Nisbi hakikat, izafet ve görecelik / görelik aynı şey mi? Değil ise aralarında ne gibi bir fark vardır?

Tarih: 10.08.2010 - 00:00 | Güncelleme:

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Hakaik-ı nisbiye, hakaik-ı izafiye ifadesinin yeni Türkçe ile ifadesi, “nisbî hakikat, izafî hakikat, göreceliği olan hakikat” şeklindedir. Bu sebeple, bu farklı ifade tarzları aynı gerçeği anlatmaktadır.

Bu konuyu şöyle açıklayabiliriz: Dünyayı yaratan yüce Allah, sonsuz ilim ve kudretiyle hârika bir düzende yarattığı kâinatı zıtlarla donatmıştır. Çünkü, güzelliklerin varlığı ancak çirkinliklerin görülmesiyle anlaşılır. Gecenin karanlığı gündüzün aydınlığını, hastalığın varlığı sağlığın kıymetini, açlığın varlığı nimetlerin değerini, zulmün varlığı adaletin güzelliğini gösteren parametrelerdir.  Bu sistem aynı zamanda, bir hakikati yüzlerce nisbî / izafî / rölatif  hakikatlerin ortaya çıkmasına hizmet etmektedir.

Örneğin, ekşinin, tatlının, tuzlunun çok çeşitlilik arz etmesine vesile olduğu gibi, güzelliğin, çirkinliğin, zulmün, adaletin, kahramanlığın, korkaklığın binlerce tonlarda gözükmesine sebeptir. Maddî varlıkların farklı tonlardaki güzellikleri -bu sistemle- ortaya çıktığı gibi, imtihana tabi tutulmuş insanların başarılarının farklı seviyeleri de belirlenmiş olur. Farklı suçların cezası farklı olduğu gibi, farklı güzelliklerin mükâfatı da farklı olmak durumundadır. Farklı değerlendirmelerin -ince adalet ölçeğine göre- yapılabilmesi için, çirkinlik ve güzellik adına ne varsa, hepsinin tonu, dozajının bilinmesi gerekir.

Denilebilir ki, her insanın iki ayrı dünyası vardır. Birisi bütün insanların içinde bulunduğu objektif -bildiğimiz- büyük dünya. diğeri ise, herkesin kendi psikolojisiyle sınırlı olan sübjektif küçük dünya. Birinci / asıl dünyanın rengi kendi prensipleri içerisinde -değişmeden- yoluna devam ederken, kişinin sübjektif dünyası, kendi psikolojik durumuna göre renk değiştirir. Kişi, asıl dünyanın rengini kendi öznel dünyasının penceresinden görmeye çalıştığından yanılgıya düşer. Örneğin, kederinden ağlayan bir kişi, bütün dünyayı matem içinde ağladığını, neşesinden havaya uçan kimse ise, bütün dünyayı sevinç içinde olduğunu düşünür.

İzafî hakikatlerle ilgili şu misalleri de verebiliriz:

GAYB MESELESİ:

“O (Allah) bütün gaybı bilir. Fakat gaybını kimseye açmaz. Ancak bildirmeyi dilediği bir resul / elçi bunun dışındadır.”(Cin, 72/26-27).

Elmalılı Hamdi Yazır’a göre, ayette -meal olarak- yer alan “gaybını kimseye açmaz” dan maksat, Allah mutlak gaybını kesin olarak hiç kimseye açmaz, demektir. “Ne insan, ne cin, ne melek, ne de bir başka varlık mutlak gaybı yakînen bilmez. Böyle olması, izafî gayba dair bazı bilgiler edinilebilmesine aykırı değildir.”(Hak Dini, Kur’an Dili, ilgili ayetin tefsiri). 

Bu izafî gayb için şu örneği de verebiliriz. Güneşin tutulması yüzde doksan dokuz insanlar için bir gaybtir. Fakat bu işle ilgilenen bilim adamları -belli hesaplarla- bunu çok net biliyorlar. Keza, yağmurun yağma zamanı genel olarak insanlar için meçhuldür, fakat meteoroloji uzmanları güçlü bir tahminle bunu bilebiliyorlar. Çünkü, hava basıncı, nem, hatta bulutların hangi mesafede seyrettiğini onlar bilirler. Fakat biz bilemeyiz. Bu, gerçekte mutlak bir gayb bilgisi değil, izafî bir gayb bilgisidir.

İbn Hacer "Allah’tan başka, hiç kimse gaybı bilmez" mealindeki ayeti açıklarken, şu görüşlere yer vermiştir: 

Hz. İsa (as)’ın “Evlerinizde biriktirdiklerinizi bilirim”, Hz. Yusuf (as)’ın rüya gören hapis arkadaşlarına “Daha yemek gelmeden size bunun tevilini söylerim.” şeklindeki gaybî haberleri ile velilerin kerametleri ayrı bir özelliğe sahiptir.  Bu kişiler; “Allah bütün gaybı bilir. Fakat gaybına kimseyi vakıf etmez. Ancak bildirmeyi dilediği bir elçiye bildirir.”(Cin, 72/26-27) mealindeki ayette yer alanlar müstesna kimselerdir. Şu kadar var ki, peygamberler bu bilgiye vahiy yoluyla, veliler ise rüya veya ilham yoluyla ulaşırlar. -İbn Hacer; Fethu’l-Barî, 8/514-). İşte bu gaybî bilgi de “Allah’ın bildirmesi” kaydına bağlı olmakla bir nevi izafî bilgi hüviyetindedir.

NİSBÎ ADALET:

Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle;  “Adalat-i izafiyede; küllün selameti için, cüz’ feda edilir. Cemaat için ferdin hakkı nazara alınmaz.”(bk. Mektubat, s.54).

Bu konu, tamamen iki adalet anlayışıyla ilgilidir. Hakikî adalet ve izafî adalet...

Hakikî adalet veya adalet-i mahza, şudur ki; مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِى اْلاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا   Âyetin mânâ-yı işarîsiyle, bir masumun hakkı, bütün halk için de olsa iptal edilmez. Umumun selameti için fertler feda edilmez.

“Kim katil olmayan ve yeryüzünde fesat çıkarmayan bir kişiyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur.”(Maide, 5/32)

mealindeki ayetin işaret ettiği hakikî adalet anlayışında ve Allah’ın nazar-ı merhametinde hak haktır; hakkın küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Çünkü "hakkın hatırı âlidir, hiçbir hatıra feda edilmez"  Bütün bir memleketin, bir cemaatin selameti adına da olsa, ferdin rızası olmadan onun hakkı, hukuku ve hayatı feda edilemez. Hamiyet namına, rızasıyla olsa o ayrı bir meseledir.

Adalet-i izafiyede ise, yukarıda belirtildiği üzere, küllün hatırı için gerekirse cüz’ feda edilebilir. Bu tür bir adalet anlayışı, -adı üstünde- izafî, nisbî, göreceliği olan bir adalettir. Bu sebeple de, hakikî adaletin tatbiki mümkün olduğu yerde, bu adalete gidilmez, gidilse, zulüm olur.(bk. Mektubat, a.g.e).

Mesela,  kangren olmuş bir parmağın ilaçla tedavisi mümkün olduğu halde, cerrahi bir müdahaleyle onu koparıp atmak suçtur. İlaçla tedavîsi mümkün değilse, bu takdirde küll olan kolun selameti için cüz olan parmak kesilebilir.

Kur’an’ın öngördüğü adalet anlayışı adalet-i mahzadır. “Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez”(Enam, 6/164) mealindeki ayette bu adalet anlayışına vurgu yapılmaktadır.

Bu adalet anlayışına göre, bir gemide ölümü hak etmiş yüz cani olsa, içinde bir tek masum bulunsa, bu gemi batırılamaz. Bir eşkıya yüzünden onun akrabasına, yakınlarına, potansiyel eşkıya nazarıyla bakılamaz. Bir kişinin zalim sıfatları yüzünden masum sıfatları mahkum edilemez, kötü huyları yüzünden iyi huyları yok sayılamaz. Söz gelimi iman esasları gibi paha biçilmez değerlere sahip olan bir kimsenin, bir takım değersiz tavır ve davranışları yüzünden imanla alakalı kardeşlik bağları koparılamaz.

ENE’nin Allah’ın isimlerine bir vahid-i kıyasî olması, bir ölçü birimi olması, izafî bir husus değil, itibarî bir ölçü olarak değerlendirmek daha isabetlidir. Nitekim, Bediüzzaman Hazretleri de konuya böyle bakmıştır. Tabii ki, bu ölçü birimi değerlendirilmesinde izafî konumlar da söz konusudur.

Örneğin, birisi diyebilir ki, “benim gücüm buna yeter, başkasının gücü ise şuna da yeter, daha başkasının gücü şuna da buna da daha başkasına da yeter...” Burada da bir nispet vardır. Fakat, izafîliklerde bir anlamda zıtlık vardır. Allah’ın zıddı, niddi, benzeri olmadığına göre, zihin kargaşalığına yol açabilen “izafîyet” kavramı yerine, “itibariyet” kavramına itibar etmek daha uygundur diye düşünüyoruz.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Kategori:
Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun