İnsan, kendisini mahlûkatına benzemeyen Rabbiyle kıyaslarken, nasıl bir hatanın içine düşmektedir?

Tarih: 04.01.2016 - 01:28 | Güncelleme:

Soru Detayı

- İnsan, kendisine verilen sınırlı sıfatlar sayesinde, Rabbini tanır. İlim, irade, kudret gibi sıfatlar insanda sınırlı iken, Rabbimizde ise, bu sıfatlar sonsuzdur. Örneğin:
- Ben şu evi yaptım; Rabbim ise, şu kâinatı yapıp yarattı. Ben şu kadar ilmimle şu şeyleri bilirim; Rabbim ise, her şeyi bilir…
- Fakat mahlûkatına benzemeyen Rabbiyle, insan kendisini kıyaslarken, aynı zamanda büyük hatalarda yapmaktadır. Sınırlı sıfatlarıyla Rabbini tanımaya çalışan insan, o sınırlı sıfatlar yüzünden, Rabbi hakkında doğru olmayan düşüncelere varabiliyor. Örneğin:
- Rabbimizin de mahlûkatı gibi bir büyüklüğü olduğunu düşünmek, insan gibi bir surete sahip olduğunu düşünmek, mahlûkatı gibi bir güzelliğe sahip olmak, insan gibi lezzet almak, insan gibi şefkat ettiğini düşünmek gibi…
- İnsan, kendisini mahlûkatına benzemeyen Rabbiyle kıyaslarken nasıl bir hatanın içine düşmektedir?
- Bu hatadan nasıl kurtulabiliriz?
- Bir tarafta Rabbini tanımak için verilen sınırlı sıfatlar, diğer taraftan o sınırlı sıfatlar yüzünden Rabbi hakkında doğru olmayan düşüncelere varmak… Bu bir çelişki değil midir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bir şeyin varlığını bilmek ayrıdır, onun mahiyetini bilmek ayrıdır. Biz, sadece Allah’ın isimlerinin, sıfatlarının ve şuunatlarının varlığını biliriz, ancak onların mahiyetlerini asla anlayamayız ve bilemeyiz. Bu nedenle de Mukaddes ifadesini kullanırız. Böylece soruda geçen hataya düşmemiş olur.

Büyük İslam alimleri, belli manaları akıllara yakınlaştırmak için bu konuda bazı ifadelere yer vermişlerdir. Mesela; Bediüzzaman Hazretleri bu kavramları, insanların vasıflarına asla benzemediğini göstermek için “mukaddes” kavramıyla kullanarak konuyla alakalı titizliği göstermiştir.

“Nasılki mahlukattaki faaliyet bir iştiha, bir iştiyak, bir lezzetten geliyor. Ve hatta her bir faaliyette katiyyen lezzet vardır; belki (hatta) her bir faaliyet, bir nevi lezzettir. Öyle de Vâcib-ül Vücud'a lâyık bir tarzda ve istiğna-i zâtîsine (Zat-ı akdesi itibariyle hiç bir şeye muhtaç olmaması) ve gına-i mutlakına (her türlü noksandan münezzeh ve en mükemmel sıfatlara sahip vasfına) muvafık bir surette ve kemal-i mutlakına münasib bir şekilde hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve hadsiz bir muhabbet-i mukaddese var."

"Ve o şefkat-i mukaddese ve o muhabbet-i mukaddeseden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes var. Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürur-u mukaddes var. Ve o sürur-u mukaddesten gelen -tabir caiz ise- hadsiz bir lezzet-i mukaddese var. Hem o lezzet-i mukaddeseden gelen hadsiz terahhumdan, mahlukatın faaliyet-i kudret içinde ve istidadları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş'et eden memnuniyetlerinden ve kemallerinden gelen ve Zât-ı Rahman-ı Rahîm'e ait -tabir caiz ise- hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki, hadsiz bir surette, hadsiz bir faaliyeti iktiza ediyor.”(Mektubat, On Sekizinci Mektup, s. 86-87)

Bu asrın vesveseli aklını, idrakini tatmin eden daha makul, daha mukni; ama aynı zamanda ondan daha edepli, daha nezih bir izah olamaz...

Bizdeki ene, yani benlik hissi hakiki değil, nispi ve itibaridir. Bu sebeple Allah ile mukayese edilmesi, hakikat noktasında değil, itibari ve nispi bir noktadadır.

Bizim diye sahiplendiğimiz cüzi kudret, ilim, mülk gibi şeyler, haddizatında Allah’ındır. Biz sadece kıyas yapabilmek için mecazi bir şekilde bizim diye hissediyoruz. Bu noktadan Allah’ın, ne hakikat noktasında ne de itibari noktada bir benzeri ve zıddı yoktur.

İnsandaki görme, işitme, hissetme, kuvvet gibi şeyler hakikidir; ama Allah’ın isim ve sıfatlarının birer işleri, birer tecellileridir. Bizim bunları farazi ve hayali bir surette sahiplenmemiz ise, Allah’ın sonsuz sıfatlarını kıyas ile idrak etmek içindir. Yoksa insan bu cüzi, hakiki fiiller noktasından da tam bir teslimiyet ve cebir içindedir. Yani bunlara hakiki anlamda sahip ve malik değildir. İnsanın buradaki tek sorumluluğu Allah’ın sonsuz sıfatlarını kavramak için farazi bir temellük yapmasıdır. Şayet bu temellük, yani sahiplenme felsefenin tesiri ile hakiki bir surete dönerse, yani kul kendini gerçek malik sayarsa; işte mesuliyet orada başlar. İnsan ince bir çizginin üstünde, sağa kayarsa hakka gider, sola kayarsa batıla sapar.

Özet olarak farazi ve hayali olan benlik hissine vücut rengi verirse firavun olmaya kadar giderken, aynı farazi ve hayali benliğini Allah’ın isim ve sıfatlarında kullanırsa bu kez de salih ve aziz bir kul olur.

Mukaddes; “noksan ve kusurdan uzak, temiz ve pak, takdis edilmiş olan” manalarına geliyor. Kutsî / kudsi de aynı mana için kullanılır. Şu var ki, kutsîde mensubiyet yani ait olma manası esastır.

Cenâb-ı Hakk’ın zâtı ve sıfatları gibi şuunatı da mukaddestir, noksan ve kusurdan münezzehtir. Allah’ın zatı hiçbir mahlukunun zatına benzemediği gibi sıfatları da hiçbir mahluk sıfatına benzemez. İnsanın kuvveti Allah’ın kudretinin anlaşılmasında bir vahid-i kıyasi vazifesi görür, ancak bu kudret İlahi kudrete Allah’ın kudreti insanın kuvvetine benzemekten münezzehtir.

Bu hakikat, sıfatlar için olduğu gibi şuuatta da geçerlidir. Yani insanın sevmesi, lezzet alması, iftihar etmesi gibi şuunatı insan mahiyetiyle ilgilidir. Mesela, bu şuunattan birisi “lezzet-i mukaddese”dir.

Allah’ın, bir kuluna merhamet etmesinde Onun zâtına has bir lezzet-i mukaddesesi vardır. Bu kudsî lezzet, mahlukat âlemindeki hiçbir lezzetle mukayese edilemez; onların hiçbirine benzemez, hepsinden mukaddestir, münezzehtir.

Allah’ın zâtı vaciptir, mahlukatınki ise mümkin. Allah Kadîm ve Bâkidir, mahlukat ise hâdis ve fani. Allah’ın bütün sıfatları sonsuz ve mutlaktır, mahlukatın sıfatları ise sınırlı ve kayıtlı.

O hâlde, mahluk, mümkin, hadis, fani olan insan, Allah’ın zâtı ve sıfatları gibi, şuunatı hakkında da kendi kayıtlı mahiyetinin elverdiği ölçüde bir şeyler düşünebilir. Ama çok iyi bilir ki, bu düşünceleri Allah’ın şuunatını anlamakta ölçü olamaz, onları aksettirmekten çok uzaktır. Ve Allah’ın kudsî şuunatı insanın anlayışından sonsuz derece munezzeh ve mukaddestir.

Bal yapan arı, yuvasını ören bülbül, ağını dokuyan örümcek ve eserini kaleme alan bir âlim ayrı ayrı ve birbirinden çok farklı lezzetler alırlar. Âlimin ilim öğretmekten aldığı lezzeti bülbüle, örümceğe yahut arıya anlatmaya kalkışsanız şöyle demekten başka bir yol bulamazsınız: “O lezzet sizin anladığınız cinsten bir lezzet değildir, bunların hepsinden başka, hepsinden münezzeh ve mukaddestir.”

İkisi de mahluk oldukları hâlde, insanla, meselâ, arının aldıkları lezzetler arasında bu kadar büyük bir fark bulunursa, Rabbimizin bir İlâhî icraatındaki lezzet-i mukaddesesini kendi his ve zevk ettiğimiz lezzetleri ölçü alarak anlamamız elbette mümkün olamayacaktır.

Demek ki, bize verilen ölçücükler ile, Allah’ın isim, sıfat ve şuuanatının varlığını anlarız, ancak asla mahiyetlerini bilemeyiz. Bu açıdan soruda geçtiği şekilde bir çelişki yoktur.

İlave bilgi çin tıklayınız:

Allah'ın mahiyeti, insan aklıyla kavranabilir mi?
Yüce Allah hakkında, neşe, sevinç, ferah, memnuniyet gibi isimler söyleyebilir miyiz?

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun