşümul mesajından istifade ettirmek için ehl-i kitabla ilişkiyi kestirmemiştir. Ehl-i kitabın kızlarıyla evlenmek, kestiklerini yemek de bu diyalog zincirinin birer halkası kabul edilebilir. (Kesler s. 153).
75. Ankebut, 29/46.
76. Tevbe, 9/6.
77. Âl-i İmran, 3/65.
78. Bakara, 2/96.
79. Furkan, 25/1.
80. Topaloğlu, Prof. Dr. Bekir, DİA, c. 9, s. 324.
81. Vâkidî, I.318’den Demircan, Doç. Dr. Adnan, Asr-ı Saadette Münafıklar
82. Buharî, Tefsir-u Sûreti Münafıkîn, 1; Müslim Salâtü'l- Münafıkîn, 1 vd.’den Demircan, a.g.e., s. 64, 65; Canan.
83. Vâkidî, II. 418; İbn Hişam, III, 335’den Demircan, a.g.e., s. 66.
84. Demircan, a.g.e., s. 124.
85. Ağırman, Dr. Mustafa, "Savaş Komutanı Olarak Hz. Peygamber," Ebedî Risalet Sempozyumu, c. 1, s. 148.
86. Hatip, Abdülaziz, "İlim Yoluyla Cihad," Köprü, Yaz 1994, s. 13.
87. Salihî, Prof. Dr. Suphi, İslâm Mezhepleri ve Müesseseleri Tarihi, s. 390.
88. Canan, Prof. Dr. İbrahim, KSM, c. 16. s. 213.
89. Rum, 30 / 60, bkz: Ramazan el-Butî, Fıkhu’s- Sîre, 15/83; Doç. Dr. M. Ali Kapar, "Asr-ı Saadette Müşrikler ve Müşriklerle İlişkiler", Bütün Yönleri ile Asr-ı Saadette İslâm, c. 2, s. 352.
90. Canan, KSM, c. 16, s. 216, 217.
91. Canan, KSM, c. 16, s. 217, 218.
92. Nisa, 4/97.
93. Canan, a.g.e., s. 220.
94. Furkan, 25/52.
95. Yılmaz, Prof. Dr. Musa Kâzım, "Cihad Ayetleri ve İnsan Hakları" H.Ü. İlahi-yat Fakültesi Dergisi, sy. 2, s. 20.
96. Hacc, 22/39-40.
97. Bakara, 2/190- 191
98. Canan, a.g.e., s. 220 (İbn Kesîr’den).
99. Ammara, Dr. Muhammed, a.g.e., s. 209, 210.
100. el-Maide, 5/64.
101. Buharî, İlm, 12; Müslim, Eşribe, s. 70, 71.
102. Nisa, 4/94; Ali Kapar, a.g.e., c. 2, s. 323.
103. İbn Sa’d, II/6:71
104. Buharî, Cihad, 155; Müslim, Cihad, 20; Ebu Davud, Cihad 98; Darımî, Siyer, 6.
105. Tirmizî, Siyer, 48; İbn Mâce, Cihad, 37
106. Âyetler için bkz: Bakara, 216, 217; Enfal, 30; İsra, 76; Muhamed, 13; Tevbe, 13, 14. İslâm'da savaş sebepleri için bkz: Dr. A. Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, s. 42, 43, 44; Prof. Dr. M. E. Zehre, İslâm’da Savaş Kavramı, s. 30-32; A. R. Temel, Harp Mi Sulh Mu? s. 16, 18; Prof. Dr. Subhi es-Salihi, İslâm Mezhepleri ve Müesseseleri, s. 387-389.
107. Ammara, a.g.e., s. 162.
108. Hud, 11/118, 119
109. Önkol, Doç. Dr. Ahmet, "Asr-ı Saadette İslâm'a Davet," Bütün Yönleriyle..., c. 2, s. 87.
110. Önkol, a.g.e., c. 2 s. 88
111. Ebu’l-Fida; Sîre, 3/313’den A. R. Temel, a.g.e., s. 22.
112. Efzalu'r-Rahman, Sîret, c. 3, s. 400.
113. Ammara, a.g.e., s. 159.
114. Topaloğlu, Prof. Dr. Bekir, DİA, c. 9, s. 323.
115. Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili, c. 2, s. 286
116. Canan, İbrahim, İslâm'ın Işığında Anarşi, s. 150.
117. Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, c. 2, s. 866; bkz: DİA, c. 9, s. 323.
118. Ağırman, Dr. Mustafa, Ebedî Risalet Sempozyumu Tebliğleri, c. 1, s. 152.
119. Nisa, 4/75.
120. Bakara, 2, 193; 8/39.
121. Harb, Dr. Muhammed, Ebedî Risalet Sempozyumu Tebliğleri, c.1, s. 51; Temel, Ali Rıza, İslâm Devleti ve Dış Politika s. 18, 19.
122. Yılmaz, Prof. Dr. Musa Kâzım, a.g.m., s. 22.
123. Harb, a.g.e., s. 53
124. Yılmaz, a.g.m., s. 24.
125. Özel, Dr. Ahmet, a.g.e., s. 43.
126. Buharî, İman, 17; Müslim, İman, 36. 127. Ammara, a.g.e., s. 219.
128. Ay, Doç. Dr. Mehmet Emin, U. Ü. İlahiyat Fak. Dergisi, sy. 4, c. 4, yıl. 4, s. 250.
129. Taftazanî, Şerhu’l-Makâsıd, 2, 272; Maverdî, Ahkâmu’s-Sultaniyye, s. 5; Cürcanî, Şerhu’l-Mevâkıf, 8/348’den Canan, İslâm Işığında Anarşi, s. 254.
130. Nisa, 4/59.
131. Müslim, İmaret:58.
132. Taftazanî, a.g.e., c . 2, s. 275.
133. Cürcanî, a.g.e., s. 346.
134. Canan, a.g.e., s. 256-258. Farklı mezheplerin görüşleri ve imamlığın şartları için aynı esere bakılabilir.
135. Ammara, a.g.e., s. 41, 42.
136. Ammara, a.g.e., s. 49.
137. Önkal, Ahmet, Rasulullah’ın İslâm'a Davet Metodu, s. 178, 179, (6. bsk.), Konya 1996.
138. M. F. Şahin, Asrın Getirdiği Tereddütler, s. 167.
139. Enbiya, 22.
140. Uludağ, Doç. Dr. Süleyman, İslâm’da Emir ve Yasakların Hikmeti, s. 5.
141. Uludağ, a.g.e., s. 11.
142. Udeh, Prof. Dr. A. Kadir, Mukayeseli İslâm Hukuku ve Beşerî Hukuk, c. 4, s. 106.
143. Zuhaylî. a.g.e., c. 7, s. 347.
144. Karaman, Prof. Dr. Hayreddin, Mukayeseli İslâm Hukuku, c. 1, s. 141.
145. Akşit, Cevat, İslâm Ceza Hukuku ve İnsani Esaslar, s. 58.
146. Udeh, a.g.e., c. 2, s. 211.
147. İbn Teymiyye, Kıyas, s. 85; İ'lâmu’l-Muvakkıîn, II, 95, 107 vd.’den Vehbe Zuhaylî, Fıkıh Ansiklopedisi, c. 7, s. 321.
148. bkz. Nursî, B. Said, İşaratu’l İ’caz, s. 92
149. Zuhaylî, a.g.e., c. 7, s. 318.
150. Nursi, a.g.e., s. 116.
151. En’am, 6/151.
152. Mecmeu’z-Zevâid, VI, 256 (Bilgi için bkz: Zuhaylî, a.g.e., 7, s. 331; Canan, a.g.e., c. 10, s. 224.
153. Udeh, a.g.e., c.4, s. 23.
154. Nisa, 4/15.
155. Udeh, a.g.e., c. 4 s. 81-82 ve 85-86.
156. Buharî, Hudud, 9; Müslim, Kasame, 29; Tirmizî, Fiten, 6; Neseî, Kuzzat 36 vd.’den bkz: Udeh, a.g.e., c. 4, s. 29. İlgili eserde şüphelerin hangi hususlarda vaki olacağı teferruatlı olarak ele alınmaktadır.
157. Karaman, a.g.e., c. 1, s. 129.
158. Hadis için bkz. Ebu Davud, Akdiyye 16; Tirmizî, Şehadet, 2; bilgi için bkz. Udeh, c. 4, s. 70.
159. Zuhaylî, c. 8, s. 153 - 154
160. Udeh, c. 4, s. 34.
161. Udeh, a.g.e., c. 4, s. 110-114.
162. Zuhaylî, a.g.e., s. 7, s. 397-398.
163. Zuhaylî, a.g.e., s. 400 vd.
164. Armağan, Prof. Dr. Servet, İslâm Hukukunda Temel Hak ve Hürriyetler, s. 109.
165. bkz. Nursî, B. Said, Mektubat, s. 423.
166. Akşit, Doç. Dr. M. Cevat, a.g.e., s. 65.
167. A. Asım. Kamus, trc., II, s. 809.
168. Âl-i İmran, 3/104
169. Yazır, Hak Dini..., c. 2, s. 1155; bkz: Enfal 8/25.
170. Nahl, 125.
171. Ammara, a.g.e., s. 153.
172. Ğâşiye, 21, 22.
173. Münavî, Feydu’l- Kadîr, Şerhu Câmiu’s-Sağir (Beyrut, 1972); Tirmizî, Fiten, 9. Geniş bilgi için bkz: İbrahim Canan, İslâm Işığında Anarşi, s. 124-127.
174. Abdülhamid, Prof. Dr. İrfan, İslâm’da İtikadî Mezhepler ve Akâid Esasları (çev: Saim Yeprem), s. 108.
175. Maide, 5/105.
176. Akgündüz, Prof. Dr. Ahmet, Eski Anayasa Hukukumuz ve İslâm Anayasası, s. 142; Dr. Fahrettin Atar, İslâm Adliye Teşkilatı, s. 170, 171; Subhi es-Salihî, a.g.e., s. 250.
177. Bu hususla ilgili S. Uludağ’ın İslâm’da İrşad isimli eserinin Giriş ve Birinci Kısmına bakılabilir.
178. Cürcanî, Şerhu’l- Mevâkıf, 8, 374 ve Taftazanî, Şerhu’l Makâsıd, 2, s. 245’den Canan, İslâm'ın Işığında Anarşi, s. 132, 133; bilgi bkz: Kâtip Çelebi, Mizanü’l-Hak fi ihtiyari’l-ehak, (sd: Mustafa Kara) s. 134, 135.
179. Uludağ, Süleyman, İslâm'da İrşad, s. 30, 31; bkz. Fahrettin Atar, İslâm’da Adliye Teşkilatı, s. 170 vd.

(bk. Veysel Kasar, Köprü Dergisi, Kış 1997, Sayı: 57)

23 Bazıları, "İslam savaş dinidir." diyorlar, öyle midir?

Savaş arzu edilen istenilen bir şey olmamakla beraber, insanlık tarih boyunca savaştan pek kurtulamamıştır. Kur’an-ı Kerim'de Âdem'in iki oğlunun mücadelesine de yer verilir. Bunlardan biri masumdur, diğeri saldırgan. Saldırgan olan masum olanı öldürür. (bk. Maide, 5/27-31) Masum olanın adı Habil, saldırgan olanın adı ise Kabil’dir.

Kabil’in kardeşini öldürmesiyle yer yüzünde ilk defa insan kanı akmıştır. Fakat bu kan zamanla artacak dünyanın hemen her yerini kaplayacaktır. Habil ve Kabil, masum ve saldırgan olanların temsilcisidirler. Dünyada Kabil gibiler olduğu müddetçe Habil gibilerin savunma hakkı da olacaktır.

İşte İslamiyet, zulmedenlerin zulmüne engel olmak, evrensel bir barışı sağlamak için belli şartlarda savaşa izin verir. Mesela şu ayete bakalım:

“Kendilerine savaş açılan kimselere, zulme uğramaları sebebiyle savaşmalarına izin verildi. Şüphesiz Allah onlara yardıma Kadirdir.” (Hacc, 22/39)

Bu ayetin ilk muhatapları, İslam’ın ilk safında yer alan Hz. Peygamber ve ashabıdır. Mekke’de iken baskıya, hatta ölüme varan işkencelere tabi tutulmuşlardı. Bir kısmı, Hz. Peygamberin tavsiyesiyle Habeşistan’a gitti. Geriye kalanlar da daha sonra Medine’ye hicret etti. Fakat burada da rahat değillerdi. Hemen her gün “Mekkeliler saldırdı, saldırıyor” gibi haberler duyulmaktaydı. Müslümanlar böyle bir vasatta iken, kendilerine savaş izni verildi.

Savaşla ilgili bir başka ayette ise şöyle denilir:

“Sizinle savaşanlarla sizde Allah yolunda savaşın. Haddi aşmayın. Allah haddi aşanları sevmez.” (Bakara, 2/190)

Ayette şu gibi hususlara dikkat çekilmiştir.

1. “Sizinle savaşanlarla savaşın.” Yani, sizinle savaşmayanla savaşmayın. Nitekim Hz. Peygamber, komutanlarına “kadınları, çocukları, yaşlıları, mabetlerde kendini ibadete verenleri" öldürmemelerini sıkı sıkıya tembih etmiştir.

2. Yapılan savaş “fi sebilillah” yani “Allah yolunda” olmalıdır. Başkaları yeni ülkeler ele geçirmek, hammadde kaynaklarına sahip olmak gibi gayelerle savaşıyor olabilirler. Fakat bir Müslüman ancak Allah yolunda savaşır. Yani, yeryüzünde zulmün, fitnenin, kaosun önüne geçmek gibi gayelerle mücadele eder.

3. Savaş esnasında veya sonrasında haddi aşmak, taşkınlık yapmak caiz değildir. İslamiyet, öldürürken de güzel öldürmeyi emreder. Mesela, işkenceyle öldürmek veya kulak-burun kesmek gibi taşkınlıkları yasaklar.

Bir başka ayet-i kerimede ise şöyle buyrulur:

“Size ne oluyor ki, ‘Ey Rabbimiz, bizi halkı zalim olan şu memleketten çıkar. Bize, tarafından bir sahip gönder. Bize katından bir yardımcı gönder.’ diyen erkek-kadın ve çocuklar için Allah yolunda savaşmıyorsunuz?’’ (Nisa, 4/75)

Bu ayet-i kerimede, bir beldede Müslümanlara zulmedilmesi ve inançlarını diledikleri gibi yaşamalarına engel olunması halinde o ülke ile savaş yapılması tavsiye edilir. Savaş sonunda Müslümanlar zulümden kurtulur, din ve vicdan hürriyetine kavuşurlar; o ülkenin halkı ise İslâm’ı kabul edip etmeme konusunda serbest bırakılırlar.

Netice itibariyle şunları söyleyebiliriz:

İslam'da asıl olan savaş değil, barıştır. Fakat insanlara zulmedilmesi veya bir devletin başkasına saldırması gibi durumlarda savaş söz konusudur. Böyle bir durumda İslam savaşa izin verir. Yoksa, dünyada hiç savaş yokken İslam böyle bir şey ihdas etmiş değildir. İslamı savaş dini olarak görenler, kendi tarihlerine baktıklarında tarihlerinin hemen her dönemlerinde savaş olduğu realitesiyle karşı karşıya geleceklerdir. Dolayısıyla, İslam'da savaş hükümlerinin olması İslam için bir eksiklik olmayıp, bilakis bir kemaldir. Zira ayetlerde ve hadislerde bildirilen hükümlerde, savaş gibi kaçınılması mümkün olmayan bir realite, bedevi-vahşi bir görüntüden çıkartılıp medeni-insani bir şekle getirilmiştir.

24 Tebliğ herkese farz mıdır? Tebliğin farz olduğunu söyleyen hadis veya ayet var mıdır? Bunu farz-ı ayn veya farz-ı kifaye olarak nitelendirebilir miyiz?

“Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmrân, 3/104)

âyeti inanan insanlara bir vazife, bir sorumluluk yüklemektir. Yüklenen bu sorumluluk, tespitini bizzat Cenâb-ı Hakk'ın ya da O'nun vahyi doğrultusunda Peygamberin (asm) veya bu iki ana kaynaktan istifade ile belli vasıflara haiz insanların yaptığı iyi ve kötü değerlerin, mutlaka ama mutlaka insanlara anlatılmasıdır. Bu vazife yeryüzünün en şerefli ve en kıymetli vazifesidir. Bundan daha kıymetli ve değerli bir vazife olsaydı, Allah seçkin kul olarak yarattığı peygamberlerini o vazife ile görevlendirirdi.

Müfessirler genelde bu âyeti değerlendirirken bu vazifenin şer'î anlamda farz-ı kifaye oluşu üzerinde ısrarla durmuşlardır. Âyette geçen minküm tabirindeki min edatının bâziyet anlamından hareketle söylenen bu hüküm, inanan her bir insanı derin derin düşündürmelidir. Zira günümüzde bu vazifenin farkında, idrakinde ve şuurunda olan kişilerin azlığı herkesin kabullendiği bir gerçektir.

Bazı müfessirler buna ilaveten âyetin yüklemiş olduğu bu sorumluluğu yerine getiren bir topluluk yoksa, iyiliği emretme, kötülüğü menetme vazifesinin farz-ı ayn olduğunu belirtmektedirler. Bu ise mezkur vazifenin namaz, oruç, zekat vb. gibi ferdî mükellefiyetler alanına girdiğini göstermektedir.

Evet, din âyette ifadesini bulan iyi ve kötü şeyleri belirleyen bir değerler manzumesidir. Bu anlamda iyiliği emretme, kötülüğü menetme, dini anlatma olarak yorumlanabilir. Istılahî anlamda buna, hükmünü farz-ı kifaye veya farz-ı ayn olarak belirlediğimiz tebliğ ve irşâd diyebiliriz. Gerçi bazıları tebliği Allah'a inanmayan kişilere, irşâdı da inanan ama olması gerektiği ölçüde onu yaşamayan ya da yaşayamayan kişilere karşı yapılan ameliye olarak nitelendirirler. Bu, kelimelere lûgat mânâları esas alınmak suretiyle giydirilen ıstılahî anlamlardır ve doğruyu ifade etmektedir. Fakat biz tebliğ ve irşâd kavramını bu türlü teferruatı bir kenara bırakıp, genel anlamda kullanacağız.

Evet, tebliğe ve irşâd umumî anlamda dinin anlatılması demektir. Yalnız bu vazifenin hayata geçirilişinde hemen her şeyde olduğu gibi dikkat edilmesi gereken aslî ve fer'î unsurlar vardır. Aslî unsurlar; tebliğ edilecek hakikatler, tebliğ eden, tebliğe edilen ve tebliğe usulleri olmak üzere dörde ayrılır. Fer'î unsurlar ise, bu dört ana esasa bağlı olan şeylerdir. Ezcümle tebliğin varlık gayemiz oluşu, tebliğ ile fert-toplum münasebeti, peygamber ve tebliğ, çile, ızdırap, ücret, duâ gibi hususlarına tebliğ ile ilişkisi, keyfiyet-kemmiyet dengesinin gözetmesi vb. bütün bunlar tebliğin başarılı ve müessir olup olmamasında birinci derecede rol oynamaktadırlar.

Aslında tebliğ meselesine farklı zaviyelerden de yaklaşmak mümkündür. Şöyle ki; tebliğ ferdin Allah'a hakkıyla kul olmasını sağlayacak, Rabbi ile irtibatını daimî tutacak ve onun îman ve İslâm'da kemâl mertebesine ulaşmasını temin edecek en önemli vesilelerden biridir. Abd, âbid, ibadet, ubudiyet, ubudet gibi kavramlarla anlatılmaya çalışılan hakikatler –ki bunların hepsini “Ben insanları ve cinleri sadece Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56) âyeti çerçevesinde değerlendirebiliriz- bu noktada tebliğ hakikatinin içinde mündemiç bulunmaktadır. Yukarıda tebliği varlık gayemiz olarak nitelerken, buna işaret etmek istemiştik.

Burada tebliğin içtimâi boyutu da mutlaka nazara alınmalıdır.
İnsan içtimaî bir varlıktır. Hayatını insanlar içinde geçirmeye göre programlanmıştır. İnsanların birlikte yaşadıkları bir hayat ise, bir taraftan insanın had, sınır ve kayıt tanımaz duygu, düşünce, his, arzu, emel ve hırsları, diğer taraftan da dünyanın bir imtihan meydanı olması itibarıyla çeşitli kaide ve kurallara ihtiyaç duyar. Siyasî, iktisadî, ahlâki, hukukî birçok alanda ortaya atılan “hukuk toplumu”, “fazilet toplumu”, “hukukun üstünlüğü”, “sosyal adalet” vb. yüzlerce kavram veya iktisadî, siyasî, ahlâkî doktrinler, hep bu ihtiyacın ürünleri olarak ortaya çıkmıştır. Ne var ki özellikle son birkaç asırdan beri insanların büyük çoğunluğunun gafil olduğu bir gerçek, bunun en mükemmel bir biçimde ilâhî dinler tarafından insanlara bildirildiğidir. İslâm haricindeki dinlerin tahrif ve tebdil edildiği herkesin malumu olduğuna göre, bu konuda yegane kaynağın İslâm dini olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Zaten İslâm'ın Allah Rasulü'nden (asm) bu yana geçirmiş olduğu ve dinin hakkıyla hayata hakim kılındığı zaman dilimleri bunun en büyük göstergesidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Tebliğde üslubumuz nasıl olmalıdır? İslami değerleri küçümseyen insanlara nasıl tebliğde bulunmalıyım?

25 Tevbe sûresi 29. âyette geçen "cizye verinceye kadar onlarla savaşın." ifadesini açıklar mısınız?

İlgili ayetin tefsiri şöyledir:

Ne Allah'a, ne ahiret gününe inanmayan, Allah ve ahiret sözü etseler bile, gerçekte yüreklerinde ona yer vermeyen, dünya ilelebet kendilerinin olacak ve öyle kalacakmış gibi sanan, akıbet bir gün gelip yaptıklarından sorumlu tutulacaklarına önem vermeyen, Allah ve Resulü'nün haram kılmış olduğu şeyleri haram saymayan, (yani haramdan kaçınmayan, Allah'ın kitabında, Peygamberin sünnetinde ve hatta kendilerinin uyduklarını söyledikleri kitabın ve Peygamberin hükümleriyle haram olduğu kesin olan şeylerin haramlığını tanımayan, helâl veya haram her ne olursa olsun keyiflerinin istediği gibi, güçlerinin yettiği her şeye el uzatmayı mübah gören ve saldıran) ve hak dinini din edinmeyen, (dinleri varsa da hak din değil, hakperest değildirler) Din diye tanıdıkları, itaat ve teslimiyet gösterdikleri şeyler varsa bile hakkı tanımak, hakka teslim olmak, hak yolunda yürümek, hak ve hukuku gözetmeyi din ve diyanetin en mühim amacı olarak bilmeyen, Hakk'ın hükümlerine, hak olan şeriatına itikat ve itaat edip hakkı ve hukuku korumayı, Hakk'ın hükümleriyle adalet icra edip, gerçek mabud olan Allah Teâlâ'ya ne zatında, ne sıfatında, ne de fiileri ve hükümlerinde hiçbir şerik ve nazir tanımadan, halık veya mahluk her şeye, herkese hakkını vermek demek olan bu hususlara hiç önem vermeyen, bu anlamda bir din ve diyanetleri bulunmayanlara karşı savaşın!

Çünkü onların kendilerine göre dinleri varsa da bu gerçek anlamda hak din değildir. Hatta kısmen hak din de olsa, hakka mahsus olan halis bir hak din değildir. Onlar halis, muhlis hak din olan İslâm ile tedeyyün etmezler, hak şeriat ile amel etmeyi kabul eylemezler. Bundan dolayı dinleri batıldan ve haksızlıktan arınmış olmadığı gibi, dindarlıkları ve dinlerine bağlılıkları da hakkıyle bir dindarlık ve bağlılık değildir. Din namına bile birçok zulüm ve haksızlık yapmaya elverişli bir aşırılık, gulüvv ve taassup sahibidirler. Bu bakımdan hak ve hukuk gözetmeyen dindarlıkları da dinsizliğe eşit bir ahlâksızlıktır.

Çok dikkat çekici bir husustur ki, âyette "dînelhakk" "hak dini" buyurulmuştur. Bu ise "Hak din" deyiminden daha kuvvetlidir. "Hak dini" deyimi, hak dinin özünü ve mahiyetini gösteren bir tam ve kamil sınırı belirler. İslâm'ın en büyük ve kendine mahsus özelliği bulunan hakperestlik esasına dayanan, hukukun hükümlerini ve amacını, aynı zamanda dinin de en büyük amacı olarak tanıtan, Allah'ın hakkını, bütün hakların temeli ve başlangıcı sayan, umumun menfaatlarını hesaba katan, her şeyin ve herkesin kendine mahsus bir hakkı, bir hukuku bulunduğunu beyan ederek hakkın hakimiyetini ve hakların kutsallığını ilan ederek, hak ve hukukun gereklerine göre ödev ve görevlerin verilmesini ve seçim usullerini emredip bildiren hükümlerinin önemine özellikle tenbih yapılmıştır. Çünkü

"Allah katındaki din İslâm'dır..." (Âl-i İmran, 3/19)

uyarınca Vâcibülvücud olan Allah katında din, İslâm'dan ibarettir. Yani dinin hakiki mânâsı Allah'ın emirlerine teslimiyettir. Ceza, sorumluluk vesaire gibi dinin öbür anlamları hep bu mânâdan çıkarılmışlardır.

Şu halde teslimiyet neye ait ise o din ve diyanet de ona ait olmuş olur. Bu da batıl veya haksız, isteyerek veya istemiyerek olabilir. Bundan dolayı birçok haksız dinler veya dindarlık anlayışları bulunabilir. O halde Allah dini de Allah'a teslimiyettir. Yani keyfe göre bir teslimiyet değil, "İslâm, Allah için teslimiyet, Allah yoluna teslimiyettir." Tam anlamıyla ve her türlü didişmeden uzak salim bir ihlas ile itaat ve bağlılıktır ki, bunda İslâm kelimesinin tazammun ettiği "silm = sulh" ve selamet mefhumlarının hepsi vardır.

"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa ondan kabul olunmayacaktır..." (Âl-i İmran 3/85).

Dinin anlamı böylece bilindikten sonra demek hak İslâm, hakkın emrettiği ve kabul ettiği demektir. Özellikle hakka teslimiyet ve bağlanmakla hakkın ahkamını severek ve isteyerek ve hiçbir burukluk duymadan uygulamaktan ibaret olan İslâm demek olduğu açıkça ortaya çıkar.

Hasılı, bir dinin hak olabilmesi ve hak sıfatı ile anılmaya hak kazanabilmesi, Hak Teâlâ'ya izafet-i kâmile ile ait olmasına bağlıdır. Bu da kaynağı ve amacı ile yüzünü ve özünü hakka dönüp, her şeyden önce Hak Teâlâ'yı ve hukukunu tanıması ve ona özünü bağlamasıyla mümkün olur.

"Biz gökleri ve yeri ve aralarındaki her şeyi hak ile ve belli bir ecele göre yarattık." (Ahkâf, 46/3)

uyarınca, her mahluka bir ecel-i müsemma ile beraber verilmiş olan bir hak bulunduğunu, o varlığın hakkına saygılı olmak Allah'ın hakkına saygılı olmak demek olduğunu bilerek, Allah'ın kullarının hakkını ve hatta her şeyin hakkını, hakkın emirleri çerçevesinde vermeye hizmet etmek, din-i hak ile dindar olmak demektir. Her hakikatın sınırı, hukukunun sınırıyla ayakta durduğu gibi, dinin hakikatı da hakkın hakkı olmasında, hakkı da hakka tahsis edilmiş bulunmasındadır. Onun için hak dini olmayan, yani hak ile ilişkisi bulunmayan, hak meselesini gözardı eden ve hakkın emri olmayan bir din, hak din olamaz. Hakkı gözetmeyen ve onun gereklerini yerine getirmeyen bir dindarlık da hak dindarlık olamaz.

Halbuki burada söz konusu edilenler hak dinini kabul etmezler, hakka teslim olmazlar, hak ve hukuku tanımazlar, haram helâl seçmezler ve haklara saldırırlar. Ayrıca izah olunacağı üzere, yalnızca kulların hukukuna değil, Allah'ın hukukuna, Allah'ın hakkı olan dinin kurallarına da saldırırlar.

İşte Allah'a inanmayan, ahireti hesaba katmayan, Allah ve Resulü'nün haram kıldığını haram tanımayan ve hak dinini din edinmeyenlere, yani kendilerine kitap verilmiş olanların bir kısmına, açıkçası şu üç sıfatla belirlenmiş olan imansız, saygısız ve haksız kimselere karşı savaşınız. Ta ki, kendi elleriyle getirip cizyeyi versinler, küçülmüş oldukları halde. Yani hak dini olan İslâm'ı kabul etmedikleri takdirde, kendilerine kitap verilmiş iken hakka karşı gelen, o haksız , saygısız ve saldırganların kuvvetleri tükenip İslâm eli, İslâm himayesi altına girmeyi ve buna karşılık cizye vermeyi kabul ve taahhüt edinceye, zimmetlerinde kesinleşmiş olan cizyeyi hazır elden, içinde bulundukları aşağı durumu unutmadan saygılı bir şekilde verecekleri hale gelinceye kadar savaşın. Ve böylece onlardan nüfus başına vergi alıp, Allah'a ve ahirete imandan ayrılmayarak ve harama el uzatmayarak, hakkı hukuku gözeterek, hak dinin emirlerini yerine getirin. Zira Allah'ı ve ahireti unutup onların yaptığını yapacak, haram ve helâl tanımayacak, Allah ve Resulü'nün haram kıldığı şeyleri haram saymayacak, kitap ve sünneti gözetmeyecek, hak dini ile amel etmeyecek olduktan sonra ne savaş yapmaya, ne de cizye almaya hakkınız olmadığı âşikârdır. Çünkü bu vasıflar cihad edenlerin değil, kendilerine karşı harb açılacak olanların özellikleridir. Cizye almanın değil, cizye vermenin sebepleridir. Böylelerinin hakkı zaten galibiyet değil, mağlubiyettir, cizye almak değil, cizye vermektir.

"Cizye", borcunu ödedi demek olan fiilinden bir nevi borç ödeme anlamını ifade eder. Taahhüt sahibinin kendi ahdi gereğince vereceği vergi demektir ki, hayatının ve hürriyetlerinin korunması karşılığında zimmetlerinde terettüp eder ve o şartla ödenmesi gereken bir vergi olur. Bunun Farsça kelimesinin Arapça'sı olduğu da söylenmiş ise de bunda şer'î ve hukuki açıdan dikkate alınması gereken bir özellik yoktur.

"An yedin" kaydı şu mânâlardan her biri için geçerlidir:

1. Hazır elden, çekingenlik göstermeden itaat ve hürmetle, ayrıca takip ve tahsiline lüzum göstermiyecek şekilde elini uzatarak,

2. Elden, naklen ve geciktirmeden,

3. Her biri kendi eliyle, vekili veya bir diğeri aracılığı ile değil,

4. Eli iş tutandan, gücü yetenden, kesbe, kazanıp çalışmaya kadir olandan, büluğa ermiş olandan ki, kazancı ve geliri olmayanlardan aciz ve fakirlerden değil,

Bu dört mânânın dördünde de "yed" kelimesi cizyeyi veren el demek olur. Alan el olması açısından ise:

5. Üzerlerindeki elden dolayı, yani kendi kendilerine canlarını ve mallarını ve diğer hukuklarını korumaktan aciz olmaları sebebiyle üzerlerinde bulunan koruyucu elin himayesine muhtaç olmalarından dolayı, o elin hakkı olarak demek olur ki, buna göre "el" kudret ve iktidar mânâsınadır.

6. Uzatılan elden, yani onlara yapılan ihsandan ve in'amdan dolayı, çünkü mağlup olmak, kuvvet ve istiklalden mahrum kalmak pek büyük bir zillet ve musibet olmakla beraber, böyle bir zillet durumunda bile cizye vererek katile esaretten kurtulup hayat hakkına ve hürriyete kavuşmak, dinin icaplarını yerine getiren âdil bir hükümetin himayesi altına girmek de büyük bir nimete ve ihsana nail olmak demektir ki, bu da şükürle karşılanması gereken büyük bir nimettir.

Buraya kadar ileri sürülen manalar da bu nimetin hakkı ve gereğidir. Ve işte "an yedin" kaydı bütün mânâları açığa çıkardığı ve akla getirdiği için "zillete mahkum olmuş ve küçülmüş olarak" kaydı da o zillet halini ihtardır. Çünkü o zillet hatırlanmadıkça bu nimetin kadri bilinmez.

"Ahkâm'ül-Kur'ân"da Ebubekr Cessas demiştir ki; kaydından murad eza görmeleri ve güçlerinin yetmiyeceği sorumluluklara mecbur edilmeleri değil, sadece hafife alınmaları, itibar görmemeleri ve aşağılanmalarıdır..."

Hiç şüphe yok ki, himaye olunmak ne kadar şayan-ı şükran bir nimet olursa olsun, himaye eden durumunda olmanın şerefi ve üstünlüğü karşısında yine de küçüklükten, zillet ve minnettarlıktan başka bir şey değildir. Görülüyor ki, bu âyette cizye Ehl-i kitap hakkında varid olmuştur. Ancak mecusilerin de bundan yararlanmaları

"Onlara ehl-i kitaba uygulanan usulü uygulayınız."(Muvatta, Zekât 42) 

hadis-i şerifi gereğincedir. Onların cizye ödeme konusunda Ehl-i kitap gibi oldukları hakkında görüş birliği vardır. Ancak onların kestikleri yenmez ve kadınlarını nikâhlamak da haramdır. Bu durum hadis-i şerifin devamı ile üzerinde ittifak edilmiştir. Maide Sûresi'nin bu konuyla ilgili

"Bugün size pak nimetler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemeği size helâl olduğu gibi, sizin yemeğiniz de onlara helâldir." (Mâide, 5/5 âyetine bk.)

Mecusilerin dışında kalan diğer müşriklere gelince: Yukarıdaki âyetlerde onlar için yalnızca İslâm zikredilmiş, cizye ödemelerine izin verilmemiştir. Burada da zaten cizye Ehl-i kitaba mahsustur anlamına gelen bir tahsis, bir hasr yoktur. Bundan dolayıdır ki, mesele ictihada bırakılmıştır.

İmam-ı Azam Ebu Hanife'ye göre; cizye mutlak olarak Ehl-i kitaptan ve Arap olmayan müşriklerden alınır; fakat Arap müşriklerden alınmaz, onlara ancak İslâm'a girmeleri teklif edilir.

Ebu Yusuf'a göre; Ehl-i kitap olsun veya olmasın Arap'tan alınmaz. Lâkin Arap olmayanların Ehl-i kitap olanlarından da müşrik olanlarından da alınır.

İmam Şafii'ye göre; Arap olsun, Arap dışı olsun Ehl-i kitaptan alınır, gerek Arap, gerekse Arap dışı putperestlerden alınmaz. İmam Malik ve Evzai ise "küffarın her türlüsünden alınır" demişlerdir.

26 Porno sitelerindeki üyeleri uyarmak için ayet hadis gönderebilir miyim? Malum orada çirkin resimler, görüntüler var, bu yüzden ayet, hadis vs.nin bulunması sakıncalı mı?

Hayır, böyle bir hizmet neden sakıncalı olsun. Kalbimizin yanında hem melek hem de şeytana ait mekânlar vardır. Aynı evde, hem salih hem de fasık insanlar oturmaktadır. İçimizden hem güzel rahmanî ilhamlar hem de kötü şeytanî telkinler gelip geçmekte ve bir anlamda zihnimizde yazılmaktadır. Onun için, Ayet ve hadislerin meallerini yazarak nasihatta bulunmakta bir beis yoktur.

Ancak böyle sitelere girerken aynı zehirlere bulaşmamak gerekir. Eğer faydalı olacağız derken biz zarar göreceksek başka yolları denemek gerekir. Dikkat edilmesi gereken noktalar şunlardır:

a. Söyleyeceklerimizi çok iyi taratarak söylemeliyiz. Çünkü her dediğimiz doğru olmak zorundadır. Fakat her doğruyu her yerde söylemeye hakkımız yoktur.

b.
Hz. Ali (ra) diyor ki: "Söyleyeceklerinizi öyle bir üslupla anlatın ki, Allah ve Resulü yalanlanmasın."

c.
Maksadımız bağcıyı dövmek değil, üzümü yemek olmalıdır. Böyle olursa Allah tesirini halk eder.

d.
Enaniyeti/benliğin dosyası kabarık olan bir çağda yaşıyoruz. Özellikle bu asırda bir sözün tesir etmesi için yumuşak bir üslup süzgecinden geçirilmelidir.

e.
İşi şahsiyetçiliğe dökmeden, karşılıklı mücadele düellosuna yer hazırlayan mevzilere girmeden barış atmosferinde yapmalıyız.

f. Özellikle, yanlış anlaşılmaya müsait ayet veya hadis meallerini vermeyelim.
Onları doyurucu ilmî perspektiften geçirebileceğimize ve açıklayabileceğimize kesin kanaat getirdikten sonra verelim. "Ata ot, ite et vermek gerekir, aksini yapmamak" çok önemlidir.

g. Hayırlı ve güzel bir iş yaparken, bizi o hayıra götüren yolların da güzel ve hayılrı olması gerekir. Eğer yol yanlış ise asla gitmemek gerekir.

h. Allah’ın muvaffak kılması ve başarıya ulaştırması niyet, samimiyet, ihlas ve istikamet ile olacaktır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Peygamberimizin tebliğ ve nasihat metodu nasıldı?

27 Hadislerde geçen Melhame-i Kübra hakkında bilgi verir misiniz?

Melhame-i bübra, kelime manası olarak çok büyük ve kanlı savaş anlamına gelmektedir.

Bu konuda değişik tasvirleri ihtiva eden hadis rivayetleri vardır. Diğer kıyamet alametleri gibi  bu da müteşabihtir, kesin olarak tayin edilmesi kolay değildir. Melhame-i Kübra,  kıyametin bir alameti olarak değişik zaman dilimlerinde farklı şekillerde boy gösteren farklı versiyonları olan bir kavram da olabilir.  Hadislerin farklı rivayetleri bu farklı olaylara da işaret etmiş olabilir. Hadis kaynaklarında geçen özellikleri nazara alındığında bu olayın Osmanlı topraklarında gerçekleşeceği anlaşılabilir. Biz konuyu fazla uzatmadan kendi kanaatimizi de pekiştiren şu hadislere bakabiliriz.

Abdullah b. Büsr anlatıyor; Resulullah (a.s.m) şöyle buyurdu:

“Melhame-i Kübra ile Kostantıniyye´nin fethi arasında altı sene vardır. Yedinci de Mesih Deccal çıkar.”
(Ebu Davud, Melahim, 4).

Muaz b. Cebel anlatıyor; Resulullah (a.s.m) şöyle buyurdu:

“Melhame-i Kübra, Kostantin’in fethi ve Deccalin ortaya çıkması (olaylarının hepsi) yedi ay içerisinde meydana gelir.”
(Ebu Davud, a.g.e; Tirmizî, Fiten, 58).

Ebu Davud, yukarıdaki hadis rivayetinin bu hadisten daha sahih olduğunu söylemiştir. Tirmizî de bu hadis için “garip” olduğunu söylemiştir.(bk. ilgili yerler).

Buna göre, Melhame-i Kübra’yı zaman itibariyle şöyle anlayabiliriz: Önce Melhame-i Kübra olacak, ardından Konstantiniye fethedilecek, ardından da Deccal çıkacaktır. İşte bu hadis rivayetinden hareketle denilebilir ki;

1. Melhame-i Kübra, Birinci Cihan Harbidir. Osmanlı topraklarının yedi düvel tarafından işgal edildiği bu savaş, İslam aleminde gerçekleşen en büyük savaştır.

2. Konstantiniye/İstanbul’un fethi ise, aynı savaşta İngilizler tarafından işgal edildikten birkaç yıl sonra yeniden kurtulmuş ve yeniden fethedilmiştir.

3.  Deccal'in çıkması ise, aynı savaşla bağlantılı olarak belli din düşmanı şahısların ortaya çıkması yanında, materyalist bir düşünce akımını temsil eden Avrupa ve Sovyetler Birliğinde genel olarak meydana gelen semavî dinlerin karşıtı cereyanlar da bu deccali simgelemektedir.

Hadiste ifade edildiği gibi, bu olayların hepsi altı-yedi yıl içerisinde gerçekleşmiştir. Tabii ki bu da nihayet bir yorumdur; isteyen katılır, isteyen katılmaz.

28 Kur’an-ı Kerime göre savaşta başarılı olmanın kuralları nelerdir?

1. Adetullah'a Uymak

Cenab-ı Hakk'ın insanlık alemi için koyduğu kanunlar vardır. Mesela, çalışan kazanır. Sabreden başarır… Hak davanın mensubu olmak, savaşta kazanmak için yeterli değildir. Nitekim, Allah'ın en sevgili kulu, en büyük insan Hz. Muhammed (asm.), Allah'a tevekkülle beraber, sebeplere yapışmaktan geri kalmamıştır. Mesela, Uhud'da iki zırh giymiş(1), Hendek Savaşında hendek kazmış, sipere girmiştir...

2. Sır Tutmasını Bilmek

Hz. Peygamber (asm.), Tebük Seferi dışındaki bütün savaşlarında hedefin neresi olduğunu önceden belirtmemiş, kinayeli ifadeler kullanmıştır. (2) "Sizden olmayanlardan sırdaş edinmeyin" ayeti, bu konuda bize yol göstermektedir. (Al-i İmran, 3/118)

3. Her Şeyi Her Yerde Söylememek

Resulullah döneminde çok hareketli günler yaşanmıştır. Müslümanlar Medine'ye hicret edince, kısmen emniyete kavuşmakla beraber, bütünüyle emniyette değildiler. Her an Mekkeli'lerin saldırma ihtimali vardı. Halk arasında zaman zaman "geldiler, geliyorlar" şeklinde dedikodular yayılmaktaydı(3). İşte, şu ayet böyle durumlarda yapılması gerekeni ders verir:
 

"Onlara, emniyet veya korkuyla ilgili haber geldiğinde bunu hemen yaydılar. Halbuki onu, Peygamber'e ve aralarındaki ulu'l-emr olanlara (söz ve tedbir sahibi yetkililere) bildirselerdi, elbette onlar, yapılması gerekeni bilirlerdi."
(Nisa suresi, 83)


Resulullah'ın ifadesiyle, "kişinin her duyduğunu söylemesi, ona yalan olarak yeter"(4). Her duyulanın doğru olması mümkün olmadığı gibi, her duyulanı, hemen her yerde söylemek de uygun değildir.

Bediüzzaman, bunu şöyle ifade eder:

"Her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir."(5)

Üstte zikrettiğimiz ayette, gazetecilerin de hallerine temas eden bir ihtar vardır. (6) Devlet sırrı olabilecek bir haberi, haber olarak geçmek, gazetecilik açısından cazip olabilir. Ama, bu haberi yaymak, düşmanların işine yarayacaksa, neşredilmemesi uygundur. Ayrıca, henüz doğruluğu kesinleşmeyen bir haberi, kesinleşmiş gibi vermek, kişi haklarını ihlal olduğu gibi, bir kısım kargaşalara da sebebiyet verir. Şu ayete kulak verelim:

"Ey iman edenler! Eğer fasıkın biri size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa, bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da, sonra yaptığınıza pişman olursunuz." (Hucurat, 49/6)

4. Savaşın Kurallarını İyi Bilmek

Resulullah (asm.), "Savaş bir hiledir" buyurur. (7) Resulullah'ın bu sözü, bazılarınca savaşta her türlü yalan, iftira gibi şeylerin mübah olduğu şeklinde anlaşılmıştır. Halbuki, tarihen sabit olan odur ki, Resulullah, asla yalana tevessül etmemiştir(8). Ama düşmanı aldatabilecek harp oyunlarını uygulamıştır. Başka yere sefer düzenliyormuş havası verip, asıl hedefine birden yönelmesi, Mekke'nin fethi öncesi, gece onbin yerde ateş yaktırması gibi durumlar buna örnek olarak verilebilir(9). Yine, savaşlarda uygulanan, bozguna uğramış gibi yapıp, düşmanı çember içine almak, soba borularını top gibi kale mazgallarına dizmek vb... hallerin hepsi "savaş bir hiledir" sözünün örnekleridir. Savaşta yalanın caiz sayılmasını da bu meyanda zikredebiliriz. (10)

5. Eleman Yetiştirmek

Savaşlarda galip gelmenin en sağlam yolu, eleman yetiştirmektir. Kalbi imanla dolu, yüreği cesaret yüklü, fikri yüce ideallerin takipçisi, eli san'atında mahir bir topluluk, dünyanın en kuvvetli topluluğudur. Böyle bir topluluk, sayıca az da olsa, nice çok topluluklara galip gelir.

"Nice az topluluklar, nice çok topluluklara Allah'ın izniyle galip gelmiştir." (Bakara, 2/249)

ayeti bu hakikati dile getirir. Bugün Amerika'yı ayakta tutan, iyi yetiştirdikleri bir azınlıktır.

Resulüllah (asm.)’ın  40 kişiyle dünyaya meydan okuması ve neticede galip gelmesi, eleman yetiştirmenin önemini gösterir.

Kaynaklar:

1-Tirmizi, Cihad, 17; Ebu Davud, Cihad, 68; İbnu Mace, Cihad, 18
2-İbnu Hişam, IV, 159
3-Bkz. Beydavi, I, 227
4-Acluni, II, 113
5-Nursi, Mektubat, s., 265
6-Yazır, II, 1403
7-Müslim, Cihad, 17; Tirmizi, Cihad, 5
8-Hamidullah, İslam Peygamberi, II / 1039; Ahmet Çelebi, İslam Düşüncesinde Cihad ve Savaş Siyaseti, Ter.Abdullah Kahraman, İz Yay., İst.,1994, s.98; Zuhayli, s.,57-60
9-Azzam, s., 196
10-İbnu Hanbel, VI / 454.

29 Allah Resulü (asm) suikastları ne için yaptırdı?

Hz. Peygamber (asm) bazı savaş suçlularını, Ebu Izze gibi, düşmanla iş birliği eden ve onları Müslümanlar aleyhine kışkırtan Yahudi Şair  Ka'b b. Eşref'i, bir devlet başkanı olarak emir verip öldürtmüştür. Ka'b b. Eşref şiirleriyle Hz. Peygamberi (asm) ve İslam kadınlarını da diline dolamıştı.

Bu tür ölüm emirleri birer suçun karşılığıdır. Hz. Peygamber (asm)'in onların ölümüne hükmetmesi ve ölüm emrini vermesi, devlet  başkanı ve en yüksek hakim mevkiinde olması sıfatıyladır. Bu konumda  olmayan birisi, kendince ve hukuksuz olarak insanların öldürülmesini emredemez ve suçluları cezalandıramaz. Bu durumun anarşiye yol açacağı ve doğru olmadığı açıktır. Bu takdirde can ve mal güvenliği ortadan  kalkacaktır.

Ebu Afek olayında ise, durum daha farklıdır. Bedir Gazasından sonra Yahudi Ebu Afek Müslümanları yeren şiirler kaleme aldı. Ayrıca o, insanları Hz. Peygamber (asm)'e karşı kışkırtıp durmaktaydı. Durum üzerine Neccar oğullarından Salim b. Umeyr kendi kendine onu öldürmeye karar verdi. Bu konuda ölümü göze almıştı. Ebu Afek'i kollamaya başladı ve bir yaz gecesi onu, Amr b. Avf oğulları suffasında uyurken, göğsüne kılıcını batırarak öldürdü. Amr b. Avf Oğulları Yahudileri onu kimin öldürdüğünü bilemediler. "Öldüreni bilseydik, biz de onu öldürürdük." dediler ve Ebu Afek'i öldürüldüğü yere defnettiler.

Burada Rasulullah'ın onayı ve emriyle bir suikast gerçekleşmiş değildi.

(Olay ve kaynaklar için bk. M. Asım Köksal, İslam Tarihi, I- XVIII, Şamil Yayınevi, İstanbul 1987, IX, 235)

İlave bilgi için tıklayınız:

Peygamberimizin Kab İbnu'l-Eşrefin öldürülmesini emretmesi ile ilgili hadis hakkında bilgi verir misiniz?..

30 Nefisle cihada "büyük cihad" denilmesi nedendir?

İnsan nefsi, şeytandan aldığı telkinlerle, insanı kötülüklere sevk eder. İşte, nefisle mücadele, bu telkinlerin tesirini kırar, etkisiz hâle getirir. Hz. Peygamber (a.s.m),

"Senin en zararlı düşmanın nefsindir."(1)

ifadesiyle, nefsin zararlarına dikkat çeker.

"Pehlivan, rakibinin sırtını yere getiren değil, öfke anında nefsine galip gelendir."(2)

diyerek, nefisle yapılacak mücadelenin zorluğunu bildirir.

"Mücahid, nefsiyle cihad edendir."(3)

sözüyle de nefis mücadelesinin bir cihad olduğunu anlatır. Tebük seferinden dönerken ashabına,

"Küçük cihaddan, büyük cihada döndük."(4)

demesi, nefisle yapılan cihadın büyük bir cihad olduğunu ders verir. Zaten, nefsiyle cihad etmeyen kişiden, düşmana karşı cihadda bir fedakârlık beklenemez.(5)

Sathi bir nazarla bakanlar, düşmanla savaşı daha büyük bir cihad olarak görebilirler. Halbuki, düşmana karşı cihadın başlangıcı, nefisle cihaddan geçer. Nefsiyle cihad etmeyen, düşmanla savaşamaz. Nefsine mağlup olan, düşmana da mağlup olur.

Nefisle olan cihad, bir ömür boyu devam eder. Düşmanla olan cihadda, aynı devamlılık yoktur. Düşmanla cihad esnasında, daha büyük bir cihad, insanın iç aleminde yaşanır. İnsanın nefsi, şeytandan aldığı direktiflerle, o insanı savaştan vazgeçirmeye çalışır, en azından cesaretini kırmak ister. "Geride çoluk çocuğun var. Ya yaralanıp sakat kalırsan?.. Hele ölecek olursan... Hanımın, çocukların perişan olur... vs... vs..." şeklinde nefisten feryatlar gelir. Bu sesleri aşabilenler, düşman karşısındaki cihadda başarılı olabilirler.

Ayrıca, nefisle cihadda mağlup olan, cehenneme gider. Düşmanla cihadda mağlup olup, hayatını kaybeden şehid olur, cennete gider.

Kaynaklar:

1. Acluni, I,143.
2. Buhari, Edeb, 102; Müslim. Birr., 106-108; Ahmed İbnu Hanbel, Müsned, Çağrı Yay. İst. 1981, I, 382.
3. Tirmizi, Fedailu'l-Cihad, 2.
4. Razi, XXIII, 72; Beydavi, II, 97; Bu rivayetin zayıf olduğu ifade edilmiştir. bk. Acluni, I,424.
5. Kadiri, I, 275.

31 Kur'an'da savaş hukukuyla ilgili ne gibi esaslar vardır?

Savaş öncesi, savaş esnası ve savaş sonrası olmak üzere, savaşla ilgili bir takım esaslar vardır. İslam, ciddi kurallar manzumesidir. Her hak sahibine hakkı verilmiştir. Bu meyanda kafirlerin de bir takım hakları vardır. Hamdi Yazır'ın dediği gibi, "hak, kafire dahi taalluk etse yine haktır... Kafirin küfrü, hukukuna tecavüzü mübah kılmaz." (1)

a. Savaş Öncesi ile İlgili Esaslar

1. Ahde Vefa (sözleşmelere uymak) :

İslam Devleti, gayri müslim bir devletle ahit (sözleşme) yapmışsa, o ahde vefa gerekir. Kur'an'ın ifadesiyle,

"Ahde vefa gösterin! Çünkü, ahitten sorulacaktır."(İsra, 17/34)

Müşriklere savaş ilanını takip eden ayette şöyle buyrulur:

"Ancak kendileriyle ahit yapıp da sonra ahde riayette kusur göstermeyen ve kimseye aleyhinizde arka çıkmayan müşrikler, bu hükümden hariçtir. Bunlara, ahitlerinin bitimine kadar ahidlerini yerine getirin. Şüphesiz Allah, müttakileri sever." (Tevbe, 9/4)

"Onlar size karşı doğru oldukça (ahitlerini bozmadıkça) siz de onlara doğru harekette bulunun." (Tevbe, 9/7)

Bu İlahi talimatlar doğrultusunda, Müslümanlar ahitlerine riayet etmişler, ahdi bozan taraf olmamışlardır. Asr-ı saadetten Huzeyfe b. Yeman'ın anlattığı şu olayı örnek olarak nakletmekte yarar görüyoruz:

"Bedir Savaşına katılmama engel şu oldu: Beni ve babamı Kureyş kâfirleri yakaladılar 'Muhammed'e mi gidiyorsunuz?' dediler. 'Hayır, dedik. Sadece Medine'ye gidiyoruz.' Bizden ahit aldılar ve serbest bıraktılar."

"Resulullah'a varıp durumu haber verdik. 'Yolunuza devam edin. Onlarla yaptığımız sözleşmelere uyarız, onlara galip gelmek için de Allah'tan yardım dileriz.' buyurdu."(2)

Karşı cephe ise, çoğu kere ahde vefa etmemiş, fırsatını bulunca ahdi bozmakta bir beis görmemişlerdir. Kur'an-ı Kerim, bu durumda olanları şöyle anlatır:

"Nasıl (müşriklerle ahit olabilir ki), size galip gelseler hakkınızda ne bir yemin ne de bir sözleşme gözetmezler." (Tevbe, 9/8)

Yani, bunlar galip gelseler, verdikleri sözde durmazlar. Faraza, "Kimsenin burnu kanamayacak." derler. Fakat katliam yapmaktan çekinmezler. Nitekim, tarih boyunca bunun çok örnekleri görülmüştür. Mekkelilerin Hudeybiye Barışını bozmaları, Yahudilerin sözleşmelere muhalif olarak Resulullah'a ve mü'minlere hıyaneti gibi olaylar, saadet asrından bazı nümunelerdir.

Bu şekilde ahde vefasızlığı adet edinenler hakkında İlahi hüküm şöyledir:

"Onları harbte yakalarsan, onlara uygulayacağın ağır ceza ile diğerlerini (arkalarındakileri) dağıt. Olur ki ibret alırlar."(Enfal, 8/56-57)

Hz. Peygamber (asm.), Ben-i Kureyza Yahudilerine bu hükmü tatbik etmiştir.(3)

Şu ayet de yine ahdi bozanlarla ilgilidir:

"Eğer onlar ahit yaptıktan sonra yeminlerini bozar ve dininize saldırıda bulunurlarsa, küfrün liderleriyle savaşın. Çünkü onların yeminleri yoktur. Olur ki vazgeçerler." (Tevbe, 9/12)

Ayetin sonunda "olur ki vazgeçerler" ifadesi, harbten maksadın karşı tarafı telef etmek, onlara zarar ve eziyet vermek değil, onların zulümden vazgeçmelerini temin etmek olduğuna dikkat çeker. (4)

Bir de karşı tarafın ahdi bozması şüpheli olabilir. Bu durumda yapılması gereken şudur:

"Eğer seninle ahit yapan bir kavimden bir hıyanetten korkarsan, savaş açmadan önce ahitlerinin sona erdiğini kendilerine ilan et. Çünkü Allah, hainleri sevmez." (Enfal, 8/58)

Ayetten anlaşıldığına göre, karşı tarafın ahdi bozup hıyanet ettiği net olarak belli değilse, önce onlara ahdin iptal edildiğini haber vermek gerekir. Birdenbire hücum etmek, caiz değildir.(5) Anlaşmanın iptalini haber vermek, mertçe bir tavır olacaktır. Yoksa karşı taraf, "Müslümanlar ahde vefasızlık gösterdi. Ahit varken bize saldırdı." diye yaygara koparacaklardır.

2. Hakka Davet

Hz. Peygamber (asm.), savaşa gönderdiği komutanlarına şu talimatı verir:

"Düşmanla karşılaştığında onları şu üç şeyden birine davet et. Hangisini kabul ederlerse, sen de kabul et.

1. Onları Müslüman olmaya çağır.

2. Kabul etmezlerse, cizye teklif et. (Yani, vergilerini verip İslam Devleti bünyesinde yaşamalarını iste.)

3. Onu da kabul etmezlerse, savaş!" (7)

Görüldüğü gibi, savaş en son çare olarak zikredilmiştir. Bu üç şey her zaman uygulanmayabilir. Müslümanlar, başka şartlarla da anlaşmalar yapabilirler. Hudeybiye Barışı, buna bir örnektir. (8)

b. Savaş Esnasında Yapılacak İşlerle İlgili Esaslar:

Savaş esnası, çetin bir hengamedir. Ölmek veya öldürmek yeridir. O esnada pek çok insan, itidalini kaybeder. Akıl bir köşede kalır, hisler ön plana çıkar. İşte, böyle bir hâlde iken ne yapılacağını şu ayetten öğreniyoruz:

"Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın ve aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah, aşırı gidenleri sevmez." (Bakara, 2/190)

"Sizinle savaşanlarla" kaydı, "savaşamayacak olan yaşlı, çocuk, ruhban ve kadınlarla savaşmayın" mesajını verir.(9) Ancak, kadınlar savaşıyorsa, onlarla da savaşılır.(10)

"Aşırı gitmeyin" ifadesi ise, kulak-burun kesmek gibi taşkınlıkları, yağmalamak gibi aşırılıkları yasaklar.(11)

Savaş esnasındaki durumlardan biri de eman isteyenlerin durumudur:

"Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınızda araştırın. Size selam verene, dünya hayatının menfaatine göz dikerek 'Sen mümin değilsin!..' demeyin. Allah katında çok ganimetler var. Önceden siz de öyle idiniz de Allah size lutfetti. Onun için, iyice araştırın (öldürmede acele etmeyin). Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır."(Nisa, 4/94)

Kaynaklar:

1. Yazır II, 1451.
2. Müslim, Cihad, 98.
3. Beydavi, II, 224; İbnu Kesir, VI,397-398; İbnu Hişam, III, 249-251.
4. Yazır, IV, 2468.
5. Azzam, s. 161.
6. Kutub, III, 1542.
7. Müslim, Cihad, 3; Tirmizi, Siyer, 48; İbnu Mace, Cihad, 38.
8. Azzam, s.151.
9. Beydavi, I, 108.
10. Sabuni, Revaiu'l-Beyan, I, 217.
11. İbnu Kesir, I, 328; Beydavi, I, 108; Sabuni, Revaiu'l-Beyan, I, 216-217.

32 Savaşın kaçınılmaz olduğu durumlarda, Müslümanların uymak zorunda olduğu ilkeler nelerdir?

Kur’an'ın cihad (adil savaş) ile ilgili olarak belirlediği ilkeler şunlardır:

1. Haklı savaş gerekçesi ilkesi:

Kur'an-ı Kerim'deki savaşın sebebi, düşmanın saldırı ve zulmüdür. Düşman Müslümanların yurtlarını basar, hicrete zorlar, can, mal ve din ve namus güvenliğini tehdit ederse, bu durum; savaşı zorunlu ve mecbur kılar.

Kur’an'a göre, düşman güçlere karşı verilecek savaşın gerekçesinin makul ve haklı olması gerekir. Esasen “istila”, “sömürü” ve “tecavüz” için yapılan savaşları tanımayan İslam dini (Bakara, 2/205 ; Nisa, 4/94 ; Kasas, 28/83 ; Şura,42/41-42) savaşa ancak Müslümanların can ve mal güvenliğini sağlamak, hak ve hürriyetlerini korumak, İslama ve İslam ülkelerine yönelik saldırıları önlemek amacıyla başvurulacağını hükme bağlamış ve meşru gördüğü bu savaşı da diğerlerinden ayırmak için ona cihad adını vermiştir.

2. Adil savaş ilkesi:

Adil savaş ilkesi, cihat fiilen başladığı zaman uygulanacak bir ilkedir. Bu ilkeye göre, savaş sadece savaşa iştirak eden tarafa yöneliktir. İslam’da düşmanı öldürmekten ziyada insanı kazanmak esastır. Bu amaçla, savaştan önce düşman İslam’ı kabul etmeye çağrılır, kabul etmezse itaat ve cizye (savaş tazminatı) teklif edilir. Bunlar yapılmadan cihada teşebbüs edilmez. Düşmana sunulan bu gerekçeler kabul edilmediğinde Allah’tan yardım dilenerek savaşa girilir.

Savaşa girildiğinde, Müslümanlar, “adil savaş ilkesi”ne göre adım atmak zorundadırlar. Bu ilkeye göre, savaşta vurulacak hedef sadece düşman askerleridir. Savaş sırasında çocuklar, kadınlar, yaşlılar, yatalak hastalar, mecnunlar, sakatlar öldürülemez. Savaşa iştirak etmeyen din adamlarına ve ihtiyarlara silah çekilmez, savaşa katılmayanlar (esnaf ve çiftçiler gibi sivil halk) katledilemez (Bakara, 2/191).

Savfan İbnu Assal (r.a) anlatıyor : “Resulullah (a.s.m) beni seriyyede savaşa gönderdi. Yola çıkarken şu talimatı verdiler:

“Allah’ın adıyla, ALLAH YOLUNDA YÜRÜYÜN. Allah’ı inkar edenlerle savaşın, işkence yapmayın, ahdinizi bozmayın. ganimeti çalmayın, çocukları öldürmeyiniz.” [Müslim, Cihad 3,(1731); Tirmizi, siyer 48,(1617); Ebu Davut, Cihad 90, (2612, 2613)]

3. Savaşta aşırı gitmemek ilkesi:

İslam, savaş hâlinde bile, insanî değerlere itibar eder. Savaş anında, dehşet ve vahşeti sergileyen şiddetli hiddetleri mutedil hale getirir. Savaşta bile ölçüyü kaçırmamayı bir temel prensip olarak kabul eder. İslam, aşırı ve haddi aşan tavırlara karşı müeyyideler getirmiştir. Bu nedenle, İslam hukukunda saldırıya ancak misli ile mukabele edilir; aşırı gitmek suçtur.

Kur’an-ı Kerim, düşmanla yapılan yüz yüze savaşta bile, aşırı gidilmesini yasaklar. Bu husus, şu ayet-i kerime ile beyan burulmuştur:

“Size karşı savaş açanlara, siz de Allah yolunda savaş açın. Sakın aşırı gitmeyin, çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.” (Bakara, 2/190)

Nitekim bir başka ayette de şöyle buyrulur:

“ Kim size saldırırsa siz de ona misilleme olacak kadar saldırın. Allah’tan korkun ve bilin ki Allah müttakilerle beraberdir.” (Bakara, 2/194)

4. Sulh ve barış ilkesi:

İslam, düşman tarafından teklif edilen sulh ve barış anlaşmalarına karşı barış ve sulh ile mukabele etmeyi prensip olarak kabul eder (Enfal, 8/61-63; Hucurat, 49/9). Kur’an,

 “Sulh (daima) hayırlıdır.”(Nisa, 4/128)

mesajı ile bütün dünyaya bu hakikati 1.400 seneden beri duyurmaktadır.

“Eğer onlar (savaştan) vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah gafur ve rahimdir.” (Bakara, 2/192) ayeti ile

“Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” (Bakara, 2/193)

ayeti de sulhun önemini vurgulamaktadır.

5. Esirlere iyi muamele etme ilkesi:

İslam, esirlere iyi muamele edilmesini emreder. Müslümanlar esirleri yedirmekle, aç ve susuz bırakmamakla mükelleftirler. Bu görevi de Allah rızası için yaparlar. (Bakara, 2/177; Enfal, 8/69-71; Muhammed, 47/4; İnsan, 76/8-12)

33 Asrımız alimlerinden Bediüzzaman'ın cihad anlayışı nasıldır?

Bediüzzaman’ın bir asra yaklaşan cihat hareketini birkaç paragrafa sığıştırmak elbette mümkün değil. Aşağıda kaydedeceğimiz birkaç cümleyi onun cihat anlayışına sadece bir işaret kabul ediniz.

Üstat Bediüzzaman, “Allah bize kâfidir, o ne güzel vekildir.” hakikatini bir hayat ve cihat düsturu yapmış, büyük bir mürşit ve eşsiz bir dava adamı olarak yaşamıştır.

Onun cihat hayatının en önemli devresi, şüphesiz, Yeni Said diye adlandırdığı dönemdir.

Batılılaşma hareketi nice mânevî değerlerin yıkımı pahasına olanca hızıyla sürüp giderken ve fesat komiteleri gençlerimizi dinsiz, ahlâksız yapmak için var güçleriyle çalışırken, Üstat bütün bu olup bitenleri şu cümlede özetliyordu:

“Karşımda müthiş bir yangın var.”

Ve ilave ediyordu: “İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor.”

Yaptığı hizmetin ana teması da bu iki cümlenin devamındaydı:

“O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.” Gençliği yakan bu alev, büyük Üstad'ın da içini yakıyordu.

Allah Resulünün (asm.),

“Onlar inanmıyorlar diye nerede ise kendini helâk edeceksin.” (Şuara, 26/3)

âyetiyle haber verilen o eşsiz şefkatine, bu asırda Üstat Bediüzzaman akıllmaz bir enginlikle mazhar olmuştu.

“Sen kâfirlere uyma. Onlara karşı Kur’an ile büyük bir cihatla cihat et.” (Furkan, 25/52)

âyetinden aldığı dersle, materyalizm, evrim ve sefahatten kaynaklanan bütün menfî cereyanları mağlûp edecek bir Kur’an tefsiri yazdı. Böylece, iman hizmetini ilme bina etmiş oluyordu.

Üstad'ın Sikke-i Tasdik-i Gaybî adlı eserinde “Risale-i Nur Şakirdlerinin Bir Fıkrasıdır” başlıklı bir yazı var. Bu yazıda “bin üç yüz otuz iki” tarihinden söz edilir ve “O tarih, mebde-i cihadıdır. O tarihte “İşârât-ül İ’caz Tefsiri”nin neşriyle mücahedeye başlamış” şeklinde bir kayıt düşülür.

O tarihte Üstad, Pasinler cephesinde bir yandan Ruslar’la harp etmekte bir yandan da talebesi Habib’e Kur’an nüktelerini kaydettirmektedir. Kendisi savaş üzereyken, “mebde-i cihadının” yani cihada başlama tarihinin, bu tefsirin telif tarihi olarak kabul edilmesi çok enteresandır. Demek ki, asıl cihat, insanlara hak ve hakikati anlatmaktır.

Üstad, Pasinler cephesinde savaşırken istikbâlde yapacağı büyük cihadın da temelini atıyordu. Bu defa elinde silah yerine kağıt ve kalem bulunacaktı. Onun kalemi de kılıç vazifesi görecekti, ama “elmas kılıç”; bu tabir kendisine aittir.

Elmas kılıç... Bu kılıçta zorlama yoktur. Bu kılıç kafa kesmez, yanlış fikirleri keser. Bu kılıç kalbe saplanmaz, batıl inançları söker atar. Bu kılıçla bir çeşit ameliyat yapılır, ama bu ameliyatın bedenle ilgisi yoktur, ruha nüfuz eder, kalbe girer, akla ulaşır ve hastayı incitmeden yapacağını yapar.

Bu cihadın ismi de yine kendi ifadesiyle “cihad-ı mânevî” dir.

“Hem dâhildeki cihad-ı mânevî; mânevî tahribata karşı çalışmaktır ki; maddî değil, mânevî hizmetler lâzımdır. Onun için ehl-i siyasete karışmadığımız gibi, ehl-i siyaset de bizimle meşgûl olmaya hiçbir hakları yok.” (Emirdağ Lâhikası-II, 151. Mektup)

Üstad, elmas kılıçla yaptığı bu mânevî cihadında muvaffak olmuş bulunuyor. Nasıl mı? Tabiatçılara karşı “Tabiat Risalesi”ni kaleme aldı ve onların fikirlerini yerle bir etti. Âhireti inkâr eden sapıklara karşı, “Haşir Risalesi”ni kaleme aldı ve âhiretin varlığını aklî ve naklî delillerle harika bir şekilde ortaya koydu.

İslâm kardeşliğini konu alan “Uhuvvet Risalesi”yle, düşmanlık, kin, haset, gıybet, iftira gibi kardeşliği yaralayan bütün düşmanlara karşı bir mânevî cihat yaptı.

Irkçılıkla ilgili bir risale telif edereki, birlik ve beraberliğin bu en korkunç düşmanını aklî ve naklî delillerle perişan etti.

Yüz otuz parça risalenin her birinden burada söz etmek elbette kâbil değil. Ama bu birkaç misâlle de açıkça görüldüğü gibi Bediüzzaman’ın cihadı, mânevî bir cihattır; bir fikir hareketi, bir iman ve ahlâk seferberliği, bir kardeşlik meş’alesidir. Bu cihadın siyasetle bir ilgisi olmadığı onun şu ifadelerinde açıkça görülmektedir.

“Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok.”(Mektûbat)

“Din dahilde menfî bir surette istimâl edilmez.”(Sünuhat)

“Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslâh etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır; nifaka inkılab eder.” (Lem’alar)

Eğer insanlığın mânevî kurtuluşa ermesini istiyorsak, bunun yolu siyasetten değil, tebliğden geçer, ilimden geçer, İslâm’ı en güzel şekilde temsil etmekten geçer.

34 Cihadı, başkalarını zorla İslam'a sokma şeklinde anlatıyorlar. İslam'da cihat nedir; nasıl yapılmalıdır?

Cihad, cidal ve kıtal birbirine yakın gibi görünürler, ama aralarında belirgin farklar vardır. Kıtalde savaşmak, katledip öldürmek esastır. Cidal, bir üstünlük kavgası, menfaat çekişmesi, galibiyet mücadelesidir. Cihad ise “gayret etmek, ceht etmek, olanca gücünü ve kuvvetini sarf etmek” demektir.

Fakat, cihadta bir şart var ki onu diğerlerinden net biçimde ayırır; “fisebilillah” yani Allah yolunda olma şartı; Kur’an namına ve İslâm uğrunda olma şartı. “Savaş ve cidal” ancak bu şartın gerçekleşmesi hâlinde “cihad” olurlar.

Cihadı doğru değerlendirmemizi sağlayan bir İlâhî irşat:

“Ey iman edenler! Sizleri acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi? Allah ve Resulüne iman edip, mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz.” (Saf, 61/10-11)

Demek ki cihadta gaye, âhiretimiz için bir ticaret yapmaktır. Cihadın bazı külfet ve meşakkatleri olsa da bunlar insanın o acıklı azaptan kurtulması yanında hafif kalırlar.

O hâlde, cihad başkalarını öldürüp cehenneme göndermek için değil, nefsimizi ve diğer nefisleri cehennemden kurtarmak için yapılır. Cihad, bu yönüyle, insan kurtarma savaşının adıdır.

“Sulh hayırdır.”(Nisa, 4/128)

emrini alan Allah Resulü (asm.) insanları durmadan hidayete çağırmış, bu çağrıya karşı çıkanların zulüm ve işkencelerine uzun süre sabırla karşı koymuş ve daha sonra İlâhi fermanla kendisine savaş izni verilmiş.

Harp eden mü’minlere malî destek sağlamak cihad olduğu gibi, sulh zamanında bir kısım malını insanlık âleminin ebedî saadeti için harcamak da büyük bir cihadtır.

Harbe iştirak etmek cihad olduğu gibi, insanların iman şerefine kavuşmaları ve müminlerin günah ve isyandan kurtulmaları için bir şeyler yapmak, bu hususta kafa yormak, mesai harcamak da cihaddır.

Böyle ulvî bir gaye taşımaksızın sadece ülkeler fethetmek, insanlara hükmetmek ve lüks içinde yaşamak gibi fâni hedeflere yönelik savaşlar “fisebilllah” şartını taşımadıkları için cihad değildirler.

Harpte maksat ne olmalıdır? Bu sorunun cevabını iki maddede özetleyebiliriz:

“Bize saldıran yahut saldırıya hazırlanan düşmana karşı kendimizi müdafaa etmek.” ve

“Zâlim devletlerle savaşarak, insanlığa hürriyet ve hidayet yolunu açmak.”

“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256)

Ancak, cennet yolunu zorla kapamak isteyenlerle de savaşmak gerekir. Eğer birtakım insanların hak ve hakikate ermesine bir başka grup engel oluyorlarsa, bunlarla savaş etmek de cihadtır. Bunda başarı sağlandıktan sonra kişi inancında serbest bırakılır. Dilerse İslâm’ı kabul eder, dilerse kendi dininde yaşamaya devam eder. İkinci yolu tercih ederse cizye verir. Bu vergi, savaşlara katılmamanın ve İslâm ülkesinde her türlü can ve mal güvenliği içinde yaşamanın bedelidir.

Elmalılı Hamdi Yazır, savaşı, “harb-i ıslâh ve harb-i ifsad” diye ikiye ayırır ve müminlere emredilen harbin “ıslâh harbi” olduğunu beyan eder. Cihada çıkan müminleri de “azaba müstehak olan bir kavme Hak namına azab vermeye memur bir el” olarak görür.

O halde, savaşı bir ibadet anlayışıyla yapmak ve bu ibadetin kaidelerine de en ince teferruatına kadar uymak gerekiyor:

“Antlaşma yaptığınızda Allah’ın ahdini yerine getirin.” (Nahl, 16/91)

emrine uyulacaktır.

“Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. (Allah’ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.” (Bakara, 2/190)

fermanına kulak verilecek, his ve hevese kapılmaktan, aşırı gitmekten sakınılacaktır.

Kadın, çocuk, ihtiyar gibi harbe iştirak etmeyenlere ilişilmeyecektir. Ve böyle nice kurallara aynen uyulacaktır. 

Cihadın en büyüğü en büyük düşmana karşı yapılanıdır.

“Senin en zararlı düşmanın nefsindir.”

hadis-i şerifi bu büyük düşmanı “nefis” olarak belirler.

Tebük seferi dönüşünde Allah Resulünün (asm.) mübarek ağzından dökülen şu hikmet çağlayanı bizim için ne büyük derstir:

“Küçük cihadtan büyük cihada döndük.”

Nefisle cihad, gerçekten, büyük cihadtır. Her anımız bu cihadla geçer. Bir anlık gafletimiz bize çok pahalıya mal olabilir. Maddî cihad ise sürekli değildir. Sulh zamanında müminler bu cihadla mükellef tutulmazlar.

Haricî düşmana mağlûp olmak insana ya şehitlik ya gazilik kazandırır. Nefisle mücadele ise öyle değildir. Bu savaş mutlaka kazanılmalıdır, mağlubiyetin sonu cehennem azabıdır.

Nefis denilince akla hemen şeytan gelir.

“Şeytan, sizin için bir düşmandır. Siz de onu düşman tutunuz.” (Fatır, 35/6)

“Şeytanın adımlarına uymayın (arkasından gitmeyin). Çünkü o sizin için apaçık düşmandır.” (Bakara, 2/168)

Demek oluyor ki, en büyük cihad nefisle ve şeytanla yapılan cihadtır. Düşmanla yapılan harpler ancak üçüncü sırada yer alır.

35 Şehit olmak için dua etmek caiz mi?

Bir insanın ölmek için dua etmesi caiz değildir; ancak şehit olmayı istemesi caizdir. Bu hususta Allah Rasulu (a.s.m )'nun ifadeleri şöyledir:

Hz. Enes ( r.a ) anlatıyor. Rasulullah (a.s.m) buyurdular:

"Sizden hiç kimse maruz kaldığı bir zarar sebebiyle, ölümü temenni etmesin. Mutlaka onu yapmak mecburiyeti hissederse, bari şöyle söylesin: 'Rabbim! Hakkımda hayat hayırlı ise, yaşat; ölüm hayırlı ise canımı al.' " ( Buhari, merda,19)

Açıklama:

1. Hadiste Rasulullah (a.s.m)'ın ilk muhatabı, ashab-ı kiram ise de kıyamete kadar gelecek bütün Müslümanlar aynı şekilde muhatap olmaktadırlar, yani yasak hükmü bakidir.

2. Hadiste mevzu bahs edilen "zarar" için, seleften bir çoğu "dünyevi zarar" demiştir. Buna göre, kişi "dinde fitneye düşmek" gibi dini bir zarar mevzu bahs olacak olsa, hadisteki nehyin dışında kalacağı belirtilmiştir.

36 Tebliğ, irşat, emri bilmaruf arasındaki fark nedir?

- Tebliğ: sözlük anlamı itibariyle ulaştırmak manasına gelir. Devlet yönetiminde “tebliğ-tebellüğ” bilinen kavramlardır. Örneğin, bir mahkeme, bir adama -mahkemeye gelmesi için- çıkardığı bir celpnameyi ona ulaştırdığında, bunu “tebliğ” etmiş olur. Kişi de bunu aldığında  tebellüğ etmiş olur.

İslam literatüründe bir terim olarak tebliğ sözcüğü, Kur’an ve sünnetin mesajlarını birilerine ulaştırmak anlamına gelir.

Tebliğin ilk safhası Hz. Peygamberin Kur’an  metnini insanlara ulaştırması ile gerçekleşmiştir. İkinci safhası, insanların bilmediği hususları, bilmediği Kur’an ayetlerinin manasını onlara ulaştırmak, bildirmek, beyan etmektir. Kur’an’da bu safha “tebyin=beyan etmek, açıklamak” olarak ifade edilmiştir.

- İrşad kavramı; Kur’an’da rüşd, reşad, râşid, reşîd ve mürşid şeklindeki türevleriyle geçmektedir. İrşat: İnsanlara hak yolu göstermek, dünya ve âhiretle ilgili zarar ve yararları anlatmaktır. Fert ve cemiyet olarak insanlığın yararına olan faydalı ve hayırlı yola “rüşd”, bu doğru yolu kendi şahsında benimseyip gösterenlere “reşîd”, “râşid”; onu başkasına gösterip benimsetmeye çalışan kimseye de “mürşit” adı verilir.

İrşat kelimesi, maddi mânâda da "yol gösterme" anlamında kullanılması mümkün olmakla beraber, asıl kullanılışı, aklî-manevî yolu göstermek içindir. Dolayısıyla irşat, din terminolojisinde hidâyet kavramı ile eş anlamlı olarak kullanılmıştır. Ancak "hidâyet" kavramı genellikle Allah’a nispet edildiği halde, "irşat" kavramı insana da nispet edilmektedir.

- Emri bil-maruf ise, güzel şeylerin yapılmasına gayret etmektir. Maruf, sözlük anlamı itibariyle, maruf olan, tanınan-bilinen şey demektir. Terim olarak iyilik anlamına gelir. Çünkü iyi olan şeyler genelde herkes tarafından bilinir, tanınır.

Ancak, emri bil-maruf kavramı, Allah’ın emrettiği güzelliklerdir. Alimlerin büyük çoğunluğuna göre, Allah neyi emretmişse o iyidir, güzeldir, neyi yasaklamışsa, o çirkindir, kötüdür. 

Buna göre emri bil-maruf kavramı, Allah’ın emirlerini başkalarına iletmektir.

Bu açıdan bakıldığında; tebliğ, irşad, emri bilmaruf arasında sıkı bir ilişki vardır: Emri bilmarufu yapan kimse, aynı zamanda Allah’ın emrini ona tebliğ etmiş ve onu hak yola irşat etmiş olur.

Ancak, bu üç kavram arasında ufak bir nüans vardır:

Tebliğ, genel anlamıyla Allah’ın bir emrini veya yasağını bir kimseye ulaştırmaktır. İrşad ise, Allah’ın emrini sadece tebliğ etmekle yetinmeyip, onu o emre itaat etmesi için gereken yönlendirmeyi yapmaktır. Emri bil maruf ise, yasaklar kısmını içine almayan daha hususî bir tebliğdir.

Özetle, emri bil-maruf-nehyi anil-münker; Allah’ın bütün emir ve yasaklarını birilerine tebliğ edip ulaştırmayı; irşat ise, bunları ulaştırmakla beraber, muhatapları yönlendirmeyi da ifade etmektedir.

37 Hasan Sabbah fitnesi hakkında bilgi verir misiniz?

Hasan Sabbah zeki bir insandı. Ne var ki, insanoğlu –sınır tanımadan- akıl ve zekâsını nefsinin emrinde kullandığı zaman, canavardan daha zararlı hale gelebiliyor.

Hasan Sabbah da böyle zeki bir canavar rolünü oynamış ve hayatı pek çok efsanelerle çerçevelenmiş, İsmaililiğin en tanınmış ismi haline gelmiş, bu mezhebin içinde kendi ekolünü kurarak, terör hareketleriyle dünyaya dehşet saçmış bir kişidir.  On iki yıl boyunca bölgeyi yakıp yıkan İbn-i Aktaş ölünce meydan tamamen Hasan Sabbah’a kaldı. İran’daki İsmailililer’in yeni lideri artık Hasan Sabbah’tı.

Devrin önemli ilimlerini öğrenmiş, kimya, sihir, gizem ve simya ile uğraşmış, Kahire’de İsmaili mezhebinin gizli sırlarını öğreten Darü'l-Hikme’ye devam etmiş ve İran’daki İsmaililiğin ileri gelenlerinden biri olmuştur.

Hasan Sabbah, İran’a dönerken Alamut Kalesi’ni gördü, çok beğendi, ileride işine yarayacağını düşündü, oraya yerleşti ve çok geçmeden adamlarıyla harekete geçerek Alamut’u ele geçirdi. Burada kendisine ait yöntemler geliştirdi. Mezhep yönünden kendisine bağlı adamlarını “ölüm makinesi” haline getirecek bir yol buldu. Sarp kayalıkların üzerinde olduğu için zapt edilmesi güç olan kalede âdeta bir yalancı cennet oluşturdu. Ağaçlıkların, havuzların ve çiçeklerin olduğu bu yalancı cenneti kendine -ölümüne bağlı- fedailer yetiştirmek için kullandı.

Hasan Sabbah Şiâ'nın Bâtıniye koluna mensup olup, Şiâ hareketinin gelmiş geçmiş en büyük bozguncularından biridir. Asya'da ilk defa kelimenin tam anlamı ile anarşizmi o kurumsallaştırmıştır. Alamut Kalesi'nde sistematik bir biçimde her türlü terör hareketlerini plânlamış, uygulama sahasına koymuştur.

Hasan Sabbah, "Selçuklu İmparatorluğu"nun imansız bir düşmanı idi. Amacı, Selçuklu İmparatorluğu'nu yıkmak, Şiâ fikriyatının gelişmesine engel olan bu güçlü devleti ortadan kaldırmaktı. Bu gayesini gerçekleştirmek için "Cennet tasvirlerine uygun" bir bahçe inşâ ettirdi. Bu bahçede göz kamaştırıcı köşkler yaptırdı. Bu bahçede ve köşklerde özel yetiştirilmiş şarkıcılar, cennet hûrilerini andırır genç kızlar vardı.

Hasan Sabbah'ın adamları değişik bölgelerden yaşlarında cesaretli, atılgan gençleri toplayarak Alamut Kalesi'ne getirirlerdi. Bu gençlere önce cennet ve cennetin zevk ve eğlenceleri anlatılırdı. Sonra bu gençler uyuşturucu maddeler ile uyutulur “cennet bahçesine” indirilirdi. Orada ayılan gençler, gözlerini açtıklarında karşılarında muhteşem köşkler, huri gibi kızlar, rengârenk çiçekler, meyve bahçeleri görünce, Hasan Sabbah'ın müjdelediği cennete girdiklerine gerçekten inanırlardı. Günleri zevk ve safa ile geçerdi. Bir müddet sonra tekrar uyuşturucu ile uyutulur ve cennet bahçesinden çıkartılırlardı. Artık bu gençlerin en büyük arzuları, Hasan Sabbah'ın bu cennet bahçesine tekrar girebilmek olurdu. Şeyhü'l-Cebel Hasan Sabah bu dessas plânı ile birtakım gençleri kendine bağlamış, onları kendisinin “intihar timleri” haline getirmişti.

Şiâ Şeyhi Hasan Sabbah bir kimseyi öldürtmek istediği zaman, bu gençlerden birisini çağırır, “Git filân kimseyi öldür, bu işi başarır gelirsen seni cennete gönderirim. Eğer ölürsen meleklerimi gönderir seni cennete aldırırım.” derdi. Böylece cennet aşkı ile yanıp tutuşan bu gençler, şeyhin bu emrini mutlak bir teslimiyetle yerine getirir, istenen adamı ne pahasına olursa olsun öldürürlerdi.

Hasan Sabbah, tam otuz üç yıl Alamut Kalesi'nde, bu kanlı faaliyetlerini sürdürdü. İran Şiîlerinin bu anarşist şebekesi, yüzlerce, binlerce Müslüman’ın kanına girdiler. Sosyal huzuru kaçırdılar, terör estirdiler. Dirayetli bir devlet adamı olan, Selçukluların dünyaca meşhur veziri, Nizâmülmülk'ü şehit ettiler. Şiîlerin yayılmasına mani gördükleri âlim ve fakihler, Hasan Sabbah'ın fedaileri tarafından katledildiler.

Şiâ Şeyhi Hasan Sabbah'tan sonra, halefleri de aynı yoldan yürüdüler. Selçuklu veziri Ebû Nâsır, bunlar tarafından katledildi. Halife Müsterşid de bu anarşistler tarafından şehit edildi. Bâtınilerin tarih boyunca yapmış oldukları tahripler yalnız masum ve müdafaasız insanları öldürmekle kalmamış, bunlar, aynı zamanda şehirler basmış, kervanlar yağmalamış, mukaddes beldelerde bile kan dökmekten geri kalmamış, katliâm yapmışlardır. Meselâ, Şiâ'nın Bâtıniye koluna mensup Cennabi oğlu Ebû Tahir, etrafına topladığı birkaç bin çapulcuyla hicri 311 yılında hacca gitmekte olan hacıları pusuya düşürerek çoğunu kılıçtan geçirdi, mallarını yağmaladı.

Hicri 317 yılında da aynı çete yine Hac mevsiminde Arafat'tan Mekke'ye dönen hacılara saldırarak hepsini kılıçtan geçirdi. Bu toplu katliâmdan kurtulan bir kısım hacılar Kâbe-i Muazzama'ya sığındılarsa da bu anarşistler, Kâbe'ye girdiler ve onları da Beytullah'ın içinde şehit ettiler. Hattâ bir kısmının cesetlerini zemzem kuyusuna attılar. Kâbe'nin örtüsünü yağma ettiler. Ebû Tahir, Kâbe'nin kapısını ve Hacerü’l-Esved'i söküp götürdü. Hicri 339 yılına kadar tam yirmi iki sene Hacerü’l-Esved bunların elinde kaldı. O zamanki Bağdat hükümeti bu gözü dönmüş Şiâ çapulcularından Hacer-i Esved'i geri almak için 50.000 altın teklif etti. Bu teklifi reddettiler. Nihayet Afrika'daki Fâtımilerin “Mehdi”sinin şiddetli tehdidi üzerine Hacer-i Esved'i iade ettiler. (İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, c.8, s.307)

38 "Peygamber, savaşta kadınların ve çocukların öldürülmesinin bir sakıncası olmadığını söyledi" hadisine göre, savaşta çocukların öldürülmesi caiz midir?

Soruda geçen hadiste özetle şu ifadelere yer verilmiştir: “Gece müşriklere yapılan baskınlarda kadın ve çocuklar da ölüyor, bunun hükmü nedir?” şeklindeki soruya karşı Peygamberimiz (a.s.m) “onlar da onlardan (müşrik olanlardan)dır” şeklinde cevap vermiştir.(bk. Buharî, Cihad, 146; Müslim, Cihad, 26/h.no: 1745).

İmam Nevevî ve İbn Hacer’e göre, bu hadiste “kadın ve çocukların kasten öldürülmesi olayından” değil, “müşrik erkeklere atılan (ok-mızrak gibi) silahların yanlışlıkla/bir kasıt olmaksızın onlara isabet etmesi” veya “onlara dokunmadan düşman erkeklere ulaşma imkânı olmadığı durumlardan” söz edilmektedir.(bk. Nevevî, İbn Hacer, ilgili hadisin şerhi).

Bununla beraber, Hz. Peygamber (a.s.m) daha sonra kadın ve çocukların öldürülmesini kesin olarak yasaklamıştır.(İbn Hacer, a.g.y; Buharî, Cihad,147,148;  Müslim, cihad, 24,25/h. No: 1744; Ebu Davud, cihad, 121;  Tirmizî, Seyr,9;  İbn Mace, cihad, 30;  Darimî, Seyr,25;  Ahmed b. Hanbel,2/122,123 ). Bu hadislere dayanan dört mezhebin ittifakıyla -bizzat savaşa katılmayan- kâfirlerin kadın ve çocuklarının öldürülmesi caiz değildir.(bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 6/421-423).

İmam Malik ve Evzai’ye göre, düşman kadın ve çocukları önlerine koyup onları bir zırh olarak kullansalar bile öldürülmezler.(İbn Hacer, Fethu’l-Barî, 6/147).

Semure ibnu Cündeb (radıyallahu anh) anlatıyor: ''Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: ''Müşriklerin yaşlılarını öldürün, fakat tıfıllarına yani henüz tüyü çıkmayanlara dokunmayın.'' (Ebu Davud, Cihâd 121, (2670); Tirmizi, Siyer 28, (1583)

Bu gibi hadislerde yer alan “Şuyuh” kelimesi çok yaşlı olanlardan ziyade, güçlü kuvvetli, dayanaklı erkek anlamında kullanılmıştır.(bk. Avnu’l-Mabud, Tuhfetu’l-Ahvezî, ilgili hadisin şerhi)

Nitekim, piri fanî anlamındaki yaşlıların öldürülmesi de yasaklanmıştır. Hz. Enes’in bildirdiğine göre Resulullah (a.s.m) -savaşa giden askerlerine hitaben- şöyle buyurdu:

“Allah’ın adıyla, Allah’ın inayetiyle ve Resulullah’ın dini üzere (cihad etmek üzere) yürüyün. Sakın piri fani yaşlıları, çocukları, kadınları öldürmeyin. Ganimetten bir şey çalmayın, ganimetlerinizi toplayıp uygun bir şekilde muhafaza edin. İyi davranış sergileyin, şüphesiz Allah iyi, güzel davrananları sever.”(Ebu Davud, Cihad, 90;  Neylu’l-Evtar,7/246).

39 Bir Müslüman devlet, diğer Müslüman devlete karşı savaş açabilir mi?

Bir Müslüman devlet diğer Müslüman devlete savaş açamaz, kardeş kardeşi vuramaz. Bu, şahıs plânında da devlet çapında da böyledir. Resûl-i Ekrem Efendimiz, değil bir Müslümanın diğerine kurşun atmasını, silâhını ona doğru yöneltmesini dahi yasaklamış ve şöyle buyurmuştur:

“Sizden biriniz Müslüman kardeşine silâhını yöneltemez, ona işarette bulunamaz.” 

İhtilâflar, görüşmeler yoluyla halledilmelidir. Şayet ihtilaf ikili görüşmelerle halledilmezse hakem heyeti seçilir.Tarafların hakemin verdiği hükme rıza gösterme mecburiyeti doğar. Buna rıza göstermeyen ise haksız olur, çıkan savaştan mesul duruma girer. Burada dikkati çeken husus, ortada hakemlik yapan heyetin gerçekten de tarafsız olması, sadece haklının yanında bulunmasıdır.

Konuyla ilgili olarak Kur'an-ı Kerim'de Rabbimiz şöyle buyurmuştur:

“Eğer müminlerden iki topluluk birbiriyle vuruşursa, onların aralarını bulun. Buna rağmen biri öbürüne saldırırsa, bu saldıran tarafla, Allah’ın emrine dönünceye kadar siz de vuruşun. Döndüğü takdirde aralarını hakkaniyetle düzeltin ve hep âdil olun, çünkü Allah âdil olanları sever.”(Hucurat, 49/9)

Bir Müslüman ülke başka bir Müslüman ülkeye saldırır, zulmeder, kan akıtırsa, savunma amaçlı olarak savaş kaçınılmaz olabilir. Bu durumda ise saldıran taraf mesul olur. Müslümanların görevi ise masumların yanında yer almaktır.

40 Cihadın kısımları nelerdir?

Cihat başlıca dört kısma ayrılır.

1. Cehalete Karşı Cihat:

Bu cihat, insanlara hakkı, doğruyu ve güzeli öğretmektir. Kuran-ı Kerimde Cenab-ı Hakk, Peygamber Efendimize hitaben şöyle buyurur:

“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 16/125)

Bir başka ayet-i kerime:

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve fenalıktan men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erişenler onlardır.”(Âl-i İmran, 3/104)

Kur’an-ı Kerim sadece bir kavmin değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanların maddî ve manevî, ferdî ve içtimaî yaralarını tedavi etmeye kâfi İlâhî bir tiryaktır. Bu tiryakı bütün insanlığa takdim vazifesi Müslümanlara verilmiştir.

2. Nefisle Cihat:

Bir ayet-i kerimede nefsin desiselerine karşı müminler şöyle ikaz edilirler:

“Heva ve hevesine uyma, sonra seni Allah yolundan saptırır.” (Sad, 38/26)

Peygamber Efendimiz (asm.)'da

“Cihadın en büyüğü nefisle cihattır.” ve

“Senin en büyük düşmanın, içinde bulunan nefsindir.” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, Beyrut, I/143, Hadis No: 413)

hadis-i şerifleriyle bu cihadın önemine dikkatimizi çeker. Nitekim, bir harp dönüşünde,

“Küçük cihattan büyük cihada döndük.” (Kenzu’l-Ummal, IV/430, Hadis No: 11260)

buyurmakla nefsi yenmenin düşmanla harp etmekten daha zor ve daha önemli olduğunu çok veciz bir şekilde dile getirir.

3. Şeytana Karşı Cihat:

Kur'an-ı Kerim'de,

“Şüphesiz ki şeytan sizin için bir düşmandır. Siz de onu düşman tutun.”(Fatır, 35/6)

ayet-i kerimesiyle insanlara en büyük düşman olarak şeytan gösterilmiş, dolayısıyla da en büyük cihadın, bu en büyük düşmanla yapılan cihat olacağına dikkat çekilmiştir.

4. Silahla Harp Etmek:

Bu cihat devamlı olmadığı gibi herkese de farz değildir. Devletin yeterli gücü bulunması hâlinde cihat farz-ı kifayedir; yani bir gurup insanın cihat etmesiyle diğer insanlardan bu vazife düşer.

41 İslam'a yapılan saldırılara karşı cihad nasıl yapılır? Günümüzde, gerek dinimize gerekse Allah'a ve Hz. Muhammed'e bir çok saldırıda bulunuluyor, bu savaş yapmamızı gerektirmez mi?

Cihat: “Bütün gücünü sarf ederek çalışmak”, “Düşmanla savaşmak”

Cihat, cidal ve kıtal. Birbirine yakın gibi görünürler ama aralarında belirgin farklar var. Kıtalde savaşmak, katledip öldürmek esas. Cidal, bir üstünlük kavgası, menfaat çekişmesi, galibiyet mücadelesi. Cihat ise gayret etmek, olanca gücünü ve kuvvetini sarf etmek mânâsına geliyor. Fakat, cihatta bir şart var ki, onu diğerlerinden net biçimde ayırır; “fisebilillah” yani Allah yolunda, Kur’an namına ve İslâm uğrunda olma şartı. “Savaş ve cidal” ancak bu şartın gerçekleşmesi halinde “cihat” olurlar.

İnsan niçin yaratılmıştır? Bu sorunun cihat ile yakın ilgisi var. Sorunun cevabını “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” meâlindeki âyette buluyoruz. İnsanlar, Allah’a iman ve itaat etmek, O’nun marifetinde mesafeler kat etmek ve rızasına ererek cennete uçmak için bu dünyaya gönderilmişler. İşte hem hayrı, hem de şerri işlemeye kabiliyetli kılınan ve bu noktada büyük bir imtihana tâbi tutulan insanoğlunun cennet ehli olmak için vermesi gereken mücadelenin ismi cihattır.

“...Kömür gibi olan ervah-ı sâfileyi, elmas gibi olan ervah-ı âliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların hilkatıyla ve sırr-ı teklif ve ba’s-i enbiya ile, bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış.” (Bediüzzaman, Mesnevî-i Nuriye)

Bu ifadelerden alacağımız ders şu olsa gerek: Şeytanların vesveselerine kapılmamak için gayret göstermek cihattır. Peygamber emirlerini yerine getirmeğe çalışmak da cihattır.

Her terakki gibi, insanın tekamülü de iki esas üzere gidiyor. Menfaatleri celp ve zararları def. Bir başka ifade ile takva ve amel-i salih. Şeytanlara uymamak takva, peygamber yolundan gitmek ise salih amel. Gerektiğinde Allah uğrunda savaşmak da salih amelin bir parçası. Ama cihat sadece buna münhasır değil. Öyle olsa, sulh zamanında cihat yapılmayacak demektir.

Cihadı doğru değerlendirmemizi sağlayan bir İlâhî irşat:

“Ey iman edenler! Sizleri acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi? Allah ve Resulüne iman edip, mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz.” (Saff, 61/10-11)

Demek ki cihatta birinci gaye, âhiretimiz için bir ticaret yapmak. Cihadın bazı külfet ve meşakkatleri olsa da bunlar insanın o acıklı azaptan kurtulması yanında hafif kalırlar.

Yolumuzu aydınlatmak için malımızı yakmak, cehennemde yanmamak için canımızı incitmek, bir takım zorluklara, sıkıntılara katlanmak gerek. Demek ki, cihat başkalarını öldürüp cehenneme göndermek için değil, nefsimizi ve diğer nefisleri cehennemden kurtarmak için yapılır.

Yanmaktan kurtulan hamiyetli insanların yapacağı ilk iş, başkaların imdadına koşmak değil midir?

Cihat, bu yönüyle, insan kurtarma savaşının adıdır. Eğer bir takım insanların hak ve hakikate ermesine bir başka grup engel oluyorlarsa, bunlarla savaş etmek de cihattır. Yukarıdaki âyet, harp zamanında olduğu gibi sulh zamanında da geçerli. Zaten muhtaç gönüllere iman ve İslâmı ulaştırmak harbe değil sulha bağlı.

“... Sulh hayırdır...”(Nisa, 4/128)

emrini alan Allah Resulü (a.s.m.) insanları durmadan hidayete çağırmış, bu çağrıya karşı çıkanların zulüm ve işkencelerine uzun süre sabırla karşı koymuş ve daha sonra İlâhi fermanla kendisine savaş izni verilmiş.

Harp eden mü’minlere malî destek sağlamak cihat olduğu gibi, sulh zamanında bir kısım malını insanlık âleminin ebedî saadeti için harcamak da büyük bir cihattır.

Harbe iştirak etmek cihat olduğu gibi, insanların iman şerefine kavuşmaları ve mü’minlerin günah ve isyandan kurtulmaları için bir şeyler yapmak, bu hususta kafa yormak, mesai harcamak da cihattır. Ömürlerinden bir pay ayırıp bu kutsî gaye uğrunda harcayanlar da canlarıyla cihat etmiş olurlar.

“Allah, mallarıyla, canlarıyla mücahede edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır.”(Nisâ, 4/95)

Her hayır gibi, cihadın da bir takım engelleri var. Bunlardan birincisi nefsimiz, ikincisi şeytan, üçüncüsü de haricî düşmanlarımız.

Nefsin süflî arzularına karşı çıkmak cihattır. Şeytanın telkinlerine kapılmayarak istikamet çizgisinde yürümek cihattır. İman ve hidayet yolunu kapamaya çalışan haricî düşmanlarla harp etmek de cihattır. Her üçünde de niyet “Allah rızası” olacaktır.

Bir gün bütün günleri geride bırakacak ve sonu gelmez yarına kavuşacağız. Mahşer meydanında kendimizi iki yolun kavşağında bulacağız. Biri saadet diyarına, diğeri azap beldesine giden iki yol. İşte cihat, o lütuf diyarına ulaşma ve o kahır menzilinden uzak kalma çabasının ismidir.

Böyle ulvî bir gaye taşımaksızın sadece ülkeler fethetmek, insanlara hükmetmek ve lüks içinde yaşamak gibi fâni hedeflere yönelik savaşlar “fisebilllah” şartını taşımadıkları için cihat değildirler.

Harpte maksat ne olmalıdır?

Bu sorunun cevabını iki maddede özetleyebiliriz:

“Bize saldıran yahut saldırıya hazırlanan düşmana karşı kendimizi müdafaa etmek.” ve “Zâlim devletlerle savaşarak, insanlığa hürriyet ve hidayet yolunu açmak.”

“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256)

Ancak, cennet yolunu zorla kapamak isteyenlerle de savaşmak gerekir. Bunda başarı sağlandıktan sonra kişi inancında serbest bırakılır. Dilerse İslâm’ı kabul eder, dilerse kendi dininde yaşamaya devam eder. İkinci yolu tercih ederse cizye verir. Bu vergi, savaşlara katılmamanın ve İslâm ülkesinde her türlü can ve mal güvenliği içinde yaşamanın bedelidir.

Cihatta hedef öldürmek değil diriltmek olmalı. Ölü kalpleri diriltmek, sönük fikirleri aydınlatmak, donuk hissiyatlara can vermek.

İnsanları yurtlarından etmek değil, onlara ebediyet yurdunu kazandırmak olmalı. Bu diriliş hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş olurlar. Çokların hayat bulması için, belli bir azınlığın ölmesi gerekiyorsa buna da “evet ” dememiz gerek. Aksi halde çoğunluğa zulmetmiş oluruz.

Elmalılı Hamdi Yazır, savaşı, “harb-i ıslâh ve harb-i ifsad” diye ikiye ayırır ve mü’minlere emredilen harbin “ıslâh harbi” olduğunu beyan eder. Cihada çıkan mü’minleri de “azaba istihkak kesbetmiş bir kavme azab-ı Hakk’ın tatbikine memur bir el” olarak görür.

O halde, savaşı bir ibadet anlayışıyla yapmak ve bu ibadetin kaidelerine de en ince teferruatına kadar uymak gerekiyor.

“Antlaşma yaptığınızda Allah’ın ahdini yerine getirin.”(Nahl, 16/91)

emrine uyulacaktır.

“Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. (Allah’ın koyduğu) Sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.” (Bakara, 2/190)

fermanına kulak verilecek, his ve hevese kapılmaktan, aşırı gitmekten sakınılacaktır.

Kadın, çocuk, ihtiyar gibi harbe iştirak etmeyenlere ilişilmeyecektir. Ve böyle nice kurallara aynen uyulacaktır. Aksine hareket edenler sorumlu olurlar; tıpkı diğer ibadetlerde olduğu gibi.

Cihadın en büyüğü, en büyük düşmana karşı yapılanıdır.

“Senin en zararlı düşmanın nefsindir.”

hadis-i şerifi bu büyük düşmanı “nefis” olarak belirler.Tebük seferi dönüşünde Allah Resulünün (a.s.m.) mübarek ağzından dökülen şu hikmet çağlayanı bizim için ne büyük derstir:

“ Küçük cihattan büyük cihada döndük.”

Seyyid Şerif Cürcanî, kişinin kemâle ermek için kendi nefsiyle yaptığı manevî cihada “büyük cihat” der, harice karşı yapılan tebliğ ve savaşa ise “küçük cihat”. İnsanlara hak ve hakikati tebliğ etmenin de “küçük cihat” sayılması enteresandır. Demek ki, savaşa gitmek gibi, tebliğ yapmak için de öncelikle nefsin mağlûp edilmesi gerekiyor.

Nefisle cihat, gerçekten, büyük cihattır. Her anımız bu cihatla geçer. Bir anlık gafletimiz bize çok pahalıya mal olabilir. Maddî cihat ise sürekli değildir. Sulh zamanında mü’minler bu cihatla mükellef tutulmazlar.

Haricî düşmana mağlûp olmak insana ya şehitlik, ya gazilik kazandırır. Nefisle mücadele ise öyle değil; bu savaşta yara alanlar fasık, ölenler dinsiz olurlar.

Nefis denilince akla hemen şeytan gelir; nefer denilince komutanın hatırlanması gibi.

“Şeytan, sizin için bir düşmandır. Siz de onu düşman tutunuz.” (Fatır, 35/6)

“Şeytanın adımlarına uymayın (arkasından gitmeyin). Çünkü o sizin için apaçık düşmandır.” (Bakara, 2/168)

Şeytan, insanın yakasını harp meydanında da bırakmıyor. İnsan cihada çıkar, canını vermeyi göze alır. Böylece büyük bir şerefe erecek ve rızayı kazanacaktır. Ama şeytan bu mücahidin önüne mal ve serveti, nam ve şöhreti koyar; bunlar için savaşmasını ister. Şeytanın bu oyununa gelen insan, düşmana galip de gelse bir şey kazanmış olmaz. Mânâ âleminde her şeyini yitirmiş, sadece bir geçici şöhret ve fâni bir ganimetle dönmüştür. Bir süre sonra ölümü tadacak; kazandığı mal gibi, alkışlarına can attığı insanlar da çok gerilerde kalmış olacak. Ve o, hesabını tek başına verecek.

Biraz da asrın büyük cihat önderinden söz edelim; Üstad Bediüzzaman’dan. Onun bir asra yaklaşan cihat hareketini birkaç paragrafa sığıştırmak elbette mümkün değil. Ama güneşe çıkamıyoruz diye, onu parmağımızla göstermeyelim mi? Yazılacak birkaç cümleyi bir işaret kabul ediniz.

Üstad Bediüzzaman, cihadın her türlüsünde muvaffak olmuş örnek ve önder bir şahsiyet. Cihan harbine gönüllü alay kumandanı olarak katılmış. Harp öncesi ve sonrası, haksızlığa karşı hiçbir zaman susmamış. Padişahından devlet başkanlarına, savcılardan hakimlere kadar herkese iyiyi, doğruyu ve güzeli pervasızca anlatmış.

“Allah bize kâfidir, o ne güzel vekildir.”

hakikatini bir hayat ve cihat düsturu yapmış. Büyük bir mürşit ve eşsiz bir dava adamı olarak yaşamış ve bu fâni dünyadan aynı ruhla göçüp Rahmet-i Rahmana kavuşmuş.

Onun cihat hayatının en önemli devresi, şüphesiz, Yeni Said diye adlandırdığı dönem. Batılılaşma hareketi nice mânevî değerlerin yıkımı pahasına olanca hızıyla sürüp giderken ve fesat komiteleri gençlerimizi dinsiz, ahlâksız yapmak için var güçleriyle çalışırken, Üstad bütün bu olup bitenleri şu cümlede özetliyordu:

“Karşımda müthiş bir yangın var.”
Ve ilave ediyordu:
“İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor.”
Yaptığı hizmetin ana teması da bu iki cümlenin devamındaydı:
“O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.”
Gençliği yakan bu alev, büyük Üstad'ın da içini yakıyordu.

Yanan alevlenir; yakar ve aydınlatır; tıpkı Güneş gibi. Nitekim öyle oldu. Bütün menfilikleri yakan o güneş, imana muhtaç gönülleri ise aydınlattı, nura ve sürura gark etti.

Allah Resulünün (a.s.m.),

“Onlar inanmıyorlar diye nerede ise kendini helâk edeceksin.” (Şuara, 26/3)

âyetiyle haber verilen o eşsiz şefkatine, Üstad Bediüzzaman akıl almaz bir enginlikle mazhar olmuştu.

“Sen kâfirlere uyma. Onlara karşı Kur’an ile büyük bir cihatla cihat et.” (Furkan, 25/52)

âyetinden aldığı dersle, materyalizm, evrim ve sefahatten kaynaklanan bütün menfî cereyanları mağlûp edecek bir Kur’an tefsiri yazdı. Böylece, iman hizmetini ilme bina etmiş oluyordu.

Elmas kılıç... Bu kılıçta zorlama yoktur. Bu kılıç kafa kesmez, yanlış fikirleri keser. Bu kılıç kalbe saplanmaz, batıl inançları söker atar. Bu kılıçla bir çeşit ameliyat yapılır, ama bu ameliyatın bedenle ilgisi yoktur, ruha nüfuz eder, kalbe girer, akla ulaşır, his âlemini kuşatır.

Ve hastayı incitmeden yapacağını yapar. Bu cihadın ismi de yine kendi ifadesiyle “cihad-ı mânevî”dir.

“Hem dâhildeki cihad-ı mânevî; mânevî tahribata karşı çalışmaktır ki; maddî değil, mânevî hizmetler lâzımdır. Onun için ehl-i siyasete karışmadığımız gibi, ehl-i siyaset de bizimle meşgûl olmaya hiçbir hakları yok.” (Bediüzzaman, Emirdağ Lâhikası)

Siyasetten ve siyasilerden beklediği tek şey kendisine karışmamalarıdır. Onlar kendi dünyaları için çalışa dursunlar; Üstad, bütün bir milletin imanını kurtarmaya azmetmiş, bu büyük cihat için sadece ve sadece Rabbine güvenmiş, iyiliği ve hayrı ancak O’ndan bilmiş ve yalnız O’na tevekkül etmiştir.

Üstad, elmas kılıçla yaptığı bu mânevî cihadında muvaffak olmuş bulunuyor. Nasıl mı?

Tabiatçılara karşı “Tabiat Risalesi”ni kaleme aldı ve onların fikirlerini yerle bir etti. Âhireti inkâr eden sapıklara karşı, “Haşir Risalesi”ni kaleme aldı ve âhiretin varlığını aklî ve naklî delillerle harika bir şekilde ortaya koydu.İslâm kardeşliğini konu alan “Uhuvvet Risalesi”yle, düşmanlık, kin, haset, gıybet, iftira gibi kardeşliği yaralayan bütün düşmanlara karşı bir mânevî cihat yaptı. “Yirmi Üçüncü Söz”le insanı insan eden değerleri güzelce sergileyerek, insaniyetin hangi hallerde yücelerin yücesine çıkacağını ve hangi hallerde aşağıların aşağısına düşeceğini aklî delillerle gözler önüne serdi ve insanı hayvandan daha aşağılara düşürmek isteyen bütün fesat komitelerine karşı büyük bir cihat yaptı. Irkçılıkla ilgili bir risale telif ederek birlik ve beraberliğin bu en korkunç düşmanını aklî ve naklî delillerle perişan etti.

Yüz otuz parça risalenin her birinden burada söz etmek elbette kâbil değil. Ama bu birkaç misâlle de açıkça görüldüğü gibi Bediüzzaman’ın cihadı, mânevî bir cihattır; bir fikir hareketi, bir iman ve ahlâk seferberliği, bir kardeşlik meş’alesidir.

Eğer insanlığın mânevî kurtuluşa ermesini istiyorsak, bunun yolu tebliğden geçer, ilimden geçer, İslâm’ı en güzel şekilde temsil etmekten geçer; siyasetten ve kavgadan değil.

42 Cihad ile savaş arasında ne fark vardır?

Pek çok kimse "cihad" denildiğinde savaşı hatırlar. Halbuki, cihad ve savaş kelimeleri, eş anlamlı değillerdir. Cihad, savaştan daha kapsamlıdır. Allah yolunda yapılan savaş da bir cihad olmakla beraber, her cihad savaş değildir. Kur'an-ı Kerîm'de "iki grup arasında meydana gelen silahlı çatışma" anlamında, "harp" ve "kıtal" kelimeleri ve bunlardan türeyen kelimeler kullanılmıştır.(1)

Cihad-savaş farklılğına şu noktalardan bakabiliriz:

a. "Kafirler ve münafıklarla cihad et!" (Tevbe, 9/73; Tahrîm, 66/9) ayetinin ilk muhatabı olan Hz. Peygamber (asm), kâfirlere karşı kılıçla savaşırken, münafıklara kılıç çekmemiştir. Resulullah'ın onlara karşı cihadı, "had cezalarını uygulamak, nasihat etmek, onları ikna ve ilzama çalışmak..." şeklinde olmuştur. (2)

b. "Kâfirlere itaat etme ve 'onunla' büyük bir cihad yap!" (Furkan, 25/52) ayetinde de cihad-savaş farkını görmek mümkündür. Zira "onunla" ifadesiyle kasdedilen, pek çok tefsirde ifade edildiği üzere Kur'an'dır.(3) Kur'an'la yapılan cihadın, bir savaş değil, ikna veya ilzama yönelik bir mücadele olduğu aşikardır.(4)

c. Savaşın emredilmediği İslam'ın Mekke döneminde, cihaddan bahseden ayetler bulunmaktadır. Mesela:

"Uğrumuzda cihad edenlere, elbette yollarımızı gösteririz..." (Ankebut, 29/69)

"Rabbin, eziyete maruz kaldıktan sonra hicret eden, cihad yapan ve sabredenlerledir. Rabbin, bu eziyetten sonra onlara Gafur'dur, Rahîmdir." (Nahl, 16/110)

Bu ayetlerin geçtiği Ankebut ve Nahl sureleri, Mekkî surelerdendir. (5)

d. Peygamberlerden pek çoğunun fiilen savaşmamış olması da cihad-savaş farkını gösterir.(6) Şüphesiz her peygamber cihad yapmıştır; ama, her peygamber savaşmamıştır.

Kaynaklar:

1. Özel, T.D.V. İslam Ans. "cihad" md. VII, 528; Peters, s., 28; Abdurabbih, s.28- 29; Ali Rıza Nakvî, Laws of War in Islam, Islamic Studies, XIII/1, 25; M.Saîd Ramazan Bûtî, El-Cihadu fi'l-İslam, Daru'l-Fikri'l-Muasır, Beyrut, 1995, s. 19-20; Süleyman Ateş, Kur'an-ı Kerîm Tefsîri, Milliyet Yay., İst., 1995, III, 1168, Kadiri, 1, 65; Sabunî, Kabes min Nuri'l-Kur'an'il-Kerîm, Daru'l-Kalem, Dımeşk, 1986, IV, 64.
2. Razi, XVI, 135; Beydavî, 1, 412; İbnu Kesîr, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm, Kahraman Yay. İst., 1985, IV, 119; Yazır, IV, 2591; Abdurabbih, s. 29-30.
3. Beydavî, II, 144; Sabunî Saffetu't-Tefasir, Ensar Yay. İst. 1987, II, 366, Yazır, V,3601, Butî, s., 21.
4. Şibay, III, 164.
5. Celaleddin Süyûtî, Itkan fî Ulûmi'l-Kur'an, Daru İbni Kesîr, Beyrut, 1993, I, 28; Butî, s., 21; Abdurabbih, s., 29-30.
6. Topaloğlu, VII, 531.

43 Cihad ayetlerinde nasıl bir sıra gözetilmiştir?

Müslümanların hem sayıca az, hem de şiddetli bir baskıyla karşı karşıya kaldıkları Mekke döneminde, doğrudan savaş emredilmemiştir. Gelen ayetler, afv ve safhdan, namazı kılmaktan, zekatı vermekten bahsetmektedir(1). Şüphesiz bunun bazı hikmetleri vardır. Mesela:

1. Müslümanlar sayıca az idiler. Savaşa izin verilseydi, aleyhlerinde olurdu. Cenab-ı Hak, onların sayılarının artmasını diledi.

2. Eğer savaşa izin verilseydi, iç savaş meydana gelirdi. Çünkü, Müslümanlar çeşitli evlere dağılmış bir haldeydi. Kendilerini kuvvet yoluyla savunma durumunda, her aileden kan akacaktı. Hicretten sonra ise, saflar ayrıldı. Bu mahzur ortadan kalktı.(2)

İşte safların ayrıldığı bu dönemde, önce şu ayetle savaş izni gelir(3):

"Kendilerine savaş açılanlara, zulmedilmelerinden dolayı (savaşa) izin verildi. Şüphesiz Allah, onlara yardıma kadirdir."(Hac, 22/39)

Bu izni, daha sonra, şu gibi emirler takip eder:

"Sizinle savaşanlarla, siz de Allah yolunda savaşın. Haddi aşmayın. Allah haddi aşanları sevmez."(Bakara, 2/190)
"Müşrikler toptan sizinle savaştıkları gibi, siz de onlarla toptan savaşın. Biliniz ki Allah, müttakilerle beraberdir."(Tevbe, 9/36) 

Kaynaklar:

1. Mesela "Ellerinizi savaştan çekin. Namazınızı kılın, zekatınızı verin..." (Nisa, 4/77); "Güzel bir şekilde sabret." (Mearic, 70/5); "Sabah akşam rızasını dileyerek Rablerine dua edenlerle beraber nefsini sabırlı tut." (Kehf, 18/28) gibi ayetler Mekke dönemiyle ilgilidir.
2. Seyyid Kutub, Fî Zılali'l-Kur'an, Daru'ş-Şuruk, 1980, I/185-186; Sabunî, Revaîu'l-Beyan, I/213-214.
3. İbni Kesîr, V/436.

44 Müslüman olmayanlarla barış nasıl ve hangi şartlarda yapılabilir?

İslamiyet, cihan-şümul (evrensel) esaslar getirmiştir. Bunu, barışla ilgili ayetlerde de görmek mümkündür. Şöyle ki:

"Onlar için gücünüzün yettiğince kuvvet ve savaş atları hazırlayın..." (Enfal, 8/60)

ayetinin peşinden şu esas emredilir:

"Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a dayan..." (Enfal, 8/61).

Zira, asıl maksat savaş değil, barıştır. (1)

Müslümanlar, en muazzam güce sahip olmalıdırlar. Fakat bu güç, düşmanları imha için değil, onları caydırmak için kullanılmalıdır. Karşı taraf barışa meylederse, Müslümanlar da meyletmelidirler. "Fırsat bu fırsat" deyip onları toptan imha etmek asla uygun görülmemiştir.

Emredilen barış, izzetli bir barıştır. Yoksa, zillet içinde barış istemek, Müslümana yakışmayan bir harekettir:

"Gevşeklik edip de barış istemeye mecbur kalmayın..." (Muhammed, 47/35)

Bu ayetten maksat, merhum Hamdi Yazır'ın da işaret ettiği gibi, barışı reddetmek değil, gevşeklik edip de, zillet ile barışa talip olmamaktır. (2)

Savaşı emreden ayetlere bakıp da, barışı teşvik eden ayetleri görmemek, İslam'ı bir bütün olarak tanımamak demektir. "İslamiyet kılıçla yayılmıştır" iddiasında olan bazı Batılı araştırmacılar (müsteşrikler), bu hataya düştüğü gibi, zaman zaman bazı Müslümanlar da düşmektedirler. Böyle bir hataya düşmemek için, bazı ayetler gözden uzak tutulmamalıdır. Mekke'nin fethi öncesi nazil olan Mümtehine Sûresinde, Müslümanlara şu müjdeli haberler gelir:

"Olur ki Allah, sizinle düşmanlarınız arasında bir sevgi meydana getirir. Allah Kadir'dir. Ve Allah bağışlayıcıdır."

"Allah, din hususunda sizinle savaşmamış, sizi yurdunuzdan çıkarmamış kimselere iyilik yapmanızı ve adaletle muamele etmenizi yasaklamaz. Allah, adil olanları sever."

"Allah ancak din hususunda sizinle savaşan, sizi yurdunuzdan çıkaran ve çıkarılmanıza yardım edenlerin dostluğundan sizi meneder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir." (Mümtehine, 60/7-9)

Görüldüğü gibi, bu ayetlerde, din düşmanı zalimlerle, böyle olmayanlar ayırt edilmiştir. Ayrıca, birinci ayette, Mekkeli müşriklerle Müslümanlar arasında bir dostluk meydana geleceğine işaret edilmiştir. (3) Zira, ayetteki "olur ki" kelimesi Cenab-ı Hakk'a nispet edildiğinde, kesinlik ifade etmektedir.(4) Va'dedilen bu sevgi, Mekke'nin fethiyle gerçekleşmiş, müşrikler İslam'a girerek Müslümanlarla kardeş olmuşlardır.

Kaynaklar:

1. Yazır, IV/2425.
2. Yazır, VI/4398.
3. Beydavi, II/486-487.
4. Razi, XXIX/303.

45 İslâm'da esas olan savaş mıdır yoksa barış mı?

İslamiyet, barış dinidir. "Silm, selamet, selam..." gibi barış, güvenlik bildiren kelimeler, "İslam" kelimesiyle, aynı kökten gelmiştir. Allah'ın isimlerinden biri "Es-Selam"dır. Müslümanlar, birbirleriyle karşılaştıklarında "Selamün aleyküm" derler. Mescid-i Haram'ın kapılarından biri, Babu's-Selam, Cennetin isimlerinden biri, "Daru's-Selam" dır.

İslamiyete asıl olan savaş değil, barıştır.(1) Savaş, ya saldırgan düşmana ya da İslam'ın tebliğine engel olanlara karşı yapılır. Gayri müslim ülkeler, Müslümanlara saldırmadığı ve ülkelerinde İslamın tebliğe izin verdikleri ve İslamı yaşamak isteyenlere engel olmadıkları müddetçe, kendileriyle savaşılmaz. Resulullah'ın şu sözü, İslam'da barışın asıl olduğunu ifade eder:

"Ey insanlar ! Düşmanla karşılaşmayı istemeyin, Allah'tan afiyet dileyin. Onlarla karşılaştığınızda ise, sabredin. Biliniz ki, Cennet kılıçların gölgesi altındadır."(2)

İslamiyet, hayatı mukaddes tanır. Bir masumu öldürmeyi bütün insanları öldürmek gibi kabul eder. Bir hayata vesile olmayı da, bütün insanların hayatına vesile olmak gibi sayar.(Maide, 5/32)

İslamiyet, öldürmek için değil, yaşatmak için gelmiştir.

"Ey iman edenler! Peygamber, size hayat verecek olan şeylere sizi çağırdığında, Allah'a ve Rasulü'ne icabet edin!.." (Enfal, 8/24)

ayetinde, bu inceliği görmek mümkündür. Hudeybiye'ye 1.400 kişiyle gelen Resulullah'ın, orada yapılan barıştan iki sene sonra 10.000 sahabeyle Mekke'yi fethe gitmesi, İslamiyet'in barış ortamında yayıldığının güzel bir delilidir.(3)

İslamiyet'in kitlelere uluşması, Hudeybiye Barışı'ndan sonra gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber (asm.), ulaşabildiği idarecilere elçiler göndererek, onları Allah'ın dinine davet etmiştir. Bizans, İran, Habeşistan, Mısır, Umman, Bahreyn, Suriye kralları bunlardan bazılarıdır.(4)

Getirdiği esasların sağlamlığı, hakikatlerinin güzelliği ve onu tatbik eden Müslümanların güzel ahlakı, on dört asır boyunca, başka din mensuplarının İslam'a girmelerine vesile olmuş ve olmaya devam etmektedir.

Kaynaklar:

1. Rıza, X, 168; Azzam, s., 144; Tabbera, s., 377-378; Şedid, s.119; Abdurabbih, s., 313; Sabuni, Kabes, III, 163.
2. Müslim, Cihad, 20; Ebu Davud, Cihad, 89.
3. Berki, s., 324.
4. İbnu Hişam, IV, 254-255.

46 Kur'an' da; "O müşriklerle hiçbir fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah'ın oluncaya kadar savaşın" deniliyor. Ayetin ikinci kısmının inanç hürriyetine uygun düşmediği iddiasına ne dersiniz?

Öncelikle şunu ifade edelim: İslam dininin, Müslümanlarla anlaşma yapan hariçteki kâfirlere ve yine bir İslam ülkesinde yaşayıp cizyesini (vergisini) veren gayri müslimlere hayat hakkı tanıması gösteriyor ki, söz konusu ayet-i kerimeyi din hürriyetine bir engelmiş gibi yorumlamak gerçeğe ayıkırdır. İslâm'da, sözünü ettiğimiz bu iki gurup gayri müslim ile sulh içinde yaşamak esastır. Onlarla savaşılmaz, onların hakkı muhafaza alındadır.

Bu ayet-i kerime, Müslümanlara iki büyük hedef göstermiştir:

1. Fitnenin (her türlü kaos ve kargaşanın) kökünü kazımak.
2. Allah’ın dinini hakim kılmak.

Bunlardan birincisi, evrensel bir barış demektir. Yani, bütün insanların huzur ve emniyet içinde yaşayabileceği bir vasat meydana getirilmelidir. Öyle ki, gayri müslim bir devlet, başkasına zulüm etse, bu fitneyi def için mazlum devlete yardım edilebilmelidir.

Şu ayet, bu manayı teyit eder:

“Size ne oluyor ki, ‘Ey Rabbimiz, bizi halkı zalim olan şu memleketten çıkar. Bize, tarafından bir sahip gönder. Bize katından bir yardımcı gönder.’ diyen erkek-kadın ve çocuklar için Allah yolunda savaşmıyorsunuz?’’(Nisa, 4/75)

Tarihin hemen her devrinde, dünyanın değişik yerlerinde ayette tasvir edilen manzarayı görmek mümkündür. Bir takım erkekler, kadınlar ve çocuklar zulme uğratılmakta, mağdur edilmektedir. Hayatı işkenceye çevrilen bu insanlar “Ey Rabbimiz, bizi bu zalimlerden kurtar!” diye yalvarmaktadır. İşte, bu insanların kurtarılması için mücadele verecek kimseler çok ulvi bir cihad yapmış olacaklardır.

Peygamber Efendimiz kıyamet gününün o dehşetinde, arşın gölgesinde gölgelenecek yedi sınıf insanı bildirirken en önce “adil idarecileri’’ sayar. Bir ülkede adaletin yerini zulüm alırsa, o ülkede fitne, kaos başlar. İşte, bu tür fitneleri sona erdirmek Müslümanların en yüce hedeflerinden biri olarak ayette nazara verilmiştir.

Kehf sûresinde kıssası anlatılan Zülkarneyn, bu mananın güzel bir örneğidir. Bir dünya fatihi olan bu zat, arzın doğusuna-batısına seferler düzenlemiş, mazlumları zalimlerin baskısından kurtarmıştır. Günümüzde de Zülkarneyn misal dünya cihangirlerine ihtiyaç vardır.

“Allah’ın dinini hakim kılmak.” hedefinin ise, soruda ifade edildiği şekilde anlaşılmaması gerekir. Zira, bir başka ayette açıkça “Dinde zorlama yoktur.” denilmiştir. (Bakara, 2/256) Dinde tebliğ vardır. Peygamberimiz hiçbir insanı zorla İslâma sokmamıştır. Zaten öyle bir şey insan tabiatına aykırıdır. Silah zoruyla din değiştiren birisi gerçekte asıl dinini devam ettirir. Hem Peygamberimiz devrinde hem de sonrasında Müslümanlar diğer dinlerin mensuplarına tam bir din ve inanç hürriyeti tanımışlardır. Osmanlı devletinin başkenti olan İstanbul’da kilise ve havraların günümüze kadar gelmesi, Balkanlarda 400 yıl süren Osmanlı idaresi zamanında Hristiyan halkın dinlerini rahatça yaşaması İslâmdaki din ve inanç hürriyetini açıkça ortaya koyarlar.

“Dinin bütünüyle Allah’ın olması”, sadece Allah’a ibadet edilmesi manasını ifade eder. O hâlde, bütün insanların ancak Allah’a ibadet etmeleri bir Müslümanın en büyük gayesi olmalıdır. Bu ayette, buna engel olan müşriklerle cihat etmek ve tevhit inancı önündeki bütün engelleri kaldırmak Müslümana gaye olarak gösterilmiştir.

Tarih boyunca insanlar, kendi cinslerinden olan bazı insanlara veya bazı varlıklara kulluktan kurtulamamışlardır. Halbuki insan, Allah’tan başkasına ibadet edemez. Bununla ilgili olarak Hz. Peygamberin hayatından bir kaç tabloyu sunmak istiyoruz:

- Hz. Peygamberin yanına gelen bir elçi onun manevi azameti karşısında titremeye başlar. Hz. Peygamber şu sözleriyle elçiyi yatıştırır:

"Sakin ol, ben kral değilim; kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum."(İbn Mace, Et’ime, h.no: 3312; Kenzu’l-Ummal, h. no: 14965)

- Hz. Peygamberin ashabından olan Muaz bin Cebel, Şam’dan döndüğünde, Hz. Peygamberin önünde secdeye varır. Peygamber, “Ey Muaz, bu ne demek?” diye sorar. Muaz, ‘’Şam’daki insanlar kendi reis ve ruhani liderlerine böyle yapıyorlar. Siz ise, onlardan daha büyüksünüz.” der. Resulullah, Muaz’a bunun doğru olmadığını, secdenin sadece Allah’a yapılması gerektiğini anlatır.

- Adiy bin Hatem, hıristiyan iken İslama girer. Hz. Peygambere, Kur’an'daki, 

“Onlar din bilginleri ve ruhbanlarını Allah’ın dışında Rabler edindiler.” (Tevbe, 9/31)

ayetinden sorar, Biz onları Rabler edinmiyorduk, ne demektir?” der. Resulullah şu cevabı verir:

“Onların helal kıldığını helal, haram kıldığını haram kabul ediyor muydunuz?" Adi bin Hatem,

“Evet.” deyince Resulullah, 

“İşte, der, bu onları Rab edinmek demektir.”

Bu zaviyeden baktığımızda, ekser insanların Allah’tan başka şeyleri Rab yerine koymaktan kurtulamadıklarını söyleyebiliriz. İşte, soruya esas teşkil eden ayet, bu tür bir kulluktan insanlığı kurtarma gayesine yönelik yüce bir ideali ifade etmektedir.

47 Cihad “Ya İslam ya ölüm” demek midir?

Muarızlar tarafından adeta sloganlaştırılan "Ya İslam, ya ölüm" tarihin hiçbir döneminde pratik olarak gerçekleşmemiştir. Bundan sonra da gerçekleşmesi mümkün değildir... Zira İslam'n getirdiği cihanşümul disiplin bunun tam tersi kaideler koymuştur. Buna göre, İslam muarızlarına önce Müslüman olmaları teklif edilir; kabul etmezlerse cizye vererek Müslümanların himaye ve korumasında yaşamaları, yoksa harp edileceği tebliğ edilir. Harp edildiğinde de çoluk-çocuk, yaşlı, kadın ve din adamları öldürülmeyerek, esirlere insanca muamelede bulunularak, harbin hangi safhasında olursa olsun sulh istendiğinde de sulh yolları denenir. Bütün bunlar İslam'ın hükümleridir.

Turan Dursun'un art niyetlerle kaleme aldığı kitabında "Ya İslam, ya ölüm" diyerek, kaynak verilen ayetlerdeki siyak-sibak münasebeti gözetilmemiş, çoğu zaman da ayetin belli kısımları alınıp, maksat bütünlüğü bozulmak istenerek, kasıtlı çarpıtmalarla fikirler bulandırılmak istenmiştir. Mesela, Bakara Suresinin, 191. ayetinde;"Onları yakalayın, nerede bulursanız öldürün."  demiştir. Ama ayetin siyak-sibak bütünlüğü içinde bir önceki ayetle birlikte yine 191. ayetin devamını da ekleyerek okursak şöyle olur:

"Sizinle savaşanlarla Allah (c.c.) yolunda savaşın, fakat haksız yere saldırmayın. Çünkü Allah (c.c.) haksız yere savaşanları sevmez..." (Bakara, 2/190)

"Onları nerde bulursanız öldürün, onların sizi çıkardıkları yerden (Mekke'den) sizde onları çıkarın. Fitne çıkarma, adam öldürmeden daha kötüdür." (Bakara, 2/191).

Kaldı ki, bu ayetin esbab-ı nüzulü, Müslümanlara on üç sene kan kusturan Mekke'li putperestlerle alakalıdır.

(bk. Gerçeğe Doğru III. cilt, Zafer Yayınları)

48 Cihadın gayesi nedir?

Her milletin ilham kaynağı olan mefkureleri vardır. Bir millet, bunlara ne kadar derinden derine inanırsa, onları gerçekleştirmek gayreti de o kadar büyük olur(1). Bir devlet kurmak, milletlerarası arenada söz sahibi olmak, aynı milletin mensuplarını biraraya toplamak... gibi mefkureler, bunlardan bazılarıdır.

Kur-an'ı Kerim, bu noktada ehl-i imanla ehl-i küfür arasında şu net ayırımı yapar: "İman edenler Allah yolunda savaşır. İnkar edenler ise "tağut" yolunda..." (Nisa suresi, 76)

"Tağut" ifadesi Allah yerine ikame edilen her şeyi içine alır. (2) Şeytan bir tağuttur. Şeytanın yolunda giden Firavun misali kişiler, birer tağuttur. Terbiye edilmemiş nefisler, birer tağuttur... Kur-an-ı Kerim, "hevasını ilah edineni gördün mü...?" (Furkan suresi, 43 ve Casiye suresi, 23) ayetiyle nefsin kötü arzularının putlaştıranlara işaret eder.

İşte inkarcılar böyle tağutların peşinde giderler. Şeytana tabi olur, nefse uyar, kötü kimselerin rehberliğinde mücadele ederler. Onların bu mücadelesi, her türlü ulviyetten mahrum, süfli bir mücadeledir. Bu mücadelenin temelinde "menfaat" duygusu vardır. Kendi hasis menfaatleri için dünyayı ateşe vermekten asla çekinmezler. Nitekim, son ikiyüzyılın savaşlarına bakıldığında, onların bu süfli isteklerini açıkça görmek mümkündür. (3)

Bazıları,
-Yeryüzünü istila,
-Ganimet elde etmek,
-Sömürgeler, pazarlar, hammadde kaynakları bulmak,
-Bir tabakanın, başka bir tabakaya, bir milletin başka bir millete hakimiyeti... gibi gayeler için savaşırlar. (4)

Elindeki inciri komutanlarına gösterip, "bunun yetiştirdiği diyarlar hala bizim değil. Haydi arkadaşlar, oralara sefer düzenleyelim, oraları ele geçirelim" diyen Romalı hükümdarla, dünyanın belli başlı hammadde kaynaklarını ele geçirmeyi hedefleyen sömürgeci devletlerin idarecileri arasında pek fark yoktur. Devletler, şahıslar değişse de, zihniyet aynı zihniyettir. Tarih, bu noktada tekerrür etmektedir. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları, bu hakikatin ispatıdırlar.

Müminler ise, Allah yolunda savaşırlar. Ulvi değerler uğrunda cihad ederler. Rızay-ı İlahi yolunda gayret gösterirler. Müminlerin mücadelesi, bir fazilet mücadelesidir. Kur’an-ı Kerim'de, cihad ve kıtal (savaş) ifadelerinin geçtiği yerlerde, devamlı "fi sebilillah" (Allah yolunda) kaydının bulunması, son derece dikkat çekici bir durumdur. Allah yolunda olmayan bir mücadelenin, bir savaşın, hiçbir kıymeti yoktur.

Nisa suresi 141. ayette, mü'minlerin zaferine "fetih", kafirlerin galebesine "nasib" denilmesinde, her iki tarafın savaş gayelerinin farklılığına işaret vardır. Mü'minler fethederler. Kafirler ise; dünyevi, fani şeylerden bir miktar nasiplenirler. (5)

Kur-an-ı Kerim, yapılacak mücadelenin hedef ve gayesini şu şekilde belirler:

"Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın." (Enfal suresi, 39)

Ayette, ehl-i imana iki hedef gösterilmiştir:
1- Fitnenin kökünü kazımak.
2-Allah'ın dinini hakim kılmak.

"Fitne" kelimesi "karışığını almak için altını ateşe koymak" anlamındadır. (6) Bundan, "mihnet ve belaya sokmak" manasında kullanılmıştır. İnsanları inancından dolayı işkenceye tabi tutmak, ibadetine müdahale etmek, inandığı gibi yaşamalarını engellemek, inancından dolayı yurdundan sürüp çıkarmak gibi durumlar hep birer fitnedir. Kur-an-ı Kerim'de, "fitne ölümden beterdir" denilir (Bakara suresi, 191). " Ölümden daha ağır ne vardır ?" dememek gerekir. Zira, ölümü temenni ettiren hal, ölümden daha ağırdır. (7)

"Hiçbir fitne kalmayıncaya kadar" ehl-i küfürle savaşmak, genel bir dünya barışını hedef olarak gösterir. Her türlü fitneye son vermek, sulh ve sükuneti sağlamak, müslümanlar için varılması gereken bir hedeftir. Öyle ki, dünyanın uzak bir köşesinde gayr-i müslim bir devlet, bir başka gayr-i müslim devlete zulmetse, müslüman devletler bu fitneye müdahale etmeli, haddi aşanlara, hadlerini bildirmelidir.

Cihadın bu ulvi gayesine, şu ayet işaret eder:
"Size ne oluyor ki, "Ya Rabbena, bizi halkı zalim olan şu memleketten çıkar. Bize, tarafından bir sahip gönder. Bize katından bir yardımcı yolla !" diyen mazlum erkek-kadın ve çocuklar uğruna Allah yolunda savaşmıyorsunuz ?" (Nisa suresi, 75)

"Dinin bütünüyle Allah'ın olması" hedefi ise, beşeri beşere kulluktan kurtarıp, sadece Allah'a kul olmasını temin gayesine yöneliktir. (8) Kur-an-ı Kerim, yahudi ve hristiyanlardan bahsederken, "Onlar, alimlerini ve rahiblerini Allah'tan başka Rab'ler edindiler" der (Tevbe suresi, 31) Şüphesiz, herhangi birini Rab edinmek için, ona "Rab" namını vermiş olmak şart değildir. (9) Üstteki ayeti açıklayan hadiste belirtildiği gibi, alim ve rahiblerin helal kıldığını helal, haram kıldığını da haram kabul etmek, onları Rab edinmek demektir. (10)

İslam hür bir ortamda tebliğ edilebilmeli, bu dine girmek isteyenlere engel olunmamalı ve bu dini yaşamak isteyen her fert, serbestçe yaşayabilmeli, kimse dininden dolayı fitneye düşürülmemeli, ezaya maruz kalmamalıdır.

İşte cihad, bu hürriyetleri sağlamak ve bu hususta ortaya çıkan engelleri aşmak içindir. Önündeki engeller kaldırıldığında, bütün insanlığın koşarak gireceği tek İlahi din, İslam olacaktır. (11)

Şüphesiz, "dinin bütünüyle Allah'ın olması", başka dinlere hayat hakkı tanımamak, o dinlerin mensublarını zorla İslam'a sokmak anlamında değildir. (12) Tatbikatta da böyle olmamıştır. Hz.Peygamber devrinden günümüze kadar, İslam devleti bünyesinde başka din mensupları da rahat bir şekilde yaşamışlardır.

Ahmet Özel'in dediği gibi, "İslam'ı tebliğ için girişilen fetih hareketleri, o ülkelerdeki insanları zorla İslam'a sokmak amacıyla değil, ferdi planda tebliğ imkanının bulunmadığı bu ülkeleri, herkesin dilediği inancı serbestçe seçebileceği şekilde tebliğe açmak gayesiyle yapılmıştır." (13)

Kur-an'ın, "hiç bir fitne kalmayıncaya ve din bütünüyle Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın" (Enfal suresi, 39) ayeti, İslam'ın hamle gücünü ortaya koyar. Müslümanlara, varmaları gereken nihai hedefi gösterir. Onları, gündelik işlerin telaşından kurtarır, yüce ideallere sevk eder. Bu yüce hedefin yeni nesle kazandırılması, onların ufkunu açacak ve onları ulvi mefkurelere sahip kişiler haline getirecektir.

Kaynaklar:
1-Hamidullah, İslam'da Devlet İdaresi, Ter. Ali Kuşçu, Ahmed Said Matbaası, İst. 1963, s. 135
2-Beydavi, I, 135
3-Abdurrahman Azzam, Ebedi Risalet, Ter. H.Hüsnü Erdem, Sönmez Neş. İst. 1962, s.165
4-Kutub, I, 187; Sabuni, Saffetu't-Tefasir, I, 127
5-Beydavi, I, 244
6-Ebu'l-Fadl İbnu Manzur, Lisanu'l-Arab, Daru Sadır, Beyrut, VI, 317
7-Yazır, II, 695
8-Kutub, III, 1433
9-Yazır, IV, 2512
10-Tirmizi, Tefsir, 9-10; Razi, XVI, 37
11-Yazır, II, 690
12-Zeydan, Şeriatu'l-İslamiye, s. 55-56; Vehbe Zuhayli, El-Alakatu'd- Düveliye fi'l- İslam, Müessesetü Risale, Beyrut, 1989, s.25; Madelung, VII, 110
13-Özel, TDV.İslam Ans. "Cihad" md. VII, 530

49 Bugün İsrail'in (Yahudilerin) Filistin'e yaptığı zülümler yer göğe sığmıyor. Bu nereye kadar sürecek. Allah neden yardım etmiyor?

"Musibet" kelimesi, daha çok, insana isabet eden hastalık, bela, sıkıntı gibi elem ve keder verici hâdiseler için kullanılır. Ve bunlarla insanoğlu, sabır imtihanına tabi tutulur. Bir hadis-i şeriften aldığımız müjdeye göre, lambanın sönmesiyle yeniden yanması arasında çekilen cüz’i bir sıkıntı bile günahlara kefaret oluyor. Hastalıklar, musibetler, özellikle umumî afetler, bunları sabır ve rıza ile karşılayan bir kulun manevî makamını yükseltiyorlar; kalbini safileştiriyor, ruhunu olgunlaştırıyorlar.

“Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar.” (Lem’alar)

Her hastalık, her musibet ayrı bir sabır imtihanıdır. Bu imtihanı kaybeden insanlar, kadere itiraz etme tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Kaderin ince sırlarını bilmenin insan idrakinin çok ötelerinde olduğu, Kur’an-ı Kerimde, Hz. Musa’nın(a.s.) bir kıssasıyla müminlere ders verilir. Bu kıssada Hz. Musa (a.s.) ile Hz. Hızır’ın (a.s.) seyahatlerine yer verilir. Kısaca özetleyelim:

Hz. Hızır, ilm-i ledün denilen, “hâdiselerin hikmet yönünü bilme,” hususunda İlâhî lütfa mazhar olmuş bir büyük veli, yahut bir peygamber. Hazret-i Musa(a.s.) bu zattan hikmet dersi almak ister. Hz. Hızır onun arkadaşlık teklifini, “sen benimle beraberliğe sabredemezsin” şeklinde ilginç bir gerekçe ile reddeder ve sözünü şöyle tamamlar: “(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?”

Hz. Musa’nın(a.s.) “İnşallah sen beni sabreden bir kul olarak bulacaksın, senin emrine de karşı gelmem” demesi üzerine arkadaş olurlar. Hz. Hızır bu arada bir de şart koşar: “Ben bir konuda sana bilgi verinceye kadar benden hiçbir şey sorma!” Bir gemiye binerler. Hz. Hızır, gemiyi yaralamaya başlar. Hz. Musa (a.s.) dayanamayıp itiraz eder. Hz. Hızır’ın ikazı üzerine, “unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme...” diyerek özür beyan eder. Yolculuğa devam ederler. Hz. Hızır, küçük bir çocuğu öldürür. Hz. Musa, buna da itiraz eder. Hz. Hızır kendisini tekrar ikaz edince, Musa aleyhisselâm: “Bundan sonra sana bir şey sorarsam artık benimle arkadaşlık etme.” der.

Daha sonra bir köye uğrarlar, kimse onları misafir etmez. Hz. Hızır, o köyde yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı tamir eder, doğrultur. Hz. Musa, biraz da sitem karışımı bir üslupla, böyle yapmasının hikmetini sorunca, Hz. Hızır, “Arkadaşlığımız burada sona eriyor; şimdi sana sabredemediğin şeylerin iç yüzünü haber vereceğim.” der.

Gemiyi yaralamasından başlar: “Zâlim bir hükümdarın sağlam gemilere el koyduğunu, gemiyi bu yüzden ayıplı kılmak istediğini söyler. Öldürdüğü çocuğun babasının salih bir zat olduğunu, çocuğun onları azgınlığa ve nankörlüğe boğmasından koktuğunu ifade eder. Duvar tamirine gelince, o duvarın altında bir hazine bulunduğunu, evdeki iki yetim çocuk büyüyünceye kadar duvarın yıkılmaması gerektiğini, onun için tamir yoluna gittiğini anlatır. Ve bütün bu işleri, kendi hevesiyle değil, İlâhî ilhamla yaptığını özellikle vurgular.”

Allah kelâmında yer almış bu kıssadan almamız gereken en büyük ders şu olsa gerek:

“Hz. Musa gibi büyük bir peygamber bile, hâdiselerin altında yatan İlâhî hikmetleri tam olarak bilemediğine göre, biz boşuna kendimizi yormayalım.”

Beşerin iradesi dışında cereyan eden olaylara kendilerince yorumlar getirenler, bir bakıma Hz. Hızır’ı taklide kalkışmış oluyorlar. Ancak, o, bütün bunları İlâhî ilhamla söylüyordu; bunlar ise ya nefislerinin isteklerini aktarıyorlar, yahut kendi his ve heveslerine tercüman oluyorlar. Nur Külliyatında, “Ehl-i hakikat gaybî olan şeyleri bildirilmezse bilmezler” buyurulur. Hakikat ehli denilince en başta peygamberler hatıra gelir. Onlar bile gaybî şeylerden, ancak Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bildirdiği kadarına vâkıf olabilirler. Peygamberlik görevlerini yürütürken, olayların zahirine bakar, İlâhî emirlere uygun olup olmadıklarına nazar eder, ona göre hükmederler. Hâdiselerin altında yatan bütün hikmetleri bilmeleri, bazen, bu kutsî görevlerinde aksamaya yol açabilir. Bu hikmet içindir ki, kendilerine her şeyin iç yüzü ve hikmet yönü tam olarak bildirilmemiştir.

İşte bu kıssa bunun en güzel bir örneğidir. Kıssanın ayrı bir yönü üzerinde de durmak isteriz:

Seçilen üç olay âdeta birer semboldür. Birincisi “mala gelen zararları” ikincisi “cana, çoluk çocuğa, akrabalara gelen musibetleri” üçüncüsü de, “İslâm düşmanlarının dünyada nâil oldukları nimet ve ihsanları” temsil ediyor.

Muhyiddin Arabî Hazretleri, kıssada geçen üç olayla Hz. Musa’nın(a.s.) başından geçen üç olay arasında ilgi kurar. Bunlardan birisini nakledelim: Hz. Musa’yı da annesi bir sandığa koyup Nil nehrine atmıştı. Ama bu atışın “Zahiri helâk, batını necat idi”. Yani görünüşte annesi onu boğulmaya terk ediyordu. Halbuki, o böylece ölümden kurtulmuş, bununla da kalmayıp Firavunun sarayına yerleşmişti. Hz. Hızır’ın gemiyi yaralaması da böyle idi.

Hz. Hızır, Hz. Musa’ya(a.s.) “kendisiyle arkadaşlık etmeye güç yetiremeyeceğini” söylemekle ona ilk gaybî haberi de vermiş oluyordu. Bu haberini bir teselli cümlesiyle tamamlamıştı: “(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?” Bu teselli cümlesinde aynı zamanda büyük bir müjde de saklı: “Kadere itiraz etmemek şartıyla, insanoğlunun musibetler karşısında gösterdiği sabırsızlıktan dolayı ceza görmeyeceği müjdesi...”

“Evet musibetin darbesine karşı şekva suretiyle elbette aciz ve zaîf insan ağlar; fakat şekva ona olmalı, ondan olmamalı..."

"Musibeti Allah’a şekva etmeli, yoksa Allah’ı insanlara şekva eder gibi, ‘Eyvah! Of!’ deyip, ‘Ben ne ettim ki, bu başıma geldi’ diyerek, aciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır, mânâsızdır.” (Mektûbat)

Başta da belirttiğimiz gibi, bu kıssadan alınacak en büyük hisse, “insanın İlâhî hikmetleri ve kaderin derin sırlarını anlamadaki aczini hissetmesidir.”

Ahmet Avni Konuk şöyle buyurur:

“Bir abd bir belâya giriftar olunca, onun eleminden Hakk’a şikayet ederse sabrına zarar vermez. Ancak Hakk’ın gayrına şikayet etmeyip, nefsini zapt etmeli. Şikayet eden kimse, ...kazaya değil makzi olan şeye razı olmamış bulunur. Halbuki bize, ‘makzi olan şeye razı olun’ diye hitab olunmadı.”

Filistindeki Müslümanların çektikleri sıkıntılar onların ahiretleri noktasında düşünüldüğü zaman, büyük mükafatlara mazhar olacaklardır. Allahu Tealanın direkt azab etmemesinin hkmetine gelince:

Bunun bir cevabı, bu dünyanın tecrübe ve imtihan yeri olması sırrında yatmaktadır. Yani eğer musibet geldiği vakit sadece zalimler ve günahkarlara isabet etse, masumlar ve günahsızlar bu musibetlerden korunsalar, o zaman imtihan sırrına zıt bir durum ortaya çıkardı.

İşte imtihan gereği olarak bir musibet geldiği zaman hem iyileri hem de kötüleri beraber içine alıyor. Böylece imtihan sırrı kaybolmuyor. Eğer musibetlerde ve zulümlerde iyiler kurtulup sadece kötüler zarar görseydi, imtihan sırrı kaybolurdu. Kötüler de iyi olmak zorunda kalırlardı. Böylece Ebu Bekir (r.a) ruhlu insanlar ile Ebu Cehil ruhlu insanlar aynı seviyede kalırdı. Bu açıdan bazen hiç suçu olmayan günahsız kimseler de zulme maruz kalabiliyorlar.

İkincisi: Zulmedenler yaptıklarının cezasını bu dünyada olmasa bile ebedi alemde hakkıyla çekeceklerdir. Bu bakımdan adalet yerini bulacaktır. Zulme uğrayanlar ise hem zalimlerden haklarını alacaklar, hem de suçsuz ve günahsız olduğu halde, bu zulme uğramasından dolayı da Allah'ın lütfuna ve rahmetine mazhar olarak ebedi alemde sonsuz nimetlere gark olacaklardır. Hatta günahsız olarak böyle zulümlere maruz kalanlara ahirette durumları ve nasıl oldukları sorulacak olsa, "çok az zahmetle çok büyük mükafat aldık ve zulmedenlerin cezalarını hakkıyla aldıklarını da gördük, çok memnunuz" diyeceklerdir.

Bunların bedenlerine yapılan çirkinlikler ise sadece dünya yönüyledir. Ahirette onların hiçbir eseri olmayacaktır. Siyaha boyanmış bir çekirdek ağaç olunca, onun çekirdeğindeki siyahlık ağacın yaprak, çiçek ve meyvelerinde olmayacağı gibi, bu dünyada değişik zulümlere uğrayan masum insanların ahiret alemlerinde hiç bir eseri ve izi kalmayacaktır.

Üçüncüsü: Ayrıca böyle zulümlere maruz kalanların istikballeri noktasından da bir rahmet olacağı düşünülebilir. Gerek kendileri gerekse de aile, eş ve dostları açısından bir rahmet eseri olarak Allah'ın değişik rahmet tecellilerine mazhar olabilirler.

İşte hiç günahı olmadığı halde başına böyle zulümler gelen çocuklar ve kadınlar da kendilerine yapılan bu zulümlerden dolayı, gerek dünyada gerekse ahiret alemlerinde öyle büyük sıkıntılardan kurtulacaklar ve öyle büyük rahmetlere gark olacaklardır ki, bunu anladıklarında şikayet bir tarafa çok şükredecekler ve Allah'ın sonsuz rahmeti karşısında memnun ve mesrur olacaklardır.

Allah hiç bir kuluna zulmetmez. Kullarına zulmedenlerin cezasını ise onlara zaman tanısa bile asla ihmal etmez.

50 Cihad nasıl olmalıdır; bombalı saldırılar cihad ile açıklanabilir mi?

Cihat : “Bütün gücünü sarf ederek çalışmak”, “Düşmanla savaşmak”

Cihat, cidal ve kıtal. Birbirine yakın gibi görünürler ama aralarında belirgin farklar var. Kıtalde savaşmak, katledip öldürmek esas. Cidal, bir üstünlük kavgası, menfaat çekişmesi, galibiyet mücadelesi. Cihat ise gayret etmek, olanca gücünü ve kuvvetini sarf etmek mânâsına geliyor. Fakat, cihatta bir şart var ki onu diğerlerinden net biçimde ayırır; “fisebilillah” yani Allah yolunda, Kur’an namına ve İslâm uğrunda olma şartı. “savaş ve cidal” ancak bu şartın gerçekleşmesi halinde “cihat” olurlar.

İnsan niçin yaratılmıştır? Bu sorunun cihat ile yakın ilgisi var. Sorunun cevabını “Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” meâlindeki âyette buluyoruz. İnsanlar, Allah’a iman ve itaat etmek, O’nun marifetinde mesafeler kat etmek ve rızasına ererek Cennete uçmak için bu dünyaya gönderilmişler. İşte hem hayrı, hem de şerri işlemeye kabiliyetli kılınan ve bu noktada büyük bir imtihana tâbi tutulan insanoğlunun cennet ehli olmak için vermesi gereken mücadelenin ismi cihattır.

“...Kömür gibi olan ervah-ı sâfileyi, elmas gibi olan ervah-ı âliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların hilkatıyla ve sırr-ı teklif ve ba’s-i enbiya ile, bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış.” (bk. Metubat, On İkinci Mektup)

Bu ifadelerden alacağımız ders şu olsa gerek: Şeytanların vesveselerine kapılmamak için gayret göstermek cihattır. Peygamber (asm)'ın emirlerini yerine getirmeğe çalışmak da cihattır.

Her terakki gibi, insanın tekamülü de iki esas üzere gidiyor. Menfaatleri celp ve zararları def. Bir başka ifade ile takva ve amel-i salih. Şeytanlara uymamak takva, Peygamber (asm)'ın yolundan gitmek ise salih amel. Gerektiğinde Allah uğrunda savaşmak da salih amelin bir parçası. Ama cihat sadece buna münhasır değil. Öyle olsa, sulh zamanında cihat yapılmayacak demektir.

Cihadı doğru değerlendirmemizi sağlayan bir İlâhî irşat:

“Ey iman edenler! Sizleri acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi? Allah ve Resulüne iman edip, mallarınız ve canlarınızla Allah yolunda cihat edersiniz.” (Saff, 61/10-11)

Demek ki cihatta birinci gaye, âhiretimiz için bir ticaret yapmak. Cihadın bazı külfet ve meşakkatleri olsa da bunlar insanın o acıklı azaptan kurtulması yanında hafif kalırlar.

Yolumuzu aydınlatmak için malımızı yakmak, Cehennemde yanmamak için canımızı incitmek, bir takım zorluklara, sıkıntılara katlanmak gerek. Demek ki, cihat başkalarını öldürüp Cehenneme göndermek için değil, nefsimizi ve diğer nefisleri Cehennemden kurtarmak için yapılır.

Yanmaktan kurtulan hamiyetli insanların yapacağı ilk iş, başkaların imdadına koşmak değil midir?

Cihat, bu yönüyle, insan kurtarma savaşının adıdır. Eğer bir takım insanların hak ve hakikate ermesine bir başka grup engel oluyorlarsa bunlarla savaş etmek de cihattır.

Yukarıdaki âyet, harp zamanında olduğu gibi sulh zamanında da geçerli. Zaten muhtaç gönüllere iman ve İslâmı ulaştırmak harbe değil sulha bağlı.

“Sulh hayırdır.(Nisa, 4/128) emrini alan Allah Resulü (a.s.m.) insanları durmadan hidayete çağırmış bu çağrıya karşı çıkanların zulüm ve işkencelerine uzun süre sabırla karşı koymuş ve daha sonra İlâhi fermanla kendisine savaş izni verilmiş.

Harp eden mü’minlere malî destek sağlamak cihat olduğu gibi, sulh zamanında bir kısım malını insanlık âleminin ebedî saadeti için harcamak da büyük bir cihattır.

Harbe iştirak etmek cihat olduğu gibi, insanların iman şerefine kavuşmaları ve mü’minlerin günah ve isyandan kurtulmaları için bir şeyler yapmak, bu hususta kafa yormak, mesai harcamak da cihattır. Ömürlerinden bir pay ayırıp bu kutsî gaye uğrunda harcayanlar da canlarıyla cihat etmiş olurlar.

“Allah, mallarıyla, canlarıyla mücahede edenleri, derece bakımından oturanlardan üstün kılmıştır.”(Nisâ, 4/95)

Her hayır gibi, cihadın da bir takım engelleri var. Bunlardan birincisi nefsimiz, ikincisi şeytan, üçüncüsü de haricî düşmanlarımız.

Nefsin süflî arzularına karşı çıkmak cihattır. Şeytanın telkinlerine kapılmayarak istikamet çizgisinde yürümek cihattır. İman ve hidayet yolunu kapamaya çalışan haricî düşmanlarla harp etmek de cihattır. Her üçünde de niyet “Allah rızası” olacaktır.

Bir gün bütün günleri geride bırakacak ve sonu gelmez yarına kavuşacağız. Mahşer meydanında kendimizi iki yolun kavşağında bulacağız. Biri saadet diyarına, diğeri azap beldesine giden iki yol. İşte cihat, o lütuf diyarına ulaşma ve o kahır menzilinden uzak kalma çabasının ismidir.

Böyle ulvî bir gaye taşımaksızın sadece ülkeler fethetmek, insanlara hükmetmek ve lüks içinde yaşamak gibi fâni hedeflere yönelik savaşlar “fisebilllah” şartını taşımadıkları için cihat değildirler.

Harpte maksat ne olmalıdır?

Bu sorunun cevabını iki maddede özetleyebiliriz: “Bize saldıran yahut saldırıya hazırlanan düşmana karşı kendimizi müdafaa etmek” ve “ Zâlim devletlerle savaşarak, insanlığa hürriyet ve hidayet yolunu açmak.”

“Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256)

Ancak, Cennet yolunu zorla kapamak isteyenlerle de savaşmak gerekir. Bunda başarı sağlandıktan sonra kişi inancında serbest bırakılır. Dilerse İslâm’ı kabul eder, dilerse kendi dininde yaşamaya devam eder. İkinci yolu tercih ederse cizye verir. Bu vergi, savaşlara katılmamanın ve İslâm ülkesinde her türlü can ve mal güvenliği içinde yaşamanın bedelidir.

Cihatta hedef öldürmek değil diriltmek olmalı. Ölü kalpleri diriltmek, sönük fikirleri aydınlatmak, donuk hissiyatlara can vermek.

İnsanları yurtlarından etmek değil onlara ebediyet yurdunu kazandırmak olmalı. Bu diriliş hareketinin önüne çıkanlar ölümü hak etmiş olurlar. Çokların hayat bulması için, belli bir azınlığın ölmesi gerekiyorsa buna da “evet ” dememiz gerek. Aksi halde çoğunluğa zulmetmiş oluruz.

Elmalılı Hamdi Yazır, savaşı, “harb-i ıslâh ve harb-i ifsad” diye ikiye ayırır ve mü’minlere emredilen harbin “ıslâh harbi” olduğunu beyan eder. Cihada çıkan mü’minleri de “azaba istihkak kesbetmiş bir kavme azab-ı Hakk’ın tatbikine memur bir el” olarak görür.

O halde, savaşı bir ibadet anlayışıyla yapmak ve bu ibadetin kaidelerine de en ince teferruatına kadar uymak gerekiyor.

“Antlaşma yaptığınızda Allah’ın ahdini yerine getirin.”(Nahl, 16/91) emrine uyulacaktır.

“Size savaş açanlarla Allah yolunda çarpışın. (Allah’ın koyduğu) sınırları aşmayın. Çünkü Allah, haddi aşanları sevmez.” (Bakara, 2/190)

fermanına kulak verilecek, his ve hevese kapılmaktan, aşırı gitmekten sakınılacaktır.

Kadın, çocuk, ihtiyar gibi harbe iştirak etmeyenlere ilişilmeyecektir. Ve böyle nice kurallara aynen uyulacaktır. Aksine hareket edenler sorumlu olurlar; tıpkı diğer ibadetlerde olduğu gibi.

Cihadın en büyüğü en büyük düşmana karşı yapılanıdır. “Senin en zararlı düşmanın nefsindir.” hadis-i şerifi bu büyük düşmanı “nefis” olarak belirler.Tebük seferi dönüşünde Allah Resulünün (a.s.m.) mübarek ağzından dökülen şu hikmet çağlayanı bizim için ne büyük derstir: “ Küçük cihattan büyük cihada döndük.”

Seyyid Şerif Cürcanî, kişinin kemâle ermek için kendi nefsiyle yaptığı manevî cihada “büyük cihat” der, harice karşı yapılan tebliğ ve savaşa ise “küçük cihat”. İnsanlara hak ve hakikati tebliğ etmenin de “küçük cihat” sayılması enteresandır. Demek ki, savaşa gitmek gibi, tebliğ yapmak için de öncelikle nefsin mağlûp edilmesi gerekiyor.

Nefisle cihat, gerçekten, büyük cihattır. Her anımız bu cihatla geçer. Bir anlık gafletimiz bize çok pahalıya mal olabilir. Maddî cihat ise sürekli değildir. Sulh zamanında mü’minler bu cihatla mükellef tutulmazlar.

Haricî düşmana mağlûp olmak insana ya şehitlik, ya gazilik kazandırır. Nefisle mücadele ise öyle değil; bu savaşta yara alanlar fasık, ölenler dinsiz olurlar.

Nefis denilince akla hemen şeytan gelir; nefer denilince komutanın hatırlanması gibi.

“Şeytan, sizin için bir düşmandır. Siz de onu düşman tutunuz.” (Fatır, 35/6)

“Şeytanın adımlarına uymayın (arkasından gitmeyin). Çünkü o sizin için apaçık düşmandır.” (Bakara, 2/168)

Şeytan, insanın yakasını harp meydanında da bırakmıyor. İnsan cihada çıkar, canını vermeyi göze alır. Böylece büyük bir şerefe erecek ve rızayı kazanacaktır. Ama şeytan bu mücahidin önüne mal ve serveti, nam ve şöhreti koyar; bunlar için savaşmasını ister. Şeytanın bu oyununa gelen insan, düşmana galip de gelse bir şey kazanmış olmaz. Mânâ âleminde her şeyini yitirmiş, sadece bir geçici şöhret ve fâni bir ganimetle dönmüştür. Bir süre sonra ölümü tadacak; kazandığı mal gibi, alkışlarına can attığı insanlar da çok gerilerde kalmış olacak. Ve o, hesabını tek başına verecek.

Biraz da asrın büyük cihat önderinden söz edelim; Üstad Bediüzzaman’dan. Onun bir asra yaklaşan cihat hareketini birkaç paragrafa sığıştırmak elbette mümkün değil. Ama güneşe çıkamıyoruz diye, onu parmağımızla göstermeyelim mi? Yazılacak birkaç cümleyi bir işaret kabul ediniz.

Üstad Bediüzzaman, cihadın her türlüsünde muvaffak olmuş örnek ve önder bir şahsiyet. Cihan harbine gönüllü alay kumandanı olarak katılmış. Harp öncesi ve sonrası, haksızlığa karşı hiçbir zaman susmamış. Padişahından devlet başkanlarına, savcılardan hakimlere kadar herkese iyiyi, doğruyu ve güzeli pervasızca anlatmış.

“Allah bize kâfidir, o ne güzel vekildir.” hakikatini bir hayat ve cihat düsturu yapmış. Büyük bir mürşit ve eşsiz bir dava adamı olarak yaşamış ve bu fâni dünyadan aynı ruhla göçüp Rahmet-i Rahmana kavuşmuş.

Onun cihat hayatının en önemli devresi, şüphesiz, Yeni Said diye adlandırdığı dönem. Batılılaşma hareketi nice mânevî değerlerin yıkımı pahasına olanca hızıyla sürüp giderken ve fesat komiteleri gençlerimizi dinsiz, ahlâksız yapmak için var güçleriyle çalışırken, Üstad bütün bu olup bitenleri şu cümlede özetliyordu:

“Karşımda müthiş bir yangın var.”

Ve ilave ediyordu:

“İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor.”

Yaptığı hizmetin ana teması da bu iki cümlenin devamındaydı:

“O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum.”

Gençliği yakan bu alev, büyük Üstad'ın da içini yakıyordu.

Yanan alevlenir; yakar ve aydınlatır; tıpkı Güneş gibi. Nitekim öyle oldu. Bütün menfilikleri yakan o güneş, imana muhtaç gönülleri ise aydınlattı, nura ve sürura gark etti.

Allah Resulünün (a.s.m.),

“Onlar inanmıyorlar diye nerede ise kendini helâk edeceksin.” (Şuara, 26/3)

âyetiyle haber verilen o eşsiz şefkatine, Üstad Bediüzzaman akıl almaz bir enginlikle mazhar olmuştu.

“Sen kâfirlere uyma. Onlara karşı Kur’an ile büyük bir cihatla cihat et.” (Furkan, 25/52)

âyetinden aldığı dersle, materyalizm, evrim ve sefahatten kaynaklanan bütün menfî cereyanları mağlûp edecek bir Kur’an tefsiri yazdı. Böylece, iman hizmetini ilme bina etmiş oluyordu.

Elmas kılıç... Bu kılıçta zorlama yoktur. Bu kılıç kafa kesmez, yanlış fikirleri keser. Bu kılıç kalbe saplanmaz, batıl inançları söker atar. Bu kılıçla bir çeşit ameliyat yapılır, ama bu ameliyatın bedenle ilgisi yoktur, ruha nüfuz eder, kalbe girer, akla ulaşır, his âlemini kuşatır.

Ve hastayı incitmeden yapacağını yapar. Bu cihadın ismi de yine kendi ifadesiyle “cihad-ı mânevî”dir.

“Hem dâhildeki cihad-ı mânevî; mânevî tahribata karşı çalışmaktır ki; maddî değil, mânevî hizmetler lâzımdır. Onun için ehl-i siyasete karışmadığımız gibi, ehl-i siyaset de bizimle meşgûl olmaya hiçbir hakları yok.” (Emirdağ Lâhikası-II, 151. Mektup)

Siyasetten ve siyasilerden beklediği tek şey kendisine karışmamalarıdır. Onlar kendi dünyaları için çalışa dursunlar; Üstad, bütün bir milletin imanını kurtarmaya azmetmiş, bu büyük cihat için sadece ve sadece Rabbine güvenmiş, iyiliği ve hayrı ancak O’ndan bilmiş ve yalnız O’na tevekkül etmiştir.

Üstad, elmas kılıçla yaptığı bu mânevî cihadında muvaffak olmuş bulunuyor. Nasıl mı?

- Tabiatçılara karşı “Tabiat Risalesi”ni kaleme aldı ve onların fikirlerini yerle bir etti.

- Âhireti inkâr eden sapıklara karşı, “Haşir Risalesi”ni kaleme aldı ve âhiretin varlığını aklî ve naklî delillerle harika bir şekilde ortaya koydu.

İslâm kardeşliğini konu alan “Uhuvvet Risalesi”yle, düşmanlık, kin, haset, gıybet, iftira gibi kardeşliği yaralayan bütün düşmanlara karşı bir mânevî cihat yaptı.

“Yirmi Üçüncü Söz”le insanı insan eden değerleri güzelce sergileyerek insaniyetin hangi hallerde yücelerin yücesine çıkacağını ve hangi hallerde aşağıların aşağısına düşeceğini aklî delillerle gözler önüne serdi ve insanı hayvandan daha aşağılara düşürmek isteyen bütün fesat komitelerine karşı büyük bir cihat yaptı.

Irkçılıkla ilgili bir risale telif ederek birlik ve beraberliğin bu en korkunç düşmanını aklî ve naklî delillerle perişan etti.

Yüz otuz parça risalenin her birinden burada söz etmek elbette kâbil değil. Ama bu birkaç misâlle de açıkça görüldüğü gibi Bediüzzaman’ın cihadı, mânevî bir cihattır; bir fikir hareketi, bir iman ve ahlâk seferberliği, bir kardeşlik meş’alesidir.

Eğer insanlığın mânevî kurtuluşa ermesini istiyorsak, bunun yolu tebliğden geçer, ilimden geçer, İslâm’ı en güzel şekilde temsil etmekten geçer; siyasetten ve kavgadan değil.

İlave bilgi için tıklayınız:

Günümüzde cihat nasıl yapılmalıdır?

51 Dağda, operasyonlarda öldürülen askerlerimiz şehit midir?

Vatanımızı düşmanlardan korumak için vefat eden, askerlerimiz şehid olduğu gibi, iç karışıklıklarda vefat eden polis, jandarma ve askerlerimiz de şehittir.

Ayrıca Müslüman bir ülkenin karışıklığını önlemek ve yabancı askerler yerine Müslüman askerlerin gitmesi gereken yere, devletin emri ve izni ile gidip öldürülen askerimiz de şehittir.

Değişik hadislerde, şehitliğin farklı unsurları / özellikleri söz konusudur, örneğin:

Kendi malını, -ırz ve namusunu, vatanını- korurken öldürülenler, kolera ve benzeri hastalıktan dolayı ölenler, iç hastalıklardan biriyle ölenler, suda boğularak ölenler, bir yıkım altında kalarak ölenler de şehit sayılmıştır. Bunlara manevî şehit denir. Yani; bunlar dünyada Allah yolunda savaşarak şehit olanlar gibi muamele görmez, bilakis diğer ölüler gibi yıkanır, kefenlenir ve öyle defnedilirler. Fakat ahirette şehitlik sevabını alırlar. Şüphesiz ki, şehitten şehide de derece bakımından fark vardır.

"Bir komutan, bir askeri yanlış komuta ederek onu felakete atsa bile o askerin mükâfatı yine  şehitliktir."

"Çünkü, müsibetzede mükâfat ister. Bu mükâfat ya hatalı komutanın  iyiliklerinden alınarak ona verilir -ki bu bir hiç hükmündedir-. Veya rahmeti sonsuz olan Allah’ın sonsuz hazinesinden verilecektir. Allah katındaki bu tür işlerin mükâfatı, şehitlik ve gazilik derecesidir."(bk. B. Said Nursi, Tarihçe-i Hayat, s. 134).

İlave bilgi için tıklayınız:

Şehitlik nedir, mertebeleri hakkında bilgi verir misiniz?

52 Hadislerde cihada teşvik var mıdır?

Hz. Peygamber (a.s.m) nice sözlerinde cihada teşvik etmiştir. Nümune olarak bazılarını zikrediyoruz:

1. "İnsanların en üstünü, canıyla ve malıyla Allah yolunda cihad edendir."(1).

2. Biri gelir, "Cihada denk bir amel var mı?" diye sorar. Rasulullah, şöyle cevap verir:

 "Cihada denk bir amel bilmiyorum."(2).

3. Birisi, insanlardan uzak bir yerde, tatlı bir su kaynağı bulur. "Uzlete çekilip, ömrümü burada geçirsem." diye düşünür. Bu fikrini Rasulullah'a açar. Rasulullah şöyle der:

"Hayır, öyle yapma. Çünkü, sizden birinin Allah yolunda hareketi, evinde yetmiş sene kılacağı namazdan daha faziletlidir. Allah'ın sizi bağışlamasını ve sizleri cennete almasını istemez misiniz? Allah yolunda gaza ediniz." (3)

4. "Ümmetimin seyahati, Allah yolunda cihaddır." (4)

Bu hadis, turistik seyahatle, Allah'ın dinini yaymak uğrunda yapılan seyahatin farklılığına dikkat çeker. Şüphesiz, hiçbir ulvi gaye taşımadan sadece beldeleri, harabeleri gezmeye çıkmakla, Allah'ın dinini her tarafa ulaştırmak için yola çıkmak arasında, yerden göğe fark vardır.

5. "Kim, gaza etmeden veya 'Keşke gaza olsaydı da ben de katılsaydım.' demeden ölürse, nifaktan bir alametle ölmüş olur." (5)

Bu hadis, Müslümanın hamle gücünü harekete geçirmektedir. Köşesinde oturup kalan bir mü'min, tehlikededir. Kişi, Allah yolunda sefere çıkmalı veya en azından çıkma temennisinde bulunmalıdır.

6. "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim! İsterim ki Allah yolunda öldürülüp sonra diriltilsem. Sonra yine öldürülüp, yine diriltilsem." (6)

7. "Allah yolunda bir gün sınırda nöbet, dünya ve üzerindekilerden daha hayırlıdır." (7)

8. "İki göz vardır ki, cehennem ateşi onlara dokunmaz: Allah korkusundan ağlayan göz ve Allah yolunda geceyi nöbette geçiren göz."(8)

9. "Allah yolunda tozlanan ayaklar, cehennem ateşine haramdır." (9)

Allah'ın dinini tebliğ için seyahat edenler de bu hadisin şümulü içindedirler.

10. "Cennet, kılıçların gölgesindedir." (10)

Kaynaklar:

1. Buhari, Cihad, 2.
2. age. Cihad, 1.
3. Tirmizi, Fedailü'l-Cihad, 17.
4. Ebu Davud, Cihad, 6.
5. Ebu Davud, Cihad, 17.
6. Buhari, Cihad, 7; İbnu Mace, Sünen, Cihad, 1.
7. Buhari, Cihad, 73; Tirmizi, Fedailu'l-Cihad, 26.
8. Tirmizi, Fedailu'l-Cihad, 12.
9. Tirmizi, Fedailu'l-Cihad, 7.
10. Buhari, Cihad, 22.
11. Nursi, Hutbe-i Şamiye, s., 88.

53 Peygamber Efendimizin yaptığı savaşların nedenleri nelerdir?

Malum olduğu üzere, savaşların pek çok sebebinden söz edilebilir. Tespitlerimize göre Hz. Peygamber (asm)’in savaşları, aşağıdaki sebep ve hikmetlerle meydana gelmiştir:

1. Düşmanla mücadele edecek güce sahip olduklarını hissettirme.

Hz. Peygamber (asm)’in bazı savaşları, özellikle Bedir Savaşı’ndan önce yapılan seriyyeler, Medine’de İslâm’a ve müntesiplerine düşmanlık duyguları besleyen müşrik ve Yahudilere, Müslümanlara saldırı için fırsat kollayan Mekkeli müşriklere, Müslümanların bir güç olduğunu gösterme, İslâm’ı tebliğ konusunda özgürlük alanı oluşturma ve saldırılara karşı varlıklarını korumayı hedeflemektedir.1

Bu seriyyeler, Müslümanların varlığını ve gücünü gösteren ve netice itibariyle de tebliğin önündeki engelleri açmaya yönelik mücadelelerdir. O dönemde bölgede kaba kuvvetin hâkim olması, kuvvetlinin haklı gösterilmesi ve mazluma hayat hakkı tanınmaması, Hz. Peygamber (asm)’in bölgede emniyeti temin etme düşüncesiyle askerî müfrezeler göndermesine sebep olmuştur. Sîfü’l-Bahr ve Rabığ seriyyeleri ile Ebvâ, Buvat, Hamrâu’l-Esed ve Küçük Bedir gazaları bu maksatla gerçekleştirilmiştir.2

2. Saldırının finansal kaynaklarını kesme.

Hz. Peygamber (asm)’in bir kısım savaşları, Müslümanların Mekke’den hicret ederken geride bırakmak zorunda kaldığı ve müşriklerin ele geçirdikleri mallarla ticaret yaparak Hz. Peygamber (asm) ve Müslümanlara karşı savaşmak için ordu hazırlayan Mekke müşriklerinin ticaret yollarını kontrol altına almak ve onları ekonomik bakımdan zayıflatmak gayesiyle yapılmıştır. Mekke müşriklerinin yegâne geçim kaynakları ticaret idi. Şam tarafından sevk edilen kervanların silâhlı muhafızlarının Medine yakınından geçerken Müslümanlara zarar vermemeleri için takip edilmesi gerekiyordu. Bu itibarla Hz. Peygamber (asm), söz konusu gaza ve seriyyeleri, müşrik kervanlarını takip maksadıyla sevk etmiştir.3

Nitekim Bedir Savaşı, Kureyşin ticaret kervanlarından elde ettiği kazançla giriştiği savaş hazırlığına engel olma gerekçesiyle yapılmıştır. Uhud Savaşı da Bedir mağlubiyeti sonrası Hz. Peygamber (asm)’den intikam almak düşüncesiyle, Ebu Süfyan’ın Şam ticaret kervanının geliriyle hazırlanmıştı.4

Savaşa hazırlanmada böylesine önemli bir yaptırım olan ticaret kervanlarının takibiyle finansal kaynakların kesilmesi, Müslümanları sürekli tehdit eden Mekkeli müşriklere karşı Sîfü’l-Bahr, Rabığ, Harar, Nahle, Karde ve Îs seriyyeleri ile etkili bir yaptırım olarak kullanmıştır.5

3. Saldırılara karşı savunma yapma.

Hz. Peygamber (asm)’in savaşlarının bütünü, gerekçeleri ve ana gayeleri açısından savunma nitelikli olmakla birlikte, savaş stratejisi bakımından savunma nitelikli savaşları sayıca azdır. Hz. Peygamber (asm)’in bazı savaşları, düşmanın Müslümanların varlığına ve toprak bütünlüğüne karşı giriştiği saldırılar neticesi meydana gelmiştir. Bu durumda Hz. Peygamber (asm), saldırılara karşı meşru müdafaa hakkını kullanmıştır. Zîrâ Kur’ân’da saldırıya maruz kalınması hâlinde savunma yapmak için savaşa izin verilmekte6 ve savaşın meşru gerekçelerle yapılması gerektiği vurgulanmaktadır.7

Bedir-Hendek savaşları arasındaki mücadele dönemi, Mekkeli müşrikler ve Medine Yahudilerine karşı savunmaya yönelik girişimlerdir.8 Özellikle birlikte yaşadıkları Yahudilere karşı alınması gereken savunma tedbirlerinin, daha sonraki dönemlerde ne kadar hayatî bir önem arz ettiği müşahede edilmektedir. Nitekim Mekkeli müşrikler ve Hayber Yahudilerinin katılımıyla oluşturulan güçlü Ahzab birliği karşısında, Medine’yi savunma durumunda kalan Müslümanlar, savaş esnasında Kureyzalıların ihanetiyle tehlikeli anlar yaşamıştır.9 Hz. Peygamber (asm), Medine döneminde özellikle Yahudilerin Müslümanlara karşı takındıkları düşmanca tavırlarıyla mücadele etmek ve gelebilecek muhtemel saldırıya karşı hazırlıklı olmak zorunda kalmıştır.10 Bu sebeple Bedir, Uhud ve Hendek savaşları, hem meşruiyet açısından hem de savaş stratejisi açısından saldırılara karşı savunmanın hedeflendiği en önemli savunma savaşlarıdır.

4. Düşman hakkında bilgi toplama.

Hz. Peygamber (asm)’in bazı gaza ve seriyyeleri her ân saldırma fırsatı kollayan düşman hakkında bilgi edinmek maksadıyla yapılmıştır. Müslümanların öncelikle müşrikler olmak üzere bütün düşmanlara karşı dâima teyakkuz hâlinde olmaları gerekiyordu. Bu gerekçelerle Hz. Peygamber (asm) Medine’nin güvenliğini sağladıktan sonra çevre kabilelerle anlaşma yaparak Mekke müşriklerine karşı daha tedbirli olmayı hedeflemiştir. Gönderilen ilk seriyyeler genellikle düşman hakkında haber toplamak, istihbarat elde etmek, onların siyasî, ekonomik durumlarını kontrol altına almaya yönelik olmuştur.11

Savaşlardan önce bilgi toplamak için keşif kolları ve casuslar gönderilmiştir. Keşif kolu, istihbarat ve diğer yollarla düşmanın genel durumu hakkında bilgi sahibi olmak, Müslümanların güvenliği bakımından hayatî önemi haizdi. Zîrâ Mekke fethine kadar düşmana karşı az bir kuvvetle mücadele etmek zorunda kalan Müslümanlar, düşmanın savaş gücü hakkında onların nasıl, nerede ve hangi şartlar altında savaşacaklarına dâir bilgiler elde etmek mecburiyetinde kalmıştır.12 Nahle, Birinci Zû’l-Kassa, Vâdi’l-Kura’, İkinci Cinab, Huneyn, Abdullah b. Revaha ve Hayber seriyyeleri, ansızın saldırma ihtimali olan düşman hakkında istihbarat elde etmek için tertiplenmiştir.

5. Anlaşmaların ihlal edilmesi ve ihaneti cezalandırma.

Anlaşmaların ihlâli, uluslararası ilişkilerde suç teşkil etmektedir. Allah Resulü (asm) döneminde de anlaşma yapılan tarafların anlaşma maddelerini ihlâl etmeleri, bazı savaşların sebebini oluşturmuştur. Hicretten sonra Peygamber Efendimiz'in (asm) Medine’de yaptığı Medine Vesikası ile Hudeybiye barış anlaşmasının ihlâli, bazı savaşların meydana gelmesinin temel sebebini oluşturmuştur.

Allah Resulü (aleyhi ekmelüttehâyâ) anlaşmalara her zaman azamî derecede riayet etmiştir. Bunun en çarpıcı örneği şu hâdisedir: Hudeybiye anlaşmasının bir maddesine göre, "Mekke’de Müslüman olan bir kimse Medine’ye sığınmak isterse, talebi kabul edilmeyip kendisi Mekke’ye iade edilecekti." İmza işi biter bitmez Mekke delegesinin oğlu Ebu Cendel zincirlerini sürüyerek Hz. Peygamber (asm)’e gelmiş ve himaye talebinde bulunmuştur. Mekkeliler adına anlaşmayı imzalayan Süheyl b. Amr'ın, anlaşmanın yürürlüğe girdiğini ileri sürerek buna itiraz etmesi üzerine “Ey Müslümanlar! Beni dinimden döndürmeye çalışan bu Kureyşlilere geri mi vereceksiniz?” diye feryat eden Ebu Cendel’e Hz. Peygamber (asm),

“Ey Ebu Cendel sabret! Ecrini Allah’tan bekle. Allah sana ve senin durumunda olanlara bir kapı açacaktır. Biz Kureyş ile bir sözleşme imzaladık. Onlar bize, biz onlara Allah adına söz verdik, sözümüzden dönemeyiz.”13

cevabını vermiştir. Bu hazin hâdise, Hz. Peygamber (asm)’in anlaşma hükümlerine sonuna kadar bağlı olduğunu gösteren çok önemli bir örnektir.

Hicretten sonra Mekkelilerle başlayan savaş dönemi, Hudeybiye Anlaşması’yla sona ermişken, Kureyşlilerin ihlâliyle bu anlaşma da bozulmuştur. Bu gerekçeyle Hz. Peygamber (asm) onları tedip gayesiyle Mekke üzerine yürümüştür.14 Hz. Peygamber (asm)’in müşriklerle olduğu gibi Medine’deki Yahudi kabileleriyle savaşları da yapılan anlaşma hükümlerine aykırı hareket etme ve anlaşma hükümlerine muhalif olarak düşmanla işbirliğine kalkışma gibi meşru sebeplerle yapılmıştır. Hicretten sonra Medine’deki Yahudi kabileleriyle yapılan anlaşmaya göre, "bütün Medine halkının tek bir toplum olduğu, Müslümanlar aleyhinde müşrikler ve müttefikleriyle anlaşma yapılamayacağı ve onlara yardım edilemeyeceği" kabul edilmiştir. Anlaşma metninde özellikle Kureyş müşriklerinin kesinlikle desteklenmeyeceği ibaresi yer alıyordu.15 Söz konusu anlaşma hükümleri doğrultusunda Kaynuka, Nadir ve Kureyza oğulları Yahudilerine karşı yapılan savaşlar, anlaşmalara ihanetin bir neticesi olarak meydana gelmiştir.16

Netice itibariyle yapılan anlaşma maddelerine, kendi aleyhlerine hükümler ihtiva ediyor olmasına rağmen, titizlikle riayet eden Hz. Peygamber (asm), zaman zaman müttefiklerinin ihanetine uğramıştır. İşte bu durum Kaynuka, Nadir, Kureyza oğulları gazaları ile Mekke fethinin temel gerekçesini oluşturmuştur.

6. Baskın ve talanı cezalandırma.

Hz. Peygamber (asm) ve Müslümanlara ait yaylım hayvanlarının yağmalanması ve bu sırada Müslümanlardan bazılarının şehit edilmesi, bir kısım seriyyelerin sebebini oluşturmuştur. Müslümanlar sırf inançları sebebiyle saldırılara maruz kaldığından, bu saldırıları yapan kişi ve onları organize eden kabilelerle mücadele edilmesi gerekiyordu. Baskın ve talana maruz kalınması durumunda, kişinin malını ve canını korumak maksadıyla yapacağı savunma, meşru müdafaa olarak değerlendirilir. Meşru müdafaa sırasında verilen mal, can gibi zayiat, İslâm hukuku açısından herhangi bir cezayı gerektirmez. Harar, II. Zû’l-Kassa, Tarif, Fezare oğulları, Ükl ve Uraniler, Meyfaa seriyyeleri ile Kureyza oğulları, Safevân / Birinci Bedir, Sevik ve Dûmetü’l-Cendel gazaları, değişik sebepleriyle birlikte Hz. Peygamber (asm) ve Müslümanlara ait malların yağmalanması veya yağmalanma teşebbüsü sırasında Müslümanlardan bazı kişilerin şehit edilmesi gibi saldırı ve hâdiseler neticesi meydana gelmiştir.

7. Düşmanın taraftar bulmasını engelleme.

Hz. Peygamber (asm), hayatının bütün safhalarında, barış ve anlaşmaya açık bir tutum içerisinde olmuştur. Mekkelilerin vatanından kovduğu, hicrete mecbur edip Medine’de de rahat bırakmadığı bir durumda, Medine’de yaşayan farklı dinlerden kabilelerle bir anlaşma yapmıştır. Bu çerçevede Kureyş’in ticaret yolu üzerinde bulunan bazı kabilelerle, düşmandan önce anlaşma yapmak suretiyle bu kabilelerin düşman safında yer almasını önlemek ve barış zemini oluşturmak için anlaşmalar yapılmıştır.17 Ebvâ ve Zû’l-Uşeyre gazaları barış anlaşmasını fiilen hayata geçirmek için gerçekleştirilmiştir. Allah Resulü’nün bu çabası, sıcak savaş şartlarının henüz yaşanmadığı Medine döneminde, anlaşmazlıkları sulh ve barış ile neticelendirme gayreti olarak değerlendirilmelidir.

8. Saldırı haberinin alınması üzerine yapılan müdahaleler.

Peygamber Efendimiz (asm)’in gaza ve seriyyelerinin önemli bir kısmı, özellikle şahsı ve Müslümanlara sırf inançları gereği, yapılması plânlanan bazen bir kabilenin bazen de kabileler topluluğunun saldırı haberinin alınması neticesi sevk edilmiştir. Saldırı plânının yapıldığı haberinin alınması sonucu herhangi bir müdahalede bulunmama, düşmanın saldırısı karşısında teslim olmak anlamına gelecektir. Düşmanın kesin olarak gerçekleştireceği harekât karşısında ilk darbeyi yememek için, Hz. Peygamber (asm) harekete geçmiştir. Düşmanın fiilen saldırısı meşru bir savaş sebebi olmakla beraber, istihbaratla bir saldırı hazırlığının kesin olarak alınması da meşru bir mukabele sebebi olmaktadır.18 Birinci Zû’l-Kassa, Karkaratü’l-Küdr, Bahran, Dûmetü’l-Cendel, Müreysi, Vâdi’l-Kura’, Türebe, Necid / Hevazinler, Meyfaa, Cinab, Zatü’s-Selasil, Bekiroğulları, Abdullah b. Revaha, Hayber, Gâbe, Kutbe b. Amir seriyyeleri ile Gatafan, Katan, Zâtu’r-Rika’, Huneyn, Taif, Hayber, Fedek gazaları ve Tebük seferi, düşmanın saldırı yapacağı bilgisinin alınması üzerine sevk edilmiştir. Sayıca fazlalığı dikkate alındığında, gaza ve seriyyelerin çoğunun saldırı haberinin alınması neticesi meydana geldiği görülecektir.

9. Zulme uğrayan Müslümanlara yardım etme.

Savaşların bir kısmı, inançları sebebiyle Müslümanlara baskı ve işkence yapan kabile ve devletlerin din ve inanç hürriyetine uyguladıkları baskıya son vermek maksadıyla yapılmıştır. Hz. Peygamber (asm) ve Müslümanlara düşmanlık duyguları ile dolu olan kişi, kabile ve devletler, düşmanlıklarını sahip oldukları her fırsatı değerlendirerek fiiliyata dökmüştür. Bu eylemler, bazen başka devletlerin sınırları içerisinde yaşayan Müslüman azınlığa baskı ve işkence yapmak şeklinde de tezahür edebilmiştir.

Kur’ân’da, zulme maruz bırakılarak inanç ve ibadet hürriyetleri engellenen, inandığı dinin öğretilerine uygun hayat yaşamasına engel olunan Müslüman fert ve toplumlar, bütün güçleriyle bu zulmü ortadan kaldırmakla sorumlu tutulmaktadır.19

“Size ne oluyor da ‘Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, tarafından bize bir yardımcı lütfet.’ diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?!”20

âyetiyle, zulme maruz kalan insanlara yardım için savaşılacağı hükmü temellendirilebilir. Yardım talebinden sonra Hudeybiye Anlaşması döneminde Kureyş’in saldırılarına karşı Hz. Peygamber (asm)’in Huzaa Kabilesi’ne yardım etmesi,21 bu âyetteki emrin yerine getirilmesine örnek olarak anlaşılabilir.22 Bi’r-i Maûne seriyyesi ve Dûmetü’l-Cendel gazası, Hz. Peygamber (asm)’in zulme maruz kalan Müslümanlara yardım için yapmak zorunda kaldığı askerî müdahalelerdir.

10. Tebliğin önündeki engelleri bertaraf etme.

Tebliğ, Hz. Peygamber (asm) ve Müslümanların aslî vazifesi olduğuna göre, her durumda Allah’ın adının bütün dünyaya barış şartlarında ulaştırılması hedeflenmiştir. Düşmanın kaçınılmaz olarak savaşın içine çektiği durumlarda bile, tebliğ görevi ihmal edilmemiştir.23 Bu sorumluluğun bir gereği olarak Hz. Peygamber (asm), çevre kabile ve devletlere tebliğ heyetleri göndermiştir. Tebliğ maksadıyla yapıldığı iddia edilen gaza ve seriyyelerin gerekçeleri incelendiğinde, bunların tamamen tebliğ gayesiyle gönderilen heyetlere saldırı yapılması durumunda, heyetlerin nefs-i müdafaada bulunmalarının bir sonucu olarak meydana geldiği görülür. Bir başka ifadeyle savaş, muhatabın İslâm’ı kabul etmemesinden değil, Müslümanlara saldırı söz konusu olduğu için gündeme gelmiştir. Dolayısıyla Hz. Peygamber (asm) insanların zorla İslâm’ı kabul etmeleri için değil, tebliğin önündeki engelleri kaldırmak için savaşmıştır.

Allah Resulü’nün (asm) davet maksadıyla gönderdiği seriyyeler arasında Ka’b b. Umeyr’in başkanlığındaki Zât-ı Atlah24 Amr b. Âs’ın Zatü’s-Selasil25, Abdurrahman b. Avf’ın Dûmetü’l-Cendel ve Halid b. Velid’in Cezime seriyyeleri26 sayılabilir. Yine davet maksadıyla gönderilen İbn Ebi’l-Evca, Süleymoğullarını İslâm’a davet etmiş ancak onlar “Senin davetine bizim ihtiyacımız yoktur.” diyerek Müslümanlara oklu saldırıda bulunmuş ve İbn Ebi’l-Evca dışındakilerin hepsini şehit etmişlerdir.27

Hz. Peygamber (asm), bazen bir talep karşısında bazen de herhangi bir talep olmaksızın, sırf İslâm’ı tebliğ gayesiyle bazı kabile ve devletlere heyetler göndermiştir. İslâm’ı tebliğ etmenin dışında hiçbir maksadı olmayan bu heyetler, pusuya düşürülmek ve ihanete maruz kalmak suretiyle şehit edilmiştir. Reci’, Bi’r-i Maûne, Süleymoğulları, Zât-ı Atlah, Zâtü’s-Selasil, Cezîmeoğulları, Uman, Bahreyn ve Dûmetü’l-Cendel seriyyeleri, değişik sebepleri olmakla birlikte, ağırlıklı olarak İslâm’ı çevre kabile ve devletlere tebliğ için gönderilmiş tebliğ heyetlerinin öldürülmesi ile sonuçlanmıştır.

Kendi iradeleriyle, kabilelerinin İslâm’a meyilli olduklarını ileri sürerek Hz. Peygamber’den (asm) tebliğ heyeti talep edenlerin, gönderilecek tebliğ heyetini emanla koruyacaklarını taahhüt etmelerine rağmen, heyeti pusuya düşürerek şehit etmeleri, bazı gaza ve seriyyelerin sebebini oluşturmuştur. Bütün insanların ebedî kurtuluşunu temin edecek dinamiklere sahip bir dinin insanlığa duyurulmasından başka bir maksat taşımayan bu tebliğ heyetleri, pusuya düşürülerek hain saldırıların hedefi olmuştur. Hz. Peygamber (asm) de şahsında İslâm’a düşmanlık yapan bu kimselerle nefs-i müdafaa gayesiyle mücadele sürecine girmiştir. Zâtu’r-Rika’ gazası ile Cemum, Meyfaa, Âmir oğulları, İkinci Sîfü’l-Bahr ve Hayber seriyyeleri, barışçı tebliğ heyetine karşı yapılan saldırıları etkisiz hâle getirmek için yapılmıştır.

11. Elçilere kötü muamele yapılmasını ve onların öldürülmesini cezalandırma.

Allah Resulü (asm), Hudeybiye Anlaşması’ndan sonra bölge ülkelerin hükümdarlarına, İslâm’a davet maksadıyla elçiler göndermiştir. Bu hükümdarlardan bazıları tebliğ çağrısına olumlu cevap vermiş, bazıları da sadece olumsuz cevap vermekle kalmamış, elçilere ve gıyaben Hz. Peygamber (asm) ve Müslümanlara nezaket sınırlarını zorlayan, hattâ hakarete varan davranışlarda bulunmuştur.28 Tebliğ vazifesini îfâ için yakın ve uzak kabile ve devlet başkanlarına gönderilen bu elçiler, bazen İslâm’a davet edilen devlet veya kabile başkanı tarafından hakarete maruz kalmış, bazen öldürülmüş, bazen de farklı kişiler tarafından saldırıya uğrayıp yağmalanmıştır. Oysa tarih boyunca ve günümüzde elçiler, uluslararası hukukta can güvenliğine sahiptir.29 Can güvenlikleri garanti altına alınan elçilerin tahkir edilmesi, yağmalanması hattâ öldürülmesi, suçu irtikâp eden kişi ve kurumlar açısından suç teşkil etmektedir. Hımsa, Kuraytoğulları ve Kuratalar seriyyeleri ile Mû’te seferi, bu sebeple gerçekleştirilmiştir.

12. Düşmanın savaş ilânına cevap verme.

Düşmanın savaş ilân etmesi Hz. Peygamber (asm)’in gaza gerekçeleri arasında yer almaktadır. Savaş ilân eden bir topluluğa mukabelede bulunmamak, düşmanı cesaretlendirip onun daha güçlü ve cesaretli saldırısına sebep olacağından, savaş ilânına karşılık verilmesi gerekir. Bu anlamda savaş ilânına karşılık vermek meşru bir müdafaadır. Çünkü düşman savaş ilân etmekle savaşma kararlılığı göstermiş olmaktadır. Bu kararlılık karşısında saldırı tehlikesiyle karşı karşıya olan Hz. Peygamber (asm), savaş ilânına karşılık vermiştir. Bunun tek örneği Küçük Bedir gazasıdır.

Hz. Peygamber (asm), Mekkeli müşriklerle yaptığı Uhud Savaşı’nda bir yönüyle mağlup olunca, galibiyetin verdiği gururla ertesi yıl Bedir’de tekrar buluşmak için meydan okuyan Ebu Süfyan’ın teklifini kabul etmiştir.30 Kureyş’in savaş tehdidine mukabelede bulunmanın gereği olarak Hz. Peygamber (asm), zamanı geldiğinde Ebu Süfyan’ın savaş ilânına karşılık vermek maksadıyla gazaya çıkmış31; ancak karşısında kimseyi bulamamıştır. Mekke’den iki bin kişiyle yola çıkan Ebu Süfyan, kıtlık olduğunu bahane ederek belirlenen bölgeye gelmeden tekrar Mekke’ye dönmüştür.32 Bu gazanın, Ebu Süfyan’ın savaş ilânına karşılık vermek için yapıldığı açıkça anlaşılmaktadır.

Sonuç

Hz. Peygamber (asm)’in savaşlarının sebep ve gerekçelerinin incelendiği bu çalışmada, savaşların çok farklı sebep ve gerekçelerle meydana geldiği anlaşılmaktadır. Buna göre bütün savaşlar meşru bir temele dayandığından, Hz. Peygamber (asm)’in haksız olarak nitelendirilebilecek bir askerî müdahalesinin olmadığı sonucuna varılabilir. Savaşları hazırlayan sebep ve gerekçeler bütünü dikkate alındığında, Hz. Peygamber (asm)’in meşru bir gerekçe olmaksızın, herhangi bir kabile veya devlete haksız bir saldırıda bulunmadığı çok açık bir şekilde görülmektedir.

İslâm’ın Kur’ân ve Sünnet merkezli ilke ve esasları dikkate alındığında, gerek fert ve gerekse devlet ölçeğinde münasebetler, barış esasına dayanmaktadır. Savaş ise istenmeyen bir mecburiyet olup arızî / geçici bir durumdur ve bir varlık mücadelesi olarak gündeme gelebilir.

Günümüze bakan yönüyle ifade edilecek olursa, Hz. Peygamber (asm)’in savaşlarının sebep ve gerekçeleri, her dönemde olduğu gibi günümüzde de, meydana gelen savaşların meşruiyetini belirlemede temel ölçüt olarak kabul edilebilir mahiyet ve özellikler taşımaktadır.

Dipnotlar:

1. Hattâb, Mahmud Şît, Komutan Peygamber Hz. Peygamber’in Askerî Dehası, çev. Ağırakça, Ahmed, İst., 1988, s. 56.
2. Gaza ve seriyyeler hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Nargül, Veysel, Kur’an ve Hz. Peygamber’in Uygulamaları Işığında Cihad, (Basılmamış Doktora Tezi), Erzurum, 2005, s. 111-217.
3. İbn Hişâm, Ebu Muhammed Abdulmelik b. Hişam, es-Sîretü’n-Nebeviyye, thk. Mustafa Sekâ ve arkadaşları, by., ts., II, 241-242, 245; Müslim, Sayd 17.
4. İbn Sa’d, Muhammed, et-Tabakâtu’l-Kübrâ, Beyrut, 1985, II, 37; Semhûdî, Nuruddin Ali b. Ahmed, Vefâu’l-Vefa, Beyrut, ts., I, 281. Ayrıca bkz. İbnü’l-Esîr, Ebu’l-Hasan Ali b. Muhammed, el-Kâmil fi’t-Tarih, Beyrut, 1965, II, 113, 116; Buhârî, Menakıb, 251, Megazi, 2.
5. Bkz. Hamidullah, Muhammed, İslam Peygamberi, çev. Salih Tuğ, Ankara, 2003, II, 1036-1037.
6. Hac, 22/38; Bakara, 2/190; Şûra, 42/41.
7. Bakara, 2/194.
8. Hattâb, Komutan Peygamber, s. 13.
9. Vâkidî, Muhammed b. Ömer, Kitâbu’l-Meğazî, Oxford Üniversitesi, 1966, II, 459-460; İbn Kayyim, Ebu Abdillah Muhammed b. Ebî Bekir, Zâdü’l-Meâd fî Hedy-i Hayri’l-İbâd, Kahire, ts., III, 129-130.
10. Bakara, 2/91; Al-i İmran, 3/183; Kasas, 28/48-50.
11. İbn Hişâm, I-II, 601 vd.; Hamidullah, İslam Peygamberi, I, 139.
12. Bkz. Belâzurî, Ebu’l-Abbas Ahmed b. Yahya b. Cabir, Ensâbu’l-Eşraf, Beyrut, 1996, I, 383-384; Kettânî, Abdulhay, et-Terâtibu’l-İdâriyye, Beyrut, ts., I, 363.
13. İbn Hişâm, III-IV, 318; Beyhâkî, Ahmed b. Ali b. Hüseyin, es-Sünenü’l-Kübrâ, Haydarabad, 1344, Sünen, IX, 219-220.
14. İbn Kayyim, Zadu’l-Meâd, III, 290, 394.
15. Bkz. İbn Hişâm, I-II, 501-504.
16. İbn Sa’d, II, 28-29, 57-59, 74-78; İbnü’l-Esîr, II, 137-139; Süheylî, Abdurrahman b. Abdillah b. Ahmed, er-Ravdu’l-Unuf fî Tefsiri’s-Sîreti’n-Nebeviyye li İbn Hişâm, Kahire, ts., II, 296; Semhûdî, I, 277-278, 298.
17. Enfâl, 8/58; Tevbe, 9/12-13; Güner, Osman, Resûlullah’ın Ehl-i Kitap’la Münasebetleri, Ankara, 1997, s. 299.
18. Enfâl, 8/58; Tevbe, 9/12-13; Al-i İmran, 3/146-147, 200.
19. Hac, 22/39-40.
20. Nisâ, 4/75.
21. Ebu Yusuf, Yakub b. İbrahim, Kitâbu’l-Harâc, Kahire, 1396, s. 230; Belâzurî, Fütûhu’l-Buldân, thk. Abdullah Enîs et-Tabbâa’, Beyrut, 1987, s. 41.
22. Yaman, Ahmet, İslam Devletler Hukukunda Savaş, İstanbul, 1998, s. 86-87.
23. Darimî, Siyer, 8.
24. İbn Sa’d, II, 127-128.
25. İbnü’l-Esîr, II, 232.
26. İbn Hişâm, IV, 280-281.
27. İbn Sa’d, II, 123.
28. İbn Kesîr, İbn Kesîr, İmaduddin Ebu’l-Fida İsmail, el-Bidâye ve’n-Nihâye, Beyrut, 1966, IV, 268 vd.
29. Şeybânî, Muhammed b. Hasen, Şerhu Siyeri’l-Kebîr, (Serahsî’nin şerhi ile birlikte), Beyrut, 1997, II, 72; Turnagil, Ahmet Reşid, İslamiyet ve Milletler Hukuku, İstanbul, 1972, s. 92-96.
30. İbn Hişâm, III, 100; Belâzurî, Ensâb, I, 417.
31. Taberî, Ebu Cafer Muhammed b. Cerir, Târihu’t-Taberî Târihu’l-Ümem ve’l-Müluk, Beyrut, ts., III, 42; İbn Hazm, Ebu Muhammed Ali b. Ahmed, Cevâmiu’s-Sîre, çev. M. Salih Arı, İstanbul, 2004, s. 180-181.
32. İbn Hişâm, III, 220; İbn Sa’d, II, 59-60.

54 İnsanlığın aradığı barışın İslam'da olduğunu nasıl izah edersiniz?

"Postmodern Düşünceler" kitabında Prof. Dr. İbrahim Özdemir, "Müslümanın İnsanlarla Kardeşliği" başlığı altında İslam'ın geçmişindeki uygulamalarından örnekler özetlemiştir. Bu çok önemli tespitlerle sizi baş başa bırakıyorum. İnsanlığın aradığı barış İslam'da mı? Birlikte düşünelim.

Kur'an'a göre insan varlıkların en şereflisidir. Allah'ın yeryüzündeki halifesidir. Bu nedenle insana çok önem verilmiş ve yüceltilmiştir. Bir insanı suçsuz yere öldürmek, tüm insanlığı katletmeye denk tutulmuştur.

Hz. Peygamber, gayri müslim bile olsa cenazelere saygı göstermiş ve böylece insan olma sıfatının, filan dine mensup olma sıfatından önce geldiğini göstermiştir. Müslümanların, diğer din mensuplarına karşı hoşgörü ve diyaloga dayalı bir gelenek oluşturmalarında bu anlayışın büyük payı bulunmaktadır.

Diğer yandan, Müslümanların kendi dışındakilere bakışları Kur'an'daki ilkelere dayandığından, hiçbir zaman hakimiyetleri altındaki insanları dinlerini değiştirmeye ve Müslüman olmaya zorlamamışlardır. Bu, Kur'an'ın "Dinde zorlama yoktur." ilkesinin doğal bir sonucu olarak görülmelidir.

Böylece fethedilen bölgelerdeki insanlar hiçbir zorlamaya maruz kalmamış, aksine cizye vergisi ödemek şartıyla din ve inançlarında serbest bırakılmışlardır.

Hz. Peygamber'in şu beyanları, Müslüman idarecilere daima ışık tutmuştur:

"İnsanlara azab edene Allah da azab eder. Kim bir zimmiye (gayri müslime) zulmeder ve ona gücünün dışında iş yüklerse, kıyamet günü beni karşısında bulacaktır."

İnanç konusunda zorlama, dinin özüne aykırı olduğundan, daha İslam'ın ilk gününden itibaren böyle bir zorlamaya yer verilmemiştir. Bu nedenle Hz. Peygamber'e (sav), "asıl görevinin tebliğ olduğu, insanları hidayete erdirme olmadığı" bir ayette açıkça belirtilmiştir.

Bu konuda Hz. Peygamber'in uygulamaları da tabii ki Kur'an'daki ilkeler çerçevesinde gerçekleşmiştir. Bilindiği gibi, Hz. Peygamber Mekke'den Medine'ye hicretle beraber, Yahudi toplumuyla bir arada yaşamaya başlamıştır. Hz. Peygamber Yahudi toplumuyla olan ilişkilerini yazılı bir metin şekilde ortaya koymuştur. Hz. Peygamber'in Medine ileri gelenlerini toplayıp vücuda getirdiği bu şehir-devleti nizamnamesi, dünyada bir devletin ortaya koyduğu ilk anayasa olarak kabul edilmektedir.

Elli civarında maddeden oluşan bu yazılı vesikada: "Müslümanların dinleri kendilerine, Yahudilerin dinleri de kendilerinedir." denilerek Yahudilere vebunların müttefiklerine tam bir din hürriyeti tanınmıştır.

Mekke'nin güneyinde kalan Necran bölgesi, Hicaz'ın Hristiyanlık merkezi durumunda idi. Hz. Peygamber Necran'lılarla yaptığı meşhur anlaşmada, onların can, mal ve din hürriyetlerini garanti ettiği gibi, mabedlerine ve din adamlarına da tam bir dokunulmazlık tanımıştır.

Kur'an ve sünnetle belirlenen bu temel çizgi daha sonra gelen Müslüman idareciler tarafından aynen devam ettirilmiştir. Bu bağlamda Hz. Ebu Bekir'in savaşa giden komutanlarına verdiği talimatname ve Hz. Ömer'in Kudüs'ün fethinde yaptığı anlaşma aynı ruhu yansıtmaktadır. Hatta Ebu Bekir'in talimatnamesinde

"Hurma ve diğer meyve ağaçlarını, koyun, keçi ve diğer hayvanları yemenin dışında bir amaçla kesmeyin, telef etmeyin."

denilerek, doğal çevre savaş durumunda bile tahrip edilmemiştir.

55 Müslüman devletlerin birbirleriyle savaşmaları caiz midir; hangi tarafın askerleri şehit olur?

— Bir Müslüman devlet diğer Müslüman devlete savaş açamaz, kardeş kardeşi vuramaz. Bu, şahıs plânında da devlet çapında da böyledir. Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) değil bir Müslümanın diğerine kurşun atması, silâhını ona doğru yöneltmesini dahi yasaklamış:

"Sizden biriniz Müslüman kardeşine silâhını yöneltemez, ona işarette bulunamaz."(et-Tergib ve't-Terhib, III/484)

buyurmuştur. Demek ki, bir Müslüman elindeki silâhla kardeşini göstermek için işaret dahi edemez, sadece işaret sırasındaki hatırlatmayı dahi hoş göremez.

Aralarında çıkan ihtilâfı ise, görüşmeler yoluyla hâlletmeleri gerekir. Şayet görüşmelerle hâlledemezlerse hakem heyeti seçilir, tarafların kabul edeceği hakemin verdiği hükme rıza gösterme mecburiyeti doğar. Buna rıza göstermeyen ise haksız olur, çıkan savaştan mesul duruma girer.

Burada dikkati çeken husus, ortada hakemlik yapan heyetin gerçekten de tarafsız olması, sadece haklının yanında bulunmasıdır.

Müslümanlar, haksız olduklarını bildikleri hâlde sadece âmirlerinin verdiği emrin hatırı için Müslüman kardeşlerine kurşun atamazlar. Zira bilirler ki, Allah’a isyan olan yerde kula itaat olmaz. Âmirleri haksız yere Müslüman kardeşine kurşun atmayı emrediyor, bu ise Allah’a isyandır. Allah’a isyan olan emre itaat mecburiyeti yoktur.

Bütün bunlara rağmen hakkın ne tarafta olduğu bilinmeden savaşılıyorsa, hangi tarafta Allah rızası esassa o tarafın ölenleri şehittir.

56 Cihad ve savaş kavramları aynı manaya mı gelirler; değilse, farkları nedir?

Müminlerin bütün faaliyetlerinin Allah rızasını kazanmaya yönelik olması gerektiğini ifade eden Kur’an,

“De ki: şübhesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hepsi Alemlerin Rabbı Allah içindir.” (En’am, 6/162)

cümleleriyle ve

“Allah uğrunda –Allah'ın rızasına ulaşmak uğrunda– hakkıyla cihat edin.” (Hac, 22/78)

emri ile cihadı da Allah rızasına ulaşmaya bir vesile kılmıştır. Cihad bu yönüyle diğer savaşlardan farklılık gösterir.

Cihad, bedeni ve mali bir ibadettir; Müslümanlara saldırıda bulunan kâfirlere karşı yapılır. İslamiyet dahilde (yurt içinde) mücadeleyi yasaklamıştır. Dahildeki cihad silah ile olmaz, tebliğ ile ikna ile irşad ile olur. Dahilde hiçbir şekilde müslüman müslümana kılıç çekemez. Müslümanın Müslümana silah çekmesi en büyük günahlardandır. Dahildeki kavganın, savaşın adı cihat değil “fitne”dir. Fitne ise, adam öldürmekten daha korkunçtur. (Bakara ,2/217).

İslamın ilk intişar dönemleri incelendiğinde, Mekke müşriklerinin Hz. Peygambere ve sahabelerine reva gördükleri eza ve cefa tüyler ürperticidir. Bu cefalarla müminlerin hicrete mecbur edilmeleri, Mekke’de kalan mal ve mülklerine el konulması ve onların topyekün imha edilmeleri kastıyla 500-600 kilometrelik yolu katedilerek Medine’ye kadar gelinmesi, müşriklere karşı koymayı artık zorunlu olarak mecbur kılmıştı. Nitekim Kur’an'ın ilk nazil olan ayetlerde savaşın meşru sayılmasının sebepleri kâfirlerin saldırı ve zülmü olduğu açıkça belirtilmiştir. (Hac, 22/39-40; Bakara, 2/190; Nisa, 4/75; Tevbe, 9/13).

Kur'an'a göre; akdi bozmak, siyasette iki yüzlülük yaparak, hıyanet ederek arkadan vurmak fiilen savaş teşebbüsü ve saldırı ve el altından düşmanlarla anlaşmak gibi eylemler savaş yapmanın sebeplerinden sayılmıştır.

Bununla birlikte, İslam’ı tebliğ için de savaşlar yapılmıştır. Bu savaşlarda temel espiri, insanları zorla İslam’a sokmak amacıyla değil, ferdi planda tebliğ imkânının bulunmadığı bu ülkelerde, Hak dine ulaşma imkânları ellerinden alınan insanları hürriyetlerine kavuşturmak ve herkesin dilediği inancı serbestçe seçebileceği bir ortam hazırlamaktır. Bu hareketleri “istila” ve “sömürü” savaşlarından ayırmak için de özelikle “fetih” (açmak) tabiri kullanılmıştır.

57 İslâm dini savaş ve kılıçla mı yayılmıştır?

Cihad, Allah yolundaki her türlü faaliyet ve hareketin adıdır. Hakkı üstün ve hakim kılmak için gayret sarf etmektir. Başka bir ifadeyle cihad, İslâm'ın aksiyon yönüdür, onun hamle gücüdür.

"Cihad" kelimesi, Batı dillerinde genelde "kutsal savaş" (holy war) şeklinde tercüme edilmiştir.(1) Bu şekilde bir tercüme, İslâmiyeti silah zoruyla yayılan bir din olarak gösterme gayretinden kaynaklanmaktadır.

Halbuki, "cihad" kelimesinin karşılığı "savaş" değildir. Allah yolunda savaşmak da bir tür cihad olmakla beraber; cihad kelimesi, Allah'ın dinini her tarafa ulaştırmak için yapılan her türlü faaliyet ve hareketi içine alır.

Müslümanlar, bu yüce gaye için cihad ederken, gayri müslimler ve özellikle sömürgeci ülkeler, "kutsal olmayan savaşlar" yapmış, Asya, Afrika, Avrupa ve Amerika'yı kana bulamıştır.(2) Tarih, bunun örnekleriyle doludur. "Coğrafî keşif" adı altında Asya, Afrika ve Amerika'daki hammadde kaynaklarının keşfedilmesi ve bu verimli ülkelere seferler düzenleyip o ülke insanlarını köleleştirmeleri, bazılarının savaş felsefesini ortaya koymaktadır.

Bunlar, kendi ayıbını örtbas etmek için yoğun bir propaganda faaliyeti içindedir. Onların bu propagandalarının etkisiyle olsa gerek ki, "cihad" denildiğinde bazılarının ilk hatırına gelen, İslâm'ı reddeden her kafiri boğazlamaya hazır, elinde kılıç bir "barbar Türk"  veya elinde kaleşnikofu olan bir "Arap teröristi"dir.(3)

"Cihad" konusunu bahane edip İslâm'a hücum eden Batılı yazarlar, "hem suçlu hem güçlü" deyiminde ifadesini bulan bir haldedirler. Şu olay, onların durumunu net bir şekilde ortaya koyar:

Afrika'yı istila eden İngiliz askerlerinden biri, arkadaşına der:

"Bunlar vahşi insanlar! Birisini öldürdüğümde beni ısırdı!"(4)

Kaynaklar:

1. Ebu'l Ala Mevdudî, Jihad in Islâm, Islâmic Publications LTD, Lahor, s.1; Rudolph Peters, İslâm ve Sömürgecilik, Ter. Süleyman Gündüz, Nehir Yay. İst.1989, s.29; M.J. Kister, "Land Property and Jihad" , Journal of the Economic and Social History of the Orient, Leiden, 1991, XXXIV, 276; W. Montgomery Watt, Islâmic Political Thought, Edinburgh, s. 14; Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Milletlerarası Münasebetler ve Ülke Kavramı, Marifet Yay. İst. s. 64.
2. Mevdudî, Jihad in Allah's Cause, The Journal, XIV/4 December, Mekke, 1986, s. 14.
3. Peters, s. 30.
4. Muhammed Gazali, Fıkhu's-Sîre, Daru'l-Kalem, Dımeşk, 1989, s.214.

İlave bilgi için tıklayınız:

- İslâm'ın ilk yayıldığı yıllarda yapılan fetihler, dinde zorlama olduğunu göstermiyor mu? Sonuçta cihad, ancak canımız tehlikede olunca yapılacak şey değil midir? Ama "ya cizye ya savaş" deyince dayatmış olmuyor muyuz?

58 "Kim gaza etmeden veya kendini gazaya hazırlamaksızın vefat ederse, cahiliyet ölümü ile ölür." hadisi ne demektir? Bu zamanda kılıç-kalkan cihad etmemiz gerektiğini mi söylüyor?

- İbn Kesir'de yer alan “cahiliye ölümü ile ölür”  ifadesi hadis kaynaklarında “nifak” kavramıyla belirtilmiştir. Fakat, bu iki ifadeyi de aynı anlamda anlamak mümkündür.

- Hadis kaynaklarındaki hadisin meali şöyledir: Hz. Ebu Hureyre anlatıyor; Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurdu: “Kim gaza etmeden veya kendini -niyet olarak- gazaya hazırlamaksızın vefat ederse, nifakta bir şube üzerinde (münafıklığın bir parçasını kendinde barındırmış olarak) ölür.” (Müslim, İmare, 158; Ebu Davud, Cihad, 17; Nesaî, Cihad, 2; Ahmed b. Hanbel, 2/374)

- Abdullah b. Mübarek, bu hadisin Hz. Peygamber (a.s.m)’in hayatta olduğu döneme mahsus olduğu görüşündedir. Diğer bazı alimlere göre ise, hadis her zaman için geçerlidir. Manası şudur: Cihada gitmeyen ve gitmeye yönelik içinde bir niyet taşımayan kimse, -savaştan kaçan, savaşa gitmeyen, ondan geri kalan- münafıkların bir vasfını kendisinde barındırmış olur. (Nevevî, ilgili hadisin şerhi)

- Münafıklık sıfatını/vasfını taşımak küfür anlamında değildir; Müslümana yakışmayan bir vasıf olduğu manasına gelir. Çünkü, bir müminin -gerçek mümin olması için- bütün sıfatlarının her an mümin olması lazım değildir. Örneğin; yalan  da bir küfrün sıfatıdır. Fakat bir mümin yalan söylemekle kâfir olmaz. Nitekim, bir kâfir de -imanın bir vasfı olan- dürüst olmakla imana gelmiş sayılmaz. Hadiste bu üslubun tercih edilmesi, gazaya teşvik, geri kalmamak hususunda bir uyarı amacına yöneliktir. Bu sebeple, İbn Mübarek’in, bu hadisin Hz. Peygamber (a.s.m)’in hayatta olduğu devreye ait olduğu yönündeki görüşü, çok makul görünmektedir.

- Cihad kadınlara farz olmadığı için hadis onları kapsamaz.

- Bu zamanda cihad manevîdir, maddî cihadın zarardan başka Müslümanlara bir faydası olmadığı ortada olduğuna göre, bu hadisin manası, manevî cihad bakımından da değerlendirilmelidir. Çünkü, cihaddan maksat, i’la-yı kelimetullahtır. Allah’ın sözünün yücelmesi -bu çağda- ilim, fikir ve kalemle olmaktadır. Bugün, Kur’an’ın hakikatlerini  öğrenmek, öğretmek, onları yaşayarak canlı bir örnek olmak ve lisan-ı haliyle İslam ahlakını göstermekten daha  büyük bir cihad tasavvur edilemez.

İlave bilgi için tıklayınız: 

Ayet ve hadislerin ışığında cihad.

 Cihadın Kısımları Nelerdir?

59 Bakara süresi 214. ayette geçen "Sizden önceki ümmetlerin sıkıntılarını çekmedikçe cennete giremezsiniz." ifadesi cihada mı teşvik etmektedir?

"Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara mâruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara dûçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki müminler bile “Allah’ın vaad ettiği yardım ne zaman yetişecek?” diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki Allah’ın yardımı yakındır."(Bakara, 2/214)

Bu âyet, ilahî terbiye metodunu açıklamaktadır. Allah’ın rızası ve cenneti ucuz değildir. Gayret, sabır ve sebat imtihanlarından geçmek, böylece pişip bir kıvama ermek gerekir.

Allah bu dünyaya sa’y (çalışma) kanununu koymuştur, atalete ve gevşemeye yer yoktur. İşlemeyen demir pas tutar çürür, işleyen demir ışıldar. Dünya rahat yeri değil, hizmet yeridir. Mükâfat yurdu ise âhirettir. Rahat yeri olsaydı Allah en seçkin kulları olan peygamberlerini burada rahat ettirirdi. Âyet başta Asr-ı saadetteki ashab olarak, kıyamete kadar gelecek müminlerin himmetlerini kamçılamaktadır.

Ayrıca bu ayet cihada da işaret etmektedir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Cihadın Kısımları Nelerdir?

60 Bir rivayete göre, kıyamet daha da yaklaştıkça Fırat nehrinin yatağından, altından bir dağ çıkacağı ve insanların savaşacağı; ümmetinin bu savaşa girmemesi bildiriliyor. Bu rivayet doğru mudur? Bu konuda başka ayet ve hadis var mıdır?..

Dediğiniz husus doğrudur. Müslim'in sahihinde bildirildiğine göre, Hz. Peygamber (a.s.m) şöyle buyurmuştur:

"Fırat, altından bir dağı içinden çıkarmadıkça kıyamet kopmaz. İnsanlar onun için birbiriyle öyle savaşır ki, her yüz kişiden doksan dokuzu ölür. Onlardan her biri, "Belki de ben kurtulurum." diye düşünür. Bir rivayette; "Kim oraya varırsa, sakın ondan bir şey almasın." ilavesi vardır." (Müslim, Fiten, 8).

Buna göre sorunuzun ikinci şıkkı da cevabını almış bulunuyor. Çünkü hadiste savaş içinde olanlara "savaşı bırakıp kaçın" denmiyor. Nitekim diğer bir rivayette, hadisin ravisi Suheyl: Babam bu hadisi bana aktardıktan sonra, "Eğer böyle bir şey görürsen sakın ona yaklaşma." diye kendisini uyardığını söylemiştir.(a.g.e.)

Öyleyse menfaat için Müslümanlarla savaşmak ile, cihad için savaşmak farklı şeylerdir.

61 Savaşlar dini yaymak, Allah'ın kelamını insanlara bildirmek için mi yapılmıştır?

- Hz. Peygamber (a.s.m) devrinde yapılan savaşların hepsi, birer müdafaa savaşıdır. Müşrikler onları yurtlarından kovmuş, mallarını gasp etmiş, Şam’a  ticaret yapmaya giderken bile, Medin’e topraklarını kullanarak, onların bağımsızlıklarını çiğnemeye çalışmışlardır. Müşriklerle yapılan bütün  savaşların Medine çevresinde meydana gelmiş olması da, bu savaşların -Müslümanlar açısından- saldırganlara karşı savunma amaçlı yapıldığını göstermektedir.

- Şunu unutmamak gerekir ki, Müslümanların asr-ı saadette yaptıkları savaşlar, Allah’ın emirleri çerçevesinde yapılmıştır. Bütün mülkün sahibi olan Allah, elbette mülkünde dilediği gibi tasarruf eder ve hiç kimsenin onu sorgulamaya hakkı yoktur ve haddi de değildir.

- Savaş olmazsa, Kur’an’da açıkça cennetlik olarak vasıflandırılan şehitlik diye bir paye de olamazdı. Halbuki Allah, kullarına şehitlik mertebesini de vermek istiyor. Şehitlik olayında hem kulların imanı test ediliyor, hem de samimi olanlara çok yüksek bir paye veriliyor. Uhud Savaşı münasebetiyle indirilen şu ayet-i celile, bu konuya ışık tutmaktadır:

“Şayet siz yara aldıysanız, karşınızdaki düşman topluluğu da benzeri bir yara aldı. İşte Biz, Allah’ın gerçek müminleri meydana çıkarması, sizden şehitler edinmesi müminleri tertemiz yapıp kâfirleri imha etmesi için, zafer günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz. Allah zalimleri sevmez” (Ali-i İmran, 3/140 ve 141)

- Sahabeler dünyanın her tarafına dağılırken savaşçı olarak değil, birer barış havarisi olarak İslam dinini yaymak için gitmişlerdir. Misyonerlerden -o zamanın şartlarına göre- elli defa daha fazla gayret göstermişlerdir.

- Dinin halka tebliğ edilmesi için, onlarla diyalog kurmak gerekir. O günkü dünyada, baştakilerin buna müsaade etmeleri, serbest seyahate izin vermeleri mümkün değildi. Bu manzara karşısında, baştaki zorbaları etkisiz hale getirmek suretiyle, insanların özgür iradeleriyle hakkı araştırıp bulmalarına, hak dinini seçmelerine zemin hazırlamak için maddî savaşlar da bazen zorunlu hale gelmiştir.

- Hristiyanlık dünyası, orta çağ boyunca haçlı seferleriyle her tarafı ateşe verdikleri yetmediği gibi, Yirminci Asır'da bile, başta İngilizler olarak dünyanın her tarafını istila ettikleri, hatta bu uğurda misyonerleri bile -kendi emperyalist emelleri uğruna- kullandıkları unutulmamalıdır.

- Onun için, Hristiyanlığı barış dini, İslam’ı savaş dini gibi algılamak, son derece yanlış, tarihî gerçeklere aykırı, batının kültür emperyalizmi çerçevesindeki sinsi telkinlerinin esiri olma anlamına gelir.

 

Aşağıdaki linklere tıklayarak ilgili cevapları okumanızı tavsiye ederiz:

 

62 Kur'an-ı Kerim'de geçen "mal ile cihad" ne demektir; nasıl yapılmalıdır?

Allah yolunda verilecek mücadelenin mali boyutu vardır. Gerek sıcak savaş, gerekse kültürel savaş ciddi masrafı gerektirir. Kur’an ayetlerinde, malla cihad da emredilmiştir. Mesela:

"Mallarınızla, canlarınızla cihad edin!.." (Tevbe, 9/41)

"Allah yolunda mallarınızı harcayın. Kendinizi tehlikeye atmayın. İhsanda bulunun. Allah, ihsanda bulunanları sever." (Bakara, 2/195)

Allah yolunda vermemek büyük tehlikedir. Çünkü, o zaman İslam ordusu zayıflayacak, düşmana karşı çıkmak zorlaşacaktır.(1)

Ehl-i küfür, batıl davalarını yaymak için ekonomik seferberlik yaparken, Müslümanların hak davaları için fedakârlık yapmamaları elbette uygun değildir. Cenab-ı Hak, ehl-i imana şu teşvikte bulunur:

"Size ne oluyor ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Halbuki, göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Fetihten önce Allah yolunda harcayıp savaşanlarınız, diğerleri ile bir olmaz. Onlar, sonradan harcayıp savaşanlardan derece olarak daha üstündürler." (Hadid, 57/10)

Her şeyden önce, mülk Allah'ındır. Şu anda servet sahibi olanlar, o mülke emanetçi olarak sahiptirler.

Ayrıca, fetih öncesi vermek ve savaşmakla, fetih sonrası vermek ve savaşmak bir değildir. Zor günde vermek ve savaşmak elbette daha faziletlidir.

"Her bir mü'min i'lay-ı kelimetullahla mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir."(2)

diyen Bediüzzaman, malla cihad konusunda mühim bir tesbitte bulunur.

Allah'ın dinini her tarafa yayabilmek için, Müslümanlar maddeten güçlü olmak zorundadırlar. Basınla, televizyon ve radyolarla, kitablarla yapılacak mücadele; geleceğin altın neslinin yetişeceği yurtlar, okullar, maddi imkânların varlığını zorunlu kılmaktadır. Hz. Peygamberin (a.s.m),

"Kim bir mücahidi techiz etse, kendisi savaşmış gibidir."(3)

hadisi de bu konuda mühim bir teşviktir.

Malla cihada, günümüz ifadesiyle "ekonomik savaş" diyebiliriz. Müslüman ülkeler, ekonomik savaşta etkili durumda değillerdir. Pek çok İslam ülkesi, petrol yönünden çok zengin olmakla beraber, bu zenginlik kuvvete yansımamaktadır. Bunun için yapılması gerekenleri ekonomi uzmanlarının çalışmalarına havale ile beraber, şu esasların bütün Müslümanlarca bilinmesinde ve gereğinin yapılmasında büyük faydalar olacağı kanaatindeyiz:

1. "İnsan için ancak çalıştığı vardır." prensibi, insanımıza öğretilmelidir. (Necm, 53/39) Dikkat edilirse, Kur’anın bu hükmünde mü'min-kâfir ayırımı yoktur. Kim çalışırsa, karşılığını görecektir.

2. "Veren el, alan elden hayırlıdır." (4) Müslüman ülkeler, gayri müslim ülkelerden borç almayı hüner saymamalı, onlara borç verebilecek seviyeye gelmeye çalışmalıdır.

3. "Yiyiniz, içiniz, fakat israf etmeyiniz." (A'raf, 7/31) ayetinin bildirdiği israftan kaçmak esası, fertten topluma, belediyelerden devlete herkeste ve her alanda uygulanmalıdır.

4. "İnananlar kardeştir." (Hucurat, 49/10) esasından hareketle, bütün İslam ülkeleri, kendi aralarında kuvvetli ekonomik bağlar, birlikler meydana getirmelidir. Avrupa'nın "Avrupa Topluluğu" olduğu gibi, Müslümanların da "İslam Topluluğu" bulunmalıdır.

5. "İnanıyorsanız, en üstün sizsiniz." (Âl-i İmran, 2/139) ayetinin manası, eğitim kurumları ve medya aracılığıyla bütün insanımıza öğretilmelidir. Böylece, aşağılık kompleksine kapılmış pek çok kişi, bu kompleksten kurtulacak, "üstün olma" uğraşısı verecektir. Bu şuurun kazandırılmasında tarih ilminden istifade edilebilir. Zira, İslam Tarihi, Müslümanların üstünlük tablolarıyla doludur. Batının maddi alanda üstünlüğü aancak iki yüz yıllık bir geçmişe sahiptir.

Kaynaklar:

1. İbnu Kesir, I, 333; Beydavi, I, 109.
2. Nursi, Divan-ı Harb-i Örfi, s., 64..
3. Buhari, Cihad, 38; İbnu Mace, Cihad, 3.
4. Buhari, Vesaya, 9; Müslim, Zekat, 94-97; Tirmizi, Zekat, 38.

63 Kötülüğü emreden nefse, cihat gibi büyük bir hayrı kabul ettirmenin yolu nedir?

İnsanın nefsi terbiyeyi kabul edecek bir tabiattadır. Bunu iki örnekle açıklamaya çalışalım:

1. Nefsin tabiatında cimrilik vardır. Bu cimriliği çocuklarda bile görebiliriz. Çocuğa bir şey verdiğinizde kabul eder. Fakat ondan bir şey almak isteseniz feryadı basar. Bu fıtri cimrilik, aşılmaz bir cimrilik değildir. Kuvvetli bir imana sahip kişi, Cenab-ı Hakk'ın zekat emrini öğrenince, malının kırkta birini kolayca verir. Hatta sadece zekatla kalmaz, ayrıca sadakalarla yardım eder. Seferberlik ilanı gibi olağanüstü hallerde, malının tamamını bile feda edebilir. Zira, inanmaktadır ki, verdiği boşa gitmeyecek, Allah daha fazlasını ona ikram edecektir. Ayetin ifadesiyle, Allah yolunda infak etmek "bire yediyüz mahsul veren habbe" misalidir. (Bakara, 2/261) Allah dilediğine, bire yediyüzden daha fazla vereceğini, aynı ayette vaat etmektedir.

İşte, bir verip iki kazanmaya çalışan bir insan, Cenab-ı Hakk'ın en azından bire yediyüz vereceğini öğrenince, seve seve malını infak eder, cömert bir insan hâline gelir.

2. Her insan, hem korkak hem de cesur olabilir. Şu ifadeler cesaret ve korkaklığın kaynağını bildirir:

"Her hakiki hasenat gibi, cesaretin dahi menbaı, imandır, ubudiyettir. Her seyyiat gibi, cebanetin dahi menbaı, dalalettir."(1)

İman ve Allah'a kulluk, her türlü iyiliğin kaynağı olduğu gibi, cesaretin dahi kaynağıdır. Her türlü kötülük, küfür ve dalaletten geldiği gibi, korkaklık da aynı kaynaktan çıkmaktadır.

Mü'minlerin cesareti, kâfirlerin korkaklığı, özellikle savaşlarda çok açık bir şekilde görülmektedir. Mü'mini cesur yapan, temelde şu iki esastır:

a. "Onların ecelleri geldiğinde, bir an geri kalmazlar, öne de geçmezler."(A'raf, 7/34; Yunus, 10/49; Nahl, 16/61) ayetinin bildirdiği "ecel birdir, değişmez" gerçeğidir. Savaşta ön cephede olanla, arka cephedeki, ölüme aynı uzaklıktadır. Hatta cephede olanla, evinde istirahat eden arasında, ölüme uzaklık-yakınlık farkı yoktur. Niceleri vardır, pek çok savaşa girer, yatağında vefat eder. Niceleri de vardır, ilk defa savaşa katılır, hayatını kaybeder.

Halid b. Velid'in durumu, buna güzel bir örnektir. Yatağında ömrünün son dakikalarını geçirirken, etrafındakilere şöyle der:

"Şu kadar savaşa katıldım. Vücudumda ok-mızrak yarası veya bir darbe izi olmayan hiçbir uzvum yok. Ama gördüğünüz gibi, yatağımda vefat ediyorum. Korkakların kulakları çınlasın!.." (2)

b. Mü'min için, savaşta iki güzelden biri vardır (Tevbe, 9/52): Ya şehitlik, ya zafer.(3) "Ölürsem şehidim, kalırsam gazi." diyen bir mü'min, böyle beklentileri olmayan bir kâfirden, elbette daha cesur olacaktır.

Bu iki örnekte görüldüğü gibi, nefis terbiyeyi kabul eder. Rezil hasletlerden sıyrılıp, güzel hasletlerle donanır. Bunun neticesinde, paraya-pula kul olmaktan kurtulur, Allah'a kul olur. Menfaat peşinde değil, fazilet peşinde koşar. Arzın çekiminden kurtulur, hakikatın semasına kanat açar. Himmetini yüksek tutar. Kendi için değil, başkaları için yaşar.

"Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir." hakikatine mazhar olur.(4)

Kaynaklar:

1. Nursi, Sözler, s., 18.
2. İbnu Kesir, I, 441.
3. İbnu Kesir, IV, 102; Nesefi, II, 130.
4. Nursi, Hutbe-i Şamiye, s. 59.

64 Savaşa hazırlık konusunda Kur'an'da nelere dikkat çekilir?

Savaş, bir takım ön hazırlıkları, tedbirleri gerekli kılar.

"İhtiyatlı olunuz!.." (Nisa, 4/71)

ayeti, bu noktada bize yol gösterir. Hamdi Yazır, ayetin açıklamasında şöyle der: Uyanık, ihtiyatlı bulununuz.

Düşmandan sakınacak maddi manevi sebeplerinizi ittihaz ediniz. Silahınızı alınız.(1)

Şu ayet, Müslümanları kuvvetli olmaya çağırır:

"Onlar (düşmanlar) için, gücünüzün yettiğince kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Bununla Allah düşmanını, sizin düşmanınızı ve Allah'ın bilip de sizin bilmediğiniz düşmanlarınızı korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız size eksiksiz ödenir, asla haksızlığa uğratılmazsınız." (Enfal, 8/60)

Hz. Peygamber (asm.), ayetteki "kuvvet" ifadesini, "kuvvet, atmaktır" şeklinde açıklar.(2) Şüphesiz bu açıklama, kuvvetin büyük ölçüde atmaya dayanması noktasındandır (3). Resulullah devrindeki ok-mızrak, mancınık atmak, bugün yerini bombalara, füzelere bırakmıştır. Bugünün savaşlarında da daha iyi atan savaşı kazanmaktadır.

Resulullah, "atmak" hususunda ümmetini teşvik etmiştir. Mesela, şöyle buyurur:

"Şüphesiz Allah, bir tek okla, üç kişiyi cennete alır:

1. Oku yapan,
2. Onu atan,
3. Atan kişiye uzatan."
(4)

Resulullah, kendi devrinin şartlarına göre ok-mızrak atımını teşvik etmiştir. Resulullah'ın medhine mazhar olan Fatih Sultan Mehmed, O'nun "kuvvet, atmaktır" sözünden ilhamla devrinin en ileri silahı olan "Şahi topları" döktürmüş, İstanbul'un aşılmaz sanılan surlarını bunlarla aşmıştır. Günümüzde, hedefe kilitlenmiş füzeleri, bir anda bir beldeyi mahvedebilen bombaları yapan ve kullanan Batı, Resulullah'ın hadisini ve ayette emredilen "kuvvet hazırlamayı" Müslümanlardan daha iyi anlamış görülüyorlar!?

Üstteki ayet, savaş atları hazırlamamızı da emreder. Àdiyat suresinin baş kısmında, savaş atlarına kasem vardır.

Resulullah, atı şöyle medheder:

"Kıyamete kadar atın alnında hayır düğümlenmiştir."(5) (Yani, atta devamlı hayır vardır).

Ayette geçen savaş atları, günümüz şartlarında mekanik savaş atlarını da içine alır. Tank, uçak gibi vasıtaların hepsi, ayetin şümulünde dahildir.

Ayette "ok-mızrak hazırlayın" denilmeyip, "kuvvet hazırlayın" denilmesi, fikri-bedeni, ilmi, maddi ve manevi her türlü kuvveti ifade eder ve her türlü silahı içine alır(6). Böyle bir kuvvet, caydırıcı bir rol oynayacaktır. Ayette, "bu kuvvetle onları imha edersiniz" denilmeyip, "bununla düşmanlarınızı korkutursunuz" denilmesi, bu noktaya işaret eder. (7)

Böyle bir kuvvet, düşmanlarımızı sindirecek, zalimleri zulmünden vazgeçirecek, Allah'ın dinini her tarafa ulaştırmamızda ve yer yüzünden her türlü fitneyi kaldırmamızda önemli rol oynayacaktır (8).

Kur'an-ı Kerim'de Hz. Davud'a demirin yumuşatıldığı anlatılır.(Sebe, 34/10) Hz. Davud, bir mu'cize olarak demire istediği şekli vermekte, bununla silah, zırh yapmaktadır. Kur'an'ın 114 suresinden birinin "demir" anlamındaki "Hadid" olması da düşündürücüdür. Bu surede, demirle ilgili şu ayet vardır:

"Demiri indirdik. Onda kuvvetli bir sertlik ve insanlara bir takım menfaatler vardır." (Hadid, 57/25)

Dikkat edilirse, günümüz savaş sanayii demir üzerine kuruludur. Kur'an-ı Kerim'de böyle talimatlar ve böyle işaretler varken, Müslümanların bu hakikatlerden gafil kalması; gayri müslimlerin ise bu hakikatlere sahip çıkması, ibretle düşünülmesi gereken bir olaydır.

"Ben Müslümanım" diyenler, okudukları Kur'an'da yer alan emirleri iyi bilmek ve ona göre yaşamak zorundadırlar. Yoksa, ehl-i hak iken, şu dünyada ehl-i batıla mağlub olmaları kaçınılmaz olacaktır. Son iki yüz yıllık dönem, söylediklerimizin ispatıdır.

Kaynaklar:

1. Yazır, II, 1391.
2. Ebu Davud, Cihad, 23; İbnu Mace, Cihad, 19.
3. Ebu Bekir Cessas, Ahkamu'l-Kur'an, Daru'l-Fikr, Beyrut, 1993, III,102; Alusi, X, 25.
4. Ebu Davud, Cihad, 23; Tirmizi, Fedailu'-Cihad, 11.
5. Buhari, Cihad, 43; Tirmizi, Cihad, 19; İbnu Mace, Cihad, 14.
6. Razi, XV, 185; Cessas, III, 102; Rıza, X, 69; Tabbera, s.386; Abdülhalim Mahmud, El-Cihadu fi'l-İslam, Daru'l-Mearif, Kahire, s. 17; Kadiri, I, 516; Sabuni, Kabes, III, 161.
7. Bilmen, III, 357; Tabbera, s. 386.
8. Muhammed Şedid, El-Cihadu fi'l-İslam, Müessesetu Risale, Beyrut, 1985, s.119.

65 Müslümanlar, birbirleri ile cihat edebilir mi? Cihat olması için önce din mi, yoksa toprak, millet mi önde gelir veya vatan ve millet için (İslam vatanı ve milleti değil) savaşılır mı? İslam tarihinde bunun örneği var mıdır?

Müslümanların birbiriyle savaşmaları bir cihat değil, vahşettir. Ancak -Müslüman kimliği olmakla beraber- İslam inancına ters düşen bazı ideolojiler veya doktrinleri meslek edinerek, samimi Müslümanların inancını bozmaya çalışan gruplara karşı devlet uygun görürse savaş açabilir.

Bir de iki Müslüman grup arasında savaş çıktığı takdirde, devlet bu gruplardan haksız olana karşı haklı olanın yanında yer alır. Aşağıda mealini verdiğimiz ayette bu gerçeğe vurgu yapılmaktadır.

“Eğer müminlerden iki topluluk birbiriyle vuruşursa, onların aralarını bulun. Buna rağmen biri öbürüne saldırırsa, bu saldıran tarafla, Allah’ın emrine dönünceye kadar siz de vuruşun. Döndüğü takdirde aralarını hakkaniyetle düzeltin ve hep âdil olun, çükü Allah âdil olanları sever.”(Hucurat, 49/9)

Tarih içerisinde Müslüman devletler arasında olan savaşlar, genellikle dinî değil, siyasîdir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Müslüman devletlerin birbirleriyle savaşı hakkında bilgi verir misiniz?..

Vatana ihanetle ilgili ayetler var mıdır?

66 İslam'da düşmanını hunharca katletmek caiz mi? Mesela koyun keser gibi düşmanın kafasını kesmek ve onunla gurur duymak?..

Sulh ve barış dini olan İslamiyet, mecbur kalmadıkça savaşmayı yasaklar. Eğer savaşmak durumunda kalınırsa uyulması gereken kurallar koyar. Bu kurallara uymayan Müslümanlar günah işlemiş olurlar.

Bu konuda ilave bilgiler için tıklayınız:

Kur’an'da savaş hukukuyla ilgili ne gibi esaslar vardır?

Savaşın kaçınılmaz olduğu durumlarda, Müslümanların uymak zorunda olduğu ilkeler nelerdir?

İslam'ın esirler ve köleler konusuna bakışı nasıldır?

67 Allah Müslüman ordulara yardım ettiği halde, Müslümanların yenilmesini nasıl açıklamak gerekir?

Allah’ın yardımı, bazı fertler tarafından çeşitli şekillerde görülmesi, söz konusu yardımın bütün ordu için veya ordunun zaferi için olduğunu göstermez. Çünkü, zaferin kazanılması, maddî-manevî şartların tahakkukuna bağlıdır. Söz gelimi, Allah’ın yardımı, Uhud Savaşı'nda Müslümanlarla beraberdi ve onlar bu sayede zafer kazandılar. Ancak, okçular mevzilerini terk edince Allah’ın yardımı kesildi ve ordu mağlup oldu. Bununla beraber, Allah’ın yardımı Hz. Peygamber (asv) ve çevresinde sebat eden sahabelerle beraber oldu. Bu sayede, tamamen yok olmaktan kurtuldular ve düşman çok güçlü olmasına rağmen, savaş meydanını terk ederek memleketlerine geri döndüler.

Yine, Huneyn Savaşı'nda, bazı Müslümanlar kendi  çokluğuna ve güçlerine güvendikleri için tokat yediler ve savaşın ilk anından itibaren darmadağın oldular. Bununla beraber, Allah’ın yardımı, böyle düşünmeyen Hz. Peygamber (a.s.m) ve yanında kalan birkaç sahabeyi savaş meydanında bir kale gibi durdurdu. Nihayet diğerleri de, ilahî yardımın olduğu bu merkezde toplanarak düşmanı hezimete uğrattı.

Bir diğer pencereden bakarsak;  şeytanla mücadelesinde elbette Allah’ın yardımı müminlerle beraberdir. Fakat bu yardım, müminlerin imanları, ibadetleri ve takvaları nispetinde gelir. Bu sebepledir ki, müminler bu mücadelede çok defa şeytana karşı mağlup olurlar. Şimdi bu mağlubiyetin faturasını Allah’a kesmek insaf, vicdan, akıl ve izana sığar mı?

İmtihanın bir gereği olarak, hem iyi hem de kötü meyilleri bulunan nefsini, vahyin ışığında eğitip terbiye etmeyen; nefsini şeytanın planlarını sinsice uygulayan bir iç düşman halinde, şeytanın kaleyi içten fethetmesine katkı sağlayan kimsenin, Allah’ın yardımını beklemeye hakkı var mıdır?

İlave bilgi için tıklayınız: 

Bizi geri bırakan İslam mı?

68 Cihad amacıyla ayaklanmak ve bilinçli ayaklanma çıkarmak caiz midir? İmam-ı Azam'ın, ayaklanma ancak başarılı olacaksa yapılabilir, tarzında bir fetvası var mıdır?

İslam alimlerine göre, Müslümanlara / millete rağmen zorla işbaşına gelen bir zorbaya karşı ayaklanmak doğru değildir.

Hanefi alimleri, “bu tür zalim hükümdarların alaşağı edilmesi kolay bir iş olmadığını, pek çok Müslümanın kanının dökülmesine sebep olacağını...” söyleyerek ayaklanmayı uygun görmezler.

Şafiî Fıkıh alimlerinden İbn Hacer el-Heytemî’ye göre, millete rağmen başa geçen böyle bir zorbaya itaat etmenin gereği hususunda bütün fakihlerin ittifakı vardır.

Malikî alimleri de zorla hükümdarlığı ele geçiren kimsede imamet şartlarının aranmayacağı ve ona olduğu gibi itaat etmenin gerekli olacağını belirtmişlerdir.(bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 6/682-83). Şunu da belirtmeliyiz ki, alimlerin “itaat”ten maksatları, Allah’a muhalif olmayan yerlerde itaatin yapılacağıdır.

İslam alimlerinin bu konudaki tavırlarını belirleyen şu gibi hadis-i şeriflerdir:

İbn Abbâs anlatıyor: Peygamberimiz (a.s.m) şöyle buyurmuştur:

"Her kim emîrinden hoşlanmayacağı bir şeyin meydana geldiğini görürse, onun fenalığına sabretsin (isyan etmesin). Çünkü herkim (İslâm) camiasından bir karış ayrılır da ölürse muhakkak o, Câhiliyet ölümü ile ölür."
(Buharî, Fiten, 2).

Ubade b. Samit anlatıyor: Peygamber (a.s.m) bizi (Ensâr cemâatini Akabe gecesi bîat için) çağırdı. Biz de kendisiyle bîat ettik; "Allah ve Resûlü'nün emirlerini dinleyip onlara hem neşeli, hem kederli zamanımızda; hem zor, hem kolay hâlimizde itaat etmek ve âmirlerimiz kendi arzularını nefislerimiz üzerine tercîh etseler dahi onlara itaat etmek ve niza (ve kıtal) etmemek üzere bey'at ettik. Sonra Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Ancak emîrin açık bir küfrünü görürseniz, onun küfrü hakkında yanınızda Allah'ın Kitâbı'ndan kuvvetli bir deliliniz olması hâli müstesnadır.”(Buharî, Fiten, 2).

Benzer  hadis rivayetleri için (bk. Müslim, İmaret, 48, 43- 52).

İbn Hacer el-Heytemî’nin bildirdiğine göre, hükümdarın küfrü açıkça görüldüğü zaman da -gücü yetmeyenlerin değil- onunla mücadele etme gücünde olanların mücadele etmesi gerekir.(Zuhaylî, a.g.y).

İbn Hacer el-Askalanî de “Bir fitneye (kan dökülmeye) meydan vermeksizin zalim bir hükümdarı alaşağı etmek mümkünse bunu yapmak vacip olduğu gibi, böyle bir mücadele fitneye sebep olacaksa başkaldırmamak da vacip olur.” şeklindeki alimlerin görüşlerine de yer vermiştir.(bk. Fethu’l-Bârî, 13/8).

İslam devleti içindeki cihad manevîdir. Ayrıca Cihaddan maksat, i’la-yı kelimetullahtır. Allah’ın sözünün yücelmesi -bu çağda- ilim, fikir ve kalemle olmaktadır. Bugün, Kur’an’ın hakikatlerini öğrenmek, öğretmek, onları yaşayarak canlı bir örnek olmak ve lisan-ı haliyle İslam ahlakını göstermekten daha  büyük bir cihad tasavvur edilemez.

İlave bilgi için tıklayınız: 

Ayet ve hadislerin ışığında cihadı anlatır mısınız?

Cihadın Kısımları Nelerdir?

69 İslam, herhangi bir milleti peşinen düşman ilan eder mi?

Bu konuda, Hucurat Suresi ayet 13'e bakılarak yorum yapmak gerekir. Dünyanın bir köy hâline geldiği şu devrede, ölçü olarak alınıp amel edilecek bir ayettir bu. Bu ayete göre:

Âdem'le Havva'dan doğan kardeşlerin devletlere, milletlere, kabile ve şubelere ayrılmalarının sebebi, biribirlerine düşmanca bakıp savaş açmaları değildir. Aksine, biribirleriyle tanışıp iyi münasebet kurmaları, kendilerinde olanları onlara satmaları, onlarda olanları da kendilerine almaları, böylece biribirlerinin mutluluk ve refahına hizmet etmeleri, içindir.

Akıl da nakil de bunu tasdik ediyor, böyle anlamayı makul ve meşru görüyor. Müslümanlar peşinen hiçbir ırkı, milleti düşman olarak kabul edemez. İslam, dünyadaki bütün millet ve ırkları içine alacak genişlikte evrensel bir davete sahiptir. Peşinen düşman kabul edilenler, İslami çağrıyı kabule aday olmaktan çıkarılmış olunur. Bu ise İslam'ın evrenselliğiyle bağdaşmaz. İslam böyle bir peşin hükmü tasvip etmez.

İslam, Hucurat Suresi'ndeki zikrettiğimiz ayetle, karşılıklı münasebet açısından ırk, devlet, millet farkı gözetmeksizin iyi münasebet kurmayı, yardımlaşıp itimat sağlamayı emrederken; iddia edilenlerin tam aksine, Hristiyan ve Musevilere Ehl-i Kitap nazarıyla bakar. Ehl-i Kitap olanları kendine daha da yakın görerek kestiklerinin yeneceğini, kızlarının nikâh altına alınabileceğini ifade eder. Onlar, dinsizlerden ve müşriklerden Müslümanlara daha yakın bir makama layık görülür.

Öte yandan, Ehl-i kitap olan Hristiyanların içinde dindar ruhanileri de olabilir. Müslümanlar bunlarla Allah inancını yok etmeye çalışanlara karşı birlik meydana getirip tevhid inancını korumaya da çalışabilirler. Böyle bir yardımlaşma da mümkündür.

Bu manada İslam, düşmanlığı esas almamakta; barışçı ortak değerler etrafında birliği tavsiye etmektedir. Hucurat Suresi'ndeki ayetten bunu öğrenmekteyiz.

"Yahudi ve Nasara'yı dost edinmeyiniz." (Maide, 5/51)

mealindeki ayet-i kerimenin yasakladığı dostluk, onlara dinlerinden dolayı duyulacak dostluktur ki, böyle bir dostluk duymamıza ne gerek vardır, ne de sebep. Çünkü dinimizin içinde Hristiyanlığın da Museviliğin de ihtiva ettiği temel doğrular mevcuttur. Bir eksiğimiz yoktur ki onlara dinlerinden dolayı yakınlık duyup da eksiğimizi tamamlayalım. Yasaklanan dostluk bu manadaki dostluktur. Yani İslamı terketmeyi netice verecek bir Yahudi ve Hristiyan sempatisini Kur'an yasaklamıştır.

70 Kur'an-ı Kerim'de esirlerin öldürülmemesi gerektiği belirtirken, İslam alimleri neden öldürülmelerinin caiz olduğunu söylemişlerdir?

Kur’ân-ı Kerîm’de esirler altı âyette zikredilmekle birlikte, bunların yalnız ikisinde kendileriyle ilgili hukukî düzenlemelerden söz edilmektedir. Hüküm getiren ilk âyet Bedir Gazvesi sonrasında nazil olmuştur:

“Yeryüzünde ağır basıncaya -düşmanı tamamen mağlûp edinceye- kadar hiçbir peygambere esirler alması yakışmaz. Siz geçici dünya malını arzuluyorsunuz, halbuki Allah -sizin için- âhireti istiyor. Allah güçlüdür, hikmet sahibidir. Allah tarafından önceden belirlenmiş bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden dolayı size mutlaka bir azap dokunurdu. Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yeyin ve Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah bağışlayan ve merhamet edendir.” (el-Enfal, 8/67-69).

Hz. Peygamber’in Bedir Gazvesi’nden sonra ashabıyla görüşüp esirlerin fidye karşılığında salıverilmesinin kararlaştırılması üzerine nâzil olan bu âyet, Müslümanların düşmanla yaptıkları ilk savaşta onları iyice mağlûp edip kendilerine üstünlük sağlamak yerine maddî menfaati ön planda tutarak esir almalarını hoş karşılamamakla birlikte ganimetin bu ümmet için helâl kılındığını da hükme bağlamıştır. İbn Abbas’ın belirttiğine göre bu savaşta esir almanın hoş karşılanmaması Müslümanların o sırada zayıf durumda bulunmaları sebebiyledir. Müslümanlar daha sonra güçlenince esir alınması ve esirlerin bedelsiz veya fidye karşılığında bırakılmasını düzenleyen şu âyet nâzil olmuştur:

“İnkâr edenlerle -savaşta- karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları iyice yıldırıp sindirince bağı sıkıca bağlayın (esir alın). Savaş sona erince de artık ya karşılıksız veya fidye alarak onları salıverin.” (Muhammed, 47/4).

Gerek bu âyetleri gerekse Hz. Peygamber (asm)’in uygulamalarını esas alan mezhep imamları esirlerin tâbi tutulacağı statü konusunda çeşitli görüşler ileri sürmüşlerdir. Hanefî mezhebine göre devlet başkanı, İslâm toplumunun menfaatine uygun göreceği şu üç hükümden birini tercih etme hakkına sahiptir: Muharip erkekleri öldürmek, köleleştirip gaziler arasında paylaştırmak, gayri müslim vatandaş (zimmî) statüsüne geçirerek karşılıksız salıvermek. Sonuncu madde daha çok fethedilen bir ülkenin halkı için söz konusudur.

Hukukçular, devlet başkanının tercihini kullanırken içinde bulunulan şartları ve esirlerin özel durumlarını göz önüne alarak ülke için en uygun hükmü vermekle mükellef olduğunu belirtirler. Meselâ İslâm toplumu için zararlı olacağı düşünülenlerin öldürülmesi, zararı dokunmayacağı bilinenlerle zayıf ve güçsüzlerin, malî imkânı bulunmayanların karşılıksız bırakılması, hizmetinden faydalanılacağı umulanların köleleştirilmesi, ekonomik imkân sağlayacakların da fidye karşılığında salıverilmesi uygun bir çözüm olarak önerilir (İbn Rüşd [el-Ced], I, 278; İbn Kudâme, VIII, 373). Bu seçeneklerle ilgili ayrıntılar şöyle özetlenebilir:

1. Öldürme.

Dört mezhebe göre devlet başkanı gerekli gördüğü takdirde muharip erkek esirlerin öldürülmesi yönünde karar verebilir. Buna karşılık sahâbeden İbn Ömer, tâbiînden Atâ b. Ebû Rebâh, Hasan-ı Basrî, Saîd b. Cübeyr, Mücâhid ve Muhammed b. Sîrin gibi müctehid âlimlere ve Şiî Ca‘feriyye mezhebine göre esirin öldürülmesi câiz değildir (Ebû Yûsuf, s. 212; Ebû Ubeyd, s. 161, 176; İbn Kudâme, VIII, 373; M. Hasan en-Necefî, XXI, 122-128). Hatta Hasan b. Muhammed et-Temîmî bu konuda ashabın icmâı bulunduğunu kaydeder (İbn Rüşd, I, 325). Nitekim İbn Ömer’e öldürülmek üzere esir getirildiğinde bunu reddetmiş ve esirlerin karşılıksız veya fidye ile salıverilmesini ifade eden âyeti (Muhammed 47/4) okumuştur (Ebû Ubeyd, s. 176-177). Bu grup içinde yer alan âlimlerin delilleri söz konusu âyetle Hz. Peygamber (asm)’in genellikle esirleri bedelsiz veya fidye karşılığında serbest bırakması şeklindeki uygulamalarıdır. Esirlerin gerektiği takdirde öldürülebileceğini ileri süren İslâm hukukçularının bir kısmına göre ise yukarıda zikredilen âyet, savaş halinde kâfirlerin boyunlarının vurulmasını, caydırıcı ve yıldırıcı uygulamaların yapılmasını ve haram ayların çıkmasından sonra müşriklerin bulunabildiği her yerde öldürülmesini emreden diğer bazı âyetlerle (el-Enfâl 8/12, 57; et-Tevbe 9/5, 29) neshedilmiştir.

Ayrıca Bedir Gazvesi’nden sonra nâzil olan âyet de (el-Enfal 8/67) esirlerin öldürülmeyip fidye karşılığında serbest bırakılmasının isabetli olmadığını bildirmiştir. Bu gruba bağlı birçok âlime göre Muhammed sûresinin 4. âyeti neshedilmemekle birlikte ondan maksat esirlere uygulanacak muameleyi iki şıkla sınırlamak ve öldürmeyi haram kılmak değildir. Enfâl sûresinin 67. âyeti yanında bu âyette düşmanı iyice sindirmedikçe esir almanın yasak kılınışı, daha sonra esirlerin karşılıksız veya fidye ile salıverilmesi emrinin vücûb değil ibâha ifade ettiğini ve dolayısıyla hukukî bir muhayyerliğin sözkonusu olduğunu gösterir. Esirin öldürülmesi konusunda esas teşkil eden delil ise Hz. Peygamber (asm)’in uygulamalarıdır. Nitekim Bedir ve Uhud savaşları ile Mekke’nin fethinden sonra bazı esirler, Benî Kurayza olayında ise esirlerin hemen hemen tamamı öldürülmüştür.

Esirin gerektiğinde öldürülebileceğini ileri süren âlimlerin Muhammed sûresindeki âyeti neshettiğini söyledikleri âyetlerin hepsi mevcut bir savaş sırasında takip edilmesi gereken davranış şekliyle ilgili olup hiçbiri doğrudan esirlerle alâkalı değildir. Ayrıca âlimlerin çoğunluğuna göre bu âyet neshedilmemiş (Ebû Bekir İbnü’l-Arabî, IV, 1701-1702; İbn Kesîr, Tefsîrü’l-Ķurǿân, II, 173). Hanefî fakihlerinden Cessâs, İbn Abbas’ın daha önce kaydedilen görüşü doğrultusunda, düşman iyice sindirilmedikçe esir almanın yasaklanmasının Müslümanların zayıf durumda oldukları şartlarla ilgili bulunduğunu, güçlü ve üstün oldukları takdirde düşmanın öldürülmeyip hayatta bırakılmasının câiz görüldüğünü ve dolayısıyla nesihten söz edilemeyeceğini düşünmenin de mümkün olduğunu belirtir (Aĥkâmü’l-Ķur'ân, III, 391). Esirlerin öldürülebileceği konusunda Hz. Peygamber döneminden gösterilen delil de isabetli değildir. Zira bu örneklerin hepsinde esirler sadece savaştıkları ve esir alındıkları için değil savaş öncesinde veya esaret halinde iken işledikleri suçlar ve özel durumları sebebiyle ölümle cezalandırılmışlardır. Ayrıca Bedir Gazvesi’nden sonra nâzil olan âyette yer alan kınamanın asıl hedefi, düşman iyice sindirilmeden esir alınıp fidye karşılığında salıverilmesidir. Sonuç olarak İslâm’da esirlerle ilgili temel hükmün karşılıksız veya fidye ile serbest bırakmaktan ibaret olduğunu, fukahanın buna öldürme tercihini de eklerken içinde bulundukları milletlerarası şartlardan etkilendiklerini, düşmanın Müslümanlara karşı uyguladığı bu hükmü mukabele bilmisil esasına göre muhafaza etmek zorunda kaldıklarını söylemek mümkündür.

Esirlerin öldürülmesinin yasaklanması yönünde Batı’da yapılan düzenlemelerin bir asırdan az bir mâziye sahip bulunduğu, daha önceleri ise keyfîliğin hâkim olduğu göz önüne alındığında Müslüman hukukçuların esirlerin öldürülebileceğini meşrû görmeleri ve böylece mukabele bilmisil yolunu açık tutmaları yadırganamaz. Bugün devletler hukukunca da benimsenen esirlerin öldürülmeyeceği kuralı âyetin hükmüne uygun olduğu gibi, esirlerin öldürülebileceğini ileri süren çoğunluğun görüşüne göre de devlet başkanının milletlerarası taahhüt ve antlaşmalarla bu tercihinden vazgeçmesi ve esirlerin öldürülmesini yasaklaması mümkündür.

2. Serbest Bırakma.

Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheplerine göre, devlet başkanı uygun bulduğu takdirde esirleri hiçbir karşılık almadan veya fidye ile serbest bırakabilir. Üç mezhebin bu konudaki delilleri,

“Savaş sona erince artık ya karşılıksız veya fidye karşılığında salıverin.” (Muhammed, 47/4)

meâlindeki âyetle Hz. Peygamber (asm)’in uygulamalarıdır. Kur’an’ın genel anlamda af ve ihsanı teşvik etmesinin yanında bu âyette önce karşılıksız bırakmanın anılması da dikkat çekicidir.

Hanefîlere göre ise, esirin dârülharbe dönmek üzere karşılıksız veya fidye ile serbest bırakılması câiz değildir. Zira bu durumda esir tekrar Müslümanlara karşı savaşabilir. Ancak İslâm devletinin tebaası olarak zimmî statüsüne geçirilmek şartıyla karşılıksız serbest bırakılabilir. Muhammed sûresinin 4. âyeti müşriklerin bulundukları yerde öldürülmelerini emreden âyetle (et-Tevbe 9/5), Hz. Peygamber (asm)’in Bedir’de esirleri fidye ile salıverme hükmü ise hemen sonra inen âyetle (el-Enfâl 8/67) neshedilmiştir. Ancak İmam Muhammed Müslümanların ihtiyacının bulunması, söz konusu esirin görüşünden faydalanılmayacak biri yahut nesil bırakamayacak kadar yaşlı olması halinde fidye ile salıverilebileceğini belirtir.

Esirlerin şartlı olarak salıverilmesi de mümkündür. Hz. Peygamber (asm), Bedir Gazvesi’nde esir alınan şair Ebû Azze el-Cumahî’yi Müslümanlara karşı savaşmamak şartıyla serbest bırakmış, Yemâmeliler’in reisi Sümâme b. Üsâl de Mekke müşriklerine yiyecek göndermemesi şartıyla salıverilmişti (Serahsî, X, 24-25).

3. Mübâdele.

Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezhepleriyle Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed’e göre düşman esirleri Müslüman esirlerle mübâdele yoluyla serbest bırakılabilir. Ebû Hanîfe ise bunu câiz görmez. Müşriklerin öldürülmesini emreden âyetleri delil olarak ileri süren Ebû Hanîfe’ye göre bundan vazgeçmek, ancak esirin İslâm’ı tanıyıp benimsemesine vesile olabilecek bir yolla mümkündür. Bu da zimmî statüsüne geçirmek veya köleleştirmekle gerçekleşebilir. Ayrıca mübâdele yoluyla düşmana yardım edilmiş olur. Diğer hukukçular ise esirin bir karşılıkla salıverilebileceğine dair âyetle Hz. Peygamber’in çeşitli uygulamalarını delil kabul etmektedirler. Bu yolla düşman elindeki Müslüman kurtarılarak eziyet görmesi, inancı konusunda baskıya ve zulme mâruz kalması da önlenmiş olur.

4. Köleleştirme.

Kur’ân-ı Kerîm’de insanların köleleştirilmesine dair tek bir âyet bulunmamasına karşılık kölelerin âzat edilmesi çeşitli vesilelerle teşvik edilmiş, devlet gelirlerinden bir kısmının köle âzadına ayrılması hükme bağlanmış, yemine riayetsizlik ve öldürme gibi bazı suçlardan dolayı da köle âzadı mecburi tutulmuştur. Müslüman hukukçuların köleleştirmeyi esirlerle ilgili bir düzenleme olarak kabul etmeleri, bunun o devirlerde milletlerarası bir teamül olması sebebiyledir. Bununla birlikte İslâm, konuyla ilgilenen birçok Batılı araştırmacının itiraf ettiği gibi, kölelere yapılan muameleyi son derece insanî bir hale getirmiş, Müslümanlar kölelerini Batı dünyasındaki gibi ağır muamelelere tâbi tutmamış, onları kendi ailelerinin bir ferdi gibi görmüşlerdir (Gordon, s. 20-21, 24-25; Toledano, s. 3-6). İslâmiyet gerektiğinde mukabele bilmisil kuralından hareketle esirleri köle statüsüne geçirdiği halde onlara kötü muamele yapılmasını yasaklamıştır. Nitekim Müslüman rehinelerin öldürülmesi halinde mukabele yoluyla gayri müslim rehineler öldürülemez (İbn Âbidîn, IV, 265). Esasen Hz. Peygamber o dönemin örfüne göre bu statüyü son derece sınırlı olarak yalnız kadın ve çocuklara uygularken hiçbir yetişkin erkeği köleleştirmemiştir. Daha sonra fetihlerin artması sonucunda erkeklerin de kökleştirilmesi yoluna gidilmiştir (Ebû Ubeyd, s. 177-178; İbn Rüşd, I, 326). İslâm hukukçuları da kendi zamanlarındaki milletlerarası örfe uygun olarak bu uygulamayı meşrû kabul etmişlerdir.

Sonuç olarak, esirlerle ilgili İslâmî hükmün karşılıksız olarak veya fidye ile serbest bırakmaktan ibaret olduğunu, esir mübadelesinin de bu şık içinde mütalaa edileceğini söylemek mümkündür. Esirlerin öldürülmesi veya köle statüsüne geçirilmeleri konusunda İslâm hukukçularının devlet başkanına tanıdığı tercih hakkı ise, o günkü milletlerarası örf ve şartların etkisiyle varılmış bir hükümdür. Ayrıca Hanefî mezhebinde hâkim olan esirlerin serbest bırakılamayacağı şeklindeki görüş de bu çerçevede mütalaa edilmelidir.

Kaçmaya veya silâh kullanmaya teşebbüs eden esirin öldürülmesi meşrû görülmekle birlikte yakalanmadan kendi ordusuna veya ülkesine ulaşması halinde esareti son bulur ve Müslümanlara ikinci defa esir düşmesi durumunda bu kaçışından dolayı cezalandırılmaz. Hz. Peygamber döneminde vuku bulduğu tesbit edilen iki kaçış olayının hiçbirinde esire ceza uygulanmamıştır (Vâkıdî, I, 10, 117; Beyhakī, IX, 89). Esir kaçmadan önce veya kaçtığı sırada herhangi bir suç işlemişse bu suçundan dolayı cezalandırılır. Bugünkü devletler hukukundaki uygulamalar da aynı mahiyettedir.

İslâm devletinde meşrû yönetime karşı siyasî maksatla silâhlı isyan hareketine katılanlarla yapılan savaşın hükümleri (bk. BAĞY) gayri müslimlerle yapılan savaştan farklı olduğu gibi, esirlerine uygulanacak hükümlerde de farklılık vardır. Hanefî mezhebine göre âsilerden esir alınanlar, bırakıldıkları takdirde katılabilecekleri askerî bir güçleri mevcutsa devlet başkanının tercihine bağlı olarak öldürülmelerine veya hapsedilmelerine hükmedilebilir. Mevcut askerî güçleri olmamakla birlikte öldürülmeyip affedildiklerinde tekrar güç oluşturmalarından endişe edilirse hapsedilirler. Bunların kadın ve çocukları hiçbir şekilde esir alınamaz.

Şâfiîler’e ve Hanbelîler’e göre ise âsi esirler öldürülemez, öldürülmeleri halinde diyetleri ödenir. İtaat ettikleri takdirde serbest bırakılırlar. İtaat etmezlerse savaş sonuna kadar hapsedilir, sonra tekrar savaşmamak şartıyla salıverilirler. Kadın ve çocukları da savaş sona erince serbest bırakılır. Hanbelî mezhebindeki bir görüşe göre kadın ve çocuklar hapsedilmez. Bu mezheplerin âsi esirlerle ilgili hükümleri Hz. Peygamber (asm)’in kaçan âsilerin takip edilmeyeceği, yaralı ve esirlerinin öldürülmeyeceği, mallarının ganimet olarak alınmayacağına dair sözleriyle (Hâkim, II, 155; Beyhakī, VIII, 182) Hz. Ali’nin Cemel Vak‘ası’nda verdiği aynı hususları ihtiva eden talimatına dayanmaktadır. Mâliki mezhebinde âsi esirlere kendi görüşlerinin propagandasını yapmayan bid‘at ehlinin hükümleri uygulanır; kendilerine tövbe teklif edilir, kabul ederlerse serbest bırakılırlar, aksi halde öldürülürler. Bir görüşe göre ise âsi tövbe etmese bile öldürülmez, te’dib edilir. Kadınlar hiçbir şekilde öldürülemez. Bazı Mâliki âlimleri erkek esirin de öldürülemeyeceğini söylerken bazıları isyanın meşrû bir sebebe dayanmaması halinde öldürülebileceklerini belirtir. Bu görüşlerden anlaşıldığına göre âsi esirlerin statüsü esaretten çok savaşmalarını önlemek için bir tür göz altında bulundurmadan ibaret olup savaşın bitmesiyle esaret de sona erer. Müslüman devletlerin birbirleriyle yaptıkları savaşlarda ele geçirilen esirlere de bu hükümler uygulanır.

(Kaynak: DİA, Esir Maddesi, XI, 386-388)

71 İslam ülkesinde yaşayan gayri müslimleri öldürmek cihad mıdır? Malatya'da öldürülen üç misyonerden dolayı, Hristiyanlar İslam'ın terör dini olduğunu ve öldürülen misyonerlerin de terör kurbanı olduklarını söylüyorlar...

İslam adına hareket edenlerin, İslam'a uygun olmayan davranışlarının İslamiyete ve Müslümanlara verdiği zararlar, Müslüman olmayanların verdiği ya da vereceği zararlardan daha tehlikelidir ve daha çoktur.

Bir İslam ülkesinde her dinin mensubu yaşayabilir. Allah'ın verdiği bu hakkı kimse alamaz. Müslümanların bu oyunlara gelmemesi gerekir. Ayrıca suç işleyenler varsa onlara ceza vermek, devletin ve yetkili organların işidir. Şahıs kendi adına karar veremez ve gayri müslim de olsa kimseye zarar veremez. Eğer zarar verirse kendisi de cezalandırılır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Bir İslam ülkesinde Müslümanlar dışında kimseler de yaşayabilir mi? Bunlara ne gibi haklar verilir?

MÜSTE'MEN (Eman Verilen Gayri Müslim)

Kur'an'da geçen, “Yahudi ve Hristiyanları dost tutmayınız.” ayeti nasıl anlaşılmalıdır? Onlarla iktisadî ve sosyal münasebetler içine girmek bu ayetin yasak sahasına girer mi?

72 İslam ülkelerinde farklı görüşlere sahip insanlara "Allahü ekber" diyerek neden savaş açılıyor?

Müslümanların biribirinden farklı düşünmelerinin bir çok nedeni olabilir. Ancak bu farklılıklar karşılıklı anlayış ve fikir alışverişi ile olgunlaştırılmalı ve asla biribirine zarar vermeye neden olmamalıdır. Bu açıdan hengi nedenle olursa olsun fikir ayrılığından dolayı bir Müslümana zarar vermek, özellikle dini isitismar ederek savaş açmak caiz değildir. Bu açıdan hem haram işlenmiş hem de bu savaştan kimler zarar görürse o kadar insaının da kul hakkına girilmiş olur. Şuursuzca yapılan bu uygulamalar, şuurlu ve bilinçli düşmanlara yardım etmek anlamına gelir.

Ayrıca bir ülkede yapılan hataları Devlet ve onun yetkili organları düzeltir. Bu nedenle hiç bir Müslümanın bir başka Müslümana zarar vermeye hakkı yoktur.

Diğer taraftan sadece benim fikrim doğrudur ve herkes beni dinlesin düşüncesi nefis ve şeytanın bir hilesidir. Dikkatli olmak ve bu oyuna gelmemek gerekir.

Hz. Âdem (as)'den beri, küfür ile iman, zulüm ile adalet, rezillik ile fazilet, despotluk ile hürriyet, vahşilik ile insaniyet -her zaman- karşılıklı savaş ve mücadele içerisinde olagelmişdir. Bu zaman ise, zamanların en gaddarı en fitnekârıdır. Çünkü bu zaman, hadislerde belirtilen âhir zaman fitnesinin baş gösterdiği zamandır. Bu asırda, "Kuvvetli olan haklıdır." gibi çok zalim bir prensip hâkim olmaktadır. Materyalist batı felsefesinin hükümran olduğu bu çağda, insanlığın gerçek mücadele alanı olan fikir, düşünce planında, İslam'ın hakikatine karşı mağlup olunca, vahşiliğin bir gereği olan "kaba kuvvetle" hakikatleri susturmak istiyorlar.

Ancak, medeniyetin heva ve hevesi tatmin etmeye yönelik fantazilerinden bıkan insanlar, ebedî hayatın varlığı konusunda araştırmaya girmiş bulunmaktadır. Pozitif bilimleri, ateist ve materyalist düşüncelerine alet eden ve hak dinden nasiplenmemiş bir grup sözde bilim adamı tarafından insanların moral değerleri altüst edilmiş, onların geleceğe bakan bütün ümitleri yok edilmiştir. Böylece, insanların her zaman muhtaç olduğu sonsuz kudret ve merhamet sahibi Allah tasavvurunu yok etmeye ve ebede uzanan arzularının yeşereceği mahşer baharını kurutmaya çalıştılar. Oysa insanoğlunun insanca yaşaması için vazgeçilmez iki lojistik güç vardır. Bunlardan biri, karşı konulmaz bir dayanak noktası olan Allah'a iman, diğer ise, vazgeçilemez bir istimdat/bir yardım merkezi olan ahirete imandır.

Şunu çok iyi biliyoruz ki, iki dünyası olan kimse, iki kanatlıdır. Tek kanatlı olan hakikate uçamaz. Gözünü kapayan, yalnız kendine gece yapar. Güneşi balçıkla sıvamak isteyen kimse ahmaklığını dünyaya ilan etmiş olur.

Peki ya biz? Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete, düşmanlığa vaktimiz yoktur.

Küfrün, dalaletin ve sefahetin bütün yönleriyle İslamiyete ve Müslümanlara hücum ettiği bu dönemde, Müslümanların ve İslam ülkelerinin birlik ve beraberlik içinde haraket etmeleri her zamankinden daha önemli olmuştur. Öyleyse aramızdaki düşünce farklarını bir zenginlik görerek hedef ve maksatta ittifak etmek zorundayız.

İlave bilgi için tıklayınız:

İslami konularda insanların birbirlerinden farklı düşünmelerinin (ihtilaflarının) sebepleri nelerdir?

73 Cihad ve fetih kavram veya anlayışlarını çağdaş dünyaya, medeni insanlara en mukni şekilde nasıl açıklayabiliriz?

Bazı Batılı yazarlar cihad kavramnı, kasıtlı olarak ve yanlış biçimde, ele almakta pek çok manayı içinde toplayan cihada sadece “savaş” manasını yükleyerek, diğer manalarını göz ardı etmektedirler. Halbuki, cihad kavramı, çok kapsamlıdır ve oldukça geniş anlamlıdır. Bu konuda cihad ile ilgili muhtelif ayet ve hadislerin çerçevelediği anlamlar ve bizzat Hz. Muhammed (asm.) ‘ın cihad ile ilgili uygulamaları dikkate alındığında, cihadın sadece savaş anlamına gelmediği ortaya çıkmaktadır.

Mesela, Hz. Aişe (ra)'nin;

“Ey Allah'ın Resulu! Görüyoruz ki cihad amellerin en faziletlisidir; öyleyse biz de cihad etmeli değil miyiz?” diye sorması üzerine, Hz. Peygamber (asm.)

“Sizin için cihadın en faziletlisi makbul hacdır.” buyurmuştur. ( Buhari,”Cihad” 1)

Bir başka hadisde,

“Cihadın en faziletlisi zalim sultanın yanında hakkı söylemektir.”(Tirmizi,”Fiten” 13; Ebu Davud,”Melahim”, 17) buyurmuştur.

Bir başka örnek: İslam ordusuna katılmak isteyen birisine, Hz. Peygamber (asm)'in anne ve babasının hayatta olup olmadığını sorması ve hayatta olduklarını öğrenmesi üzerine,

“O halde onlara (anne ve babana) hizmet yolunda -nefsinle- cihad et.” (Buhari, “Cihad”, 138; Müslim, “Birr”,5)

buyurmuştur. Hz. Peygamber (asm)'in, ümmetin içinde “yaşamadıkları şeyleri söyleyen ve emir olundukları yükümlülükleri yapmayan” nesillerin ortaya çıkacağını haber vererek, onlara karşı,

“Kim onlarla eliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla diliyle cihad ederse o mümindir, kim onlarla kalbiyle cihad ederse o mümindir.” (Müslim, “İman”, 80) buyurmuştur.

Bu hadisler değerlendirildiğinde, cihadın gerek kapsam ve gerek yöntem bakımından çok geniş bir yelpazeyi yansıttığı ortaya çıkmaktadır.

Cihad kelimesi; Arapça’da “güç ve gayret sarf etmek, bir işi başarmak için elinden gelen bütün imkanları kullanmak” manasına gelen CEHD kökünden gelmektedir.

En geniş anlamıyla cihad, "Allah yolunda bir ömür boyu istikamet çizgisinde yaşamak, kulluk şuur ve görevini hakkıyla yapma hususunda ciddi gayret göstermek, nefis ve şeytanı ile çarpışmak, Allah ve Resulünün koyduğu ölçüleri nefsinde yaşamak ve yansıtmak, İslam’ın güzelliğini diğer insanlara ulaştırmak için dini tebliğ etmek, ilahi mesajı bütün insanlığa duyurmak, İslam ülkesini ve Müslümanları düşmanların her türlü tehlike ve saldırılarına karşı savunmak ve gerekirse, onlarla savaşmak” demektir. Bu anlam çerçevesinde, cihadın bir “manevi cephesi” birde “maddi cephesi” bulunmaktadır.

Bu iki anlamda cihad ile ilgili gerekli teçhizat ve vasıtaların ne olacağı ve özellikle hangi yöntemlerin kullanılacağı konusu, günümüzde, fevkalade önem arz etmektedir.

“Manevi cephe”, tamamen dinde keskin bir iman ve teslimiyet, ihlas ve samimiyet, fedakarlık ve hamiyet işidir. (Bakara Sûresi, 285-286). Bu manevi cephe, müminlerin ilim ve iman ile donatılmasını, bilinçli ve basiretli olmasını, İslamı nefsinde ihlasla yaşayan örnek bir Müslüman modelini gün ışığına çıkarmalarını gerektirir (Zümer Sûresi, 2-3; Bakara Sûresi,41).

“Maddi cephe” ise, maddeten terakki etmek, ekonomik anlamda güçlü olmak, ilim ve teknolojide yol kat etmek ve düşmanların taarruz ve ihanetlerine karşı kültür mücadelesinde, siyasi ve askeri sahada güç ve üstünlük sağlamak ve gerektiği zamanlarda savaş üstünlüğünü sağlayacak her türlü silah ve donatımda en ileride olmak zaruretini ortaya koymaktadır.

İslam literatüründe, ayet ve hadislerin çerçevelediği anlamlarda cihad kavramı aşağıda sıralanan görev ve sorumlulukları içinde toplamaktadır:

1. Allah’ın rızasına uygun bir şekilde dini nefsinde ömür boyu yaşama çabası, Allah yolunda samimi kulluk gayret ve ciddiyeti, nefse ve şeytana karşı mücadele vermek, nefs-i emmarenin tahakkümünü kırmak,

2. Hakkın hatırını üstün tutma ve hakikati hakim kılma gayreti,

3. Dini emirleri öğrenip ona göre yaşamak ve başkalarına öğretmek,

4. İyiliği emredip kötülükten sakındırmak,

5. Güçlüklere karşı göğüs germek, kaba hareketlere karşı sabır göstermek,

6. İslam’ı tebliğ, ilahi mesajı bütün insanlığa duyurma aşk ve gayreti,

7. Düşmanlara karşı ilmi ve fikri mücadele, ilim ve teknolojide etkinlik ve üstünlük sağlama,

8. Maddeten terakki ederek ekonomi ve kültür savaşında güç ve üstünlük kurmak,

9. Devleti basiretle yönetmek, çıkarcılara, vurgunculara fırsat vermemek,

10. Başka ülkelerin siyasi, ekonomik ve askeri tahakkümleri altına girmemek için say ve gayret göstermek,

11. Düşmanın her türlü ihanet ve saldırılarına karşı önceden gereken her türlü tedbirleri almak,

12. Savaş zarureti ortaya çıktığında, düşmandan korkmamak, kaçmamak, bütün güç ve gayreti ile savaşa katılmak ve Allah’a güvenmektir.

Bu geniş çerçeveyi yanlış bir biçimde değerlendirmek veya kasti bir şekilde yanlış yorumlayarak cihad kavramını sadece “savaş” anlamına tahsis etmek gerçeği yansıtmayacağı gibi, Kur’an ve sünnette ifade edilen anlam ve kapsam bakımından da eksik, yanlış ve yetersiz olacaktır.

İlave bilgi için tıklayınız:

CİHADIN ÇEŞİTLERİ

Osmanlı Devletinde Savaş Esas mıydı?

74 İsrail Filistin'e saldırırken, bizim oraya gidip onlara yardım etmememizde bir beis var mıdır?

Her Müslüman, kendi üzerine düşen görevi yapmakla sorumludur. Bir insanın toplumda bulunduğu konum ona bazı sorumluluklar yükler; her Müslüman da o kunumuna göre sorumlu olur. Bu konuya bir hadisi şerifle bakabiliriz:

“Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle düzeltiniz; ona da gücünüz yetmezse kalben buğz ediniz.” (Müslim, İman 78; Ebu Davut, Salat, 232)

Herkes her durumda bu hadisi kendine göre yorumlayamaz. Mesela, yolda bir kötülük görsek, onu elimizle düzeltmeye kalksak ve dayak atsak, o adam da davacı olsa, bu durumda bize de ceza tatbik edilir. Öyleyse bu hadis-i şerifin manasını nasıl anlamalıyız?

"El ile düzeltmek" vazifeli insanların, yani devletin ve emniyetin görevi; "dil ile düzeltmek" âlimlerin vazifesi; "kalben buğz etmek" ise diğerlerinin vazifesidir.

Buna göre, bir İslam devletinin içinde bulunduğu duruma savaşla yardım etmek devletin görevidir. Buna karar verecek olan devlettir. Ancak devlet karar verir ve bize savaşa katılmamız konusunda emir verirse, o zaman buna uymak bizim de görevimiz olur. Eğer bu konuda İslam devletlerinin bir sorumluluğu varsa, bundan idareciler sorumludur.

75 Günümüzde cihadı nasıl anlamalıyız? Cihadın kısımları nelerdir? Mesela bir küçük musibet anında sabretmek cihad etmek olur mu? Menfaatinin olacağı bir işi terk etmek cihad olur mu? Allah için rahatından vazgeçmek cihad olur mu?..

Cihad başlıca dört kısma ayrılır.

1. Cehalete Karşı Cihad: Bu cihat, insanlara hakkı, doğruyu ve güzeli öğretmektir. Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Hak, Peygamber Efendimize (asm) hitaben şöyle buyurur:

“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 16/125)

Bir başka ayet-i kerime:

"Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve fenalıktan men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erişenler onlardır.”(Âli İmran, 3/104)

Kur’an-ı Kerim sadece bir kavmin değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanların maddî ve manevî, ferdî ve içtimaî yaralarını tedavi etmeye kâfi İlâhî bir tiryaktır. Bu tiryakı bütün insanlığa takdim vazifesi Müslümanlara verilmiştir.

2. Nefisle Cihad: Bir ayet-i kerimede nefsin desiselerine karşı müminler şöyle ikaz edilirler:

“Heva ve hevesine uyma, sonra seni Allah yolundan saptırır.” (Sad, 38/26)

Peygamber Efendimiz (asm.) de;

“Cihadın en büyüğü nefisle cihattır.” ve “Senin en büyük düşmanın, içinde bulunan nefsindir.” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, Beyrut, I, 143, Hadis No: 413)

hadis-i şerifleriyle bu cihadın önemine dikkatimizi çeker. Nitekim, bir harp dönüşünde,

“Küçük cihattan büyük cihada döndük.” (Kenzu’l-Ummal, IV / 430, Hadis No: 11260)

buyurmakla nefsi yenmenin düşmanla harp etmekten daha zor ve daha önemli olduğunu çok veciz bir şekilde dile getirir.

3. Şeytana Karşı Cihad: Kur'an-ı Kerim'de,

“Şüphesiz ki şeytan sizin için bir düşmandır. Siz de onu düşman tutun,”(Fatır, 35/6)

ayet-i kerimesiyle insanlara en büyük düşman olarak şeytan gösterilmiş, dolayısıyla da en büyük cihadın, bu en büyük düşmanla yapılan cihad olacağına dikkat çekilmiştir.

4. Silahla Harp Etmek:
Bu cihat devamlı olmadığı gibi herkese de farz değildir. Devletin yeterli gücü bulunması halinde cihad farz-ı kifayedir; yani bir gurup insanın cihad etmesiyle diğer insanlardan bu vazife düşer.

İnsanın nefsiyle mücadele etmesi, Allah rızası için menfi rahatı bırakması, kendi menfaatine ve başkasının da zararına olan bir şeyi terketmesi nefis ve şeytan ile cihaddır.

76 Nöbette uyuyan asker öldürülürse şehit olur mu?

Hadis-i şerifte, kişinin uykuya mağlup olmaktan sorumlu olmadığı belirtilmiştir. Hatta uykuda iken namazı kaçırsa mesul olmaz.

Bunun gibi, nöbetçi asker de nöbet esnasında elinde olmadan uykuya dalmış ve o esnada düşman tarafından öldürülmüşse, inşallah yine şehit olur. Zaten şehitten şehide  fark vardır.

77 İslam dininde hangi durumlarda bir kavme veya ülkeye karşı savaş açılır?

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

"Allah yolunda savaşın, bilin ki Allah herhalde her şeyi işitir ve bilir" (1).

Diğer bir ayette de şöyle buyuruyor:

"Allah (yolunda O'nun) için nasıl gerekiyorsa öylece cihâd edin" (2).

Müslümanların durumu zayıf olur veya müslüman bir şehir veya bir ülke düşmanın saldırısına maruz kalırsa, orada mevcut olan tüm Müslümanlara cihad farzı ayn olur. Yoksa, farzı kifâyedir.

Ehli küfre karşı verilen savaştan kaçmak helak edici yedi günahdan biridir. Durum böyle olmakla beraber gayrimüslimleri imha etmek için hiçbir emir olmadığı gibi böyle bir emare de yoktur. Kur'an ve Peygamber (asv)'in hadisi meydandadır. Bunun en büyük şahidi; tarih boyunca hürriyet içerisinde Filistin, Şam, Mısır, Irak ve Anadolu gibi İslâm vatanında zimmî ve gayrimüslimlerin yaşamasıdır. İslâm dini yıkım sayılan savaşı sevmez. Zaruret olmazsa ona başvurmak istemez.

Peygamber (sav): "Düşmanla savaşmayı temenni etmeyiniz, Allah'ın ihsanını dileyiniz. Ama onunla (düşmanla) karşılaşırsanız sabrediniz" buyurmuştur.

Barış İslâm'da bir kaide, savaş bir istisnadır. Ancak şu iki halden birisi mevcut olduğu zaman savaş ilân edilir:

1. Can, namus, mal ve vatanı müdafâa etmek, yani bunlar düşmanın hücumuna maruz kaldıkları zaman onları savunmak için savaş ilân edilir. Kur'an-ı Kerîm şöyle buyuruyor:

"Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşınız. Fakat haddi aşmayınız. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez" (3).

2. İslâmı müdafaa etmek, yani düşman, İslâm dâvetine engel olursa onunla savaş ilan edilir.

Peygamber (sav) hiçbir zaman kâfirlere karşı İslâmı tebliğ ve davet etmeden savaşmamıştır. Bunun için Kayser, Kisrâ, Mükavkis,  Necaşî ve doğu ve batıdaki Arap krallarına mektuplar yazarak onları İslâm'a davet etti. Bunlardan İslâm'ı kabul eden olduğu gibi etmeyen de olmuştu.

Dipnotlar:
1. Bakara sûresi, 2/244
2. Hacc, 22/78
3. Bakara, 2/190

(Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar II. 219)

78 Cihat yapmayı isteyen birine ne önerirsiniz? Neler cihattır?

Cihat başlıca dört kısma ayrılır.

1. Cehalete Karşı Cihat: Bu cihat, insanlara hakkı, doğruyu ve güzeli öğretmektir. Kur'an-ı Kerim'de Cenab-ı Hak, Peygamber Efendimize (asm) hitaben şöyle buyurur:

“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır. Onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 16/125)

Bir başka ayet-i kerime:

“Sizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve fenalıktan men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erişenler onlardır.”(Âli İmran, 3/104)

Kur’an-ı Kerim sadece bir kavmin değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanların maddî ve manevî, ferdî ve içtimaî yaralarını tedavi etmeye kâfi İlâhî bir tiryaktır. Bu tiryakı bütün insanlığa takdim vazifesi Müslümanlara verilmiştir.

2. Nefisle Cihat: Bir ayet-i kerimede nefsin desiselerine karşı müminler şöyle ikaz edilirler:

“Heva ve hevesine uyma, sonra seni Allah yolundan saptırır.” (Sad, 38/26)

Peygamber Efendimiz (asm.)'da,

“Cihadın en büyüğü nefisle cihattır.” ve

“Senin en büyük düşmanın, içinde bulunan nefsindir.” (Aclûnî, Keşfü’l-Hafa, Beyrut, I/143, Hadis No: 413)

hadis-i şerifleriyle bu cihadın önemine dikkatimizi çeker. Nitekim, bir harp dönüşünde,

“Küçük cihattan büyük cihada döndük.” (Kenzu’l-Ummal, IV, 430, Hadis No: 11260 )

buyurmakla nefsi yenmenin düşmanla harp etmekten daha zor ve daha önemli olduğunu çok veciz bir şekilde dile getirir.

3. Şeytana Karşı Cihat: Kur'an-ı Kerim'de,

“Şüphesiz ki şeytan sizin için bir düşmandır. Siz de onu düşman tutun.”(Fatır, 35/6 )

ayet-i kerimesiyle insanlara en büyük düşman olarak şeytan gösterilmiş, dolayısıyla da en büyük cihadın, bu en büyük düşmanla yapılan cihat olacağına dikkat çekilmiştir.

4. Silahla Harp Etmek: Bu cihat devamlı olmadığı gibi herkese de farz değildir. Devletin yeterli gücü bulunması halinde cihat farz-ı kifayedir; yani bir gurup insanın cihat etmesiyle diğer insanlardan bu vazife düşer.

Manevi cihad, bütün Müslümanların kendi nefsi arzularını gemlemek amacıyla nefis ve şeytanın tuzak ve hilelerine karşı mağlup olmamak için yürüttükleri manevi bir savaştır. Manevi mücahede, ya da “Cihad-ı ekber” (en büyük cihad) olarak da nitelendirilen manevi cihadın amacı, her mümin için nefis ve şeytan ile bir ömür boyu mücadele etmek, nefsini kötülüklerden arındırarak, istikamet çizgisinde halis bir kul, faydalı bir Müslüman, faziletli ve kamil bir insan olmaktır. Manevi cihad, iç dünyanın tanzimine kuvvet vermektir. İçini kirden, günahtan yıkamak ve bütün kötülüklerden arınmaya çalışmaktır. Müminin kendi iç dünyasını mamur ve müstakim kılmasını amaçlayan manevi mücahede, kulluk görev ve ciddiyeti ve insan olma sorumluluğudur.

Manevi mücahede, bütün Müslümanlar için daimî bir farzdır. Manevi mücahede, süreklilik içinde kulluk şuurunu icra etmeye çalışmaktır. Manevi cihadın önemi Kur’an-ı Kerim ve hadislerde açık bir şekilde vurgulanmıştır. Hz. Muhammed (a.s.m.)

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hud, 11/112)

ayet-i kerimesi ile ilgili olarak,

“Hud Sûresi beni ihtiyarlattı.” (Tirmizi, Tefsir, sure 56)

buyurarak, emr-i ilahi çizgisinde istikameti muhafaza etmenin önemini ve kulluk görevi ile ilgili hassasiyetini ifade etmiştir.

Nitekim Kur’an-ı Kerim'de,

“Güneşe ve onun aydınlığına, güneşi takip ettiğinde Ay’a, onu açığa çıkardığında gündüze, onu örttüğünde geceye, gökyüzüne ve onu bina edene, yere ve onu yayıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems, 91/1-10)

beyanıyla Cenab-ı Hak kurtuluşa ermenin ancak nefsini kötülüklerden çekmek ile mümkün olacağını kasem (yemin) ile beyan buyurmaktadır.

Hz. Muhammed (a.s.m.) bir hadisinde

“Mücahid nefsiyle cihat edendir.” (Tirmizi, “Feza’iü’l cihad”2)

buyurarak nefis ile mücadelenin önemini belirtmiş, Cenab-ı Hak da, Kur’an-ı Kerim'de nefsin kötülük ve desiselerine karşı:

“ Muhakkak nefis daima kötülüğe sevk eder.” (Yusuf, 12/53),

“Benim ayetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. Ve yalnız benden korkun, yasaklarıma karşı gelmekten sakının.” (Bakara, 2/41)

emri ile insanları ciddi bir şekilde ikaz etmiştir. Bu ikaz ile birlikte arınmanın ve temizlenmenin yollarını da göstermektedir:

“Nitekim kendi içinizden, size ayetlerimizi okuyan, SİZİ TEMİZLEYEN, size kitabı ve hikmeti getirip bilmediklerinizi öğreten bir resul gönderdik.” (Bakara, 2/151)

Dinde muvaffakiyet, büyük ölçüde manevi cihadda muvaffakiyet demektir Gerçekten Allah’ın emirlerine uyma konusunda nefsi ile cihad edemeyenin düşmanla cihat edemeyeceği de açıktır.

Manevi mücahade yapan müminlere Yüce Allah’ın yardım ve ihsanı vardır. Nitekim bu hususu şu ayet-i kerime teyit etmektedir:

“Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücahede edenlere elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.” (Ankebut, 29/69).

Şener Dilek (Prof. Dr.)

79 Filistinli Müslümanlar şimdiki durumda en iyisi ne yapmalıdırlar ve başka Müslümanlar onlar için ne yapabilirler?

Herkes mesul olduğu alan kadar veya elinin ulaştığı yere kadar hesaba çekilecektir. Bizim bulunduğumuz ortamda -Allah bizi ve tüm Müslümanları muhafaza etsin- savaş gibi bir afet olmadığı için, hem Allah'a şükretmek hem de savaş olmasını istememek gerekir. Çünkü, musibet istenmez, nimette şükür ister.

Müslüman ülkelerdeki savaştan bizler ferdi olarak mesul değiliz. Bir mesuliyet varsa devlet yetkililerine ait olur. Bu bakımdan ailenin rızası olmadan gitmek doğru değildir.

Filistindeki duruma gelince, oradaki kardeşlerimize gidip yardım etme gibi bir imkânımız hem yoktur. Onların alem-i İslam'dan asker talep etme (gayriresmî bile olsa) gibi bir girişimleri olmadığından, nereye gidip toplanılacağı veya kime müracaat edileceği gibi durumlar işi zora sokmaktadır.

Ayrıca onların adama ihtiyacı yoktur. Çünkü, koca bir millet bir avuç insana karşı koyamama gibi bir şey düşünülemez. Onların en evvel şuurlu bir şekilde toplanıp, birleşmeleri gerekir. Böyle bir birleşme sağlandığı taktirde inşaallah muzaffer olacaklar.

Demek ki, onların şu anda gıdaya, silah almak için paraya, ilaca, şuura ve her şeyden önce samimi duaya ihtiyaçları var.

80 Müslümanlara yapılan saldırılardan sorumlu muyuz?

Her Müslüman üzerine düşen görevi yapmakla sorumludur. Bir insanın toplumda bulunduğu konum ona bazı sorumluluklar yükler. Her Müslüman da o kunumuna göre sorumlu olur. Bu konuya bir hadisi şerifle bakabiliriz:

“Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle, ona da gücünüz yetmezse kalben buğz ediniz.”

Herkes her durumda bu hadisi kendine göre yorumlayamaz. Mesela, yolda bir kötülük görsek, onu elimizle düzeltmeye kalksak ve dayak atsak, o adam da davacı olsa, bu durumda bize de ceza tatbik edilir. Öyleyse hadisi şerifin manasını nasıl anlamalıyız?

El ile düzeltmek vazifeli insanların, yani devletin ve emniyetin görevi; dil ile düzeltmek alimlerin vazifesi; kalben buğz etmek ise diğerlerinindir.

Buna göre bir İslam Devletinin içinde bulunduğu duruma savaşla yardım etmek devletin görevidir. Buna karar verecek olan devlettir. Ancak devlet karar verir ve bize savaşa katılmamız konusunda emir verirse, o zaman buna uymak bizim de görevimiz olur. Eğer bu konuda İslam devletlerinin bir sorumluluğu varsa bundan idareciler sorumludur.

81 Cihatta "mukabele-i bilmisil" (kendine yapılanın aynıyla karşılık vermek) kaidesinin ölçüsü nedir?

Bu durum, savaşa katılanlarla ilgilidir. Savaşa katılmayanlarla asla bir ilgisi yoktur.

İslam’da “mukabele-i bilmisl”i sınırlandıran kuralları vardır. Bunların başında, kadınlar, çocuklar, savaşma gücü olmayan yaşlılar ve hayatını inzivada ibadete adamış olduğu için savaşla bir alakası olmayan ehlikitabın dindarları gelir. Bu gibi insanlar, sözlü veya fiilî, maddî veya manevî olarak, savaşan düşmana yardım etmedikleri sürece öldürülemezler. (bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 6/421-422)

Bu konuda bir çok hadis-i şerif vardır. Misal olarak bir-iki tanesini arz ediyoruz:

Hz. Enes’in bildirdiğine göre, Peygamberimizin (a.s.m) savaşçılarına şu talimatı veriyordu:
“Allah’ın adıyla, Allah’a dayanarak, Allah’ın Resulünün milleti olarak hareket edin. Pir-i fani olan yaşlıları, bebekleri, küçük çocukları, kadınları asla öldürmeyin. Ganimette hıyanet etmeyin, ganimetlerinizi iyice toplayın, yapıcı olun, iyilik edip iyi davranışlarda bulunun, şüphesiz Allah iyi davrananları sever.”(Neylu’l-evtar, 7/246).

Abdullah b. Abbas’tan gelen rivayete göre, Peygamberimiz (a.s.m) askerlerini savaşa gönderirken, “İnzivaya çekilmiş, mabetlerde ibadetle meşgul olan kimseleri öldürmeyin.” talimatını veriyordu(Neylu’l-evtar, 7/247).

Bu sebeple, zalimlerin yaptığı zulmün bir benzerini uygulayarak, İslam’ın “dokunulmaz” kabul ettiği masumların kanına girmek, ayrı bir zulüm olur. Bu sebeple, “Bir kafir bir Müslüman beldesine saldırsa, çoluk çocuk 100 Müslümanı şehid etse, Müslümanlar da aynıyla mukabele edip bir kafir köyünü bombalayabilir.” yorumu isabetli bir yorum değildir.

“Ecdadımız da  kuşattıkları yerlere mancınık atmamışlar mı?" şeklindeki sorunuz haklı ve doğrudur. Bu konu, savaşın mecbur ettiği durumlardır. İcap ettiği takdirde, içinde Müslümanlar da olsa, -kâfirlerin öldürülmesi kast edilerek- mancınıklı veya bombardımanlı bir kuşatma caizdir. Bunları birer istisna hali olarak değerlendirmek gerekir. (bk. el-Fıkhu’l-İslamî, 6/423)

Hukukun en mükemmelini ortaya koyan İslâm, işlenen suçlara verilen cezaların tatbikinde çekimser ve merhametli davranılmasını (Nisa, 4/2) ve yapılan zulme fazla değil ancak misliyle mukabele edilmesi (Bakara, 2/194) gerektiğini, geçmiş kavimlerden İsrailoğullarına da cana karşılık can; göze göz; buruna burun, kulağa kulak ve dişe karşı diş ile kısası (Maide, 5/45) emretmiştir. Bakara 194. ayeti hakkında Hasan el-Basri insanın burun, kulak ve dudağının kesilmemesi, kadın, çocuk ve savaşamayan kimselerin öldürülmemesi hükmünü çıkarmıştır. "İnsanların kulak, burun ve dudaklarını kesmeyiniz. Çocukları, kilise ve havralarda ibadet eden rahipleri öldürmeyiniz." (İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azim: 1/226).

Savaş esnası, gerçekten çetin bir hengamedir. Ölmek veya öldürmek yeridir. O esnada pek çok insan, itidalini kaybeder. Akıl bir köşede kalır, hisler ön plana çıkar. İşte, böyle bir halde iken ne yapılacağını şu ayetten öğreniyoruz:

"Sizinle savaşanlarla siz de Allah yolunda savaşın ve aşırı gitmeyin. Şüphesiz Allah, aşırı gidenleri sevmez." (Bakara suresi, 190)

"Sizinle savaşanlarla" kaydı, "savaşamayacak olan yaşlı, çocuk, ruhban ve kadınlarla savaşmayın" mesajını verir. (Beydavi, I, 108) Ancak, kadınlar savaşıyorsa, onlarla da savaşılır. (Sabuni, Revaiu'l-Beyan, I, 217)

"Aşırı gitmeyin" ifadesi ise, kulak-burun kesmek gibi taşkınlıkları, yağmalamak gibi aşırılıkları yasaklar. (İbnu Kesir, I, 328; Beydavi, I, 108; Sabuni, Revaiu'l-Beyan, I, 216-217)

İlave bilgiler için tıklayınız:
Savaşın kaçınılmaz olduğu durumlarda, Müslümanların uymak zorunda olduğu ilkeler.

82 Bir oryantalistin, İslam'da barışın olmadığı, sadece darülislam ve darülharp tabirlerinin olduğu şeklindeki iddiasına nasıl cevap verebiliriz?

Bu iddialar doğru değildir. İslam'da darülharp ve darülislam tabirleri dışında da başka tanımlamalar vardır. Müslümanların barış halinde olduğu ülkeler tarihte olduğu gibi şimdi de vardır.

DARÜSSULH: Kendisiyle barış antlaşması yapılmış ülke için kullanılan fıkıh terimi.

İslâm devletiyle barış münasebetleri bozulan veya bilfiil savaş halinde bulunan ülkeler, kendileriyle sulh antlaşmaları yapılması durumunda bu antlaşmaların mahiyetine göre farklı isimler alırlar. İslâm hukukunda hâkim telakkiye göre devletler arası münasebetlerde normal olan durum barış halidir. Fıkıh bilginlerinin çoğunluğuna göre savaşın hukukî mesnet ve sebebi, Müslüman olmayan ülkelerin Müslümanlara savaş açmasıdır. İslâm'a göre savaş zaruret icabı başvurulan geçici bir durum olup Müslüman bir ülke ile düşmanca münasebetler içine giren ülkelerle ilişkilerin normale dönmesi için gerek savaş öncesi gerekse savaş sırasında barış yollarına başvurmak, karşı tarafın barış istemesi halinde bunu kabul etmek Kur'ân-ı Kerîm'in emridir, (1) Müslümanların emniyet içinde din ve dünya işlerini yürütme imkânına kavuşmalarını sağlamaktır. (2) Bu sebeple savaşa girişmeden önce veya savaş sırasında antlaşmalarla bu sonuca ulaşmak mümkün olduğu takdirde savaştan kaçınılır. Müslüman hukukçular, İslâm ülkesiyle (dârülislâm) düşmanca münasebetler içinde bulunan devletlerle barış ilişkilerini düzenleyen antlaşmaları iki kategoride mütalaa etmişlerdir.

1. Geçici Antlaşmalar: İslâm hukuku kaynaklarında muvâdea, muhâdene, müsâleme, musâlaha, muahede, hüdne, sulh ve silm gibi terimlerle ifade edilen geçici antlaşmaların yapılabilmesi, sebeplerinin ortaya çıkması halinde ittifakla caizdir. Bu antlaşma türüyle ilgili olarak "düşmanla belli bir süre savaşı terk hususunda bir şey karşılığında veya karşılıksız yapılan antlaşma", "savaşı terk üzere yapılan muahede", "Müslümanın harbî ile İslâm'ın hükmü altında bulunmaksızın bir süre mütareke üzerine yaptığı akid" gibi tarifler yapılmıştır. (3) Bu tür antlaşmaların temel özelliği, gayri müslim ülkenin İslâm hâkimiyetini kabul etmemesi ve İslâm devletinin kontrolü altına girmemesidir. Bir diğer ifadeyle böyle bir ülke İslâm hukukunun tatbik sahası dışındadır. Hanefî, Mâlikî ve Hanbelî hukukçularına göre bu antlaşmalar için belli bir süre sınırı yoktur. Şâfıîler'e göre ise on yıldan fazla süre için yapılamaz, fakat sürenin bitiminde yenilenebilir. Bu antlaşma ile dârüssulh haline gelen ülke halkının (ehl-i sulh) can ve mallarına tecavüz haram olup antlaşma süresince kendileriyle savaşılmaz. Bu tür geçici antlaşmalar Hanefîler'e göre gerektiğinde bozulabilir. Mâlikî, Şafiî ve Hanbelî hukukçularına göre ise süre bitimine kadar antlaşmaya bağlı kalmak gerekir. Ancak karşı tarafın antlaşmayı bozacağı anlaşılırsa tek taraflı olarak bozulabilir.

2. Sürekli Antlaşmalar: Savaştan önce veya savaş sırasında İslâm devletiyle barış içinde yaşayacağına dair bir teminat ve İslâm hâkimiyetine boyun eğdiği hususunda bir işaret olmak üzere cizye vermesi karşılığında gayri müslim bir ülke ile yapılan antlaşmalar bu kısma girer. Böyle bir antlaşmanın yapılabilmesi için şu iki şartın benimsenmesi gerekir:

     a. Cizye ödemeleri

     b. Kendilerine İslâm hükümlerinin uygulanması (İslâm hâkimiyetini kabul etmeleri).


Bir zimmet akdi olan bu antlaşmanın İslâm devleti tarafından ihlâl ve iptali caiz olmadığı gibi, devlet bu tür bir antlaşma teklifini kabul etmek mecburiyetindedir. Kendileriyle antlaşma yapılan ülke halkına ehl-i zimme (ehl-i ahd) denir. Bu statüdeki ülke İslâm devletinin hâkimiyetinde olmakla birlikte yönetim ve iç İşlerinde serbesttir; bu ülkeyi dışa karşı savunmak İslâm devletinin görevidir. Bu tür antlaşmaları yapmaktan maksat, Hanefî hukukçularının açıkça ifade ettiği gibi Müslümanlara karşı açılmış olan savaşı bertaraf etmek ve düşmanın Müslümanlarla barış içine girmesini sağlamaktır. (4) Fıkıh kaynaklarında geçici antlaşmalara örnek olarak Hudeybiye Antlaşması, sürekli antlaşmalara örnek olarak da Hz. Peygamber (asv)'in Necran, Eyle, Hecer, Bahreyn, Cerbâ ve Ezruh halkıyla yaptığı antlaşmalar gösterilir.

Bu antlaşma türlerine bağlı olarak ortaya çıkan barış ülkelerine (dârüssulh) Müslüman hukukçuların genel olarak verdikleri adlar ve bu ülkelerle ilgili görüşleri de şöyledir:

Dârülahd: Hanbelî hukukçuları ile Şâfıîler'den Mâverdî amme hukuku yönünden yaptıkları arazi tasnifinde, mülkiyetin İslâm devletine veya kendileriyle antlaşma yapılan gayri müslimlere ait olmasından hareketle, ülkeleri belli bir ayırıma tâbi tutmuşlardır. Bunlara göre Müslümanların eline geçen araziler dört kısma ayrılır:

     a. Kuvvet ve fetih yoluyla alınan topraklar.

     b. Ahalisinin terketmesi sebebiyle elde edilen topraklar.

Bu iki toprak da sakinleri ister Müslüman ister gayri müslim olsun mülkiyeti Müslümanlara ait olduğundan dârülislâmdır. Barış antlaşması yoluyla elde edilen topraklar da iki kısımdır,

     c. Yapılan antlaşma ile mülkiyeti Müslümanların ortak malı sayılan ve bir haraç karşılığında gayri müslim ahalisine bırakılan topraklar.


Bu antlaşma ile onlar ehl-i ahd, toprakları da dârülislâma ait vakıf arazi haline gelir. Bu araziden alınan haraç ücret hükmündedir; Müslüman olmaları veya arazinin bir Müslümana geçmesi halinde düşmediği gibi ayrıca baş cizyesi vermeden orada bir yıldan fazla kalamazlar,

     d. Yapılan antlaşma ile mülkiyeti kendilerinde kalmak üzere bir haraç karşılığında gayri müslim ahalisine terkedilen topraklar.

Bu araziden alınan haraç cizye hükmünde olup Müslüman olmaları veya arazinin bir müslümana geçmesi halinde düşer. Bu topraklar bir önceki durumun, aksine dârülislâm değil dârülahddir. Antlaşmaya uydukları sürece orada kalırlar, dârülislâm dışında oldukları için kendilerinden ayrıca baş cizyesi alınmaz. Bu son kısmın dârülislâm sayılmaması arazi hukuku yönündendir; ülkenin mülkiyeti müslümanlara ait olmadığından dârülislâm sayılmamıştır. Halkıyla zimmet akdi yapılmış bulunan bu ülkeye, kendileriyle dârülharpten farklı olarak sürekli bir barış hali mevcut olduğu için dârülahd adı verilmiştir. Ancak İslâm devletinin kontrol ve hâkimiyeti söz konusu olduğunda bu ülkenin dârülislâm sayılması gerekir. Nitekim Şafiî fakihleri, ahalisiyle barış yapılan bu iki tür ülkenin de dârülislâm olduğunu belirtmişlerdir. (5) Çünkü her ne kadar ülke gayri müslimlere aitse de İslâm devletinin hâkimiyeti altındadır. (6) Ayrıca kendilerine İslâm ahkâmını uygulama şartı koşulmaksızın cizye üzerinde barış yapılması mümkün değildir. (7)

Dârülahd ahalisinin antlaşmayı bozması halinde, Şâfiîler'e göre ülke yeniden fethedilecek olursa fetihle elde edilen toprakların hükmünü alır, fethedilmezse dârülharp olur. Hanbelîler'e göre ülke yeniden fethedilirse iki görüş söz konusudur. Bir görüşe göre antlaşma ülke hakkında bozulmuş sayılmayacağı için topraklar dârülahd hükmünde kalır, diğer görüşe göre ise fetihle alınan topraklar statüsüne geçer. Ülkenin yeniden fethedilememesi halinde ülke dârülharp olur.

Dârüzzimme ve Dârülmuvâdea: Hanefî hukukçuları, kendileriyle yapılan barış antlaşmasının mahiyetine göre antlaşmalı gayri müslim ülkeleri iki grupta mütalaa ederler,

     a. Dârüzzimme. Kendileriyle sürekli bir antlaşma (zimmet akdi) yapılan ülkeler bu gruba girer. Müslümanlar tarafından fethedilmeden önce halkı ile cizye karşılığında barış yapılan ve dârüzzimme diye adlandırılan bu ülke, İslâm devletinin hâkimiyeti altında bulunduğundan dârülislâm sayılır. İmam Mâlik de bu konuda Haneffler'le aynı görüşü paylaşır,

    b. Dârülmuvâdea.
Kendileriyle geçici barış antlaşması yapılan ülkeler bu gruba girer. Yapılan antlaşma ile karşılıklı olarak cana ve mala yönelik tecavüzlere son verilip barışa girilir. Ancak İslâm devletinin hâkimiyeti altında bulunmadığından dârülislâm sayılmayan bu ülkelere dârülmuvâdea yanında dârüleman da denir.

Daha önce işaret edildiği gibi Şafiî, Mâlikî ve Hanbelî fakihleri de gayri müslimlerle geçici antlaşmalar yapılacağı görüşündedirler. Söz konusu fakihler, Hanefîler'in dârülmuvâdea diye adlandırdıkları bu barış ülkesinden müstakil bir adla bahsetmeseler de bu antlaşma türüyle ilgili görüşleri onların bu ülkeler hakkındaki kanaatlerini de yansıtmaktadır.

Sonuç olarak Hanbelî hukukçularıyla Şâfiîler'den Mâverdinin, cizye karşılığında arazi mülkiyeti gayri müslim ahalisine bırakılan barış ülkesini dârülahd diye adlandırarak dârülislâm saymamaları, meseleye arazinin statüsü açısından bakış yapmalarından kaynaklanmaktadır. Hanefî fakihleri ise konuya İslâm devletinin hâkimiyeti noktasından bakmakta ve dârüzzimme adını verdikleri bu barış ülkesini dârülislâmdan kabul etmektedirler. Meseleye İslâm devletinin hâkimiyeti açısından bakıldığı takdirde Şâfiî ve Hanbelî fakihlerinin de aynı görüşte oldukları görülür.

Dârülahdi dârülislâmdan saymaları sebebiyle Hanefîler'in dârülislâm ve dârülharp dışında, Müslümanlarla aralarında sulh münasebeti bulunan üçüncü bir ülke taksimini kabul etmediklerine dair bazı müelliflerin ileri sürdüğü iddia (8) gerçeğe uymamaktadır. Bu iddia, Batılı yazarların cihad konusunda gerçeği yansıtmayan görüşleri ve dârüssulh ile ilgili yanlış değerlendirmelerinden kaynaklanmıştır. (9)

Bibliyografya:

Ebû Yûsuf, el-Harûc, s. 72, 78, 139, 141, 154-155, 224; Şafiî, el-üm, IV, 99, 104, 118, 127; Mâverdi, el-Ahkâmü's-sultâniyye, Kahire 1386/ 1966, s. 137-138, 147-148; Ebû Ya'lâ, el-Ahkâ-mü's-sultâniyye, s. 130-133, 148-149; Şîrâzî, el-Mühezzeb, II, 254, 260-261, 264; Serahsî, el-Mebsût, X, 3, 5, 86, 88; Kâsâni, Bedâ'i, VII, 108-109; İbn Rüşd, Bidâyetul-müctehid, I, 330; Zeylaî. Tebyînül-hakâ'ik, Bulak 1313, III, 245; İbn Kudâme. el-Muğnî, X, 517; XI, 583-584; İbn Kayyim el-Cevziyye, Ahkamu ehli'z-zimme (nşr. Subhî es-Sâlih), Dımaşk 1381/1961, II, 475-476; İbnü'l-Hümâm, Fethu'l-kadir (Ka­hire), V, 204-205; İbn Nüceym, el-Bahr, V, 85, 125; Şirbinî. Muğnil-muhtâc, II, 422; III, 195; IV,  232, 242, 253, 254, 260; İbn Hacer el-Heytemî, Tuhfetul-muhtâc, Kahire 1315. VI, 350; IX, 275; Remli, Nihâyetü'l-muhtâc, Kahire 1967, V,  454; VI, 301; Haraşî, Şerhu Muhtasarı Halil, III,  146-147, 150-151; el-Fetâva'l-Hindiyye, II, 197, 234; Hacvî, el-İknâ. Kahire 1351, II, 40, 42; Majid Khadduri, War and Peace in the Law of islam, Baltimore 1955, s. 144-145; a.mlf., "International Law", Law in the Middle East (nşr. M. Khadduri — H. I. Liebesny), Washington 1955, I, 349-372; Ahmet Özel, İslâm Hukukunda Ülke Kavramı, İstanbul 1991, s. 213-228; Halil İnalcık, "Dar al-Ahd", El2 (İng.), II. 116; D. B. Macdonald - A. Abel, "Dar al-Sulh", El2 (ing.), II, 131.

1.  Bk. el-Enfâl 8/611. Hane­fî hukukçularının açıkça belirttiği gibi savaşın hedefi, düşmanın mukavemet ve üstünlüğünü kırarak tecavüzleri önlemek Zeylaî, III, 245; İbnü'l-Hümâm, V, 204
2.  Serahsî, X, 3, 5
3.  Bk. Özel, s. 214-215
4.  Mol­la Hüsrev, I, 299; İbn Nüceym, V, 125
5.  Şirb’nî, II, 422; İbn Hacer el-Heytemî, VI, 350; Remlî, V, 454
6.  Şirbînî, IV, 232, 254
7.  Şafiî, IV, 99, 104, 127
8.  Khadduri, War and Peace in the Law of İslam, s. 144-145; amlf., Law in the Middle Easi I, 359-360; El2 (İng.). II,  116, 131
9.  Özel, s. 226-227

(bk. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 9, s.5-6, Darussulh mad., İstanbul, 1994)

83 Özürsüz de olsa cihada gitmeyenlere cennetin verileceğini bildiren ayetler ile hiçbir özrü olmadığı halde cihada katılmayanların cehenneme gideceğini bildiren ayetleri nasıl anlamak gerekir?

Bu ayetlerden biri inananlar, diğeri ise kafirler ve münafıklar hakkındadır.

“Mü'minlerden özür sahibi olmaksızın (cihattan geri kalıp) oturanlarla, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler eşit olamazlar. Allah, mallarıyla, canlarıyla cihad edenleri, derece itibariyle, cihattan geri kalanlardan üstün kılmıştır. Gerçi Allah (mü'minlerin) hepsine de en güzel olanı (cenneti) va'detmiştir. Ama mücahitleri büyük bir mükâfat ile kendi katından dereceler, bağışlanma ve rahmet ile cihattan geri kalanlara üstün kılmıştır. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”(Nisa, 4/95 ve 96).

- Bu ayet, cihadın farz-ı kifâye olduğuna işaret etmektedir. Yani savaşa bütün Müslümanların katılması farz değildir. Gereği kadar Müslümanın katılması yeterlidir. Nitekim savaşın kesin olacağını bilemedikleri için Bedir savaşına -özürsüz olarak- katılmayan sahabiler olmuş ve Hz. Peygamber (asv) tarafından sorumlu tutulmamıştır.

Diğer ayetler ise şöyledir:

- Başka zamanlarda da bazı sahabiler izin alarak savaşa katılmamışlardır. Ayette özürsüz olarak savaşa katılmayan, ancak -belki de onlara fazla ihtiyaç olmadığı için- Hz. Peygamber (asv) tarafından da daha sonra sorumlu tutulmayanlar da cihada katılanlar gibi cennetlik olacağı, fakat derece bakımından aralarında büyük farklar olacağı ifade edilmiştir.

- Abdullah b. Mektum gibi -bütün isteklerine rağmen- özürleri sebebiyle cihada katılmayanlar ise, aynen cihada katılmış gibi sevap aldıkları vurgulanmıştır. Çünkü, ameller niyetlere göredir.

Özetlersek; bu ayette samimi Müslüman olup da, özürsüz olmalarına rağmen sorumlu tutulmayan / affedilen, yahut da izinli olarak cihada gitmeyenlerin de -eksik derecelerle de olsa- cihada gidenler gibi cennete girecekleri, özürlü olarak cihada gitmeyenler ise mücahitlerle aynı dereceyi paylaşacakları ifade edilmiştir.

“Fakat peygamber ve onun beraberindeki müminler, mallarıyla ve canlarıyla cihâd ettiler. İşte bütün hayırlar onlarındır ve onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir."

"Allah, onlar için içlerinde sürekli kalmak üzere altlarından nehirler akan cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kazanç budur."

"Bedevîlerden (savaşa katılmamak için) özür beyan edenler, kendilerine izin verilmesi için geldiler. Allah ve Resûlü’ne yalan söyleyenler yerlerine oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara can alıcı bir azap erişecektir! …."

"Sorumluluk ancak, zengin oldukları halde geri kalmak için senden izin isteyen, geride kalan kadınlarla beraber bulunmaya razı olanlaradır. Allah da onların kalplerini mühürledi. Artık onlar gerçeği bilmezler…"

"Onların yanına döndüğünüz zaman kendilerine ilişmemeniz için Allah adına size yemin edecekler. Artık siz de onlardan yüz çevirin, çünkü onlar pisliktirler. Yaptıklarının karşılığı olarak varacakları yer de cehennemdir.”
(Tevbe, 9/88-95).

Bu ayetlerde, kötü akıbetleri söz konusu olanlar mümin değil, münafık ve kâfir olanlardır. “Allah ve Resûlü’ne yalan söyleyenler yerlerine oturup kaldılar. Onlardan kâfir olanlara can alıcı bir azap erişecektir!” mealindeki ayette bu husus açıkça vurgulanmıştır. (bk. İbn Kesir, ilgili ayetlerin tefsiri).

84 Etrafımdaki insanlara karşı İslam'ı tebliğ etmekteki sorumluluğum ne kadardır? Üniversitede okuyorum; sınıfımdaki bütün arkadaşlar (kızlar dahil) benim ahirette yakama yapışıp hak iddia ederler mi?..

Kişinin tebliğ sorumluluğu, imkanları ölçüsünde ölünceye kadar devam eder. Ayrıca insanları hakka davet ederken bu davetin bir sınırı yoktur. O kişi hak yola ulaşıncaya kadar dine davet edilir.

İrşâdda muhatab olan, yani irşâd edilecek kimseler hem gayri müslimler ve hem de Müslümanlardır. Müslüman olmayanları irşâd; onları iman ve İslâm'a davet etmek demektir. Müslümanları irşâd ise; onlara imanın gereği olan salih amel ve güzel ahlâkı telkin etmektir. İrşâdı yapacak kimseler ise peygamberlerden sonra, salih müminler ve din bilginleridir.

İrşâd, dini bir emir olup Müslümanlar üzerine farz-ı kifayedir. Müslümanların içlerinden bir grup bu görevi yapınca diğerlerinin üzerinden düşer. İnsanları irşâd edecek mürşidleri, din bilginlerini yetiştirmek Müslümanlar üzerine farzdır. Kur'an-ı Kerîm'de:

"Sizden, insanları hayra çağıran, iyiliği emredip kötülükten alıkoyan bir topluluk olsun." (Âl-i İmrân, 3/104)

buyurulur. Ümmet; grup, sınıf anlamınadır. "İçinizden irşâd görevini yapacak bir grup bulunsun" veya "sizden, emr-i bi'l ma'ruf ve nehy-i ani'l münker yapacak bir topluluk oluşsun" demektir.

Üniversite ortamında olsun başka ortamda olsun, irşadda bulunamamaktan dolayı ahirette birilerinin sizden hak taleb etmesi diye bir durum yoktur. İrşad farz-ı kifaye olduğu için, toplumda ehil bir kişinin bu görevi yapması yeterlidir. Ama yine de her Müslümanın irşadda bulunmaya gayret etmesi çok faziletlidir.

Bayanların irşadı yine bayanlar tarafından yapılması en uygun olanıdır. Harama girmeme durumu olursa bir erkek de bir bayana İslamın bir emrini tebliğ edebilir. Ancak harama girme şüphesi varsa, bu görevi ehil olan bayanların yapması daha uygundur.

İlave bilgi için tıklayınız:

İRŞÂD, (Tebliğ)

TEBLİĞ, (İrşâd)

EMR-İ Bİ'L-MA'RUF NEHY-İ ANİ'L-MÜNKER...

85 Allah'a, mukaddesatımıza saldıran, inancımızı yok sayan kişilere nasıl davranmalıyız?

Bu gibi insanları sabırla dinlemek ve onu ikna etmeye çalışmak gerekir. Çünkü bizim maksadımız bağcıyı dövmek değil, üzüm yemektir; adamı ilzam edip susturmak değil, onu hak yola yönlendirmektir. Görevimiz, kaba güç kullanmak değil, hak ve hakikati tebliğdir. Bu sebeple;

a. Her an hem nefsimize ve şeytanımıza karşı başarılı olmak hem de bu tür insanlarla karşılaştğımızda onları tatmin edecek cevaplar verebilmek için İslam dini ile ilgili sağlam kaynaklardan istifade ederek bilgi potansiyeline sahip olmalıyız.

b. Bu asırda, özellikle ateizm veya deizm safsatası güya tahsilli olan gençler arasında yaygındır. Bunun için İslam dininin iman esaslarını müspet bilimin kesin olan verileriyle birlikte ders veren Risale-i Nur Külliyatı'nı mutlaka okumalıyız. Çünkü bu eserler, asrın tereddütlerine karşı  ilmi ve mantıki delillerle mücadele etme yeteneğini en kısa zamanda kazandırma potansiyeline sahiptir.

c. Mutlaka müspet hareket etmeliyiz. Yani, karşı tarafı rencide edecek, kusurlarını gösterecek türden bir müdafaa sitilini kullanmayacağız; bilakis daha önce böyle bir mücadele için zihnimizde depoladığımız sağlam bilgilerle konuşacağız. Elbette bu bilgileri her şeyden önce kendimizi bilgilendirmek için öğreneceğiz.

d. Şunu unutmamak gerekir ki, her batıl meslekte, her yanlış düşüncede de bazen bir hakikat bulunabilir. Karşı tarafta gördüğümüz bu tür hakikat çekirdeklerine dikkat edip, bunu seslendirmek çok önemlidir. Çünkü onun bu gerçeğini kabul etmekle, objektifliğimizi kanıtlamış olacağız. Psikolojik olarak karşı tarafın da bizim gerçeklerimizi kabul etmesine fırsat vermiş oluruz.

e. Kur’an’da, Firavun’la mücadele etmek üzere gönderilen Hz. Musa (as) ve Hz. Harun (as)’a Allah’ın yaptığı şu tavsiyenin, içinde bulunduğumuz firavuncuklar asrında da geçerli olduğunu asla unutmamalıyız:

“Gidin, Firavunla çok yumuşak sözlerle konuşun ki tefekkür edip düşünebilsin!” (Tâhâ, 20/43–44)

Demek ki, genel olarak nefislerin enaniyetten firavunlaştığı bu asırda insanlara çok nazik, yumuşak ve ikna edici bir üslup kullanmak ve onların anlayacağı, ikna olacağı metotlar kullanmak gerekir.

f. Karşı tarafa sert davranmak onun size karşı düşmanlık damarını tahrik ettiği gibi, yumuşak davranmak, ona karşı şefkatli olduğumuzu göstermek, onun gönlünü bize doğru kaydıracaktır. Bu ise, hakikatin kabulüne güzel bir zemin hazırlayacaktır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Peygamberimizin (asm) tebliğ ve nasihat metodu nasıldı?

İslam’ın yayılması ve yerleşmesinde en etkili yöntem savaş mıdır, tebliğ midir?

Tebliğde üslubumuz nasıl olmalıdır? İslami değerleri küçümseyen insanlara nasıl tebliğde bulunmalıyım?..

Tebliğ ve Diyalog.

86 Allah'ın müminlere olan zafer vadinin gecikmesi ve zalimlerin hemen cezalandırılmamasının hikmetini açıklar mısınız?

"Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri hâkim kıldığı gibi onları da yeryüzünde hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslam'ı) onlar için yerleştirip sabitleştireceğini ve (geçirdikleri) korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını va'd etti. Çünkü onlar bana kulluk ederler, hiçbir şeyi bana ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte asıl fasık / inkârcı olanlar onlardır." (Nur, 24/55)

Şüphesiz Kur'an-ı Kerim'de Müslümanlara zaferi müjdeleyen bu ve buna benzer pek çok ayeti kerime vardır. Hem de mutlak ve kesin bir va'dle? ve hiçbir şüphe ve tereddüde mahal bırakmaksızın. Üstelik bu va'd edilen zafer için sadece yakin derecesinde iman ve İslam şeriatının öngördüğü salih ameller şart koşulmaktadır!... Yani sağlam imana sahip olup salih amellere sarılan ve menhiyattan da sakınan hakiki mü'minlere zafer ve nusret-i ilahinin mukadder olduğu müjde ile va'd edilmektedir.

"Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Onlar yalanlanmalarına ve eziyete uğramalarına rağmen sabrettiler. Nihâyet onlara yardımımız gelip yetişti. Allah'ın kelimelerini (sabredenler hakkındaki sözünü, kânûnunu) değiştirebilecek hiç kimse yoktur. Andolsun (tarafımdan) gönderilen (o peygamberlerin haberlerinden bir kısmı sana da geldi..." (En'âm, 6/34).

Yâni önceki peygamberler de tekzibe uğramışlar, onların da ashâbına ezâ cefâ edilmiş; ama sonunda onlara kelimetullah olan Allah'ın yardımı, nusret ve zaferi gelmiştir.

"Andolsun ki, peygamber kullarımıza söz vermişizdir: Onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır. Bizim ordumuz şüphesiz gâlip gelecektir. Onun için sen bir süreye kadar onlara aldırma." (Sâffât, 37/171-176).

"Allah elbette Ben ve elçilerim gâlib geleceğiz, diye yazmıştır. Şüphesiz Allah güçlüdür, gâlibdir." (Mücâdele, 58/21).

Bu âyet-i kerîmede peygamberlerin galebesinin Allah'ın bir yazgısı olduğunun bildirilmesi, bu husûsun nasıl bir takdir ve kânun olduğunu ifâde etmesi bakımından dikkat çekicidir. Peygamberlere ve mü'minlere Allah'ın bu yardım va'di kelimetullah olduğu gibi,1 inkârcılara ve âsîlere olan şu va'îdi (tehdîdi) de Allah'ın bir kelimesidir, yâni hem kânûnu, hem takdiridir:

"(Resulüm) hakkında azâb kelimesi (sözü) gerçekleşmiş kimseyi ve o ateşde olanı sen mi kurtaracaksın?" (Zümer, 39/19).

"(...) Evet, geldi dediler, ama kâfirlerlerin üzerine azâb sözü hak oldu." (Zümer, 39/71).

Ancak bunu Cenâb-ı Hak âhirette gerçekleştirecektir. Cehennemlik olanlar ise orayı bu dünyâda hak etmektedirler. Buna rağmen Yüce Allah onların cezasını orada vereceğini bildirdiği için bâzı istisnalar dışında küllî cezâları âhirete bırakmaktadır.

"Eğer belli bir süreye kadar Rabbinden bir (erteleme) sözü geçmiş olmasaydı, aralarında hemen hüküm verilirdi (...)" (Şûrâ, 42/14).

"İnsanlar ancak bir tek ümmetti, sonradan ayrılığa düştüler. Eğer (azâbın ertelenmesiyle ilgili) Rabb' inden bir söz (ezelî bir takdir) geçmemiş olsaydı, ayrılığa düştükleri konuda hemen aralarında hüküm verilirdi. (Derhal azab iner ve işleri bitirilirdi)." (Yûnus, 10/19).

Taberî bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde şöyle der:

"Allah'tan, bir kavmi ancak ecelleri bittikten sonra helâk edeceği sözü geçmemiş olsaydı, onlardan bâtıl ehlini helâk etmek ve hak ehlini kurtarmak sûretiyle iş bitirilir, hüküm verilirdi."2

Bu cezânın kıyâmete tehiri hem âsilere bir in'âmı ifâde ettiği gibi, hem de onlara teklifin devam ettiğini ve Müslümanlara kâfir ve zâlimlerden gelecek kötülüklere karşı sabırlandırmayı da ifâde eder. "Rahmetim gazabımı geçmiştir." mazmunu olduğu söylenmiştir. Allah rahmeti gâlib olunca, o gâlib rahmet sapık câhilin üzerine de setr perdesini uzatmayı ve buluşma vaktine kadar ona mühlet tanımayı gerekli kılmaktadır.3 Bu, aynı zamanda, Allah Teâla'nın delilsiz, kimseye azab etmeyeceğini ve herkesin hayâtında o hüccet ve delilleri tamamen yaşayarak, görerek ecellerini tamamlayıncaya kadar imtihanlarını sonuna ulaştırmalarını ifâde eder.4 Yâni Cenâb-ı Allah, belli bir süreye kadar insanlara mühlet vermektedir. O va'dinde hulf etmeyen bir Zât olduğu için hem bu süreye ve hem de hüküm ve takdîrine riâyet etmektedir.5

"Yoksa onların Allah'ın izin vermediği şeyleri kendilerine dinden (diye) ortaya koyan ortakları mı var? Eğer (azabın tehirine dâir) o fasıl sözü olmasaydı, aralarında (hüküm) mutlaka (dünyâda icrâ) edilmiş (işleri bitirilmişti bile). Şüphesiz ki o zâlimlerin hakkı çetin bir azabdır." (Şûra, 42/21).6

Ayrıca müfessirlerden, bu ümmet hakkında, azdıkları zaman kökten kazıyıp yok edici azâbın tehiri sözü olduğunu ileri sürenler de vardır. Bunun da hikmeti, ya Muhammed (sav)'e ikram içindir: "Halbuki sen içlerinde iken (Habîbim), Allah onlara azab edecek değildir." (Enfâl, 8/33); yâhut da onların nesillerinden îman ve iyi amel sâhibi kimselerin gelmesidir. Veya bizim bilmediğimiz Allah'ın bildiği bir başka hikmetten dolayıdır.7

Cenâb-ı Allah'ın gerek peygamberlerine ve onların mü'minlerine olan yardım ve zafer va'di husûsundaki ve gerekse diğer konulardaki sözü değişmez ve değiştirilemez.8 "Onun sözlerini değiştirecek yoktur." ifâdesi bir çok âyette tekrar edilir.9

Kaynaklar:

1) Âlûsî, V, 137.
2) XI, 98, 114: Nesefi, II. 157; ÂIüsî, XI, 90.
3) Râzî, XVII, 63.
4) İbn Kesîr, II, 411; 170.
5) Taberî, XXV. 16; XXIV. 129; XV, 21; XII, 123.
6) Bu konuda ayrıca şu âyetlere de bakılabilir: Hûd, 116110; Tâhâ, 20/129; Mü'min, 40/6; Fussilet, 41/45.
7) Âlûsî, XVI, 280
8) Âlûsî. XV. 257; Taberî XV, 233.
9) Bkz. En'âm, 6/64,115: Yûnus, 10/64; Kehf, 18/27.

(Dr. Veli Ulutürk)

87 İslam'da canlı bombanın yeri nedir?

Savaş alanı olmayan ve masumların bulunduğu bir ortamda, canlı bomba olarak hem kendisine hem de başkalarına zarar verenler mesuldür. Çünkü Allah'ın verdiği bir vücudu, kendilerinin kabul ettikleri ama İslam'ın tasvib etmediği bir yolda harcamakta ve çok insanların ölümlerine yol açmaktadırlar.

Bunlar İslam'ın yanlış anlaşılmasına vesile olmalarından ve çokça masumların kanlarına girdiklerinden dolayı, elbette hesapları olacaktır.

88 Irak savaşı sırasında kaçırılan bazı sivillerin kafalarının kesilmesi dinimizde nasıl değerlendirilir?

İslamiyet, savaş halinde bile olsa savaşa katılmayanları, çocukları, yaşlıları ve kadınların öldürülmesini yasaklar.

Semure İbnu Cündeb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

"Müşriklerin yaşlılarını öldürün, fakat tıfıllarına (şerh) yani henüz tüyü çıkmayanlara dokunmayın." [Ebu Dâvud, Cihâd 121, (2670); Tirmizî, Siyer 28, (1583).

Hadisin aslında geçen "şeyh" yaşlı demektir. Bu kelimenin muhtelif kullanışları var. Pir-i fâni mânasına da gelir. Ancak şârihler, bu hadiste "eli kılınç tutan yaşlı erkek" mânasında kullanıldığını belirtirler.

Başka hadislerde, savaşta savaşamayacak durumda olan yaşlıların ve kadınların öldürülmesi açıkça yasaklanmıştır.

İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor:

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın katıldığı gazvelerden birinde öldürülmüş bir kadın bulundu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bunun üzerine kadınları ve çocukları öldürmeyi yasakladı." [Buharî, Cihâd 147, 148; Müslim, Cihâd 24, (1744); Muvatta 3, (2, 447); Tirmizî, Cihâd 19, (1569); Ebu Dâvud, Cihâd 34, (1667); İbnu Mâce, 30, (2841).

İmam Malik ve Evzâî hazretleri, Resûlullah (asv)'ın bu husustaki hassasiyetine binâen şu hükme varırlar: "Kadın ve çocuğun (savaşta) öldürülmesi hiçbir surette câiz değildir, öyle ki, savaşan kafirler, kadın ve çocukları kendilerine kalkan yapıp gerisinde siperlenseler veya bir kaleye veya gemiye girip beraberlerinde çocukları ve kadınları alıp perde olarak tutsalar bile onlara öldürücü atış yapmak veya sığınaklarını yakmak caiz olmaz."

İmam Şâfiî ve Kûfîler (Hanefî ulemâsı): "Kadın, savaşçı (olarak askerlere karışmış) ise öldürülmeleri câizdir." demişlerdir.

Mâlikîlerden İbnu Habîb: "Kadının savaşa katılması öldürülmesi için yeterli değildir, bizzat öldürme işine girişmiş ve buna kasdetmiş olması şarttır." der. Mürahik (bülug yaşına yaklaşmış) çocuğun durumu da aynıdır.

İbnu Battâl'ın aktardığına göre, bütün ulemâ, kadın ve çocuğu öldürmeye yönelmenin câiz olmadığında ittifak etmişlerdir. Kadın için: "Zayıf olmaları sebebiyle", çocuklar için de: "Küfre düşmekte kâsır olmaları sebebiyle" derler ve ilâve ederler: "Her ikisinden de istifâde etme imkânı vardır..."

Bu açıklamalara göre savaşta kafirlerin çocuklarının ve kadınlarının öldürülmesi caiz değildir, yasaktır.

Dinimiz, savaşa katılmayan kafirlerin bile öldürülmesini yasaklarken, bir Müslümanın öldürülmesi elbette çok büyük bir günahtır ve bunun dinde yeri yoktur.

Diğer yandan internette yayınlanan görüntülerin gerçek olup olmadığını da bilmiyoruz. İslam düşmanlarının yayınladığı provokatif görüntüler de olabilir. Bu bakımdan ihtiyatlı davranmak gerekir.

(Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, 5/95 vd.)

89 Bazıları cihad ayetlerinin sadece savaş zamanına mahsus olduğunu, bugünkü savaşın da bilgiyle, kalemle yapıldığını iddia ediyor?

İslam’da ilk savaş Bedir Savaşı'dır. Kur’an’ın inmesinden tam ON BEŞ yıl sonra vuku bulmuştur. Savaş yeri Medine’ye yakın bir yerdedir. Yurtlarından çıkarılmış, bütün malları gasp edilmiş Muhacirler/ Müslümanlar bu mallarının karşılığında Kureyş’in Şam’dan gelen kervanını ele geçirmek üzere yola çıkmış ve savaşa hiç de hazırlıklı değillerdi. Kur’an’da ilk defa bu yılda savaşa izin verilmiştir. En büyük üç savaş olan Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarının üçü de Müşriklerin Medine üzerine saldırmalarından kaynaklanmıştır.

Bütün bu hususlar, İslam’da savaşın arızî bir şey olduğunu, buna sebebiyet verenlerin ise gayrimüslimler olduğunu göstermektedir.

İslam’da maddî cihad bir savunmadır. Hemen hemen bütün harplerin Medine civarında yapılmış olması bunun açık göstergesidir.

“Kendileriyle savaşılanlara (müminlere), zulme uğramış olmaları sebebiyle, (savaş konusunda) izin verildi. Şüphe yok ki Allah, onlara yardıma mutlak surette kadirdir.”(Hac, 22/39) mealindeki ayette bu gerçek bütün açıklığıyla ortaya konmuştur.

İslam cihadının en önemli hikmetlerinden biri de, halkın İslam’ın mesajını yakından incelemelerine ve algılamalarına engel olan üst düzey zorbaları etkisiz hale getirip, halkın kendi aklıyla, özgür iradesiyle İslam dinini kabul veya reddetmelerine zemin hazırlamaktır.

İslam alimleri; “Eğer müşriklerden biri senden aman dilerse, Allah'ın kelâmını işitip dinleyinceye kadar ona aman ver (onu güvence altına al), sonra (müslüman olmazsa) onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır. İşte bu (müsamaha), onların, bilmeyen bir kavim olmalarından dolayıdır.”(Tevbe, 9/6) mealindeki ayetin (savaş dönemine mahsus olarak inen ve müşriklerle mutlaka savaşmayı emreden) savaş ayetlerinin hükmünü nesh edip ortadan kaldırdığını söylemişlerdir.(İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri).

En son inen surelerden biri olan Tevbe Suresi'ndeki bu ayete bakıp da hâla İslam dininin savaş dini olduğunu söyleyenlerin konuya insafla bakmak için bir kez daha vicdanlarının sesine kulak vermelerini tavsiye ederiz.

“(Resûlüm!) Şayet dileseydik, elbet her ülkeye bir uyarıcı (peygamber) gönderirdik. (Fakat evrensel uyarıcılık görevini artık sana verdik..) O halde, kâfirlere boyun eğme ve onunla (Kur'an ile) onlara karşı olanca gücünle büyük bir cihat et!” (Furkan, 51-52) mealindeki ayet daha savaşa izin verilmeden önce inmiştir.  Bu sebeple, İbn Abbas başta olmak üzere İslam alimleri burada söz konusu olan “Cihat”tan maksatın manevî, ilimle, irfanla olduğunu belirtirler. Çünkü, ayette -meal olarak- yer alan “onunla cihat et” emri, Kur’an’la cihat etmeyi vurgulamaktadır. Kur’an ile yapılan cihadın ancak manevî olacağı açıktır.

90 Cihad-ı manevinin en büyük şartı vazife-i ilahiyeye karışmamak, deniyor; bu ne demektir?

Tevekkül kelimesi, vekil tutmak demektir. Vekil tutacak kişi kendinden daha kuvvetli, daha şefkatli, ilim irfanda daha üstün bir zata itimat edip onu vekil tutmak ister.

Müslüman, Allah’ın kudretinin üstünde bir kudret, ilminin üstünde bir ilim, merhamet ve şefkatinin fevkinde bir şefkat ve merhamet bulunmadığına itikat eder. Diğer mahlukların da kendisi gibi aciz, fakir, kusurlu ve nakıs olduğunu idrak ile Allah’a itimat ve tevekkül eder; Ona teslim olur.

Allah’a tevekkül eden bir Müslüman düşünür ki, “Bana gelecek bütün hayırları ancak O ihsan edebilir ve her türlü şer ve zararları ancak O def edebilir.”

Bir Müslüman, çalışmadan kazanılamayacağını bilerek, dünya işleri için gerekli bütün tedbirleri aldığı gibi, ibadet etmeden ve Allah’ın emirlerini yapıp, yasaklarından kaçınmadan da cennete gidilemeyeceğini bilerek kulluk vazifesini yerine getirir ve sonunda Allah’a tevekkül eder.

Efendimiz (s.a.s.), esbap dairesinde yapılması gereken her şeyi yapar ve gerisini Cenab-ı Hakk'a bırakırdı. Cenab-ı Hakk'ın ihsan etmiş olduğu başarılarla böbürlenmez, aksine her iyi neticenin O'ndan geldiğini ve O'nun yardımı olmadan hiçbir şeyin olamayacağını sık sık ifade ederdi.

Efendimiz (s.a.s.)'in yolunu takip eden kara sevdalılar da hep başarı ve muvaffakiyeti ondan bilmişler ve kazandıkları zaferlerle, sarhoş olup nâdanlık yapmamışlardır. Mü'min kendi vazifesini yapmalı ve Allah'ın "vazifesi"ne karışmamalıdır. Bu hususla alâkalı dikkatimizi çeken can alıcı bir misal şöyledir:

"Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz'in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin Harezmşah harbe giderken, vezirleri ve komutanları ona demişler:"

"Sen muzaffer olacaksın, Cenâb-ı Hak seni galip edecek."

"Celâleddin Harezmşah, onlara şunu söylemiş:"

"Ben, Allah'ın emriyle cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenab-ı Hakk'ın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek O'nun vazifesidir." (Nursî, Lem’alar, On Yedinci Lem'a)

Tabii ki anlayış bu olunca, insanların gurur ve kibire kapılmaları ve her başarıda "ene"lerini devreye sokmaları da söz konusu olmamaktadır.

91 Libya'ya NATO tarafından yapılan müdahaleyi, İslam açısından değerlendirir misiniz? Türkiye'nin bu müdahaleye ortak olması caiz midir?

İki mümin gurup arasında çatışma çıkarsa, cumhur (bu grurupların dışında kalan asıl ümmet gövdesi) araya girer ve adalet çerçevesinde bir çözüm arar; eğer taraflardan biri haksız ve mütecaviz ise, ona karşı herkes savaş açar ve yola gelmesini sağlarlar. (Hucurat, 49/9)

Bugün böyle bir ümmet yok. İslam ülkeleri parçalanmış, her biri bir sevdada, yabancıları dümen suyunda. Katliamı, zulmü, tecavüzü önlemek için Müslüman bir şey yapmıyor da ötekiler -maksatları menfaat de olsa- bir şey yapıyorlarsa, buna itiraz edilmez, destek de verilir.

92 Gayri müslimlerin cihad ve fetih kavramları eleştirisine nasıl cevap verilebilir?

Evvela, İslam tarihinde, özellikle saadet asrında yapılan savaşların hepsi bir müdafaa savaşıdır. Kur'an'ın verdiği mesaj budur. Müslümanların yanlışları Kur'an'ı bağlamaz. Nitekim bütün zulümlere rağmen on üç yıllık Mekke döneminde maddi savaşa, Kur'an'ın izin vermemesi, bunun bir göstergesidir. Bedir, Uhud, Hendek savaşlarının Medine sınırları dahilinde olması bunu ifade etmiyor mu?

"Kendilerine karşı savaş açılmış müminlere, zulme uğramış olmaları sebebiyle savaş izni verildi. Şüphesiz, Allah onlara yardım etmeye kadirdir."(Hac, 22/39)

mealindeki ayet, savaşı öngören ilk ayettir. Dikkat edilirse, burada Müslümanların zulme uğradıkları vurgulanmaktadır. Buna rağmen Müslümanlar o zalim düşmanlarına karşı, şiddetli ve hamasî bir çağrıyla savaşa teşvik edilmeyip, "savaşa izin verildi" denmiştir.

Bu ise, İslam'da savaşın asıl olmadığını gösterir. Allah'ın mesajı ile insanlar arasına girip İslamın insanlara ulaşmasına engel olanların bu zulmüne mâni olmak içindir.

"Bir tek insanın imanını kurtarmayı -değil bir ülkeyi ele geçirmek veya biraz ganimet elde etmekle aynı tutmak- bütün dünya saltanatının üstünde tutan bir dinin" arka planını samimi ve akıllıca okumak gerekir.

İkincisi, gerçek şudur ki; Müslümanlar "Dinde zorlama yoktur."(Bakara, 2/256) mealindeki ayetin emri doğrultusunda, hiçbir zaman insanları dine girmeye zorlamamışlardır.

Peki şu cizye de ne demektir? Cizye, Müslümanların mağlup ettiği düşmanlarına bile insanca muamele ettiklerinin bir göstergesidir. Söz gelişi, Hayber Yahudileri, Müslümanlara yapmadık ihaneti bırakmamışlardı. Bu fitne ocağını ele geçirirken bile Hz. Peygamber (a.s.m), sancağı Hz. Ali (ra)'ye verirken,

"Acele etme! Şunu iyi bil ki, bir tek insanın senin vasıtanla imana gelmesi, sahralar dolu kırmızı develerden daha hayırlıdır." (Buhari, Cihad, 103 )

buyurmuştu. Bu söz İslam dininin o tertemiz amacına ışık tutmaktadır. Dahası, bu acımasız düşmanlar Müslüman olmaya zorlanmadılar. Aksine Müslümanların ekonomik ihtiyacı olmasına rağmen, onlar cizye karşılığında kendi yurtlarında bırakılmıştır.

Müslümanlardan alınan zekât gibi, gayri müslimlerden de bir vatandaşlık ödevi olarak "cizye" denilen bir çeşit vergi alınıyor. Yani, gayri müslimler vatandaş kabul ediliyor, bütün haklardan yaralanıyorlar ve buna mukabil de ödevleri olan vergilerini veriyorlar. Bundan daha güzel ne olabilir ki!..

İlave bilgi için tıklayınız:

Cihad “Ya İslam, Ya Ölüm” Demek midir?

93 Hakiki dava adamı nasıl olunur?..

Dava adamı, davasına inanan, davasını anlayan, davasını kendi hayatında fiilen yaşayan ve gücü nispetinde davasını başkalarına anlatan, itikat ve amel sahibi kimsedir. Pratik hayatı, inandığı ve savunduğu dava ile çelişen ve çatışan bir kimse, dava adamı olamaz. Rabbimiz, dava adamından kendi davasını nefsinde hakim kılmasını istemekle birlikte, davasını kendi hayatına hakim kılamamış, “dava adamı taslağı”nı akılsızlıkla, ahmaklıkla vasıflandırmıştır.

“Siz insanlara iyiliği emreder de, kendi nefsinizi unutur musunuz?” (Bakara, 2/44)

İyiliğe davet edip de iyilikten kaçmak, iyilik yolunda olanlara karşı çıkmak, sadece dava adamlarında değil, bizzat davasının kendisinde şek ve şüphe afetlerinin belirmesine sebep olur. Zaten umumi efkarı karıştıran, kalpleri şüpheye düşüren de budur. Zira halk, bir kimseden güzel bir söz işitir de çirkin fiiller müşahede ederse, söz ile iş arasındaki bu ayrılıktan tereddüte kapılarak, itikadın ruhlarında alevlendirdiği meşaleler söner. İmanın kalplere serptiği nurlar kaybolur. Söz ne kadar heyecanlı, ne kadar canip ve ebedi olursa olsun, inanan bir kalpten gelmedikçe sönüklükten kurtulamaz, ölüdür. Muhatabına tesir edemez.

Bir insan, ağzından çıkan sözün canlı bir tercümanı, konuştuğunun müşahhas bir numunesi olmadıkça, söylendiğinin hakiki bir temsilcisi olamaz. Bir kimseye itimat eden de bulunmaz. Ancak bu hallerden kurtulup, içi ile dışı bir olduğu takdirde, sözler parlak, kelimeler cazip olmasa da, halkın imanı ve güveni temin edilebilir. Zira o zaman kelimeler kuvvetini nağmelerden değil, bizzat hakikatten alır.

Sözün güzelliği parlaklığında değil, sadakatinden ötürüdür. Bu nedenle diyoruz ki, dava adamı, kendi davasının canlı tercümanıdır.

Dava adamı, bir tarafta hayat havuzuna şeriat suyunu akıtırken, öbür tarafta havuzun çatlaklarından su kaçıran hırsız değildir. Aksine dava adamı, kendi davasını insanlara kabul ettirmek için bizzat amelini şahit gösteren cengaverdir. Şu bir hakikattir ki, bin kişi hakkında bir kişinin yaptığı iş, bir kişi hakkında bin kişinin söylediği sözden daha etkilidir. Bundan ötürüdür ki, dava adamı kalden ziyade hâle önem veren ve ilahi teklifleri yaşama konusunda takvayı şekvaya tercih eden bir şahsiyetin sahibi olmuştur.

Davanın iktidarı, dava adamının fedakarlığı ile doğru orantılıdır Davası uğrunda fedakarlık göstermeyen bir kimsenin, kendi davasının iktidarı konusunda ümitvar olması, safi bir aldanıştan ibarettir.

Dava adamı, Allah yolunda cihad etmekten usanan değil, şehadet sevdasına susayan kimsedir.

Dava adamı hevanın değil, Hüda’nın savaşçısıdır.

Dava adamı kendi hayatını Rasulullah (asm)’ın getirdiği nizama tabi kılmaya çalışan fedaidir. Kişi hevasını şeriatı Garra’ya tabi kılmadığı müddetçe dava adamı olamaz. Çünkü bu ölçü Rasul’ün (asm) koyduğu bir ölçüdür. Efendimiz (asm), İmam-ı Nevevi’nin Kitabül Erbain’inde geçtiği gibi şöyle buyurur:

“Sizden birisi kendi hevasını benim getirdiğim şeriata tabi kılmadıkça mümin olamaz.”

Bunun için diyoruz ki, dava adamı, hevayı Hüda’ya feda eden kimsedir.

Dava adamı, vahiy ile dirilen, zikrullah ile mutmain olan, davet ile davasını tanıtan, tebliğ ile insanlara ulaşan, harp ile düşmanlarını avutan, hablullah ile tefrikadan kurtulan, çile ile inancının bedelini ödeyen, cihad ile afaki ile enfusi düşmana karşı dikilen teslimiyet ile davasını, damgasını zamana ve çağa vuran ve salih amelleriyle yürüyen, yeryüzünde dolaşan şehiddir. Allah Teala’ya verdiği ahdi değiştirmeyen hakikat şahididir.

“Mü’minlerden öyle erler vardır ki, Allah (c.c.)’a verdikleri sözde sadakat ettiler, kimi adağını ödedi, kimi de şehit olmayı bekliyor. Onlar asla verdikleri sözü değiştirmediler.” (Ahzap, 33/23)

Dava adamı, davası uğrunda yaşamayı ve ölmeyi bilen ve başaran kimsedir. Davası uğrunda yaşamayı ve ölmeyi göze almanın derdini dert edinen kimsedir. Bundan ötürüdür ki, dava, dava adamının sağlık ve varlık sebebi olmuştur. Davanın hayat bekçisi Dava, dava adamının varlık ve sağlık sebebi ise, dava adamı da davanın hayat bekçisidir.

Dava adamı, müstekbirler ordusunun şiddet ve baskıları karşısında kendi davasını eti ve kanıyla besleyen, kalbi Allah korkusuyla titreyen, Allah’ın ayetleriyle imanını kuvvetlendiren firaset sahibidir.

“Gerçek mü’minler yalnız o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri korkarak ürperir, onlara Allah’ın ayetleri okunduğu zaman, onların imanlarını artırır. Onlar yalnız Rablerine güvenip dayanırlar.” (Enfal, 8/2)

Dava adamı; kendi davasının özelliklerini gösteren bir rahmet aynasıdır. Başka bir ifadeyle dava adamı; İslam’ın hükümlerini hayatıyla tercüme eden, bir numunei hasenedir. Tevhidin bekçisi, vahyin fikir işçisi, sevgi ve muhabbetin kurumayan çeşmesidir.

Dava adamı, hayatın her cephesinde İslam’ın metodunu uygulayarak insanları Allah (c.c.)’a kul olmaya davet edendir. Gaye, Rabbe kul olmaktır. Sadece O’na ibadet etmektir. Davranışta, insani ilişkilerde, fikirde, kısaca hayatın bütün yönlerinde Allah (c.c.)’a kul olmak…

İşte dava bu, dava adamı da bunu uygulayandır. Bu da kolay olmayacaktır. Hevayı Hüda’ya feda etmekle bunu başarabiliriz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Dava Adamı

94 "Kişi bildiğinden sorumludur." deniliyor. Peki insan her bildiğini her yerde anlatabilir mi, ya da anlatması gerekir mi?

Her Müslüman bildiklerini yaşamakla sorumludur. Yaşamak zaten bir tebliğdir. Bu nedenle yaşayan bir kimse haliyle anlatmış olacağından, tebliğ vazifesini birinci drecede yerine getirmiş olur.

Dil ile anlatmak da bir görevdir. Ancak bunu yaparken dikkat edilmesi gereken bazı kurallar vardır.

Her Müslüman üzerine düşen görevi yapmakla sorumludur. Bir insanın toplumda bulunduğu konum ona bazı sorumluluklar yükler. Her Müslüman da o kunumuna göre sorumlu olur. Bu konuya bir hadisi şerifle bakabiliriz:

“Bir kötülük gördüğünüz zaman elinizle, gücünüz yetmezse dilinizle, ona da gücünüz yetmezse kalben buğz ediniz.” (Tirmizi, Fiten, 11; İbnu Mace, Fiten, 20; Ebu Davud, Salat, 242)

Herkes her durumda bu hadisi kendine göre yorumlayamaz. Mesela, yolda bir kötülük görsek, onu elimizle düzeltmeye kalksak ve ona zarar versek, o adam da davacı olsa, bu durumda bize de ceza tatbik edilir. Öyleyse hadisi şerifin manasını nasıl anlamalıyız?

El ile düzeltmek vazifeli insanların, yani devletin ve emniyetin görevi; dil ile düzeltmek alimlerin vazifesi; kalben buğz etmek ise diğerlerinindir.

Ayrıca yapılacak tebliğin yeri, zamanı ve karşıdaki kişinin durumu da önemlidir.

Buna göre yapmamız gerekeni:

İslamın güzelliklerini yaşantımızla ortaya koymak, insanları sevmek ve eğer zarar vermeyecekse nasihat etmektir, diye özetleyebiliriz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Tebliğde üslubumuz nasıl olmalıdır? İslami değerleri küçümseyen insanlara nasıl tebliğde bulunmalıyım?..