İlim konusunda en çok merak edilenler

1 Hatmi Enbiya Nedir?

Hatm-i Enbiyâ, mübarek gün ve gecelerde, evliyâullah ve tasavvuf ehli tarafından yapılmış ve tavsiye edilmiştir. Hz. Adem, Hz. Eyyûb ve Hz. Yûnus peygamberlerin (Aleyhimüsselam) okudukları ve Kur’an'da geçen dualardır.

Hatm-i Enbiya, aşağıdaki terkib üzerine okunmaktadır:

Önce Eûzü Besmele ile bir "Fatiha" ve üç “İhlas”  okunur. Sevabı, başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere bütün peygamberlerin ve evliyanın ve meşâyih-i kiramın, din büyüklerinin, bu aziz dine hizmet edenlerin ruhlarına bağışlanır.

Sonra:
1. 100 defa Salevât-ı Şerife Getirilir.
“Allâhümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed”

2. 500 defa Hz. Âdem Aleyhisselâm’ın şu duası okunur:
“Rabbenâ Zalemna enfüsenâ ve inlem tağfirlenâ ve terhamnâ lenekûnenne minelhâsirîn”.

3. 100 defa yine Salevat-ı Şerife getirilir.

4. 500 defa Hz.Eyyûb Aleyhisselâm’ın şu duası okunur.
“Rabbi inni messeniyaddurru ve ente erhamürrahimîn”

5. Tekrar 100 defa Salevat-ı Şerife getirilir.

6. 500 defa Hz. Yunus (Aleyhisselamın) şu duası okunur.
“Lâ İlâhe illâ ente Sübhâneke inni küntü minezzalimîn.

7. Tekrar 100 defa Salevat-ı Şerife getirilir.

8. 500 defa “Lâ havle ve lâ kuvete illâ billâhil’Aliyyil’Azîm.”

9. Tekrar 100 defa Salevat-ı Şerife getirilir.

Görüldüğü gibi, Hatm-i Enbiyâ'da 500'er defa olmak üzere 4 duâ okunmaktadır. Bu duâların birincisi Hz. Âdem (a.s.)'in, ikincisi Hz. Eyyüb (a.s.)'ün, üçüncüsü Hz. Yunus (a.s.)'un, dördüncüsü ise bizim peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafâ (s.a.v.)'nın duâsıdır.

Bu tertibi bitirince Cenab-ı Hakk’a duâ ve niyazda bulunulur.

2 "Hikmet" ne demektir?

Hikmet için değişik tarifler getirilmiş, farklı mânâlar verilmiş. Bunlardan birkaçı şöyle:

“İşleri en doğru ve en uygun biçimde yapmak.”
“Eşyanın hakikatinden bahseden ilim.”
“Eşyada gizli ilâhî sırlar ve gayeler.”
“Amelle beraber ilim.”
“Faydalı ilim ve salih amel.”
“İnsandaki akıl kuvvesinin istikamet üzere ve aşırılıklardan uzak olma mertebesi.”

Bunlar içerisinde en yaygını “sır, gaye, fayda” mânâsı. “Bu işin hikmeti nedir?” denildiği zaman, ”Bundan maksat nedir? Bilemediğimiz ne gibi gizli sırlar taşıyor?” mânâsı akla gelir. O hâlde, bir iş yapılacak ve ondan bir fayda hâsıl olacaktır ki hikmet tahakkuk etsin.

Bu düşünce bizi hikmetin, “amelle beraber ilim” tarifine götürür. İslâm âlimleri, yalnız başına ilmi, hikmet kabul etmezler. İlimle amel edilmesini, bu ilmin uygulama sahasına konulmasını ve faydalı sonuçlar vermesini şart koşarlar.

Eşyanın hakikatinden ve gayesinden söz ettiği için felsefeye “ilm-i hikmet” deniliyor. Ama bir felsefeci bu çalışmaları sonunda ortaya insanların tatbik edecekleri bir hayat anlayışı, bir ahlâk düzeni koymuyorsa, bu hakiki mânâsıyla hikmet değildir.

“Hikmet: ilim ve onunla ameldir. Her ikisini cem edemeyene hakim denmez.” (Elmalılı Hamdi Yazır)

İnsanın hikmet ehli olması, Rabbinin razı olduğu bir kul olmasına bağlı... O’nu razı etmedikten sonra, onun yarattığı varlıkları incelemek ve bunların insanlara faydalarını araştırıp ortaya çıkarmak hikmet ehli olmak için kâfi değil... Kur'an’daki gizli sırları anlayan, fakat hayatına tatbik etmeyen bir insan düşünelim. Bu insan âlimdir, ama hakîm değildir. Kâinat kitabını Allah namına okumayan ve ondan bu yönüyle faydalanmayan kimselerin hâli de berikilerden farklı değil...

Hikmetin “peygamberlik” mânâsı da var. Peygamberlik müessesesi ilâhîdir. O Allah elçileri, kâinat kitabını hem okumuş hem okutmuşlar ve insanlardan, Allah’ın emriyle, birtakım vazifeler istemişlerdir. Bütün eşyanın hikmetle yaratıldığını, her birinin bir, hatta binler vazifesi bulunduğunu insanlık âlemine iyice bellettikten sonra, bütün bu mahlûkatın kendisine hizmet ettiği insanın büyük bir vazifesi olması gerektiğini, aksi hâlde bütün bu hikmetli eşyanın gayesizliğe, başıboşluğa ve hiçliğe hizmet etmiş olacağını kalplere iyice yerleştirmişlerdir. Onun için, gerçek hikmet felsefede değil nübüvvettedir. Çünkü nübüvvet mektebinde ilimle amel birlikte okutulur. Ve bu mektepte eşyanın hikmeti, doğrudan doğruya, o eşyanın yaratıcısından öğrenilir. Tahmine, faraziyeye, şahsî ve indî görüşlere gerek kalmaz.

Nur Külliyatında eşyanın üç tane yüzü olduğundan bahsedilir: “Allah’ın esmasına ayine olan yüz”, “ahirete bakan yüz” ve “o mahlûkun kendi varlığına ve hayatına bakan yüz”

Biz hikmet denilince daha çok bu üçüncü madde üzerinde dururuz. Elmaya faydalı, dikene faydasız deriz. Birincideki hikmeti rahatlıkla okuruz, yahut okuduk zannederiz, ama ikincinin yanına yaklaşamayız.

Hikmet, her sahada olduğu gibi insanlara gerçekleri tebliğ etmekte de en büyük esastır. Hikmetsiz yapılan, yâni zaman ve zeminini bulmayan; şefkat esasına oturmayan; ilimden medet almayan ve en önemlisi, anlatılanları en ileri seviyesiyle yaşama şartından mahrum bir tebliğ netice vermez.

Kur’an-ı Kerim’in,

“İnsanları Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle davet et.” (Nahl, 16/125)

fermanı, İslâm’ın tebliğiyle vazifeli kimselerin hikmet üzere bulunmaları gerektiğini ders verir.

3 Besmele-i şerif ve belirli sayılarda onu okumanın fazileti hakkında bilgi verir misiniz?

Besmelenin faziletiyle ilgili bir çok hadis rivayeti olmakla beraber, sorudaki anlamda bir hadis rvayeti bulamadık

Besmelenin Fazileti:

İlk yazılan, besmeledir. Âdem aleyhisselama ilk gelen, besmeledir. Müminler, besmele yardımı ile sırattan geçer. Cennet davetiyesinin imzası besmeledir.

Euzü okumak, "Euzü billâhi mineş-şeytânirracîm", besmele okumak ise, "Bismillâhirrahmânirrahîm" demektir.

Sûre okurken, "euzü besmele" okunur. Âyet-i Kerime okurken, âlimlerin çoğuna göre, yalnız "euzü' okunur. Sûre veya âyet okumaya başlarken "euzü" okumak vacip, Fatiha okumaya başlarken "besmele" okumak da vaciptir. Diğer surelere başlarken Besmele okumak sünnettir.

Namazda, "Sübhaneke" okuduktan sonra "euzü besmele" okumak sünnettir. Allah Teâlâ buyuruyor:

"Kur'an okuduğun zaman o kovulmuş şeytandan Allah'a sığın!" (Nahl, 16/98)

Kesin haram olduğu bilinen bir şeyi, mesela şarap içerken veya domuz eti yerken "besmele" çekmek küfürdür. 

İyi işlere "besmele" ile başlamalıdır! Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

"Besmele ile başlanmayan her önemli iş noksan kalır." (Feyzu’l-Kadir, V, 13)

"Kişi evine girdiği zaman içeri girerken ve yemek yerken Allah`ın adını zikrederse, şeytan (avenelerine): "Size burada gecelemek de yok akşam yemeği de yok!" der. Ama kişi, eve girerken Allah`ı zikreder fakat akşam yemeğini yerken zikretmezse, şeytan (avenelerine): "Akşam yemeğine kavuştunuz ama burada gecelemeniz mümkün değil” der. Adam eve girerken ve yemeğe başlarken (“Bismillah!" diyerek) Allah`ı zikretmezse, şeytan (avanelerine): "Yemeğe de yetiştiniz, yatmaya da!" der." (Müslim, Eşribe,103; İbn Hanbel, 3/383)

"Bir yazı yazdığınız zaman, ‘Bismillahirrahmanirrahim’deki “Sin” harfini güzelce yazın; ihtiyaçlarınız giderilir. Ve onda aziz ve celil olan Allah’ın rızası vardır.” (Deylemi, 1/270/h.no:1048).

"Resulullah ashabından 6 kişiyle yemek yiyordu. Derken bir arabi geldi ve onu (6 kişilik yemeği) iki lokma yapıp yedi. Bunun üzerine resulullah: “Eğer bu adam besmele çekseydi, bu yemek size kâfi gelirdi” diye buyurdu….” (İbn Mace, Etime, 7)

"Peygamberimiz(s.a.m) Hz. Ali’ye hitaben şöyle demiştir: "Ya Ali! Bir sıkıntıya düştüğün zaman 'Bismillahirrahmanirrahim ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billahil aliyyil azim' duasını oku; muhakkak Allah onunla  dilediği kadar her türlü belayı uzaklaştırır.” (Deylemi, 5/324/h. no: 8324)

"Soyunurken çekilen 'besmele', cinlere perde olur, avret yerlerini göremezler." (Taberani, el-Evsat, 7/128/h. no: 7066)

"Helaya girerken çekilen 'besmele', cinlere perde olur, avret yerlerini göremezler." (Tirmizi, Salat, 426; İbnu’s- Sünni, Amelu’l-yevm, 1/21)

"Kim yemeğin başında “Bismillah” demeyi unutursa, (yemek esnasında Besmeleyi çekmediğini) hatırladığında “Bismillahi fi evvelihi ve ahirihi”(Yemeğin başında da sonunda  sonunda da Allah’ın adıyla) söylesin. Çünkü, kişi bununla (bu besmeleyle) yeni bir yemeğe yöneliyor ve habisin (şeytanın) ondan bir şey nasiplenmesine mani oluyor.” (Taberani, Dua, 1/278)

"Deve gibi bir nefeste su içmeyin. Fakat ikişer ve üçer nefeste için. (Her nefeste) su içerken Besmele çekin, (başınızı) kaldırdığınızda ise hamdedin (“elhamdulillah” deyin)” (bk. Tirmizi, Eşribe, 13)

"Biriniz yemeğe başlarken, 'besmele' çeksin! Eğer unutursa, hatırladığı zaman 'Bismillahi alâ evvelihi ve ahirihi' desin!.." (Tirmizi, Et’ime, 47)

4 Allah korkusu ve Allah sevgisi nedir, nasıl anlaşılmalıdır ve nasıl kazanılır?

Allah'a iman eden kimse, Onu tanıdıkça hem çok sevecek hem de çok korkacaktır. Bu nedenle Onu sevmenin ve ondan korkmanın yolu Onu, sıfatlarını, isimlerini ve eserlerini tanımaktır. Ayrıca ibadetleri yamakla ve günahlardan sakınmakla da artacaktır.

Muhabbetullah, Allah Teâlâ'nın kemâl ve cemâlini idrak ve takdir oranında kalpte oluşan ilâhî bir nurdur. Bu muhabbet ile insan ruhu, kederlerden ve hüzünlerden kurtulur. Safî neşe ve huzura kavuşur. İnsan ruhunu yüksek erdeme ulaştıran sebeplerin en sağlamı, Allah sevgisidir.

Cenâb-ı Hak, insanın kalbine sonsuz bir muhabbet kabiliyeti yerleştirmiştir. Bu sonsuz muhabbet, ancak zât ve sıfatlarıyla nihayetsiz kemâlde bulunan Allah içindir. Yâni, insana lütfedilen bu sevgi kabiliyeti Allah'ı sevmek içindir.

İnsan bir şeyi ya ondaki kemâl, yahut ondan aldığı lezzet ve gördüğü menfaat için sever. Meselâ, bir Müslüman peygamberleri, evliyaları, irfan ve fazilet sahibi zâtları, onlardaki “kemalât-olgunluk-erdem” için sever. Kendisine ihsan eden kimseleri, onlardan gördüğü lütuf ve ikramları için sever. Yediği yemek ve meyveleri ise lezzetleri için sever. İnsan, aklen ve vicdanen bilir ki, kemâllerini takdir ettiği, ihsanlarından memnun olduğu ve lezzet aldığı bütün bu varlıklar Allah'ındır. Hepsini O yaratmıştır. Bunlarda tecelli eden bütün kemâl, cemâl ve ihsanlar, hep O'ndan gelmektedir.

Öyleyse, insan kendindeki bu nihayetsiz muhabbet kabiliyetini, evvela ve bizzat Allah'a verecek, diğer bütün muhabbete lâyık zâtları, nimetleri ve ihsanları da Allah için sevecektir. Bozulmamış her akıl, tefessüh etmemiş her vicdan, bu hakikati kabul eder.

Buna binâen, biz Müslümanlar başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere, Dört Halifeyi, Âl-i Beyt'i, bütün sahabe-i kirâmı Allah nâmına, “Allah onları sevdiği ve sevmemizi istediği” için seviyoruz. Eğer bu zâtları, Allah için değil de, sırf kendi şahsiyetleri için sevsek, o zaman Hristiyanların düştüğü tehlikeye biz de düşmüş oluruz. Zira, onlar Hz. İsa'yı (as) Allah'ın bir Resulü, elçisi olarak Allah namına değil de, - hâşâ - Allah gibi seviyorlar. O'nu, Allah'a ortak koşmakla dinden çıkıyorlar.

Her Müslüman, şu konuyu dikkatle göz önüne almalıdır: Kur'ân-ı Kerim, insanların dünyevî ve uhrevî bütün durumlarına ölçü getirmiştir. Konuşmalarına, yiyip içmelerine, ticaretlerine... ölçü koyduğu gibi, fikir ve his âlemlerine de ölçüler koymuştur.

Meselâ, konuşmaya ölçü getirmiştir: Müslüman yalan konuşamaz. Düşünce tarzına ölçü getirmiştir: İnsan Cenâb-ı Hakk'ın Zâtını, mahiyetini ve nasıl olduğunu düşünemez. Aynı şekilde Allah'ı sevmeye ve O'ndan korkmaya da ölçü getirmiştir. Allah sevgisinin ölçüsü, “iyi amel işlemek”, Allah korkusunun ölçüsü ise, “takvâ” yâni günahlardan sakınmaktır.

Konumuzla ilgili olarak “sevgide ölçü” üzerinde biraz durmakta fayda görüyoruz.

Biz Müslümanlar sonsuz ve şartsız olarak ancak Allah'ı severiz. Sonra Peygamberimizi (s.a.v) severiz. Ama, O'nu (s.a.v) -hâşâ- Allah gibi değil, Allah'ın kulu ve Resulü olarak severiz. O'ndaki bütün kemalâtın kendi zâtından değil, Allah'tan olduğuna iman ederiz. O'nun, Cenâb-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarının tecellisine en geniş bir ayna olduğunu bilir ve bu itibarla kendisini canımızdan, malımızdan ve akrabalarımızdan kısaca her şeyimizden daha çok severiz.

Allah ve Resulü (sav)'nden sonra diğer peygamberleri, sonra dört halifeyi, sonra diğer sahabeleri severiz. Sonra da derecelerine göre, bütün evliyaları ve müminleri severiz... Sonuç olarak, sevgimizde İslâmîyet’in koyduğu ölçülere dikkat ederiz.

Allah'ı sevmenin nasıl olacağına gelince, bu hususta Kur'ân-ı Kerim şu ölçüyü koymuştur:

“De ki: Eğer Allah'a muhabbetiniz varsa hemen bana uyun ki, Allah da sizleri sevsin ve suçlarınızı affetmekle örtsün. Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir.” (1)

Yukarıdaki ayet-i kerimenin tefsirinde şöyle buyurulmaktadır:

“Allah'a (c.c.) imanınız varsa, elbette Allah'ı seveceksiniz. Madem Allah'ı seveceksiniz, Allah'ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise Allah'ın sevdiği zâta benzemelisiniz. O'na benzemek ise, O'na ittiba etmek (tâbi olmak)tır. Ne vakit O'na ittiba etseniz Allah da sizi sevecek. Zaten siz Allah'ı seversiniz; tâ ki, Allah da sizleri sevsin.” (2)

Bu ayet-i kerime ve izahından anlaşıldığı gibi, Allah'ı sevmenin yöntemi, Peygamber Efendimize (s.a.v) uymaya çalışmaktır. Bir mümin, itikat, ahlâk ve ibadette Resulüllah'a benzemek ve O'nun getirdiği bütün hükümleri mümkün olduğu kadar uygulamakla Allah'ı sevmiş olur. Ashâb-ı kirâmın büyüklüğü, Resulüllah'a tâbi olmakta en ileri seviyede olmalarındadır. Bu vadide, Hz. Ali (r.a) ve Âl-i Beyt'in de çok özel bir yeri vardır. Öyleyse onları seven her mümin de, onlar gibi Peygamberimize (s.a.v) tâbi olmakla sorumludur. Sonuç olarak, Peygamberimiz (s.a.v) Allah'ın sevdiği, razı olduğu insan modelidir. Bir mümin O Rehber-i Ekmel'e benzediği ölçüde Allah'ı sevmiş ve O'nun muhabbetini kazanmış olur.

Peygamberimize (s.a.v) benzemek ise, fiilleriyle, sözleri ve emirleriyle, davranışlarıyla O'nun bütün Sünnet-i Seniyye'sine tâbi olmakla mümkün olur.

Buna göre, Sünnet-i Seniyye'ye tam uymak isteyen bir mümin, Resulüllah Efendimiz (s.a.v) gibi -farz, vacip, sünnet- bütün namazlarını kılacak, orucunu tutacak, zengin ise hacca gidecek ve zekât verecek, Kur'an'ı okuyacak, O'nun sevdiklerini sevecek, sevmediklerini sevmeyecek. O'nun ahlâkına mümkün olduğu kadar uymaya çalışacaktır.

- Allah korkusunu nasıl anlıyoruz?

İşlenen suçların ve günahların çoğunu, bunları yapan kişilerde Allah korkusunun bulunmayışına bağlarız. “Bu kimseler Allah’tan korkup Onun azabından çekinselerdi, bu işleri yapmazlardı.” deriz. Acaba Allah korkusu nasıl olmalıdır? Yalnızca dehşet ve korku üzerine kurulmuş bir disiplini, İslâmın hoşgörü muhtevası ve Cenab-ı Hakk'ın sonsuz rahmetiyle nasıl bağdaştırabiliriz?

Kur’ân-ı Kerim’de mü’minler şöyle anlatılır:

“Mü’minler ancak o kimselerdir ki, Allah’ın adı anıldığı zaman kalbleri titrer. Kendilerine Onun âyetleri okunduğunda imanları artar ve onlar yalnız Rablerine tevekkül ederler.” 3

Bu âyetten anlaşıldığı gibi, iman nurunun artmasıyla Allah korkusunun kalbde yerleşmesi arasında çok yakın bir ilgi ve irtibat vardır.

Allah’ın âyetleri okundukça imanın ziyadeleşmesi ne demektir? Bu hususu merhum Elmalılı şöyle izah eder:

“İlim ve amel cihetinden gelen deliller arttıkça tahkikî iman inkişaf eder. Yakîn ve iman ziyadeleşir.”4

Tahkikî imanın da mertebeleri vardır. Bunlardan ilmelyakîn mertebesi, delillere dayanarak şüphelere karşı koyar. Taklidî, yani anne ve babadan devralınan ve derin bir araştırmaya dayanmayan bir iman bazan tek bir şüphe karşısında bile mağlûp olabilirken, delillere dayanarak elde edilen bir iman sayısız şüphe karşısında dahi sarsılmaz.

Tahkikî imanın ikinci bir mertebesi aynelyakîndir ki, onun da kendi içinde mertebeleri mevcuttur. Allah’ın kâinatta tecellî eden güzel isimleri ve bu isimlerin mertebeleri kadar mertebesi vardır. Mü’min o tecellîleri görüp okuyabilme kabiliyeti nisbetinde sağlam ve sarsılmaz bir imana sahip olur. Bu safhanın en yüksek mertebelerinde artık kâinatı bir Kur’ân gibi okuyabilecek dereceye gelmiştir. Yani, meselâ bir çiçek üzerinde Cenab-ı Hakk'ın Halık, Musavvir, Müzeyyin, Mülevvin, Cemil, Rahim gibi isimlerini okur. Onu yaratan, sûret veren, süsleyen, renklendiren, güzelleştiren ve şefkat ve merhamet gösteren bir yaratıcısının isimlerinin tecellilerini seyreder.

Üçüncü mertebe de hakkalyakîn olarak isimlendirilir. Bu dereceye ulaşan bir kimse artık varlık âlemlerini saran perdeleri geçmiş ve şüphelerin ordular halinde hücumu karşısında dahi sarsılmayacak bir imana erişmiştir.5

Peygamberlerin ve maneviyat rehberlerinin imanı bu derinliğe sahiptir. Miracda Cenab-ı Hakkın cemâl ve kelâmına muhatap olan Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) ve onun izinden giderek, yerde iken Arş-ı Âlâyı temâşâ edebilecek kadar ruhen terakkî eden Abdülkadir Geylanî Hazretlerinin kuvvetli imanları bu mertebeye misal olarak verilebilir.

Bu umman misali imana ancak ilim yoluyla ulaşılabilir. Tabiî ki, bu ilmin, insanı imana götüren bir ilim olması şarttır. İşte her an ilimle bu iman mertebelerinde yükselenlerin, Cenab-ı Hakk'ın huzurunda imişçesine duydukları haşyet ve ürpertiyi tarif etmek mümkün müdür?

“Allah’tan ancak ilim sahipleri korkar.”6

meâlindeki âyet-i kerimede bu hakikat ifade edilmektedir. Bu hürmet ve haşyet, her mü’minde imanın derecesine göre tecellî eder.

Çünkü insan ilim vasıtasıyla Rabbini tanıdıkça Ona olan sevgisi ve saygısı artmaktadır. Zira bütün kemâl mertebelerinin üzerindeki sonsuz bir kemâl, elbette ki sonsuz bir hürmete lâyıktır. Üstün vakarıyla ve eşsiz şahsiyetiyle erişilmez bir mertebeye sahip bir maneviyat büyüğünün huzurunda nasıl içimizi sevinçle karışık bir ürperti kaplıyorsa, onun sayısız defa üstünde bir kemâlin sahibi olan Cenab-ı Hak katında nasıl bir ruh hali içine gireceğimizi düşünelim.

Allah sonsuz rahmet ve şefkat sahibi olduğu gibi, sonsuz derecede gayret ve izzet sahibidir aynı zamanda. Pekçok Kur’ân âyetinde tekrarlandığı üzere, Allah hem Rahîm’dir, hem Azîz’dir. Rahîm isminin gereği olarak bütün varlık âlemini sonsuz şefkat ve rahmetiyle kucaklarken, Azîz ismiyle de, kanunlarına isyan edenleri ve bu isyanlarıyla izzetine dokunanları cezalandırmaktadır.

Bu itibarla, Cenab-ı Hakk'ın huzurunda olan bir kul, bir taraftan o sonsuz rahmetin câzibesiyle kendisinden geçmiş, diğer taraftan da gazabının dehşeti karşısında kalbi titrer bir vaziyettedir. Böyle bir insanın Allah’ın emirlerine isyan edip yasaklarını çiğnemesi mümkün müdür?

Bu korku da, tıpkı sevgi gibi, insanı Allah’a götürür. Bediüzzaman’ın izah ettiği gibi,

“Halik-ı Zülce-lâlinden havf etmek (korkmak), Onun rahmetinin şefkatine yol bulup iltica etmek demektir. Havf  (korku) bir kamçıdır, Onun rahmetinin kucağına atar. Mâlûmdur ki, bir vâlide, meselâ bir yavruyu korkutup sînesine celb ediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sinesine celb ediyor. Halbuki, bütün vâlidelerin şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem’asıdır / parıltısıdır. Demek, havfullahta (Allah korkusunda) bir azîm (büyük) lezzet vardır.” 7

Şu halde, korkunun veriliş maksadı da insanı Allah’a götürmektir. Bu bakımdan, bu duygumuzu başka yerlerde kullanıp asıl maksadından uzaklaştırırsak, büyük zararlara uğrarız. Nasıl sevgimizi yanlış yerlerde kullandığımızda, sevdiklerimizden karşılık görmemek; aksine onlar tarafından tahkir edilmek ve kalbimizdeki onca sevgiye rağmen onlardan ayrılmak gibi acılarla, o sevgi bizi ıztıraplar içinde boğan bir duygu haline gelir. Aynı şekilde, korku duygusunun yanlış yerde kullanılması da, insanın hayatını zindana çevirir. Çünkü korkulmaya değmediği halde korktuğumuz varlıklar bize gayet sıkıntılı bir zillet yaşatmaktan başka hiçbir şey yapamazlar. Ne yardımcı olabilirler, ne de korkumuzu teskin edebilirler. Aksine, duygusuz bir merhametsizlikle sırtlarını çevirerek veya hücumlarını şiddetlendirerek bizleri perişan ederler.

Korku hissinin iman ve tevekkülle olan alâkası Sözler’de şöyle anlatılır:

“Tam münevverü’l-kalb bir âbidi küre-i arz bomba olup patlasa, ihtimaldir ki, onu korkutmaz. Belki, harika bir kudret-i Samedâniyeyi lezzetli bir hayret ile seyredecek. Fakat meşhur bir münevverü’l-akıl denilen kalbsiz bir fâsık feylesof ise, gökte bir kuyruklu yıldızı görse yerde titrer. ‘Acaba bu serseri yıldız arzımıza çarpmasın mı?’ der, evhâma düşer. (Bir vakit böyle bir yıldızdan Amerika titredi. Çokları gece vakti hânelerini terk ettiler.).” 8

Dipnotlar:

1. Âl-i İmrân, 3/31.
2. B. S. Nursi, Lem’alar, s.21
3. Enfâl, 8/2
4. Hak Dini Kur'ân Dili, III/2367.
5. Bediüzzaman Said Nursi. Emirdağ Lahikası-I, s.102 ve 103.
6.  Fâtır, 35/28.
7. Sözler, s. 331.
8. a. g. e.

İlave bilgi için tıklayınız:

Allah'ı sevmeli mi, yoksa ondan korkmalı mı?..

5 Tıbb-ı Nebevi, Hz. Peygamber (s.a.v.)?in sağlık ve tıpla ilgili tavsiyeleri konusunda bilgi verir misiniz?

Kur'ân-ı Kerim, her biri Batılı ilim adamları tarafından araştırma konusu yapılan tıp, astronomi, jeoloji, botanik gibi çeşitli bilim dallarına temel teşkil edecek bilgiler veriyor.(1) Özellikle insan sağlığını ilgilendiren tıbbî konular önemli bir yer tutuyor.(2) Aynı şekilde Peygamberimiz (sav)'in de sağlıkla ilgili pek çok hadis-i şerifleri var. İşte Tıbb-ı Nebevi bunlardan oluşuyor.

Aslında biz Müslümanlar, Hz. Muhammed (sav)'i tabîb-i kulûb, yani inançsızlıktan ruhları ve dünyaları kararmış insanlara hayat bahşeden, gönül aydınlığı ve ebedî kurtuluş getiren "kalblerin tabibi" olarak tanırız.

Hz. Peygamber (sav)'in tıbba dair hadisleri, tabib gözü ile ele alınırsa, bir bölümünün genel tıp konularına, fakat pek çoğunun koruyucu hekimliğe, bir kısmının da tedavi edici hekimliğe ait ilaç tariflerinden ibaret olduğu görülür. Bunlar tıbbî tavsiye, öğüt ve reçeteler de olarak özetlenebilir. Bu hadisler bugünkü tıbbi telakkilerimize uygunluk göstermesinden başka, Arap yarımadasındaki tıbbi uygulamaları düzeltmek ve tababete ilmi bir hüviyet kazandırmak gibi önemli bir rol oynamış ve Orta Çağ'a hakim olan bir İslâm tababetinin doğmasına sebep olmuştur.(3) Gerçekten o devirde Araplar tababet konusunda çeşitli yanlış telakki ve uygulamalara sahip bulunuyorlardı. Bu konuda şu örnekler verilebilir(4,5):

Araplar, beraberlerinde bir tavşan kemiği taşıdıkları takdirde hastalıklardan korunacaklarına inanırlar; yılan sokmuş bir kimseyi yılanın zehiri vücutta yayılmasın diye uyutmaz, üstüne başına ziller takarlardı. Korkmuş bir kadının yüreğinin soğuduğuna inanarak sıcak su içirirlerdi. Çocukların çürük dişlerini güneşe doğru attıkları takdirde yeni dişlerin muntazam çıkacağına inanırlar, şaşılığı değirmen taşına baktırarak tedavi ederler, yaraları kızgın demirle dağlar, vebadan korunmak için merkep gibi anırırlar, hastaları kâhinlere götürür, sihir yapar, tapınaklara kurban keser, böylece hastaların içine girmiş şeytanların çıkacağına inanırlardı.
 
Hz. Peygamber (sav) yukarıda zikredilen batıl ve ilmî değeri olmayan bu uygulamaları kaldırmış, tababete yeni bir anlayış getirmiştir. Şöyle ki, tabib olmayanların hasta tedavi ettikleri takdirde verdikleri zararın ödetilmesi, tabiblerin alacağı ücretin meşru olduğu, bulaşıcı hastalıklara karşı korunma, salgının bulunduğu yere girmemek ve bu yerde bulunuyorsa dışarı çıkmamak (karantina), vücut temizliği, yiyeceklerin ve çevre temizliğine önem vermek, yiyecek ve içeceklerde itidali muhafaza etmek, hastalanınca tedavi olmak ve tedaviye inançla bağlanmak, hastalıklarda çeşitli tedavi usulleri tarif ederek bir ilaç telakkisi oluşturmak, haram nesnelerle tedavi yapılmaması gibi tavsiyeler yanında, hastalık anında hazık (mütehassıs) hekime müracaat etmek, cahil tabiblerden uzak durmak gibi çok önemli konulara temas buyurmuşlardır. Bu konuda pek çok örnekler verilebilir. (3,4,5,6,11)

1) "Kim bilgisi olmadığı halde hekimlik yapmaya kalkışırsa, sebeb olacağı zararı öder." (Ebu Davud, Diyat 23; Nesai, Kasame 41; İbni Mace, Tıb 16).

2) Sad İbn Vakkas hastalanmış Hz. Peygamber (sas) ziyaretine gitmiş. Sad'ı evinde hasta yatar görünce "Haris bin Kelde'yi çağırın, O iyi bir hekimdir, sizi tedavi etsin." buyurmuştur. (Ebu Davud, Tıb 12).

3) "Allah derdi de çareyi de verdiği gibi, her dert için bir ilaç yaratmıştır. Bu sebeble tedaviye devam ediniz. Fakat haramla tedavi etmeyiniz." (Ebu Davud, Tıb 11).

4) "Allah şifanızı sarhoşluk veren şeylerde yaratmamıştır." (Buhari, Eşribe 15).

5) "İki nimet vardır ki, insanların çoğu bunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit." (Buhari, Rikak 1; Tirmizi, Zühd 1; İbn Mace, Zühd 15)

6) "Lanetlenmiş iki şeyden sakının:
- "Ya Rasulallah o iki şey nedir?" dediler. Peygamber Efendimiz (sas):
-"İnsanların gelip geçtiği yola ve gölgelendiği yere abdest bozmaktır." buyurdu. (Müslim, Taharet 68; Ebu Davud, Taharet 15; Ahmet bin Hanbel, Müsned 2/372).

7) "Sizden biriniz durgun suya bevl etmesin." (Buhari, Vudu 68; Müslim, Taharet 94; 96; Ebu Davud, Taharet 36).

8) "Hastayı üç gün geçmeden yoklamayınız." (Ramuz'el-Ehadis 2/489).

9) "Bir yerde veba olduğunu işitirseniz, oraya girmeyiniz. Bulunduğunuz yerde veba vukua gelirse, oradan ayrılmayınız." (Buhari, Tıb 30; Müslim, Selam 92, 93, 94, 98, 100)

10) "Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçınız." (Buhari, Merda 19; A. Bin Hanbel, Müsned, 2/443).

11) "Cüzzamlıyla aranızda bir mızrak boyu mesafe olduğu halde konuşunuz." (Ramuz el-Ehadis 2/471).

12) "Köpek bir kabı yalarsa onu yedi defa yıkayın. O yedinin birinde toprakla temizleyin." (Buhari, Vudu 33; Davud, Taharet 37; Tirmizi, Taharet 68)

13) "Size ne oluyor ki, dişleriniz sararmış olduğu halde yanıma geliyorsunuz. Misvak kullanınız." (A. b. Hanbel, Müsned 1/214).

14) "Misvak hakkında tavsiyelerimi size çok tekrarladım." (Buhari, cuma 8; Nesai, Taharet 5; A.b. Hanbel, Müsned 3/143; Darimi, Vudu 18)

15) "Allah temizdir, temizi sever. Etrafınızı temizleyiniz." (Tirmizi, Edeb 41).

16) "Temizlik imanın yarısıdır." (Müslim, Taharet, 1; Tirmizi, Daavat 86; A.b. Hanbel Müsned 4/260, 5/342, 343, 344, 363, 370, 372; Darimi, vudu 2).

17) "Her Müslümanın yedi günde bir yıkanması, Allah'ın onun üzerinde hakkıdır." (Müslim, Cuma 9).

18) "Yiyecek ve içeceklerinizin kaplarının ağzını açık bırakmayınız." (Müslim, Eşribe 96, 98; Ebu Davud, Eşribe 22; Tirmizi Et'ime 15).

19) "Efendimizin en çok sevdiği elbise hiberadır." (Hibera Yemende yapılan yeşil, pamuklu bir hırkadır) (A.b. Hanbel, Müsned 3/292; Değişik bir lafızla Ebu Davud, Libas 12).

20) "İçkide şifa yoktur." (Darimi, Eşribe 6).

21) "Sarhoşluk veren her içki, haramdır." (Buhari, Edeb 80; Müslim Eşribe 73, 75; Ebu Davud Eşribe 5).

22) "İçkiden sakının. Zira o her kötülüğün anahtarıdır." (Hakim, Müstedrek; Beyhaki, Şiabül-İman; Ramuz el-ehadis, 1/212).

23) "Kadınlaşan erkeklere, erkekleşen kadınlara Allah lanet eder." (Feyzül Kadir 5/271).

24) "Size denk olan kadınlarla evleniniz." (İbn Mace, Nikah 47).

25) "Ey gençler topluluğu, evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü gözü korur... Evlenmeye gücü yetmeyen oruç tutsun." (Buhari, Nikah 3,60).

26) "Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız" (Feyzül Kadir 4/212).

27) "İnsanlar madenler gibidir. Eğer dinde anlayışını derinleştirebilirse cahiliyede hayırlı olan İslam’da da hayırlıdır." (Buhari, Enbiya 19).

28) "Budala (dini diyaneti iyi olmayan) kadınlara çocuklarınızı emzirtmeyiniz. Zira tesir eder." (Kenzül-İrfan).

29) "Seyahate çıkınız, sıhhat bulursunuz." (Taberanî)

30) "Beş şey fıtrattandır: Bıyıkları kesmek, kasık kıllarını tıraş etmek, koltuk altı kıllarını yolmak, tırnakları kesmek ve sünnet olmak." (Buhari, Libas 63, 64; Müslim, Taharet 49, 50).

Şimdiye kadar zikredilen hadis-i şerifler, genel tababet ve koruyucu hekimliğe dair seçtiklerimizdir. Biraz da tedavi konusunda örnekler verelim.

Hz. Peygamber (sas) kendisine müracaat eden kimselere, ya bir ilaç tavsiye eder, ya da hekime gönderirdi.

1) "İsmid (sürme taşı) çekin. O gözü açar ve kirpikleri besler." (Tirmizi Libas 23; Ahmet bin Hanbel, Müsned 3/476).

2) "Gözü ağrıyan birisine Hz. Peygamber Efendimiz (sas) "Sabur ile tedavi et" buyurdu." (Müslim, Hac 89, 90).

3) "Çörek otu ölümden başka her derde devadır." (Buhari, Tıb 7).

4) "Şifa üç şeydedir: Bal şerbeti içmek, hacamat vurmak, dağlamak." (Dağlama daha sonra men edilmiştir.) (Buhari, Tıb 3; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/246).

5) "Ud-u hindi (kustu hindi) kullanmaya devam ediniz. Onda yedi türlü şifa vardır. Uzre, (bademcik iltihabında) boğaza üflenir. Zatülcenbde hastaya içirilir." (Buhari, Tıb 10; Müslim, Selam 86,87; İbn Mace, Tıb 12, 17).

6) "Umeys'in kızı Esma müshil olarak şubrun kullanıyordu. Hz. Peygamber Efendimiz (sas) keskin ve ağırdır, buyurdu. Sonra Esma sena otu kullandı." (Tirmizi, Tıb 30)

7) "Peygamber Efendimiz (sas) baş ağrısından şikâyet eden bir kimseye kan aldırmasını tavsiye etti." (Müslim, Selam 71).

8) " Resulullah (sav)'in kanının durdurulması şu şekilde yapıldı. Hz. Ali kalkanın içinde su getirdi. Hz. Fatıma O'nun kanını yıkadı, sonra bir hasır yakıldı ve onun külü ile yara kapatıldı." (Buhari, Vudu 72; Tirmizi, Tıb 34, İbn Mace, Tıb 15; Ahmet bin Hanbel, Müsned 5/330, 334).

9) "Hz. Peygamber (asv) ateşli bir kadının su ile serinletilmesini tavsiye etti." (Müslim, Selam 82).

10) "Hz. Peygamber (sas) dövme (tatuağe) yaptırmayı yasaklamıştır." (Buhari Tıb 26, Libas 86; Ebu Davud Libas 8).

11) "Peygamber Efendimiz (sas) kesilmiş burnun tamiri mülahazasıyla, altından burun yapılmasına müsaade etmiştir." {Tirmizi, Libas 31).

Hz. Peygamber (sas)'in tıp ile ilgili hadisleri ta başlangıçtan itibaren dikkati çekmiş, muhaddisler tarafından meşhur altı hadis kitabı (Kütub-i Sitte)’nın müellifleri, eserleri arasında Tıbb-ı Nebevî'ye müstakil bir kitap veya bölüm ayırmışlardır. Buhari Kitabu't-Tıb ve Kitabu'l-Merda, başlığı altında iki bölüm; Ebu Davud Kitabu't-Tıb diye bir bölüm, Tirmizi cami olarak adlandırılan eserinde tıp bölümüne yer vermiştir. Keza İbni Mace, Müslim, Nesei, Ahmet Bin Hanbel, İmam Malik eserlerinde tıpla ilgili hadislere yer vermişlerdir. Daha sonra müstakil olarak Tıbb-ı Nebevî adını taşıyan eserler yazılmıştır. İlk Tıbb-ı Nebevi h.120. yılında yaşamış Abdül-Melik b. Habib tarafından yazılmıştır. (7)

Brokelman ve Katip Çelebi ondan fazla Arapça Tıbb-ı Nebevi olduğundan bahsederler. Bundan başka Farsça, Urduca ve Türkçe Tıbb-ı Nebeviler mevcuttur. İstanbul kütüphanelerinde yirminin üstünde Türkçe Tıbb-ı Nebevi’nin bulunduğunu tesbit ettik.(3) Osmanlı döneminde son yazılan Tıbbı Nebevî Dr. Hüseyin Remzi Bey (1896)’e aittir.(12). Cumhuriyet döneminde bu konuda Mahmut Denizkuşları tarafından Bursa İslâm Enstitüsü'nde bir doktora tezi yapılmıştır.(9) Yakın zamanlara kadar İslâm ülkelerinde Tıbb-ı Nebevi kitapları bir sağlık el kitabı olarak elden ele dolaşmıştır.

Bugün Hz. Peygamber (sas)'in tıbbî hadisleri, yukarıda ifade edildiği gibi tıbbî telakkilerimize uygunluk göstermektedir. Bu hadisler, tıp sahasındaki bugünkü gelişmelerden asırlar önce ifade buyrulduğu için, bir tıbbî hikmet, hatta tıbbî mucize telakki edilmelidir. Bundan böyle Tıbb-ı Nebevî çalışmaları hadis âlimleri ile birlikte konu ile ilgili ihtisas dalından hekimler tarafından müştereken yapılmalıdır.(13)

İlave bilgi için tıklayınız:

Peygamber'imiz (a.s.m.) ve sahabeler döneminde hastalıklar nasıl tedavi ediliyordu? Koruyucu hekimlik konusunda bilgi verir misiniz?

KAYNAKLAR
1. Bucaille, M.: La bible, le coran et la Science (çev. Yıldırım, S.) Silm Matbaası İzmir, 1981.
2. Opitz, K.: Kur'ân'da tababet (çev. Uzluk. F.N.) Ankara Ü.Tıp Fakültesi yayınları No: 240, A.Ü. Basımevi, 1971.
3. Ataseven, A.: Kırk tıbbı hadis Tıbb-ı Nebevi" (hazırlanıyor)
4. Corci Zeydan: İslâm Medeniyeti tarihi (terc. Megamiz, Z.) Cilt III. İstanbul sh. 35, 1876.
5. Tahirül-Mevlevi: Müslümanlığın medeniyete hizmetleri (sadeleştiren Sert, A.) cilt I. İstanbul sh. 57, 1974.
6. Sarı, Akdeniz. N.: Tıbb-ı Nebevi, Yeni Symposium. 19:65, Nisan 1981.
7. Küçük, R.; Tıbbı Nebevi literatürü üzerine bir deneme. İlim ve Sanat sayı 3. Eylül-Ekim 1985.
8. Ataseven A.: Tıbbı Nebevi'den bahisler, bulaşıcı hastalıklar. İslâm Mec. cilt 1 sayı 1sh, 52 Temmuz 1984.
9. Denizkuşları, M.: Peygamberimiz ve Tıp, Doğuş matbaası. İst. 1981.
10. Ataseven. A.: Sünnet "Hitan" Hekimler Birliği Vakfı, Kandil Matbaası Ankara, 1985.
11. Aşçıoğlu, Ö.: Tıbb-ı Nebevi'de Dermatoloji. Gevher Nesibe Bilim haftası ve tıp günleri, sh. 518, 1982.
12. Dr. Hüseyin Remzi: Tıbb-ı Nebevi (Osmanlıca) İstanbul, 1324/1906.
13. Ataseven, A.: Tıbb-ı Nebevi (Dr. A. Ata)

(Prof. Dr. Asaf Ataseven, Tıbb-ı Nebevi, Sayı : 2 Ekim - Kasım - Aralık 1988.)

6 Bir kimsenin ilmihal bilgileri edinmesi farz mıdır?

Sorunun cevabına geçmeden önce, İslâm ilmihalinde hangi konuların yer aldığına bakmak gerekecektir.

Bilindiği gibi, bugün mevcut ilmihallerde belli başlı şu konulara ağırlık verilir: İmanın ve İslâmın şartları, ibadetler, helâl ve haram olan şeyler...

Zaten “ilmihal”, hâl ilmi, hayat ilmi, İslâmı yaşama ilmi demektir. İslâmiyet de ancak bilerek, öğrenerek yaşanır. Öğrenmek için de dinî bilgilerin toplu hâlde bulunduğu bir kitabı okumak gerekecektir ki, bu ihtiyacı büyük ölçüde ilmihal karşılar.

İlmihal bilgisinin temelini Peygamber Efendimizin (a.s.m.) şu hadis-i şerifi teşkil eder:

“İlim tahsil etmek her Müslümanın üzerine farzdır." (İbn-i Mace, Mukaddime:17 )

Beyzâvî, “Hadisteki ilimden maksat, kâinatın Yaratıcısını tanımak, Onun birliğini ve Resulullahın (a.s.m.) peygamberliğini bilmek; namazın nasıl ve ne gibi hükümler çerçevesinde kılınacağına dair bilgileri öğrenmektir.” der.

Beyhakî, “Hadisteki bilgiden maksat, erginlik çağına ermiş aklı başında bir Müslümanın normal olarak bilmesi beklenen ve bilmemesi düşünülemeyen genel dinî bilgilerdir.” buyurur.

Bazı âlimler de meseleyi şöyle değerlendirmişlerdir:

“Helâl ve haramla, İslâm'ın şartları ve itikatla alakalı bilgileri öğrenmek farzdır. Ayrıca hadisden, insanların faydasına olan her ilmi öğrenmek kasdedilmiş olabilir. Çünkü Müslümanların ihtiyacını karşılayabilecek ilimleri öğremek bütün Müslümanlara farz-ı kifayedir. İçlerinden bazıları öğrenirse, bu mes'uliyet kalkmış olur.”

Evet, bu izahlarda da görüleceği gibi, ilmihallerde yer alan bilgiler, gerek itikatta, gerekse ibadet ve günlük hayatta her Müslümanın bilmesi gereken konulardır.

Oruç, zekât ve hac için de aynı hususlar geçerlidir. Bu ibadetleri yapabilmek için konuyla ilgili malumatı elde etmek gerekir.

Helâl ve haramla ilgili konular için de aynı şeyleri söylemek mümkündür. Günlük hayatta neyin helâl, neyin haram olduğunu bilmeden İslâmî bir hayatın yaşanamayacağı âşikârdır. Bunları öğrenmek ise farzdır.

7 Araf Sûresi 179. Ayetini açıklar mısınız? Allah insanları cehennem için mi yaratmıştır?

Araf suresi, 7/179: "Andolsun ki, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalbleri vardır, fakat onunla gerçeği anlamazlar. Gözleri vardır, fakat onlarla görmezler. Kulakları vardır, fakat onlarla işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibidirler. Hatta daha da aşağıdırlar. Bunlar da gafillerin ta kendileridir."

Ayetin Açıklaması: Gerçekten de yemin olsun ki cinlerden ve insanlardan bir çoğunu da cehennem için yarattık, ki bunlar hüsranlarına haklarında ezeli hüküm verilmiş mahluklardır. Lâkin sırf cebir tarikiyle ve kendilerinin yaptıkları ve sebep oldukları şeyler hesaba katılmadan ve dikkate alınmadan cehennemlik olmuş değillerdir.

Aslında başlangıçta "ahseni takvim", yani en güzel biçimde yaratılmış, şuur fıtratını taahhüt etmiş iken sonra "esfeli safiline" düşmüş ve cebren kurtarılmalarına ilâhî meşiyetin ilgisiz kalmış olması bakımındandır. Allah Teâlâ ezeli ilmiyle biliyordu ki, bunlar ileride irade ve hürriyet sahibi oldukları zaman taahhütlerini yerine getirmeyecekler ve görevlerini yapmayacaklar, fıtratlarındaki emaneti, şühudu ve marifeti ve diğer güçlerini hak yolunda kullanmayacaklardır, "Alçaklığa saplanıp kalacaklar ve heveslerine uyacaklardır."

İşte o zaman Allah, onların kalplerini ve ruhsal melekelerini mühürleyecek, hakkı duymak kabiliyetleri kapanacak, bundan böyle onlara öyle bir yaratılış ve huy verecek ki, artık sırf cehennemlik olacaklar. Allah bunun böyle olacağını, son durumlarının cehenneme varacağını bile bile onları yarattığı için ta başlangıçta, sonu cehennemlik birçok halk yaratmış oluyordu. Bu ise Allah Teâlâ'nın onları doğrudan doğruya cehenneme zorlaması değil, cennete zorlaması, sonu bir taraftan cennete, bir taraftan cehenneme giden, kârlı olabileceği gibi, zararı da olan bir hayata, kâr yolunu taahhüt ettirerek atması fakat taahhütlerinin yerine getirilmesini kendilerine bırakması ve onların üstlerine yüklemesidir.

Şüphe yok ki, bu taahhüdün yerine getirilmeyeceğini bile bile o yüklemeyi yapmak, sonuç olarak onların lehine değil, aleyhlerine olan bir durumdur. Allah dileseydi onları taahhütlerini yapmaya zorlayabilirdi ya da hiç yaratmazdı. O zaman da yokluk ve zorunluluk kendileri hakkında hayat ve hür seçimden daha hayırlı olurdu. Bu onlar açısından belki hoşlanılmayan bir şeydir, ama sonuç bakımından daha hayırlı olduğu kesindir. Bunu Allah neden dilemedi?

Bu nokta sırf O'nun iradesine bağlıdır ve hiçbir şekilde münakaşa edilebilir bir şey değildir. O'nun iradesine müdahele olunamaz. O ne mecburdur, ne de sorumludur. "Yaptığından sorumlu değildir." (Enbiya 21/23), başına buyruk ve ortaksızdır. O'na bir şeyi vacip kılabilecek veya iradesine sınır koyabilecek hiçbir şey yoktur. (En'âm Sûresi'nde 25. âyetin tefsirine ve yine aynı sûrenin 112. âyetinin Cin ve İns hakkındaki açıklamasına bakınız.)

Burada mutlak zorunluluk (cebr-i mahz) olmadığına dikkat çekilerek buyuruluyor ki, onların kalbleri vardır. Kendilerine duyacak bir kalb verilmemiş ve fıtrattaki misaka bağlanmamış değillerdir. Lâkin bu kalblerle fıkıh etmezler, yani işi derinden derine anlamazlar. Kendi vicdanında duyulması ve farkına varılması gereken şeye dikkat etmezler, gereği gibi duyup anlamazlar, gözleri de vardır. Lâkin bunlarla görülecek şeyi görmezler, kulakları da vardır. Lâkin bunlarla işitmezler, işitilecek şeyi dinleyip duymazlar.

Hasılı Allah'ın akıl ve duygu kuvvetlerini insan gibi ve gerektiği şekilde kullanmazlar. İşte bunlar en'âm (hayvan) gibidirler. Gönüllerinde, gözlerinde ve kulaklarında insanlığa mahsus olan mânâ ve şuur bulunmaz. Hayvan gibi sadece bir gövde ve ses ile insan olunur sanırlar ve yalnızca görünüş ile ilgilenirler. Veya bütün duyguları ve idrakleri münhasıran bu dünya hayatındaki geçim sebeplerine yöneliktir. Belki bunlar hayvandan da daha aşağı, daha şaşkındırlar. Çünkü en'âm denilen aşağı canlılar, yaratılıştan ve doğuştan gelen amaçlarından sapmazlar, seçebilecekleri kadar menfaat ve mazarratlarını seçerler, onları elde etmeye gücü yettiği kadar çaba gösterir, tehlikelerden korunmaya çalışır. Hiçbir uzvunu yaratılış gayesinin dışında kullanmaz, ileri gitmese de geri de kalmaz, yaratılışını değiştirmez. Onlar ise aksine gelişmeye ve ebedi mutluluğa aday olan yaratılışlarından gereği gibi yararlanmazlar, yararlanmak şöyle dursun onun bozulmasına sebep olurlar da ebedi azaba götüren bir yola girerler.

Ve işte onlar o gafillerin ta kendileridir. Tam anlamıyla gafil diye işte bunlara denilir. Zira beyinleri ve kalbleri var, fakat şuurları yoktur. Nefislerine karşı şahit olmuşlardır da kendi özlerinden haberleri olmaz, fıtratlarındaki misak ve taahhüdü duymazlar, aldırmazlar. Kendi iç gözlemleriyle, fıkh-ı nefsî denilen kendi iç dikkatleriyle duymadıkları gibi, dışarıdan gözlerine sokulan âyetlerin, kitabın ve kulaklarına okunan hak kelâmının verdiği haberlerin şahitliğiyle de duymazlar.

Vücud var, vicdan namına bir şeyleri yoktur. Dini, bir vehim; kitabı, bir eğlence; ilâhî kelâmı, bir musıki diye karşılarlar. ilâhî işlerle dünya işleri arasındaki inceliğin farkına varmaz, kimin kulu olduklarını, neye veya kime tapacaklarını bilmezler. Gönülleri boş heva, gözleri şekil ve resim, kulakları anlamsız sesler, müsemmasız isimler peşinde dolaşır durur. Kendilerine kalb, göz, kulak verip yaratan, yaratılıştan kendilerini rablık mîsakına taahhüt ettiren, Semî (işiten), Basîr (gören) ve eşi-benzeri olmayan Allah Teâlâ'ya türlü türlü şirkler koşarlar, gafletlerinden dolayı Allah'ı anmazlar, anarlarsa bile O'nun münezzeh şanına layık olmayan isim, sıfat ve özelliklerle anarlar. (bk. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kuran Dili)

Bir diğer tefsirde ise konu şöyle değerlendirilmektedir:

Araf suresi, 7/179: "Andolsun biz, cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır ama onlarla kavrayamazlar; gözleri vardır ama onlarla göremezler; kulakları vardır ama onlarla işitemezler. Onlar hay­vanlar gibidir, hatta daha da akılsızdırlar. İşte asıl gafiller onlardır."

Eski Arapça'da kalb kelimesi genellikle "insanın kavrama, bilme ve algılama, sağlıklı hüküm verme yeteneği", kısaca "akıl" anlamına gelir. (Râgıb el-İs-fahânî, ez-Zerîa ilâ mekârimi'ş-şerîa, s. 176.) Birçok âyette olduğu gibi  konumuz olan âyette de kelime bu anlamda kullanılmıştır. (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/151; Enfâl 8/12; Hac 22/46; Zümer 39/45; Nâalt 79/8.) Buradaki kalp, göz ve kulak kelimeleri, aslında duyma (his), algılama, düşünme, kavrama, bilme gibi insanı bilgiye, tefekküre ve imana götüren temel insanî yetenekleri ifade etmektedir. Nitekim, "kavrama" kelimesiyle çevirdiğimiz fıkıh da sıradan bir bilmeden ziyade "bir şeyin mahiyetini temelden ve doğru olarak anlayıp kavramak" demektir.

Kur'ân-ı Kerîm'de insanın akıl sahibi, düşünen ve bilen bir varlık olmasına büyük önem verilmiş, her vesile ile insanın bu yönü harekete geçirilmeye, yararlı ve verimli kılınmaya çalışılmıştır. Kur'an'da akıl kelimesi isim olarak geçmemekle beraber -hepsi de "akletme, aklını kullanma, düşünüp taşınma" anlamında olmak üzere- çeşitli fiil kalıplarıyla kırk dokuz âyette bu kavram tekrar edilmiştir. Yüzlerce âyette geçen kalb (çoğulu kulûb) kelimesiyle birlikte fuâd (çoğulu efide), lüb (çoğulu elbâb), basiret (çoğulu basâir) kelimeleri de düşünme ve bilme melekelerini ifade eder. Ayrıca nazar, re'y, tedebbür, tefekkür, i'tibar, zikir ve tezekkür masdarından fiillerle yine insanın zihnî melekelerini doğru ve verimli bir şekilde kullanmasının gerekliliği sık sık vurgulanmış; bu âyetlerde daha çok insanın derunî, vicdanî âlemine ve gönül dünyasına hitap edilerek insanoğlu, en basitinden en kompleksine, en somutundan en soyutuna kadar kendisini kuşatan bütün varlıklar üzerinde; keza insanlığın var oluşundan akıbetinin ne olacağına varıncaya kadar olmuş ve olacak şeyler üzerinde düşünüp taşınmaya ve bunlardan dersler çıkarmaya çağırılmıştır. Fakat -konumuz olan âyet-i kerîmede de belirtildiği gibi-Allah'ın insanlara gerçekleri, iyilik ve güzellikleri görme, işitme, anlayıp kavrama yeteneklerini vermiş olmasına rağmen öyleleri vardır ki onlar bu yeteneklerini yaratılış amacına uygun bir şekilde ve doğru olarak kullanmazlar; bu sebeple de cehenneme atılmaları sonucunu doğuracak olan yanlış inançlara sapar, kötü işler yaparlar. Âyet birinci derecede Hz. Peygamber'in ilk muhatapları olan müşrikleri tehdit etmekle birlikte evrensel anlam ve uyarılar da içermektedir.

Allah Teâlâ, akıllı, dolayısıyla yükümlü yaratıklar olup gözle görülmedikleri için "cin" adı verilen (En'âm 6/100.) bazı varlıklarla birlikte İnsanların -bir kısmını cennet için yarattığı gibi- bir kısmını da cehennem için yarattığını ifade buyurduktan sonra bunun sebebi olarak, onların yükümlülük ve sorumluluğa temel teşkil eden akıl ve diğer bilgi yeteneklerini doğru ve yerinde kullanmamalarını göstermektedir. Tek tek olayların fizikî ve görünür taraflarını aşarak bütünündeki hikmetleri yakalamak, böylece varlığın ve hayatın fizik ötesindeki tümel anlamını, hikmetini ve değerini kavramak; bu sayede kalbimizi küfürden, nifaktan, bâtıl inanç ve hurafelerden arınarak doğru bir imana ulaşmak; Câhiliye döneminde olduğu gibi günümüzde de sıkça görülen her türlü fâni ve sıradan varlıklara kul olma seviyesizliğinden kendimizi koruyup yalnız Allah'a kul olma ve yalnız O'nun yardımına güvenme onurunu kazanmak (Fatiha 1/5); kalbimizi ve zihnimizi Hakk'ın rızâsına aykırı, insanın ruhunu kirletici duygu ve düşüncelerden temizlemek; insanın hayatını lekeleyen, Allah ve insanlar katında itibarını düşüren her türlü kötü ve çirkin işlerden uzak durmak; evrenin düzeni ve işleyişi gibi insanlar arası ilişkilerin de Allah'ın yasaları uyarınca gerçekleştiğini anlayarak toplumsal, millî ve milletlerarası ilişkilerde başarının, bu yasalara uygun şekilde hazırlıklı ve birikimli olmaya bağlı bulunduğunu anlamak; varlık ve olayların anlamlarını ve hikmetlerini kavrayarak buradan din ve dünya hayatımız için hayırlı sonuçlar elde etmek; kalbimizi güzel duygu ve düşüncelerle, hayatımızı iyi ve yararlı davranışlarla donatmak; bütün bunlar, Allah'ın bizi biyolojik bakımdan büyük ölçüde müşterek olduğumuz öteki canlılardan onun sayesinde ayrı ve seçkin kıldığı aklımızı ve diğer bilgi araçlarımızı doğru kullanmamıza bağlıdır.

Bu sebepledir ki, âyette söz konusu yeteneklerini doğru kullanmayanlar hayvan sürülerine benzetilmiş, hatta onlardan daha şaşkın, daha akılsız oldukları bildirilmiştir. Zira hayvanların da duyu araçları olmakla birlikte duyu verilerini kullanarak bunlardan bilgi üretme, hükümler çıkarma, bilinenlerden yola çıkarak bilinmeyenlere ulaşma gibi aklî ve zihinsel faaliyetler gösterme ve sonuçta zihnini doğru bilgi ve inançlarla ve hayatını güzel davranışlarla süsleme imkânları bulunmamaktadır. Böyle bir imkâna sahip olarak yaratıldıkları halde, bu imkânı doğru ve yerinde kullanmayan insanlar âyette hayvanlardan daha akılsız olarak nitelenmiştir. Eğer insanın dinî hayatını ve değerler dünyasını İlgilendiren görüş, düşünce ve inancı, ahlâkı, tutum ve davranışları hayvanlarla ortak yanını oluşturan aşağı duygu ve tutkularının tesiriyle yön değiştirmeye başlamışsa artık bu insan aklının kontrolünden çıkmış, güdülerinin hâkimiyetine girmiştir; böyle bir insan artık fiilen diğer canlılardan daha aşağı bir duruma düşmüş, gerçek mutluluk ve kurtuluş sebeplerinden uzaklaşarak gaflet ve dalâlete sapmış demektir. Kur'ân-ı Kerîm'in çeşitli vesilelerle bize bildirdiğine göre yüce Allah, böyle bir durumdan korunmaları için insanlara inanç ve amel dünyasını belirlemek üzere başlıca iki imkân vermiştir:

Akıl ve vahiy. Râgıb el-İsfahânî'nin (ö. 502/1108) şu ifadeleri bu konudaki İslâmî yaklaşımın bir özeti sayılabilir: "Aziz ve celîl olan Allah'ın kullarına gönderdiği iki elçisi vardır. Biri içimizdeki elçidir ki bu akıldır, diğeri de dışımızdaki elçi yani peygamberdir. Hiç kimse, içindeki elçiden yararlanma işini öne almadıkça dışındaki elçiden yararlanamaz. Şu halde akıl, peygamberin öğretisinin doğruluğunu öğretir... Sonuç olarak akıl yönetici, din yol göstericidir. Akıl olmazsa din varlığını koruyamaz, din olmayınca da akıl yolunu şaşırır. Yüce Allah'ın buyurduğu gibi (Nur 24/35.) ikisinin birleşmesi ışık üstüne ışıktır". (ez-Zeria ilâ mekârimi'ş-şerîa, s. 207.) Böylece insanı hayvandan ayıran en büyük özellik akıl olduğu için âyetin metninde insanı hayvanlarla karşılaştıran ifadede geçen ve edal (daha sapık, daha şaşkın) kelimesini "daha akılsız" diye çevirmeyi uygun bulduk. (bk. Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: II/493-495.)

İlave bilgi için tıklayınız: İnsanların ve cinlerin cehennemi dolduracağı bildiriliyor; bu neden gereklidir?

8 İbn-i Sina ve Farabi'nin "sudur nazariyesi"nin İslam'a aykırı olduğu söyleniyor. Bu görüşün nasıl olduğunu açıklar mısınız?

Sudur nazariyesine göre kainat, İlâhı Varlık'tan tedricî olarak genişleme ve yayılma (Extantion) yoluyla meydana gelmiştir. Bu nazariyenin temeli büyük ölçüde Platinos'un düşüncesine dayanır. Plotinos'a göre her şey (kâniat) kendisine "varlık" sözünün bile bir sınırlama getireceği; kuvve ve fiil halinin de üstünde olan, diğer bir ifade ile varlık sözünün ifade ettiği manayı dahı aşkın olan ilk ilke'den sudür etmiştir. O, ilk ilke'nin "tek"liği üzerinde titizlikle durur. Her şeyin ilk İlke'den suduru (tasması çıkması), her şey ancak O'nunla var olur anlamına gelir. Plotinos'un ilk ilke'sine Farâbı ve İbn Sina Zorunlu Varlık (Vacibu'l-Vücûd) derler. Bu aynı zamanda düşünür ilkedir. O'nun düşünmesi varlığın nedenidir.

İlk Akıldan da, Zorunlu Varlığı düşünmesi sonucu İkinci Akıl; kendisinin Zorunlu Varlığa nazaran zorunlu oluşunu düşünmesinden birinci göğün (felek) Nefsi; kendi özüne göre kendisinin mümkün (olurlu) oluşunu düşünmesinden de birinci göğün cismi meydana gelir. Bu tedrici oluş Faal Akıl ve Yer küresine kadar devam eder (bk. İbn Sina, En-Nefsü'l-Beşeriyye, s.36, Beyrut 1986; Farabî, es-Siyasetü'l-Medeniyye, s.48, Beyrut 1911; İbn Sinâ, Necât, s.288, Beyrut, 1985; Abdurrahman Bedevî, Eflûtın (Plotinos) İnde'l-Arab, s.134-39; Kuveyt 1977; İsmail Fennî, lügatçe-i Felsefe, s.26-17, İst. 1341).

Gazzâlî sudur nazariyesini, sünni kelamcıların yoktan yaratma düşüncesine ters düştüğü ve sudür sürecinin zorunlu olduğu gerekçesiyle; bu yüzden de Allah'ın "Mürîd" oluşu ile çeliştiği için eleştirir. Meşhur "Tehafütü'l-Felâsife" adlı eserinde bu konuyu genişçe ele alır. Hatta bu nazariyenin mantıkı sonucunun Allah'ın her şeyi bildiği hakikatine ters düşeceğini söyler.

Sudur nazariyesi İbn-i Sina tarafından sistematize edilen bir nazariye idi. Allah’ın kendi zatını bilmesiyle İlk Aklı yarattığını ve İlk Aklın kendini bilmesiyle İkinci Aklı yarattığı böylece yaratmanın devam edip gittiği düşüncesine dayanıyordu. Yani bu nazariyede yaratma konusunda Allah’la varlıklar arasına çeşitli vasıtalar ikame ediliyordu. El-Kindi ve Farabi de aynı görüşü savunuyorlardı. Gazâlî katıksız bir tevhidci olarak bu düşünceyi kabul edemezdi. Dolayısıyla bu sudûrcu dünya-görüşündeki zımnî determinizme Gazâli şiddetli bir şekilde hücuma geçmiş ve bu düşünceyi geniş ölçüde bertaraf etmiştir.

Gazâlî, bu teoriyi indî akıl yürütme üzerine kurulmuş boş bir spekülasyon, güvenilmez bir tahmin ve karanlık üzerine karanlık bir düşünce olarak değerlendirir. Eğer birisi kalkıp da ona rüyada gördüğünü söylese, herkes onun bir ruh hastası olduğuna hükmedeceğini ileri sürer. Hatta O’na göre bu nazariye deli bir insanı bile tatmin etmekten uzak bir nazariyedir.

Gazâlî’nin sudurcu yaklaşımı eleştirisi,
Felâsifenin bir yandan çokluğu ve kainâttaki düzeni açıklayamamaları, öte yandan da Allah’ın mutlak birliğini korumada başarılı olamamaları yönündendir. Felasife Allah’ın teklik ve birliğini zedelemeden varlıkların (kesret) yaratılması olayını akli bir şekilde anlatmanın yollarını ararlar. Tüm varlıkların direkt olarak Allah tarafından yaratılmış olduğu kabul edilirse, kesretin birden nasıl çıkabileceği problemiyle karşılaşırlar. Sonunda nazariyelerini “Bir’den Yalnızca Bir Çıkar” şeklinde formüle ederek Allah’tan sadece İlk Aklın sudur ettiğini, geri kalan varlıklar sırasıyla diğer akıllardan çıktığını formüle ederek kendilerine göre problemden kurtulurlar. Onlara göre Allah mutlak basit ve tek olduğundan kendisinde kesret söz konusu olamaz. Ancak Allah’ın ilk ma’lülü olan İlk Akıl’da kesret söz konusudur, dolayısıyla ondan çokluğun suduru mümkündür.

Gazâlî yaratma konusunda Kur’an’ın anlattığına fazla bir şey ilave etmeden bunu aynen kabul edip kendisi ayrı bir yaratma nazariyesi geliştirmeyerek, sadece Felâsifenin nazariyesinin Allah’ın birliğine değil, tersine çokluğuna yol açtığı, hatta Allah’ı anlamsız ve içi boş bir varlık konumuna indirdiği düşüncesiyle Felâsifenin sudur nazariyesini eleştirir. Gazâlî ilk olarak bu formülün mantıki geçerliliğini analiz eder. Gazâlî bu konuda şöyle bir mantık örgüsü kullanır: Felâsifenin yaklaşımının temel mantığına göre İlk Akıl çokluğun kendisinden sudur edebileceği niteliktedir, oysa Gazâlî’ye göre bu nazariyenin mantıksal uzantısı İlk Aklın da çokluktan uzak olması, dolayısıyla çokluğun ondan çıkmasının mümkün olmamasıdır. Aynı şekilde yine aynı nazariyenin mantıkı sonuçlarına göre Hakiki Tek olan Allah’da teklik değil çokluğun varlığı söz konusu olabilir. Bu son derece derin ve rafine bir zihin gerektiren konuyu Gazâlî en ince ayrıntısına kadar inceler.

Felasife İlk Akıl’da çokluk ifade eden niteliklerden birinin onun varlığının mümkün varlık olmasını gösterir. Gazâlî bunu eleştirerek şu soruyu sorar: Onun vücudunun mümkün olması varlığının aynı mıdır, gayrı mıdır? Eğer varlığının aynı ise ondan çokluk meydan gelmez. Çünkü bu durumda sadece İlk Aklın varlığı söz konusu olmakta, dolayısıyla O da hakiki tek olmaktadır. Böylece Hakiki Tek olan Allah’tan çokluk çıkmayacağı gibi (felasifenin tezi) İlk Akıl’dan da çokluk çıkamaz. Eğer İlk Aklın vücudunun mümkün olması varlığının gayri ise bu durumda bu yaklaşım Felasifenin “İlk mebde’de çokluk vardır, çünkü o mevcuttur ve aynı zamanda vücûdu vaciptir, vücudun vacip olması, vücudun kendi zatının gayrı olmasını gerektirir” teziyle çelişki içinde olacağını hatırlatır. Eğer vücudun vacip olmasının anlamı sadece varlık olduğu iddia edilirse bu defa da Gazalî, vücudun mümkün olmasının anlamı da varlıktan başka bir şey değildir diyerek cevap verir. Bu yaklaşıma göre Allah’la İlk Akıl arasında bu yönden fazla bir fark kalmadığını, dolayısıyla bu teorinin ya Allah’ı İlk Akıl düzeyine indirmekte, ya da İlk Aklı Allah düzeyine çıkarmakta olduğunu, her iki durumun da kabul edilemez bir yaklaşım olduğunu vurgular.

Gazâlî sudur nazariyesinin kendi içsel tutarsızlığını başka bir noktada da sergiler. Hatırlanacağı gibi Felâsife “akletme” olayına son derece önemli bir fonksiyon yüklemekte idiler. Allah kendi zatını akletmesiyle İlk Aklı yaratmıştı, İlk Aklın kendini ve Allah’ı akletmesiyle de İkinci Akılı yaratmıştı. Gazâlî “akletme” konusunu analiz masasına yatırır ve ilginç bir soru sorarak olayı zihinlere yaklaştırmaya çalışır: “Allah’ın kendini akletmesi varlığını ve kendi nefsini akletmesinin aynı mıdır, gayrı mıdır?” diye sorar. Eğer aynı ise, zatında çokluk yoktur, sadece zâtının ifâdesinde (çokluk) vardır. Eğer ğayrı ise, bu takdirde Evvel’in kendisinde çokluk vardır, çünkü o, hem zatını akleder, hem de zatının gayrini akleder. Eğer bu çokluk ise o çokluk Evvel’de de mevcûddur. Dolayısıyla ondan birbirinden farklı olan şeyler çıkabilir. Eğer bu tür çoklukla onun vahdaniyeti ondan kalkıyorsa, biz her yönden vahdaniyet tezini bırakalım” diyerek sonuçlandırır.

İbn-i Sina’nın katılmadığı fakat diğer Felâsife mensuplarının ısrarla savundukları “Allah’ın ancak zâtını akleder, Onun zâtını akletmesi zâtının aynıdır, dolayısıyla akıl, âkıl (akleden) ve ma’kûl (aklolunan ) birdir ve o bunun gayrini akletmez,” tezine karşı ise Gazâlî sertleşerek bu yaklaşımın Allah hakkında aklın ve izanın kabul etmiyeceği bir yaklaşım olduğunu, çünkü bu tezin kabul edilmesi durumunda Allah’ı yaratıkların da gerisine itmeyi de peşinen kabul etmemiz gerekeceğini söyler.

Çünkü bu teze göre Allah’tan sadır olan İlk Akıl’dan felekin nefsi ve cirmi sâdır olur ve O, nefsini, her üç ma’lûlünü, illetini ve mebdeini akleder. Dolayısıyla ma’lül (İlk Akıl), illet (Allah)’ten şu bakımdan daha üstün olur. İlletten ancak bir şey sadır olmuştur, halbuki ma’lülden üç şey sâdir olmuştur. Evvel ancak kendi nefsini akletmiştir, malûl ise hem kendi nefsini akletmiş, hem ilk Mebae’in nefsini akletmiş, hem de ma’lûllerin nefsini akletmiştir. Allah Teâlâ hakkındaki sözünün bu dereceye râcî olduğuna kanaat getirenler, O’nu bütün varlıklardan daha aşağıya düşürmüş olurlar. Çünkü varlıklar hem kendi nefislerini, hem de gayrını aklederler. Hem kendi nefsini, hem de gayrını akleden (şey); mertebe bakımından O’ndan daha üstün olur. Çünkü Allah (felasifenin yaklaşımına göre) sadece kendi nefsini akleder.”

Gazâlî bu açılardan da Felâsifenin görüşü tutarsız olduğunu, Allah’ı tazim edelim düşüncesiyle Allah’ı varlıklardan da geri bir konuma ittiklerini iddia eder.

“Onların ta’zim konusunda derine dalmaları son haddine varmış ve netîcede azâmet anlamını ifade eden her şeyi ortadan kaldıracak noktaya ulaşmıştır. Böylece Allah Teâla’nın durumunu, âlemde cereyan eden şeylerden haberi olmayan bir ölü durumuna getirmişlerdir...”

Yine Gazâlî haklı olarak şu eleştirel soruyu yöneltir: Tüm varlıklar bütün çokluklarına rağmen ilk malulden sadır olamaz mı? İlk malulden neden sadece Felek-i Aksa’nın kendisi ve cirmi sadır olmuş olsun. Aksine bütün felek ve insani ruhların, tüm yeryüzü ve semavi cisimlerin ilk malulden sadır olmalarına ne engel vardır?

Öte yandan filozoflara göre her madde en azından suret ve maddeden müteşekkildir. Mürekkep (bileşik) bir şey (bir cisim gibi) daha sonra nasıl varlığa çıkacaktır? Onun yalnızca bir tek sebebi mi vardır? Cevap şâyet olumluysa, birden yalnızca bir çıktığı iddiası batıl ve geçersiz hale gelir. Öte yandan eğer mürekkeb bir cisimin mürekkep bir sebebi varsa, bu durumda aynı soru bu defa bu sebebin durumu için tekrarlanacak ve bu bileşiğin zorunlu olarak basitle karşılaşacağı bir noktaya ulaşılıncaya kadar devam edecektir. Mürekkep etki (sonuç) ve tek sebep arasındaki bu temas nerede meydana gelirse gelsin, birden yalnız birin çıkacağı prensibini yanlışlayacaktır.

Kâinattaki tüm mevcudât, bileşim ile niteleniyorsa ve yalnızca Allah’ın hakiki basitlik ya da birliğe sahip olduğu söylenebilir, çünkü yalnızca O’nda mâhiyet ve varoluş tamamen aynî (birleşmiş)dir. Bu bizi, zorunlu olarak şu düşünceye gütürür: “Birden yalnız bir çıkar.” prensibi ya Kâinatta görülmekte olan terkip ve çokluğu ya da Allah’ın bir birliğe sahip olduğu gerçeğini açıklayamaz.

Eğer filozofların kendisiyle ilk aklın karakterize edildiği üçlünün olduğu gibi kabul edilmesi gerekiyorsa (ki bu gerçekte yapılamaz), o kendisinden türetmek istedikleri bütün diğer şeyleri açıklamaktan aciz kalacaktır. Onlara göre ilk aklın mahiyetinin yalnızca bir yönünden çıkan en üst feleğin maddesi (cismi) kesinlikle tabiaten basit olmayıp, mürekkep (bileşik) demektir ve bu üç şekilde olur.

Birincisi, yukarıda ifade edildiği gibi suret ve maddeden müteşekkildir. Gerçekte filozofların kendi kabullerine göre ise tüm cisimler böyledir. Suret ve maddenin tüm cisimlerde daima beraberce varolduğu doğrudur, fakat onlar birbirinden öylesine farklıdırlar ki, biri öbürünün sebebi olamaz. Şu halde en üst feleğin cisminin suret ve maddesi var olabilmek için bir değil iki prensibi gerektirir. İlk aklın üç-katlı karakterinin üniteryan yönü bunu açıklayamaz.

İkinci olarak, bu feleğin cismi muayyen bir büyüklüğe sahiptir. Onun sahip olduğu muayyen büyüklük, kendi varoluşunun yalın olgusuna eklenmiş bir şeydir. O kesinlikle farklı bir büyüklükte olduğundan daha büyük veya daha küçük olarak vücuda gelemezdi. Bu durumda, feleğin cisminin varoluşunu gerektiren şeyin üstünde ve ötesinde, bu muayyen büyüklüğün kabul edilmesini açıklamak için ilave bir sebep olması gerekecektir.

Üçüncü olarak, en üst felekte sabit kutuplar şeklinde iki nokta tespit edilmiştir. Bu olgu, filozoflar tarafından Aristo astronomisine uygun olarak kabul edilmişti. Şimdi, ya en üst feleğin tüm kısımları birbirine benzerdir ki, bu durumda iki noktanın niçin diğerlerine tercihen kutup olarak seçilmesi gerektiğini açıklamak imkansız olacaktır; ya da onlar farklıdırlar yani bazıları diğerlerinin sahip olmadıkları niteliklere sahiptir. Buna göre bize ilk akılda başka bir yön daha gereklidir ki, o, farklılıkları, kutup olarak iki noktanın seçilmesini haklı çıkartacak en üst feleğin çeşitli kısımlarındaki farklılıklara sebep olsun.

Yukarıda ifade edilmiş olan bakış açısından, en üst feleğin cisminin ilk aklın mahiyetinin yalnızca bir yönünden sudûr etmiş olduğunu savunmak filozoflar adına tam bir “cehalet”tir. Ya bir’den bir çıkar şeklindeki prensip doğrudur, ki bu durumda ilk akıl sadece üçlü değil, çokluk (kesret) olarak açıklanmadan kalmaktadır, ya da bu prensip hiçbir anlamı olmayan boş bir formüldür ve bu durumda “bir’den çok’un çıkabileceği” mümkün hale gelir. Bu son durumda âlemin sonsuzluğu ve çeşitliliği doğrudan doğruya Allah’ın birliğinden türetilebilir ve O’nunla âlem arasında Sudûriyyeci bir merdiven kurmaya ihtiyaç yoktur.

Birden yalnız bir çıktığı formülü geçersiz bir formül olmakla kalmaz, hatta, Gazâli’ye göre, sudûr doktrininin delil zinciri olan Allah’ın birliği kavramına da büyük zarar verir ve böylece baştan benimsediklerı asıl amacı hükümsüz kılar.

Gazâli şu kanaattedir: “İlk Prensip kâdir-i mutlak ve irade sahibi bir faildir; O dilediğini yapar ve arzu ettiğini emreder ve birbirine benzeyen veya benzemeyen şeyleri yaratır; [şu halde] O ne zaman ve hangi tarzda dilemektedir? Böyle bir akidenin imkansızlığı ne bedihî bir hakikattır, ne de istidlalî bir bilginin konusudur."

Gazâli açıkça ve haklı olarak itiraf eder ki, Allah’ın âlemle münasebeti problemi son tahlilde daima insan idrakini aşan bir problemdir. Âlemin Allah’ın iradesiyle nasıl yaratıldığına dair bir araştırma, ona göre “boş ve faydasız bir çaba” dır. Allah’ın yaratıcı faaliyetinin nasıl çalıştığı dört başı mamur bir şekilde açıklanamaz ve bu açıklanamazlık kaçınılmaz bir şeydir; doğrusu eğer açıklanabilmiş olsaydı, o “yaratıcı” olmayacaktı. Bu faaliyetin çeşitli türlerine getirilen açıklamalar tecrübelerden yola çıkarak onların aralarında bir bağlantı veya benzerlik kurar; oysa Allah’ın yaratıcılığı bir faaliyettir ki, onun sayesinde tecrübe edenler ve onlarca tecrübe edilen şey meydana gelir. İnsan idrakinin kendisi bu fiilden yaratılmışsa, Allah’ın yaratma fiilinin mahiyetini nasıl kavrayabilir?

(bk: İmam-ı Gazâlî, Tehafüt el-Felâsife, ç. Bekir Karlığa, Çağrı Yayınları, 1981; Bünyamin Duran, İslam Tarihinin Konjonktürel Değişimi, Nesil, İstanbul,1997.)

9 Dinimiz İslam'da "gece" kavramı ne ifade etmektedir?

"Leyl" kelimesi Arap dilinde şu anlama gelmektedir: “Gündüzün hemen ardı. Başlangıcı güneşin batmasıdır.” (İbn Manzur, Lisanu’l-Arab, l-y-l mad., 11/607) Türkçe’deki gece kelimesi de aynı anlamdadır. Ancak halk dilinde gece denilince daha çok karanlığın iyice bastırdığı zamanlar anlaşılır. Akşam kelimesi ise güneşin batmasından sonraki zaman anlamındadır.

Buna göre, “Leyl” (gece) kelimesi güneşin batması ile, sabahleyin fecr-i sadık denilen ikinci fecrin doğuşuna geçen zamanı ifade eder  Geri kalan müddette de nehar (gündüz) denir. Kur 'an-ı Kerim'de gündüz (nehar) 57, gece (leyl) 92 kere zikredilir. Gece müddeti, yıllık olarak ele alınınca günün tam yarısı eder.  Bu nedenle azami ölçüde değerlendirilmelidir

Gündüz, imsak ile başlayan, akşam ezanına kadar olan zamandır. Oruç da bu vakitte tutulur. Gece ise, akşam ezanından imsak vaktine kadar olan zaman dilimidir.

Nitekim, “... orucu geceye kadar tamamlayın.” (Bakara, 2/187) mealindeki ayette, iftar vakti olan akşam namazı vaktinin girmesi, “leyl” olarak ifade buyurulmuştur.

Buhari’de Ömer b. Hattab (ra)’dan rivayet edilen bir hadis-i şerif şöyledir: Allah’ın Resulü buyurdular ki:

“Gece bu taraftan geldiği, gündüz şu taraftan gittiği ve güneşin battığı zaman, oruçlu kimse iftar eder.” (Buhari, Savm, 43)

Ayet ve hadiste açık bir şekilde görüldüğü gibi gece / leyl, güneşin battığı zamandan itibaren başlatmaktadır.

Bir tam gün, gece ve gündüzüyle beraber gündür. Her gece, o geceyi takip eden gündüze aittir. Bu nedenle tam gün, akşamdan başlayıp takip eden gündüzün akşamına kadar devam eder. Örneğin cuma gecesi, perşembeyi cumaya bağlayan gecedir.  Aynı şekilde arefe gecesi de, sabahı arefe olan gecedir.  Sabahı bayram olan gece de bayram gecesidir.  Bu ölçüye göre diğer mübarek geceler belirlenir.

“Gece” kavramı İslam'ın çok önem verdiği kavramlardan biridir. Kısaca söylemek gerekirse: Günü yaratan da Allah'tır, geceyi yaratan da. Yüce Kitabı'nda bir sureye "Leyl-gece" adını vererek bu zaman dilimine dikkatimizi çeken de Allah'tır. Kadr suresinde, Kadir Gecesi'nin bin aydan daha hayırlı olduğu bildirilirken, Kur'ân'ın bu gecede indirildiği haber verilir.

Ayrıca Yüce Allah Duhan suresinde bir geceyi "mübarek" olarak tanımlar. Tefsirlerimizde de bu gecenin Berat Gecesi olduğu yorumu yapılır. Peygamberimiz (asm)'in Berat Gecesi'nde uyanık kaldığı, kendi ailesini de uyandırdığı, birlikte ibadet ettiği anlatılır. Miraç Gecesi'ni "İsrâ" olarak isimlendiren Kur'ân, bu gecenin önemini ve değerini dile getirir.

Diğer iki gece olan Mevlid, Regaib geceleri ise doğrudan Peygamberimiz (asm)''in dünyaya teşrifiyle alakalıdır ki, O'nun anılması, bu âleme gelişinin kutlanması ve bir bayram havası yaşanmasıdır.

Bir de Kur'ân'da "Ve leyâlin aşrin" ifadesi geçer ki, tefsir kitaplarımızda bu "On Gece" Muharrem ayı ve hac mevsimi olan Zilhicce ayının ilk on gecesi olarak belirtilir. Yine bu gecelerin içinde Arafat ve bayram geceleri vardır ki, bizzat Peygamberimiz (asm) tarafından oruç ve ibadetle geçirilmesi tavsiye edilir.

Bu kısa tanım ve hatırlatmanın yanında, Kur'ân "gece" kavramına çok anlamlar yükler ve gecenin değerlendirilmesini teşvik eder. Gece, "ve'l-leyli" diye Kur'ân'ın üzerine yemin ettiği bir zaman dilimidir. Gece, Allah'ın varlık ve birlik delili olan bir "âyet"tir. Gece ve gündüz O'nun emrinde bulunan bir "rahmet"tir. Geceyi gündüze, gündüzü geceye çeviren O'dur.

Geceyi karartan, gündüzü parlatan O'nun kudretidir. Gece, uyanıp ibadet edilmesi gereken bir "kıyam" dilimidir. Gecenin bir vaktinde ibadet etmek, namaz kılmak, secde etmek, uzun uzadıya tespih çekmek ve dua okumak, gece yarıları kalkıp yalvarmak, yakarmak, niyazda bulunmak, özellikle teheccüd namazı kılmak bir Kur'ân tespitidir ve mü'min olmanın bir işaretidir. Gece hayatı, hayatın anlamını anlayanlar için hayatî fırsatlardır, kabir karanlığını aydınlatacak vesilelerdir.

Rabbine en yakın kul olan Peygamberimiz (asm)'in gece ibadetinin adı "ihyâü'l-leyl"dir, yani gecenin canlandırılmasıdır. Yine Kur'ân'ın ifade ettiği gibi, gecenin değerini bilmeyenler, geceyi Yaratan'ı tanımayanlar, O'na isyan edip zulme sapan kavimler hep geceleri helak olmuşlar, izleri ve tozları geceleyin kaybolmuş, bu anlamda gece onlardan intikam almıştır. Bu açıdan geceleri "ihya" etmek gerekir ki, başımıza belalar yağmasın.

İlave bilgi için tıklayınız:

Gece vaktinin en hayırlı saati seher vakti midir? Bu vakit tam olarak ne zamandır?

10 Kenzu'l Ummal isimli eser hakkında bilgi verir misiniz ve bu kitabı nerede bulabilirim?

Kenzu’l-Ummal, Suyutî’nin Cemu’l-Cevami ve Camiu’s-Sağir’inin belli bir düzene (ala’l-ebvaba) göre yeniden tasnif edilen ve bazı ilaveler de yapılarak hazırlanan bir derlemedir. Alimler tarafından kullanılan bir kaynaktır. Bazı zayıf rivayetler çermektedir.

Bizzat hadis ilmiyle iştigal etmeyenlerin ciltler dolusu böyle bir kaynağı almasına gerek olmadığını, bunun yerine Kütüb-ü Sitte ile meşgul olmanın daha faydalı olduğunu, düşünüyoruz. Nitekim, bu eser bizzat müellif Alaaddin Ali el-Muttakî tarafından yaklaşık üçte biri kadar -özellikle de mükerrer hadisler atılarak- “Muntahabu Kenzu’l-Ummal” adıyla kısaltmıştır.

Kenzu'l-Ummal’ın şu anda nerede satıldığını bilemiyoruz. Dini-Arapça kitapları satan yerlere bakılabilir.

11 İlim nasıl elde edilir? Okuduklarımızı nasıl aklımızda tutabiliriz?

Hangi ilimler öğrenilmeli ve ilim öğrenirken nelere dikkat etmek gerekir?

İman esaslarını, İslamiyet'in temel kaidelerini ve Müslümanın dinini ve dünyasını ilgilendiren konuları öğrenmesi gerekir.

İlim denilince akla gelen ilk şey Allah'a ve iman esaslarına dair olan ilimlerdir. Bu nedenle İmamı Azam iman esaslarını anlattığı kitabına “En büyük fıkıh” demiştir.

Bir Müslümanın iyi bir niyetle yaptığı çalışmalar da ibadet hükmüne geçer. Nasılki bir maya, süte girince tamamını yoğurda çevirir. İman ve ibadet mayasını, çalıştığı ve okuduğu işin içine atan birisi de, o işini ve çalışmasını ibadete çevirebilir. Bundan dolayı iyi niyet, iman ve ibadetle geçirilmiş bir ömürdeki bütün çalışmalar ibadet olarak sayılabilir.

“Her çekirdek bir ağaçtır.” sözü doğrudur. Ancak her çekirdek bir ağacın proğramını taşıdığı halde şartlarına uyarak ekilmezse ağaç olamaz. Bunun gibi her ilimde insanı Allaha götüren ve günahlarının silinmesine sebep olan bir sır vardır. Ancak çekirdek gibi olan bu sırrın açılması içn de bazı şartlar lazımdır. İman, ibadet, niyet ve haramlardan sakınma gibi şartları yerine getiren onu ağaç gibi açacaktır. Geçmiş günahlarının silinmesine vesile olacaktır. Yoksa çekirdek olarak kalacak ve neticeye ulaşamayacaktır. Hatta hayatını yanlış yerde harcadığı için aynı zamanda sorumlu da olacaktır.

Bir avizeye değer veren onun elektiriğidir. Elektiriği olmayan altın bir avize sizi karanlıktan kurtaramaz. Bunun gibi çalışmalarımız ve insanlığa olan faydalarımız bir avizedir. Onu aydınlatan ve nurlandıran ise iman ve ibadettir. Bu nedenle imanı olmayan insanların çlışması ibadet değildir. Faydasını sadece dünyada görürler.

İlim öğrenmek farzdır. Kur’ân bir çok âyetinde bize ilmi, öğrenmeyi (1), okumayı, düşünmeyi, akıl erdirmeyi, tefekkür etmeyi, öğrendiklerimizi yaşamayı (2), öğrendiklerimizi öğretmeyi (3) teşvik eder, tavsiye eder, emreder.

Hiç şüphesiz ilmin başı Allah’ı bilmektir. Peygamber Efendimiz’e (asm) soruldu ki:

“Yâ Resulallah! En efdal amel hangisidir?” Resul-i Ekrem (asm):

“Allah’ı bilmektir!” buyurdu. Denildi ki:

“Hangi bilgiyi kast ediyorsunuz?” Peygamber Efendimiz (asm):

“Allah’ı noksan sıfatlardan münezzeh, kemâl sıfatlarla muttasıf olarak bilmeyi kast ediyorum!” buyurdu. Bu defa soruldu ki:

“Biz amelden soruyoruz; siz ilimden cevap veriyorsunuz!” Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm):

“Allah’ı bilerek yapılan az amel fayda verir. Fakat Allah bilinmeden yapılan çok amel fayda sağlamaz.” buyurdu. (4)

“Allah’a îmânı” ön plâna alan ilim meclislerinde bulunmanın hiç şüphesiz âdâp ve erkânı, usûl ve esâsları vardır. Bunlara riâyet edildiği ölçüde, istifâde ve tefeyyüz hissesi ziyâdeleşir. Bunların başında; karşılıklı sevgi, saygı, şefkat, nezâket, ilgi, güler yüz, tevâzû, ihlâs ve uhuvvet gelir. Bunlara riâyet şarttır. Hattâ bunlardan birinin veya bir kısmının eksikliği, istifâdenin eksikliği ile eş değerdir.

Meselâ, meclis içinde ulu orta yapılan bir tenkit, hem sahibinin, hem muhatabının, hem de bütün fertlerin moral değerlerine zarar verir, ıztırap verir, rahatsız eder, ta’cîz eder, feyzi kaçırır, zevki kaçırır, huzuru bozar; sevgiyi, saygıyı, şefkati ve nezâketi alt üst eder.

Bedîüzzaman Hazretlerinin beyan ettiği dört ihlâs düsturu ehem ve elzemdir. Bu düsturlar hem dâire içi ihlâs ve uhuvvetin muhafazası, hem hizmette muvaffâkiyet ve verimliliğin artması, hem Allah’ın rızâsını tahsil, hem de îmân ilminden alabileceğimiz feyiz ve bereketi almamız için birer altın prensip hüviyetindedir. Bu düsturları kısaca hatırlamamız gerekirse:

1. Amelimizde tek hedefimiz Allah’ın rızâsını kazanmak olmalıdır. Eğer O râzı ise, bütün dünya küsse de ehemmiyet verilmemelidir. Ateşe atılmak üzereyken, kendisine yardım etmek için gelen meleğe Hazret-i İbrâhim’in (asm), “Eğer Rabb’im râzı ise, bu bana yeter! Bana Allah yeter! O benim Vekîl’imdir!” beyanındaki ihlâs, sadâkat ve bağlılığı hatırlamamız sanırım bu makamda kifâyet eder.

2. Kur’ân hizmeti esnasında, bu hizmeti yürüten kardeşlerimizi tenkit etmemek, onların üstünde fazîletimizi “satarcasına” gıpta damarını tahrik etmemek ihlâs için önemli bir düsturdur. Bunu sağlamak için; îmân ilmini öğrenmek üzere gelen herkese kucağımızı ve gönlümüzü açmak, tevâzû noktasında âdetâ bir “toprak” kesilmek, Kur’ân’ın; Ashâb-ı Kirâmın (ra) ve Müslümanların sıfatı olarak saydığı ve övdüğü, “kendi aralarında merhametli.” (5) veya, “Mü’minlere karşı alçak gönüllü” (6) olma vasfını tam yaşamak veya yaşama gayreti içinde olmak lâzımdır.

3. Bütün kuvvetimizi ihlâsta ve hakta bilmeliyiz.

4. Kardeşlerimizin meziyetlerini ve fazîletlerini kendimizde bilmeli ve onların şerefleriyle şükrederek iftihâr etmeliyiz.(7)

Bu düsturların dışında şekil ve biçim ile ilgili de bir takım düsturlar sıralanabilir hiç şüphesiz. Ama şekil ve biçim genellikle örfe, görgüye, âdetlere, geleneklere ve mahallî değerlere bırakılmıştır. Meselâ ayak ayak üstüne atmak bizim toplumumuzda ilim meclisinde veya bir büyüğün yanında tasvip gören ve görgü ile izah edilebilen bir davranış değildir. Fakat bunun için gönül kırılmamalı, o âdâbın kazanılması zamana bırakılmalıdır.

Unutkanlığın pek çok nedeni olabilir. Bazılarını kısaca söyleyelim:

1. Harama bakmak.

2. Haramla beslenmek.

3. Zihni çok yoracak olan gereksiz şeylerle doldurmak. Televizyon, bilgisayar gibi.

4. Fazla cinsel ilşkiye girmek. Özellikle kendi kendine tatmin olmak.

5. Zihnin sürekli çalışmasını engelleyecek kadar boş durmaktan sakınması gerekir.

Ayrıca:

1. Sürekli tekrar etmesi,

2. Elde ettiği ilmi hayata geçirmesi ve onu yaşaması,

3. Uygun ortamlarda anlatması,

4. Faydasız ilimden de sakınmak gerekir.

Dipnotlar:

(1) Zümer Sûresi, 39/9;
(2) Fâtır Sûresi, 35/28;
(3) Bakara Sûresi, 2/283
4) Gazâlî, İhyâ, 1/23;.
(5) Fetih Sûresi, 48/29;
(6) Mâide Sûresi, 5/54;
(7) Lem’alar, s. 166

İlave bilgi için tıklayınız:

Peygamber Efendimizin, "Faydasız ilimden Allah'a sığınırım." buyurduğu faydasız ilim nedir?..

İlimle bilim arasındaki fark nedir? Neden fenden bahsederken bilim, dinden bahsederken ilim diyoruz?

12 "Âlimin mürekkebi, şehidin kanından ağır gelecek." Burada hangi âlim söz konusu?

"Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi ile şehitlerin kanı tartılır, âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından ağır gelir." (Suyûti, el Câmiu’s Sağir, nr 10026; İbn Abdilberr, Câmiu Beyâni’l- İlm, nr. 139)

İlmin şerefi, Allah’ı tanıtma göreviyle paralel artar veya eksilir. Tefsir, hadis, fıkıh gibi doğrudan Allah’ın marifetini, hoşnutluğunu, emir ve yasaklarını ders veren ilimlerin bir önceliği olsa gerektir.

Bununla beraber, fizik, kimya, astronomi, tıp bilimleri de insanı Allah’a götüren, ona karşı hayranlığı, sevgi ve saygıyı artıran malzemelerle doludur. Bu sebeple, hangi alim olursa olsun, ilmini Allah’ın hoşnut olduğu bir dairede kullanıyorsa, bu hadisin müjdesine dahildir.

Bu hadis-i şerif, ilmin ve alimin değerine işaret eden pek çok nebevi haberden biridir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz bu hadis-i şerifte alimlik mertebesini, son derece yüksek bir manevi mertebe olan şehitlikle mukayese buyurmakta, âlimin üstünlüğünü açıklamaktadır.

Ayet-i Kerimelerden ve hadis-i şeriflerden öğreniyoruz ki, şehitlik en imrenilecek mertebelerin başında gelir. Şehit kişi Allah yolunda canını feda etmiş, Rabbi de onu ebedi dirilikle ve cennetle rızıklandırmıştır. Âlime gelince, o da Cenab-ı Hakk’ın kulları üzerindeki haklarını öğretmiş, doğru yolu bildirmiş, ebedi saadete giden yolda insanlara ışık tutmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v)  Efendimiz şehit kanıyla âlim mürekkebini  ve bu ikisinin birbiriyle tartılmasını mecaz olarak ifade buyurmuş, böylece ilmin ve âlimin manevi üstünlüğünü unutulmayacak şekilde anlatmıştır.

İlim denilince akla gelen ilk şey Allah'a ve iman esaslarına dair olan ilimlerdir. Bu nedenle İmamı Azam iman esaslarını anlattığı kitabına “en büyü fıkıh” demiştir.

Bir Müslümanın, iyi bir niyetle yaptığı çalışmalar da ibadet hükmüne geçer. Nasıl ki bir maya, süte girince tamamını yoğurda çevirir. İman ve ibadet mayasını, çalıştığı ve okuduğu işin içine atan birisi de, o işini ve çalışmasını ibadete çevirebilir. Bundan dolayı iyi niyet, iman ve ibadetle geçirilmiş bir ömürdeki bütün çalışmalar ibadet olarak sayılabilir.

“Her çekirdek bir ağaçtır.” sözü doğrudur. Ancak her çekirdek bir ağacın programını taşıdığı halde şartlarına uyarak ekilmezse ağaç olamaz. Bunun gibi her ilimde insanı Allah'a götüren ve günahlarının silinmesine sebep olan bir sır vardır. Ancak çekirdek gibi olan bu sırrın açılması için de bazı şartlar lazımdır. İman, ibadet, niyet ve haramlardan sakınma gibi şartları yerine getiren onu ağaç gibi açacaktır.

Bir avizeye değer veren onun elektriğidir. Elektriği olmayan altın bir avize sizi karanlıktan kurtaramaz. Bunun gibi çalışmalarımız ve insanlığa olan faydalarımız bir avizedir. Onu aydınlatan ve nurlandıran ise iman, niyet ve ibadettir.

İlave bilgi için tıklayınız:

İlimle bilim arasındaki fark nedir?

13 Dost istersen Allah yeter, diye başlayan veciz ifadeler kime aittir?

Dost istersen Allah yeter, diye başlayan sözlerin bir kısmı kelam-i kibar, bir kısmı hadis rivayeti olarak değerlendirilebilir.

İmam Gazalî’nin bildirdiğine göre, “Dost istersen Allah yeter... Yârân istersen Kur’an yeter... Nasihat istersen ölüm yeter...” manasına gelen sözler, Fudeyl b. İyaz’a aittir. (İhya, 2/222)

“Mal istersen kanaat yeter.” (Kanaat tükenmez bir hazinedir) ifadesi (Aclûnî, 2/102)  ile, “Düşman istersen nefis yeter.” (En büyük düşmanın nefsindir) ifadesi(Aclûnî,1/143) hadis olarak rivayet edilmiştir.

Bediüzzaman, bir talebesine yazdığı mektubunda bu ifadelerle ilgili olarak şöyle der:

"Ben başımın üstünde onu bir levha-i hikmet olarak tâlik etmişim. Her sabah ve akşam ona bakarım, dersimi alırım:"

"Dost istersen Allah yeter. Evet, O dost ise her şey dosttur."

"Yârân istersen Kur’ân yeter. Evet, ondaki enbiya ve melâike ile hayalen görüşür ve vukuatlarını seyredip ünsiyet eder."

"Mal istersen kanaat yeter. Evet, kanaat eden iktisat eder; iktisat eden bereket bulur."

"Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen safâyı bulur, rahmete gider."

"Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşünen, hubb-u dünyadan kurtulur ve âhiretine ciddî çalışır."
(bk. Mektubat, Yirmi Üçüncü Mektup)

14 İmam Gazali hangi konularda İbni Rüşd, Farabi ve İbn Sina ile fikir ayrılığına düşmüştür?

Bunların Müslüman olduklarında şüphe yoktur. Allah’a, peygamber (a.s.m)’e ve Kur’an’a olan imanlarını gösteren eserlerinin yanında hayatlarında yaptıkları ibadetler ve kulluk görevleri de bunun göstergesidir.

Bediüzzaman’ın –özet haldeki- şu ifadeleri de bu gerçeğe işaret etmektedir:

“Hem Kur’an vahiy olmakla beraber, aklî delillerle teyit ve tahkim edilmiştir. Evet, mükemmel akıl sahipleri kimselerin ittifakı buna şahittir. Başta ilm-i kelamın allameleri ve İbn-i Sina, İbn-i Rüşd gibi felsefenin dâhileri ittifakla Kur’an’ın hakikatlerini, temel esaslarını kendi metotlarıyla, delilleriyle ispat etmişler.” (Mektubat, On Dokuzuncu Mektup, On Sekizinci Nükteli İşaret)

İmam Gazali’ye göre, felsefeciler üç kısımdır:

Dehriyyûn/Materyalistler: Bunların çoğu eski felseficilerden olup kâinatın ezelî olduğunu, varlıkların bir yaratıcısının olmadığını söyleyen ateist zındıklardır.

Tabiiyyûn/tabiatçılar: Bunlar Allah’ın harika sanatı olan tabiatı/doğayı derinlemesine inceleyip bunların yaratıcısız olmayacağına kanaat getirdiler. Ancak, bu işe fazla daldıkları için, her şeyin otomatikman tabiat düzenine bağlandığını, işlerin bu düzenekte cereyan ettiğini, dolayısıyla, ölümden sonra dirilişin, hesabın kitabın olmayacağını söylediler ve tabiatıyla dinlerin söyledikleri Allah’ın emir ve yasaklarını göz önünde bulundurmanın hiç gereği olmadığını savundular. Bunlar da bir nevi inkarcılardır.

İlahiyyûn/İlahiyatçılar: Bu üçüncü kısım, Sokrat, Eflatun, Aristo gibi sonradan gelen filozoflardan meydana gelmiştir.(el Münkız-şamile, 1-7).

Özellikle Aristo’nun görüşlerini bize aktaran İslam filozoflarından Farabi ile İbn Sina’dır. Bunların  verdiği bilgiye göre, Aristo’nun düşünceleri; küfre götüren, bidatçiliğe götüren,  inkâr edilmemesi gerekenler olmak üzere üç kısımda değerlendirilebilir.(a.g.e).

Gazali’ye göre, Aristo’nun ve ona tabi olmuş Farabî ile İbn Sina’nın tekfiri üç husustan ötürüdür:

a. "Haşir cismanî değildir. İnsanlar cesetleriyle değil, yalnız ruhlarıyla haşr olunur." demeleri. Bu bütün Müslümanların inancına ters bir düşüncedir.

b. "Allah külli şeyleri bilir, fakat cüzî şeyleri bilmez." demeleri. Bu açık bir küfürdür.

c. "Alemin kadim/ezeli olduğunu"

söylemeleri.  Bu üç düşüne İslam akidesine, Müslümanların düşüncesine aykırı olup tekfir edilmesi gerekir.(a.g.e).

Gazalî bu düşüncelerini, yazdığı eserlerinde özellikle “Tehafutü’l-felasife = felsefecilerin çelişkileri/tuhaflıkları/tepetakla olmaları” adlı eserinde dile getirmiştir.

İbn Rüşt (1126-1198) ise, Aristo’nun eserlerine şerhler yazmış, Gazalî (1058-1111)’nin bu eserini eleştirmiş ve bunun için “Tehafutü’t-Tehafut” adlı bir eser kaleme almıştır. Gazali ile birlikte anılması bundan ötürüdür.

İbn Rüşt, Gazalî’nin vefatından sonra dünyaya geldiğine göre, Gazali’nin onun hakkında bir şey söylemiş olması düşünülemez.

Bediüzzaman said Nursi ise, bu konuda –özetle- şu görüşlere yer vermiştir:

“İslam filozoflarından İbn Sina ve Farabî felsefenin görünürdeki şaşaasına kapılıp, ona aldandılar. Bu sebeple –birer dahî olmalarına rağmen- ancak basit bir mümin derecesini kazanabilmişlerdir. Hatta, İmam Gazalî gibi bir Huccetü’l-İslam, onlara o dereceyi de vermemiştir.” (Sözler, Otuzuncu Söz)

İlave bilgiler için tıklayınız:

İmam Gazzali/Gazali.

İbn-i Sina ve Farabi'nin sudur nazariyesinin islama aykırı olduğu söyleniyor?

İbn Sina 'ya atfedilen düşüncelerin kaynakları nelerdir?

15 İlm-i ledün (ledün ilmi / bâtın ilmi) denilen ilme sahip olanların, sahip oldukları bilgileri açıklamamalarının hikmeti ne olabilir?

Ehl-i tasavvuf, duyu, akıl ve tecrübe dışında, bir de ilm-i ledün (ledün ilmi / bâtın ilmi) kabul ederler. İlm-i ledün, vehbî bir ilimdir. Hz. Hızır’ın ilminden bahseden ayetteki “Ledün” kelimesinden hareketle, bu isim verilmiştir. Böyle bir bilgi, özel bir bilgidir. Bu bilgi, olayların içyüzüne vukufiyeti sağlar. Bir çeşit gayb bilgisi, sırlar bilgisidir.

Mutasavvıflar dinî ilimleri biri zahir, di­ğeri bâtın olmak üzere ikiye ayırır; ha­dis, fıkıh ve kelâm gibi ilimlere zahir ilimleri, tasavvufa da bâtın ilmi adını ve­rirler. Zahirî ilimlerle meşgul olanlara za­hir ulemâsı, rüsum ulemâsı ve ehl-i za­hir; kendilerine de bâtın ulemâsı ve ehl-i bâtın derler.

Mutasavvıflara göre naslardaki gizli mânaları, ibadetlerin manevî ve ahlâkî özünü, varlık ve olayların arka­sındaki sırları açıklığa kavuşturan bâtın ilmi gizlidir ve onu halka açıklamak caiz değildir. Çünkü halk bu yüksek ilmi ve ondaki ince mânaları ya anlayamaz ve­ya yanlış anlar. Bu yüzden bâtın ilmi an­cak zeki, yetenekli, istekli ve kalp gözü açık kimselere öğretilir.

Bâtın ilmini işaretle değil sözle anlatan ilk süfî Zünnûn el-Mısrî'dir (ö. 245/859). Fakat o bu ilmi sadece kendisine inananlara anlatmaktaydı. Cüneyd-i Bağdadî bu ilmi mahzenlerde ve kapalı kapılar ardında öğretiyordu. Tasavvuf tarihinde bâtın ilminden kürsülerde açık­ça bahseden ilk sûfînin Şiblî olduğu söy­lenir.(1) Bununla beraber bâ­tın ilmi geniş ölçüde her zaman gizli öğ­retilmiş, bu anlayış tarikatlarda da de­vam ettirilmiştir.

Mutasavvıflara göre bâtın ilmi İslâm'­dan ayrı ve onun dışında bir ilim değil­dir. Bu ilim esasen nasların derîn ve ince mânalarından ibaret olup Hz. Peygamber (asm) tarafından bazı sahâbîlere öğretil­miştir. Nitekim onun sırdaşı (sâhibü sırri'n-nebî) Huzeyfe b. Yemân'a bazı sırlar tevdi ettiği, ayrıca Ebû Hüreyre'nin, "Hz. Peygamber'den iki ilim öğrendim; birini yaydım, öbürünü saklı tuttum, onu da yaysaydım başımı keserlerdi." dediği ri­vayet edilir(2). Hz. Peygamber (asm)'in dinde fakih olması için dua ettiği İbn Abbas'ın ilminin de bâtın ilmi olduğu söylenir.

Cüneyd-i Bağdadî, Hz. Musa (as)'ın Hızır'­dan öğrendiği "ledün ilmi"(3) ile Hz. Ali'nin (ra) bildiği bâtın ilmi­nin aynı şey olduğunu söyler. Serrâc'a göre Kur'an'ın, hadisin ve İslâm'ın da za­hir ve bâtını vardır. Geniş anlamıyla "şe­riat ilmi" bu ikisini de ihtiva eder.

Gazzâli na­maz, oruç, zekât, hac ve Kur'an tilâveti gibi bütün ibadetlerin bir zahirî, bir de bâtınî yönü bulunduğunu ifade ederek zahirî amel-bâtınî amel, zahirî hüküm -bâtınî hüküm, zahirî edep-bâtınî edep, zahirî temizlik-bâtınî temizlik gibi ikili ayırımlar yapar.

Meselâ ona göre rükû'un zahirî mânası eğilmek, bâtınî mâna­sı saygı göstermektir. Zahirî mâna be­den, bâtınî mâna ruh gibi olduğundan bâtınî yönü gerçekleşmeyen ibadetler cansız sayılır.

Kelâmcılar bilgi kaynağı olarak akıl ve beş duyu ile haber-i sâdık içinde dü­şündükleri peygamberlere gelen vahiy ve ilhamı kabul ederler. Gazzâlî, Râzî, Âmidî gibi müteahhir devir kelâmcıları mu­tasavvıfların keşf, ilham, bâtın ilmi gibi deyimlerle ifade ettikleri bilgileri de bil­gi kaynağı olarak kabul etmekle birlik­te, bu tür sübjektif bilgileri vehim ve kuruntulardan ayırabilmek için bunların Kitap ve Sünnete uygunluğunu esas al­mışlardır. Kelâmcıların bu görüşü aslın­da süfîlerin, "zahire aykırı düşen her şey bâtıldır" il­kesinin değişik bir şekilde ifade edilme­sinden başka bir şey değildir. Teftâzâni'nin, "İlhamla ilim hâsıl olursa da bu ilim herkes için bir delil teşkil etmez." sözü bu konuda kelâmcıların ortak gö­rüşlerinin özeti sayılabilir.(4)

Şu nokta da unutulmamalıdır ki; insan kalbi, Rahmanî ilhamlara alıcı olduğu gibi, şeytanî vesveselere de açıktır. İkisini birbirinden ayırt edemeyen aldanır ve aldatır. “Keşfiyat te’vîle, rüyalar tabire muhtaçtır.” (5) esasını bilmeyen, bu vâdide çok yanılır. Kur’an hakikatlerine ters düşen rüyalar ve ilhamlarla amel edilmez, bu tür keşifler mutlaka tevil edilmelidir.

Dipnotlar:

1. Câmî, s. 33
2. Buhârî, "ilim", 42
3. el-Kehf 18/65
4. DİA, Batın İlmi Md.
5. Nursî, Kastamonu Lahikası, s. 249

16 Hz. Yusuf'un rüyasında kendine secde ettiğini gördüğü on bir yıldızın isimleri nelerdir?

Her yıldız bir güneştir ve her güneşin de kendine tâbi gezegenlerinin olması tabiidir. Hz. Yûsuf (a.s.)'un, rüyasında gördüğü “on bir kevkebi” güneşimizin gezegenlerine yorumlarsak o takdirde bunların gerçek sayıları hakkında ciddî bir araştırma yapmamız gerekecektir. Bu rüya Kur'an'da şöyle dile getirilir:

"Hani Yûsuf babasına şöyle demişti; 'Babacığım ben rüyada, gerçekten on bir yıldızla, güneş ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm.' " (Yûsuf, 12/4.)

On bir yıldız, bazı müfessirlerce Hz. Yûsuf 'un sonradan kendisine muhtaç ve teslim olan kardeşlerine yorumlanırken güneş ve ay da onun ana babasına yorumlanmıştır. Bu arada müfessirler, onbir yıldız adının geçtiği bir hadîse de yer verdiler ki bu hadis, yıldız isimlerindeki bazı küçük farklarla birlikte hadisçi Hâkim 'in kitabında da bulunmaktadır. Birinci derecedeki sahih hadis kaynaklarında bulunmayan bu hadiste anlatıldığına göre, ehl-i kitaptan biri Peygamber (a.sm.)'e gelerek bu onbir yıldızın ne olduklarını sormuş, o da "Hadsân, târik, zebbal, kabis, vûdân, falık, nush, kurûh, zü'l-kenfân, zü'l-ferv, vessab" (Hâkim, Müstedrek, IV/396.)  isimlerini veya biraz farklı isimler vermiştir. (1) Müfessir Neysabûrî, isimleri verilen bu yıldız veya gezegenlerin çoğunun, gök ilmiyle uğraşanlarca meşhur olmadıklarını, yazar. (Neysabûrî, XII/100.) Hâkim'in kitabına aldığı hadiste bu onbir kevkebin, göğün yan taraflarıyla kuşatılmış oldukları kaydı da vardır. Bu da onların gökada içinde, merkezde değil de kenarlarda bir yerde olduklarını, ifâde edebilir.

Âyette, yıldızların ay ve güneşle beraber söylenişi ve onların "necm" yerine "kevkeb" kelimesiyle dile getirilişi, bunların gezegen olma ihtimallerini güçlendirmektedir. Çünkü Kur'an'da kevkeb kelimesi genellikle gezegen anlamında kullanılmıştır. (2 ) Eğer biz ay ve güneşi on bir sayısından çıkarırsak geriye 9 kalır. Fakat âyetin ifadesinde böyle bir çıkarma işlemini gerektirecek bir durum bulunmamaktadır.

Ayetteki "kevkeb" kelimesini genelde olduğu gibi gezegen anlamında ele alır ve bunu da Hz. Yûsuf 'un kardeşlerinin yanı sıra doğrudan gezegenlere yorumlarsak o takdirde Hz. Yûsuf ailesi gibi güneş ailesinin on bir gezegene sahip olduğuna hükmedebiliriz.

Güneş ailesinin elbet gezegenlerden başka çok sayıda kuyruklu yıldızları, gezegenlere ait ayları, ve bir çok küçük gezegenler (:asteroidler) i vardır ve bu aile sanıldığı kadar küçük değildir. Kim bilir belki bir gün Hz. Yûsuf'un rüyası gibi bu on bir gezegen sayısı da gerçekleşir ve "nuh felek" yerini bu sayıya terkeder. (3)

Dipnotlar:

1. Kurtubî ve diğer tefsirlerde verilen isimler farklılıklarıyla beraber şöyledir, Harsan (ceryân, cerbân), tank, zeyyâl, kâbis, mısbâh, darûh (sarûh), zü'l-ketifeyn (zü'l-kenfât), zü'l-kar' (zü'l-farg), falık, vessâb, amûdân. bk. Taberî, XH/90-91; Kurtubî, IX/121-122; Nc-sefî, 11/211.
2. Kur'an-ı Kerîm'de genellikle yıldız için "necm", gezegen türünde olanlar için de "kevkeb" denildiği anlaşılmaktadır. Bir iki âyette bu iki ısıtılahın birbirleri yerine kullanılmış olması da muhtemeldir. Necm (:yıldız) kelimesinin Kur'an'da 14 yerde geçmesine karşılık "kevkeb" kelimesi sâdece beş yerde geçmektedir. Beş âyetten iki yerde "kevkeb" bir benzetmede kullanılmıştır. Nûr sûresi 35. âyette, Allah'ın nuru anlatılırken, inci gibi parlıyan bir kevkebe benzetilen bir kandilden bahsedilir. Diğeri ise Yûsuf 'un rüyasında gördüğü 11 kevkebdir ki bu onun kardeşlerine yorumlanır. İbn Kesîr, "'kevkeb"i, hem gezegen, hem de sabit yıldızlar olarak tefsir etmiştir, 3/175.
3. Bu konu ve uzaydan bahseden diğer konularla ilgili ayetlerinin yorumu için bk. Prof. Dr. Celal Yeniçeri, Uzay Ayetleri Tefsiri, Erkam Yayınları.

17 Asfiya ve muhakkik ne demektir, aralarındaki fark nedir?

Asfiya kelimesi, “Safa-Yesfu” fiilinden gelen “Feîl” kalıbındaki “Safîy” kelimesinin çoğuludur.  Bu kök harflerinden türemiş olan kelimelerin anlam bakımından ortak paydası, “saf, halis, katıksız, süzülmüş, üstün, seçkin” gibi manalarıdır.

Kur’an-ı Kerim'de özellikle bu kökten türeyen “Istıfa” kavramı kullanılmıştır. Şu ayetler birer misal olarak verilebilir:

“ Hani Melekler dediler ki: “Meryem! Muhakkak ki Allah seni seçti. Seni tertemiz kıldı hatta seni dünyadaki bütün kadınlara üstün kıldı.”
(Ali İmran, 3/42).

“Gerçek şu ki Allah Âdem’i, Nûh’u, İbrâhim ailesi ile İmran ailesini, birbirinden gelen tek zürriyet halinde bütün insanlardan süzüp onlara üstün kılmıştır. Allah semî’dir, alîmdir/her şeyi hakkıyla işitir, mükemmel tarzda bilir.”
(Ali İmran, 3/132-133).

“ Allah meleklerden de insanlardan da elçiler seçer. Allah elbette semî ve basîrdir/her şeyi hakkıyla işitir ve görür.”
(Hac, 22/75).

“Allah’a karşı gelmekten sakınanlara vâd edilen cennetin durumu ise şudur: Orada bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içerken lezzet veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır.”
(Muhammed, 47/15).

O halde, Asfiya: Hayatlarını Allah’ın rızasını kazanmaya adayan, kulluk görevlerinde riyadan, gösterişten, nefsanî arzuların şaibesinden uzak duran, ibadet ve ubudiyetlerinde -süzme bal gibi- süzme kul, samimiyet ve ihlasta -saf altın gibi- saf ihlas külçesi haline gelen kimselerdir.

Özet bir ifadeyle, asfiya makamında olanlar, hem dünya hem ahiret işlerinde, hem ilim hem amellerinde, saf ayar bir niyet ve amaç taşıyan kimselerdir.

Muhakkik: Mastarı tahkik olan “Hakkaka” fiilinden ismi faildir. Sözlük anlamı itibariyle “tahkik etmek” bir şeyin hak olup olmadığını tespit etmek ve gerçek yönünü ortaya koyup tasdik etmek manasına gelir. Terim olarak bir şeyin doğru olup olmadığını belirlemek için araştırıp incelemek ve hakkaniyetini tescil etmek manasına gelir.

Bu iki kavram arasındaki fark şudur:

Asfiya; zahirî ve batınî ilimlerle mücehhez olup, maddî ve manevî cephesiyle saf altın kadar saf, saf su kadar berrak, süzme bal kadar süzme bir kişiliğe sahip olan kimseler demektir.

Muhakkik ise; manevî cephesiyle mükemmel olmazsa bile, baktığı konuları -el yordamıyla değil- ilmî kriterler kullanarak analiz eden ve delillerle gerçeği tespit etmeye gayret eden kimse demektir.

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, asfiya makamı tahkik makamından daha geniş ve daha üstündür.

18 "İlim, müminin yitik malıdır, nerede bulursa alır." hadisini nasıl anlamalıyız? İlim neden mümine ait kayıp bir mal olarak ifade edilmiştir?

Ebû Hüreyre (ra)’den rivâyete göre, Rasûlullah (asm) şöyle buyurdu:

“Hikmet, değerli bilgiler müminin yitik malıdır, onu nerede bulursa almaya daha hak sahibidir.” (Tirmizi, İlim 19; İbn Mâce, Zühd 17)

“Yitik” diye tercüme edilen kelime “Dalle” dir. Kaybolan mala denilir. Daha çok, yitik olan büyük baş veya küçük baş hayvan hakkında kullanılır. Kişi yitik malını şiddetle, sıkı aramaya koyulduğu için, hikmetli söz yitik mala benzetilmiştir. Yâni mümin kişi, hikmetli söz peşinde koşmalı, aramalı ve bulduğunda herkesten ziyâde elde etmeye çalışmalıdır.

Hadisin, "nerede bulursa" ifâdesi, hikmetli sözün sahibine bakılmaksızın, sözün kapılmasının önemine işaret eder. Araplar arasında kullanılan şöyle bir ata sözü vardır:

"Söylediği söze bak ve söyleyene bakma.”

Şu noktayı da belirtmekte fayda vardır: Bilindiği gibi bir çok mümin hikmetli sözlere pek önem vermez. Halbuki bu hadis hikmetli sözün mümin kişinin yitik malı gibi olduğunu ve dolayısıyla önemle arayıp bulmasını bildirir. Bu itibarla bir yoruma göre bu hadisin hükmü şuurlu ve olgun imâna sahip kimselere aittir. Yâni bu özelliğe sahip olan müminler hikmetli sözleri yitik malı gibi arar ve bulduğu yerde herkesten önce alır.

Diğer bir yoruma göre hadîs, teşvik mahiyetindedir. Yâni mümin kişi hikmetli sözü yitik malı gibi önemle aramalı ve bulduğu yerde herkesten fazla hak sahibi sıfatıyla almalıdır.

Bir yoruma göre de, hakîm, yâni hikmetli sözlere düşkün kişi hikmetli sözleri aramalıdır ve bulduğu zaman alıp onunla amel etmeli, uygulamaya koymalı ve ona uymalıdır. Yâni hikmetli sözü sırf öğrenmekle yetinmek bir anlam taşımaz. Mühim olan husus o sözün gereğini yapmaktır. (bk. Tuhfetül’l-ahvezi, ilgili hadisin şerhi)

Esasen Hikmet kelimesi çok değişik anlamlara gelmektedir. Peygamber Efendimiz (asm) bir anlam sınırı getirmediği için, hadiste geçen hikmetin, islama uygun olan bütün anlamları içine aldığı söylenebilir.

Kur'ân-ı Kerîm'de, "çok hayır" (Bakara, 2/269) diye nitelenenen hikmet, on bir âyette "kitap" ile birlikte kullanılarak hikmetin, "ilâhî kitaplar" veya "bu kitaplarda vahyedilen derin bilgiler" anlamı taşıdığına işaret edilir.

Ayrıca şu anlamlara da gelmektedir:

Bütün özel bilgi alanlarını kuşatan doğru, yararlı, kapsamlı ve derin bilgi; ilâhî gerçekleri, özellikle Kur'an'ın yüksek anlamını kavramaktan doğan bilgi; İslâm dininin ilkelerine inanmak ve bunlara uygun yaşamakla gerçekleşen üstün hayat tarzı, Hz. Peygamber (asm)'in Müslümanlar için doğru bilgi ve erdemli yaşayış kaynağı olma değeri taşıyan sünneti. (bk. DİA, Hikmet md.)

Fahreddin er-Râzî, Kadî Beyzâvî gibi müfessirlerin, ilgili âyetlerin yorumu dolayısıyla yaptıkları açıklamalarda hikmet özetle, bütün doğru bilgilerle güzel yaşayışı kapsayan bir kavram olarak tanımlanır.

"Hikmete sarıl. Çünkü hayır hikmettedir." (Dârimî, "Mukaddime", 34)

anlamındaki hadiste de hikmetin bu anlam zenginliğine işaret edilmiştir.

İşte bu önemi sebebiyle Hz. Peygamber (asm) soruda geçen ifadeyi buyurmuştur.

Hikmet, insanı öteki canlılardan ayıran düşünme veya bilme gücünün meyvesidir. Bu nedenle İslâm kültüründe düşünür karşılığında "hakîm" kelimesi kullanılmıştır.

Düşünme ve onun ürünü olan bilgi ve dolayısıyla bilim yeryüzünde sadece insana özgü bir haslettir. Kur'an, Hz. Âdem'in meleklerden daha üstün olma sebebini, ona verilen, fakat meleklerin bilmediği bilgilerle izah eder. Çünkü ilim Allah'ın sıfatıdır. Bu nedenle ilim ve hikmetten yoksun kalarak kendisini bu iki özellikten de yoksun bırakan insan, kendi şahsına karşı en büyük zararı vermiş sayılır; ayrıca kendisine en değerli nimet olan aklı bağışlayan Allah'a da nankörlük etmiş olur.

Diğer taraftan hikmet, bilgi-amel bütünlüğünü de kapsar. Zira özellikle ahlâk gibi uygulamalı bir alana ilişkin bilgiler, ancak hayata geçirilerek anlam ve değer kazanır. Bu yüzden Kur'ân-ı Kerîm'de bilgilerine uygun davranmayanlar ağır bir dille eleştirilmiş (Cuma, 62/5), Hz. Peygamber (asm) de,

"Faydası olmayan ilimden Allah'a sığınırım." (Müslim, Zikir, 73) buyurmuştur.

Tirmizi, "Hikmet Hadisi" olarak bilinen bu rivayetin, zayıf olduğunu söylemiştir. (Tirmizi, İlim 19)

Bu konudaki değişik sened ve metinlere bir sayfadan fazla yer veren es-Sehâvî (el-Makâsıdu’l-Hasene, s.191, 192), Tirmizî’nin yukarıdaki sözü ve bir başka tarik hakkındaki zayıf ifadesi dışında leh veya aleyhinde herhangi bir şey söylememektedir. Onun bu tavrı, değişik lafızlarla ve birçok senedle nakledildiği için, bu rivayetin merdud (reddedilmeyi hak etmiş) zayıflıkta olmadığını anlatıyor gibidir.

Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür ki, hikmet hadisi çeşitli tariklerden nakledilmekle birlikte umumiyetle zayıf kabul edilmiştir. Bununla beraber hadis, ulema ve halk arasında yaygınlık kazanmış, muhtevası çeşitli yorumlara konu olmuştur. Günümüzde de çeşitli çevrelerce her türlü bilgi ve bilim transferi için delil olarak kullanılmaktadır. Bu sebeple hadisin zayıf olduğunu unutmadan, bu tür değerlendirmeleri ihtiyatla karşılamak yerinde olacaktır.

19 Sürekli mim harfi gibi olmayı duyuyoruz ya da kalb-i insanı tatmin eden mim olma sırrını yakalamaktır. Mim harfinin sırrı ne acaba?

Ehl-i sünnetin bir ekolü olan Eş’arilere göre, Allah’ın subuti sıfatlarının sayısı yedidir: Hayat, İlim, İrade, Sem’, Basar, Kudret, Kelam (Maturidi’de Tekvin de var. Eş’aride Kudret sıfatı Tekvini de ihtiva eder).

Birçok konunun yedi rakamlı olması, Allah’ın yedi subuti sayısına uygunluk göstermesi açısından önem arz etmektedir. Çünkü, her şeyde bu sıfatların tecllilerini görmek mümkündür:

Mesela: canlı-cansız her şeyin varlığı, yaratanın hayatını gösterir. Çünkü hayatta olmayan bu işleri yapamaz. 

Her şey Allah’ın sonsuz ilmini, kudretini gösterir. Allah’ın iradesinin olmadığı hiçbir şey var olmaz. Her şey de Allah’ın görmesi, fıtri ihtiyaç sesini duyması söz konusudur.

Kelam sıfatı, canlı-cansız her şeyde kendini gösteriyor. Bunların bir kısımında malum kelam tecellisi, bir kısmında da mücessem kelam tecellisi vardır. Kur’an'da göklere de vahiy edildiği ifade edilmektedir. Demek ki her yerde, her şeyde, Kelam sıfatının bir tezahürü olan vahiy ve ilham söz konusudur.

Bir de yedi sayısı Allah’ın EBED isminin / sıfatının ebced değeridir. Bu bakımdan da bakıldığında, -deyim yerindeyse- gerek evrenin armonisindeki ontolojik modlarının, gerek ibadet kodlarının -önemli derecede- yedi sayısıyla tevafuk etmesi, söz konusu ilahî isim ve sıfatlarının bir nevi tezahürüdür, denilebilir. Göklerin yedi kat olması, Fatiha suresinin yedi ayetli olması birer misal olarak verilebilir. 

Mim harfinin ebced değeri kırkdır. Hz. Muhammed (asm)’in isminin ilk harfi mim’dir. Hz. Muhammed (asm) kırk yaşında peygamber oldu. Alimlerin bildlirdiğine göre, Elif-Lam-Mim’deki Mim harfi, Hz. Muhammed (asm)’e işarettir.

Allah’ın ALÎM isminin / İlim sıfatının son harfi Mimdir. 

Kur’an’da kullanılan ve mukattaat / Şifreli harfler denilen on dört harften biri de Mim harfidir. Mim harfi bu sistemde on yedi defa tekrarlanmıştır. Kur’an’da Allah’ın sonsuz ilminin tezahürleri vardır. Bunların bazıları Mim harfinin kullanıldığı yerlerdeki harika tevafuklarla ilgili olabilir.

Burada şöyle bir misal verilebilir: Kur’an’da / Besmele’de geçen isimlerden biri er-Rahîm’dir. Bu ismin son harfi Mimdir. Bu ismin ebced değeri, 289 = 17x17’dir. Bu ismin (Besmeledeki şekliyle) Kur’an’daki tekrar sayısı: 34 = 2x17’dir. Bu ismin son harfi olan MİM’in şifreli surelerdeki tekrar sayısı: on yedidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Yedi (7) sayısının hikmeti nedir?..

20 Şuur nedir, İslam şuuru nasıl anlatıyor? İnsanlardan başka daha hangi canlılarda şuur vardır?

Şuur, Arapça bir kelime olup “Ş-A-R” kökünden gelir. Görünen ve bilinen mânâsınadır. İnsanın ve hayvanın bedenindeki kıllara "şa'r" denilir, çoğulu "eş'ar"dır.

İnce duygu, anlayış ve bilgi sahibi olduklarından dolayı, insanlardan bazılarına şair denilmiştir. Şair; "şuur sahibi" mânâsınadır. Bundan dolayı şiire "ince duygu ve ilim" adı verilir. Daha sonra vezinli ifadeler için isim olmuştur. (bk. Rağıb, Ş-A-R maddesi)

Kur’an-ı Kerim'de akıl gibi, şuur kelimesi kullanılmamıştır. Bunun yerine bu kökten gelen fiiller kullanılmıştır. Çünkü akıl, iki şeyi bağlamak anlamına gelir. İki şey arasında sentez yapmak bir eylem olduğu için, fiil kipinin kullanılmasını gerektirir.

Mesela; Yahudi ve Hristiyanlardan her bir grup Hz. İbrahim (as)’in kendilerinden olduğunu iddia ediyorlardı. Allah, aşağıdaki ayeti indirerek bu iddialarını çürütmüş ve onları akılsızlıkla itham etmiştir. (bk. Taberî, Al-i İmran 65. ayetin tefsiri).

“Ey Kitap ehli! Niçin İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Oysa Tevrat da, İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir. Buna da mı akıl erdiremiyorsunuz?” (Al-i İmran, 3/65)

Bu son cümleyi, akıl kelimesinin sözlük anlamını göz önünde bulundurarak şöyle tercüme edebiliriz:

“Siz, bir önceki hadise ile bir sonraki hadiseyi, farklı zaman kategorisine göre değerlendirip, ona göre aralarında var olan zıtlık ilkesi ile imkânsızlık ilkesini bir sentez halinde birleştirip, bir sonuç çıkaramıyor musunuz?”

Şuur
için de bir misal olarak şu ayetin mealini gösterebiliriz:

“Onlara/münafıklara ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın.’ dendiği zaman; ‘Biz ancak ıslah edici kimseleriz.’ derler. İyi bilinsin ki; onlar fesatçıların ta kendileridir; fakat bunun şuurunda / bilincinde / farkında değillerdir.” (Bakara, 2/12-13)

Yani bunlar, yaptıklarının sunucunu kestiremiyorlar. Heva ve heveslerine uygun gelen şeyleri olumlu şeyler olarak görüyorlar. İşin nereye varacağını ince elekten geçirerek tartan bir bilince sahip değiller. Bu ince tartıları olmadığı için bakırı altın, kömürü elmas sanıyorlar.

Şuur kavramını iki çeşit olarak algılamak mümkündür:

Birincisi: Akıl ve tasavvur sahasında cereyan eden konularda elde edilen şuur ki, içe ait bilincin, kavrayışın ilk kıvılcımıdır. (bk. Yazır, III/204-205)

İkincisi: Beş duyu organı vasıtasıyla elde edilen şuur ki, ilmin ilk merhalesidir. Ve şuur denilince ilk gelen budur. “Şeair-i İslamiye” olarak ifade edilen hususlar, bu konuda mütalaa edilir. Söz gelimi, yabancı bir ülkede bir minare, bir mescit gördüğünüzde, orada Müslümanların bulunduğuna intikal etmeniz; şu şeairden bu şuura varmanız, bu çeşit şuura bir misal olabilir.

Bu anlamdaki şuur, açık duygu ile hissetmektir. Yani şu anda his halinde olan ve henüz hafızaya ve akla tamamen geçmemiş bulunan açık bir ilimdir ki, dalgınlığın zıddıdır ve bir bakıma ilmin en zayıf mertebesidir. (bk. H. Yazır, I/203)

Kısaca içe ait olsun dışa ait olsun, her duygunun bir duyum yönü, bir de özel duygu yönü vardır. İkisine de his edinilir. Fakat ilmîlik ve idrak, asıl duyum değeri olandadır. Ve şuur daha çok bunun adıdır. (Yazır, III/205)

İbn Arabî’ye göre, Allah’ın, lütfedip açtığı bir manevî kapının arkasında nelerin olduğunu özet halinde bildirmesi, şuurdur. Detaylı bir şekilde bildirmesi ise ilimdir.

Mesela, “Kendini/nefsini bilen Rabbini bilir.” prensibi çerçevesinde konuya bakarsak, şunları söyleyebiliriz:

“Benim varlığım Allah’ın varlığına şahittir. Çünkü, bir harf yazarsız, bir iğne ustasız olmadığına göre, benim de mutlaka bir Rabbim, yaratıcım vardır.”

İşte varlığımın arkasında Rabbimin varlığını özet halde idrak etmem bir şuurdur. Şuur, bir işin arka planını okumak, -deyim yerindeyse- kapalı kapıların arkasında cereyan eden bazı şeylerin farkına varmaktır, onları sezmektir. İlim ise, kapının açılmasından sonra açıkça görülen manzara karşısında oluşan bilgidir.

İbn Arabî’nin ifade ettiği gibi; kapalı bir sandığın veya kapısı kapalı bir odanın içinde hissettiğimiz bir hareket veya bir nefes alıp verme gibi bir sinyalle, orada -türünün ne olduğunu bilmediğimiz- bir canlının varlığını algılamamız veya sandığın ağırlığından dolayı içinde bir şeylerin olduğunu hissetmemiz, şuur için bir misal teşkil etmektedir. Söz konusu sandık veya odanın içini görerek oradaki canlıyı bütün detaylarıyla görüp anlamak ise, ilim için bir misal teşkil etmektedir. (bk. Futuhat, III/514)

Bu hikmet içindir ki, Allah:

“Biz ona şiir öğretmedik ve bu ona yakışmaz da.” (Yasin, 36/69)

diye buyurmuştur. Çünkü şuurla ilintili olan şiirde konular ancak kapalı kapıların arkasından kavranmaya çalışılır. Bu ise, peygamberlik makamına yakışmayan cılız bir bilgidir. Oysa Hz. Peygamber (a.s.m)’e öğretilenler, net, açık ve semavî kapıların ardına kadar açık olduğu bir zeminde gerçekleşmiştir.

“O /Ona öğretilenler, ancak bir zikir ve hak ile batılı birbirinden ayıran, her şeyi açıklayan açık bir Kur’andır.”

mealindeki ayetin son cümlesi bu gerçeğe/kesin ilme işaret etmektedir. (bk. Futuhat- ı Mekkiye, III/458)

Akıl ve ilimle ilintili olan kapsamlı bir şuur -bildiğimiz kadarıyla- yalnız cinlerde, meleklerde, ruhanilerde ve insanlarda bulunan bir özelliktir. (bk. Şualar, On Beşinci Şua, s.645) Yoksa, hususi anlamda bir feraset, bir önsezi, bir sezgi manasında diğer canlılarda da bulunur. İşlerini, korunmalarını, nesillerini devam ettirmelerini bu şuur sayesinde gerçekleştiriyorlar. Bal arsının, ipek böceğinin bu maharetini başka neyle izah edebiliriz! Ancak bu yol gösterici mekanizma hayvanlarda şuur değil, saika/sevk eden ve şaika/teşvik eden his olarak adlandırılmaktadır. (bk. Sözler, Yirmi Dokuzuncu Söz, s.506)

Sonuç olarak diyebiliriz ki;

Şuur: Bir şeyin farkında olma hâlidir. Şuur: Aklın ziyası, kalbin nurudur. Şuur: Kâinatı aydınlatan yüce Allah’ın Nur isminin bir yansımasıdır. Şuur: Allah’ın nuru ile bakıp gören ferasetin gözbebeğidir. Hadis-i şerifte yer alan

“Müminin firasetinden çekinin, çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.” (Tirmizi, tefsiru sureti 15,6)

ifadesi, imandan gelen bir şuurun, bir ferasetin ne denli şeffaf olduğuna işaret etmektedir.

"Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır. Ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır. Akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır. Ve ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır. Öyle de, Hz. Muhammed (a.s.m)’in maddî ve mânevî hayatı, kâinatın hayatı ve ruhundan süzülmüş hülâsanın hülâsasıdır. Ve Hz. Muhammed (a.s.m)’in risaleti, kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır. Hatta denilebilir ki, Hz. Muhammed (a.s.m)’in maddî ve mânevî hayatı, ortaya koyduğu eserlerinin şahadetiyle, kâinat hayatının hayatıdır."

"Hz. Muhammed (a.s.m)’in risaleti ise, kâinat şuurunun şuurudur ve nurudur. Kur'ân vahyi ise, dinamik ve canlı hakikatlerinin şehadetiyle, kâinat hayatının ruhudur ve kâinat şuurunun aklıdır."

"Bu gerçekler gösteriyor ki, eğer kâinattan Hz. Muhammed (a.s.m)’in risaletinin nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur'ân gitse, kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye/gezegene çarpacak, bir kıyameti koparacaktır."
(bk. Lem'alar, Otuzuncu Lem'a, s.336)

21 Duyguların beynin fonksiyonu olduğu halde Kur’an’da kalbe atfedilmesinin, hadiste “İnsandaki et parçası düzelirse beden düzelir.” denilmesinin o zamanki Arap bilgisini yansıttığı iddiasına ne dersiniz?

Kur’an’da kalb kavramı iki manaya gelir:

Birincisi: Maddi kalptir ki, bedenin her tarafına kanı pompalamakla görevli olan kozalak şeklinde, biraz yuvarlak bir organdır.

İkincisi: Akıl, ruh, beyin fonksiyonlarını da ihtiva eden manevi bir latife-i Rabbaniyedir.

Nitekim, İmam Gazalî, altıncı his çerçevesinde değerlendirdiği "basiret" mefhumunu açıklarken, kalb, nur, akıl gibi sözcüklerin birbirinin yerine kullanılabileceğini, bunların teşhis ve tayini konusunda bir tartışmanın yersiz olacağını ifade etmektedir. (bk. İhya, 4/289)

Kur’an’ın kullandığı kalb kavramı; latife-i Rabbanî denilen manevî kalbi de aklı da ulvî duyguların merkezi olan ruhu da içine alacak geniş bir kapsama sahiptir. Nitekim, Kur’an’da -fiil şekli hariç- “akıl” kelimesi hiç kullanılmamıştır. Demek ki, kalb sözcüğü onu da ifade etmektedir.

Kur’an’da kalbin tarifi yapılmamakla beraber, İslam alimleri ayet ve hadislerin ışığı altında akıl ve kalbin yerini, aklın kalp ile olan ilişkisi konusunda değişik görüşler ortaya koymuşlardır.

- İbn Hacer el-Askalanî’nin de içinde yer aldığı bir kısım alimlere göre, akıl kalptedir. Yani kalp manevi bir mekanizma olup aklı da içine almaktadır. Bu alimlerin gösterdikleri delillerden bazıları şunlardır:

a. “Elbette bunda, içinde bir kalb taşıyan veya zihnini derleyip toplayarak can kulağıyla dinleyen kimseler için alacak bir ders vardır.” (Kaf, 50/37) mealindeki ayette yer alan "kalb" kelimesi akıl manasında kullanılmıştır. İbn Hacer’e göre, çoğu tefsirciler bu ayette yer alan kalbi akıl olarak anlamışlardır. (Örnek olarak bk. Taberi, Maverdî, Kurtubî, İbn Kesir, Celaleyn, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

Kur’an’ın bu ifadesi, aklın kalpte karar kıldığını, kalpten kaynaklandığını göstermektedir. (bk. İbne hacer, 1/129)

- Rivayete göre, İbn Abbas da bu ayetteki kalb sözcüğünü akıl olarak açıklamıştır. Ünlü dil bilgini Ferra, İbn Abbas’ın bu görüşünü desteklemiş ve Arapça’da kalbin akıl manasında kullanıldığını belirtmiştir. (bk. Ferra, Bağevî, ilgili ayetin tefsiri)

b. Aklın dimağda değil de kalpte olduğunu savunanların bir diğer delilleri de -soruda da söz konusu  edilen- şu hadistir:

“İnsan vücudunda bir et parçası vardır o düzelirse bütün vücut düzelir, o bozulduğunda bütün vücut bozulur. İyi bilin ki, o et parçası kalptir.” (Buhârî, İmân, 39; Müslim,Musâkât, 107)

Bu görüşteki alimlere göre, bu hadiste yer alan ifadeler aklın kalpte olduğunu gösteriyor. (bk. Nevevî, ilgili hadisin şerhi)

Şunu hemen belirtelim ki, hadisin zahiri ifadesinden ilk anlaşılan şey, buradaki kalbin sol tarafımzda yer alan ve kanı pompalayan et parçasıdır. Çünkü, hadiste açıkça bu kalp tarıf edilmiştir. Kendisi et parçası olduğu gibi, cesedin/bedenin, biyolojik bünyenin sağlıklı çalışması onun sağlıklı çalışmasına bağlıdır. Bütün organlar bu kalbe tabidir. Ölüm dahi bu kalbin çalışmasını dudurmasıyla gerçekleşir. Bir açıdan beyin ölümü dahi kalbin ölümüne bağlı olarak söz konusu olur.

Kalp ile diğer organlar arasında olumlu veya olumsuz yönden olsun çok sıkı bir ilişki vardır. Ve genel olarak da kalp biyolojik bünyenin bir sultanı gibidir. Onun emirleri geçerlidir. Hadiste kalbin bu fonksiyonuna işaret edilmiştir. (Mirkatu’l-mefatih, ilgili yer)

İmam-ı azam gibi bazı alimlere göre, akıl kalbte değil, dimağdadır, beyindedir. (Nevevî, a.y.)

Esasen Latife, insanın manevi ve latif duygularının genel adıdır. Bir nevi cihaz tabirinin zıddı gibidir. İnsanın mahiyetini bildiği bilmediği ne kadar manevi duyguları varsa bunların ortak ve genel adıdır diyebiliriz. Kalp, ruh, vicdan, bunlara örnek olarak verilebilir.

İnsanın maddi cesedinin bir haritası olduğu gibi, maneviyatını da bir ceset olarak hayal edersek, onun da manevi bir haritası vardır. Bu maddi harita ile manevi harita arasında birebir bir eşleşme yapmak zor ise de, ehemmiyet açısından bir eşleşme yapanlar da vardır..

Mesela, önem ve işlev açısından maddi cesette kalp ne ise, manevi cesette de kalp ona denk gelir. Yine, önem açısından beynin maddi cesetteki yeri ne ise, aklın da manevi ceset için yeri odur.

Bu yüzden hadiste akıl ve kalp gibi manevi cihazlar, beyin ve et parçası olan yüreğe nispet edilmiştir. Nasıl, beyin ve yürek, maddi cesedin en önemli azaları ve sultanları ise, akıl ve kalp de manevi cesedin sultanları mesabesindedir.

Temsil bakımından, manevi kalbi ve maddi cesedi, yürek temsil eder. Aklı da beyin temsil eder. Aralarında böyle manevi bir irtibat olduğu gibi, belki bizim, idrakinden aciz olduğumuz ince, maddi bir bağ da olabilir.

Bununla beraber, Allah’a ve Kur’an’a iman eden kimsenin alması gereken duruş şudur:

Allah, Resulü ve Kur’an ne dediyse o doğrudur. Şayet görünürde bazı ayet veya hadislerin manası ile müspet ilmin verileri çelişiyorsa, mutlaka ya İslam alimlerinin yorumlarında, yahut da fen bilimlcilerinin yorumlarında bir yanlışlık vardır. Zira, Kur’an Allah’ın kelam sıfatından, kainat ise Allah’ın kudret ve irade sıfatından gelir. Her iki kitabın da sahibi Allah’tır. Elbette, bu iki kitabın konuları çelişmez. Hiçbir kesin fennî keşif, doğru anlaşılan Kur’an’ın ortaya koyduğu hakikatlerle çelişemez. Yanlışlık varsa insanların kısır bakışlarındadır, ufacık akıllarındadır, azıcık bilgilerindedir.

Doğrusunu isterseniz, her bilmediğimiz bir konudan ötürü imanımızı kaçıracak şüphelere giriyorsak, vay bizim halimize, Materyalist bir fencinin veya filozufun sözüne tereddütsüz yaklaşan bir kimsenin, Allah’ın ve Resulullah’ın sözlerinden şüpheye düşmesi imanla bağdaşır bir şey değil.

Allah cümlemizi hakiki ve tahkiki iman sahibi olmaya muvaffak kılsın. Âmin...

İlave bilgi için tıklayınız:

Ruh nedir, ruhun mahiyeti anlaşılabilir mi? Ruh beyinden mi ibarettir? Ruh ile beden arasındaki ilgi nasıldır?

22 Mevlana'nın babası Sultanu'l-ulema hakkında bilgi verir misiniz, neden sakal bırakmamıştır? Ali Rıza Efendi, onu örnek gösterek Bediüzzamanın sakal bırakmama nedenini nasıl açıklamıştır?

Cevap 1:

Mevlana Celaleddin Rumi’nin babası olan Bahaeddin Veled, 1151 yılında Belh'te doğdu. Henüz üç yaşında iken babası vefat etti. Küçük yaştan itibaren eğitim görmeye başladı. Dini ilimler, hikmet ve tasavvuf alanında önemli bir seviyeye ulaştı. Zikir ve riyazetle meşgul oldu. Bir ara Harizm'e gidip, tıp alanında eğitim görmeyi arzuladı. Sonradan bu arzusundan vazgeçerek vaizlik yapmaya başladı. Ayrıca hocalık da yaparak, fıkıh mezhepleri arasındaki ihtilafları konu edinen Hilaf ilmi ve tefsir derslerini okuttu. Necmeddin-i Kübra'ya ittiba ederek müridi oldu ve tarikatına girdi.

Bahaeddin'e, Sultanü'l-ulema lakabı verilmiş ve tarihte bu unvan ile anılmıştır.

Bahaeddin, akli ilimlerden özellikle felsefeye karşı olduğundan bu alanla ilgilenen alimlerle aralarında ciddi tartışmalar yaşandı. İlmi seviye ve mevkisini kıskanarak dil uzatanlara sert karşılıklar verdi. Ünlü bilgin Fahreddin Razi ile sert münakaşalara girdiği ve aralarında şiddetli tartışmaların yaşandığı nakledilmektedir. Razi, Harzemşahı Alaeddin Muhammed Tekiş tarafından destek görmekteydi. Dolayısıyla Muhammed Tekiş ile de arası bozulunca, Bahaeddin oğlu Celaleddin'i de yanına alarak 1212-13 yıllarında Belh'ten ayrıldı. Semerkant'a gittikten sonra burası Harzemşahlar tarafından kuşatılıp ele geçirilince tekrar Belh'e döndü.

Bahaeddin, birkaç yıl Belh'te kaldı. Talebe yetiştirmeye devam ettiği gibi müritlerinin de terbiyesiyle ilgilendi. Bu arada giderek büyüyen Moğol tehlikesi ve Cengiz'in sebep olduğu büyük felaketler yavaş yavaş yaşanmaya başladı. Belh'de Moğolların istilasına uğrayınca Bahaeddin oğlu ve yanında bulunan kafile ile birlikte buradan ayrıldı. Hac farizasını yerine getirmek maksadıyla yola koyuldu. Yol güzergahı üzerinde bulunan Nişabur'da Şeyh Fahrüddin Attar tarafından karşılandı. Bağdat ve Küfe'ye de uğradıktan sonra Mekke'ye ulaştı. Haccını tamamladıktan sonra Şam üzerinden Anadolu'ya geçti. Şam'da kalması için bazı alimler tarafından ısrar edildiyse de burada kalmayarak yoluna devam etti.

Bahaeddin, Konya'dan evvel Larende'de yerleşip birkaç yıl burada yaşadı. Larende'de Selçuklu Devletine tabi Emir Musa bulunmaktaydı. Alimlere ve din adamlarına büyük saygı gösteren ve değer veren birisiydi. Muhammed Bahaeddin Veled'e çok saygı gösterdi. Ona talebe oldu. Bir medrese yaptırarak hizmetine yardımcı olmaya çalıştı. Bahaeddin, yedi yıl burada kaldı. Vefât eden hanımı Mü' mine Hatun ile oğlu Alaeddin'i Lârende'ye defnetti. Alaeddin Keykubat, Emir Musa vasıtasıyla Konya'ya yerleşmesi için davet etti. Davetinin kabul edilmesi üzerine bizzat karşılamaya giderek büyük alaka gösterdi. Keykubat kendi sarayında oturmalarını teklif etmesi üzerine Bahaaeddin: "İmamlara medrese, şeyhlere hangah, emirlere saray, tüccarlara han, başıboş gezenlere zaviyeler, gariplere kervansaraylar münasiptir." diyerek karşılık verdi ve medreseyi tercih etti.

Konya'ya yerleştikten sonra şöhreti kısa zamanda etrafa yayıldı. Derslerine ve irşat faaliyetlerine olan ilgi giderek arttı. Aralarında vezirler, emirler ve devletin ileri gelenlerinin de bulunduğu çok sayıdaki kişi onun irşat faaliyetlerinden istifade etmeye çalıştı. Bu arada Anadolu Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat'ın da kendisine tabi olup, müridi olduğu nakledilmektedir.

Sabahtan Öğleye kadar talebelerine ders verir, öğleden sonra müridleriyle meşgul olur, cuma ve pazartesi günleri halka vaaz verir, bu arada maarifini tamamlamaya çalışırdı. Etrafındakilere ve dinleyicilerine şeriatın zahirinin korunması gerektiği ikazında bulunur, Sünnet-i seniyyeye uymanın önemi üzerinde dururdu.

Tarikat silsilesinin Necmeddîn-i Kübrâ'ya ulaştığı rivayet edilmekle birlikte bir Kübrevî şeyhi olarak faaliyet göstermemiştir.

Eflâkî onun lafza-i celâl ile yani "Allah, Allah" diye zikretmeyi tercih ettiğini kaydeder. Eflâkinin Sultan Veled'den naklen söylediğine göre kuvvetli, iri yarı, cüsseli bir zat olan Bahâeddin Veled 18 Rebîülâhir 628 (23 Şubat 1231) Cuma günü vefat etti.

Bahaeddin Veled’in sakalsız olduğuna dair bir bilgi bulamadık.

Cevap 2:

Soruda geçen konuya gelince:

Bediüzzaman'ın sakal bırakmamasıyla ilgili itirazlara, Fetva Emini Ali Rıza Efendi'nin getirdiği delil, yine meslektaşı olan Hz. Mevlana'nın hayatından bir kesittir. Şöyle ki, “Bazılarının sakal bırakmamaklığına itirazları münasebetiyle, Mevlânâ Celâleddin-i Rumî'nin pederleri olan Sultanü'l-Ulema'nın bir kıssasıyla onu müdafaa edip, demiş:

“Bu misüllü, Bediüzzaman'ın dahi elbette bir içtihadı vardır. İtiraz edenler haksızdır.” (bk. Kastamonu Lahikası, 149).

Ali Rıza Efendinin Üstad Bediüzzaman için getirdiği kıssa hakkında farklı yorumlar yapılmaktadır. Bu yorumlardan bazıları şöyledir:

Tarihten öğrendiğimize göre, Mevlana’nın muhterem pederleri oğlu Mevlana’ya çok değer verirdi. Hatta daha küçük yaşta iken o gelince ayağa kalkar, ona su getirir, arkasından yürür ve bir babanın yapmayacağı saygı denecek derecede davranışlar sergilerdi. Bu durumu gören büyük zatlar yaptığı işin doğru olmadığını söylerler ve oğlunun yapması gerekenleri babası yaptığından dolayı tenkit ederlerdi.

Çevresindekiler ise bu davranışından dolayı kınarlarmış. Bu tenkitlere mukabil, Mevlana'nın babası her defasında şu cevabı verirmiş; "Siz zamanla benim bu hareketimin doğruluğunu anlayacaksınız..."
 
Bir zaman sonra Mevlana’nın yüce ve ulvi makamını gören büyükler, önceden Babasının Mevlana’ya yaptığı tavrın ne kadar yerinde olduğunu anlamışlar, yaptıkları tenkidin yersiz olduğunu ve Babasının haklı olduğunu itiraf etmişlerdir.

Esasen küçükler büyüklere hürmet ve hizmet ederler. Mevlana’ya Babasının yaptığı ise şeriatın zahirine aykırıdır. Fakat oğlunun ileride elde edeceği makamını gören Baba, yaptığında haklıdır. Ama bu sonradan anlaşılacaktır.

İşte Bediüzzaman Hazretlerinin sakal bırakmaması da zahiren sünnete aykırıdır. Halbuki, zamanla onun bu içtihadında haklı olma ihtimali vardır. Bu nedenle Mevlana’nın babasını tenkit etmek nasıl yersiz ve o içtihadında haklı ise, Bediüzzamanın da bu içtihadında haklı olduğu ve ilişilmemesi lazım geldiği hatırlatılmış olabilir. Ali Rıza Efendi bu noktayı hatırlatmak istemiş olabilir.

Diğer taraftan,
genellikle evliya menkıbelerinde şeriatın zahirine göre yanlış gibi sayılan haller ve durumların gerçekte hakikate uygun olduğunu anlatmak için mutasavvıflar Hz. Musa (as) ile Hz. Hızır (as) kıssasını anlatırlar. (Kehf Suresi, 18/63–80) Büyük zatların hikmetini anlayamadığımız bazı içtihatları da bunlar gibi olabileceği düşüncesiyle, evliyaların bazı içtihatlarının ve uygulamalarının gerçek nedenini araştırmadan itiraz edilmemesi gerektiği hatırlatılır.

Bu ve benzeri hikmetleri dikkate alan İstanbul ulemasından Fetva Emini Ali Rıza Efendi, Bediüzzaman hazretlerinin “Birinci Şua” isimli eserine ve sakal bırakmamasına bazı tarikat şeyhlerinin itiraz etmesi üzerine, onların anlayacağı dilden cevap vermiştir. “Elbette Bediüzzaman’ın bir içtihadı vardır. İtirazınız anlamsız ve hükümsüzdür.” demiştir.

Bu kıssadan alınması gereken hisse, herkesin hissesi nisbetinde olduğu içindir ki; sadece kıssanın ismi verilmiş, alınması gereken hisseden bahsedilmemiş. Zira herkes kendi hissesini alacaktır..

23 "İlim bir nokta idi, cahiller onu çoğalttı." sözü ne demektir?

Bu sözü Hz. Ali (ra)’e de isnat edenler vardır. Sıhhatini Allah bilir. Bu aslında söyleyenin niyetine göre şekilleneceği için hayli kapalıdır. Fakat bunu şöyle anlamak da mümkündür:

Her konunun asıl bir maksadı vardır, bir hedefi vardır, bir anlamı vardır. Konunun aslını bilen kimsenin nazarında, onun ilmi bir nokta gibi tek bir husustur. Fakat onun gerçek mahiyetini bilmeyenler, değişik yorumlar yaparak, o noktayı genişletirler. Söz gelimi, bir şair, bir beytinde söylediği  hakikat, onun için  bir noktadan ibarettir. Fakat onun gerçek maksadını bilmeyenler, çeşitli yorumlarla onun zenginleştirirler.

Ancak öyle veciz sözler vardır ki, ilmin bir çok noktalarını birden ihtiva ederler. Bir nokta olan çekirdeğe koca çam ağacını koymak gibi. Özellikle Kur’an ve hadislerde çok veciz ifadelerle pek çok hakikate işaret edilmiştir. Bu hakikatlerin değişik yönlerini görenler değil, onları bir tek noktaya hapsedenler cahil vasfını kazanırlar.

24 İlim - amel ilişkisini açıklar mısınız?

Bilgi güzeldir. Daha da güzeli, bilginin hayata ve uygulamaya dönüşmesidir. Kur’an-ı Kerim’de, pek çok yerde

“iman eden ve salih amel işleyenler için cennetler vardır.” (1)

denilmesi düşündürücüdür. Bu ayetlerde, sadece imanın yeterli olmadığına; iyi amellerin bu imanı süslemesi gerektiğine işaret vardır. İman, bir iddiadır, ameller bunun ispatıdır. Amelsiz iman, meyvesiz ağaç gibidir.

Yahudiler hakkında şu İlahi tespit, ne kadar anlamlıdır!

“Kendilerine Tevrat verilip de sonra ona göre yaşamayanların hâli, kitap yüklü merkebin hâline benzer.”(2)

Kıymetli kitapları taşıyan merkep, sırf bunları taşımakla bir değer kazanmadığı gibi, bilgisini amele dönüştüremeyenler de bilgi hamallığından kurtulamazlar. Kur’an-ı Kerim, bu konuda şu hatırlatmaları yapar:

“Kitabı okuduğunuz hâlde, insanlara iyiliği emreder de kendi nefsinizi unutur musunuz?” (3)

“Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?..” (4)

Söylediğini uygulamayanların sözleri, sahte mermiler gibi etkisizdir. Söze tesir kazandıran,uygulamadır.

Toplumumuzda yaşanan sıkıntıların önemli bir sebebi, bilginin teoriden pratiğe dönüşmemesidir. Geleceğin bilgi toplumunu, bilgisini tatbik edenler kuracaktır.

Kaynaklar:

1. Mesela, Bakara, 25, 82, 277; Nisa, 57; Hud 23; Kehf, 2...
2. Cum’a, 5.
3. Bakara, 44.
4. Saff, 2.

25 Fizyonomi - insan şeklinin karakterine yansıması hakkında bilgi verir misiniz?

Günümüzde "fizyonomi" olarak ifade edilen "kıyâfetname" konusunda öncelikle bilinmesi gereken şudur: Kryafetnâmelerde yer alan birtakım de­ğerlendirmelerin bütünüyle izahı müm­kün değilse de uzun tecrübe ve müşahe­delere dayanan hükümlerin yer yer isa­betli olduğu inkâr edilemez. Bununla be­raber en seçkin kıyafetnâmelerde bile sonradan aksi ispat edilen yahut kökten yanlış olan değerlendirmeler de bulun­maktadır.

Fizyonomi; bir diğer ifadeyle "ilm-i kıyafet" veya Arapların kullandığı ifadeyle "ilm-i firaset", insanın iç âlemi ile dış görünümü arasındaki münasebeti inceleyen bilim dalıdır. Alman filozof Kant; onu "iç âlemi gözlemleyen bilim dalı" olarak tanımlar. Fizyonomi, vücudun tezahüründen -özellikle yüz hatlarından - yola çıkarak insanın özünün yorumlanması şeklinde tarif edilir. Fizyonominin temelinde; ekran veya monitörün kaydedilen bir görüntüyü yansıtması gibi, vücut ve yüzümüzün de ruhî halimizi yansıtmakta olduğu anlayışı yatmaktadır. Kim bu monitördeki işaretleri doğru okuyabilirse, o kişinin özelliklerinden haberdâr olabilir. Yani kişinin kabiliyetlerinden tutun, ahlâkî yapısı ve hattâ daha da ileri giderek alın yazısına kadar bazı ipuçları yakalanabilir.

"İlm-i kıyafet" kavramından yola çıkarak şöyle de düşünülebilir: Nasıl ki herhangi bir şeyi örten şeyler kıyafettir. Benzer şekilde insanoğlunun ruhuna, Rabb'i tarafından giydirilen beden de bir nevi kıyafettir. O halde bu kıyafette; ruhuna, mizacına ve kişiliğine ait tecelliler saklıdır ve araştırılmalıdır.

Fizyonomi sadece insanlarla değil, hayvanlar, bitkiler ve tabiatla da ilgilenmektedir. Meselâ Rönesans devri hekimlerinden Paracelsus, bitkinin dış görünümünü müşahede ederek, şifalı olup olmadığını ortaya koyuyordu.

Sağlıklı bir iletişim kurabilmek için muhatapla yüz yüze gelmek son derece önem arz etmektedir. Bu sebeple herkesin bir derece fizyonomiyi dikkate aldığı ve uyguladığı söylenebilir.

Fizyonomi ne zaman bilim dalı hâline gelmiştir?

Yazılı eski belgelere göre, Babil'de tikleri araştıran ve bunları yorumlayan sokak yorumcularından bahsedilir. Hattâ bunların rüya tabir edenlere göre hem ucuz olması, hem de uzun uzun tabirlere ihtiyaç bırakmaması sebebiyle, daha çok rağbet gördükleri rivayet edilir.

Kimileri bilgileriyle yüzü yorumlayıp para kazanırken, Aristo ve öğrencileri gibi kimi zeki insanlar da, insan ve hayvanların yüz özelliklerini analiz ediyorlardı. Böylece günümüze dek geçerliliğini koruyan fizyonominin temel prensipleri şekillenmeye başlar. Buna göre alın kısmı, zihnî potansiyele; göz ile ağız arası kısım mizacına; çenenin şekli ve büyüklüğü canlılığa ve fizikî gücüne işaret eder denmiştir. Bu konuda eğitim görmüş kişiler, bu suretle insanın sağlık durumunu tespit edebilir. Birçok hekim hastalığın belirtilerini yakalamak üzere bu metoda başvurur.

İşlenen günahlar ruhumuzda kirlilik meydana getirir. Sağlık durumu ve hissiyatımız yüzümüze yansır. İyi bir bakım ile güzelliğe kavuşuruz: İç huzur, doğru beslenme, yeterli uyku, temiz çevre, ibadet ve iyi niyetli olma güzellik vesileleridir.

XIII. yüzyıl sonlarına doğru Avrupa'da elit kesim arasında bir fizyonomi furyası başlar. Birçok sarayda, entelektüel çevrede yüz yorumu bir hobi haline gelir. Zürihli din adamı Johann Caspar Lavater gözü kapalıyken 100.000 burun arasından, kralın burnunu tanıyabilme iddiasında bulunabilecek kadar ileri gitmiştir. (Ancak bunu hiç denememiştir.) Onun 20.000'in üzerinde meşhur kişinin yüz yorumuna ait bilgiler ihtiva eden kitabı, en çok satan kitaplar arasındadır. Ne var ki Lavater, fizyonominin ne kadar sınırlı olduğunun farkındaydı. Olumlu yönü ise, Lavater'in kitabı birçok yazar, filozof, karikatürist, ressam, hekim ve mimara ilham kaynağı olmuştur. Lavater her insanda Allah'ın (cc) isimlerinden birinin daha çok tecelli ettiğini görmüştür. Ne var ki bu görüş zamanla yerini, kin, korku ve ırkçılığa bırakmıştır.

Doğu'da, özellikle İslâm ülkelerinde bu bilim dalı zamanla yaygınlaşmıştır. İlk eser İmam-ı Şafii Hazretlerinindir. Fakat bu eser günümüze ulaşabilmiş değildir. Daha sonra Kindi'nin "Risale fi'l-Firase"si, Yuhanna İbnü'l Bıtrık'ı (X. yy) Aristoteles'ten çevirdiği "Kitabü's-Siyase fi Tedbiri'r Riyase" ve Ebubekir Razi'nin "Kitabü'l-Mansuri"si bu mevzudaki ilk eserlerden sayılır. İbn-i Sina'nın da bu konuda bir eseri olduğu bilinmektedir. Fahreddin Râzî (ö.1209) tarafından yazılan "Kitabü'l Firase" o zamana kadar yazılan en büyük eser olarak kabul edilmiştir. Arapça olarak yazılan "kıyafetnâme"lerin son örneğini Talib Ensari Dımışki "Kitabü'l-Adab ve's-Siyase fi İlmi'n nazari ve'l Firase" adlı eseriyle vermiştir. Kıyafet ile alâkalı eser verenler arasında Kuşeyri (Etvârü Selattini'l Müslimin) ve Muhiddin-i Arabî Hazretleri (Tedbiratü'l-İlahiye) de yer alır.

"Kıyafetnâme" olarak bilinen bu eserlerin Farsça yazılmış ilki Kâşâni'ye (ö.1392) aittir. Ne yazık ki bu da günümüze ulaşabilmiş değildir. Daha sonra Derviş Abdurrahman Mirek'in "Tuhfetü'l-Fakîr"i gelir.

Eskilerin en gözde eş, ortak, arkadaş ve işçi seçme aracı olan kıyafet ilmi, Osmanlı zamanında da bu tür metinlerin hazırlanmasını sağlamıştır. Özellikle, saraya adam alınırken ve işçi seçerken bu bilim dalından azamî şekilde faydalanılmıştır. Türkçe kıyafetnâmelerin ilk örneği Hamdullah Hamdi'nin "Kıyafetnâme" adlı eseridir. Bu eserde renk, boy, yanak, saç, çene, sakal, parmak gibi 26 başlık altında karakter tahlilleri yapılmıştır. Türkçe kıyafetnâmelerin diğerleri ise "Firasetnâme" ile Uzun Firdevsi, İlyas bin İsa-yı Saruhanî (ö.1559-60), Abdülmecid ibn Şeyh Nasuh (ö.1565), Mustafa bin Evranos (XVI.yy) ve Balizade Mustafa sayılabilir.

Türkçe kıyafetnâmelerin en son örneği Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretlerinin "Marifetnâme" (1835) adlı eserinin bir bölümüdür.

XIX. yüzyılın başlarında Alman beyin uzmanı Franz Josef Gall'in çalışmaları kayda değer. Gall, beynin farklı bölgelerinin, kişinin kabiliyet ve davranışlarına tesir ettiğini ifade etmiş ve böylece nörofizyolojinin kurucuları arasına girmiştir. Kısaca özetlemek gerekirse: Kafatasının şekli, kişinin kabiliyet ve zaaflarına işaret eder. Birçok uzmana göre bu durum bir saçmalıktır, bazılarına göre ise, esaslı bir tespittir. Daha sonraları bu görüşlerin istismar edilip ırkçılığın zeminini oluşturması büyük bir talihsizliktir.

Gall, idam edilen suçluların kafataslarını inceleyerek, kriminal bir yatkınlığın göstergesi olabilecek işaret ve özellik aramıştır. 1876 yılında bu ifrat düşünce en üst noktaya ulaşmıştı: İtalyan askerî hekim Cesare Lombroso "Kriminal İnsan" başlıklı kitabıyla dünyaya vehmin nasıl bilim suretine bürünebileceğini gösteriyordu. Lombroso'a göre meselâ zanlı kişiler, belirgin büyüklükte veya küçüklükte kafa tasına, kepçe kulağa, kaşların üzerinde şişkinliğe sahip olup çılgın veya bulanık bakışlıdır. Eleştirmenler bu öğretiyi "idamlık fizyonomi" diye tenkit ederek, masum insanları suçlu gibi damgaladığını belirtir.

ABD'de kişilerin sosyal çevresi ile kriminallik arasındaki münasebetler araştırılırken, Avrupa'da ise, kişinin doğuştan vücudunda kriminal bir mizaç veya yapının olup olmadığı tespite çalışılmıştır. Bugün dahi çirkin görünümlü insanların kötü olduğu düşüncesi bu dönemin kalıntılarıdır. Bu idamlık fizyonomi öğretisi Almanya'da 1920'li yıllarda ifrat seviyesine ulaşır: 1929 yılında işlenen bir dizi cinayet Düsseldorf’luları dehşet ve korku içinde bırakır. Polis muhtemel fâili takdim ettiğinde, kimsenin bundan şüphesi yoktur: 21 yaşındaki zekâ özürlü Hans Stausberg suçlu imajına uymaktadır. Ancak bir cinayet daha işlendiğinde, "Düsseldorf'un gerçek vampiri" bulunur. Adı Peter Kürten'dir. Yüzü iyi niyetli, zararsız, şüphe uyandırmayan bir tiptir. Bu bir şoktur. Hemen hemen herkes, onu görme fırsatını bulur. Kürten'in fotoğrafı bütün gazetelerde yayımlanır.

Artık görüntülü haberleşme devri çoktan başlamıştır. Hattâ fizyonomi öğretisinin bizzat kendisi dahi fotoğraf sayesinde, daha sonra filmle de büyük çıkış yakalayacaktır. Fotoğrafçılar, sanatçılar ve filozoflar, fizyonomik sorularla ilgilenirler. Tipik Alman nasıldır? Tipik işçi yüzünün ana hatları nelerdir? Ne var ki bu sahadan ırkçılık hezeyanına sadece bir adım vardır. Buna karşı Hitler'in kendi yüzü ise, birçok fizyonomi uzmanı için problem teşkil eder. Çünkü Otto Malig gibi uzmanlar, Führer'in yüzünde plânsızlık, gurur ve çılgınlığa meyil keşfederler ve bu düşüncelerinden dolayı hapse düşerler. Bazıları ise kasten bu hatları görmezden gelerek, dikkati Hitler'in mavi gözlerine ve ellerinin güzelliğine çeker.

XXI. yüzyılda, psikoloji, nöroloji, tıp ve sanat gibi çeşitli disiplinlerde fizyonomi konuları tekrar ele alınmakta; "nonverbal iletişim", yani sadece mimik ve vücut diliyle gerçekleşen iletişim üzerine yapılan araştırmalar revaç görmektedir. Bu çabalar, insan görünümlü robotların geliştirilmesinde önem arz etmektedir.

Portre ressamı Carl Huter'in izindeki Huter dernekleri ve diğer fizyonomi uzmanlarının ırkçı teori veya kriminal-antropolojiden uzaklaşmalarına rağmen, şu temel soru mevcudiyetini korumaktadır: Fizyonomi yakıştırmaları ne derece gerçektir? Birçok dile de yansıdığı gibi, dar kafalılar, kalın kafalılar, nurlu yüzler vs var mıdır?

Bu konuda çeşitli fikirler öne sürülmektedir. Meselâ Duisburglu Psikolog Prof. Siegfried Frey, fizyonomi yorumlarını, yorumcunun ön yargıları ve ruh haletine bağlarken, diğer uzmanlar tam zıddı görüşe sahiptirler. Meselâ Harvard psikologlarından Nalini Ambady ve Robert Rosenthal, tanımadıkları yüzü doğru yorumladıklarından sık sık bahsederler. Özellikle bir kişinin hoşsohbet mi, yoksa içine kapanık mı olduğunda tam isabet kaydetmişler. Bir öğretmenin pedagojik kabiliyetini, sadece fotoğrafa bakarak tahmin etmede de başarı notu iyidir. Yapılan tahminler, ilgili öğretmenin öğrencilerinin ifadeleriyle karşılaştırıldığında, üçte ikiyi aşan nispette bir uyuşma olduğu görülmüştür.

Dünya çapında ünlü uzman Dr. Claudia Schmölder fizyonomi kavramının yerine "biyo-psikoloji"yi koymayı teklif eder ve şunu ekler: burada birçok gerçek ve büyük bir tecrübe hazinesi yatmaktadır. Ne var ki bir insanı tanımak için, ona sadece bakmak değil, aynı zamanda onunla -psikolojinin yaptığı gibi- görüşmek lâzımdır.

Fizyonominin hem taraftarları, hem de şiddetli eleştirmenleri bulunmasının temelinde şu yatmaktadır: Hiçbir zaman çözüme kavuşmayan alınyazısı ve ferdî hürriyete dair meselelere dokunulmaktadır. Diğer bir ifade ile hayat sahnesinde kaderin tayin ettiği bir role mahkum muyuz, yoksa cüz'î irademizle bir rol seçebilir miyiz? Verasetin ve çevrenin insan karakteri veya mizacı üzerine tesiri nedir?

İmam Şafiî Hazretleri bu konuya dair şöyle bir hatırasını anlatır:

"İlm-i firaset (sezgi ve anlayış bilgisi) ile ilgili kitaplar aramak için Yemen'e gittim. Konuyla ilgili kitapları aldıktan sonra geri dönerken konaklamak için, yolda evinin avlusunda duran bir adama uğradım. Adam gök gözlü ve çıkık alınlı biriydi. Bu suret, firaset ve kıyafet ilmine göre olumsuz sîretin habercisiydi. Beni evine misafir etti. Bir de gördüm ki, pek cömert bir adam! Bana akşam yemeği ve güzel koku, hayvanıma yulaf, ayrıca yatak ve yorgan gönderdi. Bunları görünce kendi kendime dedim ki: İlm-i firaset, bu adamın oldukça düşük bir şahsiyete sahip olduğunu gösteriyor. Ben ise ondan hayır ve iyilikten başka bir şey görmüyorum. Demek ki bu ilim boş ve gerçek dışıymış!"

"Sabah olunca yanımdaki hizmetçi çocuğa hayvanı eyerlemesini söyledim. Hayvana binip çıkacağım sırada adama dedim ki:
- Mekke'ye geldiğin zaman, Muhammed b. İdris'in (Şafiî) evini soruver. Adam dedi:
- Peki, dün gece sana yaptığım hizmetin karşılığı nerede?
- Neymiş o?
- Sana iki dirheme yemek aldım; ayrıca aynı fiyatlarla katık, güzel koku, hayvanına yem, sana yatak ve yorgan alıverdim...
Çocuğa dedim ki:
- Oğlum, ona istediğini ver! Başka bir şey kaldı mı?
- Ev kirası nerede? Ben evimi sana genişletip kendime daralttım!
Bu durumu görünce kanaatim güçlendi ki, firaset ilmi gerçekmiş."

Ne var ki bir hususu açmadan geçmemek gerekir. İlm-i firasetle, özellikle şizofrenilerin çehresinden, hasta olduğunu okumada,

"Suretin sîretine şahittir; başka şahit aramak zaiddir."

sözünün gerçeklik payı olsa da, İslâm’ın, ona inanan insanın tabiatını terbiye ettiğine, tövbenin de kötü âdet ve huylarını ıslâh ettiğine, başta sahabe-i kiram olmak üzere İslâm tarihi boyunca canlı örneklerine şahit olunmuştur. Yüzdeki her bir kısmın kendine göre ağırlığı olabilir; fakat kişi terbiye, irade, özellikle bir mürşidin rehberliğinde iyi, güzel olanı bulabilir. Böylece isnad olunan bazı olumsuzluklar, müspet yöne kanalize edilebilir.

Kendini fizyonomiye adamasına rağmen Carl Huter şu ilginç tespitte bulunur ve konuya âdeta nokta koyar:

"Hakikate giden yol, manevî aydınlanmadır. En düz, en yüce ve lâhutî olan budur. Bunun dışındaki her şey aklî bilgi, hakikat dediğimiz şeylerin fark edilmesi, bunlar hakkında yanılgıya uğranmasından ibaret olan sisli bir karışımın getirdiği bilgelik okuludur."

Bu mevzuda söylenebilecek önemli bir husus da şudur: Bütün mahlûkâtı bir sanat eseri olarak yaratan ve onda bin bir esmasının tecellisini gösteren, Allah (cc) insanoğlunun sîmâsındaki hiçbir kıvrımı veya çizgiyi boşuna yaratmamıştır. Gerek yüzümüz ve gerekse elimiz aslında birer kitap gibi bizim hakkımızda yüzlerce bilgiyi sergilemektedir. Fakat bunu herkesin kolayca okuması mümkün değildir. Kıyafet ilmindeki belli şartlarla sınırlı olan bilgileri, hemen yorumlayıp deşifre etmek kişiyi yanıltabilir ve başkaları hakkında kötü düşüncelerin uyanmasına, haksızlıklara ve fitneye sebep olabilir.

Zira kişinin burnuna veya kulağına bakarak hakkında kötü zanda bulunduğumuz takdirde, dinin, mürşidin ailenin terbiye ediciliğini gözardı etmiş oluruz. Halbuki fizyonomik olarak kötülüğe meyilli görünen o şahıs çok ciddî bir nefis terbiyesinden, bir mürşidin tezgâhından geçmiş ve kötü huylarını tadil edip, çok mükemmel bir insan olmuş olabilir. Yaratılıştan kendinde olan kötü meyelanı, hayra çevirmiş ve büyük mesafeler kat etmiş bir kişinin hakkında sadece yüzüne bakarak mahkum etmek ise, çok büyük bir haksızlık olur.

Yaklaşık 2.400 yıl önce yaşanan şu olay da konuyu aydınlatmaya vesile olacaktır:

Zamanın ünlü yüz yorumcusu Atinalı Zopriros, Sokrates için,

"Şehvetin kurbanı bir ayyaştır." der. Bunun üzerine Sokrates tebessüm eder ve kendisinden şu hikmetli sözler kaydedilir:

"Ben, içgüdülerine düşkün bir ayyaş? Meylim bu olabilir; fakat bunu ben iradem altına aldım."

Bu durumda bu ilmi ne yok farz edip, reddetmeli, ne de insanları mahkum edecek kadar abartmalıdır. Kalbî ve ruhî hayatın derinliklerine vâkıf bir mürşidin okuyup yorumlayabileceği sırlı bir kitap olan fizyonomiyi, boş ve faydasız bir ilim gibi de göremeyiz. Bu takdirde Allah’ın yarattıklarının her hâlini, iç ve dış dünyasını bilmeden yarattığı gibi yanlış bir netice çıkar. Halbuki Allah’ın (cc) yüzümüze çizdiği her bir çizgi belli bir mânâyı gizlemektedir. Zira O (cc) abes iş yapmaz.

Gerçekten de "en güzel sûrette yaratılan" insan; salih amellerle ruhunu besleyip, hadîste müjdelendiği üzere, "Allah'ın gören gözü, işiten kulağı, yürüyen ayağı" şerefine nâil olunca; yine Allah Teâlâ'nın el-Alîm, el-Musavvir, el-Cemil, el-Celîl, er-Rahman gibi daha birçok isminin tecelligâhı olan insan çehresinde birçok sırra vakıf olunması muhtemeldir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kaîf veya Kıyâfe ilmi hakkında bilgi verir misiniz?

26 Peygamberimizin (asm) varisleri olan evliyalar, alimler kimlerdir?

Ebû'd-Derdâ: Ben Allah'ın Peygamber'inden işittim şöyle buyurmuştu:

“Her kim bir yola girer ve onda ilim isterse, Allah onun için cennete giden bir yolu kolaylaştırır. Melekler ilim öğrenenlere, yaptıklarından hoşlandıkları için, kanatlarını gererler. Göklerde ve yerde olanlar, hatta sudaki balıklar ilim öğrenen kimseye Allah'tan yardım ve bağış dilerler. İlim sahibinin âbitten (ibadet edenden) üstünlüğü, ayın diğer yıldızlardan üstünlüğü gibidir. Alimler, peygamberlerin varisleridir. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmadılar, ancak ilim miras bıraktılar. Şu halde o ilmi alan büyük bir pay almış demektir." (Buhari, İlm, 10; Ebû Davut, İlm, 1; Tirmizi, İlm,19; İbn Mace, Mukaddime,17).

Bu hadise mazhar olan kişileri tek tek saymak mümkün değildir. Her alim kendi derecesine göre bu hadise mazhardır.

27 Kenzü'l-havas adlı kitap hakkında bilgi verir misiniz? Kitap hakkında kimi yerlerde "büyü kitabı" yazıyor. Bu kitabı kullanmak dinen sakıncalı mı?

Öncelikle bu kitaplarda yazılan duaları okumak caizdir. Ancak kayıp eşyayı bulma, başkasını kendine sevdirme gibi şeylerle uğraşılmasını tavsiye etmiyoruz. Eğer bir sıkıntımız varsa maddi sebeplere başvurmalı ve dua etmeliyiz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Okunan dualara verilen sevaplarla ilgili rivayetler var. Dualara vadedilen netice ve sevaplara kavuşmanın şartları nelerdir? O duayı her okuyan o sevabı alabilir mi? Salat-ı tefriciyye hakkında bilgi verir misiniz?

Vefk ve Tılsım nedir? Gerçekliği var mıdır? Bunları yapmak günah mıdır?

28 Peygamber Efendimizin ve dört halifenin yüzüklerinde ne yazıyordu, anlamları nelerdir?

Asr-ı saadette, Hicaz bölgesinde yüzük kullanılmaktaydı, ancak yüzüğün kaşına mühür nakşedilmesi yaygın değildi. 

Hicri yedinci senede Peygamber Efendimizin (asm) gümüş bir yüzük yaptırması ve kaşına mühür nakşettirmesiyle yüzük kullanımı yaygınlık kazanmıştır. Peygamber Efendimiz bu yüzüğü hem takmış hem de yazışmalarda mühür olarak kullanmıştır. Daha sonra halifeler tarafından sürdürülen bu gelenek, zamanla çeşitli görevlerde bulunan idarecilere de şamil olmuştur.

Hadislerde yüzük, “hâtem” kavramıyla ifade edilmektedir. Aslında hâtemin sözlük anlamı, mühür, damga, mühürlenen, son verilen,.. demektir. Bu kavrama yüzük anlamının yüklenmesi ise, idarecilerin evrakları mühürlemek üzere kullandıkları yüzüğün kaşındaki mühre nispetledir. (İbnu’l-Esîr, en-Nihâye fî garîbi’l-hadîs, 2/10)

Süyûtî, Kureyş ve Hicaz halkından ilk mektup mühürleyen kişinin Hz. Peygamber olduğunu söyler. (el-Vesâil, Beyrut 1406, s. 114)

Resûl-i Ekrem Kisrâ, Kayser ve Necâşî gibi yabancı devlet başkanlarına mektup yazmak istediğinde kendisine onların mühürsüz mektupları okumadıkları hatırlatılmış, o da yuvarlak siyah akik taşlı gümüş bir mühür (yüzük) edinmiştir. (Buhârî, Libâs, 52; Müslim, Libâs, 56, 58)

Gerek kaynaklardaki bilgilere gerekse mektuplardaki baskılarına göre bu mühürde altta "Muhammed" adı, ortada "resul" ve üstte "Allah" lafza-i celâli bulunacak şekilde istif edilmiş "Muhammed resûlullah" ibaresi yer alıyordu. (Buhârî, Li-bâs, 55; Tirmizî, eş-Şemâ'il, s. 46)

Hz. Peygamber, sadece yabancı devlet adamlarına yazdığı mektupları değil kendi âmillerine ve seriyye kumandanlarına gönderdiği mektupları ve yine iktâ yoluyla birine bir şey tahsis ettiğinde hazırlattığı belgeleri de mühürletirdi. (Abdülhay el-Kettânî, et-Terâtibü'l-idâriyye, 1/204, 254)

Resulüllah (asm) helâya gireceğinde yüzüğünü çıkarırdığı (Tirmizî, Libâs 18) ve abdest alırken –suyun alta nüfuz etmesi için– yüzüğünü hareket ettirdiği (İbn Mâce, Tahâre 54) rivayet edilir.

Resûlullah'ın vefatından sonra bu mührü Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman kullanmış, ancak Hz. Osman onu Medine'deki Eriş Kuyusu'na düşürerek kaybetmiş ve yerine aynı ibareyi taşıyan bir yenisini yaptırmıştır. 

Hulefâyi Râşidîn, Hz. Peygamber'in mührünü kullanmakla beraber kendileri de şahsî mühür yaptırmıştı. Mes'ûdî, bunlardan Hz. Ebû Bekir'in mühründe "ni'me'I-kâdiru Allah / Allah ne güzel kudret sahibidir.", Hz. Ömer'inkinde "kefâ bi'l-mevti vâizen / Nasihatçı olarak ölüm yeter", Hz. Osman'ınkinde "âmentü billâhi'l-azîm / Azîm olan Allah’a iman ettim" ve Hz. Ali'ninkinde "el-mülkü lillâhi / Mülk Allah Tealaya mahsustur" ibarelerinin yazılı olduğunu bildirmektedir. 

Yine Mes'ûdî'nin eserinde Ömer b. Abdülazîz'in mühründe "li-külii amelin sevâb - her amelin sevabı vardır" veya "Ömer yü'minü billahi muhlisan / Ömer Allah’a samimi olarak iman eder." ibaresinin bulunduğu kayıtlıdır. (Mes'ûdî, et-Tenbih, s. 286, 289, 293, 297, 320)

Ayrıca, Hz. Hasan’ninkinde “el-İzzetü lillah / İzzet, şan, şeref Allahü tealaya mahsustur", Hz. Muaviye'ninkinde “Rabbiğfirli / Ey Rabbim, beni mağfiret eyle”, İmam-ı A'zam Ebu Hanife’ninkinde, “Kul-il-hayr ve illa fes küt / Ya hayır konuş, yoksa sus!”, İmam-ı Şafii’ninkinde “el-bereketü fil-kanaati / Bereket kanaattadır.”, İmam-ı Yusuf’unkinde, “Men amile bi-re'yihi, Nedime / Kendi görüşüne göre iş yapan pişman olur.”, İmam-ı Muhammed’inkinde “Men sabere zafera I Sabreden, zafere kavuşur.”,yazılıydı.

Bazı mühürlerde iki turna arasına yerleştirilmiş hamdele, aslan ve kılıç kuşanmış insan gibi değişik motif ve figürler de yer alıyordu. (İbn Ebû Şeybe, Muşannef, Beyrut 1409, 5/190 vd.)

Kaynaklar:

- TDV İslam Ansklopedi, Mühür md.
- Rehber Ansiklopedisi.

29 Mevlana Celaleddin-i Rumi Mesnevi'yi nasıl yazmıştır ve hikayelerin kaynakları nelerdir?

Mesnevi'nin ne zaman yazılmaya başlandığı konusunda kesin bilgi bu­lunmamaktadır. Mevlânâ sadece II. cil­din yazımına 662 Recebinin 15. günün­den (13 Mayıs 1264) itibaren devam et­tiğini ve I. cildin bitmesinden sonra yazılmasının bir süre durakladığını bil­dirir.(Mesnevî, II. beyit 6-7)

Eflâkî, bu duraklamanın Hüsâmeddin Çelebi'nin hanımının ölümü üzerine yeniden evlenmesi sebebiyle olduğunu ve iki yıl sürdüğünü kaydeder. Sahih Ahmed Dede. I. cilde 659 Cemâziyelâhirinde (Mayıs 1261) baş­landığına, bu sırada Mevlânâ'nın elli beş, Hüsâmeddin Çelebi'nin otuz yedi yaşında olduğuna dair bir rivayet aktarmaktadır.

Abdülbaki Gölpınarlı, Mesnevinin I. cildinin sonla­rındaki beyitlere dayanarak eserin bu cil­dinin 656'da (1258) Abbasî halifeliğinin ortadan kalkmasından önce tamamlan­mış olabileceğini ve I. cilt ile II. cilt arasın­daki duraklama süresinin de altı yıl olma­sı gerektiğini belirtir.

Bedîüzzaman Fürûzanfer, I. cildin 657-660 (1259-1262) yılları arasında yazıldığını ile­ri sürerek Eflâki'nin rivayetini benimser. Farklı riva­yetler değerlendirildiğinde Mesnevi'nin I. cildinin 1258-1261 arasındaki bir tarih­te yazılmaya başlanıp 1263 veya 1264 yı­lında tamamlandığı söylenebilir. Diğer beş cilt ise ara verilmeden telif edilmiştir. Eflâkî ve Ferîdun Sipehsâlâr bu konuda tamamlan­dığını kaydetmektedir. Bedîüzzaman Fü­rûzanfer, Sahih Ahmed Dede'nin bu riva­yetini doğru kabul eder.

Farklı tarihler dikkate alınarak Mesnevî'nin yazımının sekiz on yıl sür­düğü ve 666 (1268) tarihinde sona erdiği söylenebilir. Eserin yedi cilt olduğuna inanan İsmail Ankaravî ise VII. cildin 670'te (1271) kaleme alındığını belirtir.

Hüsâmeddin Çelebi'ye irticalen yazdı­rılan Mesnevi'de muhteva ve şekil açı­sından sistematik bir yöntem takip edilmemiştir. Eserde Mevlânâ'nın teiif süre­cinde bazan sabaha kadar söylediği ve Hüsâmeddin Çelebi'nin bu yüzden uyku­suz kaldığı, acıkıp bir şeyler yediği sırada ilham kaynağının bulandığı gibi hususlar anlatılır. Hüsâmeddin Çelebi, Mevlânâ'nın Mesnevi'yi yazdırırken hiçbir kitaba müracaat etme­diğini, eline kalem almadığını; medresede, Ilgın kaplıcalarında, Konya hamamında, Meram'da aklına ne geldiyse söylediğini; kendisinin de bunları hemen zaptettiği­ni, hatta yazmaya yetişemediğini söyler. Bazan geceli gündüzlü birkaç gün hiç durmadan söylediğini, bazan aylarca sustuğunu belirtir. Bu durum, ilâhî hakikat­lere dair mânaların insân-ı kâmilin ayna mesabesinde olan kalbine daimî bir su­rette tecelli edip bazı anlarda dilden taş­masına (feyiz) işaret eder.

Mesnevi'nin her cildi tamamlandığın­da Mevlânâ'ya okunmuş (mukabele), Mevlânâ düzeltilecek yerleri bizzat Hüsâmeddin Çelebi'ye yazdırmış, yaptığı hizmetten dolayı ciltlerin muhtelif yerlerinde onu "Hak ziyası, sâmî-nâme, ruh cilâsı, nazlı ve nazenin varlık,.." gibi lakaplarla anmış ve eseri kendisine ithaf et­miştir. Mevlânâ cilt başların­daki Arapça dîbâceleri her cildin bitimin­den sonra, kırmızı mürekkeple yazıldığı için "surh" denilen başlıkları da her cilt bitimindeki okumalar esnasında yazdır­mıştır. Eflâkî, Hüsâmeddin Çelebi dışın­da Mesnevi yazmakla görevli kâtiplerin de bulunduğunu kaydeder. Sahih Ahmed Dede, Sultan Veledin VI. cildin sonunda­ki üç kardeş hikâyesinin yarım kaldığını Mevlânâ'ya hatırlattığını ve hikâyeyi ken­disinin tamamlayarak Mesnevi'ye ek­lediğini aktarır. Ancak Sultan Veled'in zeylinde de hikâyenin bitmediği görülmektedir.

Mesnevi'yi şiir söylemek amacıyla te­lif etmeyen Mevlânâ'nın poetikasında (şiir sanatında) şiir, düşüncelerini anlatmak için bir aletten öteye geçmez; hatta şiiri küçümseyen ifa­deler kullanır, mânanın şiire sığamayacağını, harfin lâyıkıyla mânaya suret olama­yacağını belirtir. Şiiri mânayı tasvir eden suret olarak görür, ancak sûretsiz mâ­nanın zuhur edemeyeceğini de vurgula­yarak tasavvufî mâ­naların şiir şeklinde söylenmesini uygun bulur ve bu anlamdaki şiiri yüceltir.

Mesnevi aruzun remel bahriyle (fâi-lâtün fâilâtün fâilün) yazılmıştır. Mevlânâ Mesnevi'nin lafız, vezin, şiir ve hikâyeden (suret) ibaret bulunmadığını, asıl amacın mânanın muhataba ulaştırılması olduğu­nu söyleyerek surete takılıp kalınmaması için uyarılarda bulunmuş, surete takılanların mânadan nasip alamayaca­ğını, mânadan nasip alanların ise bunu suret vasıtasıyla gerçekleştirdiğini be­lirtmiştir.

Mevlânâ, her cildin başına yazdırdığı dibace(ön söz)lerde eserin konu ve muhtevasını genel anlamda ortaya koy­muştur. I. cildin dibacesinin ilk cümlesi olan, "Mesnevi dinin usulünün usulünün usulüdür." İfadesinde üç defa geçen "usul" kelimesini Mesnevi şarihlerinin çoğu şe­riat, tarikat ve hakikat olarak yorumla­mıştır. Mesnevi bu asıllar zinciri içerisin­de ve asılların birbirini gerektirmesi üze­rine temellendirilmiştir. Bu açıdan Mesnevi'nin asıl konusu din ve dinin üç temel dayanağı olan amel (şeriat), hâl (tarikat) ve hakikattir. Hakikati elde etmek amel ve hali gerektirdiği gibi amel ve halde anla­mını hakikatten alır. Bu mânada hakika­ti elde etme aslının bilgisini konu edinen Mesnevide bu bilgiye (keşfî bilgi) ulaşma yolları olan amelier (şer'î ilimler) ve halle­re dair bilgiler de (sülük ilmi) hakikat bil­gisi (ilm-i ilâhî) bağlamında ele alınmış­tır. Abdest, namaz, oruç gibi amellerin neticesinde kazanılan tasavvufl haller, bunlar da hakikat denilen Hakk'ın bilgisi ya da tahakkuk eden ilâhî ilim bağlamın­da açıklanmıştır. Dolayısıyla Mesnevi, ilm-i ilâhî olan tasavvufun asıl konusu vücûd ve vücûdun zuhur mertebelerinden (merâtib-i vücûd), insân-ı kâmil ve Hakk'a vuslat yollarından (sülük ve mertebeleri) bahseden bir eserdir. Nitekim Mevlânâ, Mesnevi'nin vuslat ve yakın sırlarını keş­fetme konusunda sâlike rehber (burhan) oiduğunu söyler. Mesnevi'nin tarikat yo­luna girenlerin mürşidi olduğunu, sâliklerin bütün mertebelerinin onun içinde dercedilidiğini, görünüşte şiir ise de baş­tan başa tevhidin sırrı, Kur'an ve hadisin tefsiri, hakikatlerin özü olduğunu kayde­den Sipehsâlâr'ın ifadeleri ilk dönemde Mesne­vi'nin nasıl değerlendirildiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Mevlânâ'nın dini bir bütün olarak konu edinmesi sebebiyle muhteva ve üslûp ba­kımından Mesnevi'yi Kur'ân-ı Kerîm'e benzetmesi ve onu çeşitli Kur'an sıfatla­rıyla tavsif etmesi, bazı Mesnevi münek­kitlerinin yanlış anladığı gibi Mesnevi ile Kur'an arasında lafzî boyutta bir müşte­reklik kurulduğu şeklinde değerlendirilmemelidir. Mesnevi, Kur'an ile aynı kaynaktan gelen mutlak mânayı açıklayan ve küllî mânadan pay alan mânadır. Mevlânâ, Mesnevî'yi Kur'an'ın bâtın mânalarını keşfeden remiz ve işa­retleri te'vil ve tahkik eden (keşşâfü'l-Kur'ân) bir kitap olarak da tanımlar. Eser bu açıdan manzum bir işârî tefsir olarak gö­rülebilir. İçerdiği hikâyelerin bir açıdan muhtevasını yansıtan yaklaşık 950 başlığın elli küsurunu âyetlerin, elli üçünü hadislerin oluşturması bu hikâyelerin naslarla temellendiriidiğinin kanıtıdır.

Eserdeki bazı hikâyeler XIII. yüzyıl kül­türünü yansıtan mizahî veya hezeliyyât (şaka, alay) türünden anlatımlardır. Meselâ böyle bir hikâye olan kabak hikâyesinde (V. beyit 1333-1429) şehvete düşkünlük ve taklidî bilginin zararları ele alınır. Muhatabın hi­kâyenin şekline takılıp kalması, mâna se­viyesini yakalayamaması veya metne bü­tün olarak bakamaması yüzünden amaç göz ardı edilebilir. Mevlânâ bu durumu,

"Mesnevimiz Kur'an gibidir; bazısına doğru yolu gösterir, bazısını da sapıklığa götürür. Benim şiirim şiir değildir, iklim­dir. Benim mizahlarım mizah değildir, tâlimdir."

beytiyle ifade etmiştir. Mesne­vi'deki hikâyelerin kaynağı başta Kur'an kıssaları olmak üzere tasavvufî menkı­beler ve geniş bir tarihî rivayet kültürü­dür. Hikâyeler XIII. yüzyılın örf ve âdetleriyle ilgili birçok unsuru da barındırır. Bu bakımdan eser sosyal tarih çalışmalarına da kaynaklık etmiştir.

(bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Ankara 2004, MESNEVİ mad., c.29, s.326-329)

30 "Zalimden alim, alimden zalim doğar." sözü muteber bir söz müdür? Bu ifadeyi nasıl yorumlamak gerekir?

Evvela bu sözün, bir genellenmiş hakikati ifade etmediğini belirtmekte yarar vardır. Çünkü bir çok zalimin de çocuğu zalim, alimin de çocuğu alim olarak yetişmiştir. Yani alemde her iki türün örneğini bulmak da mevcuttur.

Örneğin Ebu Cehil gibi bir küfür erbabının oğlu olan İkrime, Müslüman olmuş ve şerefli sahabeler listesinde yerini almıştır. Öte yandan, Hz. Nuh (as)’ın bir oğlu, babasından ayrı düşmüş ve zalimlerden olmayı tercih etmiştir.

Bu örnekler de göstermektedir ki, gerçekten zalimden alim, alimden zalim doğduğuna dair örnekler mevcuttur. Ve bu örneklerin bize anlatmak istediği şey, kişinin kendinden mesul olduğudur. Hz. Nuh (as)’ın oğlu örneğinde olduğu gibi, babası peygamber bile olsa hidayete eremeyebilir öte yandan babası küfrün başı bir kişi olsa bile İslam’la şereflenebilir. Elbette bunun aksi örnekleri de mevcuttur.

O halde kısaca özetleyecek olursak, bu sözün bize anlatmak istediği şey, zihnimizi önyargılardan temizlememiz, zalim bir babanın çocuklarına da o nazarla bakmamak gerektiği, yahut alim bir zatın evladının da ille kendisi gibi olmayabileceğidir. Ancak bu sözün hikmeti kesinlikle bir genellemeyi, genel bir hakikati ifade etmemektedir. O şekilde yorumlamak yanlış olacaktır.

Bu söze dayanak sayılan bir ayet meali şöyledir:

“O ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarıyor.” (bk. Al-i İmran, 3/27; Rum, 30/29)

Ayette geçen cümleyi geniş anlamıyla, hem özel bilgi isteyen günlerin kısalması ve uzaması olayını hem de herkesin fark ettiği mevsimlerin değişmesi; çekirdekten ağacın ve ağaçtan çekirdeğin, taneden ekinin ve ekinden tanenin, yumurtadan kuşun ve kuştan yumurtanın, meniden insanın ve insandan meninin çıkmasını; müminden kâfirin ve kâfirden müminin, iyi insandan kötü insanın ve kötü kişiden iyi kişinin, âlimden cahilin ve cahilden âlimin dünyaya gelmesi; şer ve bozgunculukta çok ileri gitmiş toplumların içinden nice peygamberler çıkarmış olan yüce Allah'ın ümmî bir topluluktan tüm insanlığa rahmet olacak son peygamber Hz. Muhammed (asv)'i çıkarması ve onun öğretilerine gönülden bağlanıp gösterdiği yolu izleyenleri şan ve şerefin doruğuna yükseltmesi ve insanlık için örnek kılması şeklinde  yorumlamak daha uygun olacaktır. (bk. Taberî; Razi, Al-i İmran, 3/27; Rum, 30/29 ayetlerinin tefsiri)

31 Tenkit veya eleştiri nedir? Eleştirideki usul ve esaslar nelerdir? Eleştiren ve eleştirilen kişi nelere dikkat etmelidir?

Tenkit, bir şeyin kusurunu göstermek, ayıbını ortaya koymak; bir kelâmın içindeki kusurları ayıklayarak, sözdeki güzellikleri ortaya çıkartmak demektir. Tenkit edene münekkit denir. Türkçe’de tenkit yerine kullanılan "eleştiri", bir insanı, bir eseri, bir konuyu doğru ve yanlış yanlarını bulup göstermek maksadıyla incelemek şeklinde tanımlanmaktadır.

Görüldüğü gibi tenkit veya eleştiri, kusurlu, eksik veya sakıncalı olan bir şeye müdâhale edip, doğrusunun ve hatasız olanın ortaya çıkması yönünde bir düzeltme çabasıdır.

Her şeyden önce -prensip olarak- yapılan eleştirinin/tenkidin doğru, olumlu, Allah’ın rızasını gözeten bir amacı olmalıdır.

İnsanlar arası ilişkilerin sağlıklı ve sürekli olması için açık ve dürüst iletişim en önemli koşullardan biridir. İnsanlar birbirleriyle bilgi, duygu, görüş ve düşüncelerini çekinmeden paylaşabilmeli, kendilerine ve karşılarındakine güvenerek konuşabilmeli ve dinlediklerine de güvenebilmelidirler.

Sosyal yaşamda ve iş ortamlarında yaşanan sorunların çok önemli bir kaynağı güven eksikliği nedeniyle açık ve dürüst iletişim kurulamamasıdır. İnsanlar gerçekleri söylediklerinde çoğu kez tepkiyle karşılaşmakta söylediklerine söyleyeceklerine pişman olmaktadırlar. Çoğu zaman da böyle bir endişe duydukları için açık ve dürüst iletişim kurmaktan, gerçekleri konuşmaktan kaçınmaktadırlar.

Şüphesiz, eleştirinin farklı etki yapan tarzları, türleri ve dozları vardır. Kişilik özelliklerine yönelen, başkalarının yanında rencide eden, kişinin beklemediği bir anda donup kalmasına neden olan, umutlarının heves ve heyecanının tükenmesine neden olan yıkıcı eleştiri, aslında eleştiriden çok art niyetli bir saldırıdır. Eleştiri, yıkmak, bitirmek ve yok etmek amacıyla yapılırsa saldırgan bir davranışa dönüşür ve büyük olasılıkla giderek tırmanan olumsuz bir çatışma sürecini başlatır.

Gerçek eleştiri, yol gösteren, destek sağlayan, moral ve ilham veren, yapıcı ve olumlu ifadeler içeren ve gerçek dostlar arasında olması gereken bir iletişim biçimidir. Böyle bir iletişim tarzına ortam oluşturan ilişki anlayışı, sağlıklı bir eleştiri kültürünün oluşmasına bağlıdır.

Eleştiriler, sağlıklı ve sürekli ilişki kurma ve bu ilişkiyi sürekli besleme anlayışı ile olmalıdır. Aynı şekilde, sağlıklı ve faydalı bir eleştiri, iyi niyetli, yol gösterici, destekleyici, iyileştirici ifadeleri ve önerileri içeren mesajları sabırla, anlayışla dinleme ve bu eleştiriler doğrultusunda kendini değiştirebilme, geliştirebilme sonucunu vermelidir. Bu anlamda bir elştiride önemli olan, eleştiren veya eleştirilen kişi değil eleştirilen konu, durum veya özelliktir.

Doğru ve sağlıklı bir eleştiri olması için, hoşgörü, sabır, anlayış, etkili ve empatik dinleme, saygı ve nezaket temellerine dayalı olarak fikirler ve konular üzerinde yapılmasını gerektirir. Kişilere ve kişilik özelliklerine yönelik eleştiriler çoğu kez dedikodu, suçlama, şikâyet, saldırı, duygusal taciz ve benzeri nitelikler taşır ve bunların hiçbir yerde yeri yoktur.

Eleştiride dikkat edilmesi gerekenler nelerdir? Kimler nasıl tenkit edilir?

- Genel prensip olarak şahsiyetçilik yapmamak esas olmakla birlikte, insanlara verdiği zarar, fikirlerinin güçlü olmasından ziyade, şahsına yapılan itibardan kaynaklanıyorsa, ara sıra onun şahsına da atıfta bulunmak icap edebilir.

- Dünyevî konumu ne olursa olsun, kişinin ortaya koyduğu fikirler İslam’ın / ehlisünnetin akidesiyle bağdaşmıyorsa, bu düşüncenin yanlışlığını ortaya koymak gerekir.

- Eleştiri dozu, eleştiren ile eleştirilen kişi arasında normalde var olan saygı, sevgi perdesini yırtmayacak düzeyde olmalıdır. Bu ölçü, aile fertleri için olduğu gibi, yabancılar için de geçerlidir. Buna göre, evladın babasını eleştirmesi, talebenin hocasını eleştirmesi, küçük kardeşin abisini eleştirmesi çok dikkatli bir üslupla yapılmalıdır. Keza, bizim gibilerin İmam-ı Azam, İmam-ı Şafii gibi büyük müçtehitleri, İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi müceddidleri eleştirmesi ille de söz konusu olacaksa, kesinlikle onlara duyduğumuz saygı sınırlarını aşmayacak düzeyde olmalıdır.

- Bir kusuru abartarak sahibinin bütün iyiliklerini hiçe saymak eleştirinin ilmî değil, garazlı olduğunun göstergesidir.

- Haset, kıskançlık, ötekicilik gibi bir duygu ve bir bakış açısına sahip olan kimsenin eleştirilerinde Allah’ın rızasını gözetmesi imkânsız gibidir.

- Karşıdakini yenilgiye uğratma, filanca büyük zatı eleştirebilecek güçte olduğunu kanıtlama, kamu oyu nezdinde yeni bir misyon görüntüsünü yakalama, şöhrete soyunma gibi düşünceler, ilmî, kalbî, aklî eşletirlerin -insaf ölçüleri içerisinde- yapılmasına engel unsurlardır.

- Eleştiri yapacak kimsenin, haber kaynağını kontrol etmesi gerekir. Haber kaynağı sağlam olmayan kişinin tenkidi, hedefine ulaşmamaya mahkumdur. Kur’an şöyle der: “Ey iman edenler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse onu iyice araştırın. Aksi taktirde bilmeden bir topluluğa zarar verirsiniz de yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât, 49/6). Çünkü eleştirilen kişiye iftira atılmış, sözleri çarpıtılmış veya en azından, yanlış anlaşılmış olabilir. Dolayısıyla fâsık ve münâfık haber kaynaklarının haberlerine karşı son derece titiz olmalı, verdikleri haberlerde çarpıtmanın olabileceğini mutlaka hatırda tutmalıdır.

- Bir topluluğa duyulan kin ve öfkenin, o topluma adaletli, insaflı ve ölçülü davranılmasına engel olmamalıdır. (bk. Maide, 5/8). Buna göre eleştirirken haklı yere eleştirmeli, bir hakkın ortaya çıkması için eleştirmeli, eleştiri, haksızlığa ve kişisel çıkarlar üzerine bina edilmemelidir.

- Eleştiri yapıcı olmalıdır. Yapıcı olmayan tenkit ya sövgüdür, ya da cidaldir. Eğer tenkid kırıcı, insanları küstürücü ise, o artık cidale dönüşmüş demektir. Cedelleşen insanlar her yolu deneyerek, muhatabına cevap yetiştirmeye çalışır. Kur’an cidalci insanların vasıflarını sayarken, bir konu hakkında bilgisi, yol gösterici bir rehberliği ya da aydınlatıcı bir yazılı belgesi olmaksızın tartışmanın ne kadar anlamsız olduğuna dikkat çeker. (Hac, 22/3,8).

- Eleştiren kişi, muhatabın olayı kişiselleştirdiği ve nefis müdâfaasına başladığı anda, bu işten vazgeçip, tenkidi orada bitirmesi gerekir.

- İnsan psikolojisi göz önüne alınarak, yerine göre tenkidi, isim vermeden yapıp, muhatabın, eleştiriden kendine düşen payı almasını ve durumunu düzeltmesini tasarlamak, Peygamberî ahlâka uygundur.

- Eleştirirken, yapıcı bir üslup kullanmalı, etrafından insanları boşaltıcı ve itici değil, kazanıcı ve çekici bir dille yaklaştığı bilinmelidir. Bu, beden, kelam ve kalp dilinin birlikte işe koyulduğu bir dildir. Hz. Peygamber’in Mü’minleri tenkid sadedinde onlara yumuşak davrandığına Kur’an tanıklık etmektedir. (Âl-i İmran, 3/159).

- Eleştiride sövgü, alay, küçümseme ve kişiliğe saldırı birbirine karıştırılmamalıdır. Eleştir ne kadar içten ve samimi olursa, başka bir anlatımla, ne kadar Allah rızasına yönelik olursa, o kadar verimli olacaktır. Eleştirilen kimse, eleştirenin iyi niyetini anlamalı, samimiyetini görmelidir. Aksi taktirde muhatabın, savunma pozisyonuna geçebilir. Kur’an, müşriklerin tanrı edindikleri şeriklerini hiçbir şekilde tasvip etmemekte, hiçbir doğruluk payı tanımamaktadır. Her fırsatta, Allah’ın dışında tanrı edinilen varlıkların anlamsızlığını dile getirmektedir. Fakat Kur’an asla onlara sövmemekte ve sövmeyi de yasaklamaktadır. (En’am, 6/108). 

Eleştirilen kişi açısından baktığımızda ise;

- Eleştiriden rahatsız olmamak gerekir. Kendine güvenen kişiler eleştiriden rahatsızlık değil, memnuniyet duyarlar. Çünkü bunun bir çok faydası olabilir. Çok zaman, nice yanlış anlamalar, eleştiri sayesinde açığa kavuşur ve yeni dostlukların oluşmasına sebep olabilir.

- Eleştirilen kişi, eleştiri üslubu ne olursa olsun eğer doğruluk arayışında ise öncelikle konuya odaklanmalıdır. Eleştiri getirene takıldığında, konuyu ıskalamış ve inancının artışını engellemiş olur.

- Eleştiri sadece başkalarına yönelik olmaz. Kişinin kendi kendini eleştirmesi de gereklidir. Buna öz eleştiri (oto kritik) ya da nefis muhasebesi adı verilmektedir. Öz eleştiri, cemaatler ve cemiyetler için de kullanılabilir ve bu durumda, refiklerine karşı kendilerini gözden geçiren, kusurlarını tespit edip giderme yolunu seçen cemaat ve cemiyetlere işaret eder. Kur’an bu konuda harikulade bir uyarı yapmakta, insanlara iyiliği emrederken kendi nefsimizi unutmamamız hususunda bizi ikaz etmektedir. (Bakara, 2/44)

Konuyu özetlemek gerekirse:

1. Önce araştırmak sonra eleştirmek gerekir. Araştırmadan yapılan eleştiriler ister istemez duygusal dalgalanmaların etkisinde kalır.

2. Kişiliği değil tutum ve davranışları eleştirmek lazımdır. Doğrudan kişiliği hedef alan eleştiriler hiç bir işe yaramadığı gibi, yeni kin ve düşmanlık tohumlarının atılmasına yol açar.

3. Karşı tarafı dinlemek gerekir. Karşı tarafın öne sürdüğü fikirlere kulağını kapayarak, peşin hüküm ve önyargıyla yapılan eleştiriler, sorunu çözmek bir yana daha da ağırlaştırır.

4. Çözüm önerisi geliştirilmelidir. Salt eleştiri, fayda yerine zarar verir.

5. Eleştiriden önce özeleştiri yapılmalıdır. Hatalarının ve zaaflarının bilincinde olan kişi, eleştirilerini daha insaflı yapar ve karşı tarafa daha anlayışlı davranır.

6. Eleştiride tarafsız olunmalıdır. Taraflı eleştiriler, yolsuzlukları arttırır, şiddet eğilimini besler. “Biz” ve “onlar” ayırımı yerine, “hak" ve "doğru” ölçüleri esas alınmalıdır.

7. Eleştirilerden yararlanılmalıdır. Eleştirilere kulak verildiğinde ve bu eleştiriler içselleştirildiğinde düşünceler yeni boyutlar ve derinlik kazanır.

Elştirilecek kişinin yerine kendimizi koyarak, Allah'ın rızasını elde etmek için yapılacak bir eleştiri, dini anlamda tebliğ olur ve bu da bir ibadettir.

İlave bilgiler için tıklayınız:

Tebliğ ve Peygamberimizin tebliğ metodu hakkında...

32 "Bildikleriyle amel edene bilmedikleri öğretilir." hadisine dayanarak, çok ilim öğrenmek yerine çok amel edilmesi gerektiğini söyleyenler var. Çok amel etmek, çok ilim yapmaktan üstün müdür?

İslam’ın ilk emri “oku”dur. Böyle bir dinin ilmî çalışmaları önemsememesi mümkün müdür?  Dinin iki temel esası vardır; İman-amel. İman ilimdir. Bilmeden iman edemezsiniz. Özellikle çağımızda aileden gelen taklidî imanı korumak çok zorlaşmıştır. Çünkü bu gün dalalet ve küfür cehalette çok fen-felsefeden geliyor. Bunlara karşı mücadele etmek için onların kullandığı ilim silahını kullanmak zorundayız.

Şunu da unutmamak gerekir ki, ilme dayanmadan yapılan ameller -yanlış olacağından- bir değer ifade etmezler. Fakat, ilim -halis bir niyetle olduğunda- tek başına bir ibadettir. Çünkü, ilim ameli gerektiren ciheti olduğu gibi, amel gerektirmeyen yönü de vardır. Örneğin en büyük ilim olan marifetullah, başka herhangi bir amelle ilişki içinde olmaksızın bir sevap hazinesi ve en büyük bir ibadettir.

Şunu unutmamak gerekir ki, bu gün okullarda öğretilen ilimlerin bir kısmı -ne dinî ne de dünyevî hayatta- fazlaca bir faydası olmayan türlerden şeylerdir. En azından bir lüzumsuz işlerle meşguliyet gibi bir şeydir. Halbuki İslam’a  zaman israfı olmaması için kişinin o anki hayatında rolü olmayan ibadetleri öğrenmesini tavsiye etmez. Örneğin namaz ibadeti günlük olduğu için onunla ilgili ilmi öğrenmeyi herkese bir görev olarak yüklediği halde, hac, zekât gibi sadece zenginleri ilgilendiren ibadetlerle ilgili bilgiyi yalnız ilgili şahıslara tavsiye etmektedir.

“Bildikleriyle amel edene bilmedikleri öğretilir." hadisin manası şudur: "Eğer insanoğlu bildiği ilmiyle yapılması gereken ibadeti, ameli yaparsa, -kesbe/şahsî gayrete değil- takvaya dayalı vehbî ilim verilir.”

Bu hadisi ilme karşı kullanmak son derece yanlıştır. Evvela, “takvasıyla böyle vehbî bir ilim beklentisi içine giren kimse” ta baştan kaybetmiştir. Çünkü, kendini böyle bir makamda gören kimse benlik ve gururdan kurtulamaz. İkincisi, ne zaman olacağı ne kadar verileceği belli olmayan böyle bir hayale kapılarak ilmi terk etmek, şeytana oyuncak olmak demektir. Kaldı ki, Allah rızası için değil de böyle bir ilme kavuşmak için amel etmek, bu amelini değerini sıfıra düşürür.

İman ve İslam’ın hakikatlerinin anlaşılmasına hizmet eden her nevi ilim büyük bir ibadettir. Yeter ki niyetler halis olsun. Bu çerçevede tahsil edilen bir ilmin amelden üstün olduğu hem ayet hem de hadislerle sabittir.

“Allah, kendisinden başka ilâh olmadığına şahitlik etti. Melekler, hak ve âdâletten ayrılmayan ilim sahipleri de O’ndan başka ilâh olmadığına şahitlik ettiler.”(Âl-i İmran, 3/18),

“Kulları içinde Allah’tan hakkıyla korkan ancak âlimlerdir.”(Fatır, 35/28),

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”(Zümer, 39/9),

“'…Kalkın!' denilince de kalkıverin ki Allah sizin gibi iman, hele hele bir de ilim nasib edilenlerin derecelerini yükseltsin.”(Mücadele, 58/11).

İlmin fazileti kosunda pek çok hadis vardır. Numune olarak bir tanesini arz edeceğiz:

Ebû Umâme el Bâhîlî (r.a.)’nin bildirdiğine göre, “Rasûlullah (s.a.v.)’a  biri âbid (ibadetçi) diğeri âlim olan iki kimseden bahsedildi de Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

“Âlim kimsenin âbid kimseye karşı üstünlüğü, benim sizin en aşağı mertebede olanınıza karşı üstünlüğüm gibidir.”

Sonra Rasûlullah (s.a.v.) şöyle devam etti:

"Şüphe yok ki insanlara hayrı öğreten kimselere Allah mer­hamet eder; melekleri, göklerin ve yerlerin halkı, hatta yuvasındaki karıncalar hatta balıklar, insanlara hayır ve faydalı şeyler öğreten (âlim) kimseye dua ederler.”(Tirmizî, İlim, 19; Dârimî, Mukaddime: 17).

Son olarak Bediüzzaman Hazretlerinin bu konuyla alakalı bir değerlendirmesini arz etmekte fayda mülahaza etmekteyiz:

“Gülistan sahibi Şeyh Sa'di-i Şirâzî naklediyor, der:

"Ben bir ehl-i kalbi tekkede, seyr-i sülûk ile meşgul iken görmüştüm. Birkaç gün sonra onu talebeler içinde, medresede gördüm. Ne için o feyizli tekkeyi terk edip, bu medreseye geldin, dedim. O da dedi ki: Orada (tekkede) herkes kendi nefsini -eğer muvaffak olursa- kurtarabilir. Burada (medresede) ise bu âlî-himmet şahıslar kendileriyle beraber çoklarını kurtarmaya çalışıyorlar. Uluvv-ü cenâb, uluvv-ü himmet bunlardadır. Fazîlet ve himmet bunlardadır. Onun için buraya geldim."

33 Uyku düzenimiz nasıl olmalıdır? İlim için az uyumanın hükmü nedir? Üç saat uykuyla hayatını sürdürenlerin olduğunu duydum...

Normal bir insanın günde beş veya altı saat uyuması yeterlidir. Şayet doktor "sağlık açısından zararlıdır" demiyorsa, bu süre üç saate de düşürülebilir. Bazı kimselerin vücut yapısı buna müsait oluyor, doktorlar üç saat uyumasına izin veriyorlar. Ancak bu nadirattandır.

Peygamberimizin (asm) sünnetinden "az da olsa devamlı olanın daha hayırlı olduğunu" öğreniyoruz. Bu sebeple bir süre insanın kendini zorlayarak üç saat uyuması, sonra da sekiz saate çıkarmasındansa, her zaman beş veya altı saat uyuması daha iyidir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Peygamber Efendimizin uyku düzeni nasıldı?

Gece Çalışma ve Beden - Ruh Sağlığı...

34 Zahid el Kevseri ve Makalat adlı eseri hakkında bilgi verir misiniz? Bu alim ehli sünnet alimlerinden midir?

- Zahid el-Kevserî, ehl-i sünnet alimlerinden olup çok değerli bir bilgindir. Özellikle İmam Azam'a karşı duyduğu hayranlıkla bilinmektedir.

- Ehl-i sünnet alimleri, Şeyhu’l-İslam Muhammed zahid el-Kevseri’yi büyük saygı ve sevgiyle anarlar. Makalat’ın mukaddimesinde Muhammed  Ebu Zehra  “Onun yeri doldurulamaz” bir alim olarak vasıflandırmıştır. İbn Teymiye’nin bazı düşüncelerine karşı  çıktığı için, bir kısım Vahhabi alimleri tarafından -insafsızca- topa tutulmuştur.

- Makalat adlı eseri, Mısır’da değişik dergilerde yazdığı -Tefsir, Kur’an ilimleri, Akaid, Hadis, Fıkıh, Fıkıh usulü, Siyaset, tarih, Islah/tecdid gibi- değişik konuların işlendiği makalelerinin bir araya getirilmesiyle oluşan bir derlemedir.

 

Hayatı ve eserleleri hakkında kısa bilgi:

Muhammed Zahid Kevseri son dönem Osmanlı alimlerindendir. Kafkasya’dan göç edip Düzce’ye yerleşen bir aileye mensuptur. Medrese eğitimini tamamladıktan sonra muhtelif medreselerde müderrislik yapmış ve Şeyhülislamın ders vekilliğine kadar yükselmiştir. Zamanının büyük bir bölümünü ilme adamış, çok sayıda talebe yetiştirdiği gibi bir çok eser de kaleme almıştır. Dinde reform adı altında yapılan saldırılara karşı makale yazmak suretiyle cevap vermeye çalışmıştır. Bediüzzaman’ın, eserlerinin korunması ve Arapça’ya tercüme edilmeleri hususunda vekalet verdiği kişiler arasında ismi zikredilmiştir.

Muhammed Zahid, 1879 yılında Düzce’nin Hacı Hasan Efendi (Çalıcuma) köyünde doğdu. Köy, adını alim bir zat olan ve Kafkasya’dan göç edip buraya yerleşen babası Hüseyin Efendiden aldı. Hüseyin Efendi buraya göç edip medrese açtı ve talebe yetiştirmeye başladı. Yöre halkı tarafından da ilim ve şahsiyetine hürmeten köylerine adı verildi ve bundan sonra köy bu isimle anılmaya başlandı.

Muhammed Zahid ilk eğitimine Düzce’de başladı. İlk derslerini babasından aldı. Düzce’de bulunan iptidaiye ve rüşdiye mekteplerinde okudu. Mehmed Nazım Efendiden tarih, coğrafya ve matematik derslerini aldı. Buradaki eğitimini tamamladıktan sonra İstanbul’a gitti. Fatih Camii Medresesine giderek burada eğitime başladı. Eğinli İbrahim Hakkı Efendinin derslerini takip ederek medrese eğitimini sürdürdü. Bunun dışında Alasonyalı Ali Zeynelabidin Efendiden ders aldı. Ders aldığı hocalarından biri de Kastamonulu Şeyh Hüseyin Efendidir.

Medrese eğitimini tamamlayan Muhammed Zahid Efendi, 1907 yılından itibaren Fatih Camiinde müderrislik yapmaya başladı. Bu görevini Birinci Dünya Savaşının başlamasına kadar sürdürdü. Medreselerde eğitim verirken belagat, mantık ve aruz derslerini okuttu. Bu sıralarda Kastamonu’da yeni bir medrese açıldı. Yeni medreseyi faaliyete geçirme görevi kendisine tevdi edildi. Bu yeni görevi için Kastamonu’ya giderek çalışmaya başladı. Üç yıl kadar hizmet gördükten sonra tekrar İstanbul’a geri döndü.

Muhammed Zahid Efendi İstanbul’a geldikten sonra yeni görevlerde bulundu. İlk önce Darüşşafaka’da müderrislik yaptı. Kısa bir süre sonra alanında uzman yetiştiren Medresetü’l-Mütehassisin’de müderrislik yapmaya devam etti. Bu görevlerinin dışında Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendinin ders vekilliğinde de bulundu. Bayezid Medresesinde Şeyhülislamlar tarafından ders verilirdi. Şeyhülislamların ders vekilleri ise yüksek dereceli müderrisler arasından seçilir ve vekaleten ders okuturlardı. Bu aynı zamanda bir unvan ve memuriyete de tekabül etmekte olup, Osmanlının son zamanlarına kadar devam etti. Ayrıca Meşihat Müsteşarlığı görevinde de bulundu.

Muhammed Zahid Efendi, 1922 yılında İstanbul’dan ayrılarak Mısır’a göçtü. Önce Kahire’ye yerleştiyse de kısa bir zaman sonra Şam’a gitti. Bir süre Şam’da kaldıktan tekrar Kahire’ye döndü. Bu ikinci gelişten sonra ailesini de yanına alarak Kahire’ye yerleşti. Burada da talebe yetiştirmeye ve ilim irfanla uğraşmaya devam ederek Mısır’ın önemli alimleri arasında yer aldı.

Muhammed Zahid Efendi, zamanının önemli bir kısmını ilme hasretti. Başta hadis, fıkıh, tefsir olmak üzere muhtelif ilimlerle uğraşarak değerli hizmetlerde bulundu. Çok sayıda talebe yetiştirdiği gibi bir çok eser de yazdı. Türkiye’de bulunduğu süre zarfında, talebe yetiştirmeye daha fazla zaman ayırdığından, Mısır’a oranla burada çok daha fazla talebe yetiştirdi. Mısır’da bulunduğu zamanlarda ise önceliği ilmi araştırma ve eser yazmaya verdi. Dolayısıyla daha az talebe yetiştirmiş oldu.

Mısır kütüphanelerinde Türkçe olarak yazılmış eserler üzerinde inceleme ve araştırmalarda bulunan Muhammed Zahid Efendi, bir çok vesikayı gün ışığına çıkararak istifadeye sundu. Özellikle dinde reform iddiasıyla ortaya çıkan ve İslamî değerlere saldıran kişilerle ilmi mücadelede bulundu. Bunların iddialarını makale ve eserleriyle çürütmeye çalıştı. Söz konusu kişiler onun bulunduğu ortamlarda konuşamaz duruma geldiler. Ömrünü ilme adayan Osmanlının son dönem önemli alimleri arasında yer alan, çok sayıda talebe yetiştirip eser yazan Muhammed Zahid Efendi, 11 Ağustos 1951 tarihinde Kahire’de vefat etti. Naşı İmam-ı Şafii hazretlerinin kabrinin yanına defnedildi. Mezar taşına kendisi için yazdığı şu şiiri hak edildi.

Ey kabrimin başında durup ibretle bakan adam / Dünkü ziyaretçi bugün buraya defn olunmuştur.

Bediüzzaman, Mısır’da bulunan zamanın önemli alimleri ile haberleşmelerinde Risale-i Nur’a sahip çıkılmasını, kendi bedeline eserlerinin hamiliğini yapmalarını isim belirterek istemiştir. Mısır’ın önemli alimleri arasında saydığı ve aralarında Mehmed Zahid Kevseri’nin de bulunduğu; eski şeyhülislam Mustafa Sabri ve Camiü’l-Ezher’in büyük müderrisi dediği Ali Rıza Efendi’den “Nur mecmualarına benim bedelime sahip ve hâmi ve vâris olsunlar ve Arabçaya tercümeye (etsinler)…” (Emirdağ Lahikası, 1997, s. 302) talebinde bulunmuştur. Bediüzzaman Hazretleri bu talebini, Ali Rıza tarafından yanına gönderilen hususi adamına iletti. Camiü’l-Ezher’e hediye olarak eserlerini gönderirken, bunların basım ve tercümeleri için de bir mektup yazdı. Yazdığı mektubunu söz konusu şahıs aracılığıyla gönderdi.

Eserleri

Muhammed Zahid Kevserî, yukarıda belirtildiği gibi çok sayıda makale ve eser yazdı. El-Esma ve’s-Sıfat ile Makalatü’l-Kevserî adlı eserleri meşhur olanlarıdır. Tasavvuf ve tasavvuf büyükleri hakkında kaleme aldığı eseri Irgamü’l-Merid adını taşımaktadır. Muhtelif konularla ilgili olarak yazdığı makaleleri Makalat adlı eserinde toplanmıştır. İmamı Rabbani hakkında yazdığı Türkçe eseri Er-Ravdun Nazirü’l-Verdî fî Tercemetü’l- İmamü’r-Rabbani es-Sirhendî’dir. Bunların dışında; Esseyfü’s-Sakil, El-İşfâk ala Ahkamü’t-Talak ile Farsça yazılmış bulunan Nazm-ı Avamili’l-İ’rab adlı eserleri de vardır.

35 İbni Kesir ve İbni Hacer'in, İbni Teymiye'den ders okudukları biliniyor. Bu alimlerin İbni Teymiye hakkında görüşleri nasıldır?

İbni kesir (ö: 774), İbni Hacer (Askelanî) (ö. 852), İbni Teymiye ( ö. 728)

İbn Hacer (Askelanî)’nin ölüm tarihi, onun İbn Teymiye’nin talebesi olmasına engeldir.

İbn Hacer el-Heytemî (ö: 974)’nin de İbn Teymiye’den ders alması mümkün değildir. el-Heytemî’nin el-Ftevaa’l-Hadisiye adlı eserinde çok ağır bir dille İbn Teytmiye’yi eleştirdiği bilinmektedir.

İbn Kesir’in, İbn Teymiye’den ders aldığı doğrudur. Ancak tefsirinde açıkça İbn Teymiye’den söz ettiğine rastlayamadık.

İbn Teymiye hakkında insanlar iki gruba ayrıldığına, bazıları tarafından -hatta yakın arkadaşları tarafından- şiddetle eleştirilirken, diğer bazıları tarafından hayranlıkla övüldüğüne dair bilgiler vardır. (bk. İbn teymiye, el-Fetava’l-Kübra(mukaddime), 1/z-f; Davudî, Tabakatu’l-müfessirin, 1/46-50).

Prensip olarak şunu söyleyelim ki, İbn Teymiye fıkıh, hadis, tefsir, kelam ve daha başka konularda bir allamedir. Kaynaklarda çok büyük bir takvaya sahip olduğu bildirilmiştir.

Bununla beraber, kendi devrinde mezheplere bağlı olmaksızın mutlak içtihat etmeye kalkıştığı için, cumhura muhalif bazı fetvaları olmuştur. Müthiş bir zekaya sahip olmakla beraber, kendi dönemindeki bazı tasavvuf erbabına aşırı yüklendiği için, aşırı bir tepki toplamıştır. Özellikle İbn Arabî gibi bazı büyük mutasavvıfları tekfir derecesinde tezyif ettiği için, karşı taraftan da “tekfir” edenler olmuştur.

Cumhuru ulemaya aykırı olarak “selefî mezhebi"ni ihdas etmiş ve nasların zahirisine fazla önem atfettiği için ehlisünnetin iki büyük ekolü olan Maturidî ve Eşari alimlerini pervasızca eleştirmiş ve onlardan da gereken tenkit sillelerini yemiştir.

Bize düşen bu büyük alimi ala’l-amya/körü körüne tenkit etmemek, cumhur-u ulemaya aykırı olan düşüncelerini de tenkit süzgecinden geçirmeden ala’l-aşva/iltimasla kabul etmemektir.

36 Değerli taşların huzur verici, hastalıklara iyi gelen etkilerine, dinimizde nasıl bakılıyor?

Değerli taşlarla ilgili eserler yazılmış ve orada, Kur’an’ın “inci, mercan, yakut” taşlarından bahsettiği vurgulanarak, taşlara değer biçilmeye çalışılmıştır. Soruda vurgulanan konu sanırız, “taşların maddî değerleri” değil, “şifa kaynağı olması”dır.

Bu açıdan bakıldığı zaman, dinimizde özellikle ve de açıkça vurgulanmış bir taşın değerini bilemiyoruz. Şu var ki, insanların  maden, bitki ve hayvansal maddelerden ilaç yaptıklarını biliyor ve hepimiz bunları kullanıyoruz. Bunlar, tecrübeye dayalı olarak şifaya vesile oldukları tespit edilmiştir ve bunların şifa ile olan ilişkileri de makul ve bilimsel bir zemine oturtulmuştur. Buna rağmen, bu ilaçlar sadece birer vesiledir, şifayı veren yalnız Allah’tır. Şifayı gerçek anlamda bu ilaçlara vermek şirk ve küfürdür.

Değerli taşların da böyle bilimsel, deneysel, mantıksal bir hikayeleri varsa, onları da bir ilaç gibi -uygun bir şekilde- kullanmakta bir sakınca olmaz. Tabii ki, ilaçlarda olduğu gibi, şifayı Allah’ın dışındaki bir nesneye vermek açık bir şirk ver küfür olur.

37 “Allah varsa, var olan görülür” “Şeytan ateşten yaratılmıştır. Ateş ateşi yakmaz?” “Cüz'i irade var diyorsun. Her şeyin yaratıcısı Allah ise insan ne yapabilir?” şeklindeki sorulara cevap veren Ebu Hanife midir, yoksa Şems-i Tebrizi midir?

Bu soruların Şems-i Tebrizi’ye sorulduğu söylenmektedir, şöyle ki:

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ Hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî’ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî Hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî; “Sorun!” buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı.

Sormaya başladı: “Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım.”

Şems-i Tebrîzî Hazretleri; “Öbür sorunu da sor!” buyurdu.

O; “Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz, hiç ateş ateşe azâb eder mi?” dedi.

Şems-i Tebrîzî; “Peki öbürünü de sor!” buyurdu.

O; “Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın!” dedi.

Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu.

Ve; “Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu.” dedi.

Şems-i Tebrîzî; “Ben de sâdece cevap verdim.” buyurdu.

Kâdı bu işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı:

“Efendim, bana Allah Teâlâ'yı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim.”

O kimse şaşırarak; “Ağrıyor ama gösteremem.” dedi.

Şems-i Tebrîzî; “İşte Allah Teâlâ da vardır, fakat görünmez.

"Yine bana, şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı."

Yine bana; “Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz.” dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum.

"Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?” buyurdu. (Bilgi ve kaynaklar için bk. Evliyalar ansiklopedisi, 11/199 vd.)

İmam-ı Âzam'a atfedilen üç mesele ise farklıdır. Şöyle ki;

İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri hac için yola çıkıp Medine'ye ulaştığında, karşılaştığı Seyyid Muhammed Bâkır Hazretleriyle arasında şöyle bir konuşma geçer. Seyyid Muhammed Bâkır:

- Sen kendi aklınca kıyas yaparak, Peygamber dedemin dinini ve hadislerini değiştiriyorsun, der.

- Böyle bir şey yapmaktan Allah'a sığınırım efendim. Lütfen oturunuz. Rasulullah'a olduğu gibi benim size de hürmetim var, der İmam-ı Azam. Seyyid Muhammed Bâkır'a yer gösterir. Her ikisi de yerini aldıktan sonra Ebu Hanife Hazretleri söze başlar:

- Üç mesele soracağım. Birincisi şu: Erkek mi daha güçsüz kadın mı?

- Kadın erkekten güçsüzdür.

- Mirasta adamın payı kaç, kadının kaçtır?

- Erkeğin mirastaki payı iki, kadının birdir.

- Eğer onun dinini değiştirmiş olsam, benim akıl ve kıyas yoluyla, kadın daha zayıf olduğu için ona iki pay, erkeğe bir pay düşer derdim.

Ebu Hanife Hazretleri tekrar sorar:

- Namaz mı daha üstün, oruç mu?

- Namaz oruçtan üstündür.

- Eğer ceddinin dinini akıl ve kıyasla değiştirmiş olsaydım, âdet halindeki kadının kılamadığı namazları kaza etmesini, orucu kaza etmemesini emrederdim.

Ebu Hanife Hazretleri üçüncü soruyu sorar:

- Sidik mi daha pis, meni mi?

- Sidik meniden pistir.

- Eğer deden Peygamber (s.a.v.)'in dinini kıyasla değiştirmiş olsaydım, sidikten dolayı gusletmek gerektiğini ve meniden dolayı da sadece abdest almak gerektiğini söylerdim. Fakat akıl ve kıyasla bu dini değiştirmekten Allah'a sığınırım.

Seyyid Muhammed Bâkır Hazretleri yerinden kalkar ve Ebu Hanife'yi kucaklar. Tebrik edip ona ikramda bulunur. (bk. Muhammed Ebû Zehra, İslâm'da Fıkhı Mezhepler Târihi, II, 66-67)

İmam Azama nisbet edilen bir başka konu da şöyledir:

Allah Teâlâ'yı inkâr eden zeki bir dehri [ateist] vardı. Hristiyan din adamları bu dehriye cevap veremeyince, "Sana ancak İslam âlimleri cevap verebilir" diyerek onu Basra’ya gönderirler. Basra’ya gelip, "Dünyada bana cevap verebilecek bir âlim bulamadım." der. Herkese meydan okur.

Hammad Hazretleri (hele önce bizim çocuklarla tartış, gerekirse âlimlerle görüşürsün) der, onun karşısına genç yaştaki Numan bin Sabit’i [İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretlerini] çıkarır. Dehri, çocuk denilecek yaştaki bir gençle tartışmayı gururuna yediremez. Kürsüye yumruk vurur, “Hani nerede, o meşhur âlimleriniz” der.

Genç Numan bin Sabit onu, onun silahı ile vurur. “Ne o der, demek benden korkmaya başladın?” Dehri bu söze tahammül edemeyerek ilk sorusunu sorar:

- Var olan şeyin başlangıcı ve sonu olmaması mümkün mü?

- Mümkündür.

- Nasıl olur?

- Sayıları bilirsin birden önce hangi sayı vardır?

- Bir şey yoktur.

- Mecazi bir olanın önünde bir şey olmayınca, hakiki bir olanın önünde ne olabilir?

- Peki hakiki olanın yönü ne tarafadır?

- Mumun ışığı ne taraftadır?

- Bir tarafta denemez.

- Mecazi ışık için böyle denirse ebedi nur olan için ne denebilir?

- Her var olanın bir yeri olması gerekmez mi?

- Mahluklar için öyledir.

- İlah kâinatta ise, bir yerde görünmesi gerekmez mi?

- Yaratan ile yaratılan mukayese edilmez, ama sütte yağı görebiliyor musun?

- Görülmez.

- Sütte yağ olduğu bir gerçek iken, göremiyoruz diye nasıl inkâr edilir? Ben de sana bir soru sorayım: Senin aklın var mı?

- Elbette var.

- Var olan şey görünür dedin. Aklın varsa gösterebilir misin?

- Peki O, şu anda ne yapmaktadır?

- Sen bütün soruları kürsüden sordun. Biraz da ben kürsüden cevap vereyim.

- Peki geç kürsüye.

İmam-ı Azam olacak bu genç, kürsüye çıkıp, “Allah Teâlâ şu anda, senin gibi imansız bir dehriyi kürsüden indiriyor ve benim gibi bir muvahhidi kürsüye çıkarıyor.” der ve ardından Rahman suresinin “Öyle iken Rabbinizin hangi nimetlerini inkâr edebilirsiniz?” mealindeki 28. âyetini okur. Kalabalık hep bir ağızdan istiğfara başlar. Bu arada dehri çoktan uzaklaşıp gitmiştir.

38 On sekiz bin alem var mıdır; bilinenleri kaç tanedir?

Sorunuzun cevabı için tıklayınız: 

On sekiz bin alem hakkında bilgi verir misiniz?

39 İslamiyet'in düşünmeye ve araştırmaya bakışı nasıldır?

İnsanı bilgiye ulaştıran yollardan birisi, gözlem yapmaktır. İnsan, kâinattaki olayların bir izleyicisi ve gözlemcisidir. Kâinat, okunmayı bekleyen mana dolu bir kitaptır.

“Göklerde ve yerde neler var, bakın!” (1)

“Onlar üzerlerindeki gökyüzüne bakmadılar mı ki, biz onu nasıl bina etmişiz ve süslemişiz.” (2)

Allah’ın rahmet eserlerine bak! Ölümünden sonra yeryüzünü nasıl diriltiyor...” (3)

şeklinde pek çok ayet, insanın müşahede (gözlem) vazifesine dikkat çeker. Fakat, herkes bu müşahedeyi yapamaz. Ayetin belirttiği gibi,

"Göklerde ve yerde nice ayetler (ibretli şeyler) vardır ki, insanlar onlara uğrar, geçer giderler.” (4)

Bakmak ayrı, görmek ayrıdır. Herkes kainata bakar ama, herkes kainattaki sırları, manaları göremez.

“Onları sana bakar görürsün. Halbuki onlar görmezler.” (5)

ayeti, bakmak ve görmek arasındaki farka işaret eder.

Başkasının göremediğini görenler, kainat kitabının sırlarını elde ederler. Mesela, suda hafifleştiğini hisseden Arşimet, suyun kaldırma kuvvetini bulur. Başına düşen elmadan ilham alan Newton, yerçekimi kuvvetinin farkına varır. Kuşların kanat yapılarını inceleyen bilim adamları, bu bilgilerini uçak sanayiinde kullanarak, insanoğlunu kuşlara arkadaş yaparlar.

İnsan, dikkatle aleme baksa, her şeyden ibret ve ders alabilir. Kalbinde hayat olan ve alemi ibretle temaşa eden zatlar, her şeyden bir ders alabilirler. Her şeyi abes gören ve küfrün karanlıkları içinde yoluna devam edenler ise, bu engin ve zengin manalardan mahrum kalırlar. Kur’an-ı Kerim, böyleleri için “kör” tabirini kullanır.

“Kim bu dünyada kör ise, ahirette de kördür.” (6)

“Gerçek şu ki, körlük, gözün körlüğü değil, sadırlardaki kalplerin körlüğüdür.” (7)

“Beni hatırlamaktan yüz çeviren kimse için sıkıntılı bir hayat vardır ve onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz. Der ki: 'Ya Rabbi, niçin beni kör olarak haşrettin. Ben (dünyada) görüyordum.' Cenab-ı Hak der: Evet, görüyordun. Ayetlerimiz sana geldi de, sen onları unuttun. Bugün ceza olarak unutulacaksın.” (8)

“Basar” gözün görmesi, “basiret” kalbin görmesidir. Basarı, olmayanlar eşyayı göremez. Basireti olmayanlar da eşyanın hakikatini müşahede edemez.

Kaynaklar:

1. Yunus, 10/101.
2. Kaf, 50/6.
3. Rum, 30/50.
4. Yusuf, 12/105.
5. Â’raf, 3/198.
6. İsra, 17/72.
7. Hacc, 22/46.
8. Taha, 20/124-126.

40 "Sırrın esirindir, söylersen onun esiri olursun", "Evlendin mi derya yolculuğuna çıkmış olursun", "Çocuğun oldu mu gemi parçalanmış olur" cümlelerinden ne anlatılmak istenmiştir?

“Sakladığın sır senin esirindir, açığa vurursan sen onun esiri olursun” ifadesinin anlamı şudur: “Eğer insan bir sırrı kendi içinde saklarsa, o sır –hürriyetine kavuşmamış- esiri gibidir. İzin vermediği sürece dışarı çıkmasına imkân yoktur, başkasının amacına hizmet etmesi mümkün değildir.  Fakat ne zaman onu birisine söylese artık kendisi o sırrının esiridir. Çünkü sır demek, genellikle –başkaları tarafından bilinmesinde- sakınca olan şey demektir. Bunu dışa vurduğu zaman, artık kişi her zaman o sırrın esiri gibi olur. Sırrını açtığı kimsenin kulu, kölesi gibi hareket etmek durumunda kalır. Bugünkü ifadeyle bu sır -yerine göre- her zaman aleyhinde bir şantaj olarak kullanılabilir.


İnsanın, sırrını emanet edeceği kimse, kendisine namus emanet edilecek kadar emin ve onu muhafaza hususunda, kendi namusunu korumadaki titizliği kadar da hassas olmalıdır. Emin olmayana emanet, sırrı namus bilmeyene de sır verilmemelidir.

Dilini hapseden, sözlerinin esiri olmaktan kurtulur.

Sır tutma ve başkalarının sırrına saygılı kalma, tamamen irade ve idrakle alâkalı insânî bir meziyettir. İradesiz kimselerin sır tutmaları beklenemeyeceği gibi, yaptığı işlerin ve söylediği sözlerin akıbetini idrak edemeyecek kadar safderûn kimselerin de sırları tutması düşünülemez.

Bir insanın, emanet ettiği sırrını birkaç defa fâşetmiş birisine, yine de sır vermesi, onun idraksizliğini ve sırdaş seçimindeki aczini gösterir. İnançla gönlü oturaklaşmış ve gözü açılmış birisi, hayatında bu kadar aldatılıp, bu kadar kandırılmamalı!.

İnsan, açıklamada bulunmaya lüzum görülen yerlerde kendisine düşeni anlatmalı; boş yere kalbinin kapağını açarak sırlarını fâşetmekten de kat'iyen sakınmalıdır. Öyle, her yerde, ulu orta kalbindeki sırları saçıp gezenlerin, günün birinde hem kendilerini, hem de içinde bulundukları toplumu önünü alamayacakları bir ölüme sürükleyecekleri, kat'iyen hatırdan çıkarılmamalıdır.

İnsan, kendisine ait gizli şeyleri şurada-burada fâşetmekten fevkalâde sakınmalıdır. Hele bunlar, çirkin, sevimsiz ve netice itibarıyla da fayda getirmeyen şeyler ise... Zira bu hâl, çok defa dostları utandırıp, düşmanları da sevindirebilecek uygunsuz durumların doğmasına sebebiyet verebilir.

Sîneler, sırlar için birer sandukça olarak yaratılmışlardır. Akıl onların kilidi, irade de anahtarıdır. Bu kilit ve anahtarda arıza olmadığı sürece, sandukçanın içindeki cevherleri kimsenin bilmesine imkân yoktur...

Başkasının sırlarını sana taşıyan birisi, senin sırlarını da, başkalarına taşıyabilir. Bu sebeple, öyle densizlerin, en ehemmiyetsiz gibi görünenlere bile vâkıf olmalarına kat'iyen fırsat verilmemelidir.

Ahmağın kalbi dilinin ucunda; akıllının dili, sînesinin en uç burcundadır.

Ahmakla sırdaş olmaktan sakınmak gerekir..  Bilerek kötülük yapma niyeti olmasa bile, bazen iyilik düşünürken de kötülük yapabilir.

Sır vardır, ferdi ilgilendirir; sır vardır, aileyi; sır da vardır ki, bütün bir toplum ve milleti... Ferdî bir sırrın fâşedilmesiyle ferdî haysiyet; ailevî bir sırrın açığa çıkmasıyla ailevî haysiyet; topluma ait bir sırrın ifşâ edilmesiyle de millî haysiyetle oynanılmasına fırsat verilmiş olur. Zira sır, sînelerde kaldığı müddetçe sahibi için bir kuvvet olmasına karşılık, başkalarının eline geçince, onun aleyhine kullanılmaya müsait bir silah haline gelir.

Bir prensip olarak, sırrın benimsenmesini gerektiren nice kıymetli işler vardır ki, onu temsil edenlerin sır tutmayışından, o işte bir adım ileriye gidilememiş, hatta bazen müteşebbisler için ciddî rizikolara da sebebiyet verilmiştir. Hele bu iş, milletin hayat ve bekâsıyla alâkalı nazik konulardan ise!..

Bir devlet, devlet sırlarını düşmanlarına kaptırmış; bir ordu, hareket stratejisini hasım güçlere belli etmiş; bir iş ve aksiyon adamı, rakipleri tarafından keşfedilmiş ise, o devletin derlenip toparlanmasına, o ordunun zafer elde etmesine ve o aksiyon adamının muvaffak olması zorlaşır...

“Bir insan evlendi mi derya yolculuğuna çıkmış olur”
un anlamı şu olsa gerektir:

Evlilik büyük bir sorumluluğu beraberinde getirir. Hayat şartları genellikle tek başına yaşamaktan daha zor olur. Adeta kişi deryada yüzmek zorunda kalmış gibi olur. Dolayısıyla, ailesini mutlu edecek, onların ekonomik şartlarını düzeltecek, maddî-manevî ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde hayat deryasında yüzmeyi öğrenmelidir.

“Çocuğu oldu mu gemi parçalanmış olur”
ifadesinden şu kastedilmiş olabilir:

Aile hayatı bir gemidir. Bu gemideki eşlerin bütün ilgi ve alakaları, sevgi ve saygıları birbirine karşı olarak vardır. İkisi adeta hayat gemisinin iki parçası gibidir. Fakat çocuk olduğu zaman, bu gemi parçalanır, sevgiler, ilgiler artık eşlere mahsus olarak kalmaz, çocuklarla da paylaşılmak durumundadır. Bu dağılım sonucunda, zevkler artar, sıkıntılar da artar.

41 Molla kime denir? Molla olmak için hangi ilimler okunur?

Molla, bazı İslâm toplumlarında tanınmış din âlimlerine veya belirli seviyede öğrenim görmüş kimselere verilen bir unvandır.

Monla, munla vemulla biçiminde de görülen kelimenin Arapça'da "efendi, sahip, âmir" manasındaki mevlâdan geldiği kabul edilmektedir.

Arapça'da "efendimiz" anlamındaki mevlânânın değişikliğe uğramasından ortaya çıktığı düşünülen ve daha eski bir kullanım olduğu sanılan monla (munla) kelimesindeki "n" harfi zamanla “l”ye dönüşmüştür.

Molla unvanını alan kişinin bilgiyle dolu olduğu kabul edilerek mollanın "doldurmak" anlamındaki mel' köküne dayandığı da ileri sürülmüşse de bu ihtimal zayıf görülmektedir.

Tarih boyunca çeşitli İslâm toplumlarında görülen molla kelimesi günümüzde en çok İran'da kullanılmaktadır. İran'da halk dilinde yazı yazmayı bilmese de yazıyı okuyabilen kimselere molla denilmiştir. "Molla olmak ne kadar kolay, adam olmak ne kadar zordur." atasözü büyük ihtimalle bunu belirtmek için söylenmiştir.

İran'da esas olarak bu unvan iyi bir tahsil kademesinden geçmiş, liyakat sahibi kimseler için kullanılmıştır. Safevîler devrinde Molla Sadra diye bilinen Sadreddîn-i Şîrâzî, baba-oğul Molla Meclisî'ler gibi çok sayıda âlim ilmî bir şeref ve liyakat ifade eden molla unvanı ile anılmıştır. Bu durum Kaçarlar döneminde de sürmüş, kelime ulemâ arasında Molla Ali Kenî ve Molla Âgâ Derbendî'ye unvan olmuştur. Ahund Molla Kâzım Horasânî'de görüldüğü gibi, başına bazan "ahund" kelimesi getirilmiştir. Bu kullanım şekli, belirtilen kişinin sahasındaki üstünlüğünü ve ilmî muhtevasının yüksekliğini göstermekteydi.

Molla kelimesi XX. yüzyılda giderek itibarını kaybetmiştir. Günümüz İran'ında tamamen aşağılayıcı bir anlam kazanmış olup, genellikle ilmine güvenilmeyen veya -dine muhalif kimselerin dilinde- yüksek dereceli de olsa herhangi bir din âlimi için kullanılmaktadır. Bu anlam kötüleşmesi, sadece okuma yazma öğretilen okullarda öğrencilere ilk bilgileri veren kişilere molla unvanının verilmesinden de kaynaklanmış olabilir. Buralarda kızlara öğreticilik yapan hanımlara "molla bacı" denildiği gibi "mollaya gitmek" ifadesi bu tarzdaki mektep derslerine katılma manasına gelmektedir.

Bu arada İran'da Zerdüştî ve Yahudi cemaatlerinin de kendi din âlimlerinin isimlerinin başına molla unvanını koyduklarını belirtmek gerekir.

Osmanlı Devleti'nin kuruluşundan önceki dönemde molla ismine bir ilmî unvan olarak yer verildiği ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin sûfîliğinden ziyade ilmî özelliklerine atıfta bulunularak Molla-i Rûm şeklinde anıldığı bilinmektedir.

Osmanlılar'da molla kelimesinin kullanılışı İran'dakinden daha farklı ve daha az karmaşık olmuştur. Bu unvan, genellikle müderrislikten sonraki mevleviyet payesi denilen dereceye ulaşan büyük âlimlerle Süleymaniye müderrislerinden mansıp alarak 300 akçelik kadılık mesleğine geçen, 300 akçeden yukarı mevleviyete tayin edilen birinci sınıf kadılara verilirdi.

İstanbul kadısına daha çok "İstanbul Efendisi" denilmekle birlikte, diğer vilâyetlerin kadıları için meselâ "Edirne Mollası" veya "Mısır Mollası" ifadeleri kullanılırdı.

Osmanlı tarihinde Molla Fenârî, Molla Hüsrev, Molla Gürânî ve İzzet Molla gibi unvanı tayinle birleşip devam edenler oldukça azdır.

XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ilmiye sınıfında "zadegan" diye anılan ulemâ nesli ortaya çıkınca "beşik ulemâsı" denilen grup türemiş ve bunlara "molla bey" unvanı verilerek diğerlerinden farklı sosyal bir sınıfa mensup oldukları belirtilmek istenmiştir. Babası molla unvanlı olan çocukların bu sınıfa girebilmesi için şeyhülislâmın muvafakati şart koşulmuşken, molla unvanını taşımayan ilmiye mensubu vezirlerin ve memurların çocuklarına molla bey unvanının tevcihi padişahın iradesine bağlanmıştır.

Osmanlılar'ın son dönemlerinden itibaren molla kelimesi sosyal anlamda değer kaybına uğramıştır. Bu sebeple medrese öğrencileri isimleriyle değil "molla" diye çağırılmaya başlamış, ayrıca kadınlar arasında Kur'an ve mevlid okuma gibi dinî hizmetleri yerine getiren hanımların isimlerinin sonuna bu kelime eklenmiştir.

Kazan ve Kırım-Tatar lehçelerinde "molla" kelimesi yüksek bir ilmî seviyeyi gösterirken, Orta Asya'da, kendisinden herhangi bir talepte bulunulan önemli kişinin isminin başına bir nezaket ifadesi olarak getirilmektedir.

Molla Kürtçe'de "melâ" şekline dönüşmüş olup, az çok medrese tahsili görmüş olanları belirtir.

Hindistan yarımadasındaki Müslümanlar arasında, toplumda saygınlık kazanmış din âlimleri için kullanılan "maul(a)vî" unvanı da molla ile aynı kökten gelmektedir. (bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Molla md.)

42 Dağların sarsıntıları önlemediğini, sadece yeri sabitlediğini söyleyip, Nahl 15, Enbiya 31 ve Lokman 10. ayetlerinin bilimle çeliştiğini iddia edenlere ne dersiniz?

İlgili ayetlerin meali şöyledir:

“Hem dünya hareketiyle sizi sarsmasın diye, yeryüzüne sabit dağlar koydu. Amaçlarınıza ermeniz için ırmaklar, geçitler yerleştirdi.” (Nahl, 16/15)

“Yerin insanları sarsmaması için oraya dağlar yerleştirdik. Maksatlarına ermeleri için orada geniş yollar, geçitler yaptık.”
(Enbiya, 21/31).

“O gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yarattı. Yere de, sizi sarsmaması için, ağır baskılar, yani ulu dağlar koydu ve orada her türlü canlıyı üretip yaydı. Gökten de bir su indirdik, orada her güzel çifti yetiştirdik.”
(Lokman, 31/10).

Bu ayetlerin -konumuzla ilgili- ortak vurgusu “yerküresinin hareketiyle insanları sarsmaması için, yeryüzüne sabit dağların konulmasıdır.”

Bu ayetlerin asıl Arapça metninde, dağlar -“cibal” olarak değil-, “Revasî” sözcüğüyle ifade edilmiştir. “sarsıntı”yı ifade eden kelime ise “Meyd” kökünden gelen -Made-Yemîdu- “Temîdu” fiilidir.

Revasî kelimesi, “Resv” veya “Rüssuv” kökünden gelen “er-Rasî” kelimesinin çoğuludur; bir yerde sabit olmak,  bir baskı unsuru olmak, bir yere yerleşmek manasına gelir. Genel bir vasfı olması haysiyetiyle dağlar için kullanılmıştır. (Taberî, Razî, İbn Aşur, Nahl, 16/15. ayetinin tefsiri)

Önce ayette söz konusu edilen sarsıntıyı, kısmî/lokal olarak meydana gelen normal deprem olayından ziyade, ilk yaratıldığı jeolojik devirlerde bütün bir küre olarak yerde meydana gelen sarsıntıyı anlamak gerekir.

Nitekim, bazı tefsirlerde yerküresinin bu sarsıntısı denizde alabora olmak üzere olan geminin sağa-sola hareket ederek maruz kaldığı sarsıntıya benzetilmiştir.(bk. Razî, ilgili ayetin tefsiri).

Hamdi Yazır’ın aşağıdaki açıklaması da bu gerçeği desteklemektedir.

“Halbuki onları yaratan biz, o yeryüzünde kendilerini sarsacak diye ağır baskılar yaptık. Yani gökten ayırdığımız ve üzerinde kendilerine sudan hayat verdiğimiz insanları, yerküresi hareketiyle çalkalayıp sıkıntıya sokmasın, sakin olacak yer bulsunlar diye o yeryüzünde suya karşılık sulb oturaklı kıt'alar (Omurgaları derinliklere gömülmüş parçalar yani:) dağlar meydana getirdik. Bir düşünmeli ki, yeryüzü, sıvı bir halde kalsaydı ve yer hareket ettikçe insanlar çalkanıp dursaydı ne büyük sıkıntı olurdu. Toprak kütlesinin yaratılması ve dağların kazık gibi oturtulması ile, bu sıkıntı bertaraf edilip yeryüzü, insanların yaşaması için oturulabilir bir hale getirildi.”(Enbiya, 31. ayetin tefsiri).

Amme (Nebe') sûresinin 7. âyetinde yer alan "Dağları direkler yaptık" meâlindeki cümleyi tefsir eden Bediüzzaman, mecaz penceresinden âyetin mânâsını birkaç yönden açıklamaya çalışması, ayetin değişik gerçeklere işaret ettiğini göstermektedir:

Birincisi: Yerküresi feza denizinde bir denizaltı gemisi gibi yüzmektedir. Bu denizde rotayı şaşırıp alabora olmaması için dağlar, geminin birer demir ve direkleri olarak var edilmiştir.

İkincisi:
Yerküresinin iç kısımlarında meydana gelecek sıkışmalar anında, yerin kendi ekseninden çıkmaması için dağlar vasıtasıyla nefes almaktadır. Buna göre dağlar, yerküresinin birer nefes bacası hükmündedir.

Üçüncüsü: Yeryüzünün en önemli sakinleri insanoğludur. İnsanların hayatında en önemli unsur ise, su, toprak ve havadır. İşte bu üç unsurun hâmisi ise dağlardır. Dağlar, toprağı erozyondan, denizler tarafından istila edilmekten ve havayı kirlilikten koruduğu gibi, suyu da güzelce depolamaktadır.

Dördüncüsü: Dünyanın dağları vasıtasıyla adeta ufuklarla bitişik olduğunu göstermesi, yerküresine bir çadır görünümünü kazandırmıştır. Özellikle çadırlarda yaşayan veya öyle bir hayatı tasavvur edebilen kimseler eğer edebi sanat zevkine sahip ise, dağları yer küresi çadırının birer direk ve kazığı şeklinde düşünebilecektir (bk. Muhakemat, 73-74; Niyazi Beki, Kur’an ilimleri ve tefsir açısından Bediüzzaman’ın eserleri, s. 226-227).

Bazı uzmanların belirttiğine göre, jeolojinin dağlar hakkında söyledikleri yukarıda verdiğimiz bilgilerle tam bir paralellik içindedir. Bu bilgilere göre, dağların özelliklerinden biri yeryüzündeki büyük yer tabakalarının uçlarında yükselmesi ve bu tabakaları birbirine bağlamasıdır. Bu özellikleriyle dağlar tahtaları birarada tutan çivilere benzetilmektedir. Bunun yanında dağların yerkabuğunda yaptığı basınç, dünyanın merkezindeki mağma hareketlerinin etkisinin yeryüzüne ulaşarak yerkabuğunu parçalamasına engel olurlar.

Yine uzmanların bildirdiğine göre, dağların depremle yakın ilişkisi vardır, şöyle ki; depremler gerilim altındaki yer katmanlarının kırılması sonucu açığa çıkan enerjinin yer kabuğunca sismik dalgalar halinde iletilmesinden oluşur -bir cetvelin ucunu iyice gerdirip bırakınca oluşan dalgalar gibi. Bu dalga hareketi yer kütlesinin bu enerjiyi tedricen soğurması sonucu gittikçe zayıflar ve belli bir mesafeden sonra söner;  aynen göle atılan bir taşın oluşturduğu dalgaların gittikçe zayıflayarak sönmesi gibi.

Fen bilimlerince sabittir ki doğrusal harekete olan direnç kütle ile, ve dönme hareketine olan direnç de kütle ile beraber kütlenin dönme ekseninden olan mesafesinin karesiyle orantılıdır. O yüzden, belli bir kuvvetin etkisi altında belli bir enerji ile belli bir yönde hareket eden bir dalga, büyük bir kütleye rast gelince enerjisinin bu kütleye dağılması sonucu zayıflar ve söner.

Dağlar, devasa kütleleriyle deprem esnasında bu tür bir damper görevi görür. Örnek olarak, uzunca bir ipin bir ucunu ileri geri hareket ettirerek oluşan dalga hareketi ip boyunca ilerler. Ancak ipin bir bölümüne kurşun top gibi bir ağırlık bağlanırsa, o bölüme ulaşan dalganın hemen zayıfladığı görülecektir. Hatta eğer ağırlık çok büyükse dalga orada söner.

İşte deprem sırasında dağlar bu kurşun top rolünü oynayıp ip misali yer kabuğu boyunca ilerleyen dalgaların şiddetini azaltır ve dalgaların daha çabuk sönmesini sağlar.

43 Analitik düşünce, tümevarım, tümdengelim, riyazi düşüncelerin anlamları nedir? Bunlardan hangileri daha önemlidir?

Analitik düşünme; sorun çözme, kavramsal düşünme, çözüm bulmaya yönelik ve problem çözmeye yönelik düşünme anlamlarına gelmektedir.

Tümevarım; bir bütünün parçalarından hareketle -o fertler için geçerli olan bir hükmü- bütün için de söz konusu olduğu yargısına varmaktır. Örneğin, insan kavramı bir bütündür. Bu bütünün fertleri için geçerli olan düşünme, konuşma, gülme özelliğinden hareketle “bütün insanlar düşünür, konuşur, güler” yargısına varmak bir “tümevarım”dır.

Tümdengelim ise, tümevarımın aksine, bir bütünde / bir küllîde bulunan özelliklerden hareketle bunların bütün fertlerine de teşmil etmek manasına gelir. Örneğin, “Evren sonradan yaratılmış bir varlıktır; öyleyse Evrenin parçaları olan güneş, ay, yıldızlar, yerküresi de sonradan yaratılmıştır.” şeklideki istidlal metodu, tümdengelim bir metottur.

Riyazî / matematiksel düşünme,  insanların olaylara karşı sistematik ve hızlı yaklaşmasıdır. Eğer ortada bir sorun varsa muhakkak bir çözümü vardır, bu düşünce üzerine çözüm arayışı içerisine girmek matematiksel bir düşünce ürünüdür.  Matematik sanıldığı gibi sayı ve rakamlardan ibaret değil, aynı zamanda matematik analiz, problem çözmeye yönelik, soyut düşünebilme yeteneğidir.

Bütün bu metotların her birisi, kendi konumunda önem arz etmektedir.

Diğer taraftan sanatkardan esere, eserden de sanatkara intikal etme metodunu da kullanmak mümkündür.

Örneğin Mimar Sinan ve Süleymaniye, ikisi de birbirine delildir. Önce, Sinan’ın o yüksek dehasını, mimarlıktaki fevkalâde maharetini, sanat inceliklerine harikulâde vukufiyetini inceliyor ve onu bu yönüyle tanıdıktan sonra, “Elbette böyle bir ruhtan, şöyle bir eser çıkar,” diyerek Süleymaniye’yi gösteriyoruz. Burada müessirden esere, bir başka ifade ile sebepten neticeye bir istidlâl söz konusudur. İşte bu istidlale “bürhan-ı limmî” denilir.

Yahut, önce Süleymaniye’yi bütün yönleriyle inceliyor, ondaki sanata hayran kalıyor ve sonunda şu hükme varıyoruz: “Böyle muhteşem bir eserin mimarı elbette büyük bir dahi, eşsiz bir sanatkârdır.” Bu defa eserden müessire, neticeden sebebe bir istidlâl söz konusu olmuştur. Bu istidlale ise “bürhan-ı innî” denilmektedir.

Bir zâtın merhametinden, rikkatinden, şefkatinden, cömertliğinden söz ediyoruz ve “Böyle bir zât elbette fakirlere ve düşkünlere yardım elini uzatacaktır.” diyoruz. Burada da müessirden esere intikal etmiş oluyoruz. Öte yandan, bir gurup fakirin her gün beslendiklerine, barınma, giyecek ve yakacak gibi her türlü ihtiyaçlarının aksatılmadan yerine getirildiğine şahit oluyoruz. Ve “Bu yardımları yapan mutlaka çok merhametli ve şefkatli bir zâttır.” diye hükmediyoruz. Böylece, eserden müessire intikal etmiş oluyoruz.

“Ateşin dumana olan delaleti gibi, müessirden esere yapılan istidlâle “bürhan-ı limmî” denildiği gibi; dumanın ateşe olan delaleti gibi, eserden müessire olan istidlâle de “bürhan-ı innî” denir. Bürhan-ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.” (İşârât-ül İ’caz)

Kur’ân-ı Kerim’de her iki istidlâlin de misâlleri vardır. Fâtiha Sûresi`nin hemen başında her iki delile de işaret edilmiştir. “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” buyrulmakla önce âlemlerin harika terbiyesi nazara verilmiş ve “bu terbiyeyi yapan zâtın her türlü hamde ve senaya lâyık olduğu” hükmü getirilmiştir. Burada eserden müessire istidlâl vardır.

Daha sonra Rahman ve Rahîm isimleri zikredilerek, Allah’ın “din gününün sahibi olduğu” nazara verilmiştir. “Mademki Allah, Rahman ve Rahim’dir, elbette din gününü getirecek ve bu rahmet ve inayetini ahirette de devam ettirecektir.” mânâsı ders verilmekle, müessirden esere, sebeplerden neticeye bir istidlâl yapılmıştır.

Nur Külliyatından “Onuncu Söz'de” her iki istidlâlin çok misâlleri yer almıştır. Bu harika risalede, Allah’ın isimlerinden hareketle ahiretin varlığı ispat edilmektedir. Bu, bir bürhan-ı limmîdir.

Meselâ, Hakîm isminden hareketle. “Mademki Allah Hakîm’dir, öyleyse ahiret vardır,” şeklinde bir hükme varılmıştır. Ancak iş bu kadarla bırakılmamış, Allah’ın Hakîm olduğunun delilleri zikredilerek “her şeyi hikmetle yapan, her icraatında nice faydalar, maslahatlar bulunan Cenâb-ı Hakk’ın o sonsuz hikmetinin, ahireti getirmemek gibi bir hikmetsizliğe müsaade etmeyeceği,” değişik açılardan izah edilmiştir. Böylece, önce âlemdeki hikmet cilvelerinden hareketle Allah’ın Hakîm olduğu ispat edilmiş (bürhan-ı innî), sonra Hakîm ismi ahiretin varlığına delil getirilmiştir (bürhan-ı limmi).

Öte yandan, Dokuzuncu Söz’de “Şu gecenin sabahı ve şu kışın baharı, ne kadar makul ve lâzım ve kat’î ise, haşrin sabahı da, Berzahın baharı da o kat’iyyettedir” buyrulmakla, bürhan-ı innî çok veciz bir şekilde aklın nazarına sunulmuştur. Geceden sonra sabahın, kıştan sonra baharın gelmesinden istidlâl edilerek dünyadan sonra ahiretin geleceği ispat edilmiştir. Burada da eserden müessire istidlâl vardır. Yani bu eserleri yapan zât, ahireti de getirebilir.

Bu kısa açıklamadan sonra Üstadımızın şu mükemmel tespitine bakalım:

“Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahiddir. Birincisi ikincisine bürhan-ı limmîdir; ikincisi birincisine bürhan-ı innîdir.” (Mektûbat)

Birinciye bir açıklama olarak “ulûhiyet risâletsiz olamaz” hükmü getirilir. Yani, madem Allah vardır, öyleyse peygamber gönderecek ve insanlara kendini tanıtacak, onlara hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini, kısacası, razı olduğu ve olmadığı şeyleri bildirecektir. Burada, ulûhiyet, risâlete delil getirilmiştir.

Öte yandan, Peygamber Efendimizin (asm) güzel ahlâk üzere olması, kendisine emin denilmesi, elinde hiçbir beşerin güç yetiremeyeceği bin mucizenin zuhur etmesi de O’nun (asm) Allah Elçisi olduğuna delildir. Burada eserden müessire istidlâl söz konusudur. Nur Külliyatında hem bürhan-ı limmî hem de bürhan-ı innî için de birçok misâl verilmekle birlikte şu noktaya, özellikle, dikkat çekilir:

“Bürhan-ı innî, şübhelerden daha sâlimdir.”

Allah kelâmında insanın yaratılışına, defalarca yer verilmesi, arz ve semanın terbiyelerine ve mükemmelliklerine dikkat çekilmesi, deveden arıya kadar nice hayvanların yaratılışlarının nazara verilmesi, hep bürhan-ı innî kısmına girer. Bunlar, selim akılları doyurur, sönmemiş kalplere ve bozulmamış vicdanlara birer hidayet vesilesi olurlar. Allah Resulünün (asm) tefekkür üzerinde önemle durması da bu sırdandır.

44 Hz. Ali ebced, cifir hesabı yapmış mıdır? Bu konuda kaynaklı deliller var mıdır?

Cifir ve ebced hesabını Hz. Peygamber (asm)'in bildiği sahih kaynaklarca sabittir. İlmin kapısı olarak bildirilen Hz. Ali (ra)'nin bu ilmi bilmesi ihtimalden uzak değildir. 

Nitekim Katip Çelebi, Keşfuzzunun'un, İlmu Cifir maddesinde Hz. Ali (ra)'nin bu ilmi bildiği bildirmektedir:

"Cifir ve ebced bir ilim dalıdır. Allah'ın gelecek ve geçmişle ilgili koyduğu bazı sırların anlaşılması ve şifrelerin çözülmesi için kullanılmaktadır. Fakat bunlar gaybı bilmek değildir; sadece okumasını bilmektir. Çince bir yazıyı bilmeyen birisi resme bakıyorum zanneder; halbuki bu dili bilenler çok manalar anlayacaktır."

"İşte ebced ve cifir ilmi de Allah'ın geçmişe ve geleceğe yönelik koyduğu bazı şifreleri öğrenme ve okuma sanatıdır."

"Bu ilim dalının özünü Hz. Ali (r.a) Peygamber Efendimiz (asm)'den almıştır. Bu nedenle bu ilmin kaynağı vahye dayanmaktadır. Hz. Ali (ra) aldığı bu sırları bazı kaide ve kurallarla belirlemiştir. Özellikle seyyidler sülalesinin bildiği söylenen bu kuralları kemaliyle ahir zamanda geleceği müjdelenen Mehdi'nin bilebileceği söylenmiştir." (Katip Çelebi, Keşfuzzunun, İlmu Cifir Maddesi)

 İlave bilgi için tıklayınız: 

Ebced hesabı nedir; yapılması doğru mudur?

45 Kur'an-ı Kerim'de küresel ısınmaya veya su sıkıntısına işaret eden, belirten ayetler var mı?

Kıyamet alametlerinden bahseden ayet ve hadisleri bir tek olaya indirgemek ve sınırlamak doğru olmaz. Bu ayet ve hadisler birçok olayı ve konuyu içine almakla beraber, küresel ısınma gibi afetlere de işaret ediyor denilebilir.

Peygamberimiz (asm) âhir zamanın özelliklerini anlattığı bir hadisinde şunları haber vermiştir:

"Dünya hercü merc içinde kaldığında, fitneler zuhur ettiğinde, yollar kesildiğinde, bazıları bazılarına hücum ettiğinde…" (İmam Şarani, Kıyamet-Ahiret ve Ahir Zaman Alametleri, s.454)

"Hercü merc" kelimesinin sözlüklerdeki karşılığı "darmadağınıklık, karmakarışıklık" anlamlarıdır ve hadiste bu durumun belirli bir bölge ile sınırlı kalmayıp, dünyanın her tarafına yayılacağı belirtilmektedir. Yolların kesilmesi ve bir kısım insanların diğerlerine saldırmaları da hadiste işaret edilen çağın belirtileri arasında sayılmaktadır.

Başka bir hadiste de yukarıdaki olay benzer şekilde yer almaktadır:

"kıyamet yaklaşır… herc çoğalır." diyen Peygamberimize "herc"in ne olduğu sorulmuş, O da "herc öldürmelerdir" yanıtını vermiştir." (a.g.e., s.172 )

Peygamberimizden bu konu hakkında bizlere ulaşan diğer hadisler de şunlardır:

"Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır."(Suyuti, Cami'üs Sagir, 3/211; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2/492)

"Şu hadiseler meydana gelmedikçe kıyamet kopmayacaktır: … Ölümler ve katliamlar yaygın hale gelecek. … " (a.g.e.)

Yukarıdaki hadislerin incelenmesi bizleri önemli bir sonuca götürmektedir: Peygamberimiz (asm), sözünü ettiği çarpışmalar, kargaşa ve katliamlar ile tüm yeryüzünü kaplayan savaşları ve terör eylemlerini ve dünyayı ilgilendiren farklı olayları tasvir etmekte, bu olayların da bir kıyamet alameti olduğunu belirtmektedir.

Çağımızın modern savaş teknolojisi, nükleer, biyolojik ve kimyasal silahları savaşların etkilerini tarihte görülmemiş boyutlara taşımıştır. Hatta geliştirilen kitle imha silahları nedeniyle dünyanın üçüncü bir dünya savaşını kaldıramayacağı da genel kabul görmüştür.

Konuyla ilgili ayetlerde de çıkarmamız istenen dersler yer almaktadır. Rum Suresi'nde insanların yaptıkları şeyler dolayısıyla yeryüzünde karışıklıkların ortaya çıktığını Allah şöyle bildirmiştir:

"İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesad (karışıklık, kötülük) ortaya çıktı. Umulur ki dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine tattırmaktadır." (Rum, 30/41)

Şunu da eklemek gerekir ki, ayette önemli bir hatırlatma yapılmaktadır. İnsanların yaptıkları yanlışlardan kaynaklanan acı ve üzüntüler, onları hatalarından döndürmesi için birer fırsat mahiyetindedir.

Kısacası, "dünyanın hercü merc içinde kaldığı" dönem, içinde bulunduğumuz çağda tam anlamıyla yaşanmış ve neticede bir kıyamet işareti daha bu şekilde tecelli etmiştir. Aynı zamanda bu işaret, insanlara bir an önce Kur'an ahlakını yaşamaları için yapılan önemli bir uyarı olmuştur.

Kıyamete Yakın, Savaşlar ve Afetlerle Büyük Şehirler Yok Olacak

Peygamberimizin (asm) Ahir Zaman'la ilgili verdiği haberlerden birisi de şu şekildedir:

“Büyük şehirler dün sanki yokmuş gibi helak olur.” (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyyil Ahir Zaman, s. 38)

Sanayi, zararlı ve istenmeyen bir yan ürün olan küresel ısınmaya sebep olmakta, giderek ısınan dünya atmosferindeki dengeler bozulmakta ve böylece iklim değişiklikleri meydana gelmektedir. Son yıllardaki kasırga, fırtına, tayfun ve hortum gibi felaketler, başta Amerika kıtası olmak üzere dünyanın birçok yerinde yıkıcı zarara neden olmuştur. Bunlara ek olarak seller de bazı yerleşim merkezlerinin sular ve çamur altında kalmasına yol açmıştır. Ayrıca depremler, volkanlar ve tsunami dalgalarının yaptığı büyük tahribatlar da unutulmamıştır.

Sonuç olarak, tüm bu afetlerin "büyük şehirlerde" sebep olduğu yıkımlar önemli birer işaret olmuşlardır. XX. yüzyıl için en çok kullanılan tanımlama "felaketler yüzyılı"dır. Gerek depremler, kasırgalar ya da seller gibi doğal afetler, gerek iç savaşlar ve çatışmalar, gerekse de büyük deniz ya da uçak kazaları çok sayıda insanın ölümüne yol açmıştır. Yok olan şehirler, tarihten silinen halklar kıyametin hadislerde haber verilen alametlerindendir. Allah Kur'an’da şöyle buyurur:

“Artık onlar, kıyamet saatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir…” (Muhammed, 47/18)

Allah'a samimiyetle iman eden müminler kaderi izlediklerinin bilincinde olarak, asırlar boyunca kıyamet alametlerinin çıkışını büyük bir merak ve heyecanla gözlemişlerdir. Ayet ve hadislerdeki işaretler üzerinde derin derin düşünmüşler, âhir zamanın ilk dönemindeki fitne ve belalara karşı hazırlıklı olmaya gayret göstermişler, bununla birlikte müjdelendikleri Altınçağ'da yaşamayı da yürekten arzu etmişlerdir.

İçinde bulunduğumuz çağ kıyamet alametlerinin büyük bir kısmının tam anlamıyla meydana geldiği bir dönemdir. Günümüz dünyası, söz konusu İlahi işaretlerin art arda ve tam tasvir edildiği şekilde ortaya çıkmaya başladığına, dünya tarihinde benzeri görülmeyen gelişmelerin ilk defa yaşandığına şahit olmaktadır. Hiç şüphesiz bunlar Peygamberimiz (asm)'in döneminden sonra yaşanan en önemli gelişmelerdir. İşte küresel ısınma da bu gelişmelerden biridir. Bu İlahi işaretlerin ön yargıyla değerlendirilmesi, görmezlikten gelinmesi veya yalanlanması ise böyle düşünenler için büyük bir kayıptır.

Öyle anlaşılmaktadır ki, XXI. yüzyıl dünya tarihinde yepyeni bir dönemin başlangıcı olmaktadır. Allah'ın vaadi kesin bir gerçektir. O'nun vaatlerini değiştirebilecek veya engelleyebilecek hiçbir kimse yoktur. Her konuda olduğu gibi, bu noktada da en hikmetli ve en güzel söz Kur'an'dadır. Allah şöyle buyurmaktadır:

“Ve de ki: "Allah'a hamdolsun. O size ayetlerini gösterecektir, siz de onları bilip tanıyacaksınız..." (Neml, 27/93)

46 Manevi makam olarak alim, veli, şeyh gibi makamlar arasındaki fark nedir?

Veli: Allah'a ibadet ve taat işini eksiksiz yapmaya çalışan müttaki müminlere denir.

İslâm'da âlim; Allah'ın kitabı Kur'an-ı Kerîm başta olmak üzere Resulullah (asv)'ın hadîslerini ve bütün sünnetini bilen, diğer İslâmî ilimlerden gerektiği şekilde haberdar olup ileri seviyede bir bilgi birikimine ulaşmış kimseye denir. Bu kâbiliyetli kimseler temel İslâmî bilgileri aldıktan sonra, belli bir ilim dalında daha çok ilerleyip özel bir ihtisas alanına sahip olurlar.

Şeyh: Tasavvufta, kendisine bağlanan insanları (mürid) tarikat kuralları içinde eğiten mutasavvıf.

Bir insan bu üç özelliği de kendisinde barındırabilir. Mesela Abdulkadiri Geylani Hazretleri hem alim hem veli hem de şeyhtir. Velayet kişinin ibadet yönünü, alim ise ilim yönünü gösterir. İlmiyle amel eden bir alimin derecesi çok yüksek olur.

Hz. Peygamber (asv), âlimleri birçok hadislerinde övmüştür. En çok övdüğü âlimler ise ilimleriyle amel edenler olmuştur. (Dârimî, Mukaddime, 27).

İnsanları ilimleriyle irşâd edip, onlara ilmini duyuran kimseyi Allah toplum içinde sözü dinlenir kimse kılar. (İbn Hanbel, II, 162, 223-224). Buna karşılık ilmiyle dünyaya talip olan âlimler de yine Resulullah (asv) tarafından yerilmiştir. (Tirmizî, İlim, 6). Müslüman daima Hz. Peygamber (asv)'in dua buyurduğu gibi, Allah'tan dünya ve ahiretine yararlı bir ilim ister (Müslim, Zikir, 73; Ebû Dâvud, Vitir, 32; İbn Mâce, Mukaddime, 23).

"İnsanların en hayırlıları âlimlerin en hayırlılarıdır." (Dârimî, Mukaddime, 34, 55)

"Âlimler peygamberlerin vârisleridir." (Buhârî, ilim, 10; Ebû Dâvud, İlim, 1; İbn Mâce, Mukaddime, 17)

buyuran Resulullah (asv), âlimlerin toplumu yönlendirme hususunda peygamberlere vekil ve halef olduklarını beyan etmiştir.

İbn Mes'ud'dan rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulur:

"Allah Teâlâ kıyamet gününde âlimleri toplayarak buyuracak ki: 'Ben size sırf hayır murad ettim. Bunun için de kalblerinize hikmeti koydum. Haydi girin Cennetime. İşlediğiniz kusurlarınızı mağfiret ettim."

Ebü'd-Derda'dan rivayet edilen bir hadiste Resulullah (s.a.s.) âlimleri şu şekilde övmüş ve müjdelemiştir:

"Her kim bu ilim yoluna girer ve ondan bir ilim talep ederse; Allah onu Cennet yollarından bir yola koyar ve ilim isteyene melekler kanatlarını gererler. Bunu o âlimin uğraşısından hoşlandıkları için yaparlar. Peygamberler ne dinar ne de dirhem miras bırakmadılar. Onlar yalnız ilmi miras bıraktılar. Şu halde onu alan çok büyük bir nasip almış olur." (Buhârî, İlim, 10; Müslim, Zikir, 37; Ebû Dâvud, İlim, 1; Tirmizî, ilim, 19; ibn Mâce, Mukaddime, 17).

47 Selman-i Farisi'nin Fatiha Suresini Farsça'ya çevirmesini ve İmam Azam'ın Fatiha suresinin Farsça tercümesinin namazda okunacağına izin vermesini açıklar mısınız?

Evet, fıkıh kitaplarımızda böyle bir olay anlatılır. Ancak Serahsî'nin de naklettiği Hz. Selman olayı, Peygamberimiz (a.s.m.)'in hayatında ve O'nun izni ile cereyan etmiş olamaz. Çünkü "Acemler Selman'a yazarak istediler, o da tercüme edip gönderdi..." deniyor. Acemlerin İslâm'a girmeleri Hz. Peygamber (asm)'in irtihalinden sonra vukû bulmuştur.

Ayrıca İmam-ı Âzamın namazda Fatiha suresinin Farsça Tercümesinin okunabileceği fetvası özel duruma aittir:

1.  İslam merkezinden uzak olan yerlerde bulunanlara aittir.

2. Bir rivayette (Aliyyü’l-Kârî, el-Esrâru’l-Merfûa, s. 182) cennet lisanından sayılan Farsça’ya tercümeye mahsustur.

3.  Fâtiha’ya özel olarak cevaz verilmiştir. Böylece Fâtiha’yı bilmeyenler namazı terk etmesin.

4. İman kuvvetinden gelen bir duygu ile Fatiha’nın mukaddes manalarını anlamak isteyenler için caiz görülmüştür. Halbuki, iman zayıflığından ve Kur'an dili olan Arapça’ya karşı -ırkçılık fikrinden dolayı- nefret duymaktan gelen bir his ile Fatiha’yı tercüme edip Arabî aslını terk etmek, dini terk ettirmektir! (bk. Nursi, Mektubat, Yirmi Dokuzuncu Mektup)

Ayrıca, İmam Azam’ın bu içtihadından döndüğü rivayet edilmiştir. (M. Sabrî, Mese'eletü-Tercemeti'l-Kur'ân, s.29).

* * *
Konuyla ilgili Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın şu açıklamasını okumanızı tavsiye ederiz:

Namazda farz olan kırâatin (Kur'ân'dan yeteri kadar okumanın) hangi dilden olacağı konusu daha çok fıkıh usûlü kitaplarının "Kur'ân'ın tarifi" bahsinde ele alınmıştır. Kur'ân-ı Kerim'in yalnızca mânasının ilâhî ve kutsal ve eşsiz (mu'ciz) olmayıp lafzının da aynı niteliği taşıdığı konusunda ittifak vardır. Namazda Kur'ân okunmasının farz olduğu konusunda da bir görüş ayrılığı yoktur. Kur'ân-ı Kerim'de "namazda Kur'ân okunması emredilmiş" (Müzzemmil: 73/20), Kur'ân'ın Arapça olduğu da bildirilmiştir (Yûsüf: 12/2; Şu'arâ: 26/195). Bu iki emir yanyana getirildiği zaman çıkacak sonuç "namazda Kur'ân'ın vahyedildiği dilde okunmasının farz olduğu"dur. Peygamberimiz de (a.s.m.) "Fâtihasız namaz olmaz" buyurmuştur. Tercüme metin aynı olmadığına göre Fâtiha'nın tercümesini okuyan Fatiha'yı okumuş sayılmaz.

Bu delillere dayanan bütün müctehidler, Arapça okuyabilen bir kimse için namazda başka bir dilden kırâatin caiz ve geçerli olmadığında birleşmişlerdir. İmam Ebû Hanîfe ise sonradan vazgeçtiği (rucû ettiği) rivayet edilen bir ictihadında "Arapça’yı okuyabilen bir kimse bile namazında Kur'ân'ı kendi dilinde okursa namazı geçerli olur." demiştir. Ebû Hanîfe'nin bu ictihadının neye dayandığı, delilinin ne olduğu kendisi tarafından açıklanmış değildir. Onun nâmına açıklama yapan bazı fıkıhçıların ileri sürdükleri deliller ise zayıf bulunmuştur. Hanefî mezhebi Ebû Hanîfe'nin değil, Ebû Yusuf ve Muhammed gibi diğer hanefî müctehidlerinin de dahil bulunduğu çoğunluğun ictihadını benimsemiş, bu mezhepte fetvâ buna göre verilmiş; bu hükümde kendi başına namaz kılan ile imam olan ve cemaatle kılan arasında bir fark gözetilmemiştir.

Namazda kırâat meselesinin fıkıhtaki hükmü bundan ibarettir. Dinî ve ilmî olmaktan ziyade siyasî, ideolojik ve pragmatik sebepler ve saikler yüzünden namazda kıraatin Türkçe olmasını savunan bazı ilahiyatçılar, fıkıhta kırâat konusunu açıklarken kasten bazı saptırmalar ve hileler yapmaktadırlar. Bunların, bizim dikkatimize çarpan önemlilerini -işin doğrusuna işaret ederek- sıralamak gerekirse:

1. Ebû Hanîfe'nin "başka dilde kırâati caiz görme" ictihadından rucû ettiği yalnızca Nûh b. Meryem tarafından rivayet edilmiş değildir. Mesela Ebû Yusuf'un öğrencilerinden Ali b. el-Ca'd de bunu rivayet etmiştir (Kurtubî, Tefsir, 16/149; Zemahşerî, 4/434). Yalnızca Nuh b. Meryem'i zikredip onun muteber bir nakilci olmadığını isbatta hile vardır.

2. Serahsî Mebsût isimli eserinde Ebû Hanîfe'nin ictihadını naklettikten sonra İmamın bunu mekruh gördüğünü de kaydetmiştir. Bunu nakletmemek, gizlemek dürüstlüğe aykırıdır. Aynı eserde Selman el-Fârisî'nin Fâtiha'yı Farsça'ya tercüme ettiği; Acemlerin, dilleri Arapça'ya yatıncaya kadar namazlarında bu tercümeyi okudukları kaydedilmiştir. Bu ifade içinde geçen "dilleri Arapça'ya yatıncaya kadar" kısmını halktan saklamak ilim ahlâkına sığmamaktadır. Arapça okumaya dili dönmeyenlerin, alışıncaya kadar başka dilde okuyabilecekleri hükmü zaten birçok müctehid tarafından benimsenmiştir. Serahsî, fıkıh usûlü ilim dalında yazdığı Usûl'ünde de bu konuyu ele almış, özetle şu değerlendirmeyi yapmıştır: Kur'ân-ı Kerim'in lafzı da mânası da eşsizdir (mu'cizdir, mu'cizedir), benzeri yapılamaz. Bu konuda Hanefî imamlarının (Ebû Hanife, Ebû Yusuf ve Muhammed'in) ittifakları vardır. Namazda okuma konusuna gelince; iki öğrenci imama göre iki unsurun da (hem lafzın -ki bu Arapça'dır- hem de mânanın) kırâatte bulunması gerekir. Tercümeden okunduğunda yalnızca mâna (unsurlardan biri) bulunabilir, bu ise -Arapça okuyabilenler için- yeterli olmaz. Hocalarına göre ise her iki unsur da kutsal ve eşsizdir, ancak biri (yalnızca mâna) bulunduğunda namaz için yeterli olur; fakat Hz. Peygamber'in (a.s.m.) Sünnet'ine ve asırların uygulamasına aykırı olduğu için tercümeden okumak mekruh olur (II, 282).

Serahsî, Mebsût'ta Ebû Hanîfe'nin rucû ettiğine temas etmemiş, fakat el-Mahît ve el-Câmi'u's-sağîr şerhinde rucû ettiği rivayetine yer vermiştir (M. Sabrî, Mese'eletü-Tercemeti'l-Kur'ân, s.29).

Serahsî'nin naklettiği Hz. Selman olayı, Peygamberimizin (a.s.m.) hayatında ve O'nun izni ile cereyan etmiş olamaz. Çünkü "Acemler Selman'a yazarak istediler, o da tercüme edip gönderdi..." deniyor. Acemlerin İslâm'a girmeleri Hz. Peygamber'in irtihalinden sonra vukû bulmuştur.

3. El-Ensârî'nin Müselemmü's-sübût isimli usûl kitabı üzerine yazdığı "Fevâtihu'r-rahamût" adını taşıyan şerhinde, Hasenü'l-Basrî'nin dostu Habîb el-Acemî isimli İslâm büyüğünün, Arapça'ya dili yatmadığı, Arapça okuyamadığı için farz olan kırâati Farsça okuduğu kaydedilmiştir. Bu ifadeyi nakleden bazı ilahiyatçıların "Arapça'ya dili dönmediği için" kısmını atlamaları, hileli bir "uzun atlama"dır.

Fıkıh kitaplarında aradıklarını bulamadıkları için tarih ve seyahatname kitaplarına başvuran bazı ilahiyatçılar buralardan, "tarihte, bazı bölgelerde, Kur'ân'ın namazda tercümesinden okunduğuna dair" bilgiler nakletmekte ve tezlerine bunu delil kılmaktadırlar. Halbuki sahih ibadet konusunda, sahabe devri sonrasına ait uygulamalar delil olmaz. Ayrıca bu uygulamanın, "Arapça'ya dilleri dönmediği için ve geçici olması" ihtimali daima mevcuttur.

4. Meşhur Tefsirci Zemahşerî, Ebû Hanîfe'nin caiz görmesi konusuna şu önemli açıklamayı getirmiştir: Ona göre bunun caiz olması, Arapça lafzın ihtiva ettiği mânanın tam olarak başka dile aktarılmış olması şartına bağlıdır. Kendisi Farsça'yı bilmediği için bunun olabileceği varsayımına dayalı bir fetva vermiştir. Biz biliyoruz ki bu mümkün değildir; şu halde onun "caiz" demesi, "caiz değil" demesine eşittir, bu mânaya gelmektedir (Dühân: 44/43. âyetin tefsiri).

İşlerine gelmediği zaman fıkıh kitapları ve sahih mezhep fetvaları bir yana sahih hadisleri bile kaale almayan, muteber saymayan kimselerin, dinî olmayan sebepler ve sâiklerle karara ve hükme vardıkları bir konuyu isbat için fıkha dönmeleri, mezhepte terkedilmiş bir ictihada sarılmaları, sıhhatini ve detaylarını kontrol mümkün olmayan tarihî rivayet ve uygulamaları delil göstermeleri ibret alınacak davranış örnekleridir.

İlave bilgiler için tıklayınız:

Namazda okunacak surelerin Türkçe okunması...
Türkçe ibadet yapılabilir mi?

48 Holografik evren, holografi, hologram gibi kavramların Kur’an ile irtibatını nasıl kurabiliriz; Müslümanlar olarak düşünce dünyamızla nasıl bağdaştırabiliriz?

Holografi, lazer ışınlarına dayanılarak gerçekleştirilen üç boyutlu görüntü işlemine verilen addır. Uzayda bir cismin varlığına ait enformasyon (haber, bilgi), bize genellikle ses veya ışık dalgaları halinde ulaşır. Holografi, cisimlerden gelen dalgalardaki enformasyonu belirli bir şekilde depo edip, bu enformasyonda hiçbir kayıp olmadan tekrar ortaya çıkartmayı sağlayan bir tekniktir. Tekniğe “Holografi” adını bu konuda ilk çalışmaları yapan Dennis Gabor vermiştir. Yunancada “holos” bütün anlamına gelmektedir. Hologram bir cisimden gelen dalgaya ait toplam enformasyonu, yani hem genlik hem faz değerlerini kaydeder. İstendiğinde bu kayıt ortamından orijinal dalga yeniden elde edilebilir.

Eğer bir gül hologramının tam ortadan ikiye bölündüğünü düşünürseniz, sonuç itibariyle iki parça da gülün kendisini içerecektir. Yani holografik bir şeyi ikiye bölerseniz, gülün tam ve kesin hali iki parçada da var olacaktır. İki boyutlu fotoğrafların aksine, holografik resimlerin parçaları, tüm resmin bilgilerini de içerir. Yani, Hologram prensibinin en önemli özelliği, her noktasının bütün cismin görüntüsünü verebilmesidir. Hologramın her noktasına cismin her tarafından ışın dalgaları gelmekte ve orada kaydedilmektedir. Bu nedenle, hologram plakası ne kadar koparılsa, kırılsa bile her parça bütünün bilgisini içinde taşımakta ve gerektiğinde bütünün tam görüntüsünü tek başına vermektedir. “Tümü her parçanın içinde”, cümlesi hologramların mantığını anlamayı kolaylaştıracak bir ifade olacaktır.

Parçalanmış bir hologram gibi, bölünmüş ama aynı bütünü içinde barındıran parçalar. Dolayısıyla, evrenin kendisi de bir hologram veya hologram gibi bir şey olabilir. Diğer yandan eğer iki atom alt parçacığı arasında bir koordinasyon, iletişim ve bağ varsa, bu aynı zamanda bütün kâinatın da bir koordinasyon, iletişim ve bağ içinde olduğunu gösterir. Yani insan beynindeki bir karbon atomu, yüzen bir somon balığının içerdiği karbon atomuyla ilişki içinde olması anlamına gelen bu durum, aynı zamanda evrenin başka yerlerindeki karbon atomlarıyla da ilişki içinde olması anlamına da gelir. Yani her şey her şey ile ilişki, iletişim ve koordinasyon halinde olabilir. Bu durum, aynı zamanda her şeyin suni olduğu anlamına da gelebilir.

En son bilimsel tespitlere göre; EVRENİN ASLI, KUANTSAL YAPIDAN OLUŞAN ve HOLOGRAFİK ÖZELLİK GÖSTEREN BİR TÜMELLİKTİR. Atomaltı parçacıkların bulutumsu hareketlerinin holografik özellik gösterdiği deneylerle gösterilmiştir. Tespit edilen ilginç bir durum da, ATOMALTI PARÇACIKLARIN BİRBİRİ İLE İLİŞKİLİ olduğudur. Bu ilişki, parçaların bütün tarafından organize edildiğini ortaya koymaktadır. Yani, atomaltı parçalar bağımsız değildir; gizli bir düzen tarafından organize edilmektedir. Holografik yapının özelliğine göre, varlığın tümünde olan her özellik, varlığın her zerresinde tam olarak mevcuttur. Her şey birbirinin devamı olarak süreklilik arzetmektedir; her şey, bir diğer şeyin taşıdığı tüm özellikleri bünyesinde barındırmaktadır ve aynı diğer “şey”dir.

Bir teori de olsa  holografik evren anlayışı pek çok hakikatler ihtiva etmektedir. Bunlardan birkaç tanesini şöyle özetlemek mümkündür:

a. Evrenin tümüyle parçaları arasında bir vahdet / birlik vardır. Yerdeki elementler güneşte de vardır. Bu ise, kâinatın yaratıcısının bir olduğunu gösterir. Çünkü, “Bir ancak birden gelir” kuralı gereğince, yaratılmışların birliği, yaratanın birliğini gerektirir.

b. Bütün evrende ve parçalarında şaşmaz bir enformasyon birliği vardır. Örneğin, insanda yüz trilyondan fazla hücre vardır. Bu hücrelerin her birindeki enformasyon kodu bünyenin bütününe ait enformasyonun aynısıdır. Eğer bir tek insan hücresini bir çekirdek gibi uygun bir zeminde ekilmesi mümkün olsa, tek hücre bütün detaylarıyla ait olduğu aynı kişinin filizlenmesini netice verecektir. Bütün çekirdekler ve tohumlar da aynı özelliğe sahip oldukları gözle görülen gerçeklerdir.

c. Ayrıca, kâinat çapında geçerli olan yardımlaşma, kucaklaşma, cevaplaşma omuz omuza, el ele verme gibi hakikatler gözle görülen realitelerdir. Güneş denizleri buharlaştırır, rüzgarlar buharları taşır, bulutlar buharları yağmur, dolu, kar şekline çevirir. Keza rüzgârlar bulutları muhtaç olan yerlerin üzerine taşır, yağmur yerin imdadına koşar, yer bitkileri, gıdaları meyveleri yetiştirir, bu bitkiler ise canlıların yardımına koşar. Bunun gibi, kâinat çarkı, bir fabrikanın çarkları gibi bir âhenk içerisinde dönüp devam eder. İnsanın ayağına diken batsa gözleri yaşarır. Bütün bunlar evrenin şaşmaz bir enformasyon merkezinden idare edildiğini gösterir.

İşte bu gerçekler, bize Allah’ın sonsuz ilmini, nihayetsiz hikmet ve kudretini göstermektedir.

Aşağıda meallerini verdiğimizi ayetlerde, kâinattaki bu enformasyon, iletişim ve karşılık yardımlaşma, anlaşma, uyuşma, kucaklaşma gibi işin arka planında Allah’ın sonsuz ilim ve kudretini gösteren birlikteliğine / holografik evren portresine vurgu yapılmıştır.

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün sürelerinin değişmesinde, insanlara fayda sağlamak üzere denizlerde gemilerin süzülüşünde, Allah’ın gökten indirip kendisiyle ölmüş yeri canlandırdığı yağmurda ve yeryüzünde hayat verip yaydığı canlılarda, rüzgarların yönlerini değiştirip durmasında, gökle yer arasında emre hazır bulutların duruşunda, elbette aklını çalıştıran kimseler için Allah’ın varlığına ve birliğine nice deliller vardır.”(Bakara, 2/164)

“O gökleri, gördüğünüz gibi, direksiz yarattı. Yere de sizi sarsmaması için, ağır baskılar, yani ulu dağlar koydu ve orada her türlü canlıyı üretip yaydı. Gökten de bir su indirdik, orada her güzel çifti yetiştirdik. İşte bunlar (o harika enformasyon ve iş birliğiyle performanslarıyla gösteriyorlar ki, ilim ve kudreti her şeyi kuşatan)  Allah’ın yarattıklarıdır. Peki, gösterin bakalım O’ndan başkası ne yaratmış! Doğrusu, o zalimler besbelli bir sapıklık içindedirler.”(Lokman, 31/10-11).

“Allah O yüce Yaratıcıdır ki, yedi kat göğü ve yerden de onların benzerini yaratmıştır. Allah’ın emri ve hükmü bunlar arasında inip durur ki, Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve Allah’ın her şeyi ilmiyle ihata ettiğini, O’nun ilmi dışında hiçbir şey olmayacağını siz de bilesiniz.”(Talak, 65/12).

49 Plastik cerrah olmak istiyorum, bu mesleği öğrenmek için helal olmayan ameliyatlar (hastanın isteğiyle estetik operasyon) yapabilir miyim? Ben bu bölümü rekonstrüksiyona (tahrip olan bir uzvu onarmak) ilgimden dolayı seçmek istiyorum.

Bu konuda fetvayı kendi vicdanınızdan almanız daha uygun olur. Çünkü, normal kural şudur: "Meşru olan bir neticeye, gayrimeşru bir yolla/yöntemle gidilmez." Ancak doktorluk durumu hayli farklıdır. Çünkü, ulaşılması gereken hedef, insanlar için önem arz etmektedir. O hedeften vazgeçmek, genel olarak insanlara zarar veriyorsa, bu takdirde iki kötülükten birini tercih etmek söz konusudur.

Ehven-i şer olarak da ifade edilen bu kaideye göre, kişi ya söz konusu hedeften vazgeçerek insanlara zarar verecek veya gayrimeşru bir takım işleri göğüsleyerek hedefine doğru gitmeye çalışacaktır. Bu iki kötülükten hangisi daha hafif, daha ehven ise, onu seçme zorunluluğu vardır. İnsanlar gerçekten o konuda size muhtaç mıdır veya muhtaç olacaklar mı? Bunun ne kadar yararı olur? Ve siz hedefinize doğru giderken, yanlış durumlardan ne kadar korunabilirsiniz, bunun muhasebesini yapmak ve ona göre bir sonuca varmak, sizin vicdanınızla baş başa yapacağınız bir değerlendirme olacaktır.

Bildiğimiz kadarıyla doktorluk öğrenimi, bu tür riskler taşımaktadır. Eğer bu risklere bakarak gerçekten ehil olanlar doktorluk mesleğini terk ederlerse, bu iş insanların hayrına olmaz, diye düşünüyoruz.

50 Fıkıhta, "Kafire kafir demeyen, kafirdir" diye bir kural var mıdır?

-  "Kafire kafir demeyen, kafirdir" sözcüğü, bir fıkıh kaidesi değildir. Ayrıca, bunu prensip edinenler büyük bir riske girebilir. Çünkü, : "Kafire kafir demeyen kafirdir" hükmünü göz önünde bulunduran bir kimse, biraz şüpheli konuşan herkese “kâfir” damgasını vurmaya çalışır. Aksi takdirde : "Kafire kafir“ demediği için kendisinin küfürle karşı karşıya kalabileceğinin sıkıntısını çeker. Halbuki, hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: 

“Bir kimseye kâfir diyenin bu yargısı ortada kalmaz. Kâfir damgasını yemiş olan adam gerçekten kâfir ise mesele yok.. Aksi takdirde o küfür, sözün sahibine geri döner.”

- Bu konuda sert tavır sergileyen alimler olmuştur. Onların : "Kafire kafir demeyen, kafirdir" yargısından maksatları, açıkça kâfir olduğu ortada olan birisine, hâlâ mümin nazarıyla bakan kimse, İslamî değerlere değer vermiyor demektir. Yoksa, hayatı boyunca şeytana lanet etmeyen bir kimse, bundan ötürü sorumlu olmadığı gibi, bir kâfire kâfir demeyen bir kimse de, bundan ötürü sorumlu olmaz. Çünkü, kötülemeler, yergiler, salih amel kavramına dahil değildir.

- Osmanlı döneminde, “Bazı kimseler, Hristiyanlara ‘Hey kâfir’ demeyin,  diyorlar.

- "Neden kâfir olana kâfir demeyeceğiz?” şeklindeki bir soruya muhatap olan Bediüzzaman Said Nursi’nin verdiği şu cevap da konumuza ışık tutmaktadır. Cevabı şudur:

“Kör adama, ‘hey kör!’ demediğimiz gibi… Çünkü eziyettir. Eziyetten nehiy var.. Men âza zimmiyen.. ilah”( Nursi, Münazarat). Bediüzzamanın işaret ettiği hadisin manası şöyledir:
 
“Kim gayrımüslim bir vatandaşa eziyet ederse, kıyamet günü onun hasmı ben olurum. Ben kimin hasmı olursam, onunla hesaplaşırım.”(Kenzu’l-ummal, h. No: 10909).

İlave bilgi için tıklayınız:

Ehl-i Kitaba; Yahudi ve Hıristiyanlara kafir demek doğru mudur? Ehl-i Kitapla ilişkilerimiz nasıl olmalıdır? 

Tekfir etme ve elfaz-ı küfür, bir kimsenin bazı sözlerinden dolayı ona kafir demek doğru mu?

51 İmam-ı Azam kaç talebe yetiştirmiş, bunlardan kaçı içtihad edebilecek seviyeye çıkmıştır?

Ebû Hanife'nin binlerce talebesi olmuş, bunların kırk kadarı müctehid mertebesine ulaşmıştır. (el-Kerderî, Menâkıbu'l-İmâm Ebû Hanife, II, 218).

Müctehid öğrencilerinden en meşhurları Ebû Yusuf (158), Muhammed b. Hasan es-Şeybânî (189) Dâvûd (165), Esed b. Amr (190), Hasan b. Ziyâd (204), Kasım b. Maan (175), Ali b. Mushir (168), Hibban b. Ali (171)'dir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

EBU HANİFE.  

MÜCTEHİD.

52 Hacerü'l-Esved cennetten mi gelmiştir? Geldiğinde beyazmış diyorlar, daha sonradan siyahlaşmış; bu doğru mu?
53 Yabancı dil öğrenmenin dinimizdeki yerini öğrenebilir miyim?

Peygamberimiz (asm) Medine'ye teşrif buyurduktan sonra, başta civardaki Yahudilerden olmak üzere çeşitli milletlerden heyetler ve mektuplar geliyordu. Bu heyetlerin konuştuğunu anlamak, gelen mektuplara aynı dilden cevap vermek üzere vahiy kâtibi Zeyd bin Sâbit'e (r.a.) İbranice ve Süryaniceyi öğrenmesini tavsiye etmişti. Bu hususta Tlrmizî, Ebû Dâvud ve Müsned gibi hadis kitaplarında ve siyer kaynaklarında hadisler bulunmaktadır.

Meselâ Müsned'de geçtiği üzere Zeyd bin Sabit bu hususu şöyle anlatır:

"Resulullah Medine'ye teşrif ettiklerinde çocuktum. Beni alıp huzuruna götürdüler. Resulullah beni çok beğendi. Şöyle dediler: 'Yâ Resulallah, bu çocuk Benî Neccar'dandır. 10'dan fazla sûre ezberlemiştir.' Bu da Resulullahm hoşuna gitti. Bir seferinde bana şöyle buyurdu:

"Ey Zeyd, Yahudilerin yazısını öğren. Çünkü, vallahi ben, Yahudilerin bana yazdıklarına güvenemiyorum."

"Ben de on beş gece içinde İbraniceyi yazıp okumasını öğrendim. Artık bundan sonra Yahudilerin Resulullaha gönderdikleri mektupları okuyor, cevaplan İbranice yazıyordum."1

İhtiyaç olduğu için Zeyd bin Sabit Süryanice de öğrenmişti. Bir gün Peygamberimize (asm) Süryanice bir mektup gelmişti. Resulullah (a.s.m.) Zeyd bin Sâbit'e,

"Bana Süryanice yazılar geliyor. Sen Süryani lisanını güzelce yazabilir misin?" buyurdu. Zeyd,

"Hayır, bilmiyorum." deyince, Peygamberimiz (asm),

"Öyleyse, bu dili öğrenmeye çalış."

emrini verdi. Hz. Zeyd Süryaniceyi on yedi gün içinde öğrendi. Bu kadar kısa sürede öğrenmesi Peygamberimizin (asm) bir mucizesidir. Bundan sonra artık Peygamberimize (asm) gelen Süryanice yazıları Zeyd okudu ve yazdı.2

Bu rivayetlerden açıkça anlaşılıyor ki, Peygamberimiz (asm) yabancı dil öğrenmeyi teşvik etmektedir.

Dipnotlar:

1. Müsned , 5: 136
2. Tirmizî, İstizan: 22; Ebû Dâvud, İlim: 2.

(Mehmed Paksu, Meseleler ve Çözümleri - 1)

54 Peygamberimiz (asv)'in Firavun'un eşiyle cennette düğünü olacağı söyleniyor, doğru mu?

Bu konuda olan hadis rivayetini aşağıya alıyoruz.

“Allah, İmran kızı Meryem’i, Firavun’un hanımı Âsiye’yi ve Musa’nın kızkardeşi Gülsüm’ü Cennette bana zevce olarak vermeyi hükmeyledi.”
(İbni Mâce Tercümesi, 10: 649.)

55 İmam Şafii, "Ben talebe-i ulumum rızkına kefilim." demiş midir, demişse İslam akidesinde yeri nedir? Rızk Allah'tan değil mi?

"İlim öğrenmeye çalışanın rızkına Allah kefil olmuştur." (Camiu's-sağir, Hadis No: 8838) anlamında zayıf bir hadis rivayeti vardır.

İmam Şafi'nin de sorudaki şekliyle bir sözünün olduğu kaynaklarda yazılıdır. Ancak bunun anlamı, Allah’ın yerine Rezzak olduğunu söylediğini düşünmek imkansızdır. Bu sözler, ilmin faziletine dair söylenen bir ifade tarzıdır. Bunun tam açılımı şudur:

“Allah rızası için ilim tahsil edenler, kendi rızkları için endişe etmesinler. Allah’ın en çok hoşlandığı ilim talebelerinin rızkını vereceğine ümidim öyle kuvvetlidir ki, buna kefil bile olabilirim. Yani Allah’ın rızklarını vereceğine kefil olurum.”

Unutulmamalıdır ki, ilim para ve maddi menfaat için yapılmaz. İlmin gayesi Allah rızası, insanlığa hizmet ve ilmin kendisinde bulunan manevî lezzettir. Zira ilim azizdir; sahibini aslâ zillette bırakmaz.

Bediüzzaman Said Nursi de bu konuda şunları kaydetmiştir:

“İmam-ı Şafii’den (r.a.) rivayet var ki, ‘Hâlis talebe-i ulûmün rızkına, ben kefalet edebilirim.’ demiş.” Bunun gerekçesini ise şu cümleyle ifade etmiştir: “Çünkü, rızklarında vu’sat (genişlik) ve bereket vardır.” (bk. Kastamonu Lahikası, s, 201).

56 Muhlis ve muhlas kavramları ne anlama gelmektedir, aralarındaki fark nedir?

İhlasın kelime manası; arıtma, saflaştırma, ayırma, katışığını giderme manasına gelmektedir.

İhlas; ferdin, ibadet ve taatinde Cenab-ı Hakk'ı emir, istek ve ihsanlarının dışında her şeye karşı kapanmasıdır. Abd ve Mabud münasebetlerinde sır tutucu olması, tabiri diğerle, vazife ve sorumluluklarını O emrettiği için yerine getirmesi, yerine getirirken de Onun hoşnutluğunu hedeflemesi ve Onun uhrevi tevecühlerine yönelmesinden ibarettir. Ki, saflardan saf sadıkların en önemli vasıflarından biri sayılır.

İhlası kazanmış kimselere muhlis denilir. İhlasa erdirilmiş kimselere de muhlas denilir.

Kur’an’da “muhlis” kavramı yanında “muhlas” kavramı da kullanılmış ve alimler tarafından bunların farklı olduğu bildirilmiştir.

Muhlas kelimesinin geçtiği ayetin meali şöyledir:

“Doğrusu, hanım ona sahip olmayı iyice aklına koymuş ve buna yeltenmişti de. Eğer Rabbinin burhanını görmeseydi o da kadına meyledecekti. Biz, ondan kötülüğü ve fuhşu uzaklaştırmak için işte böyle yaptık. Çünkü o, ihlâsa erdirilmiş kullarımızdandı.” (Yusuf, 12/24)

İhlas, Hakk'a hizmet vazifesinin gerçek sahibi Peygamber Efendilerimizin (asv) en birinci vasfı, belki de ihlasa erdirilmiş birer muhlas olmaları açısından, fıtrî bir tavırlarıdır.

Buna göre, “muhlis”, her zaman ihlas çizgisinden çıkabilen ihlas sahibi, “muhlas” ise, Allah’ın özel koruması altında olan ihlas sahibi kimselerdir. (bk. Zemahşerî, Maverdî, Nesefî, Yusuf, 24. ayetin tefsiri)

57 Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri Hakkında Bilgi Verir misiniz?

(1865-1943) Nakşibendî-Hâlidî şeyhi. Van'ın Başkale kazasında doğdu. Ba­bası Seyyid Mustafa Efendi'dir. Soyu anne tarafından Abdülkâdir-i Geylânî'ye ulaşır. Hülâgû Bağdat'ı istilâ ettiğinde (1258) Musul'a hicret eden ataları daha sonra Urfa ve Bitlis'e, oradan da Mısır'a gitmişlerdi. Ailenin büyük oğlu Molla Muhammed bir süre sonra Van'a gelip şehrin güneyinde yüksek dağlar arasın­da bir köy kurmuş, bu köyde büyük bir dergâh ve iki katlı bir cami inşa ederek oraya Arvas adını vermişti. Kâdirî tari­katına mensup olarak faaliyet gösteren ve “Arvas seyyidleri” diye tanınan aile, altı yüz elli yıl varlığını devam ettirerek bugüne ulaşmıştır.

Abdülhakim Arvâsî, ibtidâî ve rüşdiyeyi Başkale'de okudu. Daha sonra Irak'ın çeşitli bölgelerindeki tanınmış âlimlerden icazet alarak Başkale'ye döndü (1882). Kendisine miras kalan servetle bir medrese yaptırdı ve zengin bir kütüphane kurdu. Bu medresede yirmi yıla yakın ders okuttu. 1880 yılın­da intisap ettiği Hâlidiyye tarikatı şeyh­lerinden Seyyid Fehim'den Nakşibendiyye, Kübreviyye. Sühreverdiyye, Kâdiriyye ve Çiştiyye tarikatlarından hilâfet aldı (1889). Tarikat silsilesi Seyyid Fehim. Seyyid Tâhâ vasıtasıyla Nakşibendiyye'nin Hâlidiyye kolunun kurucusu Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi'ye ulaşır.

Abdülhakim Arvâsî, 1. Dünya Savaşı'nın başlarında Ruslar'ın Başkale'yi is­tilâ etmesi ve Ermenilerin silâhlanarak Müslüman halkın mallarını yağmalama­ya başlamaları üzerine, hükümetin em­riyle, yüz elli kişilik ailesiyle birlikte da­ha emin bir yere göç etmek zorunda kaldı. Bağdat'a yerleşmek amacıyla yo­la çıkan aile, Revândiz-Erbil yoluyla Mu­sul'a ulaştı. Burada iki yıla yakın bir süre kaldı, İngilizler Bağdat'ı işgal edin­ce oraya gidemeyip ailesinden sag ka­lan altmış altı kişiyle birlikte Adana'ya geldi. Adana'nın da düşman eline geç­mesi ihtimaline karşı Eskişehir'e göç etti. Nisan 1919'da İstanbul'a geldi. Bir süre Evkaf Nezâreti'nce Eyüp'teki Yazılı Medrese'de misafir edildikten sonra yi­ne Eyüp'teki Kâşgari Dergâhı şeyhliğine tayin edildi.(Ekim 19I9) Medresetü'l-mütehassisîn'de tasavvuf tarihi dersi okuttu. Dergâh şeyhliğinin yanı sıra ay­rıca Kâşgarî Camii'nin imamlık ve vaiz­lik görevi de kendisine verildi.

Tekkeler kapatılana kadar bu görevlere devam etti. Daha sonra tarikat faaliyetlerini bı­rakarak eve dönüştürdüğü dergâh bi­nasında tasavvuf sohbetlerle meşgul ol­du. Menemen hadisesi (Aralık 1930) ile alâkalı görülerek tutuklandı ve Mene­men'e gönderildi. Ancak olayla ilgisi ol­madığı anlaşıldı. Soyadı kanunu kabul edilince Üçışık soyadını aldı.

Beyoğlu Ağa Camii ve Beyazıt Camii'nde dersler verdi. Cumhuriyet döneminin önemli fi­kir ve sanat adamlarından Necip Fazıl Kısakürek'in kendisiyle tanışıp sohbet­lerinde bulunması, aydın çevrelerde de tanınmasını sağladı. Eylül 1943'te sı­kıyönetimin emriyle İzmir'e gönderildi. Bir süre sonra Ankara'ya gitmesine izin verildi. 27 Kasım 1943'te vefat etti. Kabri Ankara'da Bağlum Mezarlığındadır.(Nihat Azamat, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, İstanbul, 1988: 1/211.)

Eserleri:

1. Rûbıta-i Şerife; “Mübtedîler için tarikat-ı Nakşibendiyye'nin âdabını mübeyyin bir mektup sureti” adlı ilâve ile birlikte 2 baskısı, İstanbul 1342. Râbıta'nın ma­hiyeti ve uygulanması hakkında özlü bilgiler veren eser, Necip Fazıl Kısakürek tarafından sadeleştirilerek yayımlanmıştır.(3. baskı, İstanbul 1981).

2. er-Riyâzü't-tasavvufiyye; Tasavvuf, tasavvuf tarihi ve ıstılahları hakkında bilgi veren eseri, Medresetü'l-mütehassisînde hocalık yaptığı sırada kaleme almıştır. Eser, Tasavvuf Bah­çeleri adıyla Necip Fazıl Kısakürek tarafından sadeleştirilerek yayımlanmıştır. Bu iki eserin dışında tasavvufî ve dinî konularda kendisine so­rulan sorulara cevap olarak yazdığı mektuplar, Tam İlmihal-Seâdet-i Ebediyye adlı kitapta yer almaktadır.

58 Fahruddin Er-Razi'nin tefsiri hangi tür tefsirdir; Ehl-i sünnete uygun mudur?

Fahreddin er Razi kelâm, felsefe, tefsir ve usûl-i fıkıh alanındaki çalışmalarıyla tanınan Eş'arî alimlerindendir. Meşhur tefsirin ismi "Mefâtîhu'l-ğayb"dır. "et-Tefsîrü'l-Kebîr" diye de bilinir. Râzi'nin tef­sire dair en önemli eseri olup otuz iki cilt halinde yayımlanmıştır. Razinin tefsiri, dirayet tefsirlerindendir.

Er-Razî, tefsirinde kelâma dair mantıkî deliller getirme hususunda ila­hiyatçı filozofların metodunu takibeder. Kevnî konularla özellikle ilgilenir. Tefsiri üzerinde durduğu âyet veya âyetler topluluğunu birkaç meseleye ayırır. Sonra Ehl-i Sünnet ve'l-Cemâatin akidesini savunarak uzun uzadıya izahat verir. (bk. Subhi Es Salih, Kuran İlimleri)

59 Eğitimde zorlama uygun mudur?

İnsan, hür bir varlıktır; kendisinde bulunan iradeyi, istediği yönde kullanabilir. Dilerse iman eder, dilerse kafir olur.(1) Dilerse şükreder, dilerse inkâr eder.(2) Dilerse çalışır, dilerse atıl kalır.

Eğitim, iradesini kötüye de kullanabilecek insanı iyiye yönlendirme faaliyetidir. Bahçe kendi hâline bırakılsa, sebze-meyve yerine yabani otlar, dikenler biter. İnsan da kendi hâline bırakılsa, nefsine uyar, fenalıklara sapar. Bu noktadan, eğitim olayında ciddi bir takip şarttır. Nefsine ve hissiyatına mağlup çocuklar, gençler kendi hallerine bırakılmamalıdır. Ellerinden tutulmalı, kabiliyetleri müspet yönde kanalize edilmelidir.

Fakat bunu yaparken, zorba bir şekilde yapmak, fayda değil zarar getirecektir. Kur’an’ın bildirdiği gibi,

“Dinde zorlama yoktur.”(3)

Peygamberimiz (asm.), bir terbiyeci olarak gönderilmiştir. Kimseyi kılıç zoruyla İslâm’a davet etmemiş,

“Din nasihattır!..”(4) demiş,

“Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin.”(5) buyurmuştur.

Zorlama yoluyla kısmi bir başarı elde edilebilirse de devamlı bir başarı elde etmek mümkün değildir. Kişiyi ikna etmek, daha etkili bir metottur. Mesela, korkutarak öğrenciye bir kitap okutabilirsiniz. Fakat kitap okumayı sevdirseniz, öğrenci kendi isteğiyle yüzlerce kitap okuyacaktır.

Çocukları döverek, dayak atarak eğitmeye çalışmak, aczin tezahürüdür. Eğitimde dayak, en son başvurulacak çarelerden olmalıdır. Peygamberimiz (asm.), buna cevaz vermekle beraber, kendisi hiç dayağa müracaat etmemiştir. Onun vahye dayanan ilmi, engin hoşgörüsü, derin muhabbeti, samimi hisleri, sınırsız şefkati insanların gönlünü fethetmeye yetmiştir. O, bir gönüller sultanıdır. Manevi saltanatı, hâlen gönüllerde devam etmektedir ve ebediyen edecektir.

Kuvvete dayanan hükümdarların, insanlar üzerindeki tesiri geçicidir. Korkutarak bir zaman saltanatlarını devam ettirseler bile, sürekli devam ettiremezler.

Yapılan eğitim, robot insanlar değil, hür insanlar yetiştirmelidir ve bu hür insanlar, hürriyetlerini hayırda, iyide, güzelde kullanabilmelidir. Yoksa, şerde, kötüde, çirkinde kullanılan hürriyet, bir felaketten ibarettir.

Kaynaklar:

1. Kehf, 29.
2. İnsan, 3.
3. Bakara, 256.
4. Buhari, İman, 42; Müslim, İman, 95; Tirmizi, Birr, 17.
5. Buhari, Cihad, 164; Müslim, Cihad, 71; Ebu Davud, Edeb, 17.

60 İlmiyle amel etmek veya etmemek ne demektir?

İlim-amel dengesi, farz-vacip-sünnet-âdâb ile haram-tahrimen mekruh-tenzihen mekruh-mubah gibi efal-i mükellefin denilen bütün kulluk görevlerini içine alan bir kapsama sahiptir. Bütün bu sahalarda hem ilim hem de amel gerekir.

Bir şeyin yapılmasının hükmü ne ise, öğrenilmesinin hükmü de aynıdır. Örneğin farz olan bir ibadeti öğrenmek farz, sünnet olan bir ibadeti de öğrenmek sünnettir. Buna göre, farz olanın ilmini uygulamak farz olur, sünnet olanın ilmini uygulamak da sünnet olur.

Namazın farz olduğunu bilip namaz kılmamak, ilimle amel etmemenin en çirkin bir tablosudur ve haram işlenmiş olur. Teheccüdün bizim için sünnet olduğunu bilip de teheccüd namazını kılmamak bundan çok daha az bir çirkinliktir ve teheccüd kılmayan haram işlemiş olmaz. Bir hayvanı -lüzumsuz yere- öldürmek çirkindir, fakat bir insanı öldürmek gibi büyük bir cinayet değildir.

Tabii ki, bu verdiğimiz örnekler çok açık olan konulardır. Bunun yanında değişik ahlakî boyutların da büyük önemi vardır. Mesela, Allah’tan başka gerçek anlamda hiç kimsenin bize ne zarar ne da yarar veremeyeceğini bildiğimiz halde, bu ilmimizle amel etmeyip, ufak bir dünyevî zarar endişesiyle dinimizden taviz vermek, yalan söylemek, gıybet etmek gibi günahları işlemekten sakınmamak da bu bilgimizle bağdaşmaz ve biz ilmimizle amel etmemiş oluruz.

Aynı şekilde, Allah’ın rızasını kazanmaktan daha büyük bir haz, bir kazanç olmadığını bildiğimiz hâlde, başkasının rızasını Allah’ın rızasından öncelemek, başkasının hatırını Allah’ın hatırından daha yüksek tutmak, başkasına gösteriş yapıp riyakârlı etmek, söz konusu bilgimizle alay etmek manasına gelir.

Özetle, İslam dininin doğruluğuna inandığı halde, onun emir ve yasaklarını çiğnemek, hesap gününe inandığı halde ona göre hazırlık yapmamak, cehennemden iliklerine kadar korktuğu halde -fiilen- ondan kaçmamak, cenneti bütün zerreleriyle arzu ettiği halde -fiilen- onu satın almak için gayret sarf etmemek, ilimle amel etmemek demektir.

Önemli bir not: Bazıları diyorlar ki, "Madem amel olmadığı zaman ilim öğrenmek zararlı düşüyor, o halde ilim öğrenmeyelim, böylece o zarardan kurtulalım?.." 

Bu düşünce, şeytanın ahmak gördüğü kimselere kolayca aldatacağını düşünüp telkin ettiği bir safsatadır. Çünkü bir mümin, İslam’ın emirlerine, yasaklarına riayet etmek için ilim öğrenmenin, özetle iman etmek ve imanın gereği olan salih amel işlemek için ilim öğrenmenin, farz olduğunu bilir. Dolayısıyla, öğrenilmesinin farz olduğunu bildiği ilmi öğrenmemek de ilimle amel etmemek anlamına gelir.

Bu safsatayı şöyle bir safsata örneğiyle de izah etmek mümkündür. Birisi dese ki, iman, imanın gereği olan ameller yapmayı zorunlu kılıyor. O halde, iman etmeyelim ki, amel yapmaktan kurtulalım.

Şunu unutmamak gerekir ki, “Kanunu bilmemek mazeret değildir.” prensibi evrensel bir kuraldır. 

Bir Müslümanın İslam’ı bilmemesi de mazeret değildir. Hem öğrenmediği için hem de ona göre davranmadığı için ceza görür...

İlave bilgi için tıklayınız:

İlim-amel ilişkisini açıklar mısınız?

"Bildikleriyle amel edene bilmedikleri öğretilir." hadisine dayanarak, çok ilim öğrenmek yerine çok amel edilmesi gerektiğini söyleyenler var. Çok amel etmek, çok ilim yapmaktan üstün müdür?

61 İlim talebesi olarak ölmek bize ne kazandırır ve Azrail (a.s) canımızı nasıl almaya gelir? Nasıl ilim talebesi olunur?

İlim denilince akla gelen ilk şey, Allah'a ve iman esaslarına dair olan ilimlerdir. Bu nedenle İmamı Azam iman esaslarını anlattığı kitabına “Fıkh-ı Ekber; en büyü fıkıh” demiştir.

Bir Müslümanın iyi bir niyetle yaptığı çalışmalar da ibadet hükmüne geçer. Nasılki bir maya, süte girince tamamını yoğurda çevirir. İman ve ibadet mayasını, çalıştığı ve okuduğu işin içine atan birisi de, o işini ve çalışmasını ibadete çevirebilir. Bundan dolayı iyi niyet, iman ve ibadetle geçirilmiş bir ömürdeki bütün çalışmalar ibadet olarak sayılabilir.

“Her çekirdek bir ağaçtır.” sözü doğrudur. Ancak her çekirdek bir ağacın proğramını taşıdığı halde şartlarına uyarak ekilmezse ağaç olamaz. Bunun gibi her ilimde insanı Allah'a götüren ve günahlarının silinmesine sebep olan bir sır vardır. Ancak çekirdek gibi olan bu sırrın açılması için de bazı şartlar lazımdır. İman, ibadet, niyet ve haramlardan sakınma gibi şartları yerine getiren onu ağaç gibi açacaktır; geçmiş günahlarının silinmesine vesile olacaktır. Yoksa çekirdek olarak kalacak ve neticeye ulaşamayacaktır. Hatta hayatını yanlış yerde harcadığı için aynı zamanda sorumlu da olacaktır.

Bir avizeye değer veren onun elektiriğidir. Elektiriği olmayan altın bir avize sizi karanlıktan kurtaramaz. Bunun gibi çalışmalarımız ve insanlığa olan faydalarımız bir avizedir. Onu aydınlatan ve nurlandıran ise iman ve ibadettir. Bu nedenle imanı olmayan insanların çlışması ibadet değildir. Faydasını sadece dünyada görürler.

İlim iki kısımdır: Bir kısım ilim var ki, bir defa bilinse ve bir-iki defa düşünülse kâfi gelir. Diğer bir kısmı, ekmek gibi, su gibi her vakit insan onu düşünmeye muhtaç olur. Bir defa anladım, yeter diyemez. İşte ulûm-u imaniye bu kısımdandır.

İslâmiyet hiçbir zaman, hiçbir meselede fenne ters düşmemiştir. Bilakis onu teşvik etmiştir. Dini kaynaklar bunun güzel örnekleriyle doludur. Kur’an da, kâinat da Allah'ın kitabıdır: Birincisi kelam sıfatından gelir, diğeri ise kudret sıfatından.

Bilim adamları, dine inansalar da, inanmasalar da kâinat kitabını okumakta ve Yaratan'ın kudret eserlerini tefsir etmektedirler.

Her fen, kendine has bir dil ile devamlı Allah'ı bildiriyor. Mesela, botanik ilmi, bize bir ağacın özelliklerini anlatır. Ağacın topraktaki gıdaları nasıl aldığını, yapraklara kadar nasıl taşıdığını, meyvelerin nasıl meydana geldiğini, büyümenin ne şekilde olduğunu gösterir. Böylece, karşımıza hücrelerden oluşan, kökü, gövdesi, dalı, yaprağı, çiçeği ve meyvesiyle mükemmel bir makine çıkar. Üstelik de canlıdır. Şimdi insafla düşünelim: Bu harika makineyi akılsız, şuursuz, ilimden, iradeden ve kudretten mahrum basit bir toprak nasıl yaratır? Bitki alimlerinin dev laboratuarlarda bile bir tek yaprak yapmaya başaramıyorlar.

Yine bunun gibi zooloji ilmi, aklımıza bir hayvanın iç dünyasının kapılarını açtı. Her hayvanın harikulade birer fabrika olduğunu anladık. Arı, bal yapıyor; elsiz bir böcek olan ipek böceği ipek dokuyor; koyun süt üretiyor. Bunların her biri Rabbanî bir fabrikadır. Kendilerine isnat edilen o sanata mucizelerini kendi ilim, irade ve kudretleriyle yapmış değillerdir.

Misalleri çoğaltmak mümkündür.

İlave bilgiler için tıklayınız:

Kur'an'ın ilk emri olan “oku” sözü, nasıl anlaşılmalıdır? Burada okunması istenen nedir?

 İLİM...

ÂLİM...

Hz Arail (a.s) ölülere nasıl görünür?...

62 Çok ders çalışmanın faydası veya zararı var mı? İlim öğrenmemin amacı Allah rızası için faydalı ilim yapmak. Bu niyetle olduğu takdirde ders çalışmamdan ötürü sevap alır mıyım?..

Farz olan ibadetlerinize engel olmayacak şekilde istediğiniz kadar ders çalışabilirsiniz; bunda bir sakınca yoktur.

Faydalı ilim öğrenen kimse beş vakit namazını kılarsa ilim öğrenmesi de ibadet hükmünde sevap kazandırır. Bununla birlikte farz olan ilmihal bilgilerinin de öğrenilmesi gerekir. Ders çalışmaya çok vakit ayıran bir kimsenin farz olan ilmihal bilgilerini öğrenmek için vakit ayırmaması doğru olmaz.

İlave bilgi için tıklayınız:

Hangi ilimleri öğrenmek ibadet sevabı kazandırır?..

63 "İneğin sütü şifa yağı devadır, eti ise hastalıktır." anlamına gelen hadisi destekleyen tıbbi deliller var mıdır?

Taberanî’nin rivayet ettiği bu hadisin ravileri arasında yer alan bir kadının ismi verilmemiştir, geri kalan ravileri sikadır.(bk. Mecmau’z-Zevaid, 5/90).

Bazı tıp uzmanlarının verdikleri bilgiye göre, ineğin sütü şifadır ve yağı da faydalıdır. Eti sert olduğu için hazmedilmesi zordur, bu açıdan fazla yememek gerekir. Hastalık ifadesi bu gibi yan etkilerine işaret olabilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Allah ve Resûlü’nün Tavsiye Ettiği Gıdalar.

64 Devlet memuru olmakta hayır yok mudur? Bununla ilgili rivayetleri nasıl anlamak gerekir?

Bu hadisin sıhhat derecesini bilmemekle beraber, şöyle anlamak mümkündür:
 

Memurluk, genellikle iki şey için yapılabilir.
Birincisi: Millete hizmet etmek için.
İkincisi: Bir rızk kapısı olması için.


- Millete hizmet gayesiyle yapıldığında, elbette güzel bir hizmet olur.  Çünkü, hadiste ifade edildiği üzere, "İnsanların en hayırlısı diğer insanlara en faydalı olan kimsedir." (Mişkatü'l-Mesabih, hadis no: 3925; Fethü'l-Kebîr, 2:195; Müsnedü'l-Firdevs, 2:324.)


Bununla beraber, bu hizmet her zaman kendi asıl ekseninden kayma riskini taşımaktadır. Bir hadis-i şerifte:

"Kadılar/yargıçlar üç gruptur; bunlardan bir grup cennete, iki grup cehenneme girer. İşini hakkıyla bilen ve ona göre adaletle hareket eden cennete girer. Bilmeden hüküm veren veya bildiği halde iltimas eden cehenneme girer."
 
Memurluk, ayrıca rüşvet almaya, amirlerin İslam'a aykırı emirlerini yerine getirmeye uygun bir yerdir. İşte hadiste, insanları uyarmak için bu noktaya işaret edilmiş olabilir.


- Eğer memurluk, bir çok kimsede olduğu gibi, yalnız bir maaş kapısı olarak değerlendirilirse, elbette bunun hayırlı bir iş olmayacağı açıktır. Çünkü, rızkın tabii kapısı, sanat, ziraat ve ticarettir. Bu kapılar tabii ve özgürce açılabilen geçim kaynağıdır. Bu manadaki her nevi memurluk, -Bediüzzaman’ın deyimiyle- bir çeşit maaş dilenciği manasına gelir.  Hem özgürlükten taviz verme, hem de gayr-ı tabii bir rızık kapısı olmasına işaret etmek için hadiste “hayırsız” olarak ifade edilmiştir. Ayrıca memurluk mesleğinin gereği olarak, amirlerin islama aykırı emirlerine uymak gibi sonuçları da verebilir. Bu açıdan da hayırsız işler yapmanın yolu açılabilir.


- Bizim çıkaracağımız ders, memuriyeti yalnız bir maaş kapısı olarak değil, millete, insanlara hizmet olarak görmektir. İslam'a uygun olan emirleri yerine getirmek, İslam'a uymayan işlerde ise, asla itaat etmemek gerekir. Böyle olduğu takdirde, hem hayırsız olandan uzaklaşmış hem de güzel bir hizmet kapısı bulmuş oluruz.

65 İnsanların geçmişteki büyük evliyalardan üveysi olarak ders aldığı doğru mu? Üveysi olarak o zatlardan nasıl ders alınır?

Üveysilik, bir kimsenin zahiren görmediği kişi ya da kişilerden manevî eğitim alması ve bu yolla meydana gelen tarikat anlamında tasavvuf terimidir.

Bazı evliyalar üveysi tarzda, yani mana aleminden diğer veli zatlardan ilim nevinden bilgiler almıştır. Bu konuda Bediüzzaman Hazretlerinin de ifadesi şöyledir:

"Ben üveysî bir tarzda bir kısım ilm-i hakikatı Hüccetü'l-İslâm olan İmam-ı Gazali'den (k.s.) almıştım. Şimdi anlıyorum ki, İmam-ı Gazali (k.s.) aynı dersi üveysî bir tarzda İmam-ı Ali'den (r.a.) almıştır." (Sikke-i Tasdiki Gaybi)

Üveysi tarzda evliyalarla görüşmek için manevi makam olarak terakki etmek gerekir.

Üveysilik: Üveys -el Karani Peygamber Efendimizi (asm) görmeden Ondan feyz almıştır.

Sahabe olmadan Peygamber Efendimizin (asm) velayet cephesinden feyz almaya "Üveysilik" denilir.

Bir de üveysi olarak irşad olma hali vardır ki, o da şöyledir:

Bir mürşid-i kamil vefat ettikten sonra da istediği bir kimseyi irşad edebilir. Kendi ruhaniyetinden medet dileyen birine yardımlarda bulunur ve onu manen terbiye eder.

Bu kısa bilgiden sonra konunun detayına gelince:

Tasavvufta, Hz. Peygamber (asm) zamanında Yemen’de yaşayıp müslüman olan, ancak kendisiyle bizzat görüşemeyen Üveys el-Karanî’nin (Veysel Karanî) rüya veya diğer mânevî yollarla Hz. Peygamber tarafından irşat edildiği kabul edilir. Bu tür kişilere Üveysî, bu metoda da Üveysîlik denir.

Bazı kaynaklarda Üveysîliğin İslâm’dan önce de bulunduğu belirtilmektedir. Hz. Mûsâ zamanında Burh (Burh-i Esved) isminde mütevazi bir kişinin yaşadığı, bu kişinin Allah katında çok değerli olduğu, onun meşrebindeki insanların birbiriyle kalben anlaştığı, bunlara Burhiyân adı verildiği, İslâm’dan sonra da böyle insanlara Üveysiyân denildiği kaydedilir.

Üveysî sıfatı dört grup sûfî için kullanılır. Bunlar Hz. Peygamber’den, Veysel Karanî’den, Hızır’dan veya bir mürşidden ruhanî yolla eğitim gören kişilerdir.

Tasavvuf kaynaklarında Üveysîlik’le nitelenen ilk sûfî İbrâhim b. Edhem’dir. Oun Hızır’dan yahut Veysel Karanî’nin ruhaniyetinden feyiz aldığı nakledilir.

Yine ilk dönem sûfîlerinden Bâyezîd-i Bistâmî’nin Ca‘fer es-Sâdık’tan, Ebü’l-Hasan el-Harakānî’nin Bâyezîd-i Bistâmî’den Üveysî yolla mânevî eğitim gördüğü kabul edilir.

Bazı kaynaklarda da Ebü’l-Hasan el-Harakānî’nin müridi olduğu belirtilen Ebü’l-Kāsım Kürregânî’nin Veysel Karanî’den ruhanî yolla feyiz aldığı ve gençliğinde “Üveys Üveys!” diyerek zikrettiği anlatılır.

Üveysî diye kaydedilen çok sayıda mutasavvıf vardır. Meselâ Bahâeddin Nakşibend’i Abdülhâliķ-ī Gucdüvânî ve Hakîm et-Tirmizî’nin, Ebû Bekir Zeynüddin Tâyebâdî’yi Ahmed-i Nâmekī-i Câmî’nin, Ahmed Fakih’i Veysel Karanî’nin bu yolla irşat ettiği belirtilir.

Üveysîlik konusuna ilk defa Ferîdüddin Attâr’ın 618 (1221) yılında tamamladığı Tezkiretü’l-evliyâda temas edilmiştir.

Nakşibendiyye’yi Anadolu’ya getiren ilk Nakşibendî şeyhlerinden Abdullah-ı İlâhî, Üveysîliğin çok seçkin insanların yolu olduğunu ve herkese nasip kılınmadığını söyler. Ona göre Veysel Karanî’nin ruhaniyetine yönelerek feyiz alan kişilerde uzlet, riyâzet ve gönlü dünya bağlarından kurtarma hali görülür. Hakîm et-Tirmizî ve İbnü’l-Arabî’nin ruhaniyetine yönelen kimselere gaybî sırlar açılır; Harakānî ve Bâyezîd-i Bistâmî’ye yönelenlerde fenâ, gaybet ve kendinden geçme, Sadreddin Konevî’ye yönelenlerde ise hakikat ilimleriyle samediyyet (ihtiyaçsızlık) hali zuhur eder.

Kaynaklarda Veysel Karanî’den gelen silsilelere de rastlanır. Rivayete göre Veysel Karanî, Hz. Ömer ve Hz. Ali’den hırka giymiş, kendisi de Ebû Ömer Mûsâ b. Yezîd er-Râî’ye, o da İbrâhim b. Edhem’e hırka giydirip icâzet vermiştir.

Kaynaklarda Üveysî yolla evrâd veya icâzet almaya dair örneklere de rastlanmaktadır. Meselâ Ahmed b. Abdurrahman’ın İmam Gazzâlî’yi mânen gördüğü ve ondan eserlerini okutma hususunda icâzet aldığı, Ebû Bekir b. Sâlim Bâ Alevî’nin de İbn Atâullah el-İskenderî’nin ruhaniyetinden “Hizbü’l-berr” isimli evrâdı aldığı nakledilir.

Çiştiyye tarikatında Üveysîliğe büyük önem verilmiş, şeyhten uzakta bulunan sâlikin Üveysî guslü niyetiyle yıkanıp Veysel Karanî’nin ruhuna Fâtiha okuyarak seyrüsülûke başlayabileceği kaydedilmiştir. Ayrıca receb ayında Veysel Karanî namazı adıyla bir tür nâfile namazın kılınması bu tarikatın gelenekleri arasındadır.

Son dönem Osmanlı mutasavvıflarından Osman Şems Efendi ve halifeleri hem Kādirî hem Üveysî olarak tanınmıştır. Üveysî yönü ön plana çıkan bazı tarikatlar günümüzde de varlığını sürdürmektedir. Pakistan’daki Nakşibendî-Üveysî tarikatı ile daha ziyade Avrupa ve Amerika’da faaliyet gösteren İran kökenli Üveysî Şah Maksûdî tarikatı bunlardandır.

Vefat etmiş velîlerin ruhaniyetinden Üveysî metotla feyiz alan sûfîlerden birçoğunun ayrıca yaşayan bir mürşide intisap ettiği görülmektedir. Bazı sûfîlere göre bu daha güvenilir bir yoldur. Zira rüyasında bir velîyi görüp ondan bazı bilgiler alan kişi bunun sadık bir rüya mı yoksa bir aldatmaca mı olduğunu anlamakta zorlanabilir.

Bu kişinin yaşayan rehberine danışarak bu bilgilerin dinin kurallarına uyup uymadığını öğrenmesi daha doğru bir davranıştır. Danışacak bir rehberi bulunmayan kişiler ise yanlış fikirlere sapabilir.

Bu sebeple bazı sûfîler, “Diri bir kedi ölü bir aslandan daha iyidir” sözüyle yaşayan bir şeyhten, bir alimden, bir kitaptan eğitim almanın önemini vurgulamıştır.

66 Kök hücre tedavisi caiz midir?

Bu konu, 2007 yılında, Diyaneti'in Kızılcahamam'da tertip ettiği "Güncel dini meseleler" sempozyumunda tartışıldı, konunun uzmanlarının da bilgisi alındıktan sonra, caiz olduğu sonucuna varıldı. Cenine müdahale yasağının "embriyo rahim cidarına tutunup beslenmeye başladığı andan itibaren başlamasına" da karar verildi.

67 Dinimizde el öpmek caiz midir?
68 Kur'an'da ve hadislerde geçen "ilim" kelimesini nasıl anlamalıyız? Allah, bir iş öğrenip de onu hakkıyla yapan kulunu sever, deniyor. Burada bahsedilen iş günümüz meslekleri olabili mi?

İslamî terminolojide ilim terimi; "bilgi" kelimesini karşılamak için kullanıldığı gibi, herhangi bir bilgi şubesini ifade için de kullanılır. Meselâ; kelâm ilmi, tefsir ilmi gibi. Yine, ilim ve bilgi terimlerinin bazen marifet kelimesiyle karşılandığı da bilinmektedir.

İlim için değişik tarifler yapılmıştır:

İlim: Gerçeğe ve vakıaya uygun düşen bilgi ve kanaattir. (Cürcani, et-Ta'rifat, Beyrut 1985, s. 160).

İlim: Bir şeyi olduğu gibi idrak etmektir. Bilgisizlik bilginin zıddıdır. İlim, bilinenden gizlilik ve kapalılığın kalkmasıdır. İlim; nefsin, bir şeyin manasına ulaşmasıdır. Düşünen ile düşünülen arasında hususi bir alâkadır. (Cürcânî, et- Ta'rifat, s. 160, 167).

"İlim, kavram olarak -kesin olsun veya olmasın- mutlak manasıyla düşünme, anlama, hayal etme ve idrak etme manalarına gelir." (Tahanevi, Keşşafü lstılahati'l-fünun, II, 1055; Sıdık b. Hasan el-Kunecî, Ebcedu'l-Ulum, Beyrut, 1978; I/10-el-Mektebetu'ş-Şamile-).

Kur'an ve hadislerde söz konusu edilen ilimlerden, öncelikle İslami ilimler olmak üzere bütün ilimleri anlamak mümkünüdür. Kur'an-ı Kerim'in ilk emri, -mealen-: "Oku Allah'ın adıyla!.." şeklindedir. Bu ise, bütün ilimlerin okunması için bir teşviktir. Çünkü, kelam, hadis, tefsir, fıkıh gibi İslamî ilimler Allah'ı anlattığı gibi, fizik, kimya, astronomi gibi fen ilimleri de Allah'ı anlatıyorlar. Yeter ki, okunanlar Allah'ın adıyla olsun. Yeter ki, her ilmin dayandığı en son yer, asıl kaynak olan Allah'ın isim ve sıfatları ile bunlar arasındaki ilişki unutulmasın.

"Gerçek anlamda Allah'tan en çok korkanlar, ona karşı saygıyla dolu olanlar âlimlerdir." (Zümer, 39/9)

mealindeki ayetin ilme verdiği değeri anladığımız gibi, Allah'ın adıyla okunan her ilmin, Allah'a iman ve Allah'ı tanımada en önemli bir yol olduğunu da anlamak gerekir.

"Hikmet müminin yitik malıdır; nerede bulursa, herkesten çok onun alma hakkı vardır." (Tirmizi, İlim,19).

"İlim Çinde de olsa gidip araştırın, bulup alın." (bk. Acluni, Keşf'ü-l Hafa, I/138; Beyhaki, Şuabu'l- İman, II/254)

mealindeki hadislerden şunu anlamak mümkündür: İlmin dini, milliyeti yoktur. Ayrıca bulunduğu yerin yakınlığı-uzaklığı düşünmeden bir Müslümanın her zaman ve her yerde araştırıp bulması ve alması gereken bir hazinedir.

İslâm literatürüne göre, kesin ilim/bilgi elde etmenin yolları üçtür:

1. Havass-ı selime (sağlam duyu organları). Bunlar göz, kulak, burun, dil ve deri olmak üzere beştir. Bu duyu organları hastalıklardan uzak olduğu takdirde kendileriyle elde edilen bilgiye güvenilir.

2. Haber-i sadık (doğru haber). Bu da ikiye ayrılır:

     a) Mütevâtir haber: Yalan söylemek üzere birleşmeleri aklen mümkün görülmeyen bir topluluğun vermiş olduğu haberdir. Bunda şüphe edilmez. Meselâ bugün Avustralya kıtasının varlığını gözlerimizle görmesek bile, birçok kişi tarafından haber verildiği için tereddütsüz kabul ederiz.

      b) Haber-i Resul: Allah tarafından gönderilen hak peygamberin vermiş olduğu haber ve söylemiş olduğu şeylerdir.

3. Akıl: İslâm dini akla büyük önem vermiş, onu ilim elde etme yollarından biri olarak kabul etmiştir. Bir şey akılla düşünmeden hemen bilinirse buna "bedîhî" denir. Düşünerek bilinirse "istidlâlî" denir. (bk . Şamil Ansiklopedisi, "İlim" maddesi).

Çağımızda, ilim şöyle tanımlanabilir: "İlim/bilim: Evrenin, doğanın, insan ve toplumla ilgili olguların sistemli olarak bilinmesi, yöntemli bilgi." (Büyük Kültür Ansiklopedisi "İlim" maddesi).

İmam Gazzali'den beri, ilimler iki grup halinde değerlendirilmektedir. Bunları bu gün, İslamî ilimler ve Müspet ilimler olarak adlandırabiliriz. Bunların birlikte okunmalarının önemini çağımızın büyük mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursi'den dinleyelim:

" Vicdanın zıyası/ışığı, ulum-u diniyedir/dinî ilimlerdir. Aklın nuru, funun-u medeniyedir /fen ilimlerdir. İkisinin imtizacıyla/kaynaşmasıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah/kanat ile talebenin himmeti/gayreti pervaz eder/kanatlanır. İftirak ettikleri vakitte/ayrıldıkları zaman, birincisinde taassup, ikincisinde hile tevellüd eder/hilekârlık doğar." (Münazarat, s. 86).

Sorunuzda yer alan ifadeler, bir hadiste-mealen-şöyledir:

"Allah, sizden biriniz yaptığı işi sağlam yaparsa onu sever." Diğer bir rivayette ise

"Allah, işini sağlam olarak yapan işçiyi/ustayı sever."(Aclûnî, I/243-44) ş

eklindedir. Hadiste geçen ve bizim "sağlam" olarak tercüme ettiğimiz kelimenin aslı "itkan" dır. İtkan: bir şeyi ilim ve hikmet ölçüleri içerisinde sağlamca yapmak demektir. O halde, ister -namaz, oruc, hac, zekât gibi- ibadetler olsun, ister -mimarlık, mühendislik, doktorluk gibi- faydalı başka işler olsun, hepsi de bu hadisin muhtevasına dâhilidir.

Bizzat Yüce Allah, kendisi yaptığı işlerinin hepsini, ilim ve hikmetle sağlamca yapmıştır.

"Sen dağları görürsün de onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar, bulutlar gibi geçip gitmektedirler. Bu, herşeyi itkanla/sapasağlam yapan Allah’ın sanatıdır. Şüphesiz ki o, yaptıklarınızdan haberdardır." (Neml, 27/88)

mealindeki ayette bu gerçeğe vurgu yapılmaktadır.

Bilindiği gibi, ahlakın zirvesi, Allah'ın ahlakıyla ahlaklanmaktır. Allah, kendisinin ahlakından bir zerre de olsa alıp onunla ahlaklanan kimseyi sever. Bu cümleden olarak, merhamet edenleri, affedenleri, hoş görenleri, adaletle davrananları sevdiği gibi, işlerini itkanla/ilim ve hikmet ölçüsüne göre sağlam yapanları da sever. Demek ki, dünya ve ahiretin mutluluğu; samimi davranışlardan, dürüst olmaktan, işlerini sağlam yapmaktan, Rabbine hâlis kul olmaktan geçer…

"Herkes kendi evinin önünü süpürürse, belediyeye ihtiyaç kalmaz." diye bir söz var. Hakikaten, eğer öğrenci-öğretmen, amir-memur, işveren-işçi vs. herkes kendi işini sağlam yaparsa, toplumda ve dünyada huzur, barış, insanlık şaha kalkar.

İlave bilgi için tıklayınız:

İslamın bilime bakışı nasıldır? Müslümanlar bilimde neden geri kalmışlardır?

69 Şafi Mezhebi'ne göre necis bir şeyi yedi defa yıkama zorunluluğu olduğuna göre, çamaşır makinesinde yıkanan bir şeyi tekrar yıkamak gerekir mi?

Şafii Mezhebi'nde prensip olarak yedi defa yıkama işlemi diye bir şey yoktur. Bu işlem yalnız köpek gibi necisu’l-ayn denilen pisliklerden temizlemek için kullanılır. Bu şekilde pislenmiş olan ilgili yer (dezenfekte özelliğinden ötürü) bir defa topraklı su olmak üzere yedi defa yıkanır. Takdir edersiniz ki, bu topraklama işi ne muslukta ne de çamaşır makinesinde söz konusudur. O halde, köpek ve domuzun idrar ve salyasından pislenmiş bir yer, önce bir kovada işlenmiş topraklı bir suyla yıkanmalı, ardından da altı defa musluğa tutulmak suretiyle yedi defa yıkanma işlemi tamamlanmalıdır.

Söz konusu çamaşırı bu tarzda yıkadıktan sonra makineye atmak uygun olur.

Bu şekildeki yıkama hükmü Kütübü Sitte'nin hepsinde yer almış “Köpek bir kaba dadanırsa/ondan yer veya içerse, ilk veya son defa topraklı olmak üzere yedi defa yıkanır.” manasına gelen bir hadis-i şerife dayandırılmıştır. (Nasbu’r-raye,1/132). Hadiste köpekten söz edilmiş, domuz da ona kıyas edilmiştir. Şafiiler gibi Hanbeliler de bu hükmü benimsemiştir.(bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/180-181).

Şafiiler, hadisin zahirini esas aldıkları için onlara göre, topraktan vaz geçmek mümkün değildir. Çünkü bu bir emirdir, yerine getirilmesi gerekir. Hanbeliler ise, bu konuda daha esnek davranmış ve işin esprisini yakalama cihetine gitmiştir. Onlara göre, topraktan daha güzel bir temizleyici unsur varsa toprak yerine onu kullanmak caizidir(a.g.y).

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, Şafiiler dışında alimlerin cumhuruna göre, -köpek ve domuzdan bulaşan necis olsa bile- bu günkü dezenfekte özelliği taşıyan temizlik maddeleri ve çamaşır makinesiyle yıkamak yeterlidir. Şafii olanların da bu konuda cumhurun görüşüne göre hareket etmelerinde hiçbir sakınca yoktur. Bu husus, “Dinde zorluk yoktur”  prensibine ve “Din kolaylıktır” (Buhari, Îmân 29) hadisine de uygundur.

70 Şafii mezhebine göre taharet konusunda gelen vesvese...

Her abdest öncesi taharet gerekmez. Bir kızın eli değmekle taharet bozulmaz. Yellenmekle de taharet bozulmaz.

Bu durumunuz vesveseden ibarettir. Şeytan sizi ibadetlerden uzaklaştırmak ve namazı, abdesti çekilmez hale getirmek için bu gibi konularda vesvese verir. Şeytanın vesvesesine ehemmiyet vermemek gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Abdestli iken yellenme oluyor gibi vesvese geliyor ne yapmalıyım?..

71 nuriklimi.com

Bediüzzaman ve Risale-i Nurla ilgili sorularınız için

http://www.sorularlarisale.com (www.nuriklimi.com) sitemizi tavsiye ediyoruz. İlgili sorularınızı bu sitemize sorabilirsiniz.

72 Bir insan kendisine bu zamanda bir dini kanaat önderi bulmak istese hangi kriterleri baz almalıdır?

- Her şeyden önce kâmil bir mürşit olmalı, Kur’an ve sünnet çizgisini harfiyen takip eden bir kişiliğe sahip olmalıdır.

- Özellikle bu asırda bir mürşit, dinî ilimler yanında, fen ve felsefeden gelen dalalet şüphelerini izale edecek kadar müspet ilme de sahip olmalıdır.

 - Gerçek mürşit, Ehl-i sünnet gemisinin rotasını takip eden bir kaptan olmalıdır ki, arkasından gidenleri sahil-i selamete çıkarabilsin. 

- Kâmil mürşit, kuş gibi değil, koyun gibi olmalıdır. Bilindiği gibi, kuş sadece ağzında geveleyip durduğu kusmuğunu yavrusuna verir. Halbuki, koyun yeyip içtiğini tamamen sindirdikten sonra arı-duru bir süt halinde yavrusuna ikram eder. İlim ve ameli olmayan, fikir ve takvayı akıl ve kalbine sindiremeyen kimseden kamil mürşit olmaz.

- Maddî menfaat düşünmeyen, daima insanlara gerçeği öğretmekle uğraşan, Kur’an’ın kalplere hâkim olması yolunda çalışmayı hayatının biricik gayesi olarak bilen mürşitlere ihtiyaç vardır.

- Amel ve takva ile donanmış bir kalbe sahip olması yanında, -İslam dininin evrensel güzel prensiplerinin dengesini bozmaması için- itidali muhafaza eden bir irade, hikmetle donanmış bir akla da sahip olması gerekir.

- Kavl-i leyin / yumuşak söz ile muhatabı celp eden bir üsluba sahip olan mürşit, Hz. Peygamber (asv)'in bu konudaki sünnetini tatbik eden kişi demektir.

- Hayat çizgisinde ahireti esas alan, dünyasını da ahiret ekseninde düzenlemeye çalışan semavî bir karaktere sahip mürşitlere ne kadar da muhtacız.

73 Seyyidü'l - İstiğfar Duasını ve manasını yazar mısınız?

Seyyidü'l-İstiğfar Duası:

Bu dua konusunda şöyle bir hadis nakledilir. Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki;

 

"İstiğfar dualarının en değerli ve en üstünü şöyle demendir:

 

"Allâhümme ente Rabbî, Lâ İlâhe İllâ ente halaktenî ve ene abdüke ve ene alâ ahdike ve va'dike me'steta'tü, eûzü bike min şerri mâ sana'tü, ebûü leke bi ni'metike aleyye ve ebûü bi zenbî fe'gfirlî fe innehû lâ yeğfiru'z-zünûbe illâ ente"

Anlamı: "Allah'ım! Sen benim Rabbımsın! Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum; gücüm yettiği kadarıyla senin akdin ve va'din üzere bulunuyorum. Yaptığım fenalıkların şerrinden sana sığınırım. Üzerimde olan nimetlerini itiraf ederim, günahımı da itiraf ederim. Beni bağışla; çünkü senden başka hiçbir kimse günahları mağfiret edemez."

Hz. Muhammed (s.a.s) daha sonra şunları ekledi:

 

"Kim bunları inanarak sabahleyin söyler de akşam olmadan ölürse, o kişi Cennet ehlindendir. Yine kim bunları inanarak geceleyin söyler de sabaha ulaşamadan vefat ederse Cennet ehlindendir." (Buhârî, Deavât, 2)

 

İstiğfar konusunda bilgi almak için tıklayınız.

 

Okunan dualara verilecek sevaplar konusu için tıklayınız.

74 Küll ile külli ve cüz ile cüzi kelimelerinin aralarındaki anlam ilişkisi nedir? "Külliyyün zü cüziyyat" ve "küllün zü eczain" ne demektir?

Kısa bir açıklamadan sonra, konuyu anlamaya yardımcı olacak bazı bilgiler vereceğiz:

Küll, parçaları olan bir bütündür. Mesela her insan bir küldür, çünkü, göz, kulak, el ayak gibi parçaları vardır.

Cüz ise, dışarıda bağımsız varlığı düşünülemeyen paçalardır. Örneğin; insanın gözü, kulağı, eli, ayağı birer cüzdür, çünkü dışarıda bunları ayrı bir varlık şeklinde bulmak mümkün değildir.

Küllî, dışarıda bağımsız olarak varlığını sürdüren parçaları olan bir bütündür. Mesela; İnsan kavramı bir küllîdir. Çünkü, bu kavramın dışarıda “Ahmed, Mehmed, Hasan, Hüseyin” gibi bağımsız varlığı bulunan parçaları vardır.

Cüzî ise, küllî’nin dışarıdaki bağımsız varlığı olan parçalardır. Mesela, Ahmed, Mehmed gibi şahıslar birer cüzîdir, çünkü bir küllî olan insan kavramının dışarıda varlığı olan parçalarıdır.

"Külliyyün zü cüziyyat", “cüzîlere/dışarıda bağımsız varlığı bulunana parçalara sahip olan küllî" manasına gelir.

“Küllün zü eczain" ifadesi ise, “eczalara/cüzlere/dışarıda bağımsız varlığı olmayan parçalara sahip olan küll” manasına gelir.

Cüz, “kısım, parça”, küll ise, “tüm, bütün” demektir. İnsan bedeni bir küll, bir bütündür. Her bir organ ise o bedenin bir cüzü, bir parçası. Arz küresinin tümünü bir küll olarak değerlendirdiğimizde, dağlar, ovalar, denizler o küllün cüzleri olurlar. Güneş sistemimiz bir küll, her bir gezegen ise o küll’den bir cüzdür. Ve nihayet, insan-ı ekber denilen kâinat da bir küll; onu teşkil eden her sistem, her yıldız, her gezegen, her atom, her molekül o büyük insanın organları, hücreleri gibi.

Nur Külliyatı'nda, “Bir küll ne şeye muhtaçsa cüzü de o şeye muhtaçtır” buyrulur. Bir elin vazife görmesi için bütün bir bedenin ahenk içinde çalışması gerekiyor. Bedenin çalışması da kâinattaki bütün sistemlerin nizamına bağlı. Demek ki, bir parmak neye muhtaçsa bütün bir beden de o şeye muhtaç. Ve kâinatta kim tasarruf ediyorsa, parmağımızın hareketini yaratan da ancak O.

Ağacın tümü için olduğu gibi, bir tek yaprak için de baharın gelmesi, dünyanın dönmesi, yağmurun yağması, güneşin doğması gerek. Bütün bir âlemin mâliki kim ise, ağacın da, yaprağın da sahibi O. Yoksa, yaprağı ağaç yapıyor değil.

Cüzî ve küllî kelimelerine gelince, sözlük manalarıyla, küllî, ‘bütüne ait, külle mensup’; cüzî ise ‘parçaya ait, parçaya mensup’ demek oluyor. Istılahta ise durum oldukça farklıdır.

Seyyid Şerif Cürcânî’nin Tarifat adlı eserinde, “küllî”, ‘tasavvuru ortaklık vukuunu men etmeyen şey’, “cüzî” ise ‘tasavvuru ortaklık vukuunu men eden şey’ olarak tarif edilmiş ve küllî için “insan”, cüzî için ise “Zeyd” misâl verilmiştir.

Zeyd ismi ülkemizde kullanılmadığı için onun yerine Hasan diyerek bu tarifleri şöyle açıklayabiliriz:

İnsan denildiği zaman bütün bir insanlık âlemi hatıra gelir. Bu topluluktan birisine insan denilmesi diğerine de denilmesine mâni değil. Yani bu küllî mânâ, ortaklığı men etmez. Ama cüzî, ortaklığı men eder; ismi Hasan olan birisine Osman diyemezsiniz. Hasan da Osman da ortaklığı kabul etmeyen müstakil isimlerdir.

Şu cümle dikkatle incelendiğinde küllînin ıstılah mânâsı çok daha iyi anlaşılıyor:

“Şu kâinatta, şu görünen tasarrufat ve ef’âl ile hükmeden Sâni’-i Kadîr’in kudretine nisbeten, en büyük küll en küçük cüz’ kadar kolay gelir. Efratça kesretli bir küllînin icadı, bir tek cüz’înin icadı kadar sühuletlidir. Ve en âdi bir cüz’îde, en yüksek bir kıymet-i san’at gösterilebilir.” (Sözler)

En büyük küll olarak bütün bir kâinatı, en küçük cüz olarak ise bir atomu alabiliriz. İkisinin yaratılışı arasında İlâhî kudret için bir kolaylık, yahut zorluk söz konusu değil.

“Efratça kesretli bir küllî,” ifadesi üzerinde önemle durmak gerekiyor. Demek ki, küllînin fertleri var. Küllün ise fertleri değil parçaları, kısımları vardır.

İnsan dediğimiz zaman bütün insanları içine alan küllî bir mânâ hatıra gelir. Her bir insan bu küllînin bir ferdidir. Bu ifadeye göre bütün insanların yaratılmasıyla bir insanın yaratılması arasında fark olmadığı anlaşılır. Nitekim Kur’an şöyle der:

“Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir.” (Lokman Suresi, 31/2) 

Aynı mânâyı diğer küllî ve cüzîlere de tatbik edebiliriz. Bütün çiçeklerle bir çiçeğin, bütün yıldızlarla bir yıldızın, bütün atomlarla bir atomun yaratılışı arasında fark yok.

Küllî, bir cins, bir topluluk, bir şahs-ı manevî; cüzî ise o küllînin bir ferdidir. Küllî ile cüzî aynı isimle anılırlar, ama küll ile cüze aynı isim verilmez. İnsan küllî bir mânâ, bir tek insana da insan diyoruz. Ama tek bir insanı bir küll olarak düşündüğümüzde onun, meselâ, koluna insan diyemiyoruz; bir ağacın yaprağına yahut dalına ağaç diyemediğimiz gibi.

Bir küllün parçaları yahut küllînin fertleri ayrı İlâhlara isnat edilemez. Parçayı kim yaratmışsa bütünü de o yaratmıştır; fert kimin mahlûku ise nevi de onun mahlûkudur.

Nur Külliyatı'nın bazı cümlelerinde küllî ile küllün, yahut cüzî ile cüz’ün birlikte kullanıldığını görürüz. İlk bakışta aralarında bir fark yok gibi gelir. Ama kanaatimizce bunları tariflerine uygun olarak değerlendirdiğimizde bazı farkların mevcut olduğu anlaşılır.

Bir misâl:

“Evet ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibarîyle; sağir bir cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahlûk, zaîf bir hayvansın ki; bütün dehşetli mevcudat-ı seyyalenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun." (Sözler)

Bu cümlede insan için hem cüz, hem cüz’î denildiğini görüyoruz. “Sağir bir cüz” ifadesinde, bütün kâinat bir tek varlık olarak düşünülüyor ve insan bedeni bu âlemden bir cüz oluyor. “Hakir bir cüz’î” ifadesinde ise, bütün insanlar yahut bütün canlılar âlemi (küllî) içinde insan küçük bir fert (cüz’î) olarak kalıyor.

75 Ibrahim Hakkı Hazretleri hakkında bilgi verir misiniz?

İbrahim Hakkı Hazretleri, Hicri 1115, Miladi 1703 yılında Erzurum’a bağlı Hasankale İlçesi’nde doğmuştur. Babası Molla Osman, bir mürşit aramak maksadıyla Tillo’ya gelmiş, burada İsmail Fakirullah Hazretlerini bularak hizmetine girmiştir.

Okuma çağındayken İsmail Fakirullah’a talebe olup, o günün şartlarına göre çok ileri seviyede dini ve fenni ilimler tahsil etmiştir. Bunun üzerine hem dini ilimlerde, hem de fenni ilimlerde üstünlüğü ifade eden “Zülcenaheyn” yani “İki kanatlı” ünvanını elde etmiştir. Bu sırada hocası ve şeyhi olan İsmail Fakirullah’ın tarikatı olan “Uveysiyye” tarikatına intisap etmiştir.

Büyük mütefekkir İbrahim Hakkı Hz. hadis ve fıkıhta, tasavvuf ve edebiyatta, psikoloji ve sosyolojide, tıp ve astronomide ve pek çok ilim dalında büyük bir kudret ve yetenek göstermiştir. Doğunun yetiştirdiği bu büyük alim, kısa zamanda dünya çapında ün salmıştır. İslam alemine ve insanlığa bıraktığı değerli eserler, onun şahsiyetinin ve ilminin faziletini gösterir.

Hicri 1194, Miladi 1780’de 77 yaşında iken Cenab-ı Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Kendi arzusu üzerine Mürşidi İsmail Fakirullah için daha önce yaptırdığı ve kozmografik bir özelliğe sahip olan türbede, mürşidinin ayaklarının ucuna defnedilmiştir.

İbrahim Hakkı’nın bazı eserleri:

1. Divan. Erzurumlu İbrahim Hakkı Divanı ismini taşır. İlâhiname, Aşknâme, Hz. Muhammed’i öven bir şiir ve kendi halini, niteliğini bildiren bir manzumesi vardır.

2. Marifetname. Ansiklopedi türündedir.

Birinci bölüm Fenn-i Evvel’dir. Allah’ın varlığını, birliğini anlattıktan sonra yalın ve bileşik cisimleri, madenleri, bitkileri ve nihayet insanı anlatır. Sonra geometri, astronomi ve takvim konuları yer alır. Coğrafyaya ait bölümünde yüz’den fazla ilin hangi enlem ve boylamda olduğunu göstermiştir. Ayrıca, “Hiçbir çağda yerin döndüğüne inananlar eksik olmamıştır.” demiştir.

İkinci bölümde fenn-i Sani, anatomi, fizyoloji gibi bilimler yer alır.

Üçüncü bölüm olan fenn-i Salis, dini, ilahi ve felsefi içeriklidir.

Marifetname, Arapça ve Farsça’ya da çevrilmiştir.

Ayrıca, İrfaniye, İnsaniye’dir, Mecmuat-ül Mani, Lubbul-Kutub, Rûz-Name gibi onlarca eseri vardır. (bk. TDV. İslam Ansiklopedisi, İsmal Hakkı Erzurumî md.)

76 Bazı sitelerde İbn Teymiye ve İbn Kayyım gibi alimlere saldırıyorlar, hatta kafir diyecek kadar ileri gidenler var; sizin görüşünüz nedir?

Onları tekfir edenler, haddinin aşan kimselerdir. Gerek İbn Teymiyye, gerek talebesi İbn Kayyım birer ilim adamıdır ve İslam’a hizmet etmişlerdir.

Bazı konularda âlimlerin cumhuruna aykırı görüşlerinin olması, onları İslam’ın dışına itmeye neden olamaz. İhtiyatlı ve akıllı bir mümin, bu zatların cumhur-u ülemaya aykırı fikirlerini kabul etmediği gibi, onlara karşı cahilce kullanılan tekfir mekanizmalarını da nefretle karşılar.

O alimlerin yanlışlarını düşünüp onlara hücum etmek yerine, kendi doğrularımızı pekiştirmek ve onları ispat etmekle meşgul olmalıyız. Başkasının noksanlıkları bizi fazla ilgilendirmemelidir. “Allah, bir kimseye hayır murat ederse onu kendi kusurlarıyla meşgul eder.” mealindeki nebevî irşat rehberimiz olmalıdır.

İlave bilgi için tıklayınız:

İBN TEYMİYYE | Sorularla İslamiyet

77 Zaman kavramını açıklar mısınız; zamanla kayıtlı olmak ne demektir? Bazı evliyalar bastı zaman yapmışlar, bu nasıl oluyor?

İnsanın iki temel vasfını görmekteyiz. Görünen maddi vücudu, görünmeyen ve vücuda hayat veren manevi vücudu. Buna ampul ile elektriği, ağaç ile ağacın hayatiyetini devam ettiren özelliğini misal verebiliriz. Ampul ışığını zatından almıyor; ona başka bir şey ışık ve ısı veriyor. Bu da onun ruhudur. Elektrik çekilince ampulün işe yaramaz hale gelmesi, hayatiyet ayrılınca ağacın odunlaşması gibi, ruh da insandan ayrılınca insan ceset oluyor.

Bedene ait özellikler ancak bir veya birkaç iş yapabilirken ve bu işleri sırayla takip etmek zorunda olduğu halde, ruhi özellikler aynı anda pek çok işi hem de beraber yapabilmektedir.

Mesela bir binayı vücut azalarıyla ve maddeyle bir senede zor yaparken, hayal ile bir anda yapabiliyoruz. Yine Erzurum'dan İstanbul'a uçakla bile olsa kademe kademe bir saatte ancak gelirken, hayalen bir anda gelebiliyoruz.

İşte insan, işlerini ruh derecesinde yapmaya başlarsa, artık çok işleri bir anda yapabilmekte ve uzun yerlere kısa zamanda gidebilmektedir.

Mesela, elektriğe bin ampul bağlasak, bin yerde beraber oluyor. Ama her ampul tek yerde ancak bulunabiliyor. Ruhumuz her hücremizde bir anda bulunabiliyor, ama gözümüz yerinde sınırlı ve kayıtlı. Gözüm sınırlı iken görmem bir anda semada, güneşte olabiliyor.

Eğer bedenim ruh dercesine çıksa, yani ruh bedene değil de, beden ruha tabi olsa, o zaman işler bir anda, mesafeler çok kısa zamanda olabileceklerdir.

Evliyanın bastı zaman, tayyı mekanı, hatta tayyı zamanı bununla anlaşılabilir. Miracın bir sırrı da buradan çözülebilir.

Mesela, dünyada tedrici ve zamana bağlı olan işler, berzahta ani ve defi olabiliyor. Haşirde de, ahirette de ani ve defi olacak.

Çocuk doğunca, hayalen evlenmesini, çoluk çocuğunu ve ölümünü birden düşünebiliriz. Ama çocuğun bu işleri yapabilmesi için, bedeni 60-70 sene zaman geçirmesi gerekecektir.

Elma bir mevsimde ancak meydana geliyor. Ama öteler de bir anda, ani ve defi olacak.

Sıratta yürümeler, sürünmeler, koşmalar olacağı gibi, hayal kuvvetinde elli bin senelik yol bir anda alınabilecek.

İşte bu olayların bir benzerinin de bu dünyada olması mümkündür. Maddi ve manevi her bir uzvunu şükrü örfiye uygun hareket ederek, emri ilahi ve nehyi ilahi sınırları içinde cevelan ettiren bir veli de, işlerini zaman ve mesafeye bakmadan ruh derecesiyle ani ve defi olarak yapabiliyor. Burada istemesek de veya elde edemesek de oralarda lutfunden bekleriz ve ümit varız.

78 Her an Allah kelimesine, her vakit Besmeleye, her saat La ilahe illallah'a ihtiyaç vardır denilmektedir; her an Allah kelimesini nasıl söyleyeceğiz?

Bu vurgular, kalpleri uyanık, zihinleri berrak, gafletten uzak yaşayan kimselerin halini belirtmektedir. Bununla beraber, ilgili zikirler sadece lisana mahsus değil, kalp, akıl, zihin, hatta hayalin de bunda hissesi vardır. Şüphesiz bütün letaifleriyle Allah’ı zikretmek en mükemmel bir kulluk simgesidir.

Kısaca, her an Allah’ı anmaktan maksat, bütün işlerinde, konuşmalarında, her hareketinde ve her duruşunda Allah’ı düşünmek, onun rızasını esas almak manasına gelir. İnsan genellikle bir şeylerle meşguldür. İşte bütün meşguliyetlerinde, bütün alışverişlerinde, bütün düşünce ve hayallerinde adımını Allah’ın rızasına uygun atmaya çalışmak, her an Allah’a olan ihtiyacını gösterir. Çünkü, O’nun istediği her şey olur ve istemediği hiçbir şey olmaz.

Tekrar edelim ki, bizim her zaman bunu fark etmememiz, Allah’a olan ihtiyacımız olmadığı anlamına gelmez. Her nefes alışverişte (oksijen alıp, karbondioksit vermek suretiyle hayatta kalmakta) Allah’a iki defa şükretmek gerekiyorsa, “her an Allah’a olan ihtiyacımızı” gözler ve gönüller önüne sermektedir.

Allah lafza-i Celalin yerini hiç bir isim tutamaz. Eğer ‘Allah’ lafzından ‘elif’ harfi kaldırılsa geriye ‘lillâh’ lafzı kalır. Bunun mânâsı: “Allah’a mahsustur” şeklindedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de bu şekilde “ve lillâhi” diye başlayan âyetler vardır. Eğer ‘lillâh’ lafzındaki ilk ‘lâm’ harfi kaldırılsa geriye ‘lehü’ lafzı kalır. Bunun mânâsı şudur: “O’nun içindir veya O’nundur.” Nitekim bu şekilde Allah’a delâlet eden ve ‘lehü’ lafzıyla başlayan âyetler vardır. Eğer ‘lehü’ lafzındaki ‘lâm’ harfi kaldırılsa geriye ‘hü’ yani ‘O’ kalır. Bu kelime de Allah’a delâlet etmektedir. Bu şekilde O’nu gösteren ve Kur’ân’da geçen âyetler vardır. Bu husûsiyet sadece ‘Allah’ isminde vardır.

Bu açıklamaya göre, harf olarak en son sadece ‘he’ harfi kalıyor. ‘He’ harfinin mahreci göğüsten ve ciğerlerden çıkar. Buna göre her nefeste ‘he’ harfi söylenmiş oluyor. Yani ‘O’ mânâsına gelen ‘Allah’ lafzı her nefeste söylenmiş oluyor. Rüzgârların çıkardığı sesler. Yapraklara temas ettiğinde çıkan sesler, ayrıca solunum yapan tüm canlılarda aynı tarzda ‘Allah’ derler. 

Böylece Bedîüzzaman Hazretlerinin söylediği gibi her an havaya muhtaç olan insan, her nefeste ‘O’ yani ‘Allah’ diyerek manevî ihtiyacını gidermiş oluyor. Dolayısıyla Allah’ı anmak bittiğinde her an Allah’a muhtaç olan insan ‘Allah’ diyemediği için ölüyor.

Ey Rabbimiz! ‘Allah’ ism-i şerifinin hürmetine seni zikretme, sana şükretme ve sana güzelce ibâdet etme husûsunda bizlere yardım et. Son nefeste hem kelime-i tevhîdi hem kelime-i şehâdeti söyleyerek rûhumuzu teslim etmemizi nasib ve müyesser eyle!
(Âmîn. Binlerle âmîn!) 

Hadislerde beyan edilen en büyük zikrin “Lâ ilâhe illallâh” olması (İbn Mâce, Edeb 55), bütün peygamberlerin en büyük dâvâları ve sözlerinin “Lâ ilâhe illallâh” olması (Muvatta’, Kur’ân, 32, Hac, 246; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1/153) ve bütün velîlerin en büyük ve en çok devam ede geldikleri zikirlerinin de “Lâ ilâhe illallâh” olması da bu sırlardandır. 

Bedensel ihtiyaçlar, vakitlere ve zamana göre değişir. Ya noksanlaşır veya fazlalaşır. Meselâ: Havaya olan ihtiyaç her zaman vardır. Suya olan ihtiyaç midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan ihtiyaç ise her günde olur. Diğer ihtiyaçlar da buna göre değişir.

Aynen bunun gibi, ruhumuzun manevî ihtiyaçları da zamana göre değişir. Her anda ‘Allah’ kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit besmeleye, her saat  ‘Lâ İlâhe İllâllah’ cümlesine ihtiyaç vardır.

Öyleyse insan her anını Allah’a iman ile, her işin başında besmele ile, her gün de La ilahe illallah cümlesini söyleyerek ve bunların manasına uygun bir hayat sürerek geçirmelidir.

79 Dini bilgiler öğretirken, sonda öğretilecek bilgi başa alınırsa, insanoğlu bunu kaldırabilir mi? Çocuk yaştaki gençlere tefsir, içtihattaki farklılıkları vermek gibi?

Eğitimde Tedricilik (Derece derece ilerlemek) metodu çok önemlidir. Kainattaki en büyük İlahi kanunun tedricilik olduğu herkesçe bilinmektedir. Hiç bir şey bir anda aniden oluvermemiştir.

Kur'an-ı Kerim'in birden değil de, 23. yıl gibi uzun bir zamanda inzal oluşu (inişi) , tedricilik metodunun en büyük misali, uygulanış şeklidir.

Ayrıca insan, hayvan ve bitkilerin de bu ilahi kanuna göre tedricen yaratılması da, bizim eğitimde bu metoda ne kadar dikkat etmemiz gerektiğine birer örnektir.

Bu nedenle, çocuk bilmesi gereken şeyleri bilmeli, bilmemesi gereken şeyleri vakti saati gelmeden öğrenmemelidir. Hangi yaşta hangi şeyleri öğreneceğini konunun uzmanlarına müracaat ederek, "Beş yaşında, on yaşında, bir çocuğum var ne yapayım?" gibi sorularla onların düşünceleri alınmalı, yaşların gerektirdiği dozda ve seviyede eğitim-öğretim verilmeli, rehberlikte bulunulmalıdır.

Nasıl ki bedenimiz için doğumdan gelişinceye kadar alınacak gıdalar farklıdır. Bir bebeğe her gıda verilmez ve verilmemelidir. Bunun gibi ruhumuza da ona uygun dini gıdalar verilmelidir; yoksa ruh rahatsız olur.

Eğitim alan çocuklara onların kapasitesine uygun dersler verildiği gibi, dini eğitim alan çocuklara da onların durumuna uygun dersler verilmelidir. Yoksa fayda verecek yerde zarar vermiş oluruz.

Bir elektiriği, bir makineyi, bir hastalığı onun uzmanına sorduğumuz ve ona tamir ettirdiğimiz gibi, dini eğitimi de uzmanına yaptırmak gerekir. Yoksa hem kendine hem de eğitim verdiği kimselere zarar verebilir.

Ayrıca şu konulara da dikkat etmek iyi olur:

- Verilecek şeylerin dozajının ayarlanması… Gelişigüzel ve hele eğitimci tarafından hazmedilmedik şeylerin verilmesi, faydadan çok zarar getirir.

- Verilmesi gerekli olan şeylerin çocuğa veya öğrenciye aktarılmasında sabır, kararlılık ve bıktırmayan tekrara ihtiyaç vardır. Bir verip bir kesmek ve hele sabırsızlık göstermek, panzehir yerine, zehir fonksiyonu görür.

- Verilenler çocuğa veya öğrenciye en son tesir edeceği ana kadar, ondan bir şey beklenmemelidir. Zira bu konuda gösterilecek hırs ve acelecilik, hem fıtrata aykırı, hem de hüsrana sebeptir.

- Eğitim etkisini göstermiyor diye feveran edilmemelidir. Aksine, o ana kadar yapılan şeylerin hepsi yıkılmış olur.

- Eğitimde akıl, kalp ve ruhun beraber doyurulmasına titizlik gösterilmelidir. Bu da, belli bir zaman ister ki, yapılabilsin; yoksa, ümit bağlanılan netice elde edilemez.

İlave bilgiler için tıklayınız:

Çocuk terbiyesi ve din eğitimi, Çocuklara Allah'ı nasıl anlatmak gerekir?

Mükemmel Çocuk Yetiştirmenin Üç Altın Kuralı 

Çocuklara Eşit Muâmele

Çocuk terbiyesinde şiddet ve dayak 

80 Buhari'nin İmam-ı Azam hakkında "O güvenilmez insandır. Tövbeye davet edildi; etti mi etmedi mi bilmiyorum. O günahkârdır." dediği doğru mudur?

İmam Buharî, Sahih'inde isim vermeden İmam-ı Azam'ın bazı görüşlerini tenkit ettiği, sahih hadis rivayetine aykırı olduğunu belirttiği söz konusudur. Ancak sorudaki şekliyle İmam-ı Azamı eleştirdiğine dair elimizde herhangi bir bilgi yoktur. Özellikle, “O güvenilmez insandır. Tövbeye davet edildi. Etti mi etmedi mi bilmiyorum, o günahkârdır.” şeklindeki bir eleştiriyi yaptığına dair elimizde sağlam bir bilgi olmamakla beraber, bunun doğru olmadığını gösteren emareler de vardır.

Örneğin; “tövbeye davet edildi...” ifadesinden, İmam Buharî’nin İmam-ı Azamı tövbe etmeye davet etmiş olduğu anlaşılmaktadır. Halbuki, İmam Buharî’nin İmam Azam'ı görmediği kesindir. İmam Azam hicrî 150’de, Buharî ise, hicrî 256’da vefat etmiştir. Bu iki zatın birbirini görmesi mümkün değildir.

Bir kimsenin kendisinden çok önce ölmüş bir kimseyi tövbe etmeye davet ettiğini düşünmek bir hezeyan-ı aklidir.

81 Beyan, burhan ve irfan adı altında bilgi sistemlerinin olduğu doğru mudur, kim yapmıştır? Bununla kastedilen nedir? Bunlar arasındaki denge nasıl olmalıdır?

İslam literatüründe klişe halinde kullanılmış “beyan, burhan ve irfan” adı altında sistematize edilmiş bir bilgiye rastlayamadık.

Bu kavramları belli bir maksada matuf olarak, bir sistem içerisinde takdim edilmesinde de bir sakınca olduğunu düşünmüyoruz.

Beyan: Bir şeyi açıklamak manasına gelir. Hz. Peygamber (a.s.m)’in Kur’an’ı tebliğ vazifesi yanında “teybin/beyan etme” vazifesinin de olduğunu yine Kur’an’dan öğreniyoruz.

Burhan: Delil demektir, beyan edilen hususların delillendirilmesi manasına gelir. Beyan açıklanan bir dava ise delil de o dava içerisinde burhandır.

İrfan: Bilmek, bilgiyi özümsemek, marifet kazanmak, bir konuda ârif olmakla ilgili bir kavramdır.

Buna göre, kulaklarımızla duyduğumuz bir şey bizim için bir beyan olur, beyan edilen bu bilgiyi aklımızla tartmak burhan, içinde burhanı olan beyanı, özümsenmiş bir bilgi olarak kalbimize yerleştirmemiz, onu sindirmemiz de irfan olur. Arife işaret yeter...

82 İlham hakkında Peygamberimiz (asv)'in hadisleri var mıdır, ilham konusunda alimlerin görüşlerini belirtir misiniz?

İlham kavra­mı hadislerde de yer alır. Hz. Peygamber (asv) Husayn adındaki sahâbîye öğrettiği dua­da, "Allahim! Bana gerçeği bulma yete­neğini ilham et." ifadesi mevcuttur. (Tirmizî, "Daavât", 69)

Yine Resûi-İ Ekrem (asv), Allah'ın kendisine ilham ettiği övgüler­le O'na hamdettiğini açıklamış. (Buhârî, "Tevhîd", 36; Müslim. "îmân", 326, 327)

"Sizden önceki ümmetlerde muhaddesler (yani ilhama mazhar olanlar) vardı. [Bunlar peygamber olmadıkları halde hakkı dile getirirlerdi.] Eğer ümmetimde bunlardan biri varsa o da Ömer'dir." demiştir. (Buhârî, "Fezâilü ashâbı'n-nebî", 6,"Enbiyâ3", 54; Müslim, "Fezâ'ilü's-sahâbe", 23)

Hz. Ömer (radıyallahu anh), gerek Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sağlığında ve gerekse vefatından sonra çok isabetli teşhislerde bulunmuş, sâdık kararlar vermiştir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm):

"Allah hakkı, Ömer'in lisanı ve kalbine koymuştur."

buyurarak bu hususu beyan eder.

Hz. Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor:

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vefat edince, ondan sonra Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) halife seçildi. Bunun üzerine bedevîlerden bir kısmı "irtidât" etti. (Hz. Ebû Bekir halife olarak onlarla savaşmaya karar verince)  Hz. Ömer, "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

"İnsanlar lailaheillallah deyinceye kadar onlarla savaşmaya emrolundum. Bunu söylediler mi, benden mallarını ve nefislerini korurlar. (İslâm'ın) hakkı hâriç artık hesapları da Allah'a kalmıştır!"

demiş iken, sen nasıl insanlarla savaşırsın?" dedi. Hz. Ebû Bekir: "Allah'a yemin olsun, namazla zekâtın arasını ayıranlarla savaşacağım. Zîra zekât, malın hakkıdır. Vallahi, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a vermekte oldukları bir oğlağı vermekten vazgeçseler, onu almak için onlarla savaşacağım." dedi. Hz. Ömer (ra) sonradan demiştir ki:

"Allah'a yemin ederim, anladım ki, Hz. Ebû Bekir'in bu görüşü, Allah'ın savaş meselesinde ona ilhamından başka bir şey değildi. İyice anladım ki, bu karar hakmış."(1)

İslâm âlimlerinin, gerek herkese veri­len umumi gerekse velîlerde ortaya çık­tığı kabul edilen hususi ilhamın, dinî konularda kesin bilgi kaynağı teşkil etmesi ve delil olarak kullanılmasına ilişkin gö­rüşlerini iki noktada toplamak mümkün­dür.

1. İlham, Allah veya melek tarafın­dan kalbe ulaştırıldığı için en doğru bilgi olup kesin delil kabul edilebilir. Başta sûfîler olmak üzere İbn Sînâ, Abdülkâdir el-Bağdâdî. Gazzâlî, Fahreddin er-Râzî, İbn Haldun, Zebîdîve Haydar el-Âmülî gibi âlimler bu görüştedir.

2. İnsan kalbine bazı bilgilerin ilham edilmesi mümkün olmakla birlikte, bunlar genel geçerliliği bulunan kesin bilgi kaynağı teşkil etmez ve dinî alanda delil olarak kullanılamaz. Sûfiyye ile onlara tâbi olanların dışında kalan İslâm âlimlerinin çoğunluğu bu gö­rüştedir.

(1) bk. [Buhârî, İ'tisâm 2, Zekât 1, İstitâbe 3; Müslim, İmân 32, (20); Muvatta, Zekât 30, (1, 269); Tirmizî, İmân 1, (2610); Ebû Dâvud, Zekât 1, (1556); Nesâî, Zekât 3, (5, 14).]

İlave bilgi için tıklayınız:

İlham ne demektir? Dini açıdan ilhamın bir bağlayıcılığı var mıdır? Vahiy ile ilhamın farkı nedir?..

83 İmam Azam'ın Fıkh-ı Ekber'inin tercümesi var mı?

Yunus Vehbi Yavuz'un tercüme ettiği ve Bayraklar yayınevi tarafından neşredilen baskısı ile Abdülvahap Öztürk'ün tercüme ettiği ve Şamil yayınevi tarafından neşredilen hem Metin hem de Şerhi beraber olarak tercüme edilen baskı tavsiye edilebilir.

Son eseri özellikle tavsiye ediyoruz.

İlave bilgi için tıklayınız:

FIKH-I EKBER. hakkında...

84 Hz. Hızır normal bir insan gibi bir anne babadan mı dünyaya gelmiştir?

Hz. Hızır da normal bir insan gibi bir anne babadan dünyaya gelmiştir.

Bazı İslâmî kaynaklarda Hızır'ın asıl adı ve soyu hakkında bilgi verilmiştir. Sıhhatleri tartışmalı olan rivayetle­re göre Hızır, Hz. Âdem'in çocuklarından Kabil'in oğlu Hazrûn veya Hz. Nuh'un oğ­lu Sâm'ın torunlarından Belyâ b. Melkân yahut Hz. İshak'ın torunlarından Hazrûn b. Amâyîl'dir. Bunun yanında onun Hz. Harun'un soyundan geldiği, isminin Ha­dır b. Âmiya veya Hadır b. Fir'avn olduğu yahut Kur'an'da adı geçen İlyâs veya El-Yesa'ın Hızır'ın kendisi olduğu öne sürü­lür (Ebû Hatim es-Sicistânî, s. 3; Makdisî, III, 77; İbn Kesîr, 1, 295; Diyarbekrî, 1, 106).

Bazı kaynaklarda ise annesinin Rum, babasının Fars olduğu kaydedilir. (İbn Ke­sîr, 1, 299; Diyarbekrî, I, 106-107) İbn Ke­sir, İslâmî kaynaklarda Hızır'ın gerçek adı olarak gösterilen Belyâ b. Melkân'ın aslında Kitâb-ı Mukaddes'teki İlya'dan bozma olduğunu belirtmiş(el-Bidâye, I, 299), bu görüşe dayanan A. J. VVensinck ve A. Ya­şar Ocak gibi araştırmacılar, Hızır'ın asıl adının İlya'nın Arapçalaşmış şekli olan Belyâ olabileceğini ileri sürmüşlerdir. An­cak başta Kur'ân-ı Kerîm olmak üzere ha­dis, tefsir ve tarih kitaplarında yer alan Hızır ve İlyâs tasvirlerine göre İlya ile İl­yâs aynı, Hızır ile İlyâs farklı kişilerdir; ay­rıca bunların birlikte hareket ettiklerine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Buna göre halk kültüründeki Hızır-İlyâs beraberliğini ifade eden Hıdrellez telak­kisinin sağlam bir temele dayanmadığı ortaya çıkar.

Müteahhir hadis kaynaklarıyla tarih ve tasavvuf kitaplarında Hızır'ın mitolojik bir kişiliğe büründürülerek tarihte uzun sü­re yaşayanlardan olduğu, kıyamete ka­dar da yaşamaya devam edeceği şeklin­de bilgiler yer atmaktadır. 

(bk. T.D.V. İslam Ansiklopedisi, İlyas Çelebi, HIZIR mad., İSTANBUL 1998, XVII/406)

85 Fethu'l-Kebir eseri hakkında bilgi verir misiniz?

Bu isimde bir hadis kitabı vardır. Yusuf en-Nebhani, Suyuti'nin ez-Ziyade alâ Kitabi'l-Cami'i's-Sağir adıyla hazırladığı eklemelerini el-Camiu's-Sağir'e ilave etmiş ve el-Fethu'l-Kebir fi Dammi'z-Ziyadat ila'l-Camii's-Sağir adıyla yeni bir eser oluşturmuş ve bu eserini de harf sırasına göre tertiplemiştir.

Müellif, bu tertibinde Suyuti'nin kullandığı rumuzları ve hadislerin sıhhat dereceleri hakkında verdiği hükümleri, kendi bildiği bir sebeble eserine almamıştır.

86 Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın "Marifetname" adlı eserinde ne tür bilimsel özellikler vardır?

İbrahim Hakkı Hazretleri, pozitif bilimler ile dini bilimleri birbirinin tamamlayıcısı olarak ele alır ve her ilmin kendine has bir metodu olması gerektiğine inanır. O’na göre bilginin en yüksek derecesi Allah’ı bilmektir. Bu bilgiye ulaşmak için ise nefis ve nefsin taşıyıcısı olan bedeni tanımak gerekir.

Bu sebeple İbrahim Hakkı, anatomi, astronomi, matematik ilmini gerekli öncelik olarak görür. Bundan dolayı “Mârifetnâme” adlı eserinde fizik ve fizik ötesi konuları bir arada ele alır. Aritmetik, geometri, trigonometri, astronomi, fizyoloji, din psikolojisi, ahlâk, tasavvuf, kelam, eğitim gibi konuların bir arada verilmiş olması onun çok yönlü bir düşünür olduğunu göstermektedir.

İbrahim Hakkı, din ilimleriyle fen bilimlerini birleştiren, fen bilimlerini Allah’ı bilmeye basamak yapan bir ilim adamıdır.

İbrahim Hakkı, ilimleri kainatı kuşatan bir metotla ele almak istemiştir ve birlik içerisinde bütün bilimleri birbiriyle kaynaştırmaya çalışmıştır. Bilimleri bir cepheden evren ve beden bilimleri, diğer bir cepheden ise beden ve kalb bilimleri diye ikiye ayırmıştır. Ve bunların birbirlerini tamamlayan nitelikte olduğunu dile getirmiştir. Kendi ifadesiyle,

 "Kainat ilmi, beden ilmine yardımcı olduğu gibi, beden ilmi de kalb ilmine yardımcı ve yol göstericidir."

Yine ona göre insan Allah'ın eseri olan tabiatı ne kadar iyi anlarsa, Allah'ı da o kadar anlamış olur.

İbrahim Hakkı, pozitif bilimler alanında, çağına göre, ilgi çekici şeyler söylemiştir:

Astronomi konularını işlerken güneşten, dünyadan, aydan ve onun yapı şekillerinden bahseder. Dünyanın küre biçiminde olduğunu savunur. Bunu yaparken de akli ve nakli deliller getirir.

Dünyanın güneş etrafında döndüğünü dile getiren Kopernik sistemini savunur. Ona göre "Yer yuvarlaklığı çok büyük olduğu için düz görünür. Bu sebepten fiziki bilgileri az olanların aklı, gözünün gördüğünden öteye gidemez ve bulunduğu yerleri düz görmekle bütün Arz'ın düz bir alan olduğunu sanmıştır.

İbrahim Hakkı dünyanın hızı ile ilgili olarak da bilgi vermektedir.

Ay ve güneş tutulmasıyla ilgili görüşleri ise özet olarak şöyledir: Dünyamız güneşle ay arasına girince ayın ışığı kararır. Çünkü ay, ışığını güneşten alır. Dünya ise yuvarlaktır ve gök, dünyayı her yanından çevrelemiştir. Ay dünyanın gölgesine girerse güneş ışığını alamaz. Güneş tutulması ise ayın, dünya ile güneş arasına girmesidir.

İbrahim Hakkı pozitif bilimlerle ilgili düşüncelerini açık ifadelerle ortaya koyduğu gibi, uygulanabilir durumda olanlarla ilgili de aletler yapmaya çalışmıştır.

Onun, özel bir araba üzerine yerleştirdiği ağaçtan küresi buna bir örnektir. Yine onun yaptırdığı türbenin, kubbesindeki camdan gece ve gündüzün eşit olduğu 22 Mart günü güneş doğunca, camdan giren ışınlar Şeyhinin mezarını aydınlatmaktaydı. Her yıl Tillo'luların bu olayı hayretle seyrettiği söylenir. Bu sanat inceliği sonradan yapılan tamiratlarda bozulmuştur.

Yine İbrahim Hakkı Erzurum'da saat on iki iken diğer şehirlerde saatin kaç olacağını hesap etmiştir. Bu konuda yüz şehir için fark cetvellerini hazırlamıştır.

Çağın modem bilimlerine vakıf olan İbrahim Hakkı, eserinde Amerika'nın keşfine de yer verir ve nasıl keşfedildiğini anlatır.

İbrahim Hakkı Ruzname, Rub'ul Müceyyib, Usturlap gibi ilmi ve teknik alanda, dikkat, hassasiyet, kültür ve tecrübe isteyen bir kısım aletleri, o günün şartları içinde yapmayı başarmıştır. Yetiştirdiği örgenciler, çizdiği haritalar, çeşitli şekiller mükemmel laboratuarların bulunmadığı bir devirde onun bu konularda ne kadar ileri görüşlü ve başarılı bir bilgin olduğunu göstermektedir".

Geometri alanında da cisimlerin boyutlarını, yüz ölçümlerini, nokta, çizgi, yüzey ve tarifleri, üçgenler, dörtgenler, çokgenler, açılar, merkez ve çevresi, kiriş, yay, sinüs, küp, silindir, koni ve küre hakkında izahlar yapar ve çözümler getirir.

Klimatoloji, gök gürültüsü, yıldırım ve rüzgarın meydana gelişi, gökkuşağının oluşumu ve suyun dönüşümleri hakkında bugünkü bilgilere çok yakın bilgiler vermektedir.

Yine o, tıp alanında, hücrelerin öldüğünü ve yerine yenilerinin geldiğini, insan vücudunun bu yüzden beş senede bir yenilendiğini söylemiştir.

Anatomi ile ilgili olarak ise "Bedenlerin yapılışını bildiren ilimdir.” 20 ifadesini kullanır. Anatomi bilmenin faydalarını sıralarken,

"Seni yaratan Rabbinin adıyla oku.” (Alak, 96/1-3)

emrine uygun şekilde hareket eder. Yani eserden müessire, yapıdan yapana bakabilmektedir.

Kafatası kemiğinin parçalı oluşundan, on iki kaburga kemiğinin seyir yönleri ve çalışma özellikleri ile göz sinirleri ve küçük kan dolaşımı vb. hakkında verdiği bilgiler bugünkü bilgilerle paralellik arz eder.

Son söz olarak diyebiliriz ki, yaşadığı çağ, bulunduğu çevre dikkate alındığında; onun, yukarıda örneklerini vermeye çalıştığımız ilmi çalışmalardan haberdar oluşu ve onlar üzerinde görüşlerini, açıklayıcı bir şekilde, ortaya koyuşu durumu onun gerçekten de çağının büyük bir bilim adamı olduğunu göstermektedir.

Kaynaklar:

- Erzurum'lu İbrahim Hakkı, Marifetname, (Sad.:Turgut Ulusoy), Erzurum Hasankale İbrahim Hakkı Cami ve Külliyesini Yaptırma ve Yaşatma Derneği.
- Mustafa Yıldırım, “Erzurumlu İbrahim Hakkı ve Bilimsel Yönü”, A. Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum, 1999, sy. 11, s, 27-30.
- Çelebioğlu, Âmil, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Kültür Bakanlığı Yay., Ankara, 1998, s. 8-9.
- Şaban Döğen, Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi 1-11, İstanbul, 1992, 5/208-209.
- Mehmet Bayraktar, İslam'da Bilim ve Teknoloji Tarihi, Ankara1985, s. 33.
- Şakir Diclehan, Erzurumlu İbrahim Hakkı, İstanbul 1980, s. 62-67.

87 Altın kaplamalı (tamamen altın olmayan) kap, çatal, bıçak gibi yemek eşyalarının kullanılması caiz midir?

Gümüş veya altından ev eşyasının ticareti ve imali hakkında ihtilâf vardır. Hanefî mezhebine göre kullanmamak şartıyla altın ve gümüşten kab, kaşık, bıçak ve benzeri şeyleri alıp evde bulundurmakta beis olmadığı gibi, ticaretini yapmakta da beis yoktur(1).

Şafiî mezhebine göre, kullanmadan altın ve gümüşten imal edilmiş olan kab, kaşık ve benzeri ev eşyasını evde bulundurmak ile ticaretini yapmak hakkında iki görüş vardır. Bir görüşe göre kullanılması caiz olmadığı gibi, onu imal edip ticaretim yapmak ve evde bulundurmak da caiz değildir. Diğer görüşe göre imal ve ticaretini yapıp evde bulundurmakta bir sakınca yoktur(2).

Ancak altın kaplamada eşyalarda kullanılan maddenin miktarı altından fazla olduğu için, bunlar hükmen altın değildir. O nedenle bu eşyaları kullanmak caizdir.

Dipnotlar:

1. İbn-i Abidin, V/217.
2. el-Mühezzeb, I/11-12.

(bk. Halil GÜNENÇ, Günümüz Meselelerine Fetvalar, I/357)