İslam’ın uygulamada sorunları mı var?

Tarih: 05.05.2016 - 08:54 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Müslümanların bölük pörçük ayrıldığını hatta bir birlerine düşman olduğu 47 senelik ömrü hayatımda sürekli yaşadım.
- Uhuvvet risalesini defalarca okuyan grupların bile asla uhuvveti tesis edemediğine şahit oldum.
- Peygamberimizin (asm) hemen vefatından sonra sahabelerin bile birbirlerine ölesiye düşmanlığı nedendir?
- Hangi eksikliktendir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

a) İman edenler bilirler ki, Kur’an Allah’ın kelamıdır. Allah’ın kelamında noksanlık ve kusurun olmadığını idrak etmek de imanın gereğidir.

b) Burada İslamın kusurları, “hangi eksikliktendir?” sorusunun bir tek cevabı vardır: “Bu eksikler ya -haşa yüz bin defa haşa- Allah’a aittir. Yahut da insanlara aittir.” Birinci şık muhal olduğuna göre, ikinci şıkkı kabul etmek aklın gereğidir.

c) İnsanlar bir imtihana tabi tutulmuş ve kendilerine sorular sorulmuştur. Bu soruların asıl kaynağı Kur’an ve onun hakiki bir tefsiri olan nebevi sünnettir.

İmtihan sorularının kaynağı olan Kur’an ve sünnette bazı soruların kolay, bazılarının zor, bazılarının çok zor olması, imtihanın olmazsa olmaz şartıdır. Çünkü, insanlar bu imtihana göre cennete terakki edecekleri gibi, cehenneme de alçalacaklardır.

Ayrıca cennette farklı dereceler, cehennemde de farklı çukurlar ve derekeler vardır. Mükâtlar farklı olduğu gibi, cezalar da farklıdır. Bu farklılık, imtihana girmiş insanların gösterdiği başarının veya başarısızlığın boyutunu gösterdiği için olması gereken bir adalet ölçüsüdür.

d) Bir çekirdekten bir ağaca kadar, bir kıvılcımdan tutun ta bir güneş ve aya kadar olan mesafede ne kadar farklı dereceler varsa, imtihana tabi tutulmuş insanların başarı veya başarısızlıkları arasında da bu kadar dereceler vardır.

Bunun bir sonucu olarak, basit bir kâfirin yanında, Nemrut, Firavun, Ebu Cehil gibi inkârcılar da münasip yerlerini almışlardır.

Keza, alelade vasat müminlerin yanında, İmam Gazali, İmam Rabbani, Bediüzzaman gibi müminler de başarılı olmuşlardır.

Elbette bu başarılar gibi başarısızlıklar da oldukça farklıdır ve hak ettikleri de çeşit çeşittir.

e) İşte bu ve benzeri sebeplerden ötürü Kur’an’da, manası zor anlaşılan müteşabih ayetler ve farklı yorumlara açık ifadeler yer almıştır. Bu farklı anlayış  ve yorumlar, farklı düşünce ve zihniyetlerin ortaya çıkmasını netice vermiştir. Bu farklı zihniyetlerde de farklı tutum ve davranış biçimleri ortaya çıkmıştır.

Bunlardan sırat-ı müstakimde yürüyen cadde-i kübra sahipleri Ehl-i sünnet olarak bilinir.

Şüphesiz bu büyük Ehl-i sünnet cemaati içinde de farklı düşünceler vardır. Ancak, prensip olarak hadiste ifade edilen “Ümmetim dalalette birleşmez.” hükmü bunlara bakar. Bu çizginin dışına çıkanlar hem dünya hem ahiret konusunda kusurlara ve zararlara sebebiyet vermişlerdir.

“Beraberindeki müminlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud, 11/112)

mealindeki ayetin zırhına bürünenler hem Hakka hem halka güzelce hizmet etmişler. Bu kalenin dışında kalanlar ise, nefs-i emmareye, insi ve cinni şeytanlara yem olmuşlardır.

f) Müslümanları değerlendirirken, adalet ölçüsünü kaçırmamak büyük önem arz etmektedir. Bu ölçülerden bazıları şöyle sırlanabilir:

Birincisi: İslam tarihi boyunca yapılan bazı hataları yan yana getirip bakıldığında, bin beş yüz yıllık bir tarihin tamamen öyle kötü imiş gibi bir imaj ortaya çıkar. Bu ise, tamamen cerbeze ve demagojidir. Üstad'ın belirttiği gibi, bir adamın yıllarca attığı tükürüğünü bir anda atılmış gibi tasvir edilirse, adam içinde boğulur.

İkincisi: Yine Risale-i Nur'da ifade edildiği gibi, Allah kıyamet günü mutlak adaleti dağıtırken, insanların iyi tarafıyla kötü tarafını değerlendirir. Şayet çok az bir farkla iyilik tarafı ağır gelirse, Allah katında o kişi iyi kabul edilir.

İslam tarihi bu ölçüye göre değerlendirildiğinde Müslümanların diğer insanlardan, İslam aleminin de diğer ülkelerden çok üstün ve daha faziletli olduğu görülecektir. Aslında,

 Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet oldunuz. İyiliği teşvik eder, kötülükten sakındırır, Allah'a hakkıyla iman edersiniz.” (Al-i İmran, 3/110)

mealindeki ayette İslam ümmetinin diğerlerinden daha hayırlı olduğu Allah tarafından bildirilmiştir. Bunun aksini iddia etmek, bu ve benzeri ayetlerin manasını incitmek anlamına gelir.

Üçüncüsü: Din düşmanlarının bir kısım tarihi olayları çarpıtarak ve yanlış yorumlayarak tarih kaynaklarına yazmışlardır. Bunların bu art niyetli ve de sinsi yorumlarına göre bu olaylara bakmak, büyük bir hatadır. İlk hilafet meselesi, Cemel ve Sıffin vakları bunlardan birkaçıdır.

İslam ümmetinin başsız kalmaması için gösterile çabaları “makam-mevki kavgası” gibi göstermek ön yargılı bir yaklaşım, yanlış bir yorum ve büyük bir iftiradır.

Keza bir içtihadın sonucu olan Cemel vakasını “Hz. Ali ile Hz. Aişe arasında eskiden beri var olan bir husumetin sonucu” gibi göstermek art niyetli değilse, büyük bir cehalet ve ahmaklığın eseridir.  

Keza, Sıffin olayını yalnız “saltanat kavgası” olarak görmek, Abdullah b. Sebe gibi Yahudi kökenli kimselerin de içinde bulunduğu bir fitne fesat şebekesini, göz ardı etmek ciddi bir hatadır.

Dördüncüsü: “Hiçbir suçlu başaksının suçunu yüklenmez.” (En'am, 6/164; İsra, 17/15; Fatır, 35/18; Zümer, 39/7) mealindeki ayetin hükmü gereğince, bazı fertlerin hataları yüzünden onların bağlı oldukları mezheplerini ve cemaatlerini de suçlu saymak büyük bir zulümdür.

 İslam aleminde bir kısım yöneticilerin hatalarını bütün yöneticilere teşmil etmek, yahut insan olarak bazı insanların yaptığı kusurları bütün Müslümanlara mal etmek, yerden göğe haksızlıktır.

- Bediüzzaman Hazretlerinin aşağıdaki ifadelerinde fert olarak bir durum değerlendirilmesi olduğu gibi, İslam tarihi boyunca topyekun bir İslam aleminin durumunu değerlendirirken uyulması gereken ölçüleri de barındırmaktadır:

“İnsanın hayat-ı içtimaiyesini ifsad eden bir desise-i şeytaniye şudur ki: Bir müminin bir tek seyyiesiyle, bütün hasenatını örter. Şeytanın bu desisesini dinleyen insafsızlar, mümine adavet ederler.

Halbuki Cenab-ı Hak haşirde adalet-i mutlaka ile mizan-ı ekberinde amal-i mükellefîni tarttığı zaman, hasenatı seyyiata galibiyeti, mağlubiyeti noktasında hükmeyler.

Hem seyyiatın esbabı çok ve vücudları kolay olduğundan, bazen bir tek hasene ile çok seyyiatını örter.

Demek bu dünyada, o adalet-i İlahiye noktasında muamele gerektir.

Eğer bir adamın iyilikleri fenalıklarına kemmiyeten veya keyfiyeten ziyade gelse, o adam muhabbete ve hürmete müstehaktır.(bk. Lem'alar, s. 88)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun