İmam Azam, "Kim kalp okuduğunu söylerse yalancıdır ve kafirdir." demiş midir?

Tarih: 28.10.2014 - 00:33 | Güncelleme:

Soru Detayı

- İmamı Azam'ın emin olmamakla birlikte Fıkhu'l-Ekber'in de yahut başka bir eserinde de olabilir; "Kim kalp okuduğunu söylerse yalancıdır ve kafirdir." manasında bir sözü var mıdır?
- Kalp okuma Allah'ın bir vasfı değil midir ki bazı insanlar şeyhlerinin de bu vasfa sahip olduklarını söylüyorlar?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

- İmam-ı Azam'ın "Fıkh-ı Ekber"inde sorudaki ifadeye rastlayamadık. Ancak başka eserlerde olduğu gibi burada da kahin, müneccim gibi gaybi bildiklerini iddia eden veya harikaları göstermeye çalışan sihirbazlar gibi kimselerin yaptıklarının küfür olduğu belirtilmiş, ancak konuyla ilgili alimler arasındaki tartışmalara da yer verilmiştir. (bk. Aliyyulkari, Şerhu Kitabi’l-Fıkhi’l-Ekber, 221-225)

- Aynı eserdeki konumuzla ilgili -Türkçe tercümesiyle- özetle şu ifadeler önemlidir:

“Gaybi bilgilere vakıf olduğunu iddia edenler kâfir olur. Ancak Allah’ın bildirmesiyle meydana gelen mucize (peygamberlerde olduğu gibi) veya keramet (velilerde olduğu gibi) yoluyla yahut da bazı deliller ve emarelerden hareketle (yağmurun nüzul vakti gibi) bazı gaybi bilgilerden bahsetmek caizdir." (bk. Şerhu Kitabi’l-Fıkhi’l-Ekber , 225)

- Kalp okumak demek, bir kimsenin kalbinden geçenlere vakıf olmak demektir. Bu konu gaybi bilme meselesidir. Gaybi Allah’tan başka kimse bilmediği gibi, kalplerden geçenleri de ondan başkası bilemez. Bu tablonun bir yüzü...

- Tablonun ikinci yüzü ise şöyledir: Hiç kimse kendi başına gaybı bilemez. Bu konu İslam alimlerinin ittifak ettiği bir meseledir. Kur’an’dan iktibas edilerek “Allah’tan başka hiç kimse haybı bilmez.” sözü bir düstur olarak dillere destan olmuştur. Ancak "Allah’ın bildirmesiyle bir kimse gayba vakıf olabilir mi?" sorusuna farklı iki cevap vardır:

Bir görüşe göre “Hayır!”, diğer bir görüşe göre “Evet!” cevabı geçerlidir. Hayır diyenlerin dayandığı delil, yukarıda ifade edilen ve

“De ki: Göklerde ve yerde Allah’tan başka kimse gaybı bilmez.” (Neml, 27/65)

mealindeki ayetten iktibas edilen “Allah’tan başka hiç kimse gaybi bilmez.” düsturudur. Bu görüşün dayanağı açıktır ve bunlar kerametleri de bu yüzden kabul etmezler.

İkinci görüşü savunanları savunmak adına bazı delilleri maddeler halinde ortaya koymakta fayda vardır:

a) Melekler. “...(Rabbimiz!) Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur.” (Bakara, 2/32) derken, gaybi bilmediklerini, ancak Allah’ın bildirdiği kadarını bildiklerini ifade etmiş oluyorlar. (bk. Taberi, ilgili ayetin tefsiri)

Ayetin bu ifadesinden, meleklerin Allah’ın kendilerine bildirdiği kadarıyla gaybi bildiklerini anlamak mümkündür.

b) Keza, “Bir zamanlar Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım.’ demişti. Melekler de: ‘... Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birisini mi yaratacaksın?'...(Bakara, 2/30) mealindeki ayette, meleklerin kan dökecek, fitne-fesat çıkaracak varlıkları yaratmanın hikmetini sormuşlar.

Bundan anlaşılıyor ki, melekler daha yaratılmayan insanların ileride kan dökeceklerini, bozgunculuk yapacaklarını biliyorlardı. Bu bilgiliyi nasıl öğrendiklerini soruşturan alimler, bunu “insanların taşıdıkları kuvve-i şeheviye ve kuvve-i gazabiyeden ötürü” bildikleri görüşü yanında, Levh-i mahfuza bakarak veya Allah’ın onlara ilham ile bildirmesinden kaynaklandığına dair görüşler de vardır.

Konuyla ilgili  Bediüzzaman Hazretlerinin ifadeleri şöyledir:

“Melaike beşerin isyanlarının devam ve istimrarını, ya Cenab-ı Hakk'ın i'lamıyla bilmişlerdir veya Levh-i Mahfuz'a bakıp ondan almışlardır veyahut insanlardaki kuvve-i gazabiye ve şeheviyeden anlamışlardır.” (bk.İşarat-ül İ'caz, 202)

- Taberi’ye göre de meleklerin gaybi bilmedikleri, fakat insanların kan dökücü olduklarını önceden bilmeleri Allah’ın onlara bildirmesiyle tahakkuk etmiştir. (Taberi, 1/459)

Aslında Levh-i mahfuza bakmak da gayba vakıf olmak manasına gelir. Çünkü Levh gibi oradaki bilgiler de gaybidir. Halbuki ayette  özetle “Allah’tan başkası gaybi bilmez.” denilmesi melekleri de içine alır. Buna göre Allah onlara Levh-i mahfuzdaki bilgiyi göstererek veya doğrudan onlara bunu ilham ederek öğretmiştir.

- Bu açıklamalar gösteriyor ki, gaybi bilgi iki kısımdır.

Birincisi: Mutlak gaybi bilgidir ki, Allah’ın ilminde var olan bilgidir. Bu mutlak gayptır. Hiç kimse buna vakıf olamaz.

İkincisi: Şartlı gaybi bilgilerdir. Bunlar Allah’ın bildirmesiyle bilinebilir. Allah’ın bildirmesi, belli ontolojik şartlar muvacehesinde olduğu gibi, takva-velayet muvacehesinde ilham yoluyla da olabilir. Örneğin; yağmurun vakti gaybidir, fakat ontolojik/meteorolojik şartların gösterilmesiyle insanlara bildiriliyor. Keza, bazı ilhama mazhar kimselerin de bu yolla keramet göstermeleri de milyonlarca örneği olan bir realitedir.

- Mesela: Kıyamet vakti gaybi bir meseledir. Fakat galib-i zannı meydana getirecek bilgiler “kıyamet alametleri” penceresinden gösterilmiştir. Örneğin en son kıyamet alameti güneşin batıdan doğmasıdır ki o vakit artık iman ve tövbe kabul edilmez. Çünkü artık kıyametin gaybilik vasfı oldukça kaybolmuş durumdadır. Âdeta her şey artık ayan-beyandır...

- Mesela: İman ve küfür kalbe ait olup gaybi bir meseledir. Bu sebeple kimse, başkasının kalbindekini bilemez ve bilemediği için de ona “münafık” diyemez. Halbuki Kuran’da bu gaybi meselenin alametlerinden de söz edilir.

“(Resulüm!) Eğer biz dileseydik, onları sana elbette gösterirdik; sen de onları simalarından tanırdın. Şüphesiz sen, (yine de) onları (münafıkları) konuşma üslubundan da tanırsın; Allah, bütün yaptıklarınızı çok iyi bilir.”(Muhammed,47/30)

mealindeki ayette kalpteki gaybi bir mesele olan nifakın alametlerinden söz edilmiştir.

c) Elmalılı Hamdi Yazır’a göre, “O / Allah bütün gaybı bilir. Fakat gaybını kimseye açmaz. Ancak bildirmeyi dilediği bir 'resul' / elçi bunun dışındadır.” (Cin, 72/26-27) mealindeki ayette yer alan “gaybını kimseye açmaz”dan maksatın, Allah (kendi ilminde saklı olan) mutlak gaybını kesin olarak hiç kimseye açmaz, demektir. “Ne insan, ne cin ne melek ne de bir başka varlık mutlak gaybı yakînen bilmez. Böyle olması, (göreceliği olan) izafî gayba dair bazı bilgiler edinilebilmesine aykırı değildir.” (Hak Dini, Kur’an Dili, ilgili ayetin tefsiri)

d) Keşif-Kerametin Varlığı

Keramet: Allah’ın bazı kullarına yaptığı bir ikramdır.

- Kur’an’da Belkıs’ın tahtını bir anda getiren kimsenin bu bilgisi (Neml, 27/40) bir nevi keramettir, Allah’ın ikramıdır.

- Hz. Meryem’in oğlu İsa’nın daha bebek iken -annesini büyük bir töhmetten kurtarmak üzere- konuşması (Meryem, 19/29-33) Hz. Meryem’in bir nevi kerametidir, Allah’ın ona bir ikramıdır.

Keza Hz. Meryem’in mevsimi olmadığı halde -harikulade bir tarzda- bazı yiyecekleri, meyveleri yanında hazır bulması da onun bir kerametidir, Allah’ın özel bir ikramıdır.

1. Hz. Ebu Bekir’in kerameti:

Hz. Aişe anlatıyor: Babası Ebu Bekir’s-Sıddîk, bir araziyi kendisine vermeyi düşünmüş, vefat edeceği zaman ona şunları söylemiştir: “Kızım! Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, benden sonra senin zengin bir durumda bırakmaktan daha sevimli, benden sonra seni fakir bir halde bırakmaktan daha zor/ daha acı bir şey benim için söz konusu değildir. Daha önce sana vereceğimi düşündüğüm “yirmi vesk” civarındaki araziyi verseydim, o şimdi senin olurdu. Fakat, o şimdi artık varislerin ortak malıdır. İki erkek iki de kız kardeşin var, artık malınızı Allah’ın kitabına göre taksim edersiniz” dedi. Ben “Esma’dan başka kız kardeşim yoktur, öbürü kimdir?” dedim. Bunun üzerine Ebu Bekir; “hamile olan eşimin karnında/rahminde olanın kız olduğunu düşünüyorum” dedi ve gerçekten kız olarak doğdu.

İmam Sübkî’nin de ifade ettiği gibi, burada iki cihetten bir keramet, gaybdan haber vermek vardır. Birincisi, o hastalığında “artık malının varislerine kaldığını” söylemek suretiyle, içinde bulunduğu hastalıktan kesin olarak öleceğini söylemesi, ikincisi, hamile olan eşinin kız doğuracağını bildirmesi.(bk. Gazalî, İhyau’l-ulûm, 3/23; Yusuf Nebhanî, Huccetullahi alal’-âlemîn, s.860)

2. Hz. Ömer’in kerameti:

Hz. Ömer, Sariye adında bir kişiyi Fars bölgesine gönderdiği ordunun başında komutan tayin etti. Ordu, Nihavend’i kuşatma esnasında, her taraftan hücum eden düşman askerleri karşısında az kalsın hezimete uğrayacaktı. Hz. Ömer Medine’de minbere çıkmış hutbe okuyordu. Birden sesini yükselterek, “Sariye! Sırtını dağa ver, şunu bil ki, sürüsünü kurda kaptıran büyük bir zulüm etmiş olur.” diye seslendi. Allah, onun bu sesini Sariye’ye duyurdu ve “Bu emiru’l-müminin Ömer’in sesidir.” dedi ve emri doğrultusunda askerlerini dağ tarafına çekti ve zafere ulaştı.”(Gazalî, İhyau’l-ulûm, 3/23; Nebhanî, a.y.)

3. Hz. Osman’ın kerameti:

Hz. Enes anlatıyor: “Ben Hz. Osman’ın yanına giderken yolda gözüm bir kadına ilişti ve içimden güzelliğini düşündüm. Yanına vardığımda, Hz. Osman: ‘Bakıyorum biriniz yanıma geliyor, zinanın izleri gözlerinden okunuyor.’ dedi ve ekledi; ‘Göz zinasının -harama- nazar etmek/bakmak olduğunu bilmez misin? Yemin ederek söylüyorum ki, ya tövbe edeceksin, yahut sana ta’zir cezasını uygularım.’ Bunun üzerine ben: “Resulullah’tan sonra da vahiy gelir mi?” dedim. O, “Hayır! Fakat basiret, burhan/bazı deliller-alametler ve sadık/doğru firaset vardır” diye cevap verdi.(Gazalî, İhyau’l-ulûm, 3/23-24; Nebhanî, 861-62)

4. Hz. Ali’nin kerameti:

Hz. Ali tarafından meşhur Urcuze kasidesinde “Dokuz karn sonra (o günün ıstılahında, karn altmış yıldır), şark kavimleri, Arab üzerine hücum edecek, galebe edip hayvan gibi Arab’ı kesecek. Bunlar, öyle müthiş fitneler, musibetler ki, en karanlık geceden daha ziyade karanlık olacak.” deniliyor.

- Bu kasidede Abbasî devletinin başına gelen yıkım felaketine “tarih vererek” işaret ettiği gibi, yine ebced hesabıyla “1348/1928” tarihinde İslam harflerinin kaldırılıp yerine Latin harflerinin konulacağına -sarahate yakın bir tarzda- işaret etmiştir. (bk. Şey Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî, Mecmuatü’l-Ahazab/Şazelî cildi, s. 590)

İşte Hz. Ali kendisinden sonra yaklaşık 500 sene sonra meydana gelen Cengiz-Hülagu fitnesinden bahsettiği gibi, on üç asır sonra meydana gelen Kur’an harflerinin kaldırılacağına dair gaybî haber vermiştir.(bu konu için bk. Sikke-i Tasdik-i gaybî/18. Lema)

e) Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, İmam Azam’ın söylediği bildirilen “kalbin içindekileri okuyabilirim diyenin kâfir olduğu”na dair ifadesini de mutlak gayba göre anlamak gerekir. Yani, bir kimse “ben her zaman bağımsız olarak kendi becerilerimle insanların kalbindekini okuyabilirim” derse, bu kimse mutlak gaybe vakıf olduğunu iddia ediyor demektir ki bu açık bir küfürdür. İmam- Azam da bunu belirtmiştir.

- Yoksa Allah’ın bildirmesiyle bazı veli kimseler -zaman veya mekân itibariyle- gözden ırak dağların arkasındaki bazı şeyleri bildikleri gibi, kalplerin arkasındaki bazı bilgileri de Allah’ın ilhamıyla bilmelerinde dini bir sakınca yoktur. Ve bu gibi olaylar çok da vakidir. Önsezi, hissi kablel-vuku denilen altıncı his ile insanların bu gaybi meseleleri bildiklerinde şüphe yoktur. Ehl-i sünnetin görüşü bu merkezdedir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun