Hz. Muaviye'nin şarap içtiği iddiası doğru mudur? Hz. Ali ile karşılıklı lanetleşme olmuş mudur?

Soru Detayı

Bunların bir açıklaması var mı?

1. Hz. Muaviye'nin son arzusu ölmeden önce,  sıcak bir günde serin şarap içip çocuklarını seyretmekti... (Müsned-i Ahmed, V/347 ve Tarih-i İbn-i Asakir, VII/311)

2. Muaviye Hz.Ali’ye sövdü. (İbn'ül Esir, Üsd'ül Gabe, I/134; El-Kamil İbn’ül Esir, III/302; el-Suyuti' nin "Tarih'ül Hulefa" s.190; İbn-i Abdurabbih’in “el-İkd’ül Ferid”, II/144; İbni Hacer el-Heytemi'nin "Sevaik' ul Muhrika" s.33; Nehc'ül Hak ve Keşf'üs Sıdk, s.310)

3. Muaviye Hz. Ali’ye sövmeleri için emir verdi. (Sahih-i Müslim, II/360; Sahih-i Tirmizi, V/301, Hadis No: 3808; el-Hakim Nişaburi'nin "Müstedrek alas-Sahihayn", III/109; İbn-i Asakir'in "Tarih-i Dimaşk", I/206)

4. Muaviye’ye göre mi'raç olayı rüyadan ibaretti. (Sahih-i Müslim’den naklen, Sünen-i Beyhaki, V/477)

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Soru 1: Hz. Muaviye’nin son arzusu, ölmeden önce serin şarap içip çocuklarını seyretmek miydi?

Cevap: Soruda Ahmed b. Hanbel’in  “Müsned”i ve “Tarih-i İbn-i Asakîr” kaynak verilerek onun son arzusunun bu olduğu iddia ediliyor. Meselenin aslı ve hakikati şudur: Ahmed b. Hanbel, mezkur kitabında sahabeden Bureyde el-Eslemî’den hadisler naklederken şöyle bir hadis de nakleder:

 “(Bureyde’nin oğlu) Abdullah b. Büreyde şöyle anlattı: ‘Ben ve babam (Büreyde) Muaviye’nin huzuruna girdik, o bizi bir döşek (firaş) üzerine oturttu, derken bize yemek getirildi, birlikte yedik, daha sonra şarap getirildi (ütiynâ bi’ş-şarâbı), Muaviye içti, sonra babam (Büreyde de) içti. Sonra o (Hz. Muaviye) şöyle dedi: ‘Ben onu Rasulullah (s.a.v.) haram kıldığından beri içmedim.’ Daha sonra Muaviye şöyle dedi: ‘Ben Kureyş’in en güzel/yakışıklı, en iyi, cömert ve güzel konuşan, onu (hamrı=şarabı) bulduğum gibi, onun lezzetini de bulan bir gençtim. Ve ben giyim kuşamına dikkat eden ve biri benimle konuşunca iyi konuşan bir gençtim.”[1]

Bu hadisten hareketle Hz. Muaviye’nin şarap içtiği iddia edilmektedir. Bu iddiaya birkaç vecihle cevap verilebilir:

  1. Olay Hz. Muaviye’nin halifelik yıllarında Şam’da geçmektedir. Bureyde el-Eslemi ve oğlu Abdullah onu ziyaret etmişler, yemek yeyip şarap=meşrubat içmişlerdir. Burada şarap meşrubat ve içecek anlamındadır. Çünkü Arapça’da şarap haram veya helal bütün içecek ve meşrubatların adıdır. Bunu nereden biliyoruz?

Hadis kitaplarına bakınca, “Kitabu’l-Eşribe = Şaraplar (İçecekler) Kitabı” diye bölümlerle karşılaşırız.[2] Kitabu’l-Eşribelerde Hamr (şarap), nebiz (şıra), süt, hurma suyu, su ve sıkılmış meyve suları konu edilir. Bunlardan sarhoşluk veren ve günümüzde “şarap” diye anılan “hamr” haram kılındıysa da diğerleri helaldir. Görüldüğü üzere bizim şarap olarak adlandırdığımız sarhoş edicinin özel adı hamrdır.

Hz. Muaviye Büreyde ve oğluna önce yemek yedirmiş, sonra da şarap/meşrubat (içecek) ikram etmiştir. Eğer ikram edilen şey hamr olsaydı, metinde “ütiynâ bi’ş-şarâbi = bize şarap/meşrubat getirildi” değil, “ütiynâ bi’l-hamri = bize hamr (sarhoş eden şarap) getirildi” denirdi. Kur’an’da da sarhoş eden şarap “hamr” olarak anılır ve hadislerde de bu böyledir. Zamanla Türkçe’de anlam kayması olmuş ve hamra “şarap” denmeye başlanmıştır. Osmanlılar zamanında da şarabın adı “süçi”dir

  1. Getirilen içecek ve meşrubattan, Büreyde ve Hz. Muaviye yemekten sonra içmiştir. Büreyde’nin oğlu Abdullah ise kendisinin içip içmediğinden söz etmemektedir. Ama görülüyor ki, cahil bir akl-ı evvel bunu şarap kelimesine bakarak, konunun aslını bilmeden veya kötü niyetle, hem Hz. Muaviye’ye hem de ashab-ı kiramdan Büreyde’ye hiç akla gelmeyen bir iftirada bulunmaktadır. Bu takdirde hem Hz. Muaviye, hem de Hz. Büreyde şarap içme iftirasıyla karşı karşıyadır.
  2. Bu olayı tarafsız değerlendiren bir ilim adamı, burada sözü edilen “şarabın = meşrubatın”, hamr (sarhoş eden şarap) olduğuna hükmedemez, bu bir iftira, sahabeye çamur atma, seb, onlar hakkında kötü konuşma ve haksızlıktır.
  3. Dikkat edilirse, meşrubat içilirken Hz. Muaviye ayrıca, haram edildiğinden beri ağzına sarhoş eden meşrubat almadığını da söylemektedir. Çünkü o zamanlar sarhoş eden şarap/meşrubat ve içecek yalnız hamra münhasır değildi. Hicretin dördüncü yılında (Ağustos-Eylül 625) bütün sarhoşluk veren şaraplar (meşrubatlar ve içecekler) haram kılınmıştı. Bunlar içinde Mekke ve Medine’de bilinen ve içilen hurma koruğu (büsr) ve kuru hurmadan (temr) yapılan içkiler, Yemenlilerin baldan ürettikleri biti’ ve arpa ve darıdan imal edilen “ğubeyra” adlı içecek de vardı.[3]
  4. Kur’an-ı Kerim’de şarap (içecek, meşrubat) kelimesi birkaç ayette geçer. Mesela En’am Suresii 70. Ayeti ve Yunus Suresi 4. Ayetine göre Cehennemlikler için “Şarâbün min hamîm = kaynar sudan bir meşrubat içecek” ayeti vardır.[4] Dikkat edilirse bu içecek sarhoş eden bir müskir olmadığı halde şarap diye adlandırılmıştır. Ayrıca Nahl Suresi 69. Ayetine göre “onların (bal arılarının) karınlarından renkleri çeşitli bir şarap (bal) çıkar”.[5] Görüldüğü üzere ayette kendisinden meşrubat yapılan ve mayi olan, ancak helalliğinde şüphe olmayan bala da şarap denmektedir.

Kehf Suresi 29. Ayeti, cehennemliklere verilen ve erimiş maden gibi yüzleri haşlayan suyu da, sarhoş edici özelliği olmamasına rağmen “bi’se’ş-şarâb = ne kötü içecek” olarak anar.[6]

Sa’d Suresi’nde Hz. Eyyub’e “ürkuz bi riclike, hâzâ muğtesebun bâridun ve şarâb = Ayağını yere vur, işte yıkanacak soğuk bir su ve şarap (içecek).” diye emir ve müjde verilir.[7] Demek su da Arapça’da şarap/ meşrubat diye adlandırılmaktadır. Yine aynı surenin 51. Ayetinde cennetlikler: “Onlar koltuklara yaslanıp kurularak birçok meyveler ve şaraplar (meşrubatlar ve şerbetler) içerler.” diye anlatılırlar.

İnsan Suresi de cennetliklerden söz ederken bir ayetinde onları “… gümüş bilezikler takmışlardır, Rableri onlara pek temiz bir şarap (içecek) içirir.” diye vasfeder.[8]

Amme Suresi de “Lâ yezûkûne fîhâ berden ve şarâben = Onlar (ateştekiler) orada bir serinlik ve şarap (bir meşrubat) tatmazlar.” diye onlar tasvir eder.[9]

Bakara Suresi’nin 259. Ayetinde şarap içecek/meşrubat anlamına anıldığı gibi, Fatır Suresi 12. Ayetinde de tatlı su içmesi (şarabı), kolay bir nimet olarak anılır.[10]

Görüldüğü gibi Rasulullah çağında nazil olan ayetlerde de şarap kelimesinin anlamı “sarhoş edici içecek” olarak geçmemektedir.

Soru 2: Hz. Muaviye Hz. Ali’ye Sövdü mü?

Cevap:

  1. Bu soruya cevap vermek için önce "sövmek" anlamına gelen seb ve şetm kelimelerinin manaları üzerinde durmak gerekir:

Seb; birisi hakkında kötü konuşmak, ona dil uzatmak, kesmek, şetmetmek, aşağılamak, tahkir, terzil, kötü anmak, yermek, küfür, küfran, sövüp saymak gibi manalara gelir.[11]

Şetm ise; yine seb anlamındadır; sövme, sayma, sebbetme ve azarlama gibi manalara gelir.[12]  

Hz. Muaviye hakkında, Hz. Ali’ye sebbi, şetmi emrettiğine dair tarih kitaplarında bazı bilgiler yer alsa da[13] -ki bunların da gerçek olup olmadığı hep tartışmalıdır- kendisinin ona bizzat sebbettiği konusunda bir bilgimiz yoktur.

Soru 3: Hz. Muaviye, Hz. Ali İçin Sövme Emri Verdi mi?

Cevap:

1. Soruda bu soruyu soran tarafından kaynak gösterilen, Tirmizi, Müslim ve İbn-i Asakir’in Tarih-i Dımaşk’ında sövme emri verdiği iddia edilen cilt ve sayfalarda ve Tirmizi’de 3808 nolu hadiste sövme emri bulamadık. Eğer bu eserlerin baskı tarihleri ve bu emrin hangi konularda yer aldığı belirtilseydi, belki iddianın doğruluğunu ve yanlışlığını daha iyi tesbit mümkün olabilirdi.

2. Şu kadar var ki, tarih kaynaklarından İbnü’l-Esir’in el-Kamil’inde bu konuyla ilgili bazı açıklamalar bulmak mümkündür. İbnü’l-Esir’e göre, Hz. Hasan, Hz. Muaviye ile sulh yapıp, hilafeti ona verirken bazı şartlar koşmuştu:

Bu şartlara göre, “Hz. Muaviye ona, Kufe Beytülmalinden beş bin dirhem ödeyecek, Fars topraklarından olan Dâr-ı İbcîrd’in haracını verecek, ayrıca Hz. Ali’ye şetm etmeyecekti.[14] Fakat o (Muaviye) Ali’ye şetimden el çekme konusunda ona cevap vermedi (icabet etmedi). Bunun üzerine o (Hz. Hasan) duyduğu halde ona şetmetmemesini istedi. O da buna icabet etti, ama sonradan bu konuyu da onun için yerine getirmedi. Ve dâr-ı İbcird’in haracına gelince, Basralılar onu (Hz. Hasan’ı) bundan men ettiler ve şöyle dediler: “O bizim feyimizdir (Allah’ın bize döndürdüğü maldır). Onu kimseye vermeyiz. O (Hz. Hasan) onları Muaviye’nin emriyle men ettiği halde (böyle dediler)”[15]

Ayrıca Emevi taraftarları Ali taraftarlarını “Ebu Tûrab şiası/taraftarı” diye anıyorlardı.[16]

Yine aynı kaynağa göre, hicri 41. Yılında Muğire b. Şube’yi Kufe’ye vali tayin edince -ki burası Hz. Ali taraftarlarının bol olduğu bir yerdi- kendisine şöyle demişti: “… Ali’nin şetmi (sebbi) ve zemmini, Osman’a terahhumu (ona ‘rahimehullah = Allah ona rahmet etsin’ demeyi[17] ve ona istiğfarı terk etme, ayrıca Ali’nin ashabının ayıplarını, onlara uzaklaştırmayı ve Osman taraftarlarının ıtrayı (aşırı övgüyü) onlara (halkı) yaklaştırmayı terk etme.”[18] Muğire bunu yapacağını belirtti ve Kufe’ye gelince şetm-i Ali ile birlikte, Osman’a dua ve istiğfarı da bırakmadı.[19]

Hz. Ali şiasından (taraftarlarından) Hucr b. Adiy, onun bu yaptıklarını duyunca, kendisiyle görüşüp “bel iyyâkum zemmellâhu ve le‘ane = Aksine Allah size zem ve lanet etsin” dedi. Ardından da; “Ben şehadet ederim (Allah’ı şahit tutarak derim) ki, sizin zemmettiklerinizi fazla (üstünlüğe) daha layıktır, tezekki ettiğiniz de zemme daha evladır.” dedi.[20]

Görüldüğü gibi el-Kamil’e göre, Hz. Muaviye Hz. Ali’ye şetmi (hakkında kötü konuşmayı, sebbi tenkit ve eleştiride bulunmayı ve zemmi) emretmiştir. Zem; “birisinin ayıplarını söylemek, çekiştirmek, kötülemek, yermek, ayıplamak” gibi manalara gelir.[21] Buna göre herhalde Muaviye, insanları Hz. Ali’den uzaklaştırmak için şetm ve zem ettirmeyi, siyasi bir rakip olarak gördüğü Hz. Ali’ye yaptırmayı uygun görmektedir.

Diğer yandan el-Kâmil’de görüldüğü üzere, Hz. Ali taraftarları da, “Allah size zem ve lanet etsin… Sizin tezekki ettikleriniz (ayıplardan azade tuttuklarınız) zemme daha evladır” diyebilmekte, onlar da Hz. Osman ve Hz. Muaviye taraftarlarına zem ve lanette bulunabilmektedirler. Herhalde tarafgirlik ve siyasi rekabet gibi konular, zamanımızda rakip siyasi parti liderleri ve tarafları gibi, insanları rakiplerine karşı bu duruma sürükleyebilmektedir.

O dönemde sebbin iki tarafça karşılıklı yapıldığına dair başka bilgiler de vardır. Hz. Ali halife iken bir gün onun taraftarlarından biri Hz. Ali’nin huzurunda “Osman cehennemdedir.” deyince Hz. Ali, ona karşı çıkarak “Bunu nereden biliyorsun?” dedi. Adam görüşünde ısrarlıydı. “Çünkü o yeni şeyler (bid’atlar) ihdas etti.” dedi. Bunun üzerine Hz. Ali haddini aşan bu adama şöyle cevap vermişti:

“Sen ne diyorsun, bir kızın olsa, onu (herhangi bir kimseye) danışmadan böyle bir kimseyle (cehennemlik biriyle) evlendirir miydin?”

“Hayır!..”

“Öyleyse senin görüşün, Rasulullah’ın (s.a.v.) kendi kızı hakkındaki görüşünden daha mı hayırlı?”

Adam bir yandan Hz. Osman’ın cehennemlik olduğunu iddia ederken, diğer yandan kızını cehennemlik biriyle evlendirmeyeceğini söylüyordu. Bu durumda iki kızını Hz. Osman’a veren Rasulullah’ın (s.a.v.) kararı hatalıydı. Ardından Hz. Ali tekrar sordu:

“Rasulullah bir şey yapmak istediği zaman, Allah’a istihare eder miydi, yoksa ona istihare etmez miydi?”

“Hayır, bilakis o istihare ederdi.”

“Peki, Allah ona hayır verir miydi (ilham edip doğruyu gösterir miydi), yoksa vermez (göstermez) miydi?”

“Evet, ona hayır verirdi.”

“O zaman bana Rasulullah’tan (a.s.v.) haber ver: Allah ona Osman’la evlendirme konusunda onun için (hayır) istedi mi, istemedi mi?”

Adam bir cevap veremeyince Hz. Ali şunları söylemişti:

“Vallahi boynunu vurmak için kılıcımı çıkarmıştım, ama Allah buna imkân vermedi. Vallahi, başka türlü konuşsaydın, (cevap verseydin), boynunu vuracaktım.”[22]

Görüldüğü gibi, Hz. Ali taraftarlarından da, siyasi rekabet ortamı içinde, Hz. Ali’ye karşı ve taraftarlık hissiyatıyla Hz. Osman’a çok ağır seb ve şetmde bulunanlar olabiliyordu. Hatta bu durum seb ve şetm sınırlarını da aşma durumuna ulaşabiliyordu.

Muğire emaretinin (valiliğinin) sonuna kadar Hz. Ali ve onun hakkında dediklerini demeyi devam etti. Yine bir gün Kufe Mescidinde aynı şeyi yapınca Hucr, ona karşı çıkarak: “kad asbahte müli‘an bi zemmi emiri’l-mü’minîn = mutlaka sen, Emiru’l-müminin’i zemmetmekle, (köpek gibi) dişledin (onu eza ve sebbettin)” demişti.[23]

Suyuti’nin Tarihu’l-Hulefa adlı eserine bakılırsa, henüz Hz. Hasan hayatta iken, Medine valisi Mervan b. Hakem, “Her Cuma minberde Ali’ye zemmederdi.”[24] Hz. Hasan ise buna şahit olduğu halde bu konuda herhangi bir tepki vermezdi. O sebbe seble karşılık vermek istemiyor, bu durumda gerekeni Allah’a bırakıyordu.[25]

İbn-i Abdirabbih’in pek güvenilen bir kaynak olmasa da kitabı “el-Ikdü’l-Ferîd”de anlattığına göre, bir gün Hz. Muaviye’nin huzurunda ve yanında halkın ileri gelenleri de bulunduğu halde, Şamlı bir adam ayağa kalkıp konuştu ve “onun sözünün sonu Ali’ye lanet etmesi oldu, ama (oradaki) insanlar sustular (buna göz yumdular).” Ama orada olan Ahnef b. Kays o sırada konuşarak; “Bu adamın Muaviye’nin lanete rızası olduğunu bilmeksizin, Hz. Ali’ye lanet edemeyeceğini söyledi. Hz. Muaviye ikisinin karşılıklı konuşmaları üzerine Ahnef’i orada Hz. Ali’ye lanete (hakkında kötü konuşmaya) emretse de o ancak “Allah’ım sen, meleklerin, nebilerin ve bütün yarattıkların; bu ikisinden (Hz. Ali ve Hz. Muaviye) sahibine (arkadaşına) isyan edene lanet et.” diye lanette bulunabileceğini söylemiş, ölse de bundan başkasını yapmayacağını belirtmişti. Bunun üzerine Hz. Muaviye: “Ey Ebu Bahr, o zaman seni (bu işten) affedelim.” dedi.[26]

Osmanlı döneminin önemli klasiklerinden olan Ahmed Cevdet Paşa’nın Kısas-ı Enbiya’sına göre, “Ümeray-ı Beni Ümeyye ise minberde Hz. Osman’a dua ettikten sonra Ebu Türab’a (Hz. Ali) sebbeyler (söğer) ve Alevilere ‘Türâbiler’ tabir ederlerdi. Ehl-i Şam’ın avamı (halkı) Ebu Türab’ın kim olduğunu bilmezlerdi. Hatta bir gün bir kimse ehl-i Şam’dan birine: ‘Hatiplerinizin minberde sebbeyledikleri Ebu Türab kimdir?’ diye sual ettikte, ‘Zannederim bir haydut olmak gerektir.’ diye cevap vermiş olduğu mervidir.”[27]

Türab diye açıkça adını vermeden sebbediyorlardı. Hz. Ali’ye Ebu Türab ünvanı Hz. Peygamber tarafından verilmiş bir ünvandı. Gerçekte Hz. Ali de Rasulullah kendisine bu unvanı verdiği için böyle anılmaktan hoşlanırdı.[28]

Emeviler ona Ebu Türab (Toprak Babası) diye sebbettiklerine göre bu kelimeyi hakaret ve yergi anlamında kullanmış olmalıdırlar.

Kufe valisi Muğire de daha önce belirttiğimiz gibi aynı şekilde Hz. Ali’ye Ebu Türab unvanıyla minberde Cuma günleri sebbedince Hucr b. Adiy ve arkadaşları buna karşı çıkardı. Yine böyle bir karşı çıkışta o ve on üç arkadaşı kelepçelenip Şam’a gönderilmiş Hucr ve altı destekçisi gelişmeler sonrası idam edilmişti.[29] Cevdet Paşa bunları “Emevilerin Bazı Mezalimi” başlığı altında nakleder ve ardından Hasan-ı Basri’den rivayetle Hz. Muaviye’nin dört işinin “mühlike (helak edici)” olduğunu da kaydeder. Bunlar hilafeti kılıçla alması, Yezid’i veliaht etmesi, Ziyad b. Ebihi nesebine ilhakı ve Hucr b. Adiy’i katlidir.[30]

Ahmed Cevdet Paşa’ya göre Ancak Emevi halifelerinden Ömer b. Abdülaziz Ebu Türab’a (Hz. Ali) sebbi kaldırmıştır.[31] Hz. Muaviye’nin hilafetinin (h. 41-60/m. 661-680) yılları içinde başladığı ve Ömer b. Abdülaziz’in (99-101/717-720) yıllarında olduğu düşünülürse,[32] seb işinin elli yedi elli sekiz yıl kadar devam ettiği anlaşılır.

Yine Kısas-ı Enbiya’ya göre, Ömer b. Abdülaziz’den sonra halife olan Emevi halifesi Hişam’ın (105-125/724-743) Emevi emirlerinden birinin seb adetini yeniden ihya etmesini istemesine karşılık, Hişam bu sözden sıkılıp: “Biz buraya (Mekke’ye) ancak hac için geldik, kimseye şetm ve za’an için gelmedik” dediği aktarılır.[33]

Hadis ilmi ile meşgul alimler “Hz. Muaviye’nin Hz. Ali’ye karşı ne hayatında, ne de şehadetinden sonra seb ve lanet ettiğine dair ihtiyaca salih (uygun) bir rivayet”[34] olmadığına kanidirler. Buna, Hz. Muaviye’nin verdiği, hutbeler ve nutukları delil getirirler.

Diğer yandan bir zamanlar Türkiye’nin Diyanet İşleri Başkanlığı’nı yapan Ömer Nasuhi Bilmen, Hz. Muaviye’nin Hz. Ali’ye seb ve lanette bulunduğunu asla kabul etmez ve bu konuda yazdığı eserinde bunun gerçek olmadığına dair deliller sunar ve bunları dört madde halinde arz eder:

  1. Bu konuda delil ve hüccet olmaya uygun “ihticaca salih bir rivayet yoktur.”[35]
  2. Onun sebbettiğine dair kanaatler ancak ona su-i zandan ibarettir.
  3. Hz. Muaviye son derece halim selim hakim ve fatin (zeki) biriydi, adab-ı şeriate riayet ederdi. O zamanlar binlerce sahabe-i kiram ve tabiin hayattaydı. Böyle bir manevi muhitte/çevrede bunu yapması aklen tasavvur edilemez. Bunu değil dahî bir yönetici, ufak bir idareci bile akla uygun bulmaz.
  4. Hz. Muaviye farklı konularda vürud eden seb ve lanetle ilgili hadisleri bizlerden daha iyi bilir. Onlara bizden daha riayetkardır. Ve buna nasıl cüret edebilir? “O kadar fazil (faziletli), o kadar durbîn (uzk görüşlü) bir zat, uhrevi mesuliyeti ve millet-i İslamiyenin nazar-ı nefretini kazanacağını hiç düşünmez mi?”[36] Ayrıca bu konuda İbn-i Cerir et-Taberi’nin aktardığı bir kıssayı da kendisini desteklediği için bize aktarır.
  5. Ömer Nasuhi bilmen’e göre zaten ne Hz. Ali ne de Hz. Muaviye hakkında sahabe olmalarından dolayı seb caiz değildir. Rasulullah (s.a.v.) de: “Ashabıma sebbetmeyiniz, kim ashabıma sebbederse, Allah’ın, meleklerin, bütün insanların laneti onun üzerine olsun.” buyurmuştur. Burada “ashab” mutlak olarak anılmıştır.[37]

İbn Teymiyye’nin Konuya Yaklaşımı

İbn-i Teymiyye ise konuya şöyle yaklaşır:

“Hz. Ali ile Hz. Muaviye’nin taraftarları arasında muharebe vaki olduğu gibi, telâun da vaki olmuştur. Bu iki taifeden her biri, diğerinin rüesasına (reislerine) dualarında lanet okumuşlar imiş.” “Denilmiştir ki, Bu iki taifeden her biri namazlarda diğerinin aleyhine kunutta bedduada bulunmuştur. El ile kıtal ise dil ile telâundan daha büyüktür. Bunların bu mütekabil hareketleri, ister günah olsun, ister bir ictihad neticesi olarak hata ve sevab bulunsun, tövbe etmiş, mağfiret-i ilahiyeye ermiş olduklarına mani değildir. Yahut evvelce yapmış oldukları hasenat sebebiyle veya uğramış oldukları mesâib (musibetler) dolayısıyla bu hareketlerinin mesuliyetinden kurtulmuş olmaları melhuzdur.”[38]

Dikkat edilirse, İbn-i Teymiyye bu konudaki açıklamalarında birkaç noktaya parmak basar:

  1. Bir taraf değil, her iki taraf arasında telâun (lanetleşme/sövüşme, birbiri hakkında kötü konuşma, tenkit eleştiri, beddua) cinsinden şeyler olmuştur.
  2. O, karşılıklı bedduanın namazlarda kunutta yapıldığını da ifade eder.
  3. Evet, onun yukarıda ifadeettiği gibi,  “el ile kıtal (savaşma) dil ile telâundan daha büyüktür”. Öyleyse aslında Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasındaki olaylar söz konusu olunca, “bunların taraftarları birbirlerine niye sebbetti?” diye değil, önce “bunlar birbirlerine karşı niye savaştı?” diye sormalı ve bunun cevabı alınmalıdır. Çünkü savaşma, sebleşmeden ve bedduadan daha büyük bir iştir.
  4. Bunların birbirlerine mütekabil/karşılıklı hareketleri ister günah, ister ictihad neticesi olan bir hata olsun; bunlar hatalarına tövbe etmiş ve Allah’ın mağfiretine erişmiş olabilirler. Meselenin bu tarafını da akıldan çıkarmamak ve göz önünde bulundurmak gerekir.

Çünkü sahabeler de insandırlar, büyük veya küçük günah ve hataları olabilir. Onlar da hataları için tövbe edip diğer insanlar gibi Allah’ın affına mazhar olabilirler. Zira Allah en büyük günah olan şirkten ve küfürden dönüp tövbe edenlerin bile günahlarını affettiğine göre, onların günahlarını da affedebilir.

Bu takdirde Allah’ın affına, mağfiretine mazhar olanlara karşı bizim tavrımız ne olmalıdır? Onun affettiği kişiler, diğer insanlar tarafından suçlanabilir mi? Biz bir günah işleyip ondan dönsek ve tövbe etsek; başkalarının bu hata ve günahımızı yaymasını, arkamızdan kötü konuşmasını nasıl karşılarız? Bu durumda kendimiz için ne istiyorsak; sahabeler ve diğer insanlar için de onu istemeli değil miyiz? Zira Rasulullah ancak böyle insanların kamil müminler olduğunu açıklamıyor mu? Değil sahabeler, diğer müminlerin elimizden ve dilimizden gelecek kötülüklere karşı salim olmasını buyurmuyor mu?

Bir başka açıdan, Allah insanlar hakkında iyiliklerinin ve kötülüklerinin çokluğuna göre hüküm verir; bir insanın iyilikleri kötülüklerine galipse o Allah katında iyidir. Bu takdirde sahabelerin (ve diğer insanların) kötülüklerine günahlarına bakarken; bir de onların hasenatlarına, iyiliklerine bakmak gerekmez mi? Eğer onların hasenatları seyyiatlarına galipse ve kemiyeten veya keyfiyeten daha çoksa -ki bu konuda iyiliklere sebep olma bakımından sahabelerin durumu iyi düşünülmelidir- [39] onlar iyi insanlar değil midirler?

İbn-i Teymiyye’nin de dediği gibi, “evvelce yapmış oldukları hasenatları” veya uğradıkları musibetler;  onları sebleşmeden doğan hatalarının mesuliyetinden kurtarabilir.

Nasıl çok zengin bir adam, bir alış veriş ve ticarette zarar edip biraz mal kaybetse, onun önceki kazandıkları bu zararı telafi eder, nasıl bir sınavda çok yüksek puan alan bir talebe, bir başka sınavda notunu düşürürse de, ilk imtihanı onu dersten kalmaktan kurtarır. Dünya birinciliği için güreşen bir güreşçi, birkaç eksi puanı da olsa; birincilik kürsüsüne çıkar. 100 tam notla sınıfını geçemeyen bir öğrenci, puanı 70 de olsa, yani otuz puanlık hatası da olsa o dersten geçmeyi hak eder.

Bu açıdan sahabelerin hataları söz konusu olunca, bir de dönüp sevap ve ecir hanelerine bakmalıdır; eksileri yanında artılarını da görmelidir. Zararları yanında iman ve İslam’ın yargılamasında ilk sebep olmalarının getirdiği kârlarına da nazar edilmelidir. Kim iyi bir çığır açarsa, açanların kendilerinden sonra da bu çığıra uyanların aldıkları sevabı aynen alacağı da düşünülmelidir. Bir iş merkezi bin kalem maldan kar ederken üç beş kalem maldan edilen zararı hiç hükmüne getirir.

İbn-i Teymiyye dikkate değer bir şey daha söyler:

“Garibi şudur ki, Rafiziler, Hz. Ali’ye sebbedilmesini münker gördükleri halde[40] kendileri Hazret-i Sıddîk’a (Hz. Ebu Bekir’e), Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a ve daha birçok sahabe-i kirama ve onlara muhabbet edenlere seb ve şetm etmekten geri durmazlar. Hz. Muaviye ve onun fırkası, Hz. Ali’yi asla tekfir etmemişlerdir, bu fazihayı Hariciler irtikab etmişlerdi. Rafiziler ise daha birçok zevatı tekfir ederek Haricilerden şerir (pek şerli/kötü) bulunmuşlardır.[41]

Şu halde sebbi tenkit ve eleştirirken, bu kez onu başka Müslümanlar hakkında biz yapıyorsak bu bir tezat ve çelişki değil midir? Sebbin yersizliğini savunurken özellikle bunu sahabelere karşı yapmak ne büyük hatadır.[42]

Burada hemen kaydedelim ki, Emevilerden bazılarının Hz. Ali ve taraftarlarına sebbi; sövüp sayma anlamında değildi; Hz. Ali’nin harekatını tenkit, kendilerine karşı yaptığı savaşların yerinde olmadığı, Hz. Osman’ın katillerine karşı gerekeni yapmayıp müsamaha gösterdiği gibi şeylerdir.[43]

Mümin Müminle Savaşabilir

Değil seb, beddua, şetm; mümin, mümin kaldığı halde bir başka mümini öldürebilir de. Her ne kadar bir mümini ve insanı haksız yere öldürmek büyük günah ise de, müminler ve sahabeler, seb ve şetmden daha büyük olan bu günahı da işleyebilirler. Ama Rasulullah hem mümine sebten, hem onu haksız yere öldürmekten şöyle nehyeder: “Sibâbu’l-mü’mini fırkun ve kıtâluhû küfrün = Mümini sibab (ona iftira) fırk, onu öldürmek ise küfürdür”[44]

Şu kadar var ki, küfre girmek için; onun Müslüman olduğundan dolayı katlini helal addetmek gerekir.

Ayrıca müminlerden olan iki grup, mümin oldukları halde farklı sebeplerle savaşabilirler. Nitekim Hucurat suresinin dokuzuncu ayetinde şöyle buyrulur:

“Müminlerden iki grup (taife) birbirleriyle savaşırlarsa, aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa (bağy ederse) Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran (bağyeden) tarafla savaşın. Ve eğer bu (grup) Allah’ın emrine dönerse aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın…”[45]

Şu halde seb ve şetm işinden daha büyük olan “kıtal/savaş ve karşılıklı vuruşma”dan dolayı müminler kâfir olmazlar. Ayet de onları müminlerden iki grup olarak anmaktadır. Bu açıdan sahabeler arasında geçen veya geçtiği iddia edilen nahoş durumlardan dolayı onları tekfir büyük hatadır.

Hz. Ali’ye Cemel Savaşı sonrası kendisine bağy/isyan edenlerin durumu sorulunca “onlar din kardeşlerimiz olup üzerimize bağy/isyan ve huruç ettiler” demiş ve onları tekfir etmemişti.[46] Ayrıca, bağilerle ilgili fıkhî hükümlere uygun olarak, kaçanları takip etttirmedi, mallarını geri verdi, onları kâfir değil, isyankar müminler olarak gördü.[47]

Bir Başka Açıdan Seb ve Kıtale Bakış

Bir başka açıdan da seb ve kıtal olayını değerlendirmek gerekir:

Araf  Suresinin 43. Ayetinde cennetliklerden söz edilirken: “Ve neza‘nâ mâ fi sudûrihim min ğıllın = Biz onların göğüslerinde olanlardan düşmanlık ve kini söktük” buyrulur. Müfessirler bunu yorumlarken; “Cennette, hased, düşmanlık, kin gibi şeyleri, derunlarında kin cinsinden ne varsa bütün onları söküp attık, gönlünüzdeki bütün gıllı gışı sildik” gibi şeylerle tefsirler yaparlar.[48]

Benzer bir ayet de Hıcr Suresi 47. Ayetidir. O da müfessirlerce aynı şekilde yorumlanır. Şu halde dünyada iken müminler içinden türlü iyilik ve hasenatları yapanlar olduğu gibi; ayrıca onlar bazı seyyieler, günahlar ve hatalar da işleyebileceklerdir. Fakat onların iyilikleri ağır basarsa cennetlik olacaklardır. Ayrıca Allah burada haset ettikleri, kin ve düşmanlık yaptıkları müminleri cennette beraber edecek ve onlar yine ayette belirtildiği üzere karşılıklı cennet koltukları ve tahtları üzerinde kardeşler olarak oturacaklardır.[49] Kalplerinden kin, haset, düşmanlık ve benzeri menfi duygular sökülüp atılacağı için; burada düşman olan iki mümin, orada en samimi iki kardeşe ve dosta dönüşeceklerdir.

Sahabeler ve başka müminler;  beşer olmaları hasebiyle hatadan hali değillerdir. Nitekim bu ayet söz konusu olunca Hz. Ali, Cemel Savaşında kendileriyle savaştığı Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvam’la kendisinin bu ayetin söz ettiği kimselerden olacağını umduğunu söylemiştir. Bir başka rivayete göre bu kişiler içine Hz. Osman’ı da dahil etmiştir.[50]

Şu halde sahabeler birbirine sebbetseler de, hatta bundan ilerisi birbirleriyle savaşsalar da, Hz. Ali’ye göre onların yine de cennetliklerden olmaları melhuz ve mümkündür. Yeter ki mizanda iyilikler ve hasenat kötülüklere galip olsun. Hz. Ali kendisinin ve savaştığı sahabelerin bu ayetin söz ettiği kişilerden olma ümidini dile getirmektedir.

Öyleyse onlar arasında geçen bazı nahoş durumlardan dolayı, onları dile dolamak, onlara suizanda bulunmak, onları dalalet ve küfürle ittiham etmek, onlara düşmanlık ve teberride bulunmak yanlıştır. Bu konuda en ihtiyatlı ve selim olan; Ehl-i Sünnetin dediği gibi; “tahharallâhu eydînâ ve nutahhiru elsinetenâ = Allah (onların yaptıkları hakkında ellerimizi teminledi (bizi o işlere karıştırmadı), dillerimizi temizliyoruz” demektir ve onları hayırlar ve iyilikleriyle yad etmek ve anmaktır.

Soru 4: Hz. Muaviye’ye Göre Mirac Olayı Rüyadan mı İbaretti?

Cevap:

Rasulullah’ın isra ve miracının, ruhla mı, cesetle mi, ruh ve cesetle birlikte mi, veya rüya ile mi olduğu konusanda alimler ve sahabeler ihtilaf ettiler. Bu konuda başlıca üç görüş vardır.

  1. Bir grup, İsra’nın, yani Mekke’den Kudüs’e gece gidişin ruhen olduğu görüşündedir. O da uykudaki rüya iledir. Çünkü nebilerin rüyaları vahiydir ve haktır/gerçektir. Hz. Muaviye de bu görüştedir. Bu görüşte olanlar İsra Suresi’nin “Ve mâ re’alne’r-rü’ya’l-letî eraynâke = sana gösterdiğimiz rüyayı kalka fitneden/imtihandan başka bir şey kılmadık” diyen İsra Suresi 60. Ayetini hüccet gösterirler. Enes b. Malik ve Hz. Ayşe de bu görüştedirler.[51]
  2. Sahabelerin ve selefin çoğunluğu ise; İsra ve miracın; ruh me’al-ceset, yani ceset ve ruh birlikteliği ile gerçekleştiği içtihadındadırlar.[52] Ehl-i Sünnetin çoğunluğu da bu görüştedir.
  3. İsra ve Mirac hakkında üçüncü görüş de; Mekke’den Kudüs’e kadar uyanık halde ruh me’al-cesed, mirac için semavata çıkışın da uykuda olduğu şeklindedir. Mesela Kadı Iyaz bu görüştedir.
  4. Buna “ruh me’al-cesed” görüşünde olanlar; İsra ve Miracın uykuda, rüya ve ruhen olduğu içtihadında olanlara karşı bunun böyle olmadığını birkaç delil sunarak reddederler. Bunlara göre; isra veya mirac, yahut her ikisi rüyada olsaydı; bu bir mucize olmazdı, Mekke müşrikleri de bunu akıldan uzak görerek itirazda bulunmazdı. Çünkü uykuda herkes farklı rüyalar görebilir. Ayrıca isra ve mirac rüyada olsaydı, müşrikler Hz. Peygamberi yalanlamaz ve ısra ve mirac için deliller istemezlerdi. Son olarak; Mekke’de yaşanan isra ve mirac mucizesinden sonra, imanı zayıf Müslümanlardan irtidad edenler (dinden çıkanlar) olmazdı.

Bu deliller ışığında cumhur-ı ulema isra ve miracın ruh ve ceset birlikteliği ile ve uyanık olarak gerçekleştiği içtihadını savunurlar.[53] Sahabenin çoğunluğu ve ümmetin çoğunluğu da bu görüştedir. Ayrıca isra ve mirac uykuda, rüyada ve ruhen gerçekleşseydi; onlara göre ayet “sana gösterdiğimiz rüyayı, halka fitneden başka bir şey kılmadık” demezdi. [54] Bize göre de isra ve mirac konusunda sahabelerin ve selef ve İslam ulemasının farklı ictihadları varsa da ashab-ı kiramın çoğunluğunun ittifak ettiğine uymak daha doğrudur. Hem ayette elif-i maksure ile yazılan “rü’ya” kelimesi, “yakazada uyanık halde rü’yet/görmek” demektir.[55]

Bütün bunlar düşünüldüğünde Hz. Muaviye’nin de, diğer sahabelerde görüldüğü üzere, bu konuda bir içtihatta bulunduğu anlaşılır. Bu durumun, onu tahkir, tenkis/noksanlama ve aşağılama mevzuu yapılması hata ve yanlıştır. Tam aksine bu konuda onun bir içtihadı söz konusudur ve onun müçtehitliğine işaret ve delildir. O içtihadında hata etse de -diğer sahabeler gibi- bundan dolayı muaheze edilmeyecek ve tam tersine sevap alacaktır.

Ayrıca bu konuda daha geniş bilgi sahibi olmak için burada gösterilen kaynaklar yanında Diyanet İslam Ansiklopedisi ve kelam kitaplarına da müracaat edilebilir.

Kaynaklar:

Ahmed b. Hanbel, Müsned, I-V, Çağrı Yayınları, İstanbul 1992.

Bilmen, Ömer Nasuhi, Ashâb-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları, Bilmen Yayınevi, İstanbul ty.

Bozkurt, Nebi, “İçki”, DİA, XXI, 455-457.

Buhari, Muhammed b. İsmail, Sahihu’l-Buhari, I-VIII, el- Mektebetu’l-İslamiyye, İstanbul ty. El-Bûti, M. Said Ramazan, Fıkhu’s-Sîre, terc., Ali Nur, Orhan Aktepe, Selam Yayınları, İstanbul 1984.
Diyârbekri, Hüseyin b. Muhammet, Tarihu’l-Hamis, I-II, Daru’s-Sadır, Kahire 1283.
Hasan İbrahim Hasan, Siyasi, Kültürel, Dini, Sosyal İslam Tarihi, I-VI, terc., İsmail Yiğit ve arkadaşları Kayıhan Yayınları, İstanbul 1985.

Heyet, Mecma’ut-Tefâsir, I-VI, Çağrı Yayınları, İstanbul ty.

Heyet, Büyük Lügat, TÜRDAV, İstanbul 1985.

Heyet, el-Mu’camul-Vasit, el- Mektebetu’l-İslamiyye İstanbul ty.

Heytemî, Ahmed b. Hacer, es-Sevâiku’l-Muhrika, Mektebetu’l-Kahire, Kahire 1385.

İbn-i Hişam, Abdulmelik b. Hişam, Siretü’n-Nebi, I-IV, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1981.

İbnu Abd-i Rabbih, Ahmed b. Muhemmed, el- Ikdu’l-Ferid, IV Mısır 1926.

İbn’ül-Esir, Ali b. Kerm, el-Kâmil fit-Târîh, I-XII, Dârü’s-Sadır, Beyrut 1995.

Kandehlevi, Muhammed b. Yûsuf, Hayâtu’s-Sahâbe, I-III, Dâru’s-Sa’b, Beyrut ty.

Köksal, Asım, Hz. Muhammed ve İslamiyet, IXII, Şamil Yayınevi, İstanbul 1981.

Luis Ma’luf, el-Muncid fi’l-Luğa ve’l-A’lâm, Dâru’l-Kur’ânil-Kerim, Beyrut 1973.

Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I-II, trc. Salih Tuğ, İrfan Yayınevi, İstanbul 1980.

Muhammed Rıza, Muhammed, Daru’l-Kütübi’l İslamiyye, Beyrut 1988.

Râgıb el-Isfahâni, Hüseyin b. Muhammed, el- Müfredât, Ktâbu’l-Cumhuriye, Beyrut ty.

Sâbûnî, Muhammed b. Ali, Saffetu’t-Tefasir, I-III, Daru’l Kalem, Beyrut 1986.

Sarıcık, Murat; Hz. Muhammed’in Çağrısı- Mekke Dönemi, Nesil Yayınları, İstanbul 2006.

Sarıcık, Murat; Hz. Muhammed’in Çağrısı-Medine Dönemi, Nesil Yayınları, İstanbul 2009.

Sarıcık, Murat, Sahabe Modeli, Nesil Yayınları, İstanbul 2006.

Sarıcık, Murat, Bütün Yönleriyle Dört Halife Dönemi, Nesil Yayınları, İstanbul 2010.

Sarıcık, Murat, Dört Halife ve Emeviler Döneminden İlginç Problemler, Tuğra Matbaası, Isparta 2001.

Sarıcık, Murat, Hz. Ali İlk Üç Halife İle Kavgalı mıydı, Nesil Yayınları, İstanbul 2012.

Suyûti, Abdurrahman b. Ebi Bekr, Târîhu’l-Hulafâ, Matbaadu’s-Sâde, Mısır 1952.

Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, I-IX, Eser Neşriyat, İstanbul 1979.

Dipnotlar:

[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Çağrı Yayınları, İstanbul 1992, V, 347.

[2] Buhari, Muhammed b. İsmail, Sahihu’l-Buhari, el-Mektebetü’l-İslamiyye, İstanbul ty., VI, 241-252.

[3] bk. Haşir, 59/9; İbn-i Hişam, III, 192; Diyarbekri, II, 26; Hamidullah, II, 817-818; Köksal, IV, 105; Sarıcık, Çağrı-Medine Dönemi, s. 147-151; Bozkurt, “içki”, DİA, XXI, 455-456.

[4] En’âm, 6/70; Yunus, 10/4.

[5] “Yahrucu min butûnihâ şarâbun muhtelifun elvânuhu”.

[6] Kehf, 18/29.

[7] Sa’d, 38/42.

[8] “Ve sekâhum rabbuhum şarâben Tahûran”, bk. İnsan, 76/21.

[9] Nebe, 78/24.

[10] Fatır, 35/12.

[11] bk. Heyet, Büyük Lügat, s. 862; Bilmen,  Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikatları, s. 79; Sarıcık, Dört Halife ve Emeviler Döneminden İlginç Problemler, s. 97; el-Mu’cemu’l-Vasit, s. 411; Rağıb, el-Müfredât, s. 220.

[12] Heyet, Büyük Lügat, s. 913.

[13] İbnü Abd-i Rabbih, Ahmed b. Muhammed, el-Ikdu’l-Ferîd, IV, 28-29; Ahmed, Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya,  I, 614-615; 707-709, 717; İbnü’l-Esir, el-Kamil,  III, 405.

[14] “Ve enlâ yeştume ‘aliyyen”. bk. İbnü’l-Esir, el-Kamil, III, 405.

[15] A.g.e., III, 405.

[16] A.g.e., III, 460.

[17] Luis Ma’luf, s. 253.

[18] İbnü’l-Esir, el-Kâmil, III, 472.

[19] A.g.e., III, 472.

[20] A.g.e., III, 473.

[21] Heyet, Büyük Lugat, zem kelimesine bk.

[22] Kandehlevi, II, 454; (el-Müntehab, V, 18’den); Sarıcık, Hz. Ali İlk Üç Halife İle Kavgalı mıydı, s. 295-296.

[23] İbnü’l-Esir, el-Kamil, III, 473.

[24] Suyûtî, Tarihu’l-Hulefa, s. 190: “Fekâne yesübbü ‘aliyyen kulle cum’atin ‘ale’l-minberi”.

[25] Suyuti, s. 190.

[26] İbnu Abdirabbih, IV, 28-29.

[27] Ahmed Cevdet Paşa, I, 614-615.

[28] A.g.e., I, 614.

[29] A.g.e., I, 615.

[30] A.g.e., I, 615.

[31] A.g.e., I, 707-708.

[32] Hasan İbrahim Hasan, İslam Tarihi, I, 351.

[33] Ahmed Cevdet Paşa, I, 717.

[34] Bilmen, Ashâb-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları, s. 80.

[35] A.g.e., s. 80-81.

[36] A.g.e., s. 81.

[37] bk. “Lâ tesebbü ashâbî, men sebbe ashâbî la’netullâhi, ve’l-mesâiketu ve’n-nâsu ecma’îne”, a.g.e., s. 81 (Savâik, s. 156’dan).

[38] A.g.e., s. 79; (Minhacu’s-Sunne, II, 225’den).

[39] bk., Sarıcık, Sahabe Modeli, s. 189 vd.

[40] Ehl-i Sünnet de böyle görür.”

[41] Bilmen, a.g.e., s. 79; (Minhacu’s-Sunne, II, 225’ten).

[42] Bu konudaki tartışmalar ve sahabeye sonradan gelenlerin seblerinin mezhep imamlarında hükmü için bk. Heytemi, Savâik, s. 254-259.

[43] Bilmen, a.g.e., s. 80.

[44] A.g.e., s. 82.

[45] Hucurat, 49/9.

[46] Sarıcık, Dört Halife, s. 384.

[47] Geniş bilgi için bk. A.g.e., s. 384.

[48] bk. Sabuni, I, 446; Yazır, III, 2163; Heyet, Mecma’ut-Tefasir, II, 552. Bu konuda ayrıca bk. Sarıcık, Hz. Ali İlk Üç Halife ile Kavgalı mıydı, s. 289 vd..

[49] bk. Hicr, 15/47.

[50] bk. Heyet, Mecma’ut-Tefâsir, II, 552.

[51] Diyarbekri, I, 308; Sarıcık, Çağrı-Mekke, s. 245; Muhammed Rıza, s. 149.

[52] İbn-i  Hişam, II, 6; Muhammed Rıza, s. 158; Diyarbekri, I, 308; Sabuni, II, 151; Ramazan el-Buti, s. 148; Sarıcık, Çağrı-Mekke, s. 245.

[53] bk. İsra, 17/60.

[54] bk. İsra, 17 /60.

[55] bk. İbn-i Hişam, II, 6; Sabûni, II, 166; Yazır; V, 3185; Sarıcık, Çağrı-Mekke, s.245.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun