Sahabeler konusunda en çok merak edilenler

1 Ashab-ı Bedir'in (Bedir savaşına katılan sahabelerin) isim listesi ve bunu okumanın fazileti hakkında bilgi verir misiniz?..

1. Bedir Savaşı'na katılanların cennetlik olduklarını bizzat Resulü Ekrem Efendimiz müjdelemişlerdir.

2. Savaşın seyri sırasında kendilerine Allah tarafından gönderilen meleklerin de katıldığı Kur'ân'da bildirilmiş olup bu onlar için ayrıca bir fazilet sebebidir.

3. Ehli kemâl bazı zevatın beyanına nazaran evliyâullahdan pek çoğu velilik makamına Bedir ehlinin mübarek isimlerini okumaya devam etmekle nail olmuşlardır.

4. Birçok hastalığa tutulan kimsenin Bedir ehlinin mübarek ismini zikr ederek bu vesile ile şifa taleb edip lütfü ilâhiye mazhar olarak hastalık­larından kurtuldukları rivayet edilmektedir.

5. Ehli irfan bir zat: "Hasta bir kimsenin başı­na elimi koyup halis bir niyyetle Bedir ashabının adını okuduğumda mutlak şifa hâsıl olmuştur. Hatta hastanın eceli dahi gelmişse en azından rahatsızlığı hafiflemiştir." demektedir.

6. Bazıları da: "Duadan önce Bedir ashabının isimlerinin okunmasının duânin sür'atle kabulüne vesile olduğunu" söylemişlerdir.

Cafer b. Abdullah şöyle diyor:

"Babam bana Peygamber (asm)'in bütün ashabını sevmemi vasiyet eder ve şunu ilave ederdi:

'Ey canım yavrum, Bedir ashabının adı zikr edilince duâ kabul olunur, bu mübarek isimleri zikreden kulu, ilâhi rahmet; bereket gufran ve rızâ-ı İlâhî kuşatır. Bu isimleri okuyarak hacetde bulunanın dileği mutlaka yerine getirilir...' "

7. "Ehli Bedrin üzerinde bulundurmak, oku­mak, hıfzetmek, düşman üzerine nusret, düşman­ların şerrinden vikayet ve yangın ve hırsız ve boğul­maktan sıyânet ve veba ve tâûn ve cünûn ve emrazı sâireden himayet ve zevali fark ve husûlu gına ve vefâi duyûn ve güfrânü zünûb ve keşfi kürûb ve ten­viri kulûb velhâsıl cemîi matâlibi dünyeviyyeye ve mekâsıdı uhreviyyeye vusul ve celbi menfaii âlakiyye ve enfüsiyye ve ins ve cinnin mazaratlarını defetmek ve merâtibi dünyeviyyeye nail olmak için iksiri mücerreb olduğuna Meşihât-ı İslâmiyye tarafından mücahidini Islamiyyeye hediye olunmuştur."

Şu kadar var ki: Bu mübarek isimlerin okunuşu sırasında herbirinin adı söylenince, Radıyallahü anh "Allah ondan razı olsun" demek lazımdır. Şüphe yok ki Peygamberimizin (asm) adı söylenince "Sallallahü Aleyhi ve Sellem" denecektir. Zira bu edebe riayet etmek, maksadın daha kısa zamanda elde edilmesinde vesiledir.

Cenab-ı Hak (c.c.) bizleri onların şefaatine nail eylesin. Amin

(Rıdvanullahi aleyhim ecmeıyn)

01. Seyyidüna ve nebiyyüna Muhammed el-Muhaciri (Sallallahu teala aleyhi ve sellem)
02. Seyyidüna Ebû Bekir Sıddıyk el-Muhaciri (R.A.)
03. Seyyidüna Ömer ibnü'l-Hattab el-Muhaciri (R.A.)
04. Seyyidüna Osman ibn-i Affan el-Muhaciri (R.A.)
05. Seyyidüna Aliyy ibn-i Ebi Talib el-Muhaciri (R.A.)
06. Seyyidüna Talha bin Ubeydullah el-Muhaciri (R.A.)
07. Seyyidüna Zübeyr ibn-i Avvam el-Muhaciri (R.A.)
08. Seyyidüna Abdurrahman bin Avf el-Muhaciri (R.A.)
09. Seyyidüna Sa'd bin Ebi Vakkas el-Muhaciri (R.A.)
10. Seyyidüna Said ibn-i Zeyd el-Muhaciri (R.A.)
11. Seyyidüna Ebu Ubeyde bin Cerrah el-Muhaciri (R.A.)
12. Seyyidüna Übeyy ibn-i Ka'b el-Hazreci (R.A.)
13. Seyyidüna el-Ahnes ibn-i Habib el-Muhaciri (R.A.)
14. Seyyidüna el-Erkam ibn-i Erkam el-Muhaciri (R.A.)
15. Seyyidüna Es'ad ibn-i Yezîd el-Hazreci (R.A.)
16. Seyyidüna Enes Mevla Rasülillah el-Muhaciri (R.A.)
17. Seyyidüna Enes ibn-i Muaz el-Hazreci (R.A.)
18. Seyyidüna Enes ibn-i Katadet'el-Evsi (R.A.)
19. Seyyidüna Evs ibn-i Sabit el-Hazreci (R.A.)
20. Seyyidüna Evs ibn-i Havli el-Hazreci (R.A.)
21. Seyyidüna İyas ibn-i Evs el-Evsi (R.A.)
22. Seyyidüna İyas ibn'il-Bükeyr el-Muhaciri (R.A.)
23. Seyyidüna Büceyr ibn-i Ebi Büceyr el-Hazreci (R.A.)
24. Seyyidüna Bahhas ibn-i Sa'lebe el-Hazreci (R.A.)
25. Seyyidüna el-Bera bin Ma'rur el-Hazreci (R.A.)
26. Seyyidüna Besbese bin Amr el-Hazreci (R.A.)
27. Seyyidüna Bişr ibn'il-Bera el-Hazrecî (R.A,)
28. Seyyidüna Beşir ibn-i Said el-Hazrecî (R.A.)
29. Seyyidüna Bilal ibn-i Rebah el-Muhaciri (R.A.)
30. Seyyidüna Temim Mevla Hıraş el-Hazreci (R.A.)
31. Seyyidüna Temim Mevla Beni Ganem bin es-Silm el-Evsî (R.A.)
32. Seyyidüna Temim ibn-i Yuar el-Hazrecî (R.A.)
33. Seyyidüna Sabit ibn-i Akram el-Evsi (R.A.)
34. Seyyidüna Sabit ibn-i Sa'lebe el-Hazrecî (R.A.)
35. Seyyidüna Sabit ibn-i Halid el-Hazrecî (R.A.)
36. Seyyidüna Sabit ibn-i Amr el-Hazreci (R.A.)
37. Seyyidüna Sabit ibn-i Hezzal el-Hazrecî (R.A.)
38. Seyyidüna Sa'lebe bin Hatim el-Evsî (R.A.)
39. Seyyidüna Sa'lebe bin Amr el-Hazrecî (R.A.)
40. Seyyidüna Sa'lebe bin Aneme el-Hazreci (R.A.)
41. Seyyidüna Sıkf ibn-i Amr el-Muhaciri (R.A.)
42. Seyyidüna Cabir ibn-i Abdullah bin Riyab el-Hazrecî (R.A.)
43. Seyyidüna Cabir ibn-i Abdullah bin Amr el-Hazreci (R.A.)
44. Seyyidüna Cebbar ibn-i Sahr el-Hazrecî (R.A.)
45. Seyyidüna Cübr ibn-i Atik el-Evsi (R.A.)
46. Seyyidüna Cübeyr ibn-i İyas el-Evsi (R.A.)
47. Seyyidüna Hamza bin Abd'il-Muttalib el-Muhaciri (R.A.)
48. Seyyidüna el-Haris ibn-i Enes el-Evsi (R.A.)
49. Seyyidüna el-Haris ibn-i Evs bin Rafi' el-Evsi (R.A.)
50. Seyyidüna el-Haris ibn-i Evs bin Muaz el-Evsî (R.A.)
51. Seyyidüna el-Haris ibn-i Hatib el-Evsî (R.A.)
52. Seyyidüna el-Haris ibn-i Ebî Hazme el-Evsi (R.A.)
53. Seyyidüna el-Haris ibn-i Hazme el-Hazreci (R.A.)
54. Seyyidüna el-Haris ibn-i Simme el-Hazrecî (R.A.)
55. Seyyidüna el-Haris ibn-i Arfece el-Evsi (R.A.)
56. Seyyidüna el-Haris ibn-i Kays el-Evsî (R.A.)
57. Seyyidüna el-Haris ibn-i Kays el-Hazrecî (R.A.)
58. Seyyidüna el-Haris ibn'un-Nu'man ibn-i Ümeyye el-Evsi (R.A.)
59. Seyyidüna Harise bin Süraka el-Hazrecî (R.A.) (ŞEHİD)
60. Seyyidüna Harise bin Nu'man el-Hazreci (R.A.)
61. Seyyidüna Hatıb ibn-i Ebi Beltea el-Muhaciri (R.A.)
62. Seyyidüna Hatıb ibn-i Amr el-Muhaciri (R.A.)
63. Seyyidüna el-Hubab ibn-i Münzir el-Hazrecî (R.A.)
64. Seyyidüna Habîb ibn-i Esved el-Hazrecî (R.A.)
65. Seyyidüna Haram ibn-i Milhan el-Hazreci (R.A.)
66. Seyyidüna Hureys ibn-i Zeyd el-Hazreci (R.A.)
67. Seyyidüna el-Husayn ibn-i Haris el-Muhaciri (R.A)
68. Seyyidüna Hamza bin el-Mumeyyir el-Hazreci (R.A.)
69. Seyyidüna Harice bin Zeyd el-Hazrecî (R.A.)
70. Seyyidüna Halid ibn-i el-Bükeyr el-Hazrecî (R.A.)
71. Seyyidüna Halid ibn-i Kays el-Hazreci (R.A.)
72. Seyyidüna Habbab ibn'ül-Eret el-Muhaciri (R.A.)
73. Seyyidüna Habbab Mevla Utbe el-Muhaciri (R.A.)
74. Seyyidüna Hubeyb ibn-i İsaf el-Hazreci (R.A.)
75. Seyyidüna Hıdaş ibn-i Katade el-Evsi (R.A.)
76. Seyyidüna Hıraş ibn'is-Sımme el-Hazrecî (R.A.)
77. Seyyidüna Hureym ibn-i Fatik el-Muhacirî (R.A.)
78. Seyyidüna Hallad ibn-i Rafi' el-Hazreci (R.A.)
79. Seyyidüna Hallad ibn-i Süveyd el-Hazrecî (R.A.)
80. Seyyidüna Hallad ibn-i Amr el-Hazreci (R.A.)
81. Seyyidüna Hallad ibn-i Kays el-Hazreci (R.A.)
82. Seyyidüna Huleyd ibn-i Kays el-Hazrecî (R.A.»
83. Seyyidüna Halife bin Adiyy el-Hazrecî (R.A.)
84. Seyyidüna Huneys ibn-i Hazafe el-Muhaciri (R.A.)
85. Seyyidüna Havvat ibn-i Cübeyr el-Evsî (R.A.)
86. Seyyidüna Havli bin Ebî Havli el-Muhaciri (R.A.)
87. Seyyidüna Zekvan ibn-i Ubeyd el-Hazrecî (R.A.)
88. Seyyidüna Zü'ş-Şimaleyn ibn-i Abd Amr el-Muhaciri (R.A.) (ŞEHİD)
89. Seyyidüna Raşid ibn-i Mualla el-Hazrecî (R.A.)
90. Seyyidüna Rafi bin Haris el-Hazreci (R.A.)
91. Seyyidüna Rafi' bin Ğunecde el-Evsî (R.A.)
92. Seyyidüna Rafi' bin Malik el-Hazrecî (R.A.)
93. Seyyidüna Rafi'ibn'ül-Muall el-Hazrecî (R.A.) (ŞEHİD)
94. Seyyidüna Rafi' bin Yezîd el-Evsi (R.A.)
95. Seyyidüna Rib'ıy bin Rafi' el-Evsî (R.A.)
96. Seyyidüna er-Rebi'ibn-ü İyas el-Hazrecî (R.A.)
97. Seyyidüna Rabia bin Eksem el-Muhaciri (R.A.)
98. Seyyidüna Ruhayle bin Sa'lebe el-Hazrecî (R.A.)
99. Seyyidüna Rifaa bin Haris el-Hazreci (R.A.)
100.Seyyidüna Rifaa bin Rafi' el-Hazrecî (R.A.)
101.Seyyidüna Rifaa bin Abd'il Münzir el-Evsî (R.A.)
102.Seyyidüna Rifaa bin Amr el-Hazreci (R.A.)
103.Seyyidüna Zübeyr ibn-i Avvam (R.A.)
104.Seyyidüna Ziyad ibn'is-Seken el-Evsî (R.A.)
105.Seyyidüna Ziyad ibn-i Lebid el-Hazrecî (R.A.)
106.Seyyidüna Ziyad ibn-i Amr el-Hazreci (R.A.)
107.Seyyidüna Zeyd ibn-i Eslem el-Evsi (R.A.)
108.Seyyidüna Zeyd ibn-i Harise el-Muhaciri (R.A.)
109.Seyyidüna Zeyd ibn'ül-Hattab el-Muhaciri (R.A.)
110.Seyyidüna Zeyd ibn'ül-Müzeyyen el-Hazrecî (R.A.)
111.Seyyidüna Zeyd ibn'ül-Mualla el-Hazrecî (R.A.)
112.Seyyidüna Zeyd ibn-i Vedia el-Hazreci (R.A.)
113.Seyyidüna Salim Mevla Ebî Huzeyfe el-Muhaciri (R.A.)
114.Seyyidüna Salim ibn-i Umeyr el-Evsî (R.A.)
115.Seyyidüna es-Saib ibn-i Osman el-Muhaciri (R.A)
116.Seyyidüna Sebre bin Fatik el-Muhaciri (R.A.)
117.Seyyidüna Süraka bin Amr el-Hazrecî (R.A.)
118.Seyyidüna Süraka bin Ka'b el-Hazreci (R.A.)
119.Seyyidüna Sa'd Mevla Hatıb el-Muhaciri (R.A.)
120.Seyyidüna Sa'd ibn'i Havle el-Muhaciri (R.A.)
121.Seyyidüna Sa'd ibn'i Hayseme el-Evsî (R.A.) (ŞEHİD)
122.Seyyidüna Sa'd ibn'ür-Rebi el-Hazrecî (R.A.)
123.Seyyidüna Sa'd ibn-i Zeyd el-Evsi (R.A.)
124.Seyyidüna Sa'd ibn-i Sa'd el-Hazrecî (R.A.)
125.Seyyidüna Sa'd ibn-i Sehi el-Hazreci (R.A.)
126.Seyyidüna Sa'd ibn-i Ubade el-Hazrecî (R.A.)
127.Seyyidüna Sa'd ibn-u Ubeyd el-Evsi (R.A.)
128.Seyyidüna Sa'd ibn-i Osman el-Hazrecî (R.A.)
129.Seyyidüna Sa'd ibn-i Muaz el-Evsi (R.A.)
130.Seyyidüna Süflan ibn-i Bişr el-Hazrecî (R.A.)
131.Seyyidüna Seleme bin Eslem el-Evsî (R.A.)
132.Seyyidüna Süleym ibn-ül-Haris el-Hazrecî (R.A.)
133.Seyyidüna Seleme bin Selame el-Evsi (R.A.)
134.Seyyidüna Selît' ibn-i Kays el-Hazrecî (R.A.)
135.Seyyidüna Süleym ibn-ül Haris el-Hazrecî (R.A.)
136.Seyyidüna Süleym ibn-i Kays el-Hazrecî (R.A.)
137.Seyyidüna Süleym ibn-i Amr el-Hazrecî (R.A.)
138.Seyyidüna Süleym ibn-i Milhan el-Hazrecî (R.A.)
139.Seyyidüna Simak ibn-i Sa'd el-Hazrecî (R.A.)
140.Seyyidüna Sinan ibn-i Ebî Sinan el-Muhaciri (R.A.)
141.Seyyidüna Sinan ibn-i Sayfi el-Muhaciri (R.A.)
142.Seyyidüna Sehl ibn-i Huneyf el-Evsî (R.A.)
143.Seyyidüna Sehl ibn-i Rafi' el-Hazrecî (R.A.)
144.Seyyidüna Sehl ibn-i Atik el-Hazreci (R.A.)
145.Seyyidüna Sehl ibn-i Kays el-Hazreci (R.A.)
146.Seyyidüna Sehl ibn-i Vehb el-Muhaciri (R.A.)
147.Seyyidüna Sehl ibn-i Rafi' el-Hazrecî (R.A.)
148.Seyyidüna Sevad ibn-i Zerin el-Hazrecî (R.A.)
149.Seyyiduna Sevad ibn-i Ğaziyye el-Hazrecî (R.A.)
150.Seyyidüna Süveybıt ibn-i Harmele el-Muhaciri (R.A.)
151.Seyyidüna Şüca' ibn-i Ebi Vehb el-Muhaciri (R.A.)
152.Seyyidüna Şerik ibn-i Enes el-Evsî (R.A.)
153.Seyyidüna Şemmas ibn-i Osman el-Muhaciri (R.A.)
154.Seyyiduna Sabiyh Mevla Eb'l-As el-Muhaciri (R.A.)
155.Seyyidüna Safvan ibn-i Vehb el-Muhaciri (R.A.) (ŞEHİD)
156.Seyyidüna Şuheyb ibn-i Sinan el-Muhaciri (R.A.)
157.Seyyidüna Sayfi bin Sevad el-Hazreci (R.A.)
158.Seyyidüna ed-Dahhak ibn-i Harise el-Hazreci (R.A.)
159.Seyyidüna ed-Dahhak ibn-i Abd-i Amr el-Hazrecî (R.A.)
160.Seyyidüna Damre bin Amr el-Hazreci (R.A.)
161.Seyyidüna et-Tufeyl ibn-i Haris el-Muhaciri (R.A.)
162.Seyyidüna et-Tufeyl ibn-i Malik el-Hazrecî (R.A.)
163.Seyyidüna et-Tufeyl ibn-i Nu'man el-Hazrecî (R.A.)
164.Seyyidüna Tuleyb ibn-u Umeyr el-Muhaciri (R.A.)
165.Seyyidüna Asım ibn-i Sabir el-Evsî (R.A.)
166.Seyyidüna Asım ibn-i Adiyy el-Evsî (R.A.)
167.Seyyidüna Asım ibn-i Ukeyr el-Hazrecî (R.A.)
168.Seyyidüna Asım ibn-i Kays el-Evsi (R.A.)
169.Seyyiduna Akıl ibn'ül-Bükeyr el-Muhaciri (R.A.) (ŞEHİD)
170.Seyyidüna Amir ibn-i Ümeyye el-Hazreci (R.A.)
171.Seyyidüna Amir ibn-i Bükeyr el-Muhaciri (R.A.)
172.Seyyiduna Amir ibn-i Rebia el-Muhacirî (R.A.)
173.Seyyidüna Amir ibn-i Sa'd el-Hazrecî (R.A.)
174.Seyyidüna Amir ibn-i Seleme el-Hazrecî (R.A.)
175.Seyyidüna Amir ibn-i Füheyre el-Muhaciri (R.A.)
176.Seyyidüna Amir ibn-i Muhalled el-Hazrecî (R.A.)
177.Seyyidüna Amir ibn-i Yezîd el-Evsî (R.A.)
178.Seyyidüna Ayiz ibn-i Maıs el-Hazreci (R.A.)
179.Seyyidüna Abbad ibn-i Bişr el-Evsi (R.A.)
18O.Seyyidüna Abbad ibn-i Kays el-Hazrecî (R.A.)
181.Seyyidüna Ubade bin Samit el-Hazrecî (R.A.)
182.Seyyidüna Abdullah ibn-i Sa'lebe el-Hazrecî (R.A.)
183.Seyyidüna Abdullah ibn-i Cübeyr el-Evsî (R.A.)
184.Seyyidüna Abdullah ibn-i Çahş el-Muhaciri (R.A.)
185.Seyyidüna Abdullah ibnü'l-Ced el-Hazrecî (R.A.)
186.Seyyidüna Abdullah ibn'ül-Humeyyir el-Hazreci (R.A.)
187.Seyyiduna Abdullah ibn'ür-Rebi el-Hazreci (R.A.)
188.Seyyidüna Abdullah ibn-i Revaha el-Hazrecî (R.A.)
189.Seyyidüna Abdullah ibn-i Zeyd el-Hazreci (R.A.)
190.Seyyidüna Abdullah ibn-i Süraka el-Muhaciri (R.A.)
191.Seyyidüna Abdullah ibn-i Seleme el-Evsi (R.A.)
192.Seyyidüna Abdullah ibn-i Sehi el-Evsi (R.A.)
193.Seyyidüna Abdullah ibn-i Süheyl el-Muhaciri (R.A.)
194.Seyyidüna Abdullah ibn-i Şerik el-Evsi (R.A.)
195.Seyyidüna Abdullah ibn-i Tarık el-Evsi (R.A.)
196.Seyyidüna Abdullah ibn-i Amir el-Hazreci (R.A.)
197.Seyyidüna Abdullah ibn-i Abd-i Menaf el-Hazreci (R.A.)
198.Seyyidüna Abdullah ibn-i Urfuta el-Hazrecî (R.A.)
199.Seyyidüna Abdullah ibn-i Amr el-Hazrecî (R.A.)
200.Seyyidüna Abdullah ibn-i Ümeyr el-Hazrecî (R.A.)
201.Seyyidüna Abdullah ibn-i Kays bin Halid el-Hazrecî (R.A.)
202.Seyyiduna Abdullah ibn-i Kays bin Sayfi el-Hazrecî (R.A.)
203.Seyyidüna Abdullah ibn-i Ka'b el-Hazrecî (R.A.)
204.Seyyidüna Abdullah ibn-i Mahreme el-Muhaciri (R.A.)
205.Seyyidüna Abdullah ibn-i Mes'ud el-Muhacirî (R.A.)
206.Seyyidüna Abdullah ibn-i Maz'un el-Muhacirî (R.A.)
207.Seyyidüna Abdullah ibn-i Numan el-Muhacirî (R.A.)
208.Seyyidüna Abd-i Rabb ibn-i Cebr el-Evsî (R.A.)
209.Seyyiduna Abdurrahman ibn-i Cebr el-Evsi (R.A.)
210.Seyyidüna Abdet'el-Haşhaş el-Hazrecî (R.A.)
211.Seyyidüna Abd ibn-i Amir el-Hazrecî (R.A.)
212.Seyyidüna Ubeyd ibn'ut-Teyyihan ey-Evsî (R.A.)
213.Seyyidüna Ubeyd ibn-i Zeyd el-Hazrecî (R.A.)
214.Seyyidüna Ubeyd ibn-i Ebî Ubeyd el-Evsi (R.A.)
215.Seyyidüna Ubeyde bin Haris el-Muhaciri (R.A.)
216.Seyyidüna Utban ibn-i Malik el-Hazrecî (R.A.)
217.Seyyidüna Utbe bin Rebıa el-Hazrecî (R.A.)
218.Seyyidüna Utbe bin Abdullah el-Hazrecî (R.A.)
219.Seyyidüna Utbe bin Gazvan el-Muhacirî (R.A.)
220.Seyyidüna Osman ibn-i Maz'un el-Muhacirî (R.A.)
221.Seyyidüna el-Aclan ibn'ün Nu'man el-Hazrecî (R.A.)
222.Seyyidüna Adiyy ibn-i Ebi Zağba el-Hazreci (R.A.)
223.Seyyidüna İsmet'übn'ül-Husayn el-Hazrecî (R.A.)
224.Seyyidüna Usaymet'ül-Hazreci (R.A.)
225.Seyyidüna Atıyye bin Nüveyre el-Hazrecî (R.A.)
226.Seyyidüna Ukbe bin Amir el-Hazrecî (R.A.)
227-Seyyidüna Ukbe bin Osman el Hazrecî (R.A.)
228.Seyyiduna Ukbe bin Vehb el-Hazreci (R.A.)
229.Seyyidüna Ukbe bin Vehb el-Muhacirî (R.A.)
230.Seyyidüna Ukkaşe bin Mıhsan el-Muhacirî (R.A.)
231.Seyyidüna Amman ibn-i Yasir el-Muhacirî (R.A.)
232.Seyyidüna Umare bin Hazm el-Hazrecî (R.A.)
233.Seyyidüna Umare bin Ziyad el-Evsî (R.A.)
234.Seyyidüna Amr ibn-i İyas el-Hazrecî (R.A.)
235.Seyyidüna Amr ibn-i Sa'lebe el-Hazrecî (R.A.)
236.Seyyidüna Amr ibn'ül-Cemuh el-Hazrecî (R.A.)
237.Seyyidüna Amr ibn'ül-Haris el-Hazrecî (R.A.)
238.Seyyidüna Amr ibn'ül Haris el-Muhacirî (R.A.)
239.Seyyidüna Amr ibn-i Süraka el-Muhaciri (R.A.)
240.Seyyidüna Amr ibn-i Ebi Şerh el-Muhaciri (R.A.)
241.Seyyidüna Amr ibn-i Talk el-Hazreci (R.A.)
242.Seyyidüna Amr ibn-i Kays el-Hazrecî (R.A.)
243.Seyyidüna Amr ibn-i Muaz el-Evsî (R.A.)
244.Seyyidüna Umeyr ibn-i Haram el-Evsî (R.A.)
245.Seyyidüna Umeyr ibn'ül Humam el-Hazrecî (R.A.) (ŞEHİD)
246.Seyyidüna Umeyr ibn'ül-Amir el-Hazrecî (R.A.)
247.Seyyidüna Umeyr ibn-i Avf el-Muhacirî (R.A.)
248.Seyyidüna Umeyr ibn-i Ma'bed el-Evsî (R.A.)
249.Seyyidüna Umeyr ibn-i Ebî Vakkas el-Muhacirî (R.A.) (ŞEHİD)
250.Seyyidüna Avf ibn'ül-Haris el-Hazreci (R.A.)
251.Seyyidüna Uveym ibn-i Saide el-Evsî (R.A.)
252.Seyyidüna İyaz ibn-i Züheyr el-Muhacirî (R.A.)
253.Seyyidüna Ğannam ibn-i Evs el-Hazrecî (R.A.)
254.Seyyiduna el-Fakih ibn-i Bişr el-Hazrecî (R.A.)
255.Seyyiduna Ferve bin Amr el-Hazrecî (R.A.)
256.Seyyiduna Katade bin Numan el-Hazrecî (R.A.)
257.Seyyidüna Kudame bin Maz'un el-Muhaciri (R.A.)
258.Seyyidüna Kutbe bin Amir el-Hazreci (R.A.)
259.Seyyidüna Kays ibn-i Mıhsan el-Hazrecî (R.A.)
260.Seyyidüna Kays ibn-i Mıhsan el-Hazrecî (R.A.)
261.Seyyidüna Kays ibn-i Muhalled el-Hazrecî (R.A.)
262.Seyyidüna Ka'b ibn-i Cemmez el-Hazreci (R.A.)
263.Seyyidüna Ka'b ibn-i Zeyd el-Hazrecî (R.A.)
264.Seyyidüna Malik ibn-i Ebi Havli el-Muhacirî (R.A.)
265.Seyyidüna Malik ibn-i Ebi Havli el-Muhaciri (R.A.)
266.Seyyidüna Malik ibn'ud Duhşum el-Hazrecî (R.A.)
267.Seyyidüna Malik ibn-i Rifaa el-Hazreci (R.A.)
268.Seyyidüna Malik ibn-i Rifaa el-Hazrecî (R.A.)
269.Seyyidüna Malik ibn-i Amr el-Muhaciri (R.A.)
270.Seyyidüna Malik ibn-i Kudame el-Evsı (R.A.)
271.Seyyidüna Malik ibn-i Mes'üd el-Hazrecî (R.A.)
272.Seyyiduna Malik ibn-i Nümeyle el-Evsi (R.A.)
273.Seyyidüna Malik Mübeşşir bin Abd'il-Munzir el-Evsî (R.A.) (ŞEHİD)
274-Seyyidüna Mücezzer ibn-i Ziyad el-Hazreci (R.A.)
275.Seyyidüna Muhriz ibn-i Amin el-Hazrecî (R.A.)
276.Seyyidüna Muhriz ibn-i Nasle el-Muhaciri (R.A.)
277.Seyyidüna Muhammed ibn-i Mesleme el-Evsî (R.A.)
278.Seyyidüna Midlac ibn-i Amir el-Muhaciri (R.A.)
279.Seyyidüna Mersed ibn-i Mersed el-Hazreci (R.A.)
280.Seyyiduna Mistah ibn-i Üsase el-Muhaciri (R.A.)
281.Seyyidüna Mes'üd ibn-i Evs el-Hazrecî (R.A.)
282.Seyyidüna Mes'üd ibn-i Halde el-Hazrecî (R.A.)
283.Seyyidüna Mes'üd ibn-i Rebia el-Muhacirî (R.A.)
284.Seyyidüna Mes'üd ibn-i Zeyd el-Hazrecî (R.A.)
285.Seyyidüna Mes'üd ibn-i Sa'd el-Hazrecî (R.A.)
286.Seyyidüna Mes'üd ibn-i Sa'd el-Evsi (R.A.)
287.Seyyidüna Mus'ab ibn-i Umeyr el-Muhacirî (R.A.)
288.Seyyidüna Muaz ibn-i Cebel el-Hazreci (R.A.)
289.Seyyidüna Muaz ibn-i Haris el-Hazreci (R.A.)
290.Seyyidüna Muaz ibn-üs Sımme el-Hazrecî (R.A.)
291.Seyyidüna Muaz ibn-i Amr el-Hazreci (R.A.)
292.Seyyidüna Muaz ibn-i Maıs el-Hazreci (R.A.)
293.Seyyidüna Ma'bed ibn-i Abbad el-Hazreci (R.A.)
294.Seyyidüna Ma'bed ibn-i Kays el-Hazreci (R.A.)
295.Seyyidüna Muattib ibn-i Ubeyd el-Evsi (R.A.)
296.Seyyidüna Muattib ibn-i Avf el-Muhaciri (R.A.)
297.Seyyidüna Muattib ibn-i Kuşeyr el-Evsî (R.A.)
298.Seyyidüna Ma'kıl ibn-i Munzir el-Hazreci (R.A.)
299.Seyyidüna Ma'mer ibn-i Haris el-Hazreci (R.A.)
300.Seyyidüna Ma'n ibn-i Adiyy el-Hazreci (R.A.)
301.Seyyidüna Ma'n ibn-i Yezîd el-Muhaciri (R.A.)
302-Seyyidüna Muavviz ibn-i Haris el-Hazreci (R.A.)
303.Seyyidüna Muavviz ibn-i Amr el-Hazreci (R.A.)
304.Seyyidüna Mikdad ibn'ül-Esved el-Muhaciri (R.A.)
305.Seyyidüna Muleyl ibn-i Vebre el -Hazreci (R.A.)
306.Seyyidüna Münzir ibn-i Amr el-Hazrecî (R.A.)
307.Seyyiduna Münzir ibn-i Kudame el-Evsî (R.A.)
308.Seyyidüna Münzir ibn-i Muhammed el-Evsi (R.A.)
309.Seyyidüna Mıhça' ibn'üs-Salih Mevla Ömer'ibn'ül-Hattab el Muhaciri (R.A.) (ŞEHİD)
310.Seyyidüna Nadr ibn-i Haris el-Evsi (R.A.)
311.Seyyidüna Nu'man ibn-i el-A'rac el-Hazrecî (R.A.)
312.Seyyidüna Nu'man ibn-i Ebi Hazme el-Evsî (R.A.)
313.Seyyidüna Nu'man ibn-i Sinan el-Hazrecî (R.A.)
314.Seyyidüna Nu'man ibn-i Abd-i Amr el-Hazrecî (R.A.)
315.Seyyidüna Nu'man ibn-i Amr el-Hazrecî (R.A)
316.Seyyidüna Nu'man ibn-i Malik el-Hazrecî (R.A.)
317.Seyyidüna Nevfel ibn-i Abdullah el-Hazrecî (R.A.)
318.Seyyidüna Vakıd ibn-i Abdullah el-Muhaciri (R.A.)
319.Seyyidüna Varaka bin İyas el-Hazrecî (R.A)
320.Seyyidüna Vedia bin Amr el-Hazrecî (R.A.)
321.Seyyiduna Vehb ibn-i Ebî Şerh el-Muhaciri (R.A.)
322.Seyyidüna Vehb ibn-i Sa'd el-Muhaciri (R.A.)
323.Seyyidüna Hanî'bin'Niyar el-Hazrecî (R.A.)
324.Seyyidüna Hübeyl ibn-i Vebre el-Hazrecî (R.A.)
325.Seyyidüna Hilal ibn-i Mualla el-Hazreci (R.A.)
326.Seyyidüna Yezid ibn-i el-Ahnes el-Muhaciri (R.A.)
327.Seyyidüna Yezîd ibn-i Rukayş el-Muhacirî (R.A.)
328.Seyyidüna Yezidi ibn-i Haram el-Hazrecî (R.A.)
329.Seyyidüna Yezîd ibn'ül-Haris el-Hazrecî (R.A.)
330.Seyyidüna Yezîd ibn'üs-Seken el-Evsî (R.A.)
331.Seyyidüna Yezid ibn'ül-Münzir el-Hazrecî (R.A.)

(RADIYALLAHU ANHUM ECMAİN)

(bk. Ashâb-ı Bedir, Derleyen: Halil el-Giridî, Yazan: Hafızu'l-Kur'ân İbrahim Edhemî, Buhara Yayınları, İstanbul)

Not: Ashab-ı Bedr'in bilinen meşhur adedi 313'tür. Ancak kayıtlarda, listelerde 333, 331, 319 gibi farklı rakamlar da verilmektedir.

2 Hz. Muaviye hakkında bilgi verir misiniz? Hz. Muaviye'ye Ehl-i sünnet âlimlerinin ve bilhassa İmam Azam Hazretlerinin bakışı nasıldır?

Hz. Muaviye (ra), Ebu Süfyan (ra) ve Hind (ra)’ın oğludur. Kendisi Mekke’nin Fethi’nden önce Müslüman olduğunu ve bunu ailesinden gizlediğini söylemiştir. Mekke’nin fethinden sonra Huneyn Gazvesi’ne katılmış ve ganimetten pay almıştır.

Hz. Ebu Bekir (ra) zamanında Suriye tarafına giden orduya kardeşi Yezid ile katılmıştır. Hz. Ömer (ra) zamanında ise Dimeşk Valisi olan kardeşi Yezid, valiliği kardeşine vefatı anında bıraktı ve Hz. Ömer (ra) bunu onayladı.

Hz. Osman (ra) zamanında ise tüm Suriyenin valisi oldu. Hz. Osman (ra)'ın vefatından sonra Hz. Ali (ra)’ye biat etmedi ve Hz. Osman (ra)’ın katillerinin kanını istedi. Topladığı taraftarlar ile Sıffin de Hz. Ali (ra) ile çarpıştı. Hz. Ali (ra) vefat edip, Hz. Hasan (ra) halife olduğunda ise, Hz. Muaviye (ra) ile çarpışmayı fitne çıkması endişesiyle bırakıp halifeliği Hz. Muaviye’ye bıraktı ve Hz. Muaviye Küfe’ye gelip halktan biat aldı.

Hz. Muaviye (ra) H. 60 yılında (diğer bir rivayette H. 50 yılında ) vefat etmiştir. Hz. Muaviye (ra) İslam’ın seçime dayalı hilafet sistemini saltanata çevirmekle tenkid edilmiştir. Ancak şu unutulmamalıdır ki, Hz. Muaviye (ra) de bir sahabedir ve Resulüllahın (asm) hiçbir ayrım yapmadan bütün ashabını (temize çıkarmış) hangisi olursa olsun dil uzatanı lanet etmiştir. Bütün Ehl-i sünnet uleması, bunu mühim bir esas olarak kabul etmiştir.

Ayrıca, o zamanda olan olaylarda kaderin payını da ihmal etmemek gerekir. Resulüllah (asm), sahih hadis kitaplarının ifadesi ile, Hz. Muaviye (ra) hakkında hayır dua etmiş ve Hz. Ömer (ra)’den bir rivayette Hz. Muaviye (ra) için “Allah’ım, onunla (insanlara) hidayetini ulaştır.” diye dua ettiğini bildirmektedir. (Tirmizi Menakıb hadis no:3842)

Hz. Muaviye (ra) devri, İslam fetihlerinin devam ettiği bir devirdir. Elhasıl; Hz. Muaviye (ra) da dahil olmak üzere hiçbir sahabe hakkında, yaptıklarından dolayı itham ve suizan edilemez. Bu, hem Hz. Peygamberin (asm) hadisleri ile ve hem de Ehl-i sünnet alimlerinin ittifakı ile caiz değildir ve yapanlara lanet edilmiştir. 

Hazret-i Muaviye İslam'ın yayılmasında çok kıymetli hizmetlerde bulundu. Sicistan, Sudan, Afganistan, Buhara, Hindistan’ın kuzey kısmı, Tunus kendi zamanında alındı. Kıbrıs Bizans'tan kurtarıldı. Kudüs geri alandı. Yine zamanında, İstanbul kuşatıldı; her sene yüklü vergi vermek şartıyla kuşatma kaldırıldı.

Peygamber Efendimiz (asm) kendisine ,

“Benden sonra ümmetimin yerine hakim olursun. O zaman iyilere iyilik et! Kötülük yapanları da af eyle!”

buyurmuştu. Resulullah (asm)'ın bu hayır duasının bereketiyle, İslamiyet Hz. Muaviye (ra) zamanıda bu kadar yayıldı.

Hz. Muâviye (ra), Peygamberimiz (asm)'den çok hadîs rivâyet etmiştir. Bu hadîs-i şerîflerden birkaçı şunlardır:

“Allah Teâlâ kime iyilik murâd ederse, onu din âlimi yapar ve dinine zarar verecek şeyleri ona bildirir. Ona doğruyu gösterir.”

“Amel bir kab gibidir, sonu iyi olursa evveli de iyi olur.”

“Ehl-i kitab, dinlerinde yetmiş iki fırkaya ayrıldılar. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya ayrılacak, hepsi cehennemde olacak, yalnız bir tânesi müstesnâ, o da Ehl-i sünnet ve'l cemâattır. Ümmetimden bir kavim ortaya çıkacak ki, bunlar, köpeğin sâhibi peşinden koştuğu (gibi) bir nefsin arzularına uyacaklardır.”

“Bütün günahları Allah’ın bağışlaması umulur, yalnız müşrik olarak ölenin ve kasden bir mü’mini öldürenin afvolması umulmaz.”

“Ben sâdece bir haznedârım. Her kime gönül hoşnutluğu ile bir şey versem, Allah onu ona hayırlı kılar. Yine her kimse bir şeyi, isteği ve aç gözlülüğü sonucu verirsem, onun durumu yiyip yiyip doymayana benzer.”

“Yâ Rabbi, onu doğru yolda bulundur!”

Cenâb-ı Hak, eshâb-ı kiramın hepsinden razı olduğunu bildiriyor. Eshâb-ı kiram aralarındaki bazı meselelere rağmen birbirlerini çok severlerdi. İstisnasız eshabın hepsini sevmek Ehl-i sünnetin şartıdır. Hz. Muaviye (ra) de eshâb-ı kirâmdan hatta büyüklerindendir. Ayrıca Resulullah Efendimizin (asm) kayınbiraderidir. Bunun için O’nun da son sözlerine yer vermeden geçemedik.

Peygamberimizin (asm),

“Yâ Rabbi, onu doğru yolda bulundur ve başkalarını da doğru yola götürücü kıl.” ve

“Yâ Rabbi! Muâviye’ye yazı ve kitab öğret, onu azabından koru.”

“Yâ Rabbi! Onu memleketlere hakim kıl.” duâlarıyla şereflenmiştir.

Hz. Muaviye (ra) vahy katibidir. Vahy katibliğine alınması, Cebrâil aleyhisselâmın bildirmesi ile olmuştur. Hz. Cebrâil’in getirdiği Kur’ân-ı kerîmi ve Peygamberimiz (asm)’in mektublarını yazardı.

Hz. Muâviye (ra) Huneyn gazâsında Resûlullah’ın önünde babası ile birlikte kahramanca çarpıştı. Tebük gazvesine katıldı. Vedâ Haccında bulundu.

Hz. Muâviye (ra) ömrünün son günlerinde okuduğu bir hutbede şunları söyledi:

“Ey insanlar! Üzerinizde çok kaldım. Sizi usandırdım. Artık ayrılmak istiyorum. Siz de benden ayrılmak ister oldunuz. Fakat size benden daha iyisi gelmez. Nitekim benden evvel gelenler, benden daha iyi idiler. Kim Allah Teâlâ'ya kavuşmak isterse, Allah Teâlâ da ona kavuşmak ister.

Yâ Rab! Sana kavuşmak istiyorum, sana kavuşmamı nasib eyle! Beni mübârek ve mes’ud eyle!”

(bk. Prof. Dr. Canan İbrahim, Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi,  I / 518-530; XIII / 30-33)

3 Hz. Ali'nin hanımları ve çocukları hakkında bilgi verir misiniz? Hz. Ali (ra)'nin üç oğlu mu vardı; Hasan, Hüseyin ve Muhsin? Peki Muhsin neden tarihte hiç önümüze çıkmıyor?

Hz. Ali (ra)'nin oğlu Muhsin (veya Muhassin) çok küçük yaşta vefat etmiştir. Ayrıca Hz. Ali (ra)'nin Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'den başka bir çok çocuğu vardır.

Hz. Ali, Haşîmoğullarındandır. Hz. Peygamber (sav)'in amcası Ebû Tâlib'in oğludur. Onun hanımları ve bunlardan olan çocuklarını şöyle tespit etmek mümkündür:

1) Hz. Fâtıma: Hz. Peygamber (s.a.v.)'in en küçü kızıdır. Hz. Ali'nin de ilk hanımıdır. Hz. Fâtıma vefat edinceye kadar, Hz. Ali bir başkasıyla evlenmemiştir.1 Hz. Fâtıma'dan olan çocukları Hasan Hüseyin ve Muhsin, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm'dür.

Hz. Ömer (ra) halifeyken, Hz. Peygamber (sav)'in vefatından önce dünyaya gelen Ümmü Gülsüm’le evlenmek istemiş ve evlenmiştir. Onun Ümmü Gülsüm'le evlenmek istemesi, "bütün neseblerin ve sebeplerin kesildiği Kıyamet'te, ancak Hz. Peygamber'in nesebi ve sebebinin kesilme­diğini" bilmesindendir. Zeyneb de (Zeynebu'l-Kübrâ) Abdullah b. Cafer'le evlenmiştir.

2) Âmir b. Kilâb Kabilesinden Ümmü'l-Benin bint-i Hizam: Hz. Ali (ra)'nin, bu hanımından Abbas, Cafer, Abuddullah ve Osman adlarında dört çocuğu olmuş­tur.

3) Onun hanımlarından biri de, Temim Kabilesin­den Leyla bint-i Mes'ud'dur. Bunun iki çocuğu olmuş­tur: Abdullah ve Ebû Bekir.

4) Has'amî Kabilesinden Esma bint-i Umeys: Bu hanımından, Yahya ve Muhammedul-Asgar (Küçük Muhammed) dünyaya gelmiştir.

5) Cu'şem b. Bekir Kabilesinden Sahba bint-i Rabia adlı kadın da, onun eşlerindendir. Bu, Tağlibli bir câriye/köle kadındı. Hz. Ali (ra)'nin bu cariyeden Ömer ve Rukiyye adlı iki çocuğu olmuştur (Bir cariyenin sahibi, nikâha gerek kalmadan, câriyesiyle evlilik ilişkisine gi­rebilir. Buna istifraş veya odalık alma denir. Milk-i yemin [sahip olmak] milk-i nikâhtan daha kuvvetli olduğu için, cariyesini sahibi istifraş edebilir, yani yatağına alabilir. Câriye, böyle bir birliktelikten çocuk doğurursa "Ümmü Veled=Çocuk Anası" adını alır. Satılamaz. Çocuk hür statüde olur. Ümmü veled de ya sahibinin âzadlamasıyla yahut onun ölümüyle otomatikman hürriyetine kavuşur. Ayrıca, İslâm'a göre, bir başkasının câriyesiyle, sahibinin izniyle evlenilebilir.2 Hz. Ali'nin, cariyesi ve ondan olan çocukları ko­nusu kafamızı karıştırmamalıdır).

6) Hz. Peygamber (savc)'in damadı Ebû'l-As b. Rebi'nin kızı Ümâme de, Hz. Ali'nin hanımlarından birisidir. Muhammedu'l-Evsat da (Ortanca Muhammed) bu hanım­dan olmuştur.

7) Havle bint-i Cafer el-Hanefiyye. "İbn-i Hanefiyye" diye bilinen Muhammed, bu hanımından olmuştur.

8) Urve b. Mes'ud es-Sekafi'nin kızı Ümmü Said. Hz. Ali'nin bu hanımından Ümmü Hüseyin ve Büyük Remle adlı kızları olmuştur.

Bunlardan başka, Hz. Ali (ra)'nin edindiği cariyelerden olma kızları ve çocukları vardı. Hz. Ali on dört erkek çocuk, on sekiz kız çocuk sahibiydi. Fakat nesli, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin, Muhammed (İbn-i Hanefiyye), Abbas ve Ömer adındaki oğullarından türemiştir. Oğullarından çoğu Hicretin 60. Yılında Kerbela’da şehit edilmiştir.

Dipnotlar:

1. Ehl-i Beyt, Hz. Fâtımay'a ilgili hadislere bk. "Hz. Fâtıma benden bir et parçasıdır. Onu üzen şey beni de üzer." Çocukları için bk. Târîhû'l-Hamîs. II/283.
2. Geniş bilgi için bk. Osmanlı'da Kölelik Cariyelik ve Harem, s. 208 vd. Çok evlilik yerine cariyelerin istifraş edilebilmesi. A.g.e., s. 212 vd.; Ubancı, M. A. Osmanlı'da Modernleşme Sancısı, tere. Cemal Aydın, istanbul 1988 s. 359-365; köleler konusuna bk. İslâm Tarihi, Hitti, II/369-371 (Köleler Taba­kası); Ahkâm-ı Kur'âniye, s.133, 136; câriye nikahlamak hakkında ahkâm-ı Kur'âniye konusu.

( Doç. Dr. Murat Sarıcık, Hz. Ali, Dört Halife Dönemi)

4 Hz. Ömer'in, Hz. Ali'nin kızı Ümmü Gülsüm ile evlenmesi konusunda anlatılanlar doğru mudur?

Hz. Ömer'in, Ehl-i Beyt'le Akrabalık Arzusu ve Hz. Ali'in Kızı Ümmü Gülsüm'le Evliliği:

Hz. Ömer (ra)'in hayatındaki bu olay, onun Ehl-i Beyt sevgisini gösterir. Hz. Ömer (r.a.) halifeyken, bir gün, Hz. Ali (ra)'den, kızı Ümmü Gülsüm'ü istedi. Hz. Ali, "o küçüktür" dedi.

Bunun üzerine Ömer (r.a.), "Hayır. Vallahi, bu bir şey değil; fakat sen beni engellemek istiyorsun." diye konuştu ve "Eğer gerçekten dediğin gibi (çocuk/sabî) ise onu bana gönder." diye ekledi.1

Aslında, Resûlullah (asm)'ın vefatından önce dünyaya gelen Ümmü Gülsüm, gerçekten küçüktü.2 Hattâ, bir rivayette, kendisinden, "O, o zaman bir kız çocuğu idi." diye söz edilir. Hattâ, Mescid-i Nebevî'de sonucu bekleyen Hz. Ömer (ra)'e yanındakiler, "Ey Mü'minlerin Emîri! Ondan ne istiyorsun? O küçük bir kız çocuğudur." demişlerdi.

Ümmü Gülsüm'ün küçüklüğü bir yana, Hz. Ali (ra) onu, Mu'te'de şehid olan kardeşi Câfer-i Tayyar (ra)'in öksüz oğluna vermek istiyordu.

Hz. Ali (ra), evine geldi. Ümmü Gülsüm'ün eline bir hülle (elbise) verip, "Bunu Emîru'l-Mü'minîn'e götür, ona şöyle de: 'Babam sana, bu elbiseyi nasıl buluyorsun, diyor.' de." diye onu gönderdi. Çocuk yaşta olan Ümmü Gülsüm, hiçbir şeyin farkında değildi. Elbiseyi Hz. Ömer (ra)'e getirerek babasının dediklerini tekrarladı. "Bunun üzerine onun izarından (ön kolundan) tutunca, Ümmü Gülsüm kolunu çekti."3

Ümmü Gülsüm, Ömer (ra)'e kızmıştı. Hz. Ömer ise, "iffetli ve şerefli birisi" dedikten sonra, "Git, ona (babana) şöyle de: O ne güzel ve ne cemâllidir. Vallahi o, senin dediğin gibi değildir."

Bunun üzerine Hz. Ali (ra), onu Ömer'e (r.a.) nikahladı. Konu hakkında birbirine benzer farklı rivayetler de vardır. Zehebî'ye göre, Hz. Ömer, Ümmü Gülsüm'le H. 17. Yıl'da evlenmiştir.4

Aslında Hz. Ömer (ra)'in, Hz. Ali (ra)'in kızıyla evlenmesinde gayesi başkaydı. O, Ümmü Gülsüm'ü isterken, bir rivayete göre, "Ey Ebû'l-Hasan! Onu benimle evlendir. Çünkü mutlaka ben, ondan hiç kimsenin beklemediği bir keramet (değer) ve şeref gözlüyorum." demişti.

Ümmü Gülsüm'le alacağı değeri/kerameti de Hz. Ali'ye, "O küçük olursa olsun." deyip şöyle açıklamıştı:

"Ben Resûlullah (asm)'tan şöyle derken duydum:

'Bütün sebepler/bağlar, beş nesebler (soylar) ve sıhriyetler kesilmişlerdir. Ancak benim sebebim, nesebim ve sihrim hâriç.'"6 diye açıklamıştı.

Bir başka rivayette de şu ilâve vardır: "Ben de, benimle Resûlullah (asm) arasında bir 'sebep ve sıhr (kız alma) yoluyla akrabalık' oluşmasını istedim."7

a) Hz. Ömer (ra), neseben Ehl-i Bey t'ten değildir; hiç olmazsa sebeben/kız alma yoluyla, Kıyamet Gününde Ehl-i Beyt'le ve Hz. Peygamber (asm) ile bir bağı olsun istemektedir.

b) O, Resûlullah (asm) soyuyla ilişkiye ve yakınlığa azamî derecede isteklidir. Onun Ummü Gülsüm'le evlenmesi başka bir sebepten değildir; küçüklüğü ve onunla evlilik ilişkisi geri plândadır. Hattâ, Hz. Ali (ra)'ye, "Gerçekten ben, yanımda Resûlullah (asm)'tan bir uzuv (organ) olmasını istiyorum."8 diyerek onu istemiş;9 Hz. Ali, "Bende ancak (Fâtıma'dan olma) Ümmü Gülsüm var; o da küçük hâldedir." deyince, Hz. Ömer, yaşarsa büyür, demiştir.9

O, Kıyamet Günü için yanında bir sebep ve Resûlullah (asm) soyundan bir et parçası olsun istemektedir. Sebep: Hurma gibi ağaçlara çıkmak için elde bulunan "habl"dir, (iptir). Kendisi vesilesiyle bir şeye ulaşılan her vesileye sebep denir.10 Marifete vesile olan her şey de sebeptir. Ümmü Gülsüm de, Fâtıma'nın kızı ve bir "seyyide" olmakla Kıyamet'te Resûlullah (asm)'a ulaştıran, onunla ilişkiye sebep olan bir vesile olacaktır. "Zerî'a" da sebep mânâsına gelir. Nitekim, İmam Şafî de, Ehl-i Beyt sevgisini dile getiren bir şiirinde,

"Âl-i Nebî benim sebebim/ipimdir. Hem onlar beni ona/Resûlullah'a bağlayan bir vesilemdir."11

diyerek, aynı konuya parmak basmıştır. Hz. Ömer (ra)'in bu evlilik olayı da, Hz. Peygamber (asm)'e ve Ehl-i Beyt'e sevgi ve saygısına büyük bir delildir.

Ümmü Gülsüm'le nikahlandıktan sonra, Ömer (r.a.) Mescid-i Nebevî'de Muhacirin ve Ensâr ile otururken, "Beni tebrik etmiyor musunuz?" demişti. Oradakiler, "Seni neden dolayı tebrik edelim ey Mü'minlerin Emîri?" diye sordular. O da "Ali'nin kızı Ümmü Gülsüm'le..." diye cevap verdi.

Hz. Ömer (ra), sonra da Kıyamet Günü bütün sebeplerin ve neseblerin kesilmesiyle ilgili hadis-i şerifi zikrederek, "Ben de Resûlullah'la aramda bir sebep/sıhrîyet ve neseb olmasını çok sevdim ve istedim, sevginin gereği olarak çok arzuladım."12 dedi. Bunun üzerine oradakiler kendisini tebrik ettiler.

Gerçekten, Ehl-i Beyt'le olan akrabalık ilişkisi onu çok sevindirmişti.

İslâm kültüründe, seyyide ve şerifelerle evliliğe, özellikle bu olay sebebiyle çok rağbet gösterilmiştir.13

Ümmü Gülsüm'den, Hz. Ömer (ra)'in Rukiyye adlı bir kızı ve Zeyd adlı bir oğlu oldu. Çocuklar çok yaşamadı. Hz. Ömer'in vefatından sonra (H. 23. Yıl/M. 644) Ümmü Gülsüm'ü, amcasının oğlu Avn b. Cafer aldı. Çocuk bırakmadan ikinci kocası ölünce, yine amcasının oğullarından Muhammed b. Cafer'e vardı. Ondan bir kızı oldu. Onun ölümüyle de, Abdullah b. Cafer'le evlendi. Bununla nikâhlı iken ve son kocasından çocuğu olmadığı hâlde vefat etmişti.14

Dipnotlar:

1. Tarihül Hamis, II, 284; Zehairul Ukba, s. 168
2. Zehairül-Ukba, s. 169; el-Hulafaur-Raşidun, s.68. Bu evlilik H. 17. Yıl'da olmuştur.
3. Fe aheze Umeru biziraiha fec-tezebetha minhu; Zehairul Ukba, s. 168; Tarihul Hamis, II, 284.
4. Konuyu bütün rivayetlerle ele almak ve tartışmak sözü uzatacağı için diğer rivayetleri almıyoruz. Geniş bilgi için bkz. Tarihül Hamis, II, 284; Zehairul Ukba, s. 148-170; el-Hulafaur-Raşidin, s. 68
5. Zehairul Ukba, s. 168; Tarihul Hamis, II, 284.
6. Zehairul Ukba, s. 168; Tarihul Hamis, II, 285.
7. Zehairul Ukba, s. 169
8. Resulullah, Fatıma benden bir et parçasıdır, buyurmuştur. Ümmü gülsüm de ondan olduğu için Resulullahtan bir parça olarak kabul ediliyor.
9. Zehairul Ukba, s. 169; Tarihul Hamis, s. 284 vd.
10. el- Mufredat, s. 220; Sebep kelimesine bakınız.
11. el- Mufredat, s. 220; Sebep kelimesine bakınız.
12. Zehairul Ukba, s. 168.
13. Tuğrul Beyin de benzer bir evliliği vardır.
14. Zehairul Ukba, s. 170; el- Hulafaur-Raşidun, s. 103; Mürucuz-zeheb, II, 353.

5 Cennetle müjdelenen sahabeler kimlerdir?

Resulullah'ın sahîh hadisleriyle sabit olan ashabın cennetlik oluşları, İslâm'ın genel prensipleri dahilinde gayet tabi bir olaydır. "Aşere-i Mübeşşere" tabirinin yanısıra "el-mubeşşirun bi'l-cenneh" tabiri de bu sahabeler hakkında kullanılmıştır. Bu meşhur on sahabi şunlardır:

Hz. Ebû Bekr (ö. 634), Hz. Ömer (ö. 643), Hz. Osman (ö. 655). Hz. Ali (ö. 660),

Hz. Abdurrahman b. Avf (ö. 652), Hz. Ebû Ubeyde b. el-Cerrâh (ö. 639), Hz. Talha b. Ubeydullah (ö. 656),

Hz. Zubeyr b. Avvam (ö. 656), Hz. Sa'd b. Ebi Vakkâs (ö. 674), Hz. Said b. Zeyd (ö. 671).

Bu büyük sahabilerin kendilerine has özellikleri vardır. Meselâ: Mekke'de ilk müslüman olan bu şahsiyetler Hz. Peygamber'e ve İslâm davasına büyük katkıları olan kişilerdir. Bu büyük sahabilerin hepsi İslâm devletinin müşriklere karşı giriştiği ilk büyük cihat hareketi olan Bedir gazvesinde bulundukları gibi, Hz. Peygamber'e, O'nu ve İslâm'ı sonuna kadar koruyacaklarına dair Hudeybiye gününde ağaç altında Bey'at etmişlerdir. İslâm akidesi için Allah yolunda en yakın akrabalarına karşı çarpışmaktan geri durmamışlardır. Hadis âlimlerinden bazıları eserlerine bu on sahabinin rivayet ettikleri hadîslerle başlamışlardır. Ayrıca sırf Aşere-i Mübeşşere'nin hayatlarını konu alan müstakil eserler kaleme alınmıştır. Bunların faziletleri ve Resulullah tarafından Cennet'le müjdelendikleri sahih hadis kaynak ve mecmualarında sabittir. (Tirmizî, Menâkıb, 25; Ahmed b. Hanbel, I, 193)

Türkiye'deki Müslüman halk arasında yaygın bir kanaat var: "Hayatları esnasında Efendimiz (s.a.s) tarafından cennetle müjdelenen sadece on kişi vardır." Bu yaygın inanışın sebebini herhalde aşere-i mübeşşere, yani cennetle müjdelenen on kişinin çok meşhur olmasında aramak gerekmektedir. Yalnız kaynak kitaplarımıza müracaat ettiğimizde gördüğümüz bir husus var ki, o da aşere-i mübeşşere haricinde gerek hayatları esnasında, gerekse vefat ettikten sonra veya farklı bir anlatım tarzı içinde, gerek ferdî, gerekse cemaat ve grup hâlinde âyet-i kerimeler ve Efendimiz (s.a.s)'in beyanları ile cennetle müjdelenenlerin oluşudur. İşte bu kısa çalışmada okuyuculara bir fikir verebilmek ve daha çaplı araştırmalara zemin hazırlayabilmek için aşağıda sunacağımız tertip içinde cennetle müjdele-nenleri belirtmeye çalışacağız.

1) Hz. Peygamber (s.a.s)'in zevceleri arasından,
2) Hz. Peygamber (s.a.s)'in çocukları ve torunlarından,
3) Aşere-i mübeşşere haricindeki sahabe-i kiramdan,
4) Ashab içinde vefatlarından sonra,
5) Ashab-ı Bedr, Bey'at-i Ridvan'a katılanlar,
6) Şehitler,
7) Akıl baliğ olmadan ölenler,
8) Rüyada cennetle müjdelenler.

1) Hz. Peyamber (s.a.s)'in Zevceleri Arasından

- Hz. Hatice (r.anha): Ebu Hureyre (r.a) dedi ki, "Cibril Hz. Muhammed (s.a.s)'e geldi ve dedi ki:

"Ya Rasulallah, Hatice beraberindeki yiyecek ve içeceklerle senin yanına geliyor. O geldiğinde Rabbinden ve benden ona selam söyle; lü'lü ve mercanlar içinde gürültü ve meşakkatin bulunmadığı cennet ile onu müjdele" buyurdu.(1)

- Hz. Âişe (r.anha): "Cibril (a.s) kendi suretinde, yeşil ipekten hırka içinde Resulullah'a geldi ve dedi ki: Bu (Hz. Aişe) dünyada da ahirette de senin zevcendir."(2)

- Hz. Hafsa (r.anha): Efendimiz (s.a.s) bir sebebe binaen Hz. Hafsa validemizi boşamıştı. Sonra kendisi şöyle anlatıyor: "Cibril bana geldi Hafsa'ya geri dön, yani onu nikahına tekrar al. Zira o savvame, kavvame yani çok oruç tutan ve çok namaz kılan bir kadındır ve o cennette senin zevcendir." dedi.(3)

- Zeyneb b. Cahş (r.anha): Hz. Âişe (r.anha) anlatıyor: Efendimiz buyurdular ki: "Bana sizin aranızdan en çabuk iltihak edecek olan eli en uzun olanınızdır." Bizim aramızda eli en uzun olan yani en çok sadaka veren Zeyneb idi. Zira o, kendi eliyle iş yapar (el işleri) -para kazanır- ve onu tasadduk ederdi.(4)

Görüldüğü gibi Efendimiz (s.a.s)'in beyanıyla, ismi geçen analarımız direkt veya dolaylı olarak cennetle müjdelenmişlerdir.

2) Hz. Peygamber (s.a.s)'in Çocukları veTorunları

- Hz. Fatıma (r.anha): İbn-i Abbas rivayet ediyor: Bir gün Allah Rasulü (s.a.s) yere dört çizgi çizdi. Sonra "Bunlar nedir biliyor musunuz?" dedi. Biz de Allah ve Rasulü daha iyi bilir dedik. Buyurdular ki:

"Cennet kadınlarının en faziletlisi Hatice b. Huveylid, Fatıma b. Muhammed, Asiye b. Müzehim (ki Firavun'un karısı idi) ve Meryem b. İmrândır.”(5)

- Hz. Hasan ve Hüseyin (r.anhüma): Ebu Saîd el-Hudrî anlatıyor. Efendimiz buyurdular ki; "Hasan ve Hüseyin cennet ehli gençlerin efendileridir."(6)

- Hz. İbrahim: Efendimiz (s.a.s)'in Hz. Mariye'den olma çocuğunun adı. Süt emme çağında iken vefat etmişti. Enes b. Mâlik anlatıyor: Allah Rasulü buyurdular ki; "İbrahim benim oğlumdur. Emzikte iken vefat etti. Onun cennette iki tane süt annesi vardır ki onun süt emmesini ikmal ediyorlar."(7)

3) Aşere-i Mübeşşere Haricindeki Sahabe-i Kiramdan

Bizim isimlerini bildiğimiz ve bilmediklerimizle beraber otuz yedi tane cennetle müjdelenen sahabî var. Bir fikir verme amacıyla bunlardan bazılarını zikredelim:

- Ebu Zerr el-Gifârî (r.a): Ebu Zerr ile Allah Rasulü arasında şöyle bir konuşma geçiyor:

"Ya Rasulallah. Bir adam bir kavmi seviyor, ama onlar gibi amel yapmaya gücü yetmiyor?"

"Sen ya Ebu Zerr, sevdiklerinle berabersin."

"Ben Allah ve Rasulünü seviyorum."

"Şüphesiz ki sen sevdiklerinle berabersin."

Ebu Zerr bu cevaptan sonra, aynı cümleyi birkaç defa tekrar etti, her seferinde aynı cevabı aldı." (8)

- Arabi (r.a): Ebu Hureyre (r.a) anlatıyor: "Bir Arabî Efendimiz' e geldi. 'Ya Rasulallah, bana öyle bir amel göster ki, ben onu işlediğimde cennete gireyim.' dedi. Allah Rasulü, 'Allah'a ibadet eder ve O'na hiçbir şeyi şerik koşmaz, namaz kılar, farz zekâtı verir, Ramazan orucu tutarsan cennete girersin.' dedi. Arabi, 'Nefsim elinde olana yemin olsun ki buna hiçbir şey ziyade etmeyeceğim.' dedi, döndü gitti. Efendimiz, 'Cennet ehlinden bir adama bakmak kimin hoşuna giderse, şu adama baksın.' buyurdu.(9)

- Arabi (r.a): Bir arabi Müslüman olmuş, Hayber veya Huneyn gazvesine katılmıştı. Efendimiz ona da ganimetten hissesini ayırdı. Bu hisse kendisine ulaşınca, onlan eline aldı ve huzur-u Nebeviye geldi:

"Ya Muhammedi Ben bunlara nail olmak için sana biat etmedim. Fakat ben -boğazını göstererek- ha şuradan bir ok yiyerek ölüp cennete girmek için biat ettim." dedi. Efendimiz, "Eğer sen Allah'a karşı -bu isteğinde- sadık isen, Allah seni sadık çıkarır yani arzunu verir." buyurdu. Sonra bir savaşta düşmanlarla savaştı ve boğazından ok yiyerek şehit olmuş olduğu hâlde Efendimiz'e getirildi. "Bu, O mu? " dedi. "Evet, O" dedi sahabe-i kiram. Sonra Allah Rasulü onu kefenledi, cenaze namazını kıldırdı ve şöyle dedi: "Allahım bu senin kulundur. Senin yolunda muhacir olarak yola çıktı ve şehit olarak öldürüldü ve buna ben şahidim.”(10)

- Harise b. Nu'man (r.anha): Hz. Aişe (r.a) validemiz anlatıyor: "Allah Rasulü (sav) buyurdu ki; cennete girdim, (bir başka rivayette rüyamda cenneti gördüm;) bir okuyucunun (Kur'ân okuyordu) sesini duydum. Kim bu dedim. Bu Harise b. Nu'man dediler." Sonra Rasulullah (s.a.s) bana iki defa dedi ki, "Bu iyiliğinin karşılığı, mükâfatıdır." Zira Harise b. Nu'man insanların içinde annesine karşı en çok iyilik eden idi."(11)

- Bir adam (r.a): Ebu Mes'ud el-Ensarî anlatıyor. Bir adam gemi ağzına vurulmuş bir deve ile geldi ve "Ya Rasulallah, şu deveyi Allah yolunda infak ediyorum." dedi. Rasulallah ise "Bunun karşılığında sana cennette yedi yüz tane gemi ağzına vurulmuş deve vardır." karşılığını verdi.(12)

- Bir adam (r.a): Hz. Enes anlatıyor. Siyahî bir adam Allah Rasulüne gelerek, "Ya Rasulallah. Ben malı olmayan, çirkin kokulu, çirkin yüzlü siyah bir adamım. Eğer şu düşmanlarla öldürülünceye dek savaşırsam benim yerim neresi?" diye sordu. Allah Rasulü (s.a.s) "Cennet!.." buyurdu. O adam, öldürülünceye kadar savaştı. Sonra Nebi (s.a.s) onun başına geldi ve "Allah yüzünü beyaz, kokunu güzel, malını da çok yapsın." diye dua etti.(13)

- Sa'd b. Muaz (r.a): Hz. Câbir anlatıyor. Allah Rasulü (s.a.s) buyurdu ki: "Sa'd b. Muaz'in ölümünden dolayı arş-ı rahman ihtizaza geldi."(14)

Bera b. Azib anlatıyor: "Rasulullaha ipek bir elbise hediye edildi. Yumuşaklığından dolayı bu halkın çok hoşuna gitti. Allah Rasulü (s.a.s), "Bunun yumuşaklığına hayret mi ediyorsunuz. Sa'd b. Muaz'in cennette bir mendili bundan daha hayırlıdır." buyurdu.(15)

- Sa'd b. Mâlik el-Ensâri (r.a): Hz. Enes anlatıyor: "Birgün Allah Rasulü ile beraber oturuyorduk. 'Şimdi cennet ehlinden bir adam gelecek.' dedi. Biraz sonra ayakkabılarını sol eline almış, sakalından abdest suyu damlayan bir adam çıkageldi. Ve bu vak'a ayrı ayrı günlerde tam üç defa tekrar etti. Üçüncü seferinde Abdulah b. Amr b. As bu adamı takip etti ve "Ben babamla tartıştım. Üç gün eve girmemeye yemin ettim. Senin yanında üç gün kalabilir miyim.", dedi. Adam da kabul etti. Fakat bu üç gün zarfında farz ameller dışında başka bir amel yaptığını görmedi ve hattâ bunu azımsadı. Nihayet Abdullah b. Amr, Sa'd b. Mâlik'e, Efendimiz'in kendisi hakkında verdiği müjdeyi anlattı. Bununla beraber farz ameller dışında fevkalade birşey göremediğini, cennetle müjdelenmesinin sebebinin ne olabileceğini sordu. Sa'd, "Gördüğün gibi, benim amelim bu. Yalnız ben Müslümanlardan hiç kimseyi aldatmam ve Allah'ın ona verdiği bir şeyden dolayı da kıskanmam" deyince, "Abdullah işte budur seni cennete ulaştıran. Biz buna güç yetiremiyoruz." diyerek Sa'd b. Mâlik'in yanından ayrıldı.(16)

- Abdullah b. Selâm (r.a): Yahudi ulemasından, Efendimiz'in Medine'ye teşriflerinde ilk Müslüman olanlardan. Sa'd b. Ebu Vakkas diyor ki: "Ben Allah Rasulü'nden şu anda insanlar arasında dolaşan, hayatta hiçbir kimse için bu cennetliktir" sözünü duymadım, ancak Abdullah b. Selam hariç."(17)

- Abdullah b. Mes'ud (r.a): Bir gün Efendimiz ona "İste, istediğin verilecek; dile, dileğin yerine getirilecek" dedi. O da, "Allah'ım irtidadı olmayan iman, bitme, tükenme bilmeyen nimet ve Nebi Muhammed (sav)'le ebedî cennetin en a'la mertebesinde arkadaşlık isterim." diye dua etti.(18)

- Umeyr b. Humam (r.a): Hz. Enes anlatıyor. Allah Rasulü, Bedir günü, "Eni semavat ve arz kadar olan cennet için döğüşün" buyurdu. Umeyr b. Humam "Ya Rasulallah, eni samavat ve arz genişliğinde mi?" diye taaccüp içinde sorunca, Rasulallah "evet" cevabını verdi. "Umeyr bak, bak" (rıza ve taaccüp ifadesi) dedi. Rasulullah "Niye öyle dedin?" diye sorunca, "Ya Rasulullah, o cennet ehlinden biri olma ümidiyle" deyince, Allah Resulü, "Sen cennet ehlindensin" müjdesini ona verdi. Bunun üzerine Umeyr, yanında taşıyıp yediği hurmaları üzerinden çıkardı, "Eğer şu hurmaları yiyecek kadar yaşarsam vallahi bu çok uzun bir hayat olur" diyerek onları yere attı, düşmanlarla savaşmaya daldı ve nihayet şehit oldu.(19)

- Yâsir'ul Ansî: Ammar b. Yâsir'in babası Mekkelilerin işkenceleri neticesi şehit olmuştu. Hz. Osman anlatıyor: Allah Rasulü Ammar'a onun baba ve anasına hitaben: "Ey Yasir Ailesi! Sabredin, sizin mekânınız cennettir." va'dini verdi.(20)

- Siyahi bir kadın: İbn-i Abbas anlatıyor: Siyahî bir kadın Allah Rasulüne gelerek, "Ben saralıyım, nöbetim geldiğinde açılıp-saçılıyorum Allah'a benim için dua etsen." dedi. Hz. Peygamber (s.a.s)'de, "İstersen sabret, cennete gir; istersen dua edeyim Allah afiyet versin." diye tercihi kadına bıraktı. O, "Cennete girmek için sabredeceğim, fakat nöbetim geldiğinde açılmamam için dua et." dedi. Allah Resulü de ona dua etti.(21)

Yukarıdaki hadîslerde görüldüğü gibi, Efendimiz (s.a.s)'in çeşitli vesilerle, aşere-i mübeşşere haricinde cennetle müjdelediği nice insanlar vardır.

4) Ashab İçinde Vefatlarından Sonra

- Zeyd b. Harise (r.a): Efendimiz (s.a.s)'in, azatlı kölesi, Mu'te Savaşı'nda şehit olmuştu. Hz. Bureyde anlatıyor: Efendimiz buyurdular ki: "Cennete girdim, beni genç bir câriye karşıladı 'Sen kimsin?' dedim ona. 'Ben Zeyd b. Harise'ninim', dedi."(22)

- Ebu Seleme (r.a): İlk Müslüman olanlardan, Efendimiz'in süt kardeşi ve teyze oğlu, Habeşistan ve Medine'ye hicret etti. Bedir Savaşı sonrası vefat etti. Ebu Seleme'nin karısı Ümmü Seleme validemiz anlatıyor:

"Ebu Seleme vefat ettiğinde, Allah Resulü (s.a.s) geldi, onun gözlerini indirdi ve "Ruh kabz edilince göz onu takip eder." buyurdu. Ehli onun vefatına ağlıyorlardı. Dedi ki Efendimiz (s.a.s): "Nefislerinize ancak hayır ile dua edin, zira melekler sizin duanıza âmin diyorlar" ve arkasından

"Allahım Ebu Seleme'yi mağfiret eyle. Derecesini hidayete erenlerin içinde yükselt. Bizi ve onu bağışla Ya Rabbelalemin. O'nun kabrini genişlet ve onu kabir içinde tenvir et" diye dua etti.(23)

Herhalde Efendimiz (s.a.s)'in böyle dua ettiği bir zatın yeri cennet olacaktır. Kaldı ki sahabe-i kiram içinde, Resul-i Ekrem (s.a.s) Ebu Musa el-Eş'ariye Bi'r-i Maune ve Reci gazvesinde şehit olanlara, Hz. Cüleybib'e, Abdullah b. Haram'a bu ve benzeri şekilde dua etmiştir. Dolayısıyla bunlar da ehl-i cennet içinde rahatlıkla mütalâa edilebilirler.

- Useyrım (r.a): Asıl adı Amr b. Sabit. Bir vakit dahi olsa, namaz kılmadan cennete giden sahabi. Ebu Hureyre'nin anlattığına göre Uhud Savaşı'na kadar Müslüman olmayan Useyrım, o gün Müslüman oluyor ve şehit oluncaya kadar savaşıyor. Allah Rasulüne bu anlatılınca, "Muhakkak ki o, ehl-i cennettir" buyuruyor.(24)

- Harise b. Umeyr (r.a): Çocuk iken Bedir Savaşı'na katılıp, şehit olanlardan Harise'nin annesi. Allah Rasulü'ne gelerek, "Ya Rasulallah, Harise'nin benim yanımdaki kıymetini biliyorsun. Eğer o cennette ise sabreder, ecrini Allah'tan beklerim. Eğer değilse, ne yapayım, ne yapmamı tavsiye edersin." dedi. Allah Rasulü ise,

"Allah iyiliğini versin. Bir tane mi cennet var. Birçok cennet vardır ve Harise Firdevs cennetindedir." karşılığını verdi.(25)

- Mâiz b. Mâlik (r.a): Zina suçundan dolayı recm cezası ile öldürülen sahabi. Hz. Cabir anlatıyor: Maiz recm ile öldürüldükten sonra Allah Rasulü onun hakkında "Onu cennet nehirlerinin içinde yüzerken gördüm."(26) buyuruyor.

5) Ashab-ı Bedr ve Bey'at-ı Ridvan'a katılanlar

Bedir Savaşı'na katılan sahabe ve onların faziletleri hakkında Efendimiz (s.a.s)'in ağzından şeref-südur bulan birçok hadîs-i şerif vardır. Mevzumuza açıklık getireceğine inandığımız bir iki hadîsin tercümesini sunuyoruz.

Rifaa b. Âmir rivayet ediyor:

Cibril (a.s), Allah Resülü'ne gelerek, 

"Siz ehl-i Bedr'e nasıl bakıyorsunuz?" diye sordu. Efendimiz, 

"Biz onlara Müslümanların en efdali nazarıyla bakıyoruz." cevabını verince, Cibril (a.s)

"Biz de Bedr Savaşı na katılan meleklere aynı nazarla bakıyoruz" dedi.(27)

Hz. Ali (r.a) anlatıyor: Hatıb b. Ebi Beltaa Efendimiz'in bir ordu hazırlığına giriştiğini ve muhtemelen Mekke'ye yöneleceğini bir mektubla Mekkelilere haber vermek istemişti. Fakat plânı akım kaldı. Bunun üzerine Ömer (r.a) "Bırak beni, izin ver şu münafığın boynunu vurayım Ya Rasulallah" deyince Allah Rasulü (s.a.s) "Hayır, o Bedr'e katılanlardan. Allah ehl-i Bedr' e istediğinizi yapın, sizi mağfiret ettim." bir başka rivayette ise "cenneti size vacip kıldım" demedim?(28) diye karşılık veriyor.

Bey'at-ı Ridvan'a katılanlar hakkında Allah, Kur'ân'da şöyle buyuruyor:

"Allah, sana ağacın altında biat eden müminlerden razı olmuştur." (Feth, 48/18)

ve Hz. Câbir anlatıyor: Allah Rasulü buyurdu ki "Bu ağaç altında biat edenlerden hiç kimse cehenneme girmez."(29)

6) Şehitler

Allah yolunda mücadele ve mücahede ederken şehit olanların cennete gireceğine dair birçok âyet ve hadîsler vardır. Numune babından birkaç tanesinin tercümelerini aktaralım:

"Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma. Onlar diridirler ve Rabbileri katında rızıklanmaktadırlar." (Âl-i İmran, 3/169)

"Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyiniz. Onlar diridir, fakat siz bilmiyorsunuz." (Bakara, 2/154)

"Allah müminlerden canlarını ve mallarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır." (Tevbe, 9/111)

Ebu Hureyre (r,a): Allah, kendi yolunda mücadele edeni ve evinden sadece kendi yolunca cihad, kelimatını tasdik için çıkan kimseyi ya cennetine koymayı veya birçok sevap ve ganimetle evine döndürmeyi tekeffül etmiştir.(30)

Hz. Muaz (r.a) anlatıyor: Allah Rasulü (s.a.v) buyurdu ki,

"Deve üzerinde Allah yolunda mukatele edene, cennet vacip olmuştur.”(31)

7) Akıl Baliğ Olmadan Ölenler

Efendimizin oğlu İbrahim vefat ettiğinde, "Onun cennette bir süt annesi vardır." buyurdu.32

"Sizden birinin kendinden önce üç çocuğu ölürse, o çocuklar validesine cehnemden perde olur." Bir kadın, "İki çocuğu ölürse?" diye sordu. Allah Rasulü (s.a.v) bu soruya "İki çocuğu ölürse de." karşılığını verdi."

8) Rüyada Cennetle Müjdelenenler 

Hz. Aişe (r.a) anlatıyor: Allah Rasulü (s.a.s) buyurdular ki,

"Benden sonra nübüvvetten mübeşirat haricinde hiçbir şey kalmayacak."

"Ya Rasulallah mübeşşirat nedir?" diye sorduklarında da

"İnsanın gördüğü veya ona gösterilen sâlih rüyalardır." cevabını verdî.(34) Yine

"Güzel rüyalar, peygamberliğin kırk parçasından bir parçadır."(35)

Bu Efendimiz'in bir beyanıdır. İşte bu beyan-ı peygamberiye dayanarak, objektifi olmadığı yani bağlayıcı olmayıp, herkesin inanmak zorunda bulunmadığı hakikatim bilerek, rüyalarda cennetle müjdelenen bazı şahısları anlatmaya gayret edeceğiz:

- Yezid b. Zürey (101-182): Ali b. Medinî'nin meşa-yıhından Nasr b. Alî diyor ki: "Rüyamda Yezid b. Zürey'i gördüm 'Allah sana nasıl muamele etti?' diye sordum. 'Cennet'e koydu.' dedi. 'Neden?' deyince de 'Çok namazım yüzünden.' diye cevap verdi."

- Süfyan-ı Sevri (97-161): Hadîsde imamı vefatından sonra rüyada görmüşler ve "Allah nasıl karşıladı seni?" demişler. "Beni bağışladı" cevabını vermiş. "Peki Abdullah b. Müberak'e ne yaptı?" "O günde iki defa Rabbîsi ile görüşüyor" demiş.

- Ahmed b. Hanbel: Ahmed b. Muhammed el-Kindî anlatıyor. Ahmed b. Henbel'i rüyamda gördüm. 'Allah sana nasıl muamele etti?' dedim. Dedi ki "Allah bana ey Ahmed.' işte Benim vechîm, ona bakmam sana mubah kıldım."

Seleme b. Şebib anlatıyor: "Biz Ahmed b. Hanbel'in yanında oturuyorduk. Birisi geldi "Hanginiz Ahmed?" diye sordu. Biz işaret ettik. O gelen insan "Dün gece bana rüyamda Ahmed b. Hanbel'e git ve ona de ki "Allah senden razı. Semavat ve arzın melekleri de senden razı." de dediler."

- Muhammed b. Idris eş-Şafiî: İmam-ı Şafiî'yi vefatından sonra rüyada görmüş ve 'Allah sana ne yaptı?' diye sormuşlar. Cevaben, "Beni üzerinde inciler bulunan altından bir kürsf üzerine oturttu", cevabını vermiş.

- İmam-ı Şibli: Vefatını müteakib rüyada ona hâlini sormuşlar. Cevaben "Allah benî huzuruna kabul etti veya 'Şibli biliyor musun, Ben seni neden bağışladım?' diye sordu. Ben de bir sürü amelimi saydım. Allah (c.c) "Hayır! Ben seni, soğuk bîr gecede bulduğun ve cübbenin altına sokarak ısıtıp, merhamet ettiğin o kediden dolayı bağışladım." buyurmuş.

Yedi ayrı bölüm hâlinde arz etmeye çalıştığımı, bu kısa çalışmada görüldüğü gibi, âyet ve hadîslerin diliyle aşere-i mübeşşere haricinde cennetle müjdelenen birçok kimse var. Dileğimiz onlarla beraber haşr olma, cennette onlara komşu ve arkadaş olma. Rabbim dualarımızı kabul buyursun. Âmin!..

DİPNOTLAR:

1) Buhari, Menâkıbu'l Ensâr. 20.
2) Buharı, Fedâilü's-Sahabe, 30.
3) Müstcdrek, Hâkim, 4/15
4) Buhari. Zekât, II.
5) Ahmed b. Hanbel. Müsned, 1/293, Hâkim, Müstedrek 3/160.
6) Ahmed b. Hanbel, Müsned. 3/64-80. Hakim, Müstedrek 3/166, 167.
7) Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/112.
8) Ebu Davud. Edeb, 118.
9} Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/343.
10) Müstedrek, Hakim, 3/595, 596.
11) Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/36, 131, 152.
12) Ahmed b. Hanbel. Müsned, 4/121, S/274.
13) Müstedrek, Hakim, 2/93, 94.
14) Buhari, Menakıbu'l Ensâr, 12. Muslini, Fedâil-i Sahabe, 123, 125.
15) Buhari, Menakibu'l-Ensar, 12.
16) Ahmed b. Hanbel. Müsned, 3/166.
17) Ahmed b. Hanbel. Müsned. 1/169. Buhari, Menakıb.
18) Ahmed b. Hanbel, Müsned. 1/445-446.
19) Müslim, İmare, 145, İ. Şad. Tabakat, 3/565.
20) Ahmed b. Hanbel, Müsned. 1/2, Mecma'üz-Zevaid, Heysemi, 9/293.
21) Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/346-347.
22) Ibn-i Asâkir, 5/462.
23) Müslim, Cenaiz, 7.
24) Ahmed b. Hanbel. Müsned, 5/428-429,
25) Buhari, Mağazi, 9, Likak, 51.
26) Muhatü'l Mabud, Ebu Davud el-Tayalisi, 2576.
27) Buhari, Megazı, 11.
28) Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/80. Müslim, Fedai lü's-Sahabe, 161.
29) Tirmizi, Menakıb, 57, 58.
30) Buhari, Tevhid, 28, 30, Müslim, İmare, 104.
31) Ebu Davud, Cihad, 40.
32) Buhari, Cenaiz, 92.
33) Buhari, ilm. 36. Müslim, Bin 152.
34) Ahmed b. Hanbel, Müsned. 6/129, Buhari, Tabir, 5.
35) Buhari, Tabir. 4. Müslim. Rüya, 8.

6 Hz. Fatma'nın düğünü nasıl olmuştur; düğünde beyaz elbise giymiş midir? Hz. Fatma'nın aile hayatı ve çeyizi hakkında bilgi verir misiniz?

Medine'ye hicret ettikten sonra Hz. Fâtıma (ra)'yı Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra) ve daha başka sahâbîler babasından istediler. Ancak Peygamberimiz (asm) bu istekleri nazikçe geri çeviriyor ve bekliyordu. Hz. Ali (ra) de Fâtıma (ra)'ya tâlib oldu ve Peygamberimiz (asm) kızının bu konudaki görüşünü alarak, Allah'ın vahiyle izin vermesinden sonra Ali (ra) ile Fâtıma (ra)'nın evlenmelerine karar verildi.

Daha sonra nikâhları da Mescid'de kıyıldı. Mehir olarak Hz. Ali'den dört yüz dirhem gümüşü uygun gören Efendimiz (asm), onun zırhı ve atından başka bir şeyinin olmadığını öğrenince zırhını satmasını söyler. Hz. Ali (ra) dört yüzseksen dirhem gümüşe zırhını satar ve bunun dört yüz dirhemi mehir olarak Hz. Fâtıma (ra)'ya verilir. Ancak Fâtıma (ra) bu mihri çok bulur; kendisine en güzel mihrin kıyamet günü İslâm ümmetinin Peygamber (asm)'in şefâatiyle affedilmesi olacağını söyler ve bu konuda dua eder. Ancak kendisi için ayrılan dört yüz dirhemi düğün masraflarına harcanmak üzere hibe eder.

Nikâh mescidde Peygamberimizin (asm) bir hutbesi ile ilân edilir:

"Allah'a hamd... yüce Allah evlenmeyi bir görev, adalet, ve geniş bir hayır kılmıştır. Şimdi Allah Teâlâ bana kızım Fâtıma'yı Ali b. Ebı Tâlib'e nikahlamamı buyurmuştur. Ey ashâbım ben de sizi şâhit kılıyorum ki Ali b. Ebi Talib mevcut gelenek ve Allah'ın emriyle söyleyeceğim şeyi kabul ederse, dörtyüz dirhem gümüş mehirle kızım Fâtıma'yı kendisine nikâhladım. Yüce Allah kendilerinin varlıklarını biraraya getirsin ve bunu kendilerine mübârek kılsın. Rabbim nesillerini temiz, kendileriyle çocuklarını geniş rahmetinin anahtarı, yüce hikmetinin kaynağı ve Muhammed ümmetinin güvenlik sebebi kılsın....Rabbimden kendim ve sizin için mağfiret dilerim."

Hz. Ali (ra)'nin şartları kabul etmesi üzerine, sâde bir törenle nikâh kıyılır ve misafirlere bal şerbeti, hurma ve gül suyu ikram edilir. Daha sonra hurma, yağ ve süzülmüş yoğurttan yapılan bir de düğün yemeği verilir. Yemeğin az olmasına rağmen yedi yüz misafirin yediği halde Allah'ın bereketlendirmesi ile yetip artar.

Hz. Fatıma (ra) babasından ayrılıp Hz. Peygamber (asm) mescidine bitişik, zemini toprak eve yerleşirken çeyiz ve ev eşyası olarak şunları götürmüştü:

Üç adet minder, bir halı, bir yastık, iki eldeğirmeni, bir su tulumu, bir su testisi, meşinden bir su bardağı, bir elek, bir havlu, bir koç postu, eski bir kilim, hurma yaprağından örülmüş bir sedir, iki elbise, uzunlamasına örttüklerinde ayakları, enlemesine örttüklerinde başlarını açıkta bırakan bir küçük yorgan.

Hz. Peygamber (asm) kızını evlendirmekle ondan kopmadı, ilişkileri azalmadı; yine her sabah onları namaza kaldırır, bir yolculuğa, sefere çıkacağı zaman en son vedâlaşacağı kişi Fâtıma olur; döndüğünde ise hanımlarından önce ona uğrardı. Hz. Peygamber (asm) bu yeni yuvaya çok önem veriyor; İslâm ümmetinin geleceğini bu yuvanın etkileyeceğini bilerek onları yönlendiriyor, eğitiyordu. Hz. Ali (ra) ve Hz. Fâtıma (ra) arasında işbölümünü bizzat kendisi yapmıştı.

Câhiliye geleneğinde ağır işlerde ezilen kadınların aksine Hz. Fâtıma (ra) sadece evin iç işlerinden, Hz. Ali (ra) de dış işlerinden sorumlu olacaktı.

Müslümanların çektiği sıkıntılar ve savaşlar bu aileyi de etkiliyor, Hz. Fâtıma (ra) da diğer Müslümanlar gibi yarı aç yarı tok yaşıyordu; peygamber kızı olmasından dolayı hiçbir ayrıcalığı yoktu. Hz. Ali (ra)'nin ekonomik durumu genelde iyi olmamasına rağmen, Beytü'l-Mal'den haklarından fazla bir şey almadılar.

Hz. Ali (ra) ticaret yapıp dünya malı biriktirme yerine Hz. Peygamber (asm)'in kâtipliğini yapıyor, İslâm ümmeti için ilim biriktiriyordu. Hz. Fâtıma (ra) ise avuçları kabarana kadar un öğütüp kendi işini kendi yapıyordu.

Bu yuvada katı kurallar yoktu; Hz. Ali (ra) ev işlerinde Hz. Fâtıma (ra)'ya yardımcı oluyordu; Hz. Fâtıma (ra) da Hz. Ali (ra)'ye. Fâtıma'nın ev işlerinde çok yıprandığını gören Hz. Ali (ra) Peygamberimize (asm) gelerek bir hizmetçi verip veremeyeceğini sorduğunda Hz. Peygamber (asm),

"Ya Fâtıma, Allah'tan kork; Rabbinin farzını ifâ et; eşinin hizmetine bak. Yatağına girdiğinde otuz üç defa tesbih oku, otuz üç defa hamd et, ve otuz dört defa tekbir getir. Bunların toplamı yüzdür; bunları okuman senin için daha hayırlı olacaktır."

diyerek bu isteği geri çevirdi; onlar da razı oldular.

Gerçekte, Fâtıma (ra) isteseydi çok lüks bir hayat sürebilir, bir değil birçok hizmetçisi olurdu. Müslümanlar Hz. Peygamber (asm)'in biricik kızı razı olsun, iyi bir hayat sürsün diye tüm varlıklarını onun önüne sürebilirlerdi. Ama o lüksün yerine çileyi seçti; tıpkı İslâm toplumunun diğer fertleri gibi. Fakirlere kölelere, zayıflara baktı, zenginlere değil. Hz. Fâtıma (ra) annesi Hatîcetü'l-Kübrâ (ra)'dan kalan bütün mirası İslâm yolunda Allah için Resulullah (asm)'a vermiş ve evlendiği zaman sıkıntılarla karşılaştığında da bunda hiçbir pişmanlık duymamıştı.

Hz. Fâtıma (ra) ve Ali (ra) örnek bir İslâm ailesi oluşturdular. İhtiyaçtan fazlasını elde tutmadıkları gibi ihtiyaçları olduğu halde muhtaçlara verdiler, kendileri sabrettiler. Bir elbiseleri olurdu genellikle ve onu gece yıkayıp gündüz tekrara giyerlerdi. Hatta bir defasında Hz. Fâtıma (ra) babasının yanına üzerinde kısa, başını örtse ayağı, ayağını örtse başını açıkta bırakan bir elbise ile çıkmıştı... Onun kısa yaşantısında gösterişe, giyim kuşama, eşyaya, leziz yemeklere, ayıracak zamanı olmadı. Onun ve Peygamber (asm)'in terbiyesinde yetişen diğer kadınlar gözünde giyim, iffeti koruyacak, tesettürü sağlayacak bir örtüden ibaretti. Hattâ tesettür farz kılındığı zaman üstlerine elbise örtmeye bulamayan kadınlar yatak çarşafları ve perdelerle tesettür emrini yerine getirdiler.

Hz. Fâtımâ (ra)'nın evine normal ziyaretlerini yaptığı bir günde Hz. Peygamber (asm) bir köşede nakışlı bir örtü görür, kapıdan geri döner ve ardından Fâtıma (ra)'ya şu ikazı yapar:

"Bir peygambere zevki çeken şeylerle donatılmış bir eve girmek uygun değildir."

Fâtıma (ra) o örtüyü derhal kaldıracak, bir daha da bu görüntüleri evine sokmayacaktır.

Hz. Fâtıma (ra) ve Ali (ra) ailesi cömert bir aile idi. Oruçlu oldukları bir günün akşamı, iftar için hazırladıkları bir miktar yiyeceği sofraya koymuşken kapıya gelen bir yoksula verirler ve suyla iftar edip ertesi gün yine oruç tutarlardı... O akşam bir yetim, üçüncü akşam bir esir gelir ve her defasında bir parça yiyeceklerini aç oldukları, canları çektiği halde yoksula, yetime ve esire yedirirler, kendileri de sadece su ile üç gün oruç tutarlar. Kur'an-ı Kerim'de İnsan suresinin şu ayetleri bu olay üzerine nâzil oldu

"...İyiler de karışımı kafûr olan bir kadehten içerler; bir kaynak ki Allah'ın kulları ondan içerler, (İstedikleri yere de) fışkırtarak akıtırlar. Adaklarını yerine getirirler ve şerri salgın olan bir günden korkarlar. Yoksula, yetime ve esire sevdikleri yemeği yedirirler. 'Biz size sırf Allah rızası için yediriyoruz, sizden karşılık ve teşekkür beklemiyoruz. Çünkü biz suratsız, çok katı bir gün(ün azâbın)dan ötürü Rabbimizden korkarız.' derler. Allah da onları o günün şerrinden korumuş onlar(ın yüzlerin)e parlaklık ve (gönüllerine) sevinç vermiştir..." (İnsan, 76/5-11)

Hz. Fâtıma (ra)'ya Hz. Ali (ra) de o derece değer verirdi ki, dönemin şartları gereği Müslüman erkekler birden fazla kadınla evlenmek durumunda kaldıklarında Hz. Fâtıma (ra) da Hz. Ali (ra)'nin diğer erkekler gibi başka bir kadınla evlenmek isteyebileceğini düşünerek, ona eğer evlenmek isterse bu konuda kendisinden yana bir problemin olmayacağını söylemiş, ısrar etmiş, Ali (ra) ise Peygamber (asm) kızının üzerine herhangi bir kadın almayı kendisine yakıştıramadığı için buna yanaşmamıştı. Hz. Fâtıma (ra) bizzat babası Resulullah (asm)'a çıkmış ve Ali'nin bir başka kadınla daha evlenmesi gerektiğini söylemiş, ama Rasûlullah (asm) kızının bu isteğini geri çevirmiştir. Hz. Fâtıma (ra) İslâm'a yararlı olacağını varsayarak Hz. Ali'den kendi üzerine herhangi bir kadını almasını isteyecek derecede, fedakâr, kendi çıkarını değil ümmetin geleceğini düşünen bir örnek İslâm kadınıydı.

Hz. Ali (ra) ile evliliği vefatına kadar süren Hz. Fâtıma (ra)'nın, Hasan, Hüseyin, Muhsin, Ümmü Gülsüm ve Zeyneb adında üçü erkek ikisi kız beş çocuğu oldu. Resulullah'ın soyu Hasan ve Hüseyin kanalıyla devam etti. Çocuklarının herbirini İslâm ahlâkı ve üstün ilimle yetiştiren Hz. Ali (ra) ve Fâtıma (ra) kendilerinden sonra İslâm bayrağını dalgalandıracak Hz. Hüseyin (ra) ve Zeynep (ra) gibi fertler kazandırdılar ümmete...

Kaynak:
Siyeru A'lamu'n Nubelâ/Zehebî;
Siretü İbn-i Hişam;
Hayatü's Sahâbe/M. Yusuf Kândehlevî;
Hilyetü'l Evliya;
el-İsabe Fi temyizi Sahâbe/İbn-i Hacerü'l Askalani;
Suverun Min Hayatü's Sahâbe/Abdurrahman Ref'at el- Başa, Beyrut/ty;
Şamil İslam Ansiklopedisi, Hz. Fatıma md.

7 Hz. Hasan'ın yaptığı çok evlilikleri ve boşanmaları hakkında bilgi verir misiniz?..

Bu soruya farklı açılardan bakılarak şöyle cevap verilebilir:

1. Cahiliyede çok kadınla evlenmek (ve boşanmak) bir gelenekti. Onlar kadın vasıtasıyla “mal, mülk ve çok erkek çocuk sahibi olmak” gibi sebeplerle poligamiyi (teaddüd-i zevcat) benimsemiş olmalıdırlar. O zamanlar, özellikle erkek çocuk önemliydi. Çünkü ailenin gücüydü. Toplumda ezilmeme ve mensup olunan kabilenin güçlü kılınması, erkek çocuklarla mümkün oluyordu. Erkek çocuk “zenginlik, (ticaret) savaş ve baskınlar” için gerekli ve vazgeçilmezdi. Nesil de erkek çocuktan devam ediyordu. Onlar; erkek çocukları bir şeref sayarak kendilerine nispet ediyorlardı.(1) Ayetler ve Hz. Peygamber (asm)’in uygulaması, cahiliye sınırsız poligamisini dörde indirmiş ve aynı anda en fazla dört hanımla sınırlandırmıştı. Ayrıca ayet, birden çok evlenmeyi adalete bağlı kılmıştı. Artık kadınlara adalet edememekten korkan, tek kadınla evlenecekti. Bu konuda Nisa suresi üçüncü ayetinde şöyle buyrulur:

“… (Evleneceğiniz kadınlara) haksızlık etmekten korkarsanız bir tane alın ..."(2)

2. Nisa suresi ilgili ayetleri nazil olunca, Hz. Peygamber (asm) dörtten çok hanımı olanların dördünü alıkoymalarını ve diğerlerini boşamalarını istemiştir. Mesela, sekiz hanımı olan Kays b. Haris, durumunu Hz. Peygamber (asm)'e danışmış ve onun aydınlatması ile hanımlarından dördünü boşamıştır. Taifli Ğaylan b. Seleme’nin on veya on bir hanımı vardı. O da sınırlamaya ve yeni kurala uyarak, hanımlarından dördü hariç diğerlerini boşamıştı.(3)

3. Ayet-i kerimelerin hükümlerine göre; evlenmek helal ve mubah olduğu gibi, boşanmak da helaldir. Hatta henüz zifafa girmeden düğün günü de boşanma gerçekleşebilir. Asr-ı saadette bunun örnekleri de vardır.(4) Hadis kitaplarının nikâh konularına bakılırsa, hadisler (sünnet) ışığında bu tür boşanmanın da bir helal olduğu görülecektir.

4. Sahabelerden zaman zaman hanımlarını boşayanlar olduğu gibi, Hz. Peygamber (asm) de farklı sebeplerle eşlerin boşanabileceğini zaman zaman belirtmiştir.(5) Mesela şu söz Ona aittir:

“…Eğer kadını (tamamen) doğrultmaya kalkarsan kırarsın, onun kırılması da talakı/boşanmasıdır.”(6)

5. Boşanma helal olmakla birlikte, hoş karşılanmayan ve kerih görülen bir hukuki uygulama ve eylemdir. Hatta Hz. Peygamber (asm):

“...Allah’a karşı helallerin en buğuzlu olanı boşanmadır.”(7)

buyurarak, gelişi güzel, düşüncesizce, fevri, pek haklı gerekçelere dayanmayan, eften püften sebeplerle ve ufak tefek kusurlarla boşanmaların yerinde olmadığına işaret etmiştir. Fakat bu tür tavsiyeler, boşanma konusunda ideal ve mükemmel olanın gerçekleşmesine yöneliktir.

Her Müslümanın her konuda ideali ve en güzeli yapması ve ona ulaşması mümkün değildir. O zaman, hiçbir kimsenin hata, kusur, mekruh ve günah işlememesi gerekir. Mübah da olsa evla olmayanı değil, hep en iyi ve en güzeli yapması gerekir. O zaman toplumda hiç hata, kusur ve günah işleyen kalmaz; bu mümkün değildir ve hiçbir çağda böyle bir durum gerçek olmamıştır. Hz. Hasan (ra)’ın da boşama konusunda hep ideal ve evla olanı yapma konumunda olmadığı kanaatindeyiz. Bu durum onun kişisel bir zaafı olarak da görülebilir. Fakat işlediği, keyfi de olsa “bir haram ve İslamî yasak” değildir.

Boşanmanın buğza sebep olması; eşlere -veya eşlerden birine- büyük psikolojik bir darbe olması, geride kalan çocukların durumu, boşanan kadın veya erkeğin, boşanma sonrası düşebileceği zor veya uygunsuz durumlar, dul eşlerin harama düşme ihtimali, eşlerin aileleri arasında karşılıklı kin ve düşmanlık doğurması,.. gibi durumlardan dolayıdır.

6. O zamanlar evlilik ve boşanmalar daha kolaydı ve bu açıdan da boşanmalar çok olabiliyordu.

7. Hz. Hasan (ra) çok boşayan biridir ve böyle olduğundan kendisine “mıtlak / çok boşayan” unvanı verilmiştir. Onun “Mücteba, Takiy, Zekiy, Sıbt” gibi unvanları da vardır. Kendisinin “doksan yüz kadar” kadınla evlendiği şayiası, rivayeti ve abartısı dillerde dolaşır. Hatta bunlar bazı kitaplara bile girmiştir.(8) Şii müellif İbn-i Şehrub’a göre, ayrıca onun 250- 300 cariyesi olmuştur.(9) Bize göre bunlar, sadece gerçeksiz şayia, söylenti ve rivayetlerdir; halk muhayyilesinin ve Hz. Hasan (ra)'ı bir lider ve peygamber torunu olarak gözünde büyütenlerin ürettiği gerçek dışı yakıştırmalar, mübalağa ve abartmalardır. Hatta destanımsı öğelerdir.

Benzer durumlar diğer imamlar ve büyükler için de zaman zaman söz konusu olan şeylerdir. Mesela Kırgız destanlarında Hz. Ali (ra), Kırgız destan kahramanları gibi altmış batman (Beldelere göre iki- sekiz okka arasında değişebilen bir tahıl ölçüsü) zırh taşır, bir oturuşta beş koyun yer, taslarla kımız içer ve Kırgızlar gibi boz kısraklar kurban eden bir batır/ bahadır ve alperendir. Türkistan’ı o fethetmiştir. Türklerden kız almıştır.(10) Oysa bu söylenenlerin hiçbiri tarihi gerçeklerle bağdaşmaz, Hz. Ali (ra)’yi sevenlerin kendilerince onu büyük göstermek için hayallerinde olgunlaştırıp yaydıkları şeylerdir.

Hz. Hasan (ra) konusunda müstakil bir araştırma yapan Bakır Şerif el- Kuraşi de, onun ancak “on üç kadınla evlendiğini" tespit etmiştir.(11) Evlilikleri gibi, Hz. Hasan (ra)’ın çocukları konusunda da birbirinden farklı rivayetler vardır: Bunların kızlı erkekli olarak sayıları, 12, 13, 15, 16, 19, 20, 23 olarak zikredilir. Cevdet Paşa'ya göre çocuklarının on beşi erkek, sekizi kızdır.

Hz. Hasan (ra)’ın adı belli çocuklarının sayısı on ikidir. Bunlar, Zeyd, Hasan, Kasım, Ebu Bekir, Abdullah, Amr, Abdurrahman, Hüseyin, Muhammed, Yakup, İsmail ve Talha'dır. (12) Hz. Hasan’ın soyu Hasanu’l- Müsenna ve Zeyd’den devam etmiştir.

8. Hz Hasan (ra)’ın çok boşaması, kaynaklarda yer aldığı gibi başta babası tarafından hoş karşılanmıyordu. Hz. Ali (ra) bir gün Kufelilere şöyle demişti:“Kufeliler, Hasan’ı evlendirmeyin, (ona kız vermeyin) Çünkü o çok boşayan bir adamdır. (racülün mıtlak).” Bunun üzerine Hemedanlı birisi şöyle demişti: “Mutlaka onu evlendireceğiz. O razı olduğunu (nikâhında) tutar, razı olmadığını boşar.”(13)

Kanaatimizce Hz. Ali (ra)’nin oğlunun tutumu hakkındaki uyarı ve eleştirisinde, doğru, makul ve dengelidir. Hemedanlı’nın sözüne bakılırsa o, ufak tefek sebepleri ve memnuniyetsizlikleri boşama sebebi olarak görmekte ve hanımlarını boşamaktadır. Bir başka deyişle o hanımlarından kolay memnun olan birisi değildir. Bu duruma sebep, Hz. Hasan (ra)’ın titizliği ve mükemmeliyetçiliği olabilir. Hz. Ali (ra) halkı “onaylamadığı boşama zaafına” karşı uyarmaktadır.

SONUÇ: Kanaatimizce Hz. Hasan (ra), ondan fazla kadınla evlilik yapmış ve boşadığı kadınlar da olmuştur. Boşamalarında ne gibi sebeplerin rol oynadığını bilmemekteyiz. Onun boşamaları, Hz. Ali (ra)’nin yaklaşımı ve sözleri dikkate alınırsa, pek tasvip edilmemekte ve hoş görülmemektedir. Şu kadar var ki bu durum “büyük bir hata, haram ve günah olarak” da görülmemelidir. Bu hal belki de onun “kişisel bir zaafı”dır. O boşama eyleminde helal dairesinden çıkmış değildir. Helal dairesinde kalmakla birlikte, evla olmayanı veya mekruhu işlemiş olabilir. Şunu da hatırlatalım ki, sahabeler de insandırlar; mekruhları, hoşa gitmeyen şeyleri ve hatta büyük günahları da işleyebilirler. Onlar kusursuz ve günahsız insanlar değillerdir.

O günün şartları içinde, Hz. Hasan (ra)’ın ondan çok kadınla evlenmesi ve boşamalarda bulunması; çok önemsenecek ve abartılacak bir husus değildi. Mesela, babası Hz. Ali (ra) de, dokuz kadınla evlenmişti. Bu hanımlarından on dört erkek, on sekiz kız çocuğu olmuştu.(14) Ama o evliliklerinden dolayı çağının insanlarınca ayıplanmamıştı. İlk halife Hz. Ebu Bekir (ra)’in dört hanımından altı çocuğu olmuştu.(15) Hz. Ömer (ra) sekiz kadınla evlenmiş ve hanımlarından üçünü boşamıştı.(16) Diğer sahabe hayatları araştırılsa, bu konuda başka örnekler de bulunabilir.

Dipnotlar:

(1) Murat Sarıcık, İnanç ve zihniyet Olarak Cahiliye, Nesil Yayınları, İstanbul, 2004, s. 261- 262, 265.
(2) Nisa, 4/3; Heyet, Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Medine 1987, s. 76;
(3) Ibn-i Kesir, İsmail b. Kesir, Tefsiru’l- Kur’ani’l- Azim. I- IV, Çağrı Yayınları, İstanbul 1986, I, 441; Sarıcık, Cahiliye, s. 265- 266; Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, II, 715 vd.
(4) Bakara, 2/ 227- 231; Nisa, 4/ 3, 20, Talak, 65/ 1-2; Ahzab, 33/ 50; Mümtehine, 60/ 10-11; Mansur Ali Nasif, et- Taciu’l- Cami ‘u li’l- Usul, I-V, Mektebetü Pamuk, İstanbul 1981, II, 315, 325, 327.
(5) Mansur Ali, II, 327, K. Nikah,bab, 7.
(6) Mansur Ali, II, 315, K. Nikah, bab, 6; Ahzab, 33/ 49, 51.
(7) Mansur Ali, II,, II, 337, K. Nikah, bab, 9.
(8) Heytemi, es-Savaiku’l- Muhrika, Mektebetü’l- Kahira, Kahire, 1385, s. 137.
(9) İbn-i Şehrub, Menakıbu Ali bin Ebi Talib, Necef 1965, III, 141- 205; İbrahim el- Musevi, ez- Zencani, Akaidü’l- İmamiyyti’l- İsna Aşeriyye, Beyrut, 1973, I, 141, 145.
(10) Seyfettin Erşahin, “SSBC’de İslami İnancın Korunmasında Hz. Ali Kültünün Rolü”, Hayatı, kişiliği ve Düşünceleriyle Hz. Ali, Bursa Müftülüğü, Bursa 2004, 261, 263- 264.
(11) Ethem Ruhi Fığlalı, “Hasan”, DİA, XVI, İstanbul 1997, s. 283. (Bakır Şerif el- Kuraşi, Hayatu’l- İmam el Hasan bin Ali, Beyrut 1983, II, 433- 460).
(12) Fığlalı, “Hasan”, DİA, XVI, 283, A. Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, Bedir Yayınevi, İstanbul, 1981, I, 616.
(13) Heytemi, s. 136- 137. (İbn-i Sad’ın Tabakat’ından) ; Ebul- Fida, İsmail b Ömer, el-Bidaye, I- XIV, Mısır ty, VIII, 38; Yakubi, Ahmed b. Ebi Yakub, Tarihu’l- Ya’kubi, I-II, Daru’s- Sadır, Beyrut 1960, II, 228.
(14) Murat Sarıcık, Dört Halife Dönemi, I- II, Nesil Yayınları, İstanbul, 2002, II, 191- 194.
(15) age., I, 199- 201.
(16) age., I, 415- 416.

8 Hz. Ömer (ra) kaç yılında nerede ve nasıl vefat etmiştir?

Hz. Ömer'in (r.a.) Şehid Edilmesi (H. 23. Yıl Zilhicce Sonu / M. 644 Kasım Başları)

Bir gün, Medine çarşısında gezerken, Mugîre b. Şû'be'nin (r.a.) Hristiyan kölesi Ebû Lü'lü, Halife'yle karşılaştı.

"Ey Mü'minlerin Emîri! Mugîre, bana ağır haraç koydu; onu hafiflet."

Hz. Ömer (ra) konuyu öğrenmek için sordu:

"Haracın nedir?"

"Günlük 2 dirhem."

"Sanatın nedir?"

"Tüccarım, nakkaşım, demirciyim."

Hz. Ömer (ra) şu fikri yürüttü:

"Bu sanatlara göre haracını çok görmüyorum. Hem duyduğuma göre, sen 'Yel değirmeni yapabilirim' demişsin."

Hristiyan köle, "Evet" diye onu doğruladı. Fakat köle, haracı hafifietilmediği için kızmıştı. Kızgınlıkla Halife'ye şöyle dedi:

"Sana öyle bir değirmen yapayım ki, doğudan batıya dillere destan olsun!"

Hz. Ömer (ra) son cümle üzerine, "Köle beni tehdit etti!" deyip evine gitti. Ertesi gün sabah namazını kıldırmak için saflar düzeltilirken, Peygamber (asv)  Mescidi'ne giren köle, iki başlı hançeriyle, Hz. Ömer'i (r.a.) altı yerinden yaraladı. O sırada birkaç kişiyi daha öldürdü ve mescidden kaçtı. Bu Hristiyan köle, Ebû Lü'İü'den başkası değildi.

Hz. Ömer (ra), sabah namazını Abdurrahman b. Avf'ın kıldırmasını istedi ve sonra evine götürüldü.

O gece (H. 23. yılı Zihhicce sonu) vefat etti. Hz. Ebû Be­kir (r.a.)'ın yanına defnedildi. Borçlu olarak vefat etti­ğinden mülkleri satılıp, defninden sonra borçları ödenmiştir.

9 Hz. Osman'ın hayatı hakkında bilgi verir misiniz? Hz. Osman bir halife olarak otoriter değil miydi?..

Hz. Osman (ra) döneminde devlet toprakları genişlemiş ve halk içerisinde etnik guruplar çoğalmıştır. Gerek devlet içinde çıkan iç isyanlar ve gerekse özellikle Yahudilerin, Müslüman halk içerisinde tefrikaya sebep olacak fitne oklarını atması, devlet içinde bir takım huzursuzluklar çıkmasına sebep olmuştur. Bütün bu olaylardan doalyı sanki Hz. Osman (ra) otoriter davranmamıştır gibi düşünmek doğru değildir.

Hz. Osman (ra) on iki sene hilâfet makamında kalmıştır. Bunun ilk altı senesi huzur ve güven içerisinde geçmiş ve hiç kimse yönetimin uygulamalarından şikayetçi olmamıştır. Kureyş, onu Hz. Ömer (ra)'den daha çok sevmişti. Çünkü Hz. Ömer (ra) onlara karşı şeriatı uygulamada müsamahasız ve sertti. Hz. Osman (ra) ise yaratılışındaki yumuşaklık ve hoşgörü ile insanların serbestçe hareket edebilmelerine imkan sağlamıştı. Onun bu yapısından istifade eden eyaletlerdeki bir takım valiler, sorumsuz davranışlar sergilemeye başlamışlardı. Yükselen şikayetleri ani ve kesin kararlarla karşılayamayınca, yavaş yavaş bir fitne ve kargaşa ortamının oluşmasına zemin hazırlanmıştı.

Endelüs'ten Hindistan hudutlarına kadar çok geniş bir sahayı kaplayan devletin içerisinde, çeşitli din ve ırklara mensup zimmi statüsünde topluluklar vardı. Bunlar, mağlup düştükleri İslâm Devleti'ne karşı her fırsatı değerlendirerek baş kaldırıyorlardı. Yahudi unsuru ise, İslâm Ümmeti'ni parçalayıp yok etmek için İslam'ın temel prensiplerini hedef almıştı. Müslüman olduğunu iddia ederek ortaya çıkan bir takım Yahudi asıllı kimseler, zuhur eden huzursuzlukları körükleyip fitne alevini her tarafa yaymaya çalışıyorlardı. Bunlardan birisi etkili nifak hareketlerinin ortaya çıkmasını sağlayan ve tam bir komitacı olan Abdullah İbn Sebe'dir.

İbn Sebe Yemenli bir Yahudi'dir. O, samimi kimselerin haklı şikayetlerini kullanarak insanları Hz. Osman (ra)'a karşı kışkırtıyordu. Bir taraftan "ric'atı Muhammed" [Muhammed (asm)'in tekrar dönüşü] düşüncesini yaymaya gayret gösterirken, öte taraftan Peygamber (asm)'in peşinden hilâfet hakkının Hz. Ali (r.a)'a ait olduğunu ve bunun da Allah tarafından belirlenmiş bir gerçekten başka bir şey olmadığını yayarak, daha sonra ortaya çıkacak Şia akidesinin temellerini atıyordu. Onun yaydığı düşüncelere göre Ebû Bekir (r.a), Ömer (r.a) ve Osman (r.a), Hz. .Ali (r.a)'ın hakkını gasbetmişlerdi. O, Küfe, Basra ve Şam'da insanları kışkırtırken, Ebu Zerr (r.a)'in haklı çıkışlarını da kendisine malzeme yapmaya uğraşıyordu. (İbnü'l Esir, Tarih, III/154; H. İ. Hasan, age, I/368-370)

Bir zaman sonra, Muhammed b. Ebî Bekr ve Muhammed b. Ebî Huzeyfe de, yapmış olduğu atamalardan dolayı Hz. Osman (ra)'ı tenkid etmeye başladılar (İbnül-Esîr. a.g.e., IIII/118).

Hz. Osman(ra)'a yapılan en önemli suçlama, onun kendi akrabalarını valiliklere getirmesi, onlara bolca ihsanlarda bulunması ve yolsuzluklarını denetleyememesidir (Suyûtî, 174). Hz. Ali (r.a) bu konudaki şikayetlerini ona ilettiğinde o, Hz. Ali (ra)'ye şöyle diyordu: "Muğire b. Şu'be'yi Ömer'in vali tayin ettiğini bilmez misin?" Hz. Ali: "Biliyorum" deyince o; "O halde neden akrabalığı ve yakınlığından dolayı onu vali tayin ettiğim şeklinde bir kınamada bulunuyorsun?" diye sormuştu. Hz. Ali'nin buna verdiği cevap şuydu; "Ömer vali atadığı kimseyi sıkı bir şekilde kontrol altında tutardı. En ufak hatalarını görse onları sorgular ve en şiddetli şekilde cezalandırırdı. Sen ise bunu yapmıyorsun." (İbnül-Esir, a.g.e., III/152).

Bunun üzerine Hz. Osman (ra), vilayetlerdeki yönetimler hakkında yapılan dedikoduları ve bunların sebeplerini yerinde incelemek üzere müfettişler tayin etti. Muhammed b. Mesleme'yi Kufe'ye; Usame b. Zeyd'i Basra'ya; Abdullah b. Ömer'i Şam'a ve Ammar b. Yasir'i de Mısır'a gönderdi. Ammar b. Yasir hariç, diğerleri görevlerini tamamlayarak geri dönmüşlerdi. Osman (r.a) haksızlıkları gidermek, filizlenmeye başlayan ve ümmet için büyük sakıncalara sebep olacak olan fitnenin yatıştırılması için yoğun bir gayretin içine girmişti.

O, gelen şikayetleri dikkatle inceliyor, başta Hz. Ali (r.a) olmak üzere ashabın ileri gelenleri ile istişarelerde bulunuyordu. Ancak, Mısır'dan Medine'ye gelip, Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh'in gayrimeşru uygulamalarını şikayet eden bir heyetin, dönüşlerinde İbn Ebi Serh'in takibatına uğramaları ve bazılarının öldürülmesi, olayların tırmanmasına sebep olmuştu. Bunun üzerine Mısır'dan altı yüz kişilik bir topluluk Medine'ye gelerek Mescid-i Nebi'de, namaz vakitlerinde Ebi Serh'in işlediklerini sahabilere şikayet ediyorlardı.

Talha İbn Ubeydullah, Hz. Aişe (r.anha) ve Hz. Ali (r.a), Hz. Osman (ra)'a giderek, bu insanların haklı isteklerini yerine getirmesini ve Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh'i azlederek yargılamasını istediler. Bunun üzerine Hz. Osman (ra), Mısırlılar'a kendileri için vali olarak kimi istediklerini sordu. Onlar, Muhammed b. Ebi Bekr'i istediklerini bildirdiler. Osman (r.a), Muhammed b. Ebi Bekr'i vali tayin etti. O, Mısır'dan gelenler ve bir grup sahabi ile birlikte Medine'den yola çıktı. Medine'den üç günlük bir uzaklıkta yol alırlarken devesini, sanki takip ediliyormuş gibi hızlı sürmeye çalışan bir adam gördüler. Adamı yakalayıp sorguladıklarında İbn Ebi Serh'e bir mesajı yetiştirmeye çalıştığını anladılar. Ona kim olduğu sorulduğunda, bazen Osman (r.a)'ın, bazan da Mervan b. Hakem'in kölesi olduğunu söylüyordu. Üzerindeki mektubu açtıklarında, içinde, "Muhammed b. Ebi Bekr ile falanca falanca... Sana ulaştıklarında onları öldür." yazıldığı ve bunun Hz. Osman (ra)'ın mührüyle mühürlenmiş olduğunu gördüler. Derhal Medine'ye geri dönüp Hz. Osman'ın evini kuşattılar. Hz. Ali, yanına Muhammed İbn Mesleme'yi alıp Osman (r.a)'ın evine gitti. Hz. Ali (r.a) ona, üzerine kendi mührü bulunan bu mektubu kimin kaleme aldığını sordu. Osman (r.a) böyle bir mektup yazmadığını ve yazıldığından da haberi olmadığını söyledi. Muhammed de Osman (r.a)'ı doğrulamış ve bu işi düzenleyen kimsenin Mervan olduğunu söylemişti. Yazıyı inceledikleri zaman bunun Mervan b. Hakem'e ait olduğunu anladılar. O esnada Osman (r.a)'ın evinde bulunmakta olan Mervan'ın kendilerine teslim edilmesini istediler. Hz. Osman (r.a) bunu kabul etmedi. Çünkü onu öldüreceklerinden korkuyordu.

Onun evini kuşatan asiler diyalog çağrılarına cevap vermedikleri gibi, suyunu da kesmişlerdi, Hz. Osman (ra)'ın fitneyi yatıştırmak ve haksızlıkları gidermek hususunda asilere yaptığı nasihatlerin onlar üzerinde hiç bir tesiri olmamıştı. Onlar, Hz. Osman (r.a)'a şöyle diyorlardı:

"Biz seni hilafetten azledene veya öldürene yahut da bu yolda ölene kadar bu işten vazgeçecek değiliz. Eğer sana sahip çıkanlar bize engel olmaya kalkarlarsa onlarla savaşırız."

Hz. Osman (ra) onlara, Allah'ın üzerine yüklediği hilafet görevini asla bırakmayacağını ve ölümün kendisine bundan daha sevimli olduğunu bildirmiş, ayrıca kendini savunmak için kimseye emir vermediğini eklemişti (İbnül-Esîr, a.g.e., III/169-170). O, ashaptan, asileri şehirden kovup çıkarmak için gelen teklifleri reddediyor, onlardan silah kullanmayacaklarına dair kesin söz vermelerini istiyordu.

Bir gün kendisini kuşatan asilerin karşısına çıkıp: "Ali buralarda mı? Sa'd buralarda mı?" diye sormuş, bulunmadıkları cevabını alınca biraz susmuş ve şöyle demişti: "Bana su sağlamasını, Ali'ye bildirecek kimse yok mu?" Bu Hz. Ali'ye ulaşınca derhal üç kırba suyu ona göndermişti. Ali (r.a), asilerin Osman (r.a)'ı öldürmek istediklerini öğrenince, böyle bir şeye meydan vermemek için, iki oğlu Hasan ve Hüseyin'e, kılıçlarını alarak gidip Osman'ın kapısında beklemelerini ve içeri kimseyi sokmamalarını söylemişti. Abdullah İbn Zübeyr de onlara katılmış, diğer bir takım sahabiler de çocuklarını oraya göndermişlerdi. Durum çok nazik bir hal almıştı. Hz. Osman (ra), ne asilerin haksız taleplerini kabul ediyor, ne de Medine ve diğer bölgelerden gelen, asileri savaşarak Medine'den çıkarma tekliflerine olumlu cevap veriyordu. O, Peygamber şehrinde kan dökmek ve fitneyi ilk başlatan kimse olmaktan çekindiği için böyle davranıyordu.

Hz. Âişe (r.anha)'dan Resulullah (asm)'ın şöyle söylediği rivayet edilmektedir:

"Ya Osman! Belki Allah sana bir gömlek giydirir, münafıklar senden onu çıkarmanı istediklerinde onu, bana kavuşuncaya kadar sakın çıkarma."

Hz. Osman, Resulullah (asm)'in bu günler için kendisine bildirdiği şeylere uymaya çalışıyordu. O, şöyle diyordu:

"Resulullah (asm) benimle ahitleşmiş olduğu şey üzerinde sabretmekteyim." (Üsdül-Ğâbe, II/589; Suyûtî, 170; İbnü'l-Esîr, III/175).

Asilerin kendisini öldürmeye kararlı olduğunu anladığında, onların böyle bir iş işleyip katillerden olmalarını önlemek için kendilerine bir Müslümanın kanının ancak; zina, kasten adam öldürme ve dinden dönmek şartları dahilinde helal olduğunu hatırlatıyor ve kendisinin bunlardan hiçbirisiyle itham edilemeyeceğini anlatıp duruyordu.

İlave bilgi için, Hz. Osman (ra)'ın hayatını anlatan Doç. Dr. Murat SARICIK hocamızın Nesil Yayınlarında çıkan "Dört Halife Dönemi" eserinin II. cildini okuyabilirsiniz.

10 Ebu Eyyub El-Ensari'nin hayatı hakkında bilgi verir misiniz?

Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd b. Küleyb el-Ensârî (ö. 49/669), Hicret sırasında Hz. Peygamber (asv)'ı Medine'de evine misafir eden ve Türkiye'de "Eyüp Sultan" unvanıyla anılan sahâbîdir.

Hazrec kabilesinin Neccâroğulları kolundandır. Hicretten iki yıl kadar önce hanımı Ümmü Eyyûb ile birlikte Mslü­man oldu ve ensardan İslâmiyet'i ilk kabul edenler arasında yer aldı. Nübüvve­tin 13. yılında yapılan İkinci Akabe Biatı'nda bulundu (622). Hicretten sonra Resûl-i Ekrem (asv)a, ileri gelen sahâbîlerden Mus'ab b. Umeyr arasında kar­deşlik bağı (muâhât) kurdu. Hz. Peygamber'le birlikte Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Mekke'nin fethi ve Huneyn baş­ta olmak üzere bütün gazvelere katıldı. Savaşlarda ona zarar gelmemesi için ya­nından ayrılmaz, hatta bazı geceler ça­dırı etrafında nöbet tutardı. Vahiy kâ­tiplerinden olması sebebiyle Hz. Peygam­ber (asv) zamanında Kur'ân-ı Kerîm âyetleri­nin bir araya getirilmesine hizmet etti. Ashap arasında ilmiyle de tanındığı için kendisine sorulan dinî konularda pek çok fetva verdi.

Ebû Eyyûb (ra), Hz. Ebû Bekir (ra) devrindeki savaşlarla Hz. Ömer (ra) devrinde yapılan Su­riye, Filistin ve Mısır seferlerine katıldı. Kıbrıs seferinde de bulundu (28/648-49). Medine âsilerin eline geçip Hz. Osman (ra)'ın namaz kıldırması engellenince (35/656) herkes tarafından sevilip sayıldığı için Hz. Ali (ra)'in tavsiyesi üzerine bir müddet imamlık yaptı. Hz. Ali halifeliği dönemin­de Irak'a gittiğinde onu Medine'de yerine vekil bıraktı. Hâricîler'le ve Hz. Muâviye ile yapılan savaşlarda Hz. Ali'nin yanında yer aldı. Bu dönemde Basra valisi olan Ab­dullah b. Abbas Basra'ya gelen Ebü Eyyûb'a, "Senin vaktiyle Hz. Peygamber'e yaptığın gibi ben de bugün sana hizmet etmek istiyorum" diyerek konağını ona bıraktı. Giderken de kendisine 40.000 dirhem, yirmi köle ve değerli hediyeler vererek onu uğurladı.(Zehebî, II, 410)

Sağlıklı olan herkesin Allah yolunda savaşa katılması gerektiğine inanan Ebû Eyyûb el-Ensârî, "Kendi elinizle kendi­nizi tehlikeye atmayınız."(Bakara, 2/195) mealindeki âyette sözü edilen teh­likeyi savaşa gitmeyip işiyle gücüyle meş­gul olmak şeklinde açıklardı. Bu sebep­le ihtiyarlık döneminde bile her yıl bir savaşta bulunmaya gayret etti. Katıldığı seferlerin sonuncusu Müslümanların ilk İstanbul kuşatması oldu. Onun bu ku­şatmadan bir yıl sonra (49/669) gönde­rilen Yezîd b. Muâviye kumandasındaki takviye birliğin içinde bulunduğu da ri­vayet edilmektedir. Ebû Eyyûb, kuşatma devam ederken hastalanarak 49 (669) yılında vefat etti. Ancak 50 (670), 52 (672) veya 55 (675) yıllarında öldüğü de ileri sürülmüştür. Cenaze namazını Ye­zîd b. Muâviye kıldırdı. Vasiyeti üzerine bir askerî birlik tarafından surlara ya­kın bir yere götürülerek oraya defnedil­di. Durumu öğrenen Bizans imparatorunun kuşatma kalktıktan sonra onu kab­rinden çıkarıp vahşi hayvanlara yedire­ceğini söylediği, fakat İslâm ordusu ku­mandanı tarafından gönderilen cevap­ta, böyle bir şey yapıldığı takdirde İslâm ülkesinde yaşayan Hristiyanların ve kiliselerin zarar göreceği bildirilince, kabre dokunmayacaklarına dair teminat ver­diği nakledilmektedir.

Ebû Eyyûb (ra)'ın kabrinin sonraları bir bina içine alındığı, kıtlık zamanında kab­rini ziyarete gelen Hristiyanların onun hürmetine yağmur istediği ve asırlar bo­yunca bu kabrin itina ile korunduğu söy­lenmekte, bazı seyyahların verdiği bilgiler de bu rivayetleri doğrulamaktadır. Bu seyyahlardan Ali b. Ebû Bekir el-Herevî (ö. 611/1215), Ebû Eyyûb el-Ensâr'nin kabrini ziyaret ettiğini belirtmiştir(Ziyarât, vr. 5la). Fâtih Sultan Mehmed'in İs­tanbul'u fethinden sonra kabrin yerinin Akşemseddin tarafından keşf yoluyla belirlendiğine dair Osmanlı tarih kaynak­larında geniş şekilde yer alan haberlerle bu bilgiler çelişmemektedir. Zira kabrin yeri korunmuş olmakla beraber İstan­bul'un fethi sırasında sur dışında çok sayıda manastır, kilise, ayazma ve kutsal sayılan mezar bulunduğu için herhalde kabrin yeri kesin olarak bilinmemekteydi. Bir başka ihtimal de 1204 yılında Latinler'in İstanbul'u istilâsı esnasında şehir üç gün boyunca yağmalandığı ve Hristiyanlarca kutsal sayılan yerler yıkıldığı için Ebü Eyyûb'un kabrinin de tahrip edilmiş olmasıdır. Osmanlı padişahlarının tahta cülusunda kılıç kuşanma merasimleri, şeyhülislâm ve bilhassa nakîbüleşrafın da bulunduğu bir törenle Ebû Eyyûb el-Ensârî'nin türbesi önünde yapılırdı.

Resûl-i Ekrem (asv) Medine'ye hicret edin­ce Medineli Müslümanların her biri onu evinde misafir etmek istedi. Ancak Hz. Peygamber (asv), bir tercih yaparak onları gücendirmemek için devesinin çökeceği ye­re en yakın eve misafir olacağını söyle­di. Kendisini taşıyan devenin önce bir yere çöktüğü, buradan hemen kalkıp bi­raz ileride tekrar çöktüğü görüldü. Resûlullah (asv) oraya en yakın olan ve dedesi Abdülmuttalib'in annesi tarafından ken­disine yakınlığı da bulunan Ebü Eyyûb (ra)'ın evine yerleşerek burada yedi ay misafir kaldı. Bundan dolayı Ebû Eyyûb "Mihmandâr-ı Nebî" unvanıyla anılır. Bu ev İslâmiyet'in öğretildiği bir mektep duru­mundaydı. Hz. Peygamber (asv) fakir muhacirlere burada yemek verir, kendisine sunulan hediyeleri fakirlere burada da­ğıtırdı. Ev sahiplerine her vesile ile dua eder, onların bolluğa kavuşmalarını, huzur ve afiyet içinde olmalarını dilerdi. Resûl-i Ekrem (asv) kendi evine taşındıktan sonra da zaman zaman Ebû Eyyûb'un evine misafir olurdu.

Ebû Eyyûb haksızlıklara tahammül edemez, doğru bildiğini söylemekten çe­kinmezdi. Cihad maksadıyla gittiği Mı­sır'da vali olan sahâbî Ukbe b. Âmir'in akşam namazını geç kıldırdığını görün­ce onu uyardı. Resûl-i Ekrem (asv)'ın akşamı geç kıldığının zannedilmesine sebebiyet vererek halka kötü örnek olmamasını söyledi. Namazları müstehap olan vakit­lerinde kıldırmayan Medine Valisi Mervân b. Hakem'e muhalefet eder. Resülullah (asv)'a uyduğu takdirde kendisine uya­cağını, aksi halde aleyhinde bulunacağı­nı açıkça söylerdi.

Bir gün Ebû Eyyûb (ra)'ı Resûl-i Ekrem (asv)'in kabrine başını dayamış olduğu halde ağlarken gören Mervân bu hareketinin sünnete aykırı olduğunu söyleyince Ebû Eyyûb, "Ben bu mezar taşına değil Resûlullah'a geldim. Onun, "Din işlerini ehliyetli kimseler üstlendiği zaman kaygılanmayın; ancak ehil olma­yanlar başa geçince ne kadar ağlasanız yeridir" dediğini duymuştum" diye ce­vap verdi.(Müsned, V, 422)

Medine döneminden itibaren Hz. Peygamber (asv)'den hiç ayrılmadığı halde Ebû Eyyûb el-Ensârî'den sadece 150 hadis rivayet edilmesinin iki önemli sebebi var­dır. Bunlardan biri hadis rivayetinde çok titiz olması, diğeri de ömrünün savaş­larda geçmesidir. Kendisinin bilmediği bir hadisi Ukbe b. Âmir'den bizzat riva­yet etmek için Medine'den Mısır'a ka­dar gitmesi, söz konusu titizliğin eşsiz bir örneğini ortaya koymaktadır. Ondan hadis rivayet edenler arasında İbn Ab­bas, İbn Ömer, Berâ b. Âzib, Enes b. Mâ­lik, Câbir b. Semüre gibi sahâbîler ve Saîd b. Müseyyeb, Urve b. Zübeyr, Salim b. Abdullah, Atâ b. Yesâr gibi tabiîler bu­lunmaktadır. (bk .TDV İslam Ansiklopedisi, Ebu Eyyub El-Ensari md.)

11 Hz. Ömer (ra) kimlerle evlenmişti, onun kaç çocuğu vardı ve bunların anneleri kimlerdi?

1) Hz. Ömer (ra) İslam öncesi döneminde; önce Kureyş’in Cumahoğulları’ndan, Osman b. Maz’un’un kız kardeşi Zeynep bint-i Maz’un ile evlenmişti. Bu hanımdan üç çocuğu oldu: Abdullah, Hafsa ve Abdurrahman. Abdullah b. Ömer meşhur sahabe âlimlerindendir. Kız kardeşi Hz. Hafsa ise ilk kocasının Bedir savaşında yaralanıp ölmesi üzerine Medine’de Hz. Peygamber (asv) ile evlenmişti.

2)
Hz. Ömer (ra), yine Mekke’de İslam öncesi dönemde, Huzaa kabilesinden Cervel kızı Müleyke / Melike ile de evlenmişti. Bu kadın Ümmü Gülsüm olarak da bilinir. Melike, oğlu Übeydullah’ın annesiydi.  Hz. Ömer (ra) hicret edince bu müşrik hanım Mekke’de kaldı. Hz. Ömer (asv) hicreti altıncı yılına, Mümtehine suresinin onuncu ayetinin inmesine kadar onunla evli kaldı. (1) Hanımı Mekke’de o Medine’de olmasına rağmen, evlilik altı yıl devam etmişti. Mümtehine suresinin onuncu ayeti, Müslüman erkeklerin müşrik kadınlarla evlenemeyeceğini hükme bağlayınca, Hz. Ömer (ra) bu hanımını boşadı ve ondan ayrıldı. Ondan sonra bu hanımla, Mekke’de Muaviye b. Ebi Süfyan evlenmişti.

3) O, Mekke’de, Mahzumoğullarından, dayısı Hars b. Hişam’ın (2) kızı Ümmü Hakim’le de evlenmişti. Hars dayısı Ebu Cehil’in ve diğer dayısı As b. Hişam’ın kardeşidir.  Bu hanımından da Fatıma adında bir kızı olmuştu.

4) İslam öncesi dönemde o Mahzumoğullarından, Ebu Ümeyye’nin kızı Kureybe ile de evlenmişti. Hicretle bu müşrik hanımı da Mekke’de kaldı ve Mümtehine suresi onuncu ayetinin inmesi üzerine Hz. Ömer (ra) Mekke’deki bu hanımıyla da evliliğe son verdi.(3)

5) Medine’de, hicretin yedinci yılında, kırk beş yaşındayken, ensardan Asım b. Sabit’in genç kız kardeşi Asiye ile evlendi ve adını Cemile olarak değiştirdi. Oğlu Asım bu kadından doğdu. Sonradan bu hanımı boşamıştı.

6) Hicretin 17. yılında elli beş yaşlarında iken, bu kez Hz. Ali (ra)’in, Hz. Fatıma’dan olma kızı Ümmü Gülsümle evlendi. Bundan Zeyd ve Rukiye adlı bir oğlu ve bir kızı olmuştu. Her iki çocuk da fazla yaşamadılar.

7) O,  Yemenli bir hanım olan Lüheyye / Lihye ile evlenmişti. Bundan Abdurrahman el-Asğar (Küçük Abdurrahman) doğdu. Bu kendisine hicretin 14. yılında içki haddi vurulan oğludur ve “Ebu Şahme” diye de bilinir.

8) Ayrıca Hz. Ömer (ra), amcaoğlu Zeyd b. Amr’ın kızı Atike ile de evlenmişti.  Atike Medine’de Zübeyir b. Avam tarafından boşanınca, Hz. Ömer (ra) onunla evlenmişti. Bu kadın, eniştesi Said b. Zeyd’in kız kardeşi ve Hz. Ömer (ra)’in yakın akrabasıydı. (4)

Hz. Ömer (ra) Medine döneminde Hz. Ebu Bekir (ra)’in kızı Ümmü Gülsüme de talip olmuş, fakat Ümmü Gülsüm onu sert mizaçlı bulduğu için onunla evlenmek istememişti. (5)

Dipnot:

1.    Sarıcık, Çağrı-Medine, s. 305.
2.    Hars b. Hişam b. Muğire  için bkz.  İbn-i Hişam, IV, 142; Hasan İbrahim Hasan, III, 82; Diyarbekri, I, 296; Heyet, Sahabiler Ans., s. 346.
3.    İbn-i Hişam, III, 376- 377; Vakidi, II, 632; Muhammed Hudari, s. 180.
4.    Zehebi, el-Hulafâu’r-Râşidûn, s. 103; Mesudi,  II, 353; Heyet,  Doğuştan Günümüze, II, 187-188.
5.    Tellioğlu,  “Ömer b. Hattab”, Şamil İslam Ansiklopedisi, V, 179

12 Dört halifenin sırasıyla halife olmalarına işaret eden hususlar nelerdir? Hz. Ali ilk halife mi olmalıydı?

- Halifelerin hilafetini kabul etmemek kişiyi dinden çıkarmaz. Ancak ehl-i bidat yapar.

- Sahabelerin bir konuda icması veya bazı sahabelerin bir konuda uygulaması delil olarak kullanılabilir.

- Sahabelerin her biri müçtehiddir. İçtihadında hata yapsa bir sevap alır, isabet ettirdikleri takdirde iki sevap alırlar.

Ayrıca hilafet gibi mühim bir meselede, sahabelerin icma içinde olmasını hata olarak değerlendirmek mümkün değildir.

1) Dört Halife'nin Diğer Sahabeler İçindeki Durumu

Ümmet içinde en faziletlilerin sahabe oluşu açıklandıktan sonra, Hz. Ebû Bekir'in sıddık unvanını, tereddütsüz onun nübüvvetini ve miracı tasdikinden dolayı aldığını açıklar.(1) Bu açıklaması kısa ve açık değilse de biz buradan, Hz. Ebû Bekir'in niçin sahabeler içinde en faziletli olduğunun bir sebebini görürüz. O da, onun iman ve teslimiyetteki yüksek keyfiyetidir. Allah ve Rasulüne sarsılmaz bağlılığıdır. Bunlar yanında onu sahabelerin ve ümmetin en faziletlisi yapan başka sebepler de vardır. İmanda önceliği, iyiliklere sebep olması ve kendinden sonra gelenlerin iman etmesindeki payı, en tehlikeli zamanlarda Rasulüllaha malı ile canı ile destek olması, İslamı anlayışı ve ibadeti gibi hususlar, onu ümmet ve sahabeler içinde en yüksek dereceye çıkarmaktadır.

et-Taftazânî sonra, Hz. Ömer'e Fârûk unvanının, hükümlerinde ve davalarda hak ile batılın arasını ayırdığı için verildiğini belirtir.(2) Burada onun hakka, hak olan İslama, hakkı her şeyin üstünde tuttuğuna, kendisini hakka teslim edişine, bu özelliğinin öne çıkışına işaret vardır. O Müslüman olduğu zaman da Kureyş'e ve onların şahsında bütün dünyaya korkmadan, çekinmeden, her şeyi göze alarak meydan okumuştur.(3) Kendisinin bu yönü ile hakka ne derece çok taraftar olduğu, ne kadar güçlü inandığı anlaşılmaktadır. Üstünlüğünün sebeplerinden birinin bu olduğu ortaya çıkmaktadır.(4)

Sonra Hz. Osman’ın, önce Rasulüllah'ın kızı Rukiyye (ra) ile o vefat edince Ümmü Gülsüm ile evlendiğini bu sebepten kendisine iki Nur sahibi (Zünnûreyn) dendiğini "Bir kızım daha olsaydı seninle (yine) evlendirirdim." buyrulduğunu zikreder.(5) Biz buradan Hz. Peygamber (sav)'in Hz. Osman’ı çok beğendiğini, sevdiğini, ondan razı olduğunu, çıkarmaktayız. Elbette O, bir kimseyi heva ve hevesine uyarak çok sevmez ve beğenmez. Hz. Peygamber'in (sav) dostları müminler ve muttakilerdir. Eğer O Hz. Osman’ı beğeniyor, pek seviyor, ondan razı olduğunu bu sözleri ile belirtiyorsa, bizim de Rasulüllah'a uyarak, onu beğenmemiz, sevmemiz ona karşı olumlu fikirler taşımamız, tenkit etmememiz gerekir. O kendisini pek beğenmiş, kızlarını ona vermişse kendisinin mümin ve muttaki oluşunu ortaya koymuş demektir. Çünkü mümin olmayan birisine Müslümanlar kızlarını veremezler. Demek o mümindi. Rasulüllahın tavsifleri ile muttaki idi. Melekler de kendisinden haya ediyorlardı.(6)

et-Taftazânî sonra, Hz. Ali el-Murtaza'nın, (ra) Allah'a kulluk yapanlardan olduğunu ve ihlası ile kendini ortaya koyduğunu belirtir.(7) Nesefi'nin diğer Ehl-i Sünnet kelamcılarının Hz. Ali'yi Murtazâ olarak anmaları Allah ve Rasulü'nün kendisinden razı olduğunu belirtmek içindir.(8) Yani Hz. Ali'yi (ra) Allah ve Rasulü çok sevmektedir. O da o ikisini çok sever, onların rızasını kazanmıştır. Onun bu hali hadis-i şeriflerde de belirtilmiştir.(9) Taftazânî Hz. Ali'nin ibadet ihlas ve zühd cihetinin öne çıktığına işaret etmektedir. Allah ve Rasulünün kendini sevdiği, kendisinden razı olunan, Allah Rasulüne damad olan bir kimse elbette mümindir, muttakidir, övülmeye ve sevilmeye layıktır. Hem yüce Allah bir ayetinde onun Rasulüllahın dostu olduğunu belirtmiştir.(10)

et-Taftazânî'ye göre selef (sahabeler, onların çoğu ve tabiîn) dört halifenin üstünlük tertibini hilafet tertiblerine göre sıralamışlardır. "Zahir olan şu ki, onların ellerinde buna bir delil olmasaydı, böyle hükmetmezlerdi."(11) hükmünü de zikreden Taftazânî'dir.

2) Bazı Hadis-i Şeriflerin Raşid Halifelerin Fazilet Tertibine İşaretleri:

Aslında hadis-i şeriflere bu konu düşünülerek bakılırsa, dört Raşid halifenin derecelerine ve hilafet sıralarına işaretlerin olduğu görülecektir:

Muhammed b. Hanefiyye'nin babası Hz. Ali'ye "Rasulüllahtan sonra en hayırlı insan kimdir?" sorusuna Hz. Ali (ra): sırasıyla Hz. Ebû Bekir'i, Ömer'i, Osmanı (ra) sayarak açıkca cevap vermiştir.(12) Cennetle müjdelenenler hadisine bakılırsa, Eris Kuyusu başına Önce Ebû Bekir (ra) sonra Ömer (ra) sonra Osman (ra) gelmiştir.(13) Bu durum onların fazilet tertibine bir işaret olabilir. Yine Allah Rasulü bir gün, "Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman (ra) Uhud Dağına" çıkmış dağ sallanınca; "Dur ey Uhud, senin üzerinde Nebi Sıddik ve İki Şehid var." buyurmuşlardır.(14)

Buhari, bu hadiste geçen sahabelerin adlarını "Ebû Bekir, Ömer, Osman" sırasıyla zikrettiği gibi, Rasulüllah (sav) de hadis-i şerifte önce kendisinden sonra Hz. Ebû Bekir'den, sonra Hz. Ömer'le Osman'dan söz etmiştir. Hz. Ebû Bekir'i kendisinden sonra zikretmesi, onun büyüklüğüne üstünlüğüne bir işaret değil midir? Ayrıca bu hadis-i şerifte Hz. Ömer ile Hz. Osman'ın şehid edileceklerini de haber vermiştir.

Rasulüllah (sav) Hz. Ali'den nakledilen bir başka hadis-i şerifte de:

"Ben Ebû Bekir ve Ömer (bir) oldum. Ben Ebû Bekir ve Ömer (birlikte) işledim. Ben Ebû Bekir ve Ömer (birlikte) yürüdüm..."(15)

buyurmuştur. Bu da ümmet ve sahabeler içinde üstünlük bakımından önce Hz. Ebû Bekir (ra)'in sonra Hz. Ömer'in (ra) geldiğini gösterir.

Yine Buhari'de geçen bir hadis-i şerifte, Abdullah b. Ömer'den (ra) şu rivayet vardır: O dedi ki:

"Biz Nebi (sav) zamanında kimseyi Ebû Bekir'le, sonra Ömer'le, sonra Osman'la eşit (müsavi) tutmazdık. Sonra da, Rasulüllah'ın sahabelerini kendi aralarında (biri diğerine üstündür diye) tefâdülü terk ederdik."(16)

Burada söylenişe bakılırsa birkaç cihet akla gelir:

Birincisi: Abdullah b. Abbas (ölm. H. 68) alim bir sahabe olarak, Rasulüllah (sav) zamanında hemen herkes tarafından kabullenilen, herkesin bildiği bir durumdan söz etmektedir. O da, başta Ebû Bekir (ra) olarak sahabelerden hiç birinin dört halife ile fazilette eşit görülmemesidir.(17) Elbette Rasulüllah (sav) de ashabının böyle düşündüğünü biliyordu. Kendisi de böyle biliyordu. Eğer bu şekilde bilmeseydi, onların kanaatlerini düzeltecekti.

İkincisi: Abdullah b. Abbas (ra) hadis-i şerifi naklederken önce Hz. Ebû Bekiri, sonra sırası ile Aşere-i Mübeşşereden olan Raşid halifeleri, saymaktadır. Buradan fazilette birinci ve ilk olanın Hz. Ebû Bekir (ra) olduğu anlaşıldığı gibi, Abdullah b. Abbas'ın da bu kanaatte olduğu ortaya çıkar.

Üçüncüsü: Dört halife bu hadis-i şerife göre bütün sahabelerden üstündür, kendi aralarındaki üstünlük sırası da buradaki tertibe göredir.

Dördüncüsü: Seleften olan sahabeler, burada adı geçenleri, bu sıraya göre bütün sahabelerden üstün tutmalarına rağmen, diğer sahabelerin hangisi diğerinden üstündür hususunu proplem etmemişlerdi. Daha sonra bu proplem ortaya çıktı.(18)

Hulafây-ı Raşidinin hilafete geliş sıraları, halifeliklerindeki icraatları ve hilafetlerinde meydana gelen hadiseler de onların faziletlerine birer işaret sayılabilir.

et-Taftazâni de proplemi münakaşa ettikten sonra,

"Selef (sahabeler ve tabiîn) Osmanı, Ali'ye (ra) üstün tutma hususunda tevakkuf ettiler. Şöyle ki, 'Tafdil-i şeyhayni, muhabbet-i Hateneyni (Hz. Ebû Bekir ve Ömer'in diğerlerine üstünlüğü, iki damad Hz. Osman ve Hz. Ali'nin çok sevilmesini) ve insafı Ehl-i sünnetin alametlerinden kıldılar.' der ve hılafet sıralarını aynen kabul eder.(19)

Sonra herbirinin hilafete nasıl geldiğini açıklar. Ona göre de dört halifenin hilafetlerinde icma vardır. "Hazreti Ali'nin hilafetinde vaki olan muhalefetler, savaşlar (cemel sıffîn savaşları) onun halifeliği hususundaki anlaşmazlıktan değil, ictihaddaki hatadandır."(20)

Görüldüğü gibi Taftazânî Hz. Ali dönemindeki savaşları diğer Ehl-i Sünnet alimleri gibi ictihadtan ve ictihad hatasından çıkan savaşlar olarak görmektedir. Burada sahabeyi tenkid ve ta'n yoktur. Aksine yüceltmek söz konusudur. Taftazânî onları fıskla ve dalâlette olmakla suçlamıyor. Hz. Ali'nin (ra) ictihadında isabetli, Muaviyenin (ra) ictihadında hata yaptığını zikrediyor. Müctehidler hata yaptıkları takdirde de sevap alacakları için burada ictihadında hata eden Muaviye (ra) sapıklıkla ve fıskla suçlanıp tenkid edilmiyor, müctehidlikle, hayırla anılıyor. Çünkü, ictihadında hata eden bir müctehid sapıklık ve fıska girmekle suçlanamaz.(21)

Bediüzzaman Said Nursi de bazı ayetlerin, Rasulullah'ın vefatından sonra makamına geçecek dört halifeye hilafet tertibi ile işaret edip, her birinin en meşhur özelliği ile haber verdiğini söyler:

Fetih suresinin son ayetinin başı, sahabelerin peygamberlerden sonra insanlar içinde en seçkin kimseler olduklarına sebep olan yüksek seciyeler ve kıymetli meziyetleri haber vermekle; açık manasıyla sahabe tabakalarının gelecekte muttasıf oldukları ayrı ayrı mümtaz, has sıfatlarını ifade etmekle beraber; işarî manasıyla, Rasulullah'ın vefatından sonra makamına geçecek dört halifeye hilafet tertibi ile işaret edip, her birinin en meşhur medar-ı imtiyazları olan has sıfatı dahi haber veriyor. Şöyle ki:

"Onunla beraber olanlar.” hususi beraberlik ve özel sohbet ile ve en evvel vefat ederek, yine maiyetine girmekle meşhur ve mümtaz olan Hz. Ebu Bekir Sıddık'ı gösterdiği gibi;

"kâfirlere karşı şiddetlidirler.” ifadesiyle, gelecekte dünya devletlerini fetihleriyle titretecek ve adaletiyle zalimlere yıldırım gibi şiddet gösterecek olan Hz. Ömer'i gösterir.

"Kendi aralarında merhametlidirler.” ifadesiyle, istikbalde en mühim bir fitnenin vukuu hazırlanırken, son derece merhamet ve şefkatinden, İslamlar içinde kan dökülmemesi için ruhunu feda edip, nefsini teslim ederek, Kur'an okurken mazlumen şehid olmasını tercih eden, Hz. Osman'ı haber verdiği gibi;

"Sen onları rüku edenler, secde edenler olarak görürsün, Allah'ın lütuf ve rızasını taleb ederler.” ifadesi, saltanat ve hilafete tam bir liyakat ve kahramanlıkla girdiği halde ve tam bir zühd ve ibadet ve fakr ve iktisadı seçen ve rüku ve sücudda devamı ve kesreti herkesçe tasdik edilen Hz. Ali'nin gelecekteki vaziyetini ve o fitneler içindeki savaşta mesul olmadığını ve niyeti ve matlubu, Allah'ın lütfu olduğunu haber veriyor.

"İşte bu, onların Tevrat'taki vasıflarıdır.” Hz. Peygamber (sav) gibi, ümmî bir zâta nisbeten gayb hükmünde olan Tevrat'taki sahabilerin vasıflarını haber veriyor

"... Onların İncil'deki vasıfları ise şöyledir: Onlar, filizini yarıp çıkarmış, gittikçe kuvvetlenerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki, bu ziraatçilerin hoşuna gider. Allah, onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir...”(Fetih, 48/29)

Sahabeler, gerçi başlangıçta az ve zayıf görünecekler, fakat çekirdekler gibi neşv ü nema bularak yükselip, kalınlaşıp kuvvetleşecek, kâfirlerin gayzlarını onlara yutkundurup boğacaklar.

Hem ihbar ediyor ki, sahabeler gerçi azlığından ve za'fından Hudeybiye Barış'ını kabul etmişler; elbette herhalde az bir zamandan sonra süratle öyle bir inkişaf ve ihtişam ve kuvvet kazanacaklar ki, yeryüzü tarlasında kudret eliyle ekilen insanlığın, o zamanda gafletleri cihetiyle kısa, kuvvetsiz, nâkıs, bereketsiz sümbüllerine nispeten, gayet yüksek ve kuvvetli ve meyvedar ve bereketli bir surette çoğalacaklar ve kuvvet bulacaklar ve haşmetli hükümetleri gıptadan, hasetten ve kıskançlıktan gelen bir gayz içinde bırakacaklar.

Sahabeyi mühim vasıflarla sena ederken, en büyük bir mükâfatın va'di makamca lazım geldiği halde, "mağfiret" kelimesiyle işaret ediyor ki: İstikbalde sahabeler içinde, fitneler vasıtasıyla mühim kusurlar olacak. Çünkü mağfiret kusurun vukuuna delâlet eder. Ve o zamanda sahabeler nazarında en mühim istek ve en yüksek ihsan, mağfiret olacak.(22)

Dört Halifeye İşaret

Fetih Suresi'nin bu son ayeti, Rasulullah'dan sonra halifeliğe geçecek Hulefa-i Raşidine işaret ettiği gibi,

"Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah'ın nimetlendirdiği peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştırlar."(Nisa, 4/69)

ayeti de aynı hakikate işaret etmektedir. Şöyle ki:

Üstteki ayet, sırat-ı müstakimin ehli ve gerçek ilâhî nimetlere mazhar olanlar, insanlık âlemindeki peygamberler taifesi, sıddıklar kafilesi, şehitler cemaati, salihler sınıfı ve tabiin nevi bulunduklarını ifade etmekle beraber, İslam âleminde o beş kısmın en mükemmelini dahi, ayrıca açıkça gösterdikten sonra, o beş kısmın imamları ve baştaki reislerini meşhur sıfatlarıyla zikretmekle, onlara delalet edip ifade ettiği gibi, gaybdan haber verme nevinde bir i'caz parıltısıyla, o taifelerin, gelecekteki reislerinin vaziyetlerini bir cihetle tayin ediyor.

"Peygamberler" nasıl ki açıkça Hz. Peygamber'e bakıyor, "Sıddıklar" fıkrasıyla Ebu Bekir Sıddık'a bakıyor. Hem, Peygamber (sav)'den sonra, ikinci olduğuna ve en evvel yerine geçeceğine ve "Sıddık" ismi ümmetçe O'na has bir ünvan ve sıddıkların başında görüneceğine işaret ettiği gibi,

"Şehitler" kelimesiyle Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali'yi (Rıdvanullahi aleyhim ecmain) üçünü beraber ifade ediyor. Hem üçü sıddıktan sonra nübüvvetin hilafetine mazhar olacaklarını ve üçü de şehit olacaklarını, şehitlik fazileti de diğer faziletlerine ilave edileceğini işaret ve gaybî bir surette ifade ediyor.

"Salihler" kelimesiyle, Suffe, Bedir, Rıdvan ashabı gibi, mümtaz zatlara işaret ederek,

"Bunlar ne güzel arkadaştır" cümlesiyle, açık manasıyla onlara uymaya teşvik ve tabiinlerdeki tebaiyeti çok şerefli ve güzel göstermekle, işârî manasıyla dört halifenin beşincisi olarak ve

"Benden sonra hilafet otuz senedir."(23)

hadis-i şerifin hükmünü tasdik ettiren, hilâfet müddeti azlığıyla beraber, kıymetini büyük göstermek için, işarî manasıyla Hz. Hasan (ra)'ı gösterir.(24)

"Bunlar ne güzel arkadaştır." mealindeki ayetin metninde "güzel" ifadesi, "Hasüne" ile gelmiştir. Arapça yazılış itibariyle Hasan ve Hasüne aynıdır.

Görüldüğü gibi, Kur'an ayetlerinde ya açıkça veya işari olarak çok gaybî işaretler vardır. Dört halifenin hilafet sırasına göre halife olacaklarını da haber vermektedir.

Dipnotlar:

(1) Hâşiyetu'l-Kestellî s. 177-178.
(2) age, s. 178.
(3) Târîhu'l-İslâm, s. 172 vd.
(4) Hz. Ömer'in Dindarlığını bir rüya münasebeti ile Rasulüllahın açıklaması Sahîhu'l-Buhârî, IV, 201.
(5) Hâşiyetu'l-Kestellî s. 178.
(6) Onun hakkındaki hadisler için bk. Sahîhu'l-Buhârî IV, 196 (cennetle müjdelenenler bahsi), IV, 202 vd.
(7) Hâşeyetu'l-Kestellî s. 178.
(8) Şerhu'l-Akâid s. 322.
(9) Sahîhu'l-Buhârî IV, 207 (Hayber savaşı ile ilgili hadis-i şerifte bu durum açıklanır. Ayrıca Rasulüllah (sav) Tebuk seferine çıkarken kendisi yanında onun mevkiinin, Musa (AS) yanında Harun'un mevkii gibi olduğunu belirtmiştir.
(10) bk. Mâide 5/55; et-Taberî, Muhibbüddîn Ahmed b. Abdullah Zehâiru'l-Ukbâ,
Kahire, 1357, s. 102 vd.
(11) Hâşiyetu'l-Kestellî Alâ Şerhi'l-Akâid s. 178.
(12) Sahîhu'l-Buhârî IV, 195 (Fezai'l-Bab, 5).
(13) Sahîhu'l-Buhârî IV, 196.
(14) Sahîhu'l-Buhârî IV, 197; 204.
(15) Sahîhu'l-Buhârî IV, 197.
(16) Sahîhu'l-Buhârî IV, 203.
(17)' Adale kelimesi için bk. el-Mu'cemu'l-Vasît s. 588; el-Mufredât s. 325.
(18) Sahabenin bütün ümmetten, dört halifenin diğerlerinden daha faziletli olduğu konusu için bk. el-Heytemi, Ahmed b. Hacer, es-Savâiku'l-Muhrika, s.
210, 213; Sübülü's-Selâm IV, 127 (şehadetler bahsi); Haşiyetu'l-Kestellî s.
(19) Hâşiyetu'l-Kestellî, alâ Şerhi'l-Akâid s. 179.
(20) Hâşiyetu'l-Kestellî 'ala Şerhu'l-Akâid s. 180.
(21) bk. Şerhu'l-Akâid s. 325, Hâşiyetu'l-Kestellî 'alâ Şerhi'l-Akâid, s. 180-181.
(22) bk. Nursi, Lem'alar, s. 29-32.
(23) Tirmizi, Fiten, 48.
(24) bk. Nursi, Lem’alar, s. 33-34.

13 Uhud ve Bedir ashabının isimlerini zikrederek yapılan duanın fazileti nedir?

Kendisinden istiğase edilen kimse salih ve mü'min değilse, ister gaib olsun kendisinden istiğase etmek caiz değildir. Fakat salih bir kul olursa, huzurunda veya kabri başında olursa, şefaat dilemek maksadıyla ondan istiğase etmek caizdir.

Çünkü ölü olan kimse her ne kadar berzah alemine intikal etmiş ise de kendisine has bir hayatı vardır. Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

"Peygamberler kabirlerinde diridirler." (İbn Mâce, Cenâiz 65)

Peygamberlerin, mezarlarında diri olduklarına bir delil de, Hz. Peygamber (asm), mir'ac sırasında Mescid-i Aksa’da bütün peygamberlerin ruhlarıyla buluşması ve semada karşılaştığı her peygambere selam verdikçe, Peygamberimiz (asm)’in selamını almasıdır. Yine Bedir savaşında ölmüş müşrikler hakkında da şöyle buyurdular:

"Siz bunlardan fazla işitmezsiniz; ancak cevap veremezler."

Ehli tasavvufa göre makam sahibi olan bir veli, ister ölü ister uzakta olsun ondan istiğase edilir. O yardım etme yetkisine sahiptir. Özellikle ehli tasarrufun yardımı dünyada olduğu gibi dünyadan göç ettikten sonra da vardır, devam eder.

Vesile ise, demin dediğimiz gibi, gayeye yetişmek için vasıta olarak kullanıları şeydir. Bunların çeşitleri vardır:

1. Cenab-ı Allah'ın isimlerini vesile kılıp tevessül etmek: İbni Mace, Hz. Aişe'den şunu rivayet etmiştir: Hz Peygamber bir duasında şöyle buyurdular:

"Allah'ım, temiz, hoş ve mübarek ismin hakkı için senden istiyorum.”

2. Kendisiyle tevessül edilen zatın duasını vesile kılıp istemek.

3. Büyük ve salih kimsenin zatını vesile kılmak suretiyle tevessül etmek: Mesela, "Allah'ım şu dileğim yerine gelmesi için Peygamberi veya Ebu Bekir'i vesile kılıyorum." demek gibi, Hz. Ömer (ra) yağmur duasında Hz. Abbas'ı (Peygamberimizin amcası) vesile kılarak şöyle dua etti:

"Allah'ım, biz Peygamber'in amcasını sana vesile kılıyoruz, bunun için bize yağmur yağdır.” (Buhari).

4. İşlenen salih amelleri vesile kılarak tevessül etme: Mesela, "Allah'ım, senin için eda ettiğim şu hac veya şu ibadeti sana vesile kılıyorum; şu musibetten veya şu beladan beni kurtar." demek gibi.

Yukarıda saydığımız vesile çeşitleri İslam'da mevcuttur. Bunu inkâr etmek mümkün değildir. Vesile edinilen kimsenin vesile edenden üstün olması gerekmez. Hz. Peygamber (asm) Umre'ye gitmek için izin isteyen Hz. Ömer'e: "Kardeşim, bizi duadan unutma.” dedi. Hem de Veysel-Karani'nin kendisine dua etmesi için Hz. Ömer'e emir verdi.

Buna göre Allahın sevgili Kulları olan Bedir ve Uhud Ashabının ismini okuyarak onları vesile etmek de dinen caizdir.

ASHAB-I BEDİR'İN FAZİLETİ

1. Bedir Savaşı'na katılanların cennetlik olduklarını bizzat Resulü Ekrem Efendimiz müjdelemişlerdir.

2. Savaşın seyri sırasında kendilerine Allah tarafından gönderilen meleklerin de katıldığı Kur'ân'da bildirilmiş olup bu onlar için ayrıca bir fazilet sebebidir.

3. Ehli kemâl bazı zevatın beyanına nazaran evliyâullahdan pek çoğu velilik makamına Bedir ehlinin mübarek isimlerini okumaya devam etmekle nail olmuşlardır.

4. Birçok hastalığa tutulan kimsenin Bedir ehlinin mübarek ismini zikr ederek bu vesile ile şifa taleb edip lütfü ilâhiye mazhar olarak hastalık­larından kurtuldukları rivayet edilmektedir.

5. Ehli irfan bir zat: "Hasta bir kimsenin başı­na elimi koyup halis bir niyyetle Bedir ashabının adını okuduğumda mutlak şifa hâsıl olmuştur. Hatta hastanın eceli dahi gelmişse en azından rahatsızlığı hafiflemiştir." demektedir.

6. Bazıları da: "Duadan önce Bedir ashabının isimlerinin okunmasının duânin sür'atle kabulüne vesile olduğunu" söylemişlerdir.

Cafer b. Abdullah şöyle diyor:

"Babam bana Peygamber (asm)'in bütün ashabını sevmemi vasiyet eder ve şunu ilave ederdi:

'Ey canım yavrum, Bedir ashabının adı zikr edilince duâ kabul olunur, bu mübarek isimleri zikreden kulu, ilâhi rahmet; bereket gufran ve rızâ-ı İlâhî kuşatır. Bu isimleri okuyarak hacetde bulunanın dileği mutlaka yerine getirilir...' "

7. "Ehli Bedrin üzerinde bulundurmak, oku­mak, hıfzetmek, düşman üzerine nusret, düşman­ların şerrinden vikayet ve yangın ve hırsız ve boğul­maktan sıyânet ve veba ve tâûn ve cünûn ve emrazı sâireden himayet ve zevali fark ve husûlu gına ve vefâi duyûn ve güfrânü zünûb ve keşfi kürûb ve ten­viri kulûb velhâsıl cemîi matâlibi dünyeviyyeye ve mekâsıdı uhreviyyeye vusul ve celbi menfaii âlakiyye ve enfüsiyye ve ins ve cinnin mazaratlarını defetmek ve merâtibi dünyeviyyeye nail olmak için iksiri mücerreb olduğuna Meşihât-ı İslâmiyye tarafından mücahidini Islamiyyeye hediye olunmuştur."

Şu kadar var ki: Bu mübarek isimlerin okunuşu sırasında herbirinin adı söylenince, Radıyallahü anh "Allah ondan razı olsun" demek lazımdır. Şüphe yok ki Peygamberimiz (asm)'in adı söylenince "Sallallahü Aleyhi ve Sellem" denecektir. Zira bu edebe riayet etmek, maksadın daha kısa zamanda elde edilmesinde vesiledir.

Aynı durum Uhud Ashabı için de geçerlidir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- Allah'tan başkasından yardım istemek, dua ederken vesile kılmak, evliyalardan medet istemek hakkında bilgi verir misiniz? Dinde vasıta olur mu?..

14 Hz. Aişe'ye atılan iftirada Hz. Fatıma ve Hz. Ali'nin tutumu nasıl olmuştur? Ne yaptılar bu olay karşısında?

Peygamber Efendimiz (asv) gazalara çıkacağı zaman Ezvac-ı Tahiratı arasında kura çekerdi. Beni Mustalik gazasındaki kura da Hz. Aişe (r.anha)’ya çıkmış ve beraberinde götürmüştür.

Sabaha karşı dönüşte, hava daha karanlık iken ihtiyacını gidermek üzere çıktığı esnada  Hz. Aişe (r.anha)’nın kervandan geri kalması ve düşürdüğü gerdanlığını ararken geç kalması üzerine bekler ve kervanda en son kalıp kontrol görevini üstlenmiş olan Saffan bin Muattal es-Sülemi  Hz. Aişe (r.anha)’yi bulur ve devesine bindirerek kervana yetiştirir.

Münafıkların reisi olan Abdullah bin Übey bunu firsat bilerek Hz. Aişe (r.anha) annemize iftira atar. (İslam Ansiklopedisi, TDV. 21/507-509; M. Asım Köksal, Medine Devri, 5/61-86)

Hz. Aişe (r.anha)'ye münafıkların öncülüğü ile atılan bu iftiraya tarihte "ifk hadisesi" denmiştir. Bu iftiranın ortaya atılmasından dolayı, Hz. Aişe (r.anha) ve Efendimiz (asv) ile birlikte bütün mü'minler derinden sarsılmışlardır.

Peygamber Efendimiz (asv) bu konu hakkında yakınları ile istişarede bulunmuş ve hepsi de Hz. Aişe (r.anha)’nin lehinde konuşmuştur.

Bu konuda Hz. Fatıma annemizle ilgili bir bilgiye rastlayamadık.

Hz. Ali (ra)’nin görüşü ise şu merkezdedir:

Allah Resûlü (s.a.v) vahiy gecikince ailesinden ayrılma konusunda istişare etmek üzere Hz. Ali (ra) ve Üsâme b. Zeyd'i çağırdı. Üsâme b. Zeyd Allah Resûlü (s.a.m)’ne ailesinin suçsuz olduğunu bildiğini söyledi. Ve ekledi “Ey Allah'ın elçisi, o senin âilendir. Biz onun hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyoruz”. Ali  bin Ebî Talib ise: "Allah senin üzerine (bu işi, evlenme ve boşanma işini) daraltmamıştır. Onun dışında kadınlar çoktur. Eğer cariyesine soracak olursan sana doğru haberi verir." dedi. Allah Resûlü (s.a.v) Berire'yi çağırıp; "Ey Berîre, Âişe'den seni şüphelendirecek bir şey gördün mü?" buyurdu. Berîre ona: “Seni hak ile gönderen Allah'a yemin ederim ki, genç bir kadın olmasından başka onu ayıplayabileceğim hiç bir durumunu görmedim. Ailesinin hamuru başında uyur da bir oğlak gelip hamuru yer (haberi bile olmaz), dedi.” (İbn Kesir, Nur, 24/11. ayetin tefsiri)

Hz. Ali (ra)'nin, Peygamberimiz (asv)'in derinden sarsılmasına neden olan bu olayda Peygamberimize teselli amaçlı söylediği bu sözü -haşa- iftirayı destekleyen değil, Hz. Peygamber (asv)'in üzülmesini engelleme çabası içeren bir sözdür.

Diğer bir rivayete göre Hz. Ali (ra) şöyle cevap vermiştir:

"Yâ Resûlallah!.. Bir gün bize namaz kıldırıyordunuz. Namaz içinde iken, ayakkabılarınızı çıkarmıştınız. Size uyarak biz de çıkarmıştık. Namazı bitirince, ayakkabılarımızı çıkarmanın sebebini bize sormuştunuz. Biz de size uymuş olmak için çıkardığımızı söylemiştik. Bunun üzerine siz, 'Temiz olmadıkları için onları çıkarmamı bana Cebrail emretti.' demiştiniz. Böyle, ayakkabılarınıza bulaşan bir pislik, size bildirildiği ve onları pislik bulaşığından dolayı çıkarmanız size emredildiği hâlde, ailenize, namus kirletecek kötülüklerden bir şey bulaşsın da, onu çıkarmanız için size emredilmesin, olur mu hiç?.." (Halebî, İnsanû'l-Uyûn, 2/624-625)

Hz. Ali (ra)’nin dediği gibi, vahiy gelerek olay açıklığa kavuşturulmuştur. (bk. Nûr 11-20)

Böylece Cenâb-ı Hak vahiy ile Hz. Aişe (r.anha) hakkında söylenenlerin bir iftirâdan ibaret olduğunu haber vererek, hem Resûl (asv)'ün temiz ruhunu ve pâk vicdanını üzüntüden kurtardı, hem Hz. Ebû Bekir (ra)'in şahsiyetinin küçük düşürülmesine müsâade etmedi, hem de Müslümanlar arasında zuhur eden fitne ve fesadın büyümesine fırsat vermedi.

İlave bilgi için tıklayınız:

Allah-u Teala’nın ayet indirerek masum olduğunu bildirdiği Hz. Ayşe validemiz hakkında münafıkların çıkardığı ve tarihe “ifk hadisesi” diye geçen iftira olayı nasıl olmuştur?

15 Hz. Ali hakkında neden "Kerremallahü veche" tabiri kullanılır, anlamı nedir?

Hz. Ali, Resûl-i Ekrem (asm)'in amcası Ebu Tâlib'in oğlu olup Hicret­ten yirmi üç yıl önce doğmuş ve Bi'setin ikinci günü imân etmiş, hiç putlara tapmamıştır. Bunun için mübarek ismi söylendiğinde, "Kerremallâhü Veche" diye tazim edilir.

KERREMALLAHU-VECHEHU: Allah vechini (yüz, yön, taraf) mükerrem (şerefli) kılsın, meâlinde dua olup, Hz. Ali (ra) hiç putlara secde ve ibadet etmediği ve çocukluktan beri Allah'a secde ettiğinden, onun ismi anıldığında hürmeten söylenir.

16 Hz. Ali'nin çocuklarının isimleri neden Ebu Bekir, Ömer, Osman değildir?

- Hz. Ali (ra), çocuklarına Ebu Bekr, Ömer, Osman adını koymamasını, onların kötü insanlar olduklarına delil getiren akıl fukarası bu adamlara karşı bir kalkıp dese ki, “Hz. Peygamber (a.s.m)’ın çocukları arasında Ali isminde hiçbir çocuğu yoktur. Demek ki, Ali kötü bir insandır.” Buna nasıl cevap verebilir? Merak ediyoruz.

- Hz. Ali (ra)’in çocukları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e bu isimler verildiği zaman, sahabeler arasında daha hiçbir ihtilaf yoktu, Hz. Peygamber (a.s.m) hayatta idi. Şiî Sünnî kavramı bile yoktu.

- Şiiler diyorlar ki, Hz. Ali, Hz. Ebu Bekr, Hz. Ömer ve Hz. Osman’ın (radiyallahu anhum ecmain) kendi hakkı olan hilafeti zorla gasp ettiklerini biliyordu, fakat “takıyye” yaparak sesini çıkaramıyordu. Bu görüşe göre, Hz. Ali (ra) gibi en büyük bir İslam kahramanı, yirmi beş yıl boyunca, haksız bildiği kimselere karşı sesini çıkaramayacak kadar korkak bir insandı. Bu ise alçakça bir iftiradır.

- On iki imam arasında da bu isimlerin olmadığı doğrudur. Fakat bu isimlerin konması Hz. Ali (ra) ile yakından uzaktan bir ilgisi yoktur. Çünkü, torunları olan imamlar, kendisinden sonra doğmuş ve bu adları almıştır.

- Önemli bir not olarak deriz ki; Hz. Muhammed (a.s.m)’e ve Hz. Ali (ra)’e düşman olan insanların onlara karşı küstahça yaptıkları saldırıları görmezlikten gelerek, ufak tefek tarihî ihtilafları gündeme taşımak, İslam’a karşı büyük bir saygısızlıktır. Sünnî ve Şiîlere düşen görev, iman kardeşliklerini pekiştirmek, tarihî ihtilafları mevzu münakaşa etmemek, dinsizlik cereyanlarına karşı birlikte hareket etmektir. Yoksa zındıka komiteleri onları birbirlerine kırdırarak, her iki tarafı da rahatlıkla ezecektir.

Hz. Ali'nin sonraki eşlerinden olan çocuklarında Ömer, Osman, Ebu Bekir isimlerinde çocukları vardır. Bu çocuklar ise Peygamberimiz'in vefatından sonra dünyaya gelmişlerdir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Alevî-Sünnî ayrılığına son vermenin bir çaresi yok mudur?

Hilâfetin, öncelikle Hz. Ali’nin (ra.) hakkı olduğu, bu hakkın gasp edildiği iddisına ne dersiniz?

Şiîliğin doğuşu nasıl olmuştur?

Hz. Ali'nin çocukları hakkında bilgi verir misiniz?

17 Peygamberimiz (a.s.v)'in amcası Hz. Abbas'ın hayatı hakkında bilgi verir misiniz?

HZ. ABBÂS İBN ABDULMUTTALİB (r.anh)
 
Hz. Peygamber (asv)'in amcası. Künyesi Ebu'l-Fazl. Babası Abdulmuttalib, annesi Nuteyle'dir. Abbas Rasûlullah (asv)'dan bir iki yaş büyüktü.

Abbas, çocukluğunda kaybolmuştu. Annesi onu bulunca Kâbe'nin örtülerini ipeklilerle yenilemişti. Rasûlullah (asv) çocukken annesi ölünce dedesi Abdulmuttalib'in himayesine geçtikten sonra Abbas'la çocuklukları beraber geçti. Gençliğinde Hz. Abbas ticaretle uğraşıp, zengin oldu.

Araplar arasında Kâbe'ye hizmet büyük bir şeref sayılırdı. Kâbe hizmetleri Kureyş'in ileri gelenleri arasında bölüşülmüştü. Hz. Abbas da sikâye  görevini yapıyordu. Hac günlerinde Abbas ile kardeşleri Zemzem kuyusundan su çekerek hacılara dağıtırlardı. Hz. Abbas su dağıtma görevini İslâm'dan sonra da sürdürdü. Peygamberimiz (asv) Veda Haccı'nda Zemzem kuyusunun başına gelip Hz. Abbas'tan su istemiştir.

Hz. Abbas, Peygamberimiz (s.a.s.) İslâm'ı yaymaya başladığında tarafsız bir tavır takınmıştı. Ne iman etmiş, ne de karşı koymuştu. Hatta kabul etmemesine rağmen İslâm davetinde Hz. Peygamber (asv)'e yardımcı olmuştur. Medineliler Akabe'de Hz. Peygamber (asv)'e bey'at ettiklerinde Hz. Abbas da orada bulunmuştu. Bey'at sırasında Rasûlullah (asv)'ın elini tutmuş, Medinelilerle bey'atin gerçekleşmesinde önemli bir rol oynamıştır. Hz. Abbas, Müslüman görünmese de, ticârî ve idârî nüfûzundan Hz. Peygamber (asv)'i yararlandırmıştır. Öte yandan hanımı Ümmü'l Fazl ise, ilk Müslümanlardandır. Müşrikler Bedir'e giderken zorla Hz. Abbas'ı da götürdüler. Hz. Abbas'ın kerhen müşriklerle Bedir savaşına katılması üzerine Rasûlullah (asv) şöyle dedi:

"Abbas'a her kim rastgelirse sakın öldürmesin. O, müşriklerin zoru ile yurdundan gönülsüz çıkmıştır."

Fakat Hz. Abbas, Bedir'de esir düştü ve Rasûlullah (asv)'ın huzuruna çıkarıldı. Rasûlullah (asv) ona kendisi, kardeşleri ve müttefiki olan Utbe b. Amr için fidye vermesini söyledi. O ise yalnız kendisi için yüz, Akil için seksen ukiyye -takriben yedi bin dirhem- altın vermekle yetindi. Ötekiler kendi mallarından fidye verip kurtuldular. Abbas, fidyeleri verdikten sonra Rasûlullah (asv)'a şöyle dedi:

"Beni Kureyş'in fakiri dedirtecek hâle koydun. Hayatım boyunca ötekine berikine avuç açacak hâle getirdin."

Rasûlullah (asv) da cevaben şöyle buyurdu:

"Peki Ümmü'l-Fazl'e emanet ettiğin mallar ne oldu? Buraya gelirken, 'Şayet kazaya uğrarsam işte bunları oğullarım Fazl, Abdullah ve Kusem için sakla, seni kendimden sonra zengin bırakıyorum.' diyerek gösterip gömdüğün altınlar ne oldu?"

Abbas şaşırdı ve "Vallahi senin Rasûlullah olduğuna şehadet ederim. Bunu benden, bir de Ümmü'l- Fazl'dan başka hiçbir kimse bilmiyordu." dedi ve o anda hemen iman etti.

Daha sonra Hz. Abbas Mekke'ye döndü. Müslümanlığını gizledi ve Mekke'deki Müslümanları korudu; Mekke ve müşriklerle ilgili Peygamberimiz (asv)'e haberler yolluyordu. Hz. Abbas, Mekke'nin fethinden kısa bir süre önce Medine'ye hicret etti. Hatta yolda Mekke'yi fethe gelmekte olan Hz. Peygamber (asv) ile karşılaştığında Rasûlullah ona, "Ben peygamberlerin sonuncusu, sen de muhacirlerin sonuncususun." demiştir.

Abbas Mekke'nin fethinden sonra Peygamber (asv)'in yanında yer aldı; Huneyn'de İslâm ordusu dağılıp çok az kişi kalmışken Abbas, Peygamberimiz (asv)'in atının dizginlerini tutmuş ve çağrısıyla Müslümanları çözülmekten kurtararak tekrar toplanmalarını sağlamış ve savaşın kazanılmasına sebep olmuştur. Böylelikle onun gür sesi sayesinde büyük bir bozgun önlenmiş oldu .

Hz. Peygamber (asv), Vedâ Hutbesi'nde, "fâizin her türlüsünün ayağı altında olduğunu ve ilk kaldırdığı fâizin amcası Abbas'a ait olan fâiz borçları olduğunu" söylemiştir. Hz. Abbas çok zengindi ve faizle borç para veriyor, yani tefecilik yapıyordu; ancak fâizin kaldırılmasından sonra bir daha fâiz alış-verişiyle uğraşmamıştır. Bizans seferlerinde Müslüman orduların silah ve teçhizatının mâli kaynağını da Hz. Abbas karşılamıştır.

Hz. Abbas üç halife zamanında da yaşadı. Hicretin otuzikinci yılında Medine'de seksen sekiz yaşında vefat etti. Cenâze namazını Hz. Osman kıldırdı. 653 yılında öldüğünde arkasında on erkek çocuk ile bir çok kız çocuğu bırakmıştır. Hudeybiye barışı sırasında Hz. Abbas'la görüşen Hz. Peygamber (asv) onun baldızı Meymûne ile evlenmişti. Hz. Abbas'ın soyundan gelenler sonradan Abbâsîler devletini kurdular.

Rasûlullah (asv), amcası Hz. Abbas'a saygı gösterir, onu övücü sözler söylerdi.

"Abbas bendendir, ben de ondanım."

Bir gün sarhoşun biri yakalanmış götürülürken Abbas'ın evine kaçmıştı. Tekrar yakalandıktan sonra olay Rasûlullah (asv)'a anlatılınca o gülümsemiş ve bir şey söylememişti. Rasûlullah,

"Abdulmuttalib oğlu Abbas, bu Kureyş'in en cömerdi ve akrabalık bağlarına en saygılısı."

demişti. Hz. Abbas köle azâd etmeyi çok severdi. Devlet işlerinde halifeler onun fikrini alırlardı. Hz. Ömer onu yağmur dualarına alır götürürdü. Dürüst, geniş düşünceli, cömert, yardımsever bir sahabeydi. Nesli alabildiğine çoğalmıştır. Buhârî ve Müslim'de ondan otuzbeş hadis rivayet edilmektedir. Hz. Abbas Medine'de el-Bakî  kabristanında medfundur.

(bk. Akif Köten, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/2-3.)

18 Hz.Aişe'nin hayatı ve fazileti hakkında bilgi verir misiniz?

Ümmü'l-mü'minîn Âişe bint Ebî Bekr es-Sıddîk el-Kureşiyye (ö. 58/678) Hz. Ebû Bekir'in kızı ve Hz. Peygamberin hanımı.

Babası Ebû Bekir b. Ebû Kuhâfe, es-Sıddîk lakabıyla tanındığı için kendisine Âişe es-Sıddîka (es-Sâdıka) binti's-Sıddîk denilmiştir. Annesi, Kinâne kabilesinden Ümmü Rûmân bint Âmir b. Uveymir'dir.

Ba­bası Resûl-i Ekrem ile daha önce hicret ettiği için aynı yıl (622) annesi, ağabe­yi Abdullah, kız kardeşi Esma, Hz. Peygamber'in hanımı Sevde, kızları Fâtıma ve Ümmü Külsüm ile birlikte Medine'ye hicret etti. Önceleri Medine'nin havası­na alışamadığı için babası gibi rahatsız­landı. Hicretin 2. yılı Şevval ayında Hz. Peygamber'le evlendi.

Hz. Âişe Resûl-i Ekrem ile evlendik­ten sonra, üstün bir mevkie ve haklı bir şöhrete ulaştı. Uhud Gazvesi'nde sırtında su taşıma, haber toplama ve yaralılara bakma gibi geri hizmetlerde çalışmıştır. Hendek Savasında ise Benî Harise kabilesinin kalesinde Sa'd b. Muâz'ın annesiyle birlikte bulunmuş­tur. Hudeybiye Musâlahası'na da katıl­mış, Hayber'in fethinden sonra Hz. Pey­gamber diğer hanımlarıyla birlikte ona da bir miktar hisse ayırmıştır. Hz. Ömer Hayber Yahudilerini Filistin taraflarına sürdüğü zaman, Hz. Peygamber'in hanımlarını Hayber'deki hisselerini mah­sul veya toprak olarak almakta serbest bırakmış, Hz. Âişe toprak almayı tercih etmiştir. Mekke fethi için hazırlıklara başladığında, seferin ne tarafa olacağını herkesten gizleyen Hz. Peygamber bu­nu sadece Âişe'ye bildirmiş, Hz. Ebû Bekir bu hazırlığın Mekke için olduğunu kızından öğrenmişti. Hicretin 10. yılında yapılan Veda Haccına diğer ümmehâtü'l-mü'minîn ile birlikte katılmıştır.

Hz. Âişe'nin iştirak ettiği en mühim seferlerden biri, hicretin 5. yılı (bazı kay­naklara göre 6. yıl) Şaban ayındaki Benî Mustalik Gazvesi'dir. Hz. Pey­gamber sefere çıkarken Hz. Âişe'yi de yanına almış, savaş sonrası Medine'ye dönülürken ordunun konakladığı bir yerde Hz. Âişe devesinden (mahmil) inip bir ihtiyacını gidermek için ordugâhtan biraz uzaklaşmış, dönüşünde boynun­daki gerdanlığın düştüğünü farketmişti. Gerdanlığı aramaya çıktığı sırada onun mahmude olduğu düşünülerek orduya hareket emri verilmişti. Hz. Âişe geri dö­nünce konak yerinde kimseyi bulamadı ve kendisini almaya gelecekleri ümidiy­le beklemeye başladı. Ordunun artçısı Safvân b. Muattal Hz. Âişe'yi görünce onu devesine bindirip orduya yetiştirdi. Bu savaşa katılmış olan münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selûl, Hz. Âişe aleyhine iftira ve dedikoduya başladı. Bazı Müslümanlar da onun bu çirkin if­tirasına alet oldular. Hz. Peygamber ve Âişe'nin ebeveyni dedikodular sebebiyle çok üzüldüler. Savaş dönüşü bir ay ka­dar hastalanan Hz. Âişe, kendisine ya­pılan bu iftirayı çok sonra tesadüfen öğrendi. Hz. Peygamber'den izin alıp ba­basının evine gitti ve üzüntüsünden gün­lerce ağlayıp ıstırap çekti. Nihayet Nûr süresinin 11-21. âyetleri nazil oldu ve Allah Teâlâ yapılan dedikoduların tama­men asılsız olduğunu ve Aişe'ye iftira edildiğini bildirdi.

Hz. Peygamber hicretin 11. yılı Safer ayının son haftasında ra­hatsızlanınca, diğer hanımlarının iznini alarak Hz. Âişe'nin odasına geçti ve mü­barek başı onun kucağında olduğu hal­de vefat etti ve onun odasına defnedil­di. Hz. Âişe, Peygamber hanımlarının başkalarıyla evlenmelerini yasaklayan Kur'an hük­müne uyarak bir daha evlenmedi. Hz. Peygamber'den sonra kırk yedi yıl da­ha yaşadı, 17 Ramazan 58  Çarşamba gecesi, vitir nama­zını kıldıktan sonra Medine'de vefat etti. 56, 57 veya 59 yıllarında 19 veya 13 Ramazan'da vefat ettiği de rivayet edilmiş­tir. Ölümü Medine'de büyük bir üzün­tüyle karşılanmış, cenazesi aynı gece kaldırılmıştır. Kadınlar da dahil olmak üzere Medine ve civanndaki bölgelerde yaşayan bütün halk geceleyin Cennetü'l-Baki'a gelmiş, cenaze namazı me­zarlığın ortasında Medine vali vekili Ebû Hüreyre tarafından kıldırılmış, vasiyeti üzerine Bakî'a defnedilmiştir. Onu kab­re erkek ve kız kardeşlerinin çocukları koymuşlardır.

Hz. Aişe  yetişmesini ve şahsiyetinin olgunlaşmasını Peygamber evinde tamamlama imkânı buldu. Çocu­ğu olmadı. Bununla birlikte, Araplarda anne ve babaların büyük erkek çocuğun adını künye olarak almaları âdeti sebe­biyle bir künyesi olmadığına üzüldüğü­nü söyleyince. Hz. Peygamber ona kız kardeşi Esmâ'nın oğlu Abdullah b. Zübeyr'e nisbetle "Ümmü Abdullah" künyesi­ni vermişti. Hz. Peygamber onu çok sev­diği için kendisine Ayşe, Uveyş ve Âiş diye de hitap eder­di. Ayrıca beyaz tenli olmasından dolayı Hz. Aişe'ye Humeyrâ denildiği, kendisine Hz. Peygamber'in bu şekilde hitap ettiği de rivayet edilmiştir. Hz. Ali bir hadis rivayetinde ondan “Resûlullah'ın sevgilisi” diye söz etmiş, tabiînden Mesrûk ise Hz. Aişe'den rivayet ettiği hadislerin senedinde, “Allah'ın sevgilisinin sevgilisi, semadan inen âyetle temize çıkan” ifadesini kullanmıştır.

Hz. Âişe ile Hz. Peygamber arasındaki aile bağı sevgi, anlayış ve hürmet esası üzerine kurulmuştur. Ken­disine büyük yakınlık ve sevgi gösteren Hz. Peygamber ile koşu yaptığı, onun omuzuna dayanarak Mescid-i Nebevi’de mızraklarıyla savaş oyunları oynayan Habeşliler'i seyrettiği ve Hz. Peygamber'e nazlanmaktan hoşlandığı bilinmektedir. Hz. Peygamber de onunla bir arada bu­lunmaktan, bilhassa gece seyahatle­rinde kendisiyle sohbet etmekten, da­vetlere onunla birlikte katılmaktan, sorularına cevap vermekten pek memnun olurdu.

Esa­sen Hz. Âişe zekâsı, anlayışı, kuvvetli hafızası, güzel konuşması, Kur'ân-ı Ke­rimi ve Hz. Peygamber'i en iyi şekilde anlamaya çalışması gibi vasıfları saye­sinde Hz. Peygamber'in yanında müs­tesna bir mevki kazandı. Hz. Peygam­ber onun kabiliyetlerinin gelişmesine yardım edince baba evindeki eğitimi, vahyin aydınlattığı Peygamber evinde daha da gelişti, olgunlaştı ve derinleşti. Bilemediklerini, anlayamadıklarını, ek­sik ve yanlışlarını, hatta Kur'an ile Hz. Peygamber'in hadisleri arasındaki kendi anlayışına göre farklılık arzeden husus­ları Hz. Peygamber'e sormak ve onunla müzakere etmek gibi güzel bir alışkan­lığı vardı.

Hz. Peygamber, hanımları arasında Hz. Hatice'den sonra en çok onu sev­miş, dünyada en çok kimi sevdiği soru­suna karşılık olarak onun adını vermiş ve bu sevgisini dile getirmiştir. Hanım­ları içinde yalnızca Âişe ile birlikte bu­lunduğunda kendisine vahiy geldiğini açıklaması, onun diğer hanımlarından daha faziletli olduğunu ve Hz. Peygamber'in ona duyduğu sevginin Zehebi’nin dediği gibi ilâhî kaynağa dayandığı­nı göstermektedir.

Ev işlerini kendisi yapardı. Hz. Pey­gamber ile beraberken onunla sohbet eder ve nafile ibadet ile meşgul olurdu. Hz. Peygamber'e karşı beslediği de­rin sevgi yanında ona itaat ve emirleri­ne dikkat etmekle de temayüz etmişti. Geceleri namaz kılar, günlerinin çoğunu oruçla geçirirdi. Kimsenin aleyhinde ko­nuşmayı sevmezdi. Kanaatkar, mahviyetkâr, mütevazi aynı zamanda vakur ve cömert idi. Öksüz ve fakir çocukları himayesine alır, onların terbiye ve yetiş­tirilmesine itina eder, sonra da kendile­rini evlendirirdi.

Birçok köle ve cariyesi­ni azat etmiştir; bazı rivayetlerde sayı­ları altmış iki olarak zikredilen bu azat­lılardan bir kısmı ilim ve hadisle meşgul olmuştur. Hz. Peygamber'in diğer hanımlarıyla, kızı Fâtıma, Hz. Ali ve di­ğer sahâbîlerin faziletlerine dair birçok hadisi rivayet etmek ve onları ümmete tanıtmak suretiyle âlicenap olduğunu da göstermiştir.

Hz. Peygamber vefat et­tiği zaman çok genç olmasına rağmen Kur'ân-ı Kerîm'i ve Hz. Peygamber'in sünnetini en iyi bilen, anlayan ve muha­faza eden sahâbîlerin başında yer alır. O hem baba evinde, hem Peygamber'in yanında zekâsı, anlayış kabiliyeti, öğ­renme arzusu, kuvvetli hafızası, aşk ve imanı sayesinde en iyi şekilde yetişti ve başkalarına nasip olmayan bilgiler edin­di.

Arap dilini maharetle kullanması ya­nında Arap şiirini de çok iyi bilirdi. Lebîd'in birçok beyti, Kâ'b b. Mâlik'in he­men bütün kasideleri, Hassan b. Sabit ve Abdullah b. Revâha'nın manzumeleri onun ezbere bildiği şiirler arasında yer alır. Kur'an ve hadisin anlaşılması için olduğu kadar Arap dili bakımından da şiirin önemine işaret ederek, “Çocukla­rınıza şiir öğretiniz ki dilleri tatlansın.” derdi.

Hz. Âişe, fesahat ve belâgatıyla da ünlü bir hatip olduğu için, konuşması insanlara çok tesir ederdi. Babasının vefatı üzerine kabri başında yaptığı dua, Cemel Vak'asındaki hutbesi ve bazı mektupları, onun edebî kabiliyetini gösteren şaheser örneklerdir. Ayrıca Arap tarihi, ensâb ilmi, Câhiliye çağının içtimaî va­ziyeti, örf ve âdetleri hakkında geniş bilgi sahibi idi. Şiir ve edebiyat ile tarih ve ensâbı, bu konularda ihtisas derecesinde bilgi sahibi olan babası Hz. Ebü Bekir'den öğrenmişti. Ahlâk ve davranışlarında olduğu gibi ilme merakı ba­kımından da babasına benzemişti.

Hz. Peygamber'den aldığı feyiz sayesinde İslâm esaslarının en mümtaz öğreticisi oldu. Kur'ân-ı Kerîmi tefsir etti. Sünnet-i nebeviyyeyi nakl ve şerhetmekle kalmadı, aynı zamanda onun doğru an­laşılması hususunda ilmî tenkit zihniye­tini ortaya koydu. Küçük yaşından itiba­ren Kur'an'ı ezberlemeye başlamış, âyet­lerin kıraat tarzını iyice öğrenmişti. Bil­hassa Medine'de nazil olan âyetlerin nü­zul sebeplerini, delâletlerini, tahlil ve de­ğerlendirmelerini ve her âyetle nasıl is­tidlal edilip ahkâm çıkarılacağını çok iyi bilirdi. Kur'an'ı en iyi anlayanlardan bi­riydi. Sünneti de çok iyi anlamış olan Hz. Âişe, hadislerden istinbât ve kıyas sure­tiyle yeni hükümler çıkardı. Onun ictihad ve fetvaları, kendisinin bir fakih ve müctehid olarak kabul edilmesini sağ­ladı. Hz. Peygamberin ashabı arasında çok sayıda fetva vermesiyle meşhur olan yedi kişiden biri de Hz. Âişe'dir. Birçok fıkhı mesele yanında usûl-i fıkıh, hikmet-i teşri ve bilhassa ferâiz sahaların­da derin bir kültür ve anlayışa sahipti. Talebelerinden Küfe fakihi Mesrûk'un söylediğine göre ashabın büyükleri ferâize dair meseleleri hep ondan sorar­lardı. Hadis ve fıkıh kaynaklarında onun bazı sahâbîlerden farklı fetvalarının ge­niş yer tuttuğu görülür. Tabiîn devri­nin birçok hukukçusu, yüksek seviyede­ki hukuk bilgisinden faydalanmak üze­re kendisiyle ilmî istişarelerde bulun­muştur. İslâm hukuku sahasındaki gö­rüşleri yeğenleri Kasım, Urve ve diğer talebeleri tarafından nakledilmiştir.

Kuvvetli hafızası sayesinde Hz. Peygamber'in hadis ve sünnetinin daha sonraki nesillere ulaştırılmasında em­salsiz hizmetler ifa etti. Rivayet ettiği hadislerin sayısı 2.210'dur. Bunlardan Buhârî ve Müslim'in Sahîhlerinde riva­yet ettikleri iki yüz doksan yedi hadisin yüz yetmiş dördü her iki eserde, elli dördü yalnız Buhârî'de, alt­mış dokuzu da yalnız Müslim'de yer almaktadır. O hem Hz. Peygamberin di­ğer hanımlarından, hem de Ebû Hüreyre, Abdullah b. Ömer ve Enes b. Mâlik dışında diğer bütün sahâbîlerden faz­la hadis rivayet etmiş olan tek kadın­dır. Binden fazla hadis rivayet eden ve “Müksirûn” diye adlandırılan yedi sahâbînin dördüncüsü oldu. Rivayet etti­ği hadislerin çoğunu, doğrudan doğruya Hz. Peygamber'den nakletmiştir. Rivayet ettiği hadislerin sebeb-i vürüdunu ve delâlet­lerini beyan eder, ayrıca Kur'ân-ı Ke­rîme muhalif bir unsur ihtiva edip et­memesi bakımından onları incelemeye tâbi tutar, bazı sahâbîlerin rivayet sıra­sında yaptıkları hataları düzeltirdi. Bir kısım hadislerin baş veya son tarafları­nın, yahut esbâb-ı vürûdunun iyi bilin­memesinden kaynaklanan hataları düzeltirken “Yanıldı”, “Unuttu”, “Hadisin baş tarafını nakletmeyip sonunu nak­letti” gibi ifadeler kullanarak, İslâm dünyasında tenkit zihniyetinin gelişme­sine öncülük etti.

Hz. Âişe'nin naklettiği hadislerin muh­tevaları incelendiğinde, başta Resûlullah'ın peygamberliği, aile hayatı, günlük yaşayışı, savaşları, Veda haccı, vefatı ve ahlâkı olmak üzere, Câhiliye çağı tarihi, kadınlara dair hükümler, Mekke ve Me­dine devirlerindeki Müslümanların çe­şitli faaliyetleri, ibadetler ve ibadetler tarihi, rü'yetullah, gaybın bilinmesi, kıyamet, ölüm ve âhiret hayatına dair bazı kelâmı mesele ve haberleri ihtiva ettiği görülür.

Hz. Âişe'nin en belirgin özelliklerinden biri de İslâm dininin esaslarını anlat­mak hususundaki faaliyetleridir. Hz. Peygamber'den sonra onun evi, kadın erkek, büyük küçük birçok kimsenin huzuruna gelip kendisini dinlediği, var­sa sorusunu sorup cevabını aldığı bir ilim ve irfan ocağı oldu. Ashaptan bazı­larının vefat etmiş olması, birçoğunun da fetihler sebebiyle muhtelif bölgelere gitmesi sonucunda Medine'de çok az sahâbî kalmıştı. Hz. Âişe'nin varlığı sa­yesinde, “Peygamber şehri Medine” ilim merkezi olmaya devam etti. Bu şehirde onun yıllarca süren eğitim ve öğretim faaliyetleri sonunda İslâm ilimlerinin temellerinin atılması ve ilmî hareketin gelişmesi yanında, hadis ve fıkıh saha­larında Medine ekolü teşekkül etti.

Hz. Âişe, yalnızca şifahî sorularla değil aynı zamanda muhtelif şehir ve bölgelerde yaşayan Müslümanların mektupla sor­dukları sorulara da cevaplar vermiştir. Böylece hadislerin ve bazı fıkhî mesele­lerin yazılmasına da öncülük etmiş ol­du. Diğer taraftan 23 yılından ve­fatına kadar her yıl hac için Mekke'ye gittiğinde, muhtelif yerlerden gelenlerin kendisini çadırında ziyaret etmelerine ve soru sormalarına izin verdi. Hz. Peygam­ber zamanından başlamak üzere kadın­ların eğitim ve öğretimiyle çok yakından meşgul oldu; çevresinde ders dinleyen ve hadis nakleden birçok kız ve kadın yer aldı. Böylece o hem bizzat, hem de yetiştirdiği öğrencileri ile İslâm dünya­sında kadınların ilimle meşgul olmaları gerektiğini, hiçbir tereddüde meydan vermeyecek şekilde göstermiş oldu.

Onun hayatı ve şahsiyeti ile rivayet etti­ği hadisler, istidrâkleri, fetvaları, siya­sî faaliyetleri hakkında tefsir, hadis ve fıkıh külliyatı, siyer ve megazî, tarih ve tabakat. şiir ve edebiyat kitaplarında pek çok vesika ve geniş bilgi bulunmak­tadır. Hz. Peygamberin hanımları hakkında yazılmış müstakil eserler de dik­kate alınırsa, Hz. Âişe'nin biyografisi için başvurulması gereken kaynakların çok zengin olduğu görülür.

(bk. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Aişe Md.)

19 Hz. Ali, Hz. Fatıma validemizin üstüne evlenmek isteyince, Peygamberimiz, bunu yapacaksa önce benim kızımı boşasın, demiştir. Bunun hikmetini anlatır mısınız?

Peygamber Efendimiz (asm) birden fazla evliliğe karşı çıkmamış, ancak baba ve veli olarak kızı hakkında görüşünü beyan etmiştir.

Peygamberimiz (asm)'in Hz. Ali (ra)'in evliliğine karşı çıkmasının sebebi ise, özel bir durumdur. Peygamberimiz (asm)'in kızı Hz. Fatıma (ra), kocası Hz. Ali (ra)'in ikinci bir kadınla evlenmek istemesine karşı çıkmıştır. Peygamberimiz de kızının bu konuda üzülmesini istemediğinden dolayı, böyle bir evliliğe karşı çıkmıştır. (bk. Buhârî, Nikah, 109, Fedâilü's-sahabe 16; Müslim, Fedailü's-sahâbe 95-96; Ebu Davud, Nikah, 13; İbn Mâce, Nikâh 56; Ahmed b. Hanbel, IV, 376)

Ayrıca Peygamberimiz (asm)'in terbiyesinde büyüyen Hz. Fatıma (ra)'nın, kocasının ikinci evliliğine karşı çıkması caiz olmasaydı, Allah Resulü (asm) onu ikaz eder, kocasının arzusuna boyun eğmesini emrederdi. Halbuki durum öyle olmamış, bilakis kızının üzüldüğünü gören Allah Resulü (asm), damadı Hz. Ali (ra)'in bu arzusundan vazgeçmesini istemiş, eğer vazgeçmezse ancak Fatıma (ra)'yı boşadıktan sonra evlenebileceğini bildirmiştir. Böylece Efendimiz (asm), Hz. Ali (ra)'in, Fatıma (ra)'nın üzerine evlenip onu üzmesine razı olmamıştır.

Allah Resulünün (asm) bu davranışında, Müslüman kız ve babalarının, damadın ikinci evliliğine karşı çıkabilecekleri hususunda ruhsat vardır, denilebilir.

20 Hz. Ömer hakkında bilgi verir misiniz? Hz. Ömer içtihadlarında hata yapmış mıdır?..

Hz. Ömer (ra) dünyadayken cennetle müjdelenen sahabilerdendir. Ayrıca Peygamber Efendimiz (asm) hayattayken, Hz. Ömer (ra)'in savunduğu fikirlerini doğrulayan ayetler inmiştir. (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II; Suyûtî, 137-140).

Bu nedenle onun hakkında ileri geri konuşmak asla caiz değildir. Allah'ın cennetlik dediği ve görüşünü doğrulamak için ayet indirdiği bir zat hakkında dedikodu yapmak hiç bir Müslümana yakışmaz.

İlmi

Hz. Ömer (ra)'in fıkıh ilminde ayrı bir yeri vardır. O, her yönüyle devleti teşkilatlandırmaya çalışırken diğer taraftan da bu teşkilatlanmanın alt yapısı olan ilmî gelişmeyi sağlayabilmek için gayret sarfediyordu. Fıkıh usulünün oluşumu Hz. Ömer (ra) ile başlar. Fıkıh ilminin temellerini meydana getiren kaideleri, karşılaştığı kazâî ve idarî meseleleri çözüme kavuştururken takip ettiği yöntemlerle belirlemeye başlamıştır. Ondan sahih senetlerle rivayet olunan fıkhî hükümlerin sayısı birkaç bini bulmaktadır. Hz. Ömer (ra)'in içtihadlarının İslâm hukuku açısından çok büyük bir önemi vardır ve Resulullah (asm)'ın hadislerinden başka hiç bir şey onun bu içtihadlarının üzerinde değildir. [Muhammed Revvâs Kal'acı, Mevsuatu Fıkhı Ömer (ra) b. el-Hattab, 1981, 8; Bu kitabta Hz. Ömer (ra)'in Fıkhî içtihadları bir araya toplanarak ansiklopedik bir tarzda tasnif edilmiştir].

Hz. Ömer (ra), hadis rivayeti konusunda çok titiz davranmıştır. O, Peygamber (asm)'den hadis rivayet eden bazı kimseleri sorguya çekmiş, onlardan rivayet ettikleri hadisler için şahid istemişti. Hz. Ömer (ra)'in kendisinden beş yüz otuz dokuz hadis rivayet edilmiştir (Suyutî, 123).

Ayrıca o, Kur'an-ı Kerim'in te'vil ve tefsirinde ilim sahibiydi. İbn Ömer (ra)'den rivayet edildiğine göre, kendisine Resulullah (asm) hayattayken kimlerin fetva verdiği sorulduğunda: "Ebu Bekir ve Ömer (ra)'den başkasının fetva verdiğini bilmiyorum." karşılığını vermişti (H.İ. Nasan, İslâm Tarihi, İstanbul 1985, I, 319).

Şahsiyeti Hz. Ömer (ra), inandığı şeyi yerine getirme hususunda şiddetli davranmakla tanınır. O, Müslüman olmadan önce ilk iman edenlere karşı sert muamele etmişti. Müslüman olduktan sonra ise bu sertliği İslâm'ın lehine müşriklere karşı yönelmiştir.

Hz. Ömer (ra) halife olduktan sonra da doğruların uygulanması ve hakkın elde edilmesi konusunda titiz davranmaya ve en ufak ayrıntıları bile bizzat takip etmeye aşırı dikkat göstermiştir. O, bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman ilk önce kendi ailesinden başlardı. Aile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi; "Şunu ve şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözetlerler. Allah'a yemin ederim ki, herhangi biriniz bu yasaklara uymazsa onu daha fazlasıyla cezalandırırım."

Sert bir mizaca sahip olmasına rağmen insanlara karşı oldukça mütevâzî davranırdı. Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı olması, onu, diğer insanlar gibi mütevazî ve sade bir hayat yaşamaktan alıkoyamamıştır. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun Müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı. Çünkü çoğu zaman giydiği elbise yamalarla doluydu.

Hz. Ömer (ra) güçlü bir hitabet kudretine sahipti ve konuşurken beliğ bir uslubla konuşurdu. Onun üstün kabiliyeti yazı için de geçerliydi. Valilerine yazmış olduğu talimatları ve mektupları Arap dili için bir numune addedilmekteydi. Hz. Ömer (ra) şiire de ilgi duyan ve şiir zevki olan sahabilerden birisidir. Çok sayıda Arap şairlerinin şiirlerini ezberlemiş, az da olsa şiir yazmıştır.

Hz. Ömer (ra) ibadet ederken bütün benliğiyle Rabbine yönelirdi. Halife olduktan sonra gündüz işlerinin yoğun olmasından dolayı nafile namazlarını gece kılar, ev halkını sabah namazına; "... ve namazı ailene emret." (Tâhâ, 20/132) mealindeki ayeti okuyarak uyandırırdı. O, her sene haccetmeyi asla ihmal etmez ve hac farizasını yerine getirmek için Mekke'ye gelen hacılara bizzat riyaset ederdi. Rabbine karşı duyduğu sorumluluğun altında öylesine ezilirdi ki, kıyamet günü hesaptan, cezasız kurtulmayı başarabilirse sevineceğini söylerdi. O, ölüm döşeğinde bu endişesini şu anlamdaki bir beyitle dile getiriyordu:

"Müslüman oluşum, namazları kılıp, orucu tuttuğum müstesna, nefsime zulmetmiş bulunuyorum." (Şibli Numanî, Bütün yönleriyle Hz. Ömer (ra) ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp, İstanbul, II / 373).

Hz. Ömer (ra)'in, şahsi hayatı oldukça sadeydi. Hz. Ömer (ra), Bizans ve İran'a karşı büyük ordular sevkeden ve onları tarihlerinde pek nadir tattıkları sürekli yenilgilerle perişan eden güçlü ve muktedir bir devletin başkanıdır. Ama o buna rağmen yamalı elbiseler, eskimiş sarık ve yırtık ayakkabılarla hayatını sürdüren bir kişidir. O, bazen dul bir kadına su taşırken görülür, bazan da günün yorgunluğunu hafifletmek için mescidin çıplak zemini üzerinde uyuduğuna şahit olunurdu. Medine'den Mekke'ye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda, bir çarşafı dalların üzerine gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir.

Yine bir gün, Ahnef b. Kays yanında Arapların ileri gelenlerinden bazı kimselerle birlikte Hz. Ömer (ra)'i ziyarete gitmiş; onu, elbisesinin eteklerini beline sıkıştırmış olduğu halde koşar bir vaziyette bulmuştu. Ömer (ra), Ahnef'i gördüğünde ona;"Gel de kovalamaya katıl. Devlete ait bir deve kaçtı. Bu malda kaç kişinin hakkı olduğunu biliyorsun..." dedi. Bu esnada biri ona neden kendini bu kadar üzdüğünü ve deveyi yakalamak için bir köleyi görevlendirmediğini söyleyince O; "Benden daha iyi köle kimmiş?" diyerek karşılık vermiştir (Şıblî, a.g.e., I / 384-385).

Günlük yaşayışını gösteren bu örnekler, Hz. Ömer (ra)'ın ümmetin sorumluluğunu üstlenen kimselerin yüklenmiş oldukları görevleri ne şekilde yerine getirmeleri ve makamlarının cazibesine kapılıp sıradan insanların yaşayış tarzından kopmadan hükmetmeleri gerektiğini, çağları aşan bir örnek sergileyerek ortaya koymuştur. Bir devlet başkanı ancak bu şekilde, insanlardan ve onların günlük yaşamlarından kopmadan âdil bir yönetim kurabilir. Hz. Ömer (ra)'a âdil sıfatını kazandıran, onun bu şekilde İslâm'ı yeryüzüne hakim kılma yolunda varlığını ortaya koymuş olmasıdır.

Hz. Ömer (ra) geçimini ticaretle temin ederdi. Bunun yanında Peygamber (asm)'in Medine'de ona bazı tarlalar verdiği de bilinmektedir. Hayber'in fethini müteakip burada ele geçirilen araziler, savaşa katılanlar arasında taksim edilmişti. Ancak, Hz. Ömer (ra) kendi payına düşen araziyi vakfetmiş ve bir vakıf şartnamesi de düzenlemişti. İslâmda ilk vakıf olayı budur:

"Bu arazi satılamaz, hibe edilemez ve miras yolu ile sahip olunamaz; geliri fakirlere, akrabaya, kölelere, Allah yolunda, yolcu ve misafirlere harcanacaktır. Vakfı yöneten kişinin ölçülü olarak yemesinde ve yedirmesinde bir sakınca yoktur." (Buharî, Şurût, 19).

Halife olduktan sonra, devlet işleriyle uğraşmasından dolayı kendi iaşesinin temini için ashaba müracaat etmiş, Hz. Ali (r.a)'ın teklifine uyularak ona ve ailesine normal ölçülerde devlet malından geçim imkânı sağlanmıştı. H. 15 yılında Müslümanlara maaş bağlandığı zaman, ona da ileri gelen ashaba verilen miktarda, beş bin dirhem maaş tayin edilmişti. Ancak onun günlük gideri çok mütevazi meblağdı. Ömer (ra), yemek olarak genellikle şunları yerdi: Ekmek (buğdaydan olduğu zaman kepekli), bazen et, süt, sebze ve sirke.

Hz. Ömer (ra)'ın fazileti ve üstünlüğü hakkında çok sayıda sahih hadis bulunmaktadır. Hz. Ömer (ra) din konusunda o kadar tavizsizdi ki, şeytanlar bile onunla karşılaşmaktan çekinirlerdi. Bir defasında Resulullah (asm)'in yanına gitti. Resulullah (asm)'dan bir şey istemek için orada bulunan kadınlar, Hz. Ömer (ra)'in sesini duyduklarında hemen kalkıp perdenin arkasına geçtiler. Hz. Ömer (ra) içeri girdiğinde Resulullah (asm) gülüyordu. Hz. Ömer (ra) ona; "Allah yaşını güldürsün ya Resulullah." dedi. Bunun üzerine Resulullah (asm); "Şu benim yanımda olanlara şaşarım. Senin sesini işitince perdeye koştular." dediğinde Hz. Ömer (ra); "Ya Resulullah, onların çekinmesine sen daha layıksın." dedi. Sonra da kadınlara dönerek; "Ey nefislerinin düşmanları! Resulullah (asm)'den çekinmiyorsunuz da benden mi çekiniyorsunuz?" diyerek onlara çıkıştı. Kadınlar; "Evet. Sen Resulüllah (asm)'den sert ve haşinsin." dediler. Resulullah (asm), "Nefsim yed-i kudretinde olan Allah'a yemin olsun ki, şeytan sana bir yolda rastlamış olsa, mutlaka yolunu değiştirirdi." (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 22).

Başka bir rivayette Resulullah (asm) onun için şöyle buyurmuştu:

"Gökte bir melek bulunmasın ki Ömer (ra)'e saygı duymasın. Yeryüzünde ise bir şeytan bulunmasın ki Ömer (ra)'den kaçmasın." (Suyûtî, a.g.e., 133).

Resulullah (asm), hakkı görmek ve onu tatbik etmek konusunda Ömer (ra)'ın üstünlüğünü şöyle ifade etmekteydi:

"Sizden önce geçen ümmetlerde bazen ilham sahipleri bulunurdu. Eğer benim ümmetimde onlardan biri bulunursa, Ömer b. Hattab onlardandır." (Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, II).

Bu, Hz. Ömer (ra)'ın işlerinde ve verdiği kararlarda isabetli davranmasını bir anlamda açıklar niteliktedir. Nitekim Resulullah (asm);

"Allah doğruyu Ömer (ra)'in lisanı ve kalbi üzere kılmıştır." (Üsdül-Ğâbe, IV / 151; Suyutî, 132)

demektedir. Bir defasında da Hz. Ömer (ra)'i göstererek şöyle demişti:

"Bu aranızda yaşadığı sürece, sizinle fitne arasında kuvvetlice kapanmış bir kapı bulunacaktır." (Suyûtî, a.g.e.)

Ömer (ra)'ın bu durumunu bazı konularda inen ayetlerin daha önce onun gösterdiği doğrultuda olması da te'yid etmektedir. Hz. Ömer (ra) şöyle demiştir:

"Rabbime üç şeyde muvafık düştüm: Makam-ı İbrahim'de, hicab'da ve Bedir esirlerinde." (Müslim, Fedâilüs-Sahabe, II).

Hz. Ömer (ra) ötekileri zikretmemiştir. Örneğin münafıkların cenaze namazını kılmaması için Resulullah (asm)'e inen ayet bunlardan biridir. (bk. Müslim, aynı bab; Hz. Ömer (ra)'ın görüşleri doğrultusunda nâzil olan ayetler için bk. Suyûtî, a.g.e., 137-140).

Kısaca Hayatı

Hz. Ömer (ra), ikinci Raşid Halife. İslâmı yeryüzüne yerleştirip, hakim kılmak için Resulullah (asm)'ın verdiği tevhidî mücadelede ona en yakın olan sahabilerden biri. Hz. Ömer (ra), Fil Olayından on üç sene sonra Mekke'de doğmuştur. Kendisinden nakledilen bir rivayete göre o, Büyük Ficar savaşından dört yıl sonra dünyaya gelmiştir (İbnül-Esîr, Üsdül-Ğâbe, Kahire 1970, IV,146). Babası, Hattab b. Nüfeyl olup, nesebi Ka'b'da Resulullah (asm) ile birleşmektedir. Kureyş'in Adiy boyuna mensup olup, annesi, Ebu Cehil'in kardeşi veya amcasının kızı olan Hanteme'dir (bk. a.g.e., 145).

Kaynaklar Hz. Ömer (ra)'in Müslüman olmadan önceki hayatı hakkında fazlaca bir şey söylemezler. Ancak küçüklüğünde, babasına ait sürülere çobanlık ettiği, sonra da ticarete başladığı bilinmektedir. O, Suriye taraflarına giden ticaret kervanlarına iştirak etmekteydi (H. İbrahim Hasan, Tarihul-İslâm, Mısır 1979, I, 210). Cahiliyye döneminde Mekke eşrafı arasında yer almakta olup, Mekke şehir devletinin sifare (elçilik) görevi onun elindeydi. Bir savaş çıkması durumunda karşı tarafa elçi olarak Ömer (ra) gönderilir ve dönüşünde onun verdiği bilgi ve görüşlere göre hareket edilirdi. Ayrıca kabileler arasında çıkan anlaşmazlıkların çözümünde etkin rol alır ve verdiği kararlar bağlayıcılık vasfı taşırdı (Suyûtî, Tarihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 123; Üsdül-Ğâbe, IV, 146).

Hz. Ömer (ra), sert bir mizaca sahip olup, İslâma karşı aşırı tepki gösterenlerin arasında yer almaktaydı. Sonunda o, dedelerinin dinini inkâr eden ve tapındıkları putlara hakaret ederek insanları onlardan yüz çevirmeğe çağıran Muhammed (asm)'ı öldürmeye karar vermişti. Kılıcını kuşanarak, Peygamberi öldürmek için harekete geçmiş, ancak olayın gelişim şekli onun Müslümanların arasına katılması sonucunu doğurmuştu. Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer (ra)'in Müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti:

"Ömer (ra), Resulullah (asm)'ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı. Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammed (asm)'i öldürmeye gittiğini söylemişti. Nuaym, Ömer (ra)'in ne yapmak istediğini öğrenince ona, kız kardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi. Bunu öğrenen Ömer (ra), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi. Kapıya geldiğinde içerde Kur'an okunmaktaydı. Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kur'an sayfalarını sakladılar. İçeri giren Ömer (ra), eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kız kardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı. Kız kardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti. Kendisine verilen sahifelerden Kur'an ayetlerini okuyan Ömer (ra), hemen orada imân etti ve Resulullah (asm)'ın nerede olduğunu sordu. O sıralarda Müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)'ın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı. Resulullah (asm)'ın Daru'l-Erkam'da olduğunu öğrenen Ömer (ra), doğruca oraya gitti. Kapıyı çaldığında gelenin Ömer (ra) olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar. Zira Ömer (ra) silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu. Hz. Hamza:

"Bu Ömer'dir. İyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır." diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah (asm), Ömer (ra)'ın iki yakasını tutarak;

"Müslüman ol ya İbn Hattab! Allah'ım ona hidayet ver!" dediğinde, Ömer (ra), hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı." (İbn Sa'd, Tabakatu'l Kübra, II, 268-269; Üsdül-Ğâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu'l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.).

Rivayetlere göre Ömer (ra)'ın Müslüman oluşu, Resulullah (asm)'ın yapmış olduğu; "Allah'ım! İslâmı Ömer (ra) b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû Cehil) ile yücelt." şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (İbnul-Hacer el-Askalânî, el-İsâbe fi Temyîzi's-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; İbn Sa'd, aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125).

Ömer (ra), risaletin altıncı yılında Müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman Müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı (İbn Sa'd, aynı yer).

Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı Müslümanlar, Beytullah'a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer (ra) Müslüman olunca doğruca Beytullah'ın yanına gitti ve Müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, Müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç Müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullah'ta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması Müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah İbn Mes'ud'un; "Ömer (ra)'in Müslüman oluşu bir fetihti." (Üsdül-Ğâbe, IV,151; İbn Sa'd, a.g.e., III, 270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî'nin İbn Abbas'tan tahric ettiği bir hadise göre, Müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (ra) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (ra) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı.

Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (asm)'ın yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.

O, imân ettikten sonra müşriklere karşı çok sert davranmış ve dinini her ortamda, kimseden çekinmeden herkese meydan okuyarak savunmuştur. İslâm tebliğinin yeni bir veche kazanması için Medine'ye hicret emrolunduğu zaman Müslümanlar Mekke'den gizlice Medine'ye göç etmeye başladıklarında, Hz. Ömer (ra), gizlenme ihtiyacı duymamıştı. Ömer (ra), beraberinde yirmi arkadaşı olduğu halde Medine'ye doğru yola çıkmıştı. Hz. Ali (r.a) onun hicretini şu şekilde anlatmaktadır:

"Ömer (ra)'den başka gizlenmeden hicret eden hiç bir kimseyi bilmiyorum. O, hicrete hazırlandığında kılıcını kuşandı, yayını omuzuna taktı, eline oklarını aldı ve Kâ'be'ye gitti. Kureyş'in ileri gelenleri Kâ'be'nin avlusunda oturmakta idiler. O, Kâ'be'yi yedi defa tavaf ettikten sonra, Makâm-ı İbrahim'de iki rek'at namaz kıldı. Halka halka oturan müşrikleri tek tek dolaştı ve onlara; "Yüzler pisleşti. Kim anasını evladsız, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa şu vadide beni takip etsin." dedi. Onlardan hiç biri onu engellemeye cesaret edemedi."(Suyûtî, a.g.e., 130).

Ömer (ra), Medine dönemi boyunca İslamın yücelişini etkileyen bütün olaylara aktif olarak iştirak etmiştir. Resulullah (asm)'ın önemli kararlar alacağı zaman görüşlerine başvurduğu kimselerin başında Ömer (ra) gelir. Onun ileri sürdüğü görüşler o kadar isabetliydi ki; bazı ayetler onun daha önce işaret ettiğine uygun olarak nazil oluyordu. Resulullah (asm) onun bu durumunu şu sözüyle ifade etmekteydi:

"Allah, hakkı Ömer (ra)'in dili ve kalbi üzere kıldı." (Üsdül-Ğâbe, IV, 151).

Ömer (ra), Bedir, Uhud, Hendek, Hayber vb. gazvelerin hepsine ve çok sayıda seriyyeye katılmış, bunların bansında komutan olarak görev yapmıştır. Bunlardan biri Hicretin yedinci yılında Havazinliler'e karşı gönderilen seriyyedir.

Ömer (ra), bütün meselelere karşı net ve tavizsiz tavır koymakla tanınır. Onun küfre karşı düşmanlığı; müşriklerin, İslâma karşı olan saldırılarını hazmedememe konusundaki hassasiyeti; bazı kararlara şiddetle karşı çıkmasına sebep olmuştur. Hudeybiye'de yapılan anlaşmanın müşrikler lehine görünen maddelerine karşı çıkışı bunlardan biridir. Ancak o, Resulün, Allah Teâlâ'nın gösterdiği doğrultuda hareket etmekten başka bir şey yapmadığı uyarısı karşısında, hemen kendini toparlamış ve olayın iç gerçeğini kavramıştı.

Resulullah (asm)'ın vefatının hemen peşinden ortaya çıkan karışıklığın Hz. Ebû Bekir'in halife seçilmesiyle yok edilmesinde Hz. Ömer (ra) büyük rol oynamıştır. Hz. Ebû Bekir'in kısa halifelik döneminde en büyük yardımcısı Ömer (ra) olmuştur.

Hz. Ebû Bekir (r.a) vefat edeceğini anladığında, Hz. Ömer (ra)'i kendisine halef tayin etmeyi düşünmüş ve bu düşüncesini açıklayarak bazı sahabilerle istişarelerde bulunmuştu. Herkes Ömer (ra)'ın fazilet ve üstünlüğünü kabul etmekle beraber, onu bu iş için biraz sert mizaclı buluyorlardı. Hatta Talha (r.a) ve diğer bazı sahabiler ona; "Rabbin seni Ömer (ra)'i hafife tayin ettiğinden dolayı sorgularsa ona ne cevap vereceksin? Bilirsin ki Ömer (ra) oldukça sert bir kimsedir." demişlerdi. Hz. Ebû Bekir onlara; "Derim ki: Allah'ım! Kullarının en iyisini onlara halife yaptım." karşılığını vermişti. Sonra da Hz. Osman'ı çağırarak bir kâğıda Hz. Ömer (ra)'i halife tayin ettiğini yazdırdı. Kâğıt katlanıp mühürlendikten sonra, Hz. Osman dışarı çıkarak insanlardan kâğıtta yazılı olan kimseye bey'at edilmesini istedi. Oradakilerin bey'at etmesiyle Hz. Ömer (ra)'in II. Raşid halife olarak iş başına gelişi gerçekleşmiş oldu (Üsdü'l-Ğâbe, IV,168-199; İbn Sad, a.g.e., III, 274 vd.; Suyûtî a.g.e., 92-94).

Hz. Ömer (ra) Döneminde İslam Devleti ve Fetihler

Resulullah (asm)'ın sağlığında Arap yarımadası İslâmın hakimiyetine boyun eğdirilmiş ve insanlar bölük bölük ihtida ederek Müslümanlarla bütünleşmişlerdi.

Bunun peşinden Resulullah (asm), İslam tebliğinin insanlara ulaştırılmasının önünde bir set teşkil eden, müşrik zalim güçlerden biri olan Bizans imparatorluğuna karşı askerî seferleri başlatmıştı. Ebû Bekir (r.a), Resulullah (asm)'ın vefatından hemen sonra ortaya çıkan Ridde hareketlerini bastırdıktan sonra, Bizans hakimiyetindeki topraklara askerî akınlar başlatmış, öte taraftan çağın despot devletlerinden ikincisi olan İran imparatorluğuna karşı da askerî faaliyetlere girişmişti. Hz. Ömer (ra)'in üzerine düşen, bu siyaseti devam ettirmekten ibaretti. Hz. Ömer (ra) bir taraftan Suriye'nin fethinin tamamlanması için gayret gösterirken, öte taraftan İran cephesinde netice almak için ordular sevkediyordu. Kadisiye savaşıyla İran ordusu hezimete uğratılmış ve Kisrâ, saraylarını İslam ordusuna terk ederek doğuya kaçmak zorunda kalmıştı. Peşi peşine gönderilen ordularla İranın bazı bölgeleri savaş ile, bazı bölgeleri de sulh yoluyla İslam'ın hakimiyetine boyun eğdirilmişti. Kuzeye yönelen Muğîre b. Şu'be, Azerbaycanı sulh yoluyla ele geçirmişti. Ermenistan bölgesi fethedilen yerler arasındaydı.

Suriye'nin fethi tamamlandıktan sonra bu bölgedeki askerî harekât batıya doğru kaydırıldı. Etraftaki şehir ve kasabalar fethedildikten sonra Kudüs kuşatma altına alındı. Şehirdeki Hristiyanlar bir süre direndilerse de sonunda barış istemek zorunda kaldılar. Ancak, komutanlardan çekindikleri için şart olarak şehri bizzat halifeye teslim etmek istediklerini bildirmişlerdi. Durum Ebu Ubeyde tarafından bir mektupla Hz. Ömer (ra)'a bildirildi. Hz. Ömer (ra) ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, Medine'den komutanlarıyla buluşmayı kararlaştırdığı Cabiye'ye doğru yola çıktı. Cabiye'de yapılan bir anlaşmadan sonra Hz. Ömer (ra), bizzat Kudüs'e kadar giderek şehri teslim aldı (H.16-M. 637). Hz. Ömer (ra) kısa bir müddet Kudüs'te kaldıktan sonra Medine'ye geri döndü.

Bu arada İran cephesinde durumlar karışmaya başlamıştı. Hz. Ömer (ra), bölgede bulunan orduları takviye ederek İran meselesini kesin bir sonuca bağlamaya karar verdi. Hicri 21 yılında başlayan ve sürekli takviye edilen akınlarla Azerbaycan ve Ermenistan da dahil olmak üzere, Horasan'a kadar bütün İran toprakları İslam devletinin sınırları içine alınmış ve Fars cephesinde askerî harekâtlar tamamlanmıştı.

Öte taraftan Amr b. el-As, hazırlayıp uygulamaya koyduğu harekât planıyla Mısır'ı fethetmeyi başarmış, Müslümanları Mısır'dan geri püskürtmek için İskenderiyede hazırlıklara girişen Bizanslıların üzerine yürüyerek burayı ele geçirmişti (H. 21). Böylece Suriye'den sonra, Mısır'da da Bizans'ın hakimiyetine son verilmiş oluyordu (Şibli Numanî, Bütün yönleriyle Hz. Ömer (ra) ve Devlet İdaresi, Terc. Talip Yasar Alp, İstanbul t.y., I, 285-286).

İslam ordularının fethettiği bölgelerdeki halk, Müslümanlardan gördükleri müsamaha ve âdil davranışlardan etkilenerek kitleler halinde İslâma giriyorlardı. Asırlarca Bizans ve İran devletlerinin zulmü altında ezilen, horlanan topluluklar İslâmın kuşatıcı merhameti ile yüz yüze geldiklerinde Müslüman olmakta tereddüt göstermiyorlardı. Kendi dinlerinden dönmek istemeyenler ise hiç bir baskıya maruz kalmadıkları gibi, geniş bir inanç hürriyetine kavuşuyorlardı.

Hz. Ömer (ra), bir taraftan İslâmın insanlığa tebliğinin önündeki engelleri kaldırmak için ordular sevkederken, öte taraftan da henüz müesseselerine kavuşmamış bulunan devleti teşkilatlandırmaya çalışıyordu.

Hz. Ömer (ra)'den önce, orduya katılan askerler ve bunlara dağıtılan paralar belirli defterlere yazılıp kayıt altına alınmazdı. Bu durum normal olarak bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olur, gelir ve giderlerin hesabı yapılamazdı. İlk zamanlar buna pek ihtiyaç da yoktu. Ancak devletin sınırları genişlemiş ve bu geniş coğrafya içerisinde devletin etkinliğini sağlayabilmek için idarî düzenlemeler yapılması zarureti doğmuştu. O, ilk olarak askerlerin kayıtlarının tutulduğu ve fey ve ganimet gelirlerinin dağıtımının kaydedildiği "divan" teşkilatını kurdu.

Ayrıca, Suriye ve Irak'ta bulunan divanlar varlıklarını korumuşlardır. Bunlar vergilerin toplanması ile alakalı çalışmaları yürütmekteydiler. Suriye ve Irak'taki divanlar her ne kadar İran ve Bizans malî teşkilatından kalma idiyse de, onun Medine'de tesis ettiği divan hiçbir yabancı tesir söz konusu olmaksızın, ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için kurulmuştur.

Hz. Ömer (ra), feyden elde edilen gelirlerden verdiği atıyyeleri bir gruplandırmaya tabi tutmuştur.

Hz. Ömer (ra), yargı (kaza) işlerini bir düzene koymak için valilerden ayrı ve bağımsız çalışan kadılar tayin eden ilk kimsedir. O, Kufe'ye, Şureyh b. el-Haris'i, Mısır'a da Kays b. Ebil-As es-Sehmî'yi kadı tayin etmiştir. Onun Medine'deki kadısı Ebû Derda (r.a)'dır. Bu dönemin tanınmış kadılarından birisi de Ebu Mûsa el-Eşari'dir. Hz. Ömer (ra), tayin ettiği kadılara, görevlerini ne şekilde ifa etmeleri gerektiğine dair talimatlar verir ve onların bu çerçeve dışına çıkmamalarını tenbihlerdi (Mustafa Fayda, Doğuştan Günümüze Büyük İslâm Tarihi, İstanbul 1986, II, 176-177).

Hz. Ömer (ra)'ın, üzerinde titizlikle durduğu ve asla müsamaha göstermediği en önemli konu adâlet meselesiydi. O, mevki, rütbe, soyluluk vb. hiçbir ayırım gözetmeden hakların sahiplerine verilmesi için çok şiddetli davranmıştır. Bu konuda onun yanında bir köle ile efendisi arasında bir fark yoktur.

O, her tarafta adâletin eksiksiz yerine getirilmesi, muhtaç ve yoksul kimselerin gözetilmesi için ülkenin en ücra köşelerindeki durumlardan zamanında haberdar olmak için imkân oluşturmaya çalıştı. O, muhtaç kimseler konusunda din ayırımı gözetmemiş, Hristiyan ve Yahudilerden olan yoksullara da yardımlarda bulunmuştur.

Devletin temel görevlerinden birisi ilmin insanlara ulaştırılmasıdır. Hz. Ömer (ra), fethedilen bölgelerde okullar açmış, buralara müderrisler tayin etmiş ve Kur'an-ı Kerim'i okumak ve onunla amel edebilmek için gerekli olan eğitimin verilmesini sağlama yolunda gayret sarfetmiştir. İslâm'ın, Müslüman olan insanlara öğretilmesi ve tebliğ çalışmalarının yürütülmesi için sahabîlerden ve diğer âlimlerden istifade etmiş ve onları değişik bölgelerde görevlendirmiştir. Kur'an, hadis ve fıkıh öğretimi ile uğraşan bu âlimlere büyük meblağlar tutan maaşlar bağlamıştır. Hz. Ömer (ra), devletin her tarafında camiler inşa ettirmişti. Onun zamanında dört bin tane cami yapılmış olduğu rivayet edilmektedir (Ahmed en-Nedvi, Asrı Saadet, Terc. Ali Genceli, İstanbul 1985, I, 317).

İlk defa bir takvimin kullanılmasına Hz. Ömer (ra) zamanında ihtiyaç duyulmuş ve böylece Hicret esas alınarak oluşturulan takvimle devlet işlerinde tarihleme açısından ortaya çıkan problemler ortadan kaldırılmıştır (H. 16).

İslâm devleti, bağımsız bir devlet olmasına ve çok geniş bir coğrafî sahayı kaplayan ekonomik faaliyetlerin yürütülmesine rağmen, kullanılan paralar yabancı kaynaklıydı. Irak ve İran bölgelerinde Fars dirhemleri; Suriye ve Mısır taraflarında da Bizans dinarları tedavülde bulunmaktaydı. Bu durum o devirde henüz hissedilmeye başlanmamış olsa bile, bir ekonomik baskı tehlikesini beraberinde getirmekteydi. Hz. Ömer (ra)'in, devleti müesseselere kavuşturup yapısını sağlamlaştırmaya çalışırken, bu duruma da müdahale etmemesi düşünülmezdi. O, Hicri 17 de para bastırarak piyasaya sürdü. Ayrıca Halid b. Velid'in Taberiye'de Hicrî 15 tarihinde dinar darbettirdiği de bilinmektedir (Hassan Hallâk, Dırâsât fî Tarihil-Hadâretil-İslamiye, Beyrut 1979, 13-15).

Hz. Ömer (ra), İslâm devletinin dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı güvenliğini sağlamak ve orduları düşman bölgelerine yakın yerlerde bulundurabilmek için ordugah şehirler tesis etmiştir. İran ve Hindistan taraflarından gelebilecek deniz akınlarına karşı Basra ordugah şehri kuruldu. Bu şehrin mevkii bizzat Hz. Ömer (ra) tarafından tesbit edilmiştir. O, bu iş için Utbe b. Gazvan'ı görevlendirmişti. Utbe, sekiz yüz adamıyla o zaman boş ve ıssız olan Haribe bölgesine gelip H. 14 yılında Basra şehrinin inşasına başladı.

Sa'd b. Ebi Vakkas, Kadisiye'de kazandığı büyük zaferden sonra İran içlerine akınlara başlamıştı. Onun ordusu Medâin'de bulunmaktaydı. Ancak buranın ikliminin Arap askerlerin sağlığını olumsuz yönde etkilediği anlaşılınca, Hz. Ömer (ra), Sa'd'a iklim bakımından uygun ve merkez ile arasında deniz bulunmayan bir yer bulup burada bir şehir kurması talimatını verdi. Bu iş için görevlendirilen Selmân ve Huzeyfe, Kufe mevkiini uygun buldular. H. 17 de kurulan bu ordugah şehir kırk bin kişiyi iskân edebilecek büyüklükte inşa edildi.

Amr b. el-As, Mısır'ı fethettikten sonra İskenderiye'yi karargah edinmek için Hz. Ömer (ra)'dan izin istedi. Hz. Ömer (ra), haberleşme açısından endişe duyduğu için kendisiyle Mısır'daki kuvvetler arasında bir nehrin bulunmasını kabul etmedi. Amr, Nil'in doğu yakasına geçerek burada Fustat adlı şehri kurdu (H. 21). Bu ordugah şehirlerinden başka yine askerî amaçlı merkezler de oluşturulmuştur.

Hz. Ömer (ra)'in idare anlayışı Hz. Ömer (ra), toplumu ilgilendiren meselelerde karar vereceği zaman Müslümanların görüşüne başvurur, onlarla istişare ederdi. O "İstişare etmeden uygulamaya konulan işler başarısızlığa mahkûmdur." demekteydi. İstişarede takip ettiği yöntem şuydu: Önce meseleyi Müslümanların ulaşabildiği çoğunluğu ile görüşür, peşinden Kureyşliler'in düşüncesini sorar, son olarak da sahabilerin görüşlerini alırdı. Böylece en isabetli fikir ortaya çıkar ve uygulamaya konulurdu. Hz. Ömer (ra), Müslümanların yaptığı işlerde bir hata gördükleri zaman kendisini uyarmalarını isterdi. Başka dinlere mensup olup, zımmî statüsünde bulunan kimselerle alâkalı işlerde de onların görüşlerine baş vurur ve meseleyi onlarla istişare ederdi. Bu durum Hz. Ömer (ra)'in adâlet anlayışının ne kadar kapsamlı olduğunu ortaya koymaktadır.

Hz. Ömer (ra) idarede görevlendirdiği memurlarına karşı oldukça sert davranır, onların bir haksızlıkta bulunmalarına asla göz yummazdı. Halka karşı ise son derece şefkatle yaklaşır, onların varsa gizledikleri problemlerini öğrenip çözümlemek için gece-gündüz uğraşıp dururdu. O bu hassasiyetini:

"Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah bunu Ömer (ra)'den sorar diye korkarım."

sözü ile ortaya koymaktadır. Hz. Ömer (ra), merkezden uzak bölgelerde halkın durumunu yakından görmek için seyahatler yapma yoluna gitmişti. O, insanların çeşitli dertlerini uzak diyarlarda olmaları sebebiyle kendisine ulaştıramadıklarından endişe ediyordu. Bazı bölgeleri dolaşmasına rağmen başka yerlere gitmeyi tasarladığı halde ömrü o şehirlere ulaşmasına yetmemişti. İslâm tarihinde adâletin timsali olarak yerini alan Hz. Ömer (ra) hakkında rivayet edilen şu olay onun bu sıfatla bütünleşmiş olduğunun en açık delilidir:

Bir defasında Eslem'le birlikte Harra taraflarında (Medine'nin dış bölgesi) dolaşırlarken ışık yanan bir yer gördü ve Eslem'e;

"Şurada, gecenin ve soğuğun çaresizliğine uğramış biri var. Haydi onların yanına gidelim." dedi. Oraya gittiklerinde bir kadını iki çocuğuyla üzerinde tencere bulunan bir ateşin etrafında otururken gördüler. Hz. Ömer (ra), onlara;

"Işıklı aileye selâm olsun." dedi. Kadın selâmı aldıktan sonra, yanlarına yaklaşmak için izin alan Hz. Ömer (ra) ona yanındaki çocukların neden ağladıklarını sordu. Kadın, karınlarının aç olduğunu söyleyince, Hz. Ömer (ra) merakla tencerede ne pişirdiğini sordu. Kadın, tencerede su bulunduğunu, çocukları yemek pişiyor diye avuttuğunu söyledi ve;

"Allah bunu Ömer (ra)'den elbette soracaktır." diye ekledi. Hz. Ömer (ra), ona;

"Ömer (ra) bu durumu nereden bilsin ki?" diye sorduğunda kadın;

"Madem bilemeyecekti ve unutacaktı, neden halife oldu?!." karşılığını verdi.

Hz. Ömer (ra) bu cevap karşısında irkilerek Eslem'le birlikte doğruca erzak deposuna gitti. Doldurdukları yiyecek çuvalını Eslem taşımak istedi. Ancak Hz. Ömer (ra);

"Kıyamet gününde benim yüküme ortak olacak değilsin. Onun için bırak da yükümü kendim taşıyayım." diyerek buna izin vermedi; çuvalı omuzuna aldı ve kadının bulunduğu yere götürdü. Orada bizzat yemeği Hz. Ömer (ra) hazırlayıp pişirdi ve onları doyurdu. Eslem;

"O, ateşe üflerken şakakları arasından çıkan dumanları seyrediyordum." demektedir. Hz. Ömer (ra) oradan ayrılırken kadın;

"Siz bu işe Ömer (ra)'den daha layıksınız." dedi. Hz. Ömer (ra);

"Ömer (ra)'e dua et. Bir gün onu ziyarete gidersen beni orada bulursun." dedi. (Üsdü’l-Gàbe, IV, 67)

Bu onun insanlara yardım etmede ve mağduriyetlerini gidermede gösterdiği hassasiyetin örneklerinden sadece bir tanesidir.

İlave bilgi için tıklayınız.

21 Sahabenin tanımı nedir, kimlere "sahabe" denilir?

Âlimler "sahâbî"nin tanımı ile ilgili farklı görüşler beyan etmişlerdir. Hafız İbn-i Hacer el-Askalânî "El-İsâbe" adlı eserinde bu konuyu ele almış, bu konudaki sahih olan görüşleri açıklamış ve meseleyi uzun uzadıya incelemiştir. Biz ise onun incelemesinin özetini burada nakletmekle iktifa edeceğiz.

İbn-i Hacer (ra) diyor ki; sahâbî konusunda vâkıf olduğum en sahih tarif şöyledir:

"Sahâbî, Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'e iman (edip), iman ettiği hâlde kendisiyle bir araya gelen ve İslâm üzere ölen kişidir."

Tarifte yer alan; "Peygamberle bir araya gelen" ifadesinin genellemesine göre; sohbetinde uzun veya kısa bir süre mecliste bulunmuş olsun, O'ndan hadis rivayet etsin veya etmesin, O'nunla savaşa katılmış olsun veya olmasın, ancak yine meclisinde bulunmamış olsa dahi de bir defa görmüş olsun veya körlük gibi bir sebepten dolayı O'nu görmemiş olsun, dolayısıyla sadece onunla karşılaşmış olan bir kimseye de sahâbî denir.

Yine tarifte geçen "iman ettiği hâlde" ifadesine göre, bir kimse kâfir olduğu hâlde Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’le karşılaşmış ve bilahare iman ettikten sonra Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)’le bir daha karşılaşmamış ise, "sahâbî" sayılmaz.

Yine tarifte geçen; "İslam üzere ölmüş" ibaresine göre; bir kimse Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'le kendisine iman etmiş olarak karşılaşmış, ancak daha sonra -Allah korusun- mürted olmuş ve mürted olarak ölmüş ise yine "sahâbî" sayılmaz. Bu kabilden az sayıda bazı kimseler olmuştur. Öte yandan, bir kimse mümin olarak Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'le karşılaşmış daha sonra mürted olmuş, daha sonra tekrar ölmeden İslâm'a dönmüş ise, ikinci bir defa karşılaşsın veya karşılaşmasın yine de "sahâbî"sayılır.

Buhârî'nin Hocası Ahmed bin Hanbel gibi muhaddisler ve bunlara tabi olan âlimler nezdinde tercih olunan en sahih görüşe dayanmaktadır. Bunun ötesinde diğer şâz görüşler de vardır. (El-İsâbe, 1/7-8)

Bu açıklamalardan sonra konuyla ilgili değişik tarifler ve değerlendirmeler şöyledir:

Sahâbînin tarifiyle ilgili bir bilgi olması bakımından yapılan tarifleri kısaca sıralayıp, en sonunda muhtar ve muteber olan görüşü vereceğiz.

1) Sahâbî: Uzun müddet Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'le beraber bulunup, O'ndan hadis rivayet eden ve O'nun hallerini araştırıp bilen kimsedir.(1) Usulcüler ve bir kısım ulema bu görüştedir.(2)

2) Sahâbî: Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) ile bir sene veya iki sene beraber olup, onunla bir veya iki gazveye iştirak eden kimsedir. Bu tarif daha ziyade Said b. el-Müseyyeb'den naklolunuyor.(3) Ancak, bu durumda sahâbî olarak bilinen pek çok kimseyi dışarıda bırakmak mecburiyeti hasıl olacak. Ayrıca bu rivayetin zayıf olduğu da nakledilir.(4)

3) Sahâbî: Uzun müddet birlikte olmakla beraber, ondan hadis alıp rivayet edendir.(5)

4) Sahâbî: Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'i Müslüman, bâlig ve akıllı olarak gören kimsedir.(6)

5) Sahâbî: Nebî (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in zamanına yetişen herkestir. Müslüman olmak şartıyla O'nu görmese bile sahâbî'dir.(7)

6) Sahâbî: Hz.Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in, kendisiyle hususiyyet kesbettiği, kendisinin de O'nunla hususiyyet kesbettiği kimsedir. Bu şartı Maverdi koşmuştur.(8)

7) Sahâbî: "Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'e iman ederek onunla karşılaşan ve Müslüman olarak ölen kimsedir." İbn'u Hacer'in, "elde ettiğim bilgilerin en doğrusu", dediği tarif budur.(9)

Buharî Hazretleri, Sahih'inde, Müslüman olarak ölme şartım koşmamış sadece, "Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'le sohbet eden veya O'nu gören Müslüman, sahâbî'dir."(10) diye tarif etmiştir. Aynî, bu tarife "ve Müslüman olarak ölen" ifadesini ekleyerek, akla gelecek şüphelerin gideceğini ifade eder.(11)

İbnu Hacer'in yaptığı bu tarife, “Onunla karşılaşan” ifadesi kullanılmak suretiyle, Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'le beraberliği uzun müddet olan da girer, olmayan da. O'ndan rivayet eden de girer, etmeyen de. O'nunla beraber savaşa iştirak eden de girer, etmeyen de. O'nu gözüyle gören de, herhangi bir (a'malık gibi) sebeple onu görmeyen de sahâbî'dir.(12)

Tarifte geçen "Hz. Peygamber'e iman ederek" kaydıyla Hz.Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) zamanında kâfir olarak O'nu görse de sonradan Müslüman olsa ve bir daha mü'min iken Hz. Peygamber'i görmese, o kimsenin sahâbî olamıyacağı anlaşılır.(13) Kayser'in elçisi gibi.(14)

Hz.Peygamberi (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) vefatından sonra henüz defnedilmeden cenazesini gören kimse de sahâbî sayılmaz. Ebu Züeyb Hüveylid b.Halid el-Huzeli gibi.(15)

İbnu Hacer'in yaptığı tarifte "Hz.Peygamber'e İman" şartı olduğu için, diğer peygamberlere iman ederek, Hz. Peygamber Efendimizi (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) gören Ehl-i kitap da sahâbî sayılmaz. Nitekim, Hz. Muhammed ile peygamberliğinden önce karşılaşanların durumu böyledir. İhtimalli bir durum olduğunu söyleyen ibnu Hacer, Rahib Bâhira ve benzerlerini misâl veriyor.(16)

Cinlerden ve meleklerden mükellef olanlar, Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'e iman ederek onu görmüşlerse, onların da sahâbî olacağını söyleyen âlimlerimiz vardır.(17)

Bir kimse, Müslüman olarak, Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'le karşılaşsa, sonra -Allah korusun- İslâm'dan dönse, eğer tekrar Müslüman olmadan ölürse o, sahâbîlikten çıkmıştır. Ancak tekrar İslâm'a dönerse, Rasûlüllah'ı görmeden ölse bile Müslüman olarak ölmek şartıyla sahâbîliği devam eder. Kurra b. Meysere, Esas b. Kays bu kabildendir.(18)

Bir kimsenin sahâbî olabilmesi için Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'le temyiz yaşındayken buluşmuş olmasını şart koşanlar var ise de bülûğa ermesi şart değildir. Bu hususta bazı ihtilaflar vardır. Ancak Peygamberimizin torunları Hasan ile Hüseyin gibi pek çok sahâbînin bulunması, temyiz yaşının yeterli olduğuna bir delildir. Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'in, çocukken dua buyurduğu veya ağzına hurma vs. şeylerle tahnik yaptığı ve isim verdiği çocukların, sahâbîliği hususunda ihtilaf vardır.(19)

Ehl-i velayetten birinin, Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)'i keşif yoluyla görmesi veya bir kimsenin O'nu rüyada görmesi, o kimseyi sahâbî yapmaz. Âlem-i şehadette görmek şarttır.(20)

Dipnotlar:

1.  Tedribu'r-Ravi, II/211; Umdetu'l-Kari, XVI/169; el-İsabe. I/8.
2.  Bu görüşü benimseyenler, sahabe kelimesinin lügâvi yönünü esas almışlardır. O zaman pek çok kimse sahâbî sayılmaz. Muhaddisler ise: "Bir an bile olsa, Peygamberimizi gören ve Müslüman olarak ölen sahabedir." diyorlar. Bk. (Umdetü'l-Kâri, XVI/169; el-isabe, I/8).
3. Tedribu'r-Ravi, II/211; el-Kifâye; 50-51; Umdetu'l-Kâri; XVI/169; el- Bâisü'l- Hasis, 152.
4. Umdetu'l-Kâri, XVI/169.
5. Tedribu'r-Ravi, II/212; Umdetu'l-Kâri,  XVI/169.
6. Umdetu'l-Kâri,  XVI/169.; el-isâbe, I/8; Tedribu'r-Ravi, II/212.
7. Umdetu'l-Kâri,  XVI/169; Tedribu'r-Ravi, II/212.
8. Tedribu'r-Râvi, II/213.
9.  el-İsâbe, I/7; Umdetul-Kâri/XVI, 169; el-Kifâye 151; Tedribu'r-Râvi II/210.
10. Buharî, Sahih, Fezail-i Ashabu'n-Nebî, 1, IV/188.
11. Umdetul-Kâri, XVI, 169.
12. el-İsâbe, I/7; Tedribu'r-Râvi, II, 210; Umdetul-Kâri, XVI, 169.
13. el-İsâbe a.y.
14. Tedribu'r-Râvi, II/209.
15. Tedribu'r-Râvi, a.y; el-Isâbe, I/8.
16. el-isâbe, I/7.
17. el-isâbe, a.y.
18. Ebu Hanife ve Şafii Hazretleri, araya giren irtidat hadisesinin sahâbîlik şerefini kaldırdığını, o şerefi kazanmak için tekrar Hz. Peygamber'i görmek gerektiğini ifade ediyorlar. bk. Tedribu'r-Râvi, II/209; el-İsâbe, I/8.
19. Tedribu'r-Râvi, II/209; el-İsâbe. I/7-9.
20. Fethu'l-Bari, XIV/136; Tedribu'r-Râvi, II/210.

İlave bilgi için tıklayınız: 

- ASHÂB (Sahabeler)

- Hiçbir velinin sahabelerin derecesine çıkamadığı yer yer tartışma konusu oluyor. Bu konuya açıklık getirir misiniz? 

22 Hz. Ali'nin, "Kırk gün et yemeyenin ahlâkı bozulur. Kırk gün (boyunca) et yiyenin kalbi katılaşır." sözünü nasıl anlamak gerekir?

Hz. Ali'nin, “Kırk gün et yemeyenin ahlâkı ve çehresi kötüleşir (bozulur); kırk gün üst üste et yemeye devam edenin de kalbi katılaşır!” dediği rivayet edilir. (bk. İhya, 3/92)

“Kırk gün et yemeyen” ifadesini o günkü şartları göz önünde bulundurarak değerlendirmek gerekir. Protein ihtiyacını başka gıdalarla gidermenin de mümkün olmadığı ortamlarda etin önemi daha da anlaşılır.

“Ahlakı bozulur” olarak tercüme edilen “Sae Hulukuhu” ifadesini “huyu bozulur” diye de tercüme edebiliriz. Yani o takdirde iyi beslenememekten kaynaklanan sinirlilik, gerginlik gibi haller kastedilmiş olabilir. Ayrıca aynı ifadeyi, “hulkuhu” şeklinde okuyarak bedensel özellikleri anlamında yorumlamak ve uzun müddet gerekli gıdayı almayan kimselerin çok zayıf düşeceğini, böylece hem dini hem de dünyevi işlerini yapmakta zorlanacağını söylemek de mümkündür. Yani bedeni, çehresi, direnci bozulur denebilir.

Fazla et yemek, aynı zamanda fazla yemek yemeği de beraberinde getirir. Öyle anlaşılıyor ki, etli yemekler, bol gıdalar anlamına geldiği için, kalbin üzerine gaflet perdesini örtebilir.

Ayrıca, uzmanların verdiği bilgiye göre, et bol kollestrol ve steroid yağlar içeren bir organik gıdadır. İnsandaki cinsel (eşeysel) hormonlar da steroid kökenli olduğundan insan eşeyselliği ve cinsel eğilimleriyle de doğrudan ilgilidir. Fazla steroid alımı ile, cinsel hormonların ve dürtülerin fazla olması, "kalbin katılaşması" demek olan manevi duyguların baskılanmasını sağlayacağı gibi, vücudun steroid hormonlarının azalması da kadın ve erkelerde kendine özgü hormonal eğilimlerin azalmasına neden olacaktır. Soruda geçen ifadeleri bu anlamda yorumlamak da mümkündür. Konuya bu açıdan bakıldığında gıdalar içinde özellikle "et"in belirtilmesi önem arzetmektedir.

Bununla beraber, Hz. Ali’nin bu sözünü, bedeni zayıf düşürtecek kadar az yemenin, kalbi karartacak kadar da çok yemenin zararına dikkat çekmek için verilmiş bir örnek olduğu ve bu sözün diğer gıdalar için de bir formül olacağı şeklinde değerlendirebiliriz.

Her konuda olduğu gibi bu konuda da en güzel ölçü Allah Resulünün (sav) uygulamalarıdır:

Hz. Peygamber'in ashabından bir gruptan, birisi: Ben, kadınlarla evlenmeyeceğim; diğeri: Ben, et yemeyeceğim; ötekisi de: Ben döşekte uyumayacağım, diye söylendiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav) Allah'a hamd ve sena ettikten sonra: "Bazı kimselere ne oluyor ki, şöyle şöyle demişler. Ama ben hem namaz kılar, hem uyurum. Bazen oruç tutar bazen de tutmam. Kadınlarla da evlenirim. İşte her kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir." (Buhari, Nikâh, 1; Tecrid-i Sarih, XI, 353)

Öyleyse en doğru yaklaşım, nefsi, içgüdü kaynaklı haz ve arzulardan, -helal dairesinde- sınırlı da olsa yararlandırmaktır. Aksi takdirde fıtrattan gelen bu duygular hiç ummadık zamanda patlayabilir. Ancak bu yararlanmayı da dini ölçüler içinde yapmak ve kalbi karartacak kadar ileri gitmemek gerekir.

23 Hz Ayşe (ra.) validemiz, peygamberimizle evlendiğinde kaç yaşındaydı?

Peygamberliğin gelişinden on yıl sonra, elli yaşındayken eşi Hz. Hatice'yi kaybeden Peygamberimiz (asm.) kendisine hem ev işleri ve çocuklarının bakımında yardımcı olacak, hem de İslâm'a davet faaliyetlerinde destek olacak eşlere ihtiyacı vardı. Bunun için bir yandan yaşlı ve dul bir kadın olan Sevde'yi, öte yandan da en yakın arkadaşı olan Hz. Ebu Bekir' in kızı Hz.Ayşe'yi istetti.

Hz. Peygamberin bu isteği, vahyin başlangıcından on yıl sonradır. Hz. Ayşe vahiy başlangıcından beş altı yıl önce doğmuştur. Dolayısıyla Hz. Ayşe'nin Peygamberimiz ile evlendiği yaşın on yedi-on sekiz olduğu ortaya çıkar.

Bu konu, daha detaylı bir şekilde Mevlana Şibli' nin "Asr-ı saadet" kitabında geçer. (İst. 1928. 2/ 997)

Hz. Ayşe'nin evlendiği zaman yaşının büyük olduğunu, ablası Esma'nın biyografisinden kesin olarak anlıyoruz. Eski biyografi kitapları Esma'dan bahsederken diyorlar ki:

"Esma 100 yaşındayken, hicretin 73. Yılında vefat etmiştir. Hicret vaktinde 27 yaşındaydı. Hz. Ayşe ablasından 10 yaş küçük olduğuna göre, onun da hicrette tam 17 yaşında olması icap eder. Ayrıca Hz. Ayşe, Hz. Peygamber'den önce Cübeyr'le nişanlanmıştı. Demek evlenecek çağda bir kızdı." (Hatemü'l enbiya Hz. Muhammed ve hayatı, Ali Himmet Berki, Osman Keskioğlu, s. 210)

İlave bilgi için tıklayınız:

Hz. Ayşe / Aişe validemiz, Peygamber Efendimiz ile evlendiğinde kaç yaşındaydı? Bu evliliğin dokuz yaşında olduğuna dair hadis var mıdır?

24 "Zeyd" kelimesinin sözlük anlamı nedir?

Zeyd ismi, Arapça ZÂDE fiilinin masdarından yapılmıştır. Kelime olarak; artan, çoğalan, ilave, fazla gibi anlamlara gelir.

"Zeyd", Kur'an'da sahabe ismi olarak geçen tek kelimedir ve erkek çocuklara isim olarak verilmesi güzel olur.

İlave bilgi için tıklayınız:

Hz. Zeyd, Kur'an'da ismi geçen tek sahabi midir? Kur'an-ı Kerim'de isminin geçmesinin nedeni nedir?

25 Ashâb-ı Suffe hakkında bilgi verir misiniz, Ashâb-ı Suffe neden kaldırılmıştır?

Suffe Peygamberimiz (asm) döneminde sahabilerin ilim tahsilinde bulunduğu yerdi. Buradaki ilim tahsil edenlerle bizzat Pegamberimiz (asm) ilgilenmiştir. Halk da buradaki ilim tahsil eden talebelerin yeme içme ihtiyaçlarını karşılamaktaydılar.

Suffe; avlu, gölgelik gibi manalarda kullanılır. Mescid-i Nebevi'in avlu ve gölgeliğinde yatıp kalktıkları için orada kalan fakir ve bekâr muhacirlere “Ashâb-ı Suffe= Suffeliler” adı verilmiştir. Mescitteki Suffe'den önce bekâr ve kimsesiz muhacirler başka yerlerde de kalmışlardı. Onların değişik yerlerde kalması; ihtiyaçların karşılamasında zorluğa sebep oluyordu. Bu açıdan sayıları çoğalınca Mescid-i Nebevi'de bir araya getirildiler. Onların ibatesi/barınması için mescidin avlusu tahsis edildi, buranın üzeri hurma dallarıyla örtülerek gölgelendi. Böylece bir derece, yağmur, güneş ve soğuktan korunmak hedefleniyordu.

Kıblenin değişmesine kadar Suffe/sofa Mescid-i Nebevî'nin güney kısmındaydı. Kıble değişince kuzeyine alındı. Suffeliler bir bakıma geçici misafirler olarak algılandıkları için kendilerine "Edyâfu'l- İslam= İslam'ın Misafirleri” veya "Edyâfu'l- Müslimîn = Müslümanların Misafirleri" de deniyordu.

Ashâb-ı Suffe'nın Üyeleri:

- Bunlar; öncelikle bekârlar ve kimsesiz muhacirlerdi. Çünkü evli muhacirler evli ensarın yanına yerleştiriliyordu.

- Medine'de evleri olsa da bazı bekârlar Hz. Peygamber (asm)'den daha fazla yararlanmak için burada yatıp kalkabiliyorlardı. Abdullah b. Ömer buna örnek gösterilebilir.

Arap kabilelerinden Müslüman olup Medine’ye hicret edenler de burada kalıyorlar ve İslamı öğrendikten sonra kabilelerine dönüyorlardı.

- Dışarıdan gelen heyet ve elçilerde burada misafir ediliyorlardı.

- Yani Suffe aynı zamanda bir misafirhane gibi de kullanılmaktaydı.

- Suffe'nin kadınlar bölümü de vardı. Buraya “Suffetu'n- Nisa = Kadınlar Sofası” deniyordu.

Suffe'den Ayrılma Şartları:

- Ölümle ayrılış.

- Medine’deki geçici ikametin bitmesiyle (Arap kabilelerinden Medine’ye gelenler ve heyetlerin durumu böyleydi).

- Evlenenler oradan ayrılmaktaydı. Hz. Peygamber orada kalan bekârların evlenmesine yardımcı oluyordu.

Suffe'nin Ortadan Kaldırılışı:

Hz. Peygamber (asm) döneminden sonra Suffe'nin orada ne şekilde devam edip etmediği açık ve kesin bilinmemektedir. Herhalde Hz. Ömer (ra) devrinde fetihlerle Müslümanlar zenginleşip kendilerine beytülmalden maaş bağlanınca Suffe'ye olan ihtiyaç ortadan kalkmış olmalıdır. Ayrıca Hz. Ömer (ra) ve Hz. Osman (ra) zamanında Mescid-i Nebevî genişletilince, Suffe mescit içinde kalmıştı.

Kaynaklar:

- Buhari, rikak, 17; Müsned, III515; Kettani, Teratib, I/448, 474, 476; Ebu Davud, Sünen, hudud, 12; Nesei sünen, kat’u’s- sârik, 4.

- Hamidullah, İslam Peygamberi, II/80.

(Geniş bilgi için bk.. Editör Vecdi AKYÜZ, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet’te İslam, I-VI, Beyan Yayınları, İstanbul 1994. IV, 385- 391)

İlave bilgi için tıklayınız: 

ASHÂBU'S-SUFFE

26 Hz. Ebu Bekir (ra) bu ismi nasıl almıştır ve manası nedir?

Hz. Ebu Bekir (ra)'in anne ve babasının mensup olduğu Teym kabilesi­nin soyu Mürre b. Kâ'b'da Hz. Peygam­ber (asv)'in nesebiyle birleşir.

Resûl-i Ekrem (asv)'­den iki veya üç yaş küçük olan Ebu Be­kir (ra) kaynaklarda adından çok Atîk lakabıyla anılmıştır. "Güzel, soylu, eski, azat edilmiş" gibi mânalara gelen bu lakabın ona annesi tarafından verildiği veya çok eskiden beri hayır yaptığı, yüzü ve ahlâ­kı güzel olduğu, yahut da soyunda ayıp­lanacak bir husus bulunmadığı için Atîk diye anıldığı rivayet edilmekle birlikte, Hz. Peygamber (asv)'in;

"Sen Allah'ın cehen­emden azat ettiği kimsesin." (Tirmizî, "Menâkıb", 16)

şeklindeki iltifatına mazhar olduktan sonra bu lakapla anılma­ya başlandığı bilinmektedir.

Câhiliye dö­neminde Abdü'l-Kâ'be olan adının Müs­lüman olduktan sonra Hz. Peygamber (asv) tarafından Abdullah olarak değiştirildi­ği rivayet edilir. Servetini Allah yolunda harcayıp eski elbiseler giydiği için "Zü'l-hilâl", çok şefkatli ve merha­metli olduğu için "Eyvah" lakaplarıyla da anılmıştır. Ancak onun en meşhur lakabı Sıddîk'tir. "Çok samimi, çok sa­dık" anlamına gelen bu lakap kendisi­ne, mi'rac olayı başta olmak üzere gaybla İlgili haberleri hiç tereddütsüz kabul ettiği için bizzat Resûl-i Ekrem (asv) tarafın­dan verilmiş ve İslâm literatüründe bu­nunla şöhret bulmuştur.

Hz. Peygam­ber (asv)'in vefatından sonra onun devlet yö­netimi görevini üstlendiği için de "Halîfetü Resûlillâh" unvanıyla anılmıştır.

Bekir adlı bir çocuğu olmadığı halde ken­disine Ebû Bekir künyesinin niçin veril­diği konusunda kaynaklarda yeterli bil­gi yoktur. (bk. T.D.V. İslam Ansiklopedisi, Ebu Bekir mad., c. 10, s. 101., Hazırlayan: Mustafa Fayda)

İlave bilgi için tıklayınız:

Hz. Ebu Bekir (ra)'in hayatını açıklar mısınız?

27 Çeşitli yerlerde ve internet ortamında Hz.Ali'nin resimleri görülmektedir. Bu resimler gerçekten Hz.Ali'ye mi ait; öyle ise Hz.Ali'nin resimlerinin çizilmesi günah mı?

Bu resimler, kitaplardaki verilen tariflere göre çizilmiş olabilir. Çizilen bu resimler hayalidir.

Hz. Ali (ra)'in resminin çizilmesi, hüküm olarak diğer insanların resminin çizilmesi gibidir. Ama hürmeten bilhassa dört halifenin resimlerinin çizilmemesi tavsiye edilir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Evlerimizde süs eşyası olarak bir takım küçük heykelcik ya da biblo ve resim bulundurmak caiz midir?..

28 Hz. Ali (ra)'nin kardeşleri var mıydı; vardıysa kimlerdir?

Hz. Ali (ra)’in üçü erkek, ikisi kız beş kardeşi vardı. Bunlar sırasıyla: Talib, Akil ve Cafer. Kızlar ise; Ümmü Hani ve Cümane. Bunlardan en büyük kardeşi Talib dışında diğerleri Müslüman olmuştur.

Bazılarına göre; Tuleyk adında bir erkek ve Reyta adında bir kızkardeşi daha vardır.

29 Selman-ı Farisi (r.a.) hakkında bilgi verir misiniz?

Selman (r.a), Hicri 36 yılında Medain'de vefat etmiştir. (İbnul-İmad, Şezerâtu'z-Zeheb, I, 44; İbn Hacer, el-İsâbe, Bağdat (t.y.), II, 63; İbnul-Esîr, Tarih, III, 287; İbn Sa'd, Tabakâtül Kübra, Beyrut (t.y.), VI,17). Ancak onun ölüm tarihi hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır. Hz. Osman (r.a)'ın hilafetinin sonlarına doğru, 35 veya 37 yılında vefat ettiği rivayet edilmekte; hattâ Hz. Ömer zamanında öldüğü de söylemektedir. (İbnul-Esîr, Üsdü'l-Ğabe, II, 421).

 

İbn Hacer, onun ölümü ile ilgili farklı tarihleri verdikten sonra, Enes (r.a)'den, İbn Mes'ud'un, ölüm döşeğindeki Selman (r.a)'ı ziyaret ettiği şeklindeki rivayeti delil alarak, İbn Mes'ud'un 34. yıldan önce vefat ettiğini, dolayısıyla Selman (r.a)'ın ölümünün 33. veya 32. yılında olması gerektiği görüşünü ileri sürmektedir. (İbn Hacer, a.g.e., II, 63). Onun iki yüz elli ile üç yüz elli sene yaşadığı şeklinde rivayetler bulunmakta ve raviler iki yüz elli sene yaşadığının şüphe götürmez olduğunu söylemektedirler. (el-Askalanî, a.g.e., II, 62; İbnul-Esîr, Tarih, II, 287; Üsdül-Ğabe, 421).

 

İbn Hacer, Zehebî'nin rivayetlerini değerlendirdikten sonra, onun ancak seksen yıl kadar yaşamış olabileceği kanaatine vardığını nakletmektedir. (İbn Hacer, aynı yer) ki, gerçeğe yakın olan da budur. Selman (r.a)'ın mezarı, Bağdad'ın 30 km doğusunda Medain harabeleri civarından akan Deyale ırmağının kenarındadır. Onun bulunduğu yer Selman-ı Pak (temiz Selman) olarak isimlendirilmiştir. Onun mezarının içinde bulunduğu cami IV. Murad tarafından tamir ettirilmiştir.

 

SELMAN el-FARİSÎ:

Seçkin ve meşhur sahabilerden biri. İran asıllı olup, İsfahan'ın Cayy kasabasında doğmuştur. Bir rivayete göre de doğum yeri Râmehürmüz'dur. Doğum tarihi hakkında bilgi bulunmamaktadır. Selman (r.a)'ın Müslüman olmadan önceki ismi, Mabah b. Buzahşan'dır. Müslüman olduktan sonra Selman ismini almıştır. Künyesi Ebu Abdullah'tır. Ona nesebi sorulduğu zaman; "Ben; Selman b. İslam'ım" demiştir. (İbn Sa'd Tabakâtül Kübra, Beyrut (t.y.), IV, 75; İbnul-Esir, Üsdül-Ğabe, II, 417; İbn Hacer el-Askalani, el-İsâbe, Bağdat (t.y.), ll, 62).

Selman (r.a)'ın babası Mecusiliğe aşırı bağlı olan bir köy ağası (Dikhan) olup büyük bir çiftliğe sahipti. Onun evinde bir ateşgede vardı ve onda ateşin sönmeden sürekli yanmasını sağlama işiyle Selman (r.a) ilgileniyordu. Babasının ona karşı olan sevgisi çok aşırıydı. Bu yüzden onu, kendisine bir zarar gelmesin diye eve kapatmıştı. Bu arada Selman (ra), Mecusiliğin gerçek bir din olup olamayacağı hakkında düşünmeye başladı. Ancak o kendi deyimiyle, bir köle gibi eve hapsedildiğinden, dışarıdaki olaylardan pek haberdar değildi ve bu yüzden Mecusiliği diğer dinlerle karşılaştırma imkanından yoksun bulunmaktaydı. Bir ara babası, işleri yoğunlaşınca onu tarlalardan birisine bakması için göndermek zorunda kaldı. Öte taraftan onu, kendisi için her şeyden değerli olduğunu söyleyerek işini bitirince gecikmeden eve dönmesi için uyardı. Bölgede az da olsa Hristiyan bulunmaktaydı. Yola çıkan Selman (r.a), bir kilisenin yanından geçerken, içerde ibadet edenlerin durumu dikkatini çekti ve içeri girerek onları izlemeye başladı. O, evde hapsedilmiş olduğu için bu insanların dini hakkında hiç bir bilgiye sahip değildi. Selman (r.a) tarlaya gitmekten vazgeçerek, büyük bir merak içerisinde, akşama kadar orada kalmış ve bu dinin Mecusilikten daha hayırlı olduğu kanaatine vararak, onlara bu dinin kaynağının nerede olduğunu sormuştu. Onunla ilgilenen Hristiyanlar, dinleri hakkında onu bilgilendirmişler ve bu dinlerinin kaynağının Suriye'de olduğunu söylemişlerdi.

Selman (r.a), eve dönmekte gecikince babası endişelenmiş ve onu bulmak için adamlar göndermişti. Eve dönen Selman (r.a), başından geçen olayı babasına anlattı. Babası ise ona, gördüğü dinde hiç bir hayrın bulunmadığını ve atalarının dininin, karşılaştığı dinden daha iyi ve üstün olduğunu söyledi. Selman (r.a) babasına karşı çıkarak, Hristiyanlığın kendi dinlerinden üstün olduğu konusunda onunla tartışmaya başladı. Babası, onun bu durumundan telaşlandı ve ayaklarından bağlayarak onu hapsetti. Selman (r.a), kilisedeki Hıristiyanlarla irtibat kurarak, Suriye tarafına gidecek bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine haber vermelerini istedi. Böyle bir kervan hazır olduğu zaman, kendisine verilen haber üzerine evden kaçtı ve bu kervana katılarak Suriyeye gitti. Burada bir rahibin hizmetine girdi ve ondan Hıristiyanlığın esaslarını öğrenmeye başladı. Ancak bu rahib, kötü bir kimseydi. O, insanları sadaka vermeye teşvik ediyor, fakat topladığı bu sadakaları yerlerine sarfetmeyerek kendisi için biriktiriyordu. Bu rahib ölünce, Selman (r.a), onun yerine geçen rahibe tabi oldu. Bu kimse zühd ve takva sahibi bir zattı. Ona büyük bir sevgiyle bağlanan Selman (r.a), ölümü yaklaştığı zaman; kendisine kimi tavsiye edebileceğini sordu. Rahip ona, tabi olunabilecek tek kişiyi tanıdığını, onun da Musul'da bulunduğunu söyledi. Selman (r.a), Musul'a gidip, bu kimseye tabi oldu. Onun ölümü yaklaştığı zaman da ondan yine kimin gözetimine girmesi gerektiği hususunda tavsiye istedi. Bu zat ona, üzerinde bulundukları itikadta hiç kimseyi tanımadığını, ancak, Nusaybin'de bulunan bir âlime tabi olabileceğini söyledi.

Selman (r.a) doğruca Nusaybine gitti. Nusaybin'deki rahibin yanında bir müddet kaldıktan sonra, onun da ölüm döşeğine yattığını gören Selman (r.a), yine kime uyabileceğini sordu. Bu kimse, ona, uyulabilecek tek bir kimseyi tanıdığını ve onun Rum diyarında, Ammuriye'de bulunduğunu söyledi. O ölünce Selman (r.a), Ammuriye'ye gitti. Ammuriye'de bir müddet kaldıktan sonra burada yanında kaldığı rahibin ölümü yaklaştığı zaman ondan da kime tabi olacağı konusunda vasiyette bulunmasını istedi. Bu kimse ona, yeryüzünde tabi olunabilecek bir kimsenin var olduğunu bilmediğini söyledi ve şöyle ekledi: "Ancak bir peygamberin gelmesi yakındır. O, İbrâhim'in dini üzere gönderilecek ve kavminin arasından hicret edip, içinde hurma bahçeleri olan iki harra arasındaki bir yere gidecektir. Onun peygamber olduğunu belirten alâmetleri vardır: O, hediye edilen şeyleri yer, sadaka olarak hiçbir şeyi kabul etmez. İki omuzu arasında da nübüvvet mührü bulunmaktadır. Görünce onu tanırsın. O ülkeye gidip ona katılmayı başarabileceğine inanıyorsan bunu yap." (Ahmed b. Hanbel, V, 442-443; İbn Sa'd, IV, 77-78; İbnul-Esîr, Üsdül-Ğâbe, II, 417-418).

Selman (r.a), burada bir müddet kaldıktan sonra, Kelb kabilesinden bir tüccarla karşılaştı. Ondan, ülkesi hakkında bilgi aldı ve bahsedilen nebinin bu bölgedeki bir yerden çıkması gerektiğine kanaat getirerek, kendisini bir ücret karşılığında birlikte götürmesini istedi. Selman (r.a)'ın teklifini kabul eden Kelbli Arap onu yanına alarak Hicaz'a doğru yola çıktı. Ancak, Vadil-Kura'ya geldiklerinde bu kimse Selman (r.a)'a ihanet etti ve onu köle olarak bir Yahudiye sattı. Vadil-Kura'da hurmalıkları gören Selman (r.a), kalbi mutmain olmamakla birlikte, Ammuriye'deki rahibin kendisine tarif ettiği yerin burası olmasını arzuluyordu. Vadil-Kura'da bir müddet kaldıktan sonra, efendisinin amcasının oğlu olan Kureyzaoğulları'ndan bir kimse tarafından satın alınarak Medine'ye götürülen Selman (r.a), burayı görünce, hocasının kendisine bahsettiği beldeye geldiğini anlamıştı.

Rasûlüllah (s.a.s) Mekke'de peygamberlikle görevlendirilip Medine'ye hicret edene kadar köle olarak hurma bahçelerinde çalışmış ve sürekli meşgul tutulduğu ve serbest olarak kimseyle konuşamadığı için, onun varlığından haberdar olamamıştı. Rasûlüllah (s.a.s) Kuba'ya geldiği zaman Yahudiler, Evs ve Hacrec'in ona iman etmesine kızıyor ve bunu bir türlü hazmedemiyorlardı. Selman (r.a), hurma bahçesinde bir ağacın tepesinde çalıştığı sırada Yahudilerden birisi gelmiş ve ağacın altında oturan Selman (r.a)'ın sahibine (Evs ve Hacrec'i kastederek); "Allah Benu Kayle'ye lânet etsin. Vallahi onlar şu anda, Mekke'den bu gün gelen bir adamın etrafında toplanmış bulunuyor ve onun nebi olduğuna inanıyorlar" dedi. Selman (r.a) şöyle demektedir: "Ben kendi kendime; "bu kesinlikle o peygamberdir" dedim. Öyle bir titremeye başladım ki; ağacın altında duran sahibimin üzerine düşeceğim korkusuna kapıldım. Süratli şekilde ağaçtan aşağı inip; "Ne diyor? Bu haber nedir?" diye sordum. Bunun üzerine efendim bana şiddetli bir yumruk attı ve; "Bundan sana ne! İşinin başına dön." diye bağırdı. Ben ona; "Sadece duyduğum bu haberin ne olduğunu anlamak istemiştim." dedim. Akşam olunca Selman (r.a), biriktirmiş olduğu bir miktar yiyeceği alarak, Kuba'da bulunmakta olan Rasûlüllah (s.a.s)'in yanına gitti ve ona; "Senin salih bir kimse olduğunu duydum. Yanınızda ihtiyaç sahibi olan arkadaşlarınız var. Sizin halinizi duyduğum zaman, bunları size vermemin daha iyi olacağını düşündüm." dedi ve getirdiklerini Rasûlüllah (s.a.s)'in yanına koydu. Rasûlüllah (s.a.s), ashabına; "Yiyin" dedi. Ancak kendisi bunlardan yemedi. Selman (r.a), sadaka kabul etmediğini gördüğü zaman kendi kendine; "Bu alametlerin biridir." dedi. Daha sonra Rasûlüllah (s.a.s) Medine'ye geçti. Selmân (r.a) tekrar bir şeyler hazırlayarak Rasûlüllah (s.a.s)'in yanına gitti ve getirdiklerinin sadaka olmadığını, sadece kendisine hediye olarak vermek istediğini söyledi. Onun sahabeleriyle birlikte bunlardan yediğini görünce ikinci alametin de onda var olduğuna kani oldu.

Bir zaman sonra Selman (r.a) tekrar Rasûlüllah (s.a.s)'in yanına gitti. Rasûlüllah (s.a.s) ashabıyla birlikte oturmaktaydı. O, onlara selam verdikten sonra, Rasûlüllah (s.a.s)'in etrafında dolaşmaya başladı. Onun, bildiği bir şeyi araştırdığını anlayan Rasûlüllah (s.a.s) ridasını kaldırdı. Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'in sırtındaki mührü gördüğü zaman Ammuriye'deki rahibin kendisine bahsettiği mührün aynısı olduğunu anladı ve onu öperek ağlamaya başladı. Rasûlüllah (s.a.s) onu yanına oturtarak halini sordu. Selman (r.a), oraya ulaşıncaya kadar başından geçen olayları anlattığı zaman, Rasûlüllah (s.a.s) ve orada bulunan sahabiler bunu hayretler içerisinde dinlemişlerdi. (İbn İshak, es-Sîre, Neşr: M. Hamdullah, İstanbul 1981, 66; Ahmed b. Hanbel, V, 442-443; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 77-79; İbnul-Esîr, Üsdül-Ğabe, II, 418-419; Muhammed b. Hasan ed-Diyarbekrî, Tarihul-Hamis, Beyrut (t.y), I, 351-352; Ahmed b. Hafız el-Hakemî, el-Kısasul-İslâmiye, (muhtemelen) Riyad 1976, I,187-189). Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'e geldiği zaman Arapçayı meramını anlatacak ölçüde bilmiyordu. Onunla Farsçayı bilen bir tercüman aracılığıyla konuşmuş olduğu rivayet edilmektedir. (Diyarbekrî, a.g.e., I, 352).

Selman (r.a)'ın İsfahan'daki köyünde başlayan ve Müslüman olup kölelikten kurtuluncaya kadar başından geçen bu olayları Ahmed b. Hanbel, İbn Sa'd, İbnul-Esir ve diğerleri, onun kendi anlatımıyla İbn Abbas'dan rivayet etmektedirler. İbn Sa'd'ın Kurre el-Kindî'den naklettiği başka bir rivayette ise Selman (r.a)'ın bu kıssası farklı bir şekilde anlatılmakta ve onun, İslam'a ulaşan yolculuğu esnasında, hıristiyan hocaların vasiyetleriyle, Hıms'a gittiği; yine buradan tavsiye üzerine Kudüse ulaştığı; burada kendisine tarif edilen zatı bulup ondan ilim tahsil ettiği; bu kimsenin ona son peygamberin çıkacağı yer ve önceki rivayetlerde geçen alametleri bildirmesi üzerine Hicaz'a doğru hareket ettiği ve sonunda Araplardan bir topluluk tarafından köle edilip Medine'de bir kadına satıldığı nakledilmektedir. (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 71-72; diğer rivayetler için bk. el-Hâkim, el-Müstedrek, Beyrut (t.y.), III, 598, vd.).

İbnul-Hacer, Selman (r.a)'ın Müslüman olana kadar hakkında nakledilen kıssaların birbiriyle farklılıklar arzettiğini, bunların arasını telif etmenin güç olduğunu söylemektedir. (Askalanî, a.g.e., II, 62).

Selman (r.a), Hicret'in beşinci yılına kadar köle olarak yaşamıştır. Bundan dolayı o, Hendek savaşından önceki gazalara iştirak edemedi. Uhud savaşı öncesinde Rasûlüllah (s.a.s) ona, efendisiyle mükâtebede/şartlı azad edilme anlaşması bulunmasını söyledi. Selman (r.a), bunun üzerine efendisine giderek onunla, üç yüz hurma fidanı temin edip dikmek ve kırk ukıye (1600 yüz dirhem) altın vermek şartıyla anlaştı. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.s), Sahabilere: "Kardeşinize yardım edin. " dedi. Sahabiler güçleri miktarınca fidan temin ederek üç yüz tane fidanı ona verdiler. Rasûlüllah (s.a.s), ona: "Selman, git çukurlarını kaz. Dikmeye sıra geldiği zaman onları sen dikme, bana haber ver. Onları kendi ellerimle yerlerine koyayım."dedi. Selman (r.a), çukurların kazılma işini Sahabîlerin yardımıyla bitirdi. Rasûlüllah (s.a.s), bahçeye giderek bütün fidanları yerine koydu. Bu fidanlardan hiç bir tanesi kurumamıştı.

Daha sonra, Rasûlüllah (s.a.s) Selman (r.a)'ı yanına çağırarak, efendisine ödemesi gereken kırk ukıye altını ödemesi için ona yumurta büyüklüğünde bir altın külçesi verdi. Selman (r.a): "Bu benim ödemem gereken miktarı nasıl karşılar ya Rasulallah?" demekten kendini alamadı. Rasûlüllah (s.a.s) ona, "Ey Selman! Allah onunla senin borcunu karşılayacaktır" dedi. Selman (r.a) şöyle demektedir: "Nefsim elinde olan Allah'a yemin ederim ki, onunla kırk ukiyelik ödemem gereken miktarı ödedim". Artık böylece Selman (r.a) hürriyetine kavuşmuş oluyordu. (Ahmed b. Hanbel, V, 443-444; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 79-80; Diyarbekri, I, 468; İbnül-Esîr, Üsdü'l-Ğabe, II, 419; onun azad edilmesi hakkında değişik rivayetler için bk. Diyarbekrî, a.g.e., I, 469).

Selman (r.a)'ın katıldığı ilk savaş Hendek savaşıdır. Müşrikler, müttefiklerle birlikte oluşturdukları on bin kişilik bir orduyla birlikte Medine'ye doğru harekete geçtikleri zaman, Rasûlüllah (s.a.s), şehir içinde kalarak bir savunma savaşı vermeyi kararlaştırmıştı. Ancak, Medine'nin çevresinde düşmanın şehre girişini engelleyecek her hangi bir sur yoktu. Bu durum şehrin savunulmasını oldukça güçleştiriyordu. Yapılan istişareler esnasında Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'e, "Ey Allah'ın Rasûlü! Biz İranda muhasara edildiğimiz zaman şehrin etrafında bir hendek kazarak kendimizi savunurduk." deyip hücuma açık bölgede bir hendek kazılması görüşünü ileri sürmüştü. (Taberi, Tarih, II, 566). Bu görüş Rasûlüllah (s.a.s) tarafından uygun bulunmuş ve derhal hendeğin kazılması için faaliyete geçilmişti. Selman (r.a), kuvvetli bir kimseydi ve kazı işinde oldukça verimli çalışmaktaydı. Ensar grubu, Selman (r.a)'ı sahiplenerek, "Selman bizdendir." dediler. Bunun üzerine muhacirler; "Hayır Selman bizdendir." demeye başladılar. Bunu duyan Rasûlüllah (s.a.s); "Selman bizdendir. O ehl-i beytimdendir." diyerek onu ehl-i beytine dahil etmiştir. (Taberi, aynı yer; İbn Sa'd, a.g.e., IV, 83).

Selman (r.a), daha sonraki bütün savaşlarda Rasûlüllah (s.a.s) ile birlikte bulunmuştur. Mekkeli müşrikler, Medine önlerine geldikleri zaman şehirle aralarındaki hendeği gördüklerinde şaşırmışlardı. Çünkü Araplar daha önce böyle bir savunma usulünden habersizdiler. Müşrikler, bu hendeği geçmeyi denedilerse de başaramadılar. Savaşın kazanılmasında hendeğin rolü o kadar büyük olmuştur ki, bundan dolayı Hendek savaşı olarak adlandırılmıştır.

Selman (r.a), Rasûlüllah (s.a.s)'in yanından vefat edinceye kadar ayrılmadı. Hz. Ebu Bekir (r.a)'ın Halifeliği zamanında da Medine'de bulunmuştur.

Ömer (r.a) devrinde İslâm ordusu İran'ın fethi için harekete geçtiği zaman Selman (r.a) da bu orduya katıldı. Selman (r.a) İran asıllıydı. Bundan dolayı düşman ordusunun durumunu çok iyi biliyordu. Ayrıca Farsların İslâm dinini kabul ederek dalaletten kurtulmalarını şiddetle arzulamaktaydı.

İranlılar, Kadisi'ye yenilgisinden sonra Medain'de toplanmışlardı. Müslümanlar Dicle nehrinin kenarına geldikleri zaman, karşıya geçmek için hiç bir şey bulamadılar. Sa'd b. Ebi Vakkas, karşı sahile bir öncü birliği gönderip geçiş güvenliğini sağladıktan sonra, bütün orduya nehri geçme emrini verdi. Ordu topluca, suları kabarmış bir şekilde akan Dicle nehrine daldı. Sa'd (r.a)'in yanında Selman (r.a) bulunmaktaydı. Sa'd (r.a), dua ediyor ve Allah Teâlâ'nın dostlarına yardım edeceğini, dinini üstün kılacağını ve Allah Teâlâ'ya isyan eden bir topluluğun iyiliğe (İslâm'a) galebe çalamayacağını söylüyordu. Nehrin ortasında oldukça heyecanlı bir halde bulunan Sa'd (r.a)'a, Selman (r.a) şöyle demekteydi: "İslâm yepyenidir. Allah, karaları nasıl Müslümanların emrine vermişse, denizleri de onların emrine verecek güçtedir. Allah'a yemin ederim ki Müslümanlar nehre nasıl akın akın girmişlerse nehirden öylece akın akın çıkacaklardır". Gerçekten Selman (r.a)'ın dediği olmuş ve Müslüman ordusu hiç kayıp vermeden karşı kıyıya geçmişti. (Taberi, Tarih, IV, 11-12; İbnul-Esîr, el-Kâmil fi't-Tarih, II, 511-512). İranlı askerler dehşet içerisinde, onların nehri geçişlerine bakıyorlar ve kendi kendilerine; "Şeytanlar geliyor. Vallahi bizim savaştığımız bu topluluk cinlerden başkaları değildir." demekteydiler. (Taberi, II, 514). İranlı askerler kaçarak Kisra'nın sarayına sığınıp direnmeye devam ettiler. Buraya gönderilen öncü birliğinin komutanı Selman (r.a)'dı. O, surun önüne geldiği zaman, İslamın emrettiği şekilde onları üç defa Müslüman olmaya, kabul etmezlerse cizye ödemeye davet etti. Selman (r.a) onlara şöyle diyordu: "Ben de aslen sizden biriyim. Size acıyor ve yumuşak davranıyorum. Eğer müslüman olursanız bizim kardeşlerimiz olarak aynı haklara sahip olursunuz. Bunu kabul etmez, dininiz de kalmak isterseniz, bize itaat ederek cizye ödersiniz. Bunu da kabul etmezseniz, diğerleri gibi sizinle savaşırız." (Taberi, a.g.e., IV,14). Selman (r.a), meselenin Arapların Acemlere hâkimiyeti meselesi olmadığını onlara anlatabilmek için, "Sizden biri olduğum halde Araplar bana itaat ediyor." diyerek (İbn Hanbel, V, 444) ikna etmeye çalışıyordu. Selman (r.a) ilk iki şartı kabul etmemeleri üzerine onlara üç gün düşünmeleri için mühlet verdi. Üçüncü gün sarayda bulunan askerler teslim olmayı kabul ettiler ve böylece Kisra'nın muhteşem sarayı Müslümanların eline geçmiş oldu. (Taberi, a.g.e., IV). Daha önce Behuresirdekileri de o İslâm'a davet etmişti. Ancak buradakiler, cizye vermeyi de reddedince savaşılarak mağlup edilmişlerdi. (Taberi, aynı yer).

Sa'd (r.a) Medâin'de karargah kurmuştu. Ancak buranın havası, İslâm askerlerine iyi gelmemiş, iklim değişikliğinden dolayı yüzlerinin renkleri değişmişti. Bu durumu öğrenen Ömer (r.a), Sa'd'a haber göndererek, Müslümanların yaşamalarına uygun bir yer tesbit edilmesi için Selman (r.a) ile Huzeyfe (r.a)'ı görevlendirmesini istedi. Bu yer ile Medine arasında ulaşım kolaylığını engelleyecek bir nehrin bulunmamasını özellikle vurguladı. Bölgede araştırmalarda bulunan Selman (r.a) ve Huzeyfe (r.a), sonunda Kufe üzerinde karar kıldılar ve burada ordugah şehri inşa edildi. (17/638) (Taberi, a.g.e., IV, 40-41; İbnul-Esir, el-Kamil fit-Tarih, II, 527-528). Selman (r.a) İran'ın fethi için devam eden askerî harekâtlarda aktif olarak rol almıştır. (Taberi, IV, 305; İbnul-Esir, el-Kâmil fit-Tarih, III, 132).

Selman (r.a), Hz. Ömer (r.a) döneminde Medâin valiliğinde bulunmuştur. Selman (r.a), Hicri 36 yılında Medain'de vefat etmiştir. (İbnul-İmad, Şezerâtu'z-Zeheb, I, 44; İbn Hacer, a.g.e., II, 63; İbnul-Esîr, Tarih, III, 287; İbn Sa'd, a.g.e., VI,17). Ancak onun ölüm tarihi hakkında farklı rivayetler bulunmaktadır. Hz. Osman (r.a)'ın hilafetinin sonlarına doğru, 35 veya 37 yılında vefat ettiği rivayet edilmekte; hattâ Hz. Ömer zamanında öldüğü de söylemektedir. (İbnul-Esîr, Üsdü'l-Ğabe, II, 421). İbn Hacer, onun ölümü ile ilgili farklı tarihleri verdikten sonra, Enes (r.a)'den, İbn Mes'ud'un, ölüm döşeğindeki Selman (r.a)'ı ziyaret ettiği şeklindeki rivayeti delil alarak, İbn Mes'ud'un 34. yıldan önce vefat ettiğini, dolayısıyla Selman (r.a)'ın ölümünün 33. veya 32. yılında olması gerektiği görüşünü ileri sürmektedir. (İbn Hacer, a.g.e., II, 63). Onun iki yüz elli ile üç yüz elli sene yaşadığı şeklinde rivayetler bulunmakta ve raviler iki yüz elli sene yaşadığının şüphe götürmez olduğunu söylemektedirler. (el-Askalanî, a.g.e., II, 62; İbnul-Esîr, Tarih, II, 287; Üsdül-Ğabe, 421). İbn Hacer, Zehebî'nin rivayetlerini değerlendirdikten sonra, onun ancak seksen yıl kadar yaşamış olabileceği kanaatine vardığını nakletmektedir. (İbn Hacer, aynı yer) ki, gerçeğe yakın olan da budur. Selman (r.a)'ın mezarı, Bağdad'ın 30 km doğusunda Medain harabeleri civarından akan Deyale ırmağının kenarındadır. Onun bulunduğu yer Selman-ı Pak (temiz Selman) olarak isimlendirilmiştir. Onun mezarının içinde bulunduğu cami IV. Murad tarafından tamir ettirilmiştir.

Selman (r.a), ilim, fazilet ve zühd bakımından Ashabın en önde gelen simalarından birisi olup, Rasûlüllah (s.a.s)'e yakınlığıyla tanınmaktadır. Hz. Aişe (r.an), şöyle demektedir:

"Bir çok geceler Selman (r.a) Rasûlüllah (s.a.s) ile yalnız kalırlardı. Bu beraberlik o kadar sürerdi ki Rasûlüllah (s.a.s) hanımlarından birinin yanına bile girmezdi." (İbnul-Esir, Üsdül-Ğabe, II, 420). Rasûlüllah (s.a.s), Hendek savaşı esnasında onun ehl-i beytinden olduğunu ilân etmişti.

Hz. Ali (r.a) onun hakkında; "Ona evvelkilerin ve sonrakilerin ilmi verilmiştir. Onda bulunan bu ilme ulaşılamaz." demiştir. Başka bir zaman da: "O bizim ehl-i beytimizdendir. Aranızdaki konumu Lokman Hekim gibidir. İlk ve son kitabı okumuştur. Sonu olmayan bir denizdir." demiştir. Muaz (r.a) kendisine gelenlere ilmi, aralarında Selman (r.a)'ın da bulunduğu dört kişiden talep etmelerini söylemiştir. Onun ilmi hakkında yapılan övgüler Rasûlüllah (s.a.s)'in söylediği; "Selman ilme doyuruldu." (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 85). Sözüne dayandırılmaktadır. Selman (r.a), Ebu Derdâ' (r.a)'ın gece boyu namaz kıldığı ve sürekli oruç tuttuğunu gördüğü zaman onu bundan alıkoyup hazırlanan yemekten yiyerek orucunu bozması konusunda ısrar etmiş ve ona; "Üzerinde gözünün hakkı vardır, ailenin hakkı vardır. Bazen oruç tut, bazen tutma; bazen namaz kıl, bazan ara ver." (bunları nafile olan ibadetleri için söylemiştir). Ebu'd-Derdâ' bu durumu Rasûlüllah (s.a.s)'e ilettiği zaman o; "Selman senden daha âlimdir." dedi ve bunu üç kere tekrarladı (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 85-86).

Hz. Ömer (r.a), ona büyük bir saygı gösterirdi. Ümmetin idaresinin sorumluluğu altında ezilen Ömer (r.a), duyduğu bir endişesini dile getirerek Selman (r.a)'a şöyle sormuştu: "Ben bir melik (kral) miyim, yoksa halife miyim?". Selman (r.a) ona şöyle karşılık verdi; "Eğer sen Müslümanların toprağından bir dirhemden az veya fazla bir para alır, sonra onu, haksız bir şekilde sarfedersen, sen halife olmayıp bir melik olursun." (Taberi, a.g.e., IV, 211; İbnu'l-Esir, Tarih, III, 59).

Hz. Ömer (r.a), fey gelirlerini taksim ederken, Selman (r.a)'a dört bin dirhem hisse ayırmıştır. Bazı kimseler, "Halifenin oğlu (Abdullah) üç bin beşyüz dirhem alıyor, bu Farslı ise dört bin dirhem alıyor." diyerek bu durumu garipsemişlerdi. Oradakiler: "Selman, Rasûlüllah (s.a.s) ile Abdullah'ın katılmamış olduğu bir çok savaşa katılmıştır." diyerek cevapladılar (İbn Sa'd, IV, 86). Başka bir rivayette, Ömer (r.a), Fey gelirlerinden Müslümanlara maaş bağlamak için Divanul-Atâ'yı tesis ettiği zaman, Sahabiler için İslâm'daki öncelikleri ve katıldıkları savaşları göz önüne alarak bir gruplandırma yaptığı; Selman (r.a)'ı, Hasan (r.a), Hüseyin (r.a) ve Ebu Zer ile birlikte olmadıkları halde Bedir ehlinden sayarak alacakları miktarı beş bin dirhem olarak kararlaştırdığı bildirilmektedir. (Taberi, a.g.e., III, 614).

Rasûlüllah (s.a.s) şöyle buyurmuştur: "Cennet üç kişiyi özler. Ali, Ammar ve Selman" (Tirmizi, Menâkıb, 34).

Selman (r.a), son derece mütevazi ve kanaatkar bir hayat yaşamıştır. O, Medain'de vali bulunduğu ve çoğu devlet memurlarından fazla gelire sahip olduğu halde günlük yaşamı, son , derece sadeydi. O, köle olduğu zaman nasıl giyinir ve nasıl gezerdiyse Medain valisi olduğu zaman da aynı hal üzere devam etmişti. O, eline geçen parayı tasadduk eder ve kendi emeğiyle ürettiği şeylerden başkasını yemezdi. Tanımayan birisinin, onun vali olduğunu anlaması mümkün değildi. Medain sokaklarında yürürken Suriye tarafından gelen bir tüccar, üzerinde alelade bir aba ile gördüğü Selman'ı çağırarak yüklerini taşımasını istedi. O, hiç tereddüt etmeden yükleri sırtına aldı ve adamla birlikte yürümeye başladı. Onu bu halde görenler, "Bu validir" dediklerinde adam; "Seni tanımıyordum" diyerek özür diledi. Selman (r.a) ona, "Hayır bunları evine kadar götüreceğim" diyerek yoluna devam etti (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 88; buna benzer diğer bir olay için bk. aynı yer).

Bazı kimselerin giyiminden dolayı kendisine dil uzatmaları ve hafife almalarına karşı hiç bir tepki göstermemiştir. Bir defasında iki genç asker yanından geçerlerken, onu göstererek; "Emiriniz budur" diyerek gülüyorlardı. Selman (r.a)'ın yanındaki adam ona, "Ey Ebu Abdullah! Şunların ne dediğini görüyor musun?" dedi. Selman (r.a) ona şöyle dedi: "Onları bırak. Hayır ve şer bu günden sonradır. Eğer toprak yemeyi becerebilirsen onu ye de, iki kişiye dahi olsa emir olmaktan kaçın. Mazlumun ve sıkışık durumdaki kimselerin duasından sakın. Çünkü onların duaları ile Allah Teâlâ arasında perde yoktur." (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 87-88). Selman (r.a) çok cömert bir kişiliğe sahipti. Eline geçen her şeyi fakirlere bölüştürürdü (İbnul-Esîr, Üsdül-Ğâbe, II, 420).

O, hiçbir zaman sadaka kabul etmemiştir. Çoğu zaman eline geçen parayla hemen et alır ve onu pişirerek, hadis ehlini çağırır ve birlikte yerlerdi (İbn Sa'd, IV, 9).

Selman (r.a), ölüm döşeğine yattığı zaman, ziyaretine giden Medain valisi Sa'd b. Malik ve Sa'd b. Mes'ud onu ağlarken buldular. Neden ağladığını sorduklarında o şöyle cevap vermişti: "Rasûlüllah (s.a.s) bizden bir ahid aldı. Hiç birimiz onu koruyamadık. O bize şöyle demişti: "Sizin dünyadaki geçimliliğiniz bir yolcunun azığı kadar olsun ".

Onun ilmi ve takvası diğer sahabileri de etkilemekteydi. Zira onu ziyarete giden Sa'd b. Ebi Vakkas, kendisine nasıl davranması gerektiği şeklinde tavsiyede bulunmasını istemişti (İbn Sa'd, a.g.e., IV, 90-91).

Selman (r.a), sık saçlı, uzun boylu bir kimseydi. Onun Medâin'de Bukeyre adında bir hanımı vardı. (İbn Sa'd, IV, 92). Selman (r.a), Medine'deyken Hz. Ömer (r.a)'in kızını ondan istediği, fakat, Amr b. el-Âs'ın bu konuda Selman (r.a)'ı kızdırması üzerine bundan vazgeçtiği nakledilmektedir. (İbn Abdırrabbih, Ikdu'l-Ferid, Beyrut 1949, VI, 90). Ancak onun ailesi hakkında açık rivayetler bulunmamaktadır.

Sufiler, Selman (r.a)'ı Ashabul-Suffe ile birlikte tasavvufun kurucularından biri olarak kabul ederler. Bir çok tarikat silsilesi ona dayandırılmaktadır. O, Rasûlüllah (s.a.s)'in berberliğini yaptığı için Futuvvet teşkilatına bağlı berberlerin piri olarak kabul edilmekteydi. Selman (r.a)'ın sahip olduğu haklı şöhreti, bütün Müslümanların ona karşı içten bir sevgi duymalarına sebep olmuştur. Sünnî müslümanlar onun adını büyük bir sevgiyle anarlar. Ehli beytten sayılması, Şiilerin ona karşı farklı bir ilgi göstermelerine sebep olmuştur. Hacdan dönen Şiiler Kerbela'dan sonra onun mezarını ziyaret etmeyi ihmal etmezler. Ayrıca, Şiiler, Hz. Ali ve Ehli Beyt hakkında rivayet olunan hadislerin çoğunu ona isnad ederler.

Gulat-ı Şia
ekollerinde ise o, ilahî sudur sırasında Ali (r.a)'den hemen sonra yer alır. Nusayriler ise onu, üç gizli harften biri kabul ederler. Nusayriliğin teslis akidesini ifade eden ayn, mim ve sin harflerinden ayn Ali'yi, mim Muhammed (s.a.s)'i, sin ise Selman'ı ifade eder. Mana (Ali), ism (Muhammed) bab ise Selman'dır. Buna göre o Nusayrî teslis akidesinin kapısı (bab) olup, üçüncü had'dır. Durzîler ise, Kur'an'ın Selman'a vahyolunduğuna, Peygamberin Kur'an'ı ondan aldığına inanmaktadırlar. Bu ekoller, oluşturdukları inanç sistemlerinde diğer bir kaç sahabi ile birlikte Selman (r.a)'ı temel unsur olarak kullanmışlar ve ona çeşitli fonksiyonlar yüklemişlerdir. Bu mezheplerin gerçekte mutedil Şia ile alakaları yoktur. Zira muhtevâlarındaki inanç prensipleri gözönüne alındığı zaman İslamî şahsiyetlerin isimlerini kullanarak putperest bir inanç sistemi meydana getirdikleri görülecektir. (bk. Şamil İslam Ans. Ömer TELLİOĞLU)

30 Hz. Ali'nin kabri nerededir?

Hz. Ali (ra) iki gün yaralı hâlde yaşadıktan sonra H. 40 Yıl'ın 19 Ramazanında (26 Ocak 661) bir kış günü vefat etmiştir. Naşı Küfe Mescidi yanındaki Rahbe'de toprağa verildi. (bk. Prof. Dr. Murat Sarıcık, Dört Halife Dönemi) Ancak tam olarak kabrinin nerede olduğu bilinmemektedir.

31 Hz. Ali (ra), Hz. Osman (ra)'ı şehit edenleri bulup cezalandırdı mı? Muhammed b. Ebubekir onlardan mıdır?

Hz. Ali (ra) hilafete gelince, ilk iş olarak katilleri bulmak istedi. Hz. Osman (ra) katledilirken yanında hanımı Naile bulunuyordu. Bu yüzden önce Naile Hz. Ali (ra) tarafından sorguya çekildi. O cevabında öldürmek için odaya girenlerin üç kişi olduğunu söyledi. Bunlardan biri de Muhammed b. Ebubekir’di.

Bunun üzerine Hz. Ali Muhammed b. Ebubekir'i hesaba cekti ve sorguladı. O öldürmek üzere Hz. Osman (ra) yanına girdiğini inkar etmedi. Fakat Hz. Osman (ra)'ın kendisine babasını anmasından dolayı utandığını, onu öldürmekten vazgeçtiğini ve dışarı çıktığını söyledi. Ona diğer iki kişinin kimler olduğu sorulunca onları tanımadığını söylemişti. Böylece  Hz. Osman (ra)'ın katillerinin kim olduğu asla anlaşılamadı ve suç her hangi bir kimsenin üzerinde ispat edilemediği için katiller de cezalandırılamadı. (bk. Ömer Rıza Doğrul, Sadr-ı İslam, İstanbul, 1928, VIII, 45).

Muhammed b. Ebubekir, asileri halifeye karşı kışkırtanlar arasında yer almakla birlikte, bizzat onun katillerinden biri olmamıştır. (bk. İbn Abdülber, el-İkdü'l-ferid, 3/1367)

Asiler Hz. Osman (ra)'ın evini kuşattıklarında Medineli gençler onun evini korumak üzere görevlendirildiler. Fakat Hz. Osman (ra) kılıç kullanılmasını istemedi. Böyle olunca asilerle savaş olmadı. Son on günde kuşatma iyice güçlendi, gençler evi korurken evin duvarı yarılarak eve girildi ve Hz. Osman (ra) şehit edildi.

32 Hz. Hatice hakkında detaylı bilgi verir misiniz?

1. Tesettür ayeti inmeden önce kadınların genel giyiniş tarzı şöyleydi. Tesettür ayeti inmeden önce Müslüman kadınlar, başörtülerini iki omuzları arasından salıverirler, kulakları ve boyunlarıyla göğüslerinin önemli bir kısmı açık kalırdı. Saçlarının da bir bölümü görünürdü. Yüce Allah, ilgili ayetle bu şekil örtünmeyi yasakladı ve başörtülerinin iyice örtecek şekilde bağlanmasını emretti.

2. Server-i Ekrem  Efendimiz (asm)'in peygamberlik gelmeden önce de Hira’da belli aralıklarla inzivaya çekildiği bildirilmektedir.. Hadis kitaplarında burada yaptığı ibadet hakkında “tehannüs” veya “tehannüf” ifadelerine yer verilmiştir... Buhari şarihi Ayni’nin "Umdetü’l-Kari" adlı eserinde "tehannüs" kelimesini izah ederken şöyle diyor:

“Peygamberimiz’in burada ne surette ibadet ettiği sorulacak olursa, bunu tefekkür ve ibretten ibaret olduğunu söyleyebiliriz.”

Hz. Muhammed (asm) kendisine peygamberlik gelmeden önce de putperestlikten nefret ederdi. Ramazan ayı gelince erzakını alır, Cebel-i Nûr'daki Hıra mağarasına çekilir, orada günlerce kalarak tefekküre dalardı. Bundan büyük bir zevk alır ve manevi teselli bulurdu.

3. Hz. Hatice (r. anhuma) ilk iman eden kişidir. Bu bakımdan onun iman etmediği varsayımına gidilemez. Peygamberimiz (asm)'in bütün hanımları kendisine iman etmişlerdir.

Hazret-i Hatice-yi Kübra (r.a)

Müminlerin Annesi...

Hz. Hatice (ra), İki Cihan Serveri, Peygamber Efendimiz (asm)'in, temiz, iffetli, yüce ahlak sahibi hanımlarından ilki, müminlerin annesi. Kureyş kavminden, babası Huveylid, annesi Fatıma. Baba ve anne tarafından soyu Peygamber Efendimiz (asm)'in soyu ile birleşmekte.

Hz.Hatice ilk önce Varaka ibni Nevfel'e nişanlanmış ancak nikâh yapılmamıştır. İkinci kez künyesi Ebu Hale ve ismi İbn-i Nebbaş olan bir zat ile nikâhlanır. Ebu Hale'nin vefatından sonra Atik ibn-i Abid ile evlenir. Atik'in de vefatından sonra amca oğlu Sayfi ibn-i Umeyye ile evlenir. O'nun da ölümü üzerine dul kalır.

Hz.Hatice (ra), ticaretle uğraşan zengin, haysiyetli, şerefli bir kadındı. Ücretle tuttuğu adamlarla Şam'a ticaret kervanı düzenlerdi. Bunlar O'nun işlerini idare eder ve ticaretini yürütürlerdi. Hak Teala Hz.Hatice'ye bol dünya malı vermişti. Fakat ardı arkasına geçirdiği sıkıntılı ve üzüntülü hadiseler onu dünyaya karşı soğutmuştu.

O zamanlar Zati saadetleri (asm)'in pak ve temiz ahlakı, namus ve haysiyeti dillere destan olmuş, bunun için de "EMİN" lakabı ile anıla gelmekteydi. Hz.Hatice bütün bunları hesaba katarak, büyük bir istekle, kendilerini, ticaret işlerini idare etmek hususunda vazifelendirmek için haber salar, "Benim mallarımı Şam'a götürmek ve benim ticari işlerime bakmak istersen, kendi kölem Meysere'yi senin yanına katarım ve Şam'a gidersiniz. Ne kazanırsanız, başkalrına verdiğim haktan size daha fazlasını veririm." der.

Zatı Saadetleri (asm) kabul eder, ticaret mallarını yükletip Basra tarafına doğru yola çıkar. Az bir müddet içinde mallarını iyi bir fiyatla satar. Mekke'ye dönüp hesap görüldüğünde her defasınınkinin iki misli kazanç elde edildiği görülür. Hz.Hatice (ra) memnun olur, o da konuşmuş olduğunun iki misli ni verir.

Zatı Saadetleriyle Evlenmesi

Hz.Hatice (ra), etraflıca bir araştırma daha yapar. Kendilerinde evlenme arzusu başgösterir. Nefise isminde cariyesi ile haber gönderip, isteğini iletir, alınan cevap üzerine haberi amcası Amr İbn-i Esed'e ulaştırır.

Babası Ficar savaşında ölmüş bulunan Hz.Hatice'nin velisi bu amcasıydı ve onun işlerini de o görürdü. Hazret-i Resul-i Ekrem (asm) amcası Ebu Talib ve Amr İbni-i Esed her iki ailenin ileri gelenlerindendi. Aileler o zamnın örf ve adetleri gereğince Hz.Hatice'nin evinde toplanır, nikâhı Ebu Talib kıyar. Mehir olarak 500 altın mehir tesbit edilir. Hz.Hatice (ra) o sıralar kırk, Resulullah (asm) yirmi beş yaşlarındaydı.

İslamiyet

Allah Resulüne (asm) ilk vahiy nazil olduğu zaman, korkarlar, gelip durumu Hz.Hatice (ra)'ye anlatırlar. Hz.Hatice şöyle diyerek Efendimiz (asm)'i teselli eder:

"Sen doğru konuşursun, sılayı rahmi gözeten kimsesin, emanete dikkat edersin, misafirperversin, halkın sıkıntılı ve üzüntülü zamanlarında yardıma koşarsın, Hak Teala seni yalnız bırakmayacaktır."

Hz.Hatice (r.a), amcasının oğlu Varaka İbn-i Nevfel'e gider, meseleyi anlatır. Devrin meşhur Hristiyan alimlerinden olan Varaka anlatılanları dinledikten sonra şöyle der:

"İşte bu Musa'ya görünen hususdur ki, şimdi de bunda zuhur etmiştir. Keşki benim kudretim ve imkanım olsa da O kavminin arasında ortaya çıktığı zaman, kendisinin yardımına yetişebilsem. Keşki imkan olsa da sizin kavminiz onu yerinden ettikleri zaman kendisine yardım edebilsem."

Varaka bu sözleri söyledikten kısa bir zaman süre sonra vefat eder. Resulullah (asm)'ın uzun bir müddet yardımcısı Hz.Hatice (r.a) olur. Derdini yalnız o dinler. Birlikte gizli gizli ibadet ederler. Bütün imkanını ona sunar, eline koluna kuvvet olur.

Sevgisi

Böyle bir bağlılıkla kocasına yönelen kadın elbetki onun rızasını alıp, ona itaat eder, onun rahat etmesini, huzura kavuşmasını düşünür. Bu bir yana Hz.Hatice (r.a.) öyle bir kadındı ki, dirayeti, zekası ve aklı ile kocasına karşı yönelen her türlü fenalığın önüne geçmesini bilmiş, kocasına muhalif bulunan müşriklere hadlerini bildirip, onların şerrinden korumayı başarmıştı.

Vefatlarından sonra bile Resulullah (asm) daima onu övgüyle anardı. Bu konuda Hz.Ayşe (r.a) şöyle der:

"Hz.Hatice'ye ne kadar gıpta ederim. Başka hiç bir kadına gıpta etmem. Bir gün Resulullah'ın yanında Hz.Hatice'den bahis geçmişti. Bu benim damarıma dokundu. Döndüm dedim ki,

'O yaşlı bir kadındı. Şimdi Hak Teala sana daha iyisini ve daha güzelini vermiştir.' Resulullah bu sözü duyunca kederlendi hatta kızdı. Kızgınlıktan tüylerinin diken diken olduğunu hissettim. Şöyle buyurdular:

'Yemin ederim ki böyle değil. Ben ondan daha iyi bir kadına kavuşmadım. O iman getirmiş bir hatun idi. Onun iman getirdiği zaman halk bütün bütün kâfir idi. O beni kabul etti, beni teşvik etti, kendi malı ve serveti ile bana yardım etti. Diğer karılarımdan çocuğum olmadığı hâlde Hak Teala bana ondan evlat verdi.'"

Evet, Peygamberimiz (asm) Hz.Hatice (ra) haytta iken O'nun üstüne başka bir hanım almamıştı.

Ahlak ve Adetleri

Evlatlarına karşı çok şefkatli idi. Ev işlerini de hakkiyle bilen bir hatundu. Peygamberimize (asm) karşı büyük hürmeti ve sevgisi vardı. Hem peygamberliğinden önce hem sonrasında, Resulullah (asm) ne buyurursa itiraz etmeden kabul eylerlerdi.

Faziletleri ve Menkıbeleri

Hz.Ebu Hureyre (r.a) rivayet eder, Allah Resulu buyurdu:

"Dört hatunun faziletleri bütün dünya hatunlarının faziletlerinden üstündür. Meryem Binti İmran, Firavun'un karısı Asiye, Hatice binti Huveylid ve Fatma binti Muhammed."

Bir ara Hz.Hatice (ra) Resulullah (asm)'ı aramak için dışarıya çıkmıştı. O sıra bütün Araplar Zatı Saadetlerine düşman idiler. Cebrail (a.s), kendine bir adam kıyafetinde görünür. "Acaba bu adam düşman mıdır, değil midir" diye Peygamberimizi (asm) ona sormaktan çekinir. Eve döndüğünde, Resulullah (asm) dönmüştür, olayı anlatır. Zatı Saaadetleri buyururlar:

"Senin gördüğün ve beni sormak istediğin o zatın kim olduğunu biliyor musun? O Cebrail Aleyhisselam idi. Bana dönüp onun selamını sana bildirmemi söyledi ki, cennette senin için incilerden yapılmış bir bina hazırlanmıştır. Tabii orada böyle üzüntülü, sıkıntılı ve zahmetli külfetli şeyler bulunmayacakır."

Bir ara Cebrail (a.s) Peygamberimiz (asm)'in huzuruna gelip:

"Hak Teala Haticeye selam eder. Sen bunu Hatice'ye ulaştırasın." Resulullah ulaştırır. Hz.Hatice:

"İnnallahe hüve's-selam. Hak Teala selamın ta kendisidir. Cebraile de Selam olsun. Sana da Selam olsun Ya Resulallah."

Bu vaka Hz.Hatice (ra)'nin dini ferasetine delalet eder. Burada cevabında "Ve Aleyhisselam" (O'na da selam olsun dememiştir.)

Sahabiler ilk başta namazda teşehhüd okudukları zaman "Et-Tahiyyatü Lillah" demezler ve "es-selamü Al'llah" derlerdi. Peygamber Efendimiz (asm) böyle söylenmesini men ettiler ve buyurdular ki; "Allah Teala'nın esasen "Selam" ismidir. Bunun yerine "Et-tahiyyatü lillah" deyiniz"

Bir ara Resul-i Ekrem (asm) hasta olan kızı Hz.Fatıma (r.a)'ı ziyaret eder. Buyurur:
- Kızım nasılsın?" Hz.Fatıma arz eder:
- İyi değilim, hastayım, işin fena tarafı şu ki, evde yiyecek hiçbir şey de yok. Peygamberimiz buyurur:
- Kızım sen istemez misin ki, dünyanın bütün kadınlarının hanımı olasın? Hz.Fatıma arz eder:
- Babacığım, Meryem bint-i İmran ne idi? Peygamberimiz buyurur:
- O kendi devrinin kadınlarının hanımı idi, sen de kendi devrinin kadınlarının hanımısın. Hatice de son devrin kadınlarının en iyisi ve hanımıydı.

Evlatları

Hazret-i Hatice (ra) birbiri ardına üç kere evlenmek zorunda kalmış. Resul-i Ekrem (asm) dördüncü beyleri olmuştu. Bu evliliklerinden aşağıdaki çocukları doğmuştu:
1. Ebu Hale'den Hind isiml oğlan çocuğu.
2. Atik'den yine Hind isimli kız çocuğu
3. Sayfi'den Muhammed isimli oğlan çocuğu.

Hz.Hatice'nin iki çocuğunun isminin de Hind olmasına binaen künyesi de "Ümmi Hind" olmuştur.

Resul-i Ekrem (asm)'den de Kasım ve Abdullah isimli iki oğulları olmuştur. Lakapları Tahir ve Tayyib idi ikisi de İslam devrinde dünyaya gelmişlerdi. Dört kızının ismleri de; Zeyneb, Rukayye, Umm-i Kulsum ve Fatıma (r.a)'dır. Kızların hepsi de İslamiyet'ten önce doğmuşlardır. Erkek evladı Kasım emekleme devrinden kurtulmuş yürürken vefat etti. Abdullah ise daha küçük vefat etti.

Vefatı

Hz.Hatice (ra) Resulullah (asm) ile nikâhlandıktan sonra yirmi dört sene bir arada yaşadı. Nübuvvetin sekizinci senesi, hicretten üç sen önce, Ramazan ayının başında vefat etti. O zaman daha namaz farz olmamıştı;dolayısıyla kendisine cenaze namazı kılınmamıştır. Çünkü bu hüküm nazil olmamıştır. Haccun mezarlığına defn edildi. Dünyada göremedik, Allah (C.C.) cennetde görmek nasip etsin. Bizi ona misafir etsin. Resulullah (asm) misafiri severdi, O da Resulullah (asm)'ın sevdiğini severdi. Allah şefaaatinden bizi de nasiplendirsin.

Kaynaklar:

1) Kadın Sahabiler, Mevlana Niyaz, Tercüme: Prof Ali Genceli, Toker Yayınları.
2) Şamil İslam Ansiklopedisi.
3) İslam Tarihi - Mekke Devri, M.Asım Köksal.
4) Sahih-i Buhari.

33 Hz. Ayşe, Hz. Osman'ın katillerini bulmak için Hz. Ali ile Cemel'de savaştığı halde, Hz. Osman'ı şehit etmeye gelenlerden biri olan kardeşi Muhammed bin Ebubekir'den niye hesap sormadı?

1) Hz. Ayşe (r.anha) Hz. Osman (ra) ile ilgili bazı olumlu rivayetlere kaynaklık etteği gibi, zaman zaman da son altı yıllık döneminde onu sert şekilde tenkit edenler arasında yer aldı. (bk. Murat Sarıcık, Hz. Osman, Nesil Yayınları, İstanbul 2009, s. 172). Onu zaman zaman tenkit edenler arasında Hz. Talha, Hz. Zübeyir ve Hz. Ali (r.anhüm) de vardı.

2) Bilindiği üzere, Hz. Ebubekir (ra), Cafer b. Ebu Talib, Hicretin sekizinci yılında Mute Savaşı'nda şehit olunca, onun dul hanımı Esma bint-i Umeys'le evlenmiş ve bu evlilikten Muhammed adlı oğlu dünyaya gelmişti. Bu çocuk Hz. Ayşe (r.anha) ile baba bir kardeşti. 634 yılında Hz. Ebubekir (ra) vefat edince, Hz. Esma bu kez Hz. Ali (ra) ile evlendi ve sekiz on yaşlarında olan Muhammed annesiyle birlikte üvey babası olan Hz. Ali'nin evine geldi. Cemel Vakası'nın 656 yılında olduğu düşünülürse, bu savaşta üvey babası Hz. Ali'nin ordusunda yer alan ve muhaliflerine karşı onu destekleyen Muhammed, o zamanlar yirmi beş yaşın üzerindeydi.

3) Hz. Ayşe (r.anha) Hz. Ali (ra)'e ve ordusuna karşı savaşmakla, aslında bir bakıma üvey kardeşi Muhammed ile de savaşmaktaydı. Yani bir bakıma kardeşinden de hesap sormaktaydı.

4) Konunun bir de şu yönü vardır: Her ne kadar Muhammed, Hz. Osman (ra)'ı öldürmek niyeti ile onun yanına girmişse de, ikaz edilmesi üzerine onu öldürmekten vazgeçmiş ve evinden ayrılmıştı. Böylece niyetini gerçekleştirmedi ve ondan vazgeçti. Bu yüzden o Hz. Osman (ra)'ı öldürenler arasında yer almadı. Öldürme suçuna iyice yaklaşsa da bunu gerçekleştirmedi. Bu nedenle de onun katilleri sınıfında ve arasında görülmesi ve ona katiller gibi hesap sorulması doğru olmasa gerektir.

5) Araştırdığımız kadarıyla Hz. Ayşe (r.anha) kardeşi Muhammed'i Hz. Osman (ra)'ı öldüren suçlulardan biri olarak algılamıyordu. Zaten Cemel Savaşı'ndan sonra da Hz. Ali (ra), Muhammed'i Hz. Ayşe (r.anha)'yı Medine'ye götürmekle görevlendirdi ve Hz. Ayşe (ra) buna itiraz etmedi.

Görüldüğü üzere; konuya farklı açılardan bakılınca farklı bir fotoğraf ortaya çıkmaktadır.

34 Hz. Ebu Bekir (ra)'in hayatı ve şahsiyeti hakkında detaylı bir bilgi verir misiniz?

Hz. Ebu Bekir es Sıddîk (r.a) (571-634), Hz. Muhammed (s.a.s.)'in İslâm'ı tebliğe başlamasından sonra ilk iman eden hür erkeklerin; raşit halifelerin, aşere-i mübeşşerenin ilki. Câmiu'l Kur'an, es-Sıddîk, el-Atik lakaplarıyla bilinen büyük sahabi.

Kur'ân-ı Kerim'de hicret sırasında Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber olmasından dolayı, "...mağarada bulunan iki kişiden biri..." (Tevbe, 9/40) şeklinde ondan bahsedilmektedir. Asıl adı Abdülkâbe olup, İslâm'dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)'in ona Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azaptan azad edilmiş mânâsına "atik"; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da "sıddik" lâkabıyla anılmıştır. "Deve yavrusunun babası" manasına gelen Ebû Bekir (ra) adıyla meşhur olmuştur.

Teym oğulları kabilesinden olan Ebû Bekir (ra)'in nesebi Mürre b. Kâ'b'da Rasûlullah'la birleşir. Anasının adı Ümmü'l-Hayr Selma, babasının ki Ebû Kuhafe Osman'dır. Künyesi Abdullah b. Osman b. Amir b. Amir... b. Murra ...et-Teymî'dir. Bedir savaşına kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında bütün ailesi Müslüman olmuştur. Babası Ebû Kuhafe, Ebû Bekir (ra)'in halifeliğini ve ölümünü görmüştür. Hz. Ebû Bekir (ra) (ra)'in Rasûlullah (s.a.s.)'den bir veya üç yaş küçük olduğu zikredilmiştir.

İslâm'dan önce de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan "hanif" bir tacir olan Ebû Bekir (ra), ölümüne kadar Hz. Peygamber (s.a.s.)'den hiç ayrılmamıştır. Bütün servetini, kazancını İslâm için harcamış, kendisi sade bir şekilde yaşamıştır.

Hz. Ebû Bekir (ra), Fil yılından iki sene birkaç ay sonra 571'de Mekke'de dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. İçki içmek câhiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde Mekke'nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerinde meşhur olmuştur. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kısmını İslâm için harcamıştır.

Rasûlullah (s.a.s.)'a iman eden Ebû Bekir (r.a.) İslâm dâvetçiliğine başlamış, Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebî Vakkas ve Talha b. Ubeydullah gibi İslâm'ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk Müslümanların bir çoğu İslâm'ı onun dâvetiyle kabul etmişlerdir.

Hz. Ebû Bekir (ra) (ra) hayatı boyunca Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanından ayrılmamış, çocukluğundan itibaren aralarında büyük bir dostluk kurulmuştur. Rasûlullah (s.a.s.) birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Umûmî ve husûsî olan önemli işlerde ashâbıyla müşavere eden Peygamber (s.a.s.) bazı hususlarda özellikle Ebû Bekir (ra)'e danışırdı. (İbn Haldun, Mukaddime, 206). Araplar ona "Peygamber'in veziri" derlerdi.

Teymoğulları kabilesi Mekke'de önemli bir yere sahipti. Ticaretle uğraşıyorlar, toplumsal temasları ve geniş kültürlülükleri ile tanınıyorlardı. Hz. Ebû Bekir (ra)'in babası Mekke eşrafındandı. Hz. Ebû Bekir (ra), câhiliye döneminde de güzel ahlâkı ile tânınan, sevilen bir kişi idi. Mekke'de "eşnak" diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostlukları vardı. Sık sık buluşur, Allah'ın birliği, Mekke müşriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müşâvere ederlerdi. İkisi de câhiliye kültürüne karşıydılar, şiir yazmaz ve şiiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.

İslâm'ı Benimsemesi

Hz. Ebû Bekir (ra), Hira dağından dönen Hz. Muhammed (s.a.s.) ile karşılaştığında, Rasûlullah (s.a.s.) ona, "Allah'ın elçisi" olduğunu söyleyip

"Yaratan Rabbinin adıyla oku." (Alâk, 96/1)

diye başlayan âyetleri bildirdiği zaman hemen ona: "Allah'ın birliğine ve senin O'nun rasûlü olduğuna iman ettim." demiştir. Hz. Hatice (r.anha)'den sonra Rasûlullah (s.a.s.)'a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber (s.a.s.) İslâm'ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir tereddüt görmüş, ancak Ebû Bekir (ra) şeksiz ve tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.s.), "Bütün insanların imanı bir kefeye, Ebû Bekir (ra)'in ki bir kefeye konsa, onun imanı ağır basardı." diye lâtif bir benzetme de yapmıştır. Mü'min Ebû Bekir (ra), hayatının sonuna kadar tüm varlığını İslâm'a adamış, bütün hayırlı işlerde en başta gelmiştir.

Ebû Bekir (ra) Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup kişileri İslâm'a kazandırmaya çalıştı, öte yandan müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satın alıp azad etmekte kullandı. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandır. Kendisi de Mescid-i Haram'da müşriklerin saldırısına uğramıştı. Ebû Bekir (ra), iman ettikten sonra İslâm'ı tebliğe gizli gizli devam ediyordu. Annesi, karısı Ümmü Ruman ve kızı Esma da iman etmiş, fakat oğulları Abdullah, Abdurrahman ve babası Ebû Kuhafe henüz iman etmemişlerdi. Osman b. Affan, Sa'd b. Ebî Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah gibi ilk Müslümanları İslâm'a dâvet eden odur.

Müşriklerin eziyetleri çoğalıp Müslümanlara yapılan baskılar arttıktan sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Ebû Bekir (ra)'e de Habeşistan'a göç etmesini söylemiş ve Ebû Bekir (ra) yola çıkmış; ancak Berkü'l-Gımâd'da Mekke'nin ileri gelen kabilelerinden İbn Dugunne ile karşılaştığında İbn Dugunne onu himayesine aldığını ve Mekke'ye dönmesi gerektiğini belirterek, ikisi birlikte Mekke'ye dönmüşlerdir. Ancak şartlı olarak Ebû Bekir (ra)'i himayesine alan İbn Dugunne, Ebû Bekir (ra)'in açıktan açığa ibadet etmesi ve inancını yaymaya devam etmesi sebebiyle şartları yerine getirmediğini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasını söylediğinde Ebû Bekir (ra), onun himayesine ihtiyacı olmadığını, zaten kendisine söz de vermediğini ifade etmişti: "Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah'ın himayesi yeter." Böylece onüç yıl Mekke'de Rasûlullah  (s.a.s.)'ın yanında kalan Hz. Ebû Bekir (ra), Hz. Aişe (r.anha)'nin rivâyetine göre, Rasûlullah (s.a.s.) hicret emrini alıp Ebû Bekir (ra)'e gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebû Bekir (ra) sevinçten ağlamaya başlamıştı (İbn Hişâm, es-Sire, II, 485).

Hz. Peygamber (s.a.s.)'in bir gecede Mekke'den Kudüs'e oradan Sidretü'l Münteha'ya gittiği İsra ve Mirâc hâdisesini duyan müşrikler bunu Hz. Ebû Bekir (ra)'e yetiştirdikleri zaman; "O dediyse doğrudur." demiştir. Bu sözünden sonra Ebu Bekir (ra)'e; ihlâslı, asla yalan söylemeyen, özü doğru, itikadında şüphe olmayan anlamında, "Sıddık" lâkabı verildi. Kur'an tâbiriyle, "O, ne iyi arkadaştı " (en-Nisâ, 4/69) denilebilir.
İşte o "Sıddîk" ile o "Emîn", o iki arkadaş beraberce Sevr dağındaki mağaraya hareket ederek hicret etmişlerdir.

Hicreti

Sevr mağarasına ilk giren Hz. Ebû Bekir (ra), mağarada keşif yaptıktan sonra Rasûlullah (s.a.s.) içeri girmiştir. Ebû Bekir (ra)'in kızı Esma yolda yemeleri için azıklarını hazırlamıştı. Onlar Mekke'den ayrılınca müşrikler her tarafa adamlarını yollayarak aramaya başladılar. Kureyş kabilesinin müşrikleri Ebû Cehil başkanlığında Esma'nın evini aradılar, hakaret edip dayak attılar.

Hz. Ebû Bekir (ra) hicret yolculuğuna çıkarken yanına bütün parasını almıştı. Buna rağmen kızı Esma onun nerede olduğunu, nereye gittiğini kâfirlere söylememiştir. İz süren Mekkeli müşrikler Sevr mağarasına kadar geldiler. Rasûlullah (s.a.s.) bu sırada Kur'ân'da anlatıldığı biçimde şöyle diyordu:

"Üzülme, Allah bizimledir." (Tevbe, 104/40).

Nitekim Allah ona güven vermiş, göremedikleri askerleriyle onu desteklemiştir; Allah güçlüdür, hakimdir. Kâfirler tüm aramalara rağmen onları bulamadılar. Mağarada üç gün kaldıktan sonra Medine'ye yönelen Rasûlullah (s.a.s.) ile Ebû Bekir (ra) Kuba'ya vardılar.

Ebû Bekir (ra) mağarada kaldıkları günü şöyle anlatır: "Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber bir mağarada bulundum. Bir ara başımı kaldırıp baktım. O anda Kureyş casuslarının ayaklarını gördüm. Bunun üzerine, 'Ya Rasûlullah, bunlardan birkaçı gözünü aşağı eğse de baksa muhakkak bizi görür.' dedim. O, 'Sus ya Ebû Bekir.  İki yoldaş ki, Allah onların üçüncüsü ola, endişe edilir mi?' buyurdu.

Kuba'da üç gün kalan Rasûlullah  (s.a.s.) ile Hz. Ebû Bekir (ra) nihayet Medine'ye vardılar. Medine'de Hz. Ebû Bekir (ra) humma hastalığına tutuldu. Hastalık ilerleyip yatağa düştüğünde Rasûlullah (s.a.s.),

"Allah'ım Mekke'yi bize sevgili kıldığın gibi Medine'yi de bize sevgili kıl, hummayı bizden uzaklaştır."

diye dua ettiği zaman Hz. Ebû Bekir (ra) ve hasta olan diğer sahâbîler iyileştiler. Bu aradâ Hz. Âişe (r.anha) ile Hz. Muhammed (s.â.s.)'in düğünleri yapıldı. Mescidi Nebî inşâ edildi. Masrafların bir kısmını Hz. Ebû Bekir (ra) karşıladı. Medine'de kardeşlik tesis edildiğinde Ebû Bekir (ra)'in kardeşliği Harise b. Zeyd oldu.

Hz. Ebû Bekir (ra) Medine'de Mescidi Nebî'nin inşasına katıldı. Rasûlullah (s.a.s.) İslâm'ı yaymak ve düşmanlar hakkında bilgi toplamak için seriyye denilen keşif kollarını Medine dışına gönderiyor, bunlara bazen Hz. Ebû Bekir (ra) de katılıyordu. Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bizzat çarpıştığı savaşlarda (Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te) Ebû Bekir (ra) de yer aldı. O, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de bulundu.

Rasûlullah (s.a.s.)'ın bizzat idare ettiği harplere gazve denir. Ebû Bekir (ra), bu sözü geçen büyük savaşlardan başka, otuzdan fazla gazveye katılmıştır. Çarpışma olmaksızın Veddan, Buvat, Bedr-i Ûlâ, Uşeyre gazveleriyle de düşmanlar itaat altına alınmıştır. Bütün bu gazvelerde Hz. Ebû Bekir (ra), Rasûlullah (s.a.s.)'ın en yakınında yer almış olup onun "veziri" gibi idi.

Bedir'de, oğlu Abdurrahman müşrikler safında yer aldığında Ebû Bekir (ra) oğluyla çarpışmıştır. Sadece o değil, Bedir'de birçok sahâbî, oğlu, kardeşi, babası, dayısı ile çarpışmıştı. Bedir savaşı, Müslümanların İslâm'ı her şeyden üstün tuttuklarını, Allah için en yakınları olan müşrikleri kan bağı veya kabile taassubu içinde kalmadan, başka insanlardan ayırdetmeden öldürdüklerini göstermektedir. Rasûlullah (s.a.s.)'ın bir amcası Hamza, İslâm ordusu safındayken öteki amcası Abbas, düşman safındaydı. Yeğeni Ubeyde kendi yanındayken, öteki yeğenleri Ebû Süfyan ve Nevfel müşriklerle beraberdi. Hattâ kızı Zeyneb'in eşi Ebû'l-As da Rasûlullah (s.a.s.)'a karşı müşriklerle birlikte savaşıyordu.

Hicretin 9. yılında Medine'de büyük bir kıtlık oldu. Bu arada Bizans İmparatoru, Şam'da Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük bir ordu hazırladı. Rasûlullah (s.a.s.), bu orduya karşı İslâm ordusunu hazırlarken, kıtlık sebebiyle zorluklarla karşılaştı. Ebû Bekir (ra) malının hepsini bu ordunun hazırlanmasında kullandı. Onuncu yılda "Vedâ Haccı"nda bulunan Allah'ın Rasûlü (s.a.s.), on birinci yılda hastalandı.

Hilâfeti

Hicrî on birinci yılda hastalanan Rasûlullah (s.a.s.) 13 Rebiyülevvel Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefât etti. Onun vefâtını duyan Müslümanlar büyük bir üzüntüye kapıldılar ve ilk anda ne yapmaları gerektiğine karar veremediler. Ama o da bir ölümlüydü. Hz. Ömer (ra), onun Hz. Musa (as) gibi Rabbi ile buluşmaya gittiğini, O'nun için "öldü" diyen olursa ellerini keseceğini söylüyordu. Ebû Bekir (ra), Rasûlullah (s.a.s.)'ın iyi olduğu bir sırada ondan izin alarak kızının yanına gitmişti. Vefât haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasûlullah (s.a.s.)'ı alnından öptü ve

"Babam ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde de yaşamındaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmuştur. Şânın ve şerefin o kadar büyük ki, üzerinde ağlamaktan münezzehsin. Yâ Muhammed, Rabbinin katında bizi unutma; hatırında olalım ..."

dedi. Sonra dışarı çıkıp Ömer (ra)'i susturdu ve şöyle dedi:

"Ey insanlar, Allah birdir, O'ndan başka ilâh yoktur, Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. Allah apaçık hakikattir. Muhammed'e kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüştür. Allah'a kulluk edenlere gelince, şüphesiz Allah diri, bâkî ve ebedîdir. Size Allah'ın şu buyruğunu hatırlatırım: 'Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Simdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah'a hiçbir ziyan veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır.' (Âl-i İmrân, 3/144). Allah'ın kitabı ve Rasûlullah'ın sünnetine sarılan doğruyu bulur, o ikisinin arasını ayıran sapıtır. Şeytan, peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasın, dininizden saptırmasın. Şeytanın size ulaşmasına fırsat vermeyiniz." (İbn Hişâm, es-Sire, IV, 335; Taberî, Târih, III, 197,198).

Hz. Ebû Bekir (ra) bu konuşmasıyla orada bulunanları teskin ettikten sonra Rasûlullah (s.a.s.)'ın teçhiziyle uğraşırken, Ensâr, Benû Sâide sakifesinde toplanarak Hazrec'in reisi olan Sa'd b Uhâde'yi Rasûlullah (s.a.s.)'tan sonra halife tayini için bir araya gelmişlerdir. Ebû Bekir (ra), Hz. Ömer (ra), Ebû Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen Benû Saîde'ye gittiler. Orada Ensâr ile konuşulduktan ve hilâfet hakkında çeşitli müzakereler yapıldıktan sonra Hz. Ebû Bekir (ra), Ömer (ra) ile Ebû Ubeyde'nin ortasında durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine bey'at edilmesini istedi. O, kendisini halife olarak öne sürmedi. Hz. Ebû Bekir (ra)'in konuşmasından sonra Hz. Ömer (ra) atılarak hemen Ebû Bekir (ra)'e bey'at etti ve,

"Ey Ebû Bekir (ra), Müslümanlara sen Rasûlullah (s.a.s.)'ın emriyle namaz kıldırdın. Sen onun halifesisin ve biz sana bey'at ediyoruz. Rasûlullah (s.a.s.)'a hepimizden daha sevgili olan sana bey'at ediyoruz."

dedi. Hz. Ömer (ra)'in bu âni davranışı ile orada bulunanların hepsi Ebû Bekir (ra)'e bey'at ettiler. Bu özel bey'attan sonra ertesi gün Mescid-i Nebî'de Hz. Ebû Bekir (ra) bütün halka hutbe okudu ve resmen ona bey'at edildi. Rasûlullah (s.a.s.)'ın defni salı günü gerçekleşirken, onun nereye defnedileceği hakkında da bir ihtilâf meydana geldiğinde Hz. Ebû Bekir (ra) yine firasetini ortaya koydu ve

"Her peygamber öldüğü yere defnedilir."

hadisini ashaba hatırlatarak bu ihtilâfı giderdi. Rasûlullah (s.a.s.)'ın cenaze namazı imamsız olarak gruplar halinde kılındı. Bütün bunlar olurken, Hz. Ali (ra)'nin Hz. Fatıma (r.anha)'nın evinde Haşimoğulları ve yandaşları ile toplandığı ve bey'ata ilk zamanlar katılmadığı nakledilir. Hz. Ali (ra) rivâyetlere göre, el-Bey'atü'l-Kübrâ'ya bey'at edildiği haberini alır almaz, elbisesini yarım yamalak giydiği halde evden fırlamış ve gidip Hz. Ebû Bekir (ra)'e bey'at etmiştir. (Taberî, Târih, III, 207). Onun aylarca Hz. Ebû Bekir (ra)'e bey'at etmediği haberleri gerçeğe uygun olmasa gerektir. Çünkü onun Ebû Bekir (ra)'in üstünlüğünü bildiği, onun hakkında yaptığı konuşmalar ve tarihin akışı, diğer rivâyetlere aykırıdır.

Râsulullah (s.a.s.)'ın en yakın ashâbı arasında -hattâ Ebû Bekir (ra) ile Ömer (ra) arasında- zaman zaman ihtilâflar, görüş ayrılıkları meydana gelmişse de ilk iki halife zamanında da görüldüğü gibi dâima birliktelik devam ettirilmiştir. Anlaşmazlık gibi görünen hâdiselerin birçoğunda huy ve karakter farklılığı rol oynuyordu. Meselâ Ebû Bekir (ra) yumuşak ve sâkin davranırken, Ömer (ra) sertlik yanlısıydı. Ama her zaman birlikte hareket ettiler. Ebû Bekir (ra)'in yönetiminde, Hz. Ali (ra) ve Zübeyr b. Avvam Ridde savaşlarında kararların içinde, namazlarda Ebû Bekir (ra)'in arkasında yer almışlardır (İbn Kesir, el-Bidâye ve'n Nihâye, V, 249). Hz. Ali (ra), Rasûlullah (s.a.s.)'ın bir vasiyeti olsaydı ölünceye kadar onu yerine getireceğini söylemiş (Taberî, a.g.e., IV, 236) ancak, İbn Abbas'ın Rasûlullah (s.a.s.) hastalandığı zaman ona gidip hilâfet işini sormak istemesini geri çevirmiştir. Yani Hz. Ebû Bekir (ra)'in halifeliğine karşı kimseden bir çıkış olmamıştır. Zaten tabii, fıtrî, akli ve maslahata uygun olan da onun halifeliğidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) ölmeden önce yazılı bir ahidname bırakmamış, ancak Hz. Ebû Bekir (ra)'in faziletine dair Mescid'de konuşmuş, hasta yatağındayken onu ısrarla çağırtmış ve yerine imam tâyin etmiştir.

Hz. Ebû Bekir (ra), kendisine Rasûlullah (s.a.s.)'ın mirasından pay almak için gelen Hz. Fâtıma (r.anha)'ya, "Rasûlullah'ın yaptığı hiçbir şeyi yapmaktan geri durmam." diyerek, Fâtıma (r.anha)'nın peygamberin kızı olmasını dinin üstün tutulmasından daha önemsiz görmüş ve Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanındayken ondan ne duymuş, ne görmüşse onu tatbik etmiştir (Taberî, III, 220). Sonraları Hz. Ali (ra)'nin hilâfeti zamanında Fâtıma'ya -ki, Ebû Bekir (ra)'e gidip miras isterken onu savunmuştu- mirastan hiçbir şey vermemesi de ashâbın Rasûlullah (s.a.s.)'ın sünnetine nasıl itaat ettiklerinin delilidir (İbn Teymiye, Minhâc'üs-Sünne, III, 230). Hz. Ebû Bekir (ra) "Rasûlullah'ın Halifesi" seçildikten sonra Mescid'de yaptığı konuşmada,

"Sizin en hayırlınız değilim, ama başınıza geçtim; görevimi hakkıyle yaparsam bana yardım ediniz, yanılırsam doğru yolu gösteriniz; ben Allah ve Rasûlü'ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem itaatiniz gerekmez..." demiştir. (İbn Hişâm, es-Sire, IV, 340-341; Taberî, Târih, III, 203).

Mürtedlerle Mücadele, Irak ve Suriye Fütühatı

Hz. Ebû Bekir (ra) Rasûlullah (s.a.s.)'ın halifesi olduktan sonra, onun vefâtıyla Arabistan'da Mekke ve Medine dışındaki bölgelerde görülen dinden dönme hareketlerine, yalancı peygamberlere, "Namaz kılarız, ama zekât vermeyiz." diyenlere karşı savaş açtı. Esvedu'l-Ansı, Müseylemetü'l-Kezzâb, Secah, Tuleyha gibi yalancı peygamberlerle yapılan savaşlarla bu zararlı unsurlar yok edilmiş, isyan bastırılmış, zekât yeniden toplanmaya ve Beytü'l-Mal'e konulup dağıtılmaya başlanmıştır. Rasûlullah (s.a.s.)'ın hazırladığı, ancak vefâtı sebebiyle bekleyen Üsâme ordusunu Ürdün'e yollayan Ebû Bekir (ra), Bahreyn, Umman, Yemen, Mühre isyanlarını bastırmıştır. İçte isyancılarla mücâdele edilirken, dışta da iki büyük imparatorluğun, İran ve Bizans'ın ordularıyla karşılaşılmıştır. Hîre, Ecnâdin ve Enbâr, savaşlarla İslâm diyarına katılmış, Irak fethedilmiş, Suriye'nin de önemli kentleri ele geçirilmiştir. Yermük savaşı devam ederken Hz. Ebû Bekir (ra) vefât etmiştir. Onun ordusuna verdiği öğütlerde şu ibareler vardır:

"Kadın, çocuk ve yaşlılara dokunmayın, yemiş veren ağaçları kesmeyin, ma'mur bir yeri tahrip etmeyin, haddi aşmayın, korkmayın."

Gerçekten İslâm ordusu fethettiği yerlerde kimseye zulmetmemiş, adaletiyle düşmanların takdirini kazanmış, Müslüman olmayıp da cizye vererek İslâm'ın himayesine giren milletler huzur ve emniyet içinde yaşamışlardır.

Kur'ân-ı Kerîm'in Toplanması, "Mushaf''ın Meydana gelmesi

Hz. Ebû Bekir (ra), Ridde harplerinde, vahiy kâtiplerinin ve kurrânın birçoğunun şehid olması üzerine, Hz. Ömer (ra)'in Kur'ân'ın toplanması fikrine önce sıcak bakmamışsa da sonra ona hak vererek, Kur'ân âyetlerinin toplanmasını sağlamıştır. Rasûlullah (s.a.s.) zamanında peyderpey inen vahiy, kâtiplerce ceylan derilerine, beyaz taşlara, enli hurma dallarına yazıldığı gibi, ashâbın çoğu da Kur'ân hâfızı idi. Ancak, yazılı olan âyetler dağınıktı, kurrâ da azalınca Kur'ân'ın muhafazası hususunda endişe edildi. Ebû Bekir (ra), Zeyd b. Sâbit'in başkanlığında bir heyet teşkil ederek, herkesin elindeki âyetleri getirmesini emretti. Ayrıca şâhitlerle âyetler doğrulanıyor, kurrâ' ile te'kid ediliyordu. Böylece bütün âyetler toplandı ve "Mushaf" meydana getirildi. Bu Mushaf Ebû Bekir (ra)'den Ömer (ra)'e, ondan da kızı Hafsa (r.anha)'ya geçti ve Hz. Osman (ra) zamanında çoğaltılarak Dârü'l-İslam'ın bütün vilâyetlerine dağıtıldı.

Vefâtı

Hilâfeti iki sene üç ay gibi çok kısa bir müddet sürmesine rağmen Hz. Ebû Bekir (ra) zamanında İslâm devleti büyük bir gelişme göstermiştir. Hz. Ebû Bekir (ra) Hicrî 13. yılda Cemâziyelâhir ayının başında hicretten sonra Medine'de yakalandığı hastalığının ortaya çıkması üzerine yatağa düşünce yerine Ömer (ra)'in namaz kıldırmasını istedi. Ashâbla istişâre ederek Hz. Ömer (ra)'i halifeliğe uygun gördüğünü söyledi. Hz. Ömer (ra)'in sert ve kaba oluşu gibi bazı itirazlara cevap verdi ve hilâfet ahitnamesini Hz. Osman (ra)'a yazdırdı. Ebû Bekir (ra) de, çok sevdiği Rasûlullah (s.a.s.) gibi altmış üç yaşında vefât etti. Vasiyeti gereği Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanına -omuz hizasında olarak- defnedildi. Böylece bu iki büyük insanın, iki büyük dostun, kabirlerinde de birliktelikleri devam etti.

Kişiliği ve Yönetimi

Tâcir olarak geniş bir kültüre sahip olan Hz. Ebû Bekir (ra), dürüstlüğü ve takvâsı ile ashâb içinde ilk sırada yeralır. Karakteri; yumuşak huyluluk, çok düşünüp çok az konuşmak, tevâzu ile belirgindi. Hz. Âişe (r.anha)'nin rivâyetine göre, "gözü yaşlı, gönlü hüzünlü, sesi zayıf" biri idi. Câhiliye döneminde müşrikler ona güvenir, diyet ve borç-alacak işlerinde onu hakem tanırlardı. Rasûlullah (s.a.s.)'ın en sadık dostu olan Ebû Bekir (ra)'in Mirâc olayında sergilediği sonsuz bağlılık örneği ona "es-Sıddık" lâkabını kazandırmıştır. O bu olayda "O ne söylüyorsa doğrudur." demiştir. Cömertlikte ondan üstünü de yoktur. Bütün malını mülkünü İslâm için harcamış, vefât ederken vasiyetinde, halifeliği müddetince aldığı maaşların, topraklarının satılarak iâde edilmesini istemiş ve geride bir deve, bir köleden başka bir şey bırakmamıştır. Dört eşinden altı çocuğu olan Ebû Bekir (ra), kızı Âişe (r.anha)'yi Rasûlullah (s.a.s.) ile hicretten sonra evlendirmiştir. (Tabakat-ı İbn Sa'd, VI, 130 vd.; İbnu'l-Esir, II, 115 vd).

Hicret sırasında mağarada iken ayağını bir yılan soktuğunda ve ayağı acıdığında o sırada dizine yatıp uyumuş olan Peygamber (s.a.s.)'i uyandırmamak için sesini çıkarmaması, ağlarken Hz. Peygamber (s.a.s.) uyanıp ne olduğunu sorduğunda, "Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah" demesi olayı Ebû Bekir (ra)'in Rasûlullah (s.a.s.)'a olan bağlılığının örneklerinden sadece biridir.

Hz. Ebû Bekir (ra)'in beyaz yüzlü, zayıf, doğan burunlu, sakallarını kına ve çivit otuyla boyayan sakin bir adam olduğu rivâyet edilir (İbnü'l Esir, el-Kâmil fi't-Târih, II, 419-420).

Rasûlullah'tan sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebû Bekir (ra)'dir. O, Hz. Peygamber (s.a.s.)'in veziri, fetvâlarda en yakını idi. Rasûlullah (s.a.s.)'ın,

"İnsanlardan dost edinseydim, Ebû Bekir (ra)'i edinirdim." (Buhâri, Salât, 80: Müslim, Mesâcid, 38: İbn Mâce, Mukaddime, II) ve

"Herkeste iyiliklerimin karşılığı vardır, Ebû Bekir (ra) hariç."

demesi ve son hutbesinde, "Allah, kullarından birini dünya ile kendi katında olan şeyleri tercih hususunda serbest bıraktı; kul, Allah katında olanı tercih etti.'' diye Ebû Bekir (ra)'i övmesi ve mescide açılan tüm kapıları kapattırıp yalnız Hz. Ebû Bekir (ra)'in kapısını açık bırakması, ona verdiği değeri göstermektedir.

Hz. Ebû Bekir (ra)'in nasslara aykırı hiçbir görüşü bize ulaşmamıştır, çünkü böyle bir reyi yoktur. Ebû Bekir (ra) nâsih sünneti çok iyi biliyor, Rasûlullah (s.a.s.)'ı herkesten çok tanıyordu. Bu yüzden hilâfetinde kendisine karşı içte muhâlif bir hareket olmamış ve fitneler görülmemiştir (Buhâri, Fedâilü'l-Ashâbı'n-Nebî, 3 ). İhtilâf veya ihtilâflarda çözümsüzlük, bid'atler onun devrinde yaşanmamıştır. "Üzülme, Allah bizimle beraberdir." buyuran Rasûlullah (s.a.s.)'ın haberi sanki lâfızda ve mânâda Hz. Ebû Bekir (ra)'de zâhir olmuştur. (İbn Teymiye, Külliyat Tercümesi, İstanbul 1988, IV, 329).

Kaynaklarda onun, "Ben ancak Rasûlullah'a tâbiyim, birtakım esaslar koyucu değilim." diye kararlarında çok titiz davrandığı zikredilir. (Taberî, IV, 1845; İbn Sa'd, III, 183). Bir meseleyi hallederken önce Kur'ân'a bakar, bulamazsa Sünnet'te araştırır, orda da bulamazsa ashâbla istişâre eder ve ictihad ederdi. Ganimetin bölüşümü meselesinde Muhâcir-Ensâr eşitliğinin ihtilâfa yol açmasında Ömer (ra)'in Muhâcirlere daha çok pay verilmesini savunmasına rağmen ganimeti eşit olarak bölüştürmüştür. O sebeple hilâfetinde huzursuzluk çıkmadı. Rasûlullah (s.a.s.) ve kendisi, bir mecliste bir anda verilen üç talâkı bir talâk saymışlar, bu daha sonra -birçok "maslahat gereği" diye yapılan değişiklik gibi- üç talâk sayılmıştır. Yani Ebû Bekir (ra), Rasûlullah (s.a.s.)'ın tüm uygulamalarını aynen tatbik etmek istemiş; bazen -kalpleri İslâm'a ısındırmak istenenlere toprak vermesi gibi- maslahat gereği veya zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesini söyleyen ashâbına uymuştur.

Müslümanlar henüz otuz sekiz kişiyken Mekke'de Mescid-i Haram'da İslâm'ı tebliğ eden ve müşriklerce dövülen Ebû Bekir (ra)'e hilâfetinde "Halifet-u Rasûlillah" denilmiş, sonraki halifelere ise "Emîrü'l-Mü'minîn" denilmiştir.

Mâlî işlerini Ebû Ubeyde, kadılık ve kazâ işlerini Hz. Ömer (ra), kâtipliğini Zeyd b. Sâbit ve Hz. Ali (ra), başkumandanlığını Üsâme ve Halid b. Velid yapmıştır. Medine Dârü'l-İslâm'ın başkenti olmuş, Mekke, Taif, San'a, Hadramevt, Havlan, Zebid, Rima, Cened, Necran, Cureş, Bahreyn vilâyetlere ayrılmıştır. Yönetimi merkezî olup, ganimetlerin beşte biri Beytü'l-Mal'de toplanmıştır.

Hz. Ebû Bekir (ra), mukillîn denilen çok az hadis rivâyet eden ashâbdan sayılır. O, yanılıp da yanlış bir şey söylerim korkusuyla yalnızca yüz kırk iki hadis rivâyet etmiş veya ondan bize bu kadar hadis rivâyeti nakledilmiştir. Hutbe ve öğütlerinden bazıları şöyledir:

"Rasûlullah vahy ile korunuyordu. Benim ise beni yalnız bırakmayan bir şeytanım vardır...

Hayır işlerinde acele edin, çünkü arkanızdan acele gelen eceliniz var...

Allah için söylenmeyen bir sözde hayır yoktur...

Herhangi bir yericinin yermesinden korktuğu için hakkı söylemekten çekinen kimsede hayır yoktur...

Amelin sırrı sabırdır... Hiç kimseye imandan sonra sağlıktan daha üstün bir nimet verilmemiştir...

Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz." (bk. Ebû Nuaym, Hılye, l )

(Ahmet AĞIRAKÇA, Sait KIZILIRMAK)

35 Ka'ka' b. Amr'ın hayatı hakkında bilgi verir misiniz?

el-Ka'ka' b. Amr b. Mâlik et-Temîmî (ö. 40/660) Hulefâ-yî Râşidîn devrinin ünlü kumandanlarındandır.

Bazı hadisçiler sahâbî olduğu görüşün­dedir. Hz. Ebû Bekir döneminde irtidad eden Alkame b. Ulâse üzerine müfreze kumandanı olarak gönderildi ve görevini başarıyla tamamladı (11/632). Aynı yıl Hâlid b. Velîd'in peygamberlik iddiasında bu­lunan Tuleyha ile yaptığı Büzâha savaşı­na katıldı. Ulleys'in ve Übulle'nin fethine Hâlid b. Velid'le beraber iştirak etti (12/ 633). Hîre'nin fethinde de bulunan Ka'kâ', Hâlid b. Velid'in emriyle bîr süre Hîre'de kaldı. Daha sonra çeşitli fetihlerde görev­lendirildi. Ebû Ubeyde onu Hz. Ömer'in emri üzerine öncü kuvvetlerin kumanda­nı sıfatıyla Irak'a gönderdi (13/634).

Ka'Kâ', Kâdisiye öncesi İran fetihlerinde de önemli rol oynadı. Ağvâs'ta cereyan eden savaş, öncü kuvvetlerin başında bulunan Ka'kâ'ın gösterdiği gayretler sonucunda kazanıldı (14/635). Hâlid'in emriyle Suri­ye'deki fetihlere de katılan Ka'kâ', Yermük Savaşı'nda bir süvari birliğinin ba­şında görev yaptı.

Ka'kâ' asıl şöhretini Kâdisiye Savaşı'nda (15/636) elde etti; bu savaşın kazanılma­sında onun büyük payının olduğu rivayet edilir.

Medâin'in fethinde Kisrâ lIl. Yezdicerd'e ait zırh, kılıç, miğfer gibi teçhizatı ele geçiren Ka'kâ', daha sonra Hz. Ömer'in emriyle Celûlâ Savaşına öncü kuvvetin kumandanı olarak katıldı. Savaşın ardın­dan Hulvân'a giderek bir garnizon tesis etti (16/637). Aynı yıl Sa'd b. Ebû Vakkâs kuvvetlerine katılıp onun emrinde çalıştı. Ertesi yıl Humus'a gönderildi ve bu sıra­da gerçekleştirilen el-Cezîre fetihlerine iştirak etti. 21'de (642) Nihâvend'in ve 24'te (645) Hemedan'ın fethinde görev aldı. Bir müddet sonra Kûfe'ye yerleşen Ka'kâ' Hz. Osman dönemindeki iç karı­şıklıklarda halifeyi destekledi. Muhalifler Medine'yi kuşatınca Hz. Osman'ın talebi üzerine yardıma gelenler arasında Ka'kâ'da bulunuyordu.

Hz. Ali döneminde onu destekleyen Ka'kâ', Cemel Vak'ası'ndan önceki müzakerelerde Hz. Ali'yi temsilen Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvâm ile görüştü. Cemel ve Siffîn savaşlarında Hz. Ali'nin saflarında çarpıştı.

Ka'kâ' cesaretiyle tanınmıştı. Hz. Ebû Bekir de onun cesaretinden ve yararlı işlerinden övgüyle söz eder (İbnü'l-Esîr, IV, 409) Aynı zamanda şair olan Ka'kâ'ın şi­irleri daha çok savaşlarla ilgilidir. Şiirleri Âsim b. Amr'ın şiirleriyle birlikte Nûrî Hammûdî el-Kaysî ve Hatim Salih ed-Dâmin tarafından yayımlanmıştır.[Mecelletü Külliyyeti'l-âdâb Câmi'atü Bağdâd, sy. 31 (Bağdad 1981) s. 205-251]

(bk. Diyanet İ.A., Diyanet Vakfı Yayınları, XXIV/216)

36 Hz. Ebu'd- Derda kimdir?

EBU'D-DERDÂ

Rasûlullah (s.a.s)'in, Kur'ân, fıkıh ve hadis ilimlerinde önde gelen ashâbından biri. Asıl adı Uveymir'dir. Hazrec kabilesine mensuptur. Hicrî ikinci yılda Müslüman oldu. Vâkıdî'nin naklettiğine göre, Ebû'd-Derdâ ailesi içinde en son Müslüman olandır. Onun örtüyle örttüğü bir putu vardı. Kendisini İslâm'a dâvet eden dostu İbn Revâha bir gün putunu o evde yokken parçaladı ve gitti. Ebû'd-Derdâ eve gelince önce çok kızmış, sonra şöyle demiştir: "Eğer putta bir hüner olsaydı, kendini koruyabilecekti." Ve sonra Peygamber Efendimize giderek Müslüman oldu (Hâkim, el-Müstedrek, III, 336).

Ebû'd-Derdâ önceleri ticaretle uğraşırken, Müslüman olduktan sonra kendini tamamen zühd ve ibâdete vermiştir. Şam fakihi diye meşhurdur. Kendisi bunu anlatırken şöyle der: "Peygamber Efendimiz risâletle geldikten sonra hem ticaret, hem ibadet yapmak istedim. Fakat ikisinin bir arada olamayacağını anlayınca, ticareti bırakıp ibadete yöneldim."

İslâm'a girişinden önce meydana gelen Bedir gazasında bulunmayan Ebû'd-Derdâ, Uhud'da büyük fedakârlık ve şecâat gösterdi. Bu gazadan sonra Rasûlullah (s.a.s.)'in bütün gazalarında bulundu. Ebû'd-Derdâ'nın kardeşliği Selmân-ı Fârisî'dir. Ebû'd-Derdâ, Rasûlullah'ın vefâtından sonra Hz. Ömer'in ona ısrarla bir görev vermek istemesine rağmen o "Bana müsaade et, gidip halka Rasûlullah'ın sünnetini öğreteyim, onlara namaz kıldırayım." demiş, Hz. Ömer de ona müsaade etmişti. Hz. Ömer daha sonraları Şam'ı ziyaretinde Şam valisi Yezid b. Ebî Süfyân, Amr b. el-As, Ebû Musa el-Eş'ari'yi teftiş ettiğinde bu zatların kapılarının kilitli olduğunu, odalarının ipekle kaplı bulunduğunu, huzurlarına girenlerin kim olduklarını sorduklarını, müreffeh yaşadıklarını görmüş; Ebû'd-Derdâ'ya gittiğinde ise onun kapısında kilit bulunmadığı, odasında ışık olmadığı, elbisesi hafif, soğuktan muzdarip, gelenin selâmını alan, kim olduğunu sormadan içeri kabul eden, altında bir keçe parçası bulunan bir durumda görmüştü. Hz. Ömer, Ebû'd-Derdâ'ya, "Ben seni Medine'de hoş tutmadım mı?" deyince o, Rasûlullah'tan duyduğu şu hadisi hatırlatmıştır:

"Sizin dünyadan metâmız bir yolcunun azığı kadar olsun." (Kenzü'l-Ummâl, I. 78).

Kendisine misafirliğe gelen arkadaşları, yatak yerine yerde yatıp da şikâyet ettiklerinde şöyle demiştir: "Bizim bir başka evimiz var ki, hepimiz orada toplanacağız." (Sıfatü's-Safve, I, 263).

Hz. Ömer, Bedir'de bulunmamasına rağmen -çünkü o sırada Müslüman olmamıştı- Ebû'd-Derdâ'ya da Bedir gazası tahsisatı bağlamıştır. Hz. Osman -veya Ömer- zamanında Ebû'd-Derdâ Şam kadılığına getirilmiş ve hicretin 32. yılında vefât etmiştir.

Bütün ömrünü takvâ içinde geçiren Ebû'd-Derdâ'nın güzel yüzlü, esmer, sakalını boyayan, başına takke geçirip üzerine sarık saran bir zat olduğu zikredilmiştir.

Ebû'd-Derdâ fıkıh ve hadis ilimlerinde ileri gelenlerden idi. Rasûlullah'tan bütün öğrendiklerini, bütün duyduklarını, anladıklarını Müslümanlara öğretmeye çalışmıştır. Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlemiş ve mescidde her gün Kur'ân dersi vermiştir. Şam'da yüzlerce hâfız yetiştirmiştir. Zevcesi Ümmü'd-Derdâ es-Suğrâ, Kur'ân kırâatinde sözü geçen tâbiîndendir.

Ebû'd-Derda'nın, tefsir ilminin gelişmesinde de emeği vardır. Rasûlullah'a bir gün,

"Onlar ki, iman ettiler ve takvâ üzere bulundular; onlara bu dünya hayatında müjde vardır.'' (Yunus, 10/64)

âyet-i kerimesindeki "büşrâ''dan, yani "müjde"den maksat nedir diye sormuş, Rasûlullah da, "Bundan murad sâlih rüyadır." buyurmuştur (Ebu Davûd ed-Tayâlîsî, Müsned, 131).

Ebû'd-Derdâ, Rasûlullah (s.a.s)'den birçok hadis rivâyet etmiştir. Ondan hadis öğrenenler arasında Enes b. Mâlik, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbâs, Ümmi'd-Derdâ... gibi râviler bulunmaktadır. Tâbiin'in meşhur zatlarından Saîd b. el-Müseyyeb, Alkame, Kays, Cübeyr b. Nadir, Zeyd b. Vehb, Muhammed b. Sırın vb. onun talebeleridir. Ebû'd-Derdâ yetmiş dokuz kadar hadis rivâyet etmiştir. Bunlardan en önemlileri şöyledir:

''Bir insan ilim kazanmak için bir yola girerse, Cenâb-ı Hak ona cennete doğru bir yol açar. Melekler ilim peşinde koşanlardan hoşnut oldukları için kanatlarını onun altına gererler. İlim sahipleri için yerdekiler ve göktekiler mağfiret niyaz ederler... Peygamberlerin vârisleri âlimlerdir." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V. 128).

Bir gün Rasûlullah cuma hutbesinde âyet okurken, Ebû'd-Derdâ yanında bulunan Ubey b. Kâ'b'a, "Bu ayet ne zaman nâzil oldu?" diye sormuş. Übey cevap vermemiş; hutbe bittikten sonra, "Cumanı şu boş sözünle iptal ettin." demiştir. Ebû'd-Derdâ, Hz. Peygamber'e giderek onun bu sözünü aktardığında Rasûlullah (s.a.s) şöyle demiştir:

"Übey doğru söyledi. İmam hutbede konuşurken sözünü bitirinceye kadar sus ve onu dinle." (Müsned, V. 190).

"Rasûl-i Ekrem her hadis söyledikçe tebessüm ederdi."

"Kıyâmet günü insanın mizânında en ağır basan şey iyi ahlâktır, yani güzel huydur."

"Size namazdan, oruçtan, sadakadan, faziletçe bir derece yüksek bir şey söyleyeyim mi? İnsanların arasını barıştırmak."

Ebû'd-Derdâ fıkıhta reyine başvurulan bir fakihti. Şam'da bulunduğu sırada Kûfe'den ve başka yerlerden gelenler onun görüşlerine başvururlardı. Zikir konusunda da hadisler rivâyet etmiştir:

"Her namazdan sonra otuz üç defa tesbih, otuz üç defa tahmid, otuz üç defa tekbir getir." (Müsned, V, 1 96).

"Ezansız-namazsız köylerde oturma; böyle bir köyde oturmaktansa şehirde kal." (Müsned, VI, 145).

Rasûlullah (s.a.s.)'in ashâbı arasındaki karşılıklı saygı ve yardımlaşmayı İslâm ümmeti için bir örnek olarak ifade eden bir hadisi Ebû'd-Derdâ zikretmiştir. Bu hadiste Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer arasındaki bir münâkaşada Ömer'e haksızlık eden Ebû Bekir'in sonradan pişman olarak Ömer'e gittiği; ancak Ömer'in onu affetmediği ve Ebû Bekir'in Rasûlullah'ın huzuruna çıktığı; arkasından da Ömer'in huzura girdiği; bu esnada Rasûlullah'ın Ebû Bekir'i dinledikten sonra Ömer'e dönüp itab etmesinden korkan Ebû Bekir'in, münâkaşada kendisinin ileri gittiğini öne sürmesi üzerine Rasûlullah şöyle buyurmuştur:

"Allah beni size peygamber göndermişti. Bunu size tebliğ ettiğimde hepiniz beni yalanlamıştınız da Ebû Bekir inanmış, uğrumda canını, malını, fedâ etmişti. Şimdi ashâbım, siz dostumu bu nisbetiyle ve bu husûsiyetiyle bana bırakırsınız değil mi?"

Ebû'd-Derdâ o günden sonra hiç kimsenin Ebû Bekir'i incitmediğini nakletmektedir. (Sahih-i Buhâri Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX, 333-334)

Ebû'd-Derdâ hastalandığı bir sırada arkadaşları yanına gelerek "Ey Ebû'd-Derdâ, nerenden şikayetçisin?" demişler; Ebû'd-Derdâ, "Günahlarımdan" diye cevap vermiş; "Canın bir şey istemiyor mu?" sorusuna, "Canım Cennet istiyor." demiş; "Sana bakmak için bir hekim çağırmayalım mı?" diyen arkadaşlarına şöyle demiştir: "Esasında beni yatağa düşüren hekimdir." (El-Hilye, I, 218; et-Tabakat, VII, 118).

Hizâm b. Hakım, Ebû'd-Derdâ'nın şöyle dediğini nakleder:

"Eğer öldükten sonra neler göreceğinizi bilseydiniz, iştahla ne bir yemek yiyebilir, ne bir şey içebilir ve ne de gölgelenmek için bir eve girebilirdiniz. Hep avlularda oturup göğsünüze vurur ve hâliniz için ağlardınız. Vallahi isterdim ki ben kesilen ve meyvesi yenen bir ağaç olaydım." (El-Hilye, I, 216).

"Bir saatlik düşünce ve tefekkür bir gece sabaha kadar ibâdet etmekten iyidir." (et-Tabakat VII, 392) diyen Ebû'd-Derdâ sevinç ve bollukta Allah'ı unutmaz; insanlara, konuşmayı nasıl öğreniyorlarsa, konuşmamayı da öyle öğrenmelerini, gereken yerlerde susmanın büyük bir ilim olduğunu, insanların cennete veya cehenneme dillerinin söylediklerinden götürüldüklerini öğütlerdi.

Ebû Nuaym'dan Heysemî'nin Sâbit el-Bünânı'den naklettiğine göre, Ebû'd-Derdâ Selmân el-Farisi'ye Leysoğulları kabilesinden bir kız istemek üzere gitmiş, Selmân'ın üstünlüğünü anlatmıştı. Kızın babası, kızını Selmân'a veremeyeceğini, fakat Ebu'd-Derdâ isterse ona vereceğini söyleyince, Ebû'd-Derdâ o kızla evlenmiştir. Daha sonra bunu Selmân'a utanarak naklettiğinde Selmân ona, "Senden çok ben utanmalıyım. Zira Allah bu kızı sana nasib etmişken ben ona talib oldum." demiştir. İşte ashâbın birbirlerine karşı olan olgun davranışları böyleydi.

İlim hakkında Ebû'd-Derdâ şöyle demiştir:

"İlim ancak arayıp öğrenmekle olur. İlim için sabah çıkıp akşam dönmenin cihad olmadığını sanan kimsenin aklı eksiktir." (Câmi'ül-Beyani'l-İlim, I, 31, 32, 100).

(Şamil İslam Ansiklopedisi)

İlave bilgi için tıklayınız:

Hicretin ikinci yılında Müslüman olan Ebudderdâ'nın İslâmla şereflenmesi nasıl olmuştur?

37 Hz. Osman'ın şahsiyeti (kişiliği) nasıldı; geniş bir bilgi verir misiniz?

Hz. OSMAN B. AFFÂN (r.a)

Osman b. Affân b. Ebil-As b. Ümeyye b. Abdi's-sems b. Abdi Menaf el-Kuresî el-Emevî; Raşid Halifelerin üçüncüsü. Ümeyyeogulları ailesine mensup olup, nesebi beşinci ceddi olan Abdi Menaf'ta Resulullah (s.a.s) ile birleşmektedir. Fil olayından altı sene sonra Mekke'de doğmuştur. Annesi, Erva binti Küreyz b. Rebia b. Habib b. Abdi Şems'tir. Büyükannesi ise Resulullah (s.a.s)'in halası Abdülmuttalib'in kızı Beyda'dır. Künyesi, "Ebû Abdullah'tır. Ona, "Ebu Amr" ve "Ebu Leyla" da denilirdi. (Ibnul-Hacer el-Askalânî, el-isabe fi Temyîzi's-Sahabe, Bagdat t.y., II / 462; Ibnül Esîr, Üsdül-gâbe, III / 584-585; Celaleddin Suyûtî, Târihul-Hulefâ, Beyrut 1986, 165).

Resulullah (s.a.s) risaletle görevlendirildiginde Osman (r.a) otuz dört yaşlarındaydı. O, ilk iman edenler arasındadır. Ebû Bekir (r.a), güvendigi kimseleri Islâma davette yogun gayret göstermekteydi. Onun bu çalışmaları neticesinde, Abdurrahman b. Avf, Sa'd b. Ebi Vakkas, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah ve Osman b. Affân iman etmIşlerdi. Hz. Osman, cahiliyye döneminde de Hz. Ebû Bekir'in samimi bir arkadaşı idi (Siretu Ibn İshak, istanbul 1981,121; Üsdü'l-Gâbe, ayni yer; Askalanî, ayni yer). Hz. Osman, iman ettigi zaman bunu duyan amcası Hakem b. Ebil-Âs onu sıkıca bağlayarak hapsetmiş ve eski dinine dönmezse asla serbest birakmayacağını söylemişti. Hz. Osman (r.a) ebediyyen dininden dönmeyecegini söyleyince, kararllılığı gören amcası onu serbest bırakmıştı (Suyûtî, 168). Pesinden o, Resulullah (s.a.s)'in kızı Rukayye ile evlenmişti. Bazı tarihçiler bu evliligin Peygamber (sav)'in risaletle görevlendirilmesinden önce olduğunu kaydederler (Suyûtî, a.g.e., 165).

Mekkeli müşriklerin iman edenlere yönelttikleri baskı ve işkenceler yogunlaşıp çekilmez bir hal alınca, Resulullah (s.a.s), ashabına Habeşistan'a hicret etmeleri tavsiyesinde bulunmuştu. Hz. Osman'in Habeşistan'a ilk hicret edenler arasında olduğu hakkında kaynaklar ittifak halindedirler. Ibn Hacer birçok sahabiye dayandırarak Hz. Osman'in, eşi Rukayye ile birlikte Habeşistan'a hicret eden ilk kimse olduğunu kaydetmektedir. (Ibn Hacer, ayni yer). Mekkelilerin iman ettiklerine dair yanlış bir haberin Habeşistan'a ulaşmasıyla birlikte muhacirlerden bir bölümü Mekke'ye geri dönmüstü. Hz. Osman da geri dönenler arasındaydı. Ancak onlar kendilerine ulaşan haberin asılsız olduğuna şahit olduklarında tekrar Habeşistan'a gitmek için yola çıktılar. Hz. Osman, hareket etmeden önce Resulullah (s.a.s)'e şöyle demisti:

"Ya Resulullah! Bir defa hicret ettik. Bu Necaşi'ye ikinci hicretimiz oluyor. Ancak siz bizimle değilsiniz." Resulullah (s.a.s) ona;

"Siz Allah'a ve bana hicret edenlersiniz. Bu iki hicretin tamamı sizindir." karşılığını vermişti. Bunun üzerine o;

"Bu bize yeter ya Resulullah." dedi. (Ibn Sa'd, Tabakatül-Kübra, Beyrut t.y., I / 207).

Hz. Osman (r.a), ikinci olarak hicret ettigi Habeşistan'da bir müddet kaldıktan sonra Mekke'ye geri döndü. Resulullah (s.a.s), Medine'ye hicret etmekle emrolunduğunda, Hz. Osman diğer Müslümanlarla birlikte Medine'ye hicret etti. O, Medine'ye ulaştığı zaman Hassan b. Sabit'in kardeşi Evs b. Sabit'e konuk olmuştu. Bundan dolayı Hassan, onu çok severdi (Ibnül-Esîr, Üsdül-Gâbe, 585; Ibn Sa'd, a.g.e., 55-56).

Bir Yahudinin mülkiyetinde olan Rume kuyusunu yirmi bin dirheme satın alarak bütün Müslümanlarin istifadesine sunmuştu. Bu kuyunun Müslümanlar için ne kadar önemli oldugu Resulullah (s.a.s)'in su sözünden anlaşılmaktadır:

"Rume kuyusunu kim açarsa, ona cennet vardır." (Buharî, Fezailu'l-Ashab, 47).

Hz. Osman, hanımı Rukayye ağır hasta olduğu için, Resulullah (s.a.s)'in izniyle Bedir savaşından geri kalmıştı. Rukayye ordu Bedir'de bulunduğu esnada vefat etmiş, Müslümanların zaferinin müjdesi Medine'ye ulaştığı gün toprağa verilmisti. Fiili olarak Bedir'de bulunmamis olmakla birlikte Resulullah (s.a.s) onu Bedir'e katılanlardan saymış ve ganimetten ona da pay ayırmıştı. (Üsdül-Gâbe, III/ 586; Suyutî, a.g.e., 165; H.i.Hasan, Tarihu'l-Islâm, I/256).

Hz. Osman Bedir savaşı hariç, Müşriklerle ve Islâm düsmanlariyla yapilan bütün savaşlara katılmıştır.

Rukayye'nin vefat edisinden sonra Resulullah (s.a.s), Hz. Osman'i diğer kızı Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. Hicretin dokuzuncu yılında Ümmü Gülsüm vefat ettiğinde Resulullah (s.a.s) söyle buyurmustu:

"Eğer kırk tane kızım olsaydı birbiri peşinden hiç bir tane kalmayana kadar onları Osman'la evlendirirdim." ve yine Hz. Osman'a

"Üçüncü bir kızım olsaydı muhakkak ki seninle evlendirirdim." demisti (Üsdül-Gâbe, ayni yer).

Resulullah (s.a.s)'in iki kızıyla evlenmiş olduğu için "iki nûr sahibi" anlamında, "Zi'n-Nureyn" lakabıyla anılır olmuştur. Zatü'r-Rika ve Gatafan seferlerinde Resulullah (s.a.s), onu Medine'de yerine vekil bırakmıştır. (Suyuti, a.g.e., 165).

Hz. Osman'in Habeşistan'a hicreti esnasinda Hz. Rukayye'den doğan Abdullah adındaki oğlu, Medine'ye hicretin dördüncü yılında bir horozun yüzünü gözünü tırmalaması sonucunda hastalanarak vefat etti. Abdullah, vefat ettiğinde altı yaşında idi. (Ibn Sa'd, a.g.e., III / 53, 54).

Hicretin altıncı yılında Müslümanlar, Umre yapmak için Mekke'ye hareket ettiklerinde, Hz. Osman da onların arasındaydı. Ancak, putperest Mekke yönetimi, Müslümanları Mekke'ye sokmama kararı almıştı. Bunun üzerine Hudeybiye'de karargah kuran Resulullah (s.a.s), müşriklerle diyalog kurarak, maksatlarının yalnızca umre yapmak olduğunu onlara bildirmek istiyordu. Resulullah (s.a.s), bu iş için Hz. Ömer'i görevlendirmek istemiş, ancak Hz. Ömer, bir takım geçerli sebepler ileri sürerek Hz. Osman'ın daha uygun olduğunu söylemişti. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), elçilik görevini Hz. Osman'a verdi. Daha önce elçi gönderilen Hıraş b. Umeyye el-Ka'bî'yi Mekkeliler öldürmek istemişlerdi (İbn Sa'd, a.g.e., II, 96). Müşriklerin hırçın davranışları böyle bir elçiliği tehlikeli bir hale sokuyordu. Resulullah (s.a.s), Hz. Osman (r.a)'a şöyle dedi:

"'Git ve Kureyş'e haber ver ki, biz buraya hiç kimse ile savaşmaya gelmedik. Sadece şu Beyt'i ziyaret ve onun haremliğine saygı göstermek için geldik ve getirdiğimiz kurbanlık develeri kesip döneceğiz."

Hz. Osman (r.a), Mekke'ye gidip, müşriklere bu hususları bildirdi. Ancak onlar; 'Bu asla olmaz. Mekke'ye giremezsiniz' karşılığını verdiler. Onların red cevabı İslâm kârargahına Osman (r.a)'ın öldürüldüğü şeklinde ulaştı. Onun dönüşünün gecikmesi bu haberi destekler nitelikteydi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s), yanındaki bütün Müslümanları, ölmek pahasına müşriklerle çarpışmak üzere, bey'ata çağırdı. Bey'atu'r-Rıdvan adıyla tarihe geçen bu bey'atlaşmada Resulullah (s.a.s) sol elini sağ elinin üzerine koyarak, 'Osman Allah'ın ve Resulünün işi için gitmiştir.' dedi ve onun adına da bey'at etti. Müşrikler bu durumdan korkuya kapıldıkları için anlaşma yolunu tercih etmişlerdi (İbn Sa'd, II, 96, 97).

Hz. Osman, bu arada Mekke'deki güçsüz Müslümanlarla görüşmüş ve onları İslâm'ın yakında gerçekleşecek olan fethiyle teselli etmişti (Asım Köksal, İslâm Tarihi, VI, 177).

Müşrikler, Osman (r.a)'a isterse Kâ'be'yi tavaf edebileceğini bildirmişler, ancak o, Resulullah (s.a.s) tavaf etmeden, kendisinin de tavaf etmeyeceği cevabını vermişti. Hudeybiye'de bulunan sahabiler ise Resulullaha:

'Osman Beytullah'a kavuştu, onu tavaf etti; ne mutlu ona' dediklerinde Resulullah (s.a.s);

'Beytullah'ı biz tavaf etmedikçe, Osman da tavaf etmez buyurmuştur.' (Vakidî'den naklen, A. Köksal, a.g.e., 178-179).

Hz. Osman, Medine dönemi boyunca sürekli Resulullah (s.a.s) ile birlikte olmaya gayret gösterdi. Ashabın en zenginlerinden biri olması, onun İslâma ve Müslümanlara herkesten çok maddi yardımda bulunmasını sağladı. Bilhassa kâfirler üzerine sefere çıkan orduların techiz edilmesinde aşırı derecede cömert davrandığı görülmektedir. Tarihçiler onun Ceyş'ul-Usra diye adlandırılan Tebük seferine çıkacak ordunun techiz edilmesine yaptığı katkıyı övgüyle zikretmektedirler. O, bu ordunun yaklaşık üçte birini tek başına techiz etmiştir. Asker sayısının otuz bin kişi olduğu göz önüne alınırsa bu meblağın büyüklüğü rahatça anlaşılır. Yaptığı yardımın dökümü şöyledir:

-Gerekli takımlarıyla birlikte dokuz yüz elli deve ve yüz at, bunların süvarilerinin teçhizatı, on bin dinar nakit para (A. Köksal, IX,162). Onun bu davranışından çok memnun olan Resulullah (s.a.s);

"Ey Allah'ım! Ben Osman'dan razıyım. Sen de razı ol." (İbn Hişam, Sîre, IV /161)

diyerek duada bulunmuş ve;

"Bundan sonra Osman'a işledikleri için bir sorumluluk yoktur."(Suyûtî, a.g.e.,169) demiştir.

Hz. Osman, Veda Haccı esnasında da Resulullah (s.a.s)'in yanındaydı. Resulullah (s.a.s) Müslümanları ilgilendiren bir çok meselede Osman (r.a)'ın yardımına müracaat etmiştir (H.İ.Hasan, a.g.e., I, 256).

Hz. Ebû Bekir (r.a) halife seçilince Osman (r.a) ona bey'at etti. Ebû Bekir (r.a) halifeliği boyunca ümmetin işlerini idarede onunla istişarede bulundu. Ebû Bekir (r.a)'ın vefatından önce yazdırdığı Hz. Ömer'in Halife atanmasına dair belgeyi Osman (r.a) kaleme almıştır. Hz. Ebû Bekir, Osman (r.a)'ın yazdıklarını ona tekrar okutturduktan sonra mühürletmişti. Osman (r.a), yanında Ömer (r.a) ve yanında Useyd İbn Saîd el-Kurazî olduğu halde dışarı çıkmış ve oradakilere 'Bu kağıtta adı yazılan kimseye bey'at ediyor musunuz?' diye sormuştu. Onlar da 'evet' diyerek bunu kabul etmişlerdi (İbn Sad a.g.e., III, 200).

Halifeliği

Hz. Ömer (r.a), yaralanınca, hilâfete geçecek kimsenin tayin edilmesi için altı kişiden oluşan bir şura oluşturmuştu. Bunlar Hz. Ali, Osman, Sa'd İbn Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zubeyr İbn Avvam ve Talha İbn Ubeydullah (r.anhum) idiler. Yapılan görüşmeler neticesinde, şura üyelerinden dördü feragat edince görüşmeler Hz. Osman'la Hz. Ali üzerinde devam etti. Şura başkanı Abdurrahman İbn Avf, geniş bir kamu oyu yoklaması yaptıktan sonra Müslümanların bu iki kişiden birisinin halife seçilmesi üzerinde mutabık olduklarını gördü. Hz. Ali (r.a)'i çağırarak ona; Allah'ın Kitabı, Resulünün Sünneti ve Ebû Bekir ve Ömer'in uygulamalarına tabi olarak hareket edip etmeyeceğini sordu. O, Allah'ın Kitabı ve Resulünün Sünnetine tam olarak uyacağı, ancak bunun dışında kendi içtihadına göre davranacağı cevabını verdi. Aynı soruyu Osman (r.a)'a yönelttiğinde o, bunu kabul etmişti. Bunun üzerine Abdurrahman İbn Avf, Osman (r.a)'ı halife atadığını ilan ederek ona bey'at etti (Suyuti, a.g.e.,171, 172; İbn Hacer, a.g.e., 463; H.İ.Hasan, a.g.e., I, 258, 261). Hz. Osman'a ikinci olarak bey'at eden kimse Hz. Ali (r.a) olmuştur. Peşinden de bütün Müslümanlar ona bey'at ettiler (İbn Sa'd, a.g.e., III, 62). Osman (r.a)'ın hilâfete geçişi Hicri yirmi üç senesi Zilhicce ayının sonlarında olmuştur.

Osman (r.a), devlet idaresini devraldığı zaman İslâm fetihleri hızlı bir şekilde devam ediyordu. Hz. Ömer (r.a) devrinde Suriye, Filistin, Mısır ve İran, İslâm topraklarına katılmıştı. Hz. Ömer (r.a)'ın güçlü idaresi, fethedilen bölgelerde otorite ve düzenin sağlam bir şekilde yerleşmesini sağlamıştı.

Hz. Osman (r.a), İslâm tebliğinin girmiş olduğu yayılma sürecini aynı hızla devam ettirmeye çalıştı. O, Ermenistan, Kuzey Afrika ve Kıbrıs'ı fethetmiş, İran'daki ayaklanmaları bastırarak merkezî yönetimin nüfuzunu yeniden tesis etmiştir.

Hz. Osman (r.a), hilâfeti devraldığı zaman idari kadrolarda yavaş yavaş bazı değişiklikler yapma yoluna gitti. Ancak, Ömer (r.a)'in vasiyetine uyarak bir sene müddetle onun valilerini yerlerinde bıraktı. İlk önce Küfe valisi Muğire b. Şu'be'yi azlederek yerine Sa'd b. Ebi Vakkas'ı atadı. Sa'd, Osman (r.a)'ın yönetime geçtikten sonra atadığı ilk validir (İbnül-Esir el-Kamil fî't-Tarih, Beyrut 1979, III, 79).

Mısırlılarca sevilen bir kimse olan Amr b. el-As'ın Mısır valiliğinden alınması ve yerine, Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh'in tayin edilmesi bazı karışıklıkların çıkmasına sebep olmuştu. İskenderiye halkı Bizans İmparatoru Heraklious'a mektup yazarak kendilerini Müslümanların elinden kurtarmasını istediler. Ayrıca, Müslümanların karşı koyacak kadar askerlerinin olmadığını da bildirdiler. Bunun üzerine Bizans İmparatoru, Manuel komutasında kalabalık bir orduyu İskenderiye'ye gönderip burayı işgal etti. Bizanslılardan çekinen Kıpti halk, Hz. Osman'dan duruma müdahale etmesini istediğinde o, Amr b. el-As'ı Mısır'a geri gönderdi. Amr, yaptığı savaşta, Manuel'i öldürerek düşmanı büyük bir yenilgiye uğrattı ve İskenderiye şehrini çevreleyen sur'u yıktı (Hicrî 25) (İbnul-Esir, a.g.e., III, 81; H.İ.Hasan, a.g.e.; I, 264). Aynı yıl içerisinde anlaşmalarını bozan Rey üzerine, Sa'd b. Ebi Vakkas bir sefer düzenlemiş; ayrıca, Deylem üzerine yürümüştür.

Sa'd b. Ebi Vakkas, Beytül-Malden borç olarak aldığı parayı geri ödemekte sıkışınca Osman (r.a), onu azlederek yerine anne bir kardeşi Velid b. Ukbe'yi Küfe valiliğine getirdi (İbnul-Fsir a.g.e., III, 82). Velid, beş sene Küfe valiliğinde bulunmuştur. Velid, bir sabah, namazı sarhoş olduğundan dolayı dört rekat kıldırmıştı. Hatırlatılması üzerine 'sizin için arttırıyorum' demişti. Bunu duyan Hz. Osman, ona tazir cezası vererek bunun uygulanmasını Hz. Ali'den istemişti. Hz. Ali de Abdullah b. Cafer'e onu kırbaçlattırmıştı. Bu olay üzerine Hz. Osman onu azlederek yerine Saîd b. el-As b. Umeyye'yi atadı (İbnul-Esir, a.g.e., III, 107). Suyûtî, Hz. Osman'ın, ilk olarak Velid'i, Sa'd'ın yerine vali yapması yüzünden kınandığını söylemektedir (Suyutî, 172).

Velid, Küfe valisi olunca, Azerbaycan komutanı Utbe b. Ferkat'ı görevinden aldı. Bunun üzerine Azerbeycan halkı isyan ettiler. Velid, Azerbeycan üzerine yürüyerek burayı itaat altına aldıktan sonra Ermenistan (Tiflis) tarafına yöneldi ve andlaşmalar yaparak ganimetlerle geri döndü (H. 25).

Bu arada Bizansla yapılan mücadele devam etmekteydi. Muaviye, Antalya ve Tarsus taraflarına akınlar düzenliyordu. Öte taraftan, Amr b. el-As'a Kuzey Afrika'yı ele geçirmek için emirler gönderen Osman (r.a), Sicistan Valisi, Abdullah b. Amr'a Kabil'e yürümesi talimatını veriyordu (İbnul Esir, a.g.e., III, 87). Hicri yirmi altıda, Mescid-i Haram'ın genişletilmesi çalışmalarına tanık olunmaktadır. Mescid-i Haram'ın çevresindeki arsalar satın alınarak geniş bir alan elde edilmişti.

Hz. Osman (r.a), Hicri yirmi yedinci yılda Mısır Valisi Amr b. el-As'ı azlederek yerine Abdullah İbn Sa'd b. Ebi Serh'i getirdi. O, Kuzey Afrika'nın fethinin tamamlanması düşüncesindeydi. Bunun için Osman (r.a), ashabın ileri gelenleriyle istişare ettikten sonra, ona izin verdi ve içinde çok sayıda sahabinin de bulunduğu bir orduyu takviye olarak ona gönderdi (H.İ. Hasan, a.g.e., I, 265). Abdullah b. Nafi b. Abdulkays ve Abdullah b. Nafi b. Husayn komutasındaki kuvvetler, İbn Ebi Serh ile birleşerek Mısır'dan batıya doğru harekete geçtiler. Trablus'tan Tanca'ya kadar olan bölgenin hakimi ve Bizans İmparatorunun valisi, İslam ordusunun topraklarına doğru ilerlediği haberini alınca, yirmi bini süvari olmak üzere, yüz bin kişilik bir ordu hazırlayarak tedbirler aldı. Krallık merkezi olan Subaytala'ya yirmi dört saatlik bir mesafede iki ordu karşı karşıya geldi. İbn Ebi Serh'in, Müslüman olmak veya cizyeyi kabul etmek teklifi reddedilince çatışma başladı. Bu arada, ordunun Medine ile olan haberleşmesi kesilmişti. Hz. Osman bağlantı kurabilmek için Abdullah İbn Zübeyr'i bir askeri birlikle Afrika'ya gönderdi. Günlerce süren savaş, Abdullah İbn Zübeyr'in önerdiği taktikle kısa zamanda büyük bir zaferle sonuçlandı. Müslümanların eline geçen ganimet oldukça büyüktü. Süvarilere üçer bin dinar ve yayalara ise biner dinar hisse düşmüştü (İbnül-Esir, a.g.e., III, 88-90; H.İ.Hasen, a.g.e., I, 265-266).

İslâm ordularının önündeki bu engel kaldırıldıktan sonra Hz. Osman, Abdullah b. Nafî b. Husayn ve Abdullah b. Nafi b. Abdulkays'a hiç vakit kaybetmeden Cebelu't-Tarık'ı geçerek Endelüs'e girmeleri emrini verdi. Hz. Osman'ın, ordunun Endelüs'e geçişini istemesi, İstanbul'un batı yönünden sıkıştırılarak fethinin kolaylaştırılması düşüncesinden kaynaklanıyordu. O, komutanlarına şöyle diyordu:

"'İstanbul ancak Endelüs tarafından fethedilebilir. Eğer orayı fethederseniz, İstanbul'u fethedenlerin ecrine ortak olacaksınız." [İbnül-Esir, a.g.e., III, 93; Ayrıca bk. Muhammed Hamidullah, Fethul-Endelüs (İspanya) fi Hilafeti Seyyidina Osman sene 27 li'l-Hicre, İ.Ü. Ed. Fak. İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, İstanbul 1978, VII, 221-225)].

Böylece Hz. Osman zamanında, Kuzey Afrikadaki fetihler tamamlanmış, İslâm'ın karşısındaki en büyük güç olan Bizans'ın batıdan sıkıştırılması planları uygulamaya konulmuştur.

Öte taraftan Muaviye b. Ebi Süfyan, Osman (r.a)'dan izin alarak, Suriye sahillerinde oluşturduğu donanma ile Akdenize açılmış ve Müslümanlar denizlerde de Bizans'a karşı varlık göstermeye başlamışlardı. Muaviye daha önce bu iş için Hz. Ömer'e müracaat etmişti. Ancak Ömer (r.a), o an Müslümanların maslahatı bunu gerekli kılmadığı için izin vermemişti. Daha sonra şartlar bu iş için elverişli hale geldiğinden dolayı Hz. Osman donanma inşasının lüzumuna kanaat getirmişti. Muaviye, donanmasıyla denize açılarak, Kıbrıs Adasına çıktı. Abdullah b. Sa'd Mısır'dan onun yardımına gitti. Kıbrıs, yıllık yedi bin dinar cizye ile İslâm hakimiyetini tanımak zorunda kaldı (Hicrî 28). Bu miktar onların Bizans İmparatoruna ödediği meblağdır (İbnül-Esir, a.g.e., III, 96).

Hz. Osman, Kufe Valisi Ebu Musa el-Eş'arî'yi görevinden alarak yerine Abdullah b. Amir el-Kureyz'i atadı (H. 29). Abdullah, Osman (r.a)'ın dayısının oğludur. Ebu Musa'yı azletmesinin sebebi Kûfe halkının ondan şikayetçi olmaları ve bunu Hz. Osman (r.a)'a bildirmeleridir (İbnül-Esîr, a.g.e., III, 99-100).

Hz. Osman, Mescid-i Nebi'nin genişletilmesine ihtiyaç duyarak, onu süslü taşlarla yeniden inşa etti. Taş sütunlar dikerek tavanını sac (bir cins ağaç) ile kapattı. Uzunluğunu yüz altmış, genişliğini de yüz elli zira'a çıkarttı (Suyûtî, 173).

Hicri otuz yılında Sa'id b. el-As'ın Taberistan'a hücum ettiği görülür. Bu bölgede gazalarda bulunan Sa'id, bir çok şehri fethetti. Horasan, Tus, Serahs, Merv, Beyhak bunlardan bazılarıdır.

Bu yıl içerisinde Hz. Osman, değişik eyaletlerde, Kur'an-ı Kerim'in okunması üzerine ortaya çıkan ihtilafları ortadan kaldırmak için çalışmalar başlattı. Kur'an-ı Kerim ilk olarak Hz. Ebû Bekir zamanında tedvin edilmişti. Zeyd b. Sabit'in başkanlığında yapılan bu çalışmada, Kur'an-ı Kerim bir kitap haline getirilmişti. Bu ilk mushaf, Ebû Bekir (r.a)'dan sonra Ömer (r.a)'a geçmiş, onun şehadetinden sonra da Hafsa (r.anh)'nın elinde kalmıştı.

Azerbeycan sefer esnasında ordu içerisinde kıraat konusunda bir ihtilafın çıkması, ordu komutanı Huzeyfe b. Yeman'ı endişelendirmiş ve Halife'den, Müslümanların emin bir şekilde okuyabilecekleri bir mushafın çoğaltılmasını istemişti. Hafsa (r.anh)'ın yanında bulunan mushaf getirilerek çoğaltıldı ve bütün eyaletlere dağıtıldı. Bunun dışında kalan nüshaların tamamı toplatılarak imha edildi. Bu durum karşısında ashabın hayatta olanları oldukça rahatlamışlardı (İbnül-Esîr a.g.e., III,111-112; H.İ. Nasen, a.g.e., I, 510-513).

Hz. Osman, Resulullah (s.a.s)'a ait olan; Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'den sonra kendisine intikal eden mührü Medine'deki Arîs kuyusuna düşürdü. Onu bulacak olana büyük miktarda para vadinde bulunmuş, ancak bütün aramalara rağmen bu mühür bulunamayınca Osman (r.a) büyük bir üzüntüye kapılmıştı. Ondan ümidini kesince hemen bir mühür yaptırdı. Şehid edilene kadar parmağında kalan bu mührün kimin eline geçtiği tesbit edilememiştir (İbnül-Esir, III, 133). Bu olay hilâfetinin altıncı yılında meydana gelmiştir.

İslam fetihlerinin sürekliliği ve elde edilen ganimetlerle insanların zenginleşmeleri, refah seviyesini oldukça yükseltmişti. Bu durum, tabii olarak, İslâma uygun olmayan birtakım davranış biçimlerinin de ortaya çıkmasına sebep olmuştu. Resulullah (s.a.s)'ın yanında yetişen ve bu gelişmeleri endişeyle takip eden sahabiler, bu endişelerini yer yer ortaya koymaktaydılar. Bunlardan birisi de, zühd ve takvasıyla tanınan ve maddi varlıklardan muhtaç kimselerin yeterince istifade ettirilmediğine inanan Ebu Zerr el-Gifarî (r.a)'dır. O, Şam'da, Muaviye'nin uygulamalarına karşı çıktığı ve düşüncelerini söylemekte ısrarlı davrandığı için Medine'ye çağırıldı. Ebu Zerr, Medine'ye geldiğinde görüşlerini Hz. Osman'a tekrarlamıştı. Bunun ardından, Halife'den izin isteyerek, Medine'ye yakın bir yer olan Rebeze'ye gidip yerleşmişti (a.g.e., III, 115; bk. Ebu Zerr el-Gifârî Mad.).

Bizans'a karşı kazanılan en parlak ve kesin zaferlerden birisi hiç şüphesiz ki Latu's-Sevârî deniz savaşıdır. Abdullah b. Sa'd'ın komutasındaki İslâm donanması, İskenderiye açıklarında Bizans İmparatoru Konstantin komutasındaki büyük donanmayla karşı karşıya geldi. Bizanslıların gemi sayısı hakkında verilen bilgiler, beş yüz ile sekiz yüz rakamı arasında değişmektedir. İslâm donanmasının sahip olduğu gemi sayısı ise ikiyüz civarındaydı. Yapılan savaşta Bizanslılar büyük bir bozguna uğratıldı. Konstantin, Sicilya'ya sığınmak zorunda kalan (İbnül-Esir, a.g.e., III,117-118; H.İ. Hasan, I, 266-267). Bu zaferden sonra Bizans, Müslümanlara karşı olan deniz üstünlüğünü kaybetmiş, İslam donanmasının İstanbul sularına kadar önüne çıkacak bir güç kalmamıştı.

Fitnenin Ortaya Çıkışı ve Şehadeti:

Hz. Osman on iki sene hilâfet makamında kalmıştır. Bunun ilk altı senesi huzur ve güven içerisinde geçmiş ve hiç kimse yönetimin uygulamalarından şikayetçi olmamıştır. Kureyş, onu Hz. Ömer'den daha çok sevmişti. Çünkü Hz. Ömer onlara karşı şeriatı uygulamada müsamahasız ve sertti. Hz. Osman ise yaratılışındaki yumuşaklık ve hoşgörü ile insanların serbestçe hareket edebilmelerine imkan sağlamıştı. Onun bu yapısından istifade eden eyaletlerdeki bir takım valiler, sorumsuz davranışlar sergilemeye başlamışlardı. Yükselen şikayetleri ani ve kesin kararlarla karşılayamayınca, yavaş yavaş bir fitne ve kargaşa ortamının oluşmasına zemin hazırlanmıştı.

Endelüs'ten Hindistan hudutlarına kadar çok geniş bir sahayı kaplayan devletin içerisinde, çeşitli din ve ırklara mensup zimmi statüsünde topluluklar vardı. Bunlar, mağlup düştükleri İslâm Devleti'ne karşı her fırsatı değerlendirerek baş kaldırıyorlardı. Yahudi unsuru ise, İslâm Ümmeti'ni parçalayıp yok etmek için İslamın temel prensiplerini hedef almıştı. Müslüman olduğunu iddia ederek ortaya çıkan bir takım Yahudi asıllı kimseler, zuhur eden huzursuzlukları körükleyip fitne alevini her tarafa yaymaya çalışıyorlardı. Bunlardan birisi etkili nifak hareketlerinin ortaya çıkmasını sağlayan ve tam bir komitacı olan Abdullah İbn Sebe'dir. İbn Sebe Yemenli bir yahudidir. O, samimi kimselerin haklı şikayetlerini kullanarak insanları Hz. Osman'a karşı kışkırtıyordu. Bir taraftan 'ric'atı Muhammed' (Muhammed (s.a.s)'in tekrar dönüşü) düşüncesini yaymaya gayret gösterirken, öte taraftan Peygamber'in peşinden hilâfet hakkının Hz. Ali (r.a)'a ait olduğunu ve bunun da Allah tarafından belirlenmiş bir gerçekten başka bir şey olmadığını yayarak daha sonra ortaya çıkacak Şia akidesinin temellerini atıyordu. Onun yaydığı düşüncelere göre Ebû Bekir (r.a), Ömer (r.a) ve Osman (r.a), Hz. .Ali (r.a)ın hakkını gasbetmişlerdi. O, Küfe, Basra ve Şam'da insanları kışkırtırken, Ebu Zerr (r.a)in haklı çıkışlarını da kendisine malzeme yapmaya uğraşıyordu. (İbnü'l Esir, Tarih, III,154; H. İ. Hasan, age, I, 368-370)

Bir zaman sonra, Muhammed b. Ebî Bekr ve Muhammed b. Ebî Huzeyfe de, yapmış olduğu atamalardan dolayı Hz. Osman'ı tenkid etmeye başladılar (İbnül-Esîr. a.g.e., III, 118).

Hz. Osman'a yapılan en önemli suçlama, onun kendi akrabalarını valiliklere getirmesi, onlara bolca ihsanlarda bulunması ve yolsuzluklarını denetleyememesidir (Suyûtî, 174). Hz. Ali (r.a) bu konudaki şikayetlerini ona ilettiğinde o, Hz. Ali'ye şöyle diyordu:

'Muğire b. Şu'be'yi Ömer'in vali tayin ettiğini bilmez misin?'

Hz. Ali:

'Biliyorum' deyince o;

'O halde neden akrabalığı ve yakınlığından dolayı onu vali tayin ettiğim şeklinde bir kınamada bulunuyorsun?'

diye sormuştu. Hz. Ali'nin buna verdiği cevap şuydu;

'Ömer vali atadığı kimseyi sıkı bir şekilde kontrol altında tutardı. En ufak hatalarını görse onları sorgular ve en şiddetli şekilde cezalandırırdı. Sen ise bunu yapmıyorsun.' (İbnül-Esir, a.g.e., III, 152).

Bunun üzerine Hz. Osman, vilayetlerdeki yönetimler hakkında yapılan dedikoduları ve bunların sebeplerini yerinde incelemek üzere müfettişler tayin etti. Muhammed b. Mesleme'yi Kufe'ye; Usame b. Zeyd'i Basra'ya; Abdullah b. Ömer'i Şam'a ve Ammar b. Yasir'i de Mısır'a gönderdi. Ammar b. Yasir hariç, diğerleri görevlerini tamamlayarak geri dönmüşlerdi. Osman (r.a) haksızlıkları gidermek, filizlenmeye başlayan ve ümmet için büyük sakıncalara sebep olacak olan fitnenin yatıştırılması için yoğun bir gayretin içine girmişti.

O, gelen şikayetleri dikkatle inceliyor, başta Hz. Ali (r.a) olmak üzere ashabın ileri gelenleri ile istişarelerde bulunuyordu. Ancak, Mısır'dan Medine'ye gelip, Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh'in gayrimeşru uygulamalarını şikayet eden bir heyetin, dönüşlerinde İbn Ebi Serh'in takibatına uğramaları ve bazılarının öldürülmesi, olayların tırmanmasına sebep olmuştu. Bunun üzerine Mısır'dan altı yüz kişilik bir topluluk Medine'ye gelerek Mescid-i Nebi'de, namaz vakitlerinde Ebi Serh'in işlediklerini sahabilere şikayet ediyorlardı. Talha İbn Ubeydullah, Hz. Aişe (r.anha) ve Hz. Ali (r.a), Hz. Osman'a giderek, bu insanların haklı isteklerini yerine getirmesini ve Abdullah b. Sa'd b. Ebi Serh'i azlederek yargılamasını istediler. Bunun üzerine Hz. Osman, Mısırlılar'a kendileri için vali olarak kimi istediklerini sordu. Onlar, Muhammed b. Ebi Bekr'i istediklerini bildirdiler. Osman (r.a), Muhammed b. Ebi Bekr'i vali tayin etti. O, Mısır'dan gelenler ve bir grup sahabi ile birlikte Medine'den yola çıktı. Medine'den üç günlük bir uzaklıkta yol alırlarken devesini, sanki takip ediliyormuş gibi hızlı sürmeye çalışan bir adam gördüler. Adamı yakalayıp sorguladıklarında İbn Ebi Serh'e bir mesajı yetiştirmeye çalıştığını anladılar. Ona kim olduğu sorulduğunda, bazen Osman (r.a)'ın, bazan da Mervan b. Hakem'in kölesi olduğunu söylüyordu. Üzerindeki mektubu açtıklarında, içinde, 'Muhammed b. Ebi Bekr ile falanca falanca... Sana ulaştıklarında onları öldür' yazıldığı ve bunun Hz. Osman'ın mührüyle mühürlenmiş olduğunu gördüler. Derhal Medine'ye geri dönüp Hz. Osman'ın evini kuşattılar. Hz. Ali, yanına Muhammed İbn Mesleme'yi alıp Osman (r.a)'ın evine gitti. Hz. Ali (r.a) ona, üzerine kendi mührü bulunan bu mektubu kimin kaleme aldığını sordu. Osman (r.a) böyle bir mektup yazmadığını ve yazıldığından da haberi olmadığını söyledi. Muhammed de Osman (r.a)'ı doğrulamış ve bu işi düzenleyen kimsenin Mervan olduğunu söylemişti. Yazıyı inceledikleri zaman bunun Mervan b. Hakem'e ait olduğunu anladılar. O esnada Osman (r.a)'ın evinde bulunmakta olan Mervan'ın kendilerine teslim edilmesini istediler. Hz. Osman (r.a) bunu kabul etmedi. Çünkü onu öldüreceklerinden korkuyordu.

Onun evini kuşatan asiler diyalog çağrılarına cevap vermedikleri gibi, suyunu da kesmişlerdi, Hz. Osman'ın fitneyi yatıştırmak ve haksızlıkları gidermek hususunda asilere yaptığı nasihatlerin onlar üzerinde hiç bir tesiri olmamıştı. Onlar, Hz. Osman (r.a)'a şöyle diyorlardı:

"Biz seni hilafetten azledene veya öldürene yahut da bu yolda ölene kadar bu işten vazgeçecek değiliz. Eğer sana sahip çıkanlar bize engel olmaya kalkarlarsa onlarla savaşırız."

Hz. Osman onlara, Allah'ın üzerine yüklediği hilafet görevini asla bırakmayacağını ve ölümün kendisine bundan daha sevimli olduğunu bildirmiş, ayrıca kendini savunmak için kimseye emir vermediğini eklemişti (İbnül-Esîr, a.g.e., III, 169-170). O, ashaptan, asileri şehirden kovup çıkarmak için gelen teklifleri reddediyor, onlardan silah kullanmayacaklarına dair kesin söz vermelerini istiyordu.

Bir gün kendisini kuşatan asilerin karşısına çıkıp: 'Ali buralarda mı? Sa'd buralarda mı?' diye sormuş, bulunmadıkları cevabını alınca biraz susmuş ve şöyle demişti: 'Bana su sağlamasını, Ali'ye bildirecek kimse yok mu?' Bu Hz. Ali'ye ulaşınca derhal üç kırba suyu ona göndermişti. Ali (r.a), asilerin Osman (r.a)'ı öldürmek istediklerini öğrenince, böyle bir şeye meydan vermemek için, iki oğlu Hasan ve Hüseyin'e, kılıçlarını alarak gidip Osman'ın kapısında beklemelerini ve içeri kimseyi sokmamalarını söylemişti. Abdullah İbn Zübeyr de onlara katılmış, diğer bir takım sahabiler de çocuklarını oraya göndermişlerdi. Durum çok nazik bir hal almıştı. Hz. Osman, ne asilerin haksız taleplerini kabul ediyor, ne de Medine ve diğer bölgelerden gelen, asileri savaşarak Medine'den çıkarma tekliflerine olumlu cevap veriyordu. O, Peygamber şehri'nde kan dökmek ve fitneyi ilk başlatan kimse olmaktan çekindiği için böyle davranıyordu. Hz. Âişe (r.anha)'dan Resulullah (s.a.s)'ın şöyle söylediği rivayet edilmektedir:

"Ya Osman! Belki Allah sana bir gömlek giydirir, münafıklar senden onu çıkarmanı istediklerinde onu, bana kavuşuncaya kadar sakın çıkarma."

Hz. Osman, Resulullah (s.a.s)'in bu günler için kendisine bildirdiği şeylere uymaya çalışıyordu. O, şöyle diyordu:

"Resulullah (s.a.s) benimle ahitleşmiş olduğu şey üzerinde sabretmekteyim." (Üsdül-Ğâbe, II, 589; Suyûtî, 170; İbnü'l-Esîr, III, 175).

Asilerin kendisini öldürmeye kararlı olduğunu anladığında, onların böyle bir iş işleyip katillerden olmalarını önlemek için kendilerine bir Müslümanın kanının ancak; zina, kasten adam öldürme ve dinden dönmek şartları dahilinde helal olduğunu hatırlatıyor ve kendisinin bunlardan hiç birisiyle itham edilemeyeceğini anlatıp duruyordu.

(Kaynak: Sâmil Islam Ansiklopedisi)

....................................................

* HZ. OSMAN'IN (RADIYALLAHU ANH) FAZİLETİ HAKKINDAKİ HADİS-İ ŞERİFLER:

4399-1) Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor:

"Hz.Ebu Bekr (radıyallahu anh), Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanına girmek üzere izin istedi. Bu sırada Aleyhissalâtu vesselâm yatağı üzerinde yatmakta idi. Üzerinde benim bürgüm vardı. Resulullah halini bozmadan izin verdi. (Konuştular), meselelerini hallettiler. Hz. Ebu Bekr gitti. Bir müddet sonra Hz. Ömer girmek için izin istedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) aynı halini hiç değiştirmeden ona da izin verdi. Ömer'in ihtiyacını da gördü. Sonra da gitti.

Bir müddet sonra Osman izin istedi. Bu sefer (aleyhissalâtu vesselâm) yatağında doğrulup oturdu. Üstünü başını düzeltti. Bana da: "Elbiseni üzerine topla!" emretti. Ve ona da girmesi için izin verdi. Onun da ihtiyacını gördü. Osman da gitti.

O gidince ben dayanamayıp: "Ey Allah'ın Resûlü! Ebu Bekir ve Ömer gelince istifini bozmadığın halde Osman gelince kendine çekidüzen verdin. Sebebi nedir?" diye sordum. Dedi ki:

"Osman çok utangaç birisidir. Ben istifimi hiç bozmadan eski halimde iken içeri aldığım takdirde, arzusunu açmadan gideceğinden korktum."

"Bir rivayette: "Kendisinden meleklerin haya duydukları bir kimseden ben haya duymayayım mı?" demiştir. [Müslim, Fezailu's-Sahâbe 36, (4201).][128]

4400-2.) Osman İbnu Abdillah İbnu Mevhib anlatıyor:

"Mısır ehlinden biri geldi, hacc yapmak istiyordu. Oturan bir grup gördü ve:

"Bunlar da kim?" dedi.

"Kureyşliler" denildi.

"Aralarındaki yaşlı zat da kim?" dedi.

"Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh)" denildi. (Abdullah'a yaklaşarak)

"Sana bir şey soracağım, bana ondan haber ver. Hz. Osman Uhud günü (savaş meydanından) kaçmış mıydı, biliyor musun?" diye sordu. O da:

"Evet!" dedi.

"Onun Bedir'de kaybolduğunu ve savaşta hazır bulunmadığını da biliyor musun?" diye sordu.

"Evet!" dedi. Adam bu cevap üzerine:

"Allahu ekber!" deyip döndü. Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh):

"Gel!" dedi, sana açıklayayım:

"Uhud'daki firarına gelince, şehadet ederim ki, Allah onu affetti, mağfirette bulundu. Nitekim Allah Teâla Hazretleri, haklarında şu ayeti indirdi:

"Muhakkak ki iki ordunun karşılaştığı günde içinizden geri dönen kimseleri, Resulullah'ın emrine muhalefet gibi hareketleriyle kazandıkları bazı günahlar yüzünden şeytan kaydırmak istedi. Fakat gerçekten Allah onların günahlarını bağışladı..." (Âl-i İmran, 3/155).

Bedir'deki kayboluşuna gelince:

Onun nikahı altında Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)' ın kerimeleri Rukiyye (radıyallahu anhâ) vardı ve hasta idi. Aleyhissalâtu vesselâm kendisine:

"Rukiyye ile kal. Sana Bedr'e katılan bir kimsenin sevabı ve (ganimetten alacağı) pay var!" buyurdu. (O da bu istek üzerine kaldı).

Bey'atu'r-Rıdvan'daki kayboluşuna gelince:

Eğer Batn-ı Mekke'de ondan daha aziz biri olsaydı. (Resulullah), yerine onu gönderecekti. Aleyhissalâtu vesselâm, Mekke'ye onu gönderdi. Bey'atu'r-Rıdvan, Osman (radıyallahu anh) Mekke'ye gittikten sonra akdedildi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Bey'at akdi sırasında sağ elini sol eli üzerine koyarak: "Bu da Osman yerine!" buyurdular. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın sol elinin Osman için hayrı, onların sağ elinin, kendileri için olan hayrından fazla idi.

Sonra İbnu Ömer (radıyallahu anh), adama:

"Haydi şimdi bu (anlattıklarımı) beraberinde götür!" dedi." [Buhârî, Fezâilu'l-Ashab 7, Humus 14, Meğâzî 19; Tirmizî, Menâkıb, (3709).] [129]

AÇIKLAMA:

Bu rivayet, Hz. Osman (radıyallahu anh)'ın üç sebepten dolayı kınandığını göstermektedir. Ancak, Abdullah İbnu Ömer, kınayanların her üç meselede de haksız olduklarını belirtmekte ve sebeplerini göstermektedir:

1. Uhud'daki firar hususunda vahy-i ilahi ile sabit olan affa mazhariyeti var, artık söz seylemeye kimsenin hakkı olamaz.

2. Bedir savaşına katılmayışı Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın emri gereğidir, kendi isteği değildir. Bu emir de, hanımının hastalığı sebebiyledir. Resulullah'ın kerimeleri hastadır, bakıma muhtaçtır. Hz. Osman'ı bu seple geride bırakmıştır. Hatta Hakim'in bir rivayetine göre Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), Rukiyye ile ilgilenmeleri için Osman'ı ve Üsame İbnu Zeyd (radıyallahu anhümâ)'i geride bırakmıştır. Zeyd İbnu Harise zafer müjdesini getirdiği sıralarda. Rukiyye (radıyallahu anhümâ), yirmi yaşlarında olduğu halde vefat etmiştir.

3. Bey'atu'r-Rıdvan'a katılamayışı da meşru bir sebebe dayanmaktadır. Resulullah onu Mekke'ye göndermişti. Bu gidiş resmi bir tavzif idi; Mekkelilere, Müslümanların savaş için değil, umre için geldiklerini anlatacaktı. Hz. Osman Mekke'de tevkif edildi, vaktinde geri dönemedi. Bu sırada Müslümanların kampında Hz. Osman'ın öldürüldüğü ve müşriklerin harbe girişecekleri haberi şayi oldu. İşte bu şayia üzerine Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)' harb hazırlığına başladı ve ağaç altında, Müslümanlardan, ölmedikçe geri dönüp kaçmayacakları hususunda meşhur bey'at'ı aldı. Şu halde, Hz. Osman'ın öldürüldüğü şayiası üzerine aktedilen bir bey'atta onun bulunamayacağı tabiidir.

Bezzâr'ın kaydettiği bir rivayetten öğrendiğimize göre, Abdurrahman İbnu Avf da bir ara mezkur üç meseleyi zikrederek. Hz. Osman (radıyallahu anh)'ı itab etmek ister. Hz. Osman, kaydedilen manada açıklamalar yaparak Abdurrahman İbnu Avf (radıyallahu anh)'a cevap verir. Hatta Bey'atu'r-Rıdvan'la ilgili olarak "Resulullah'ın solu, hakkımda, benim sağımdan daha hayırlıdır" der.[130]

4401-3.) Abdurrahman İbnu Semüre (radıyallahu anh) anlatıyor:

"Hz. Osman (radıyallahu anh) Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a Ceyşü'l-Usre'yi (Tebük'e gidecek orduya) techiz ettiği sırada bin dinar getirdi ve Resulullah'ın kucağına döktü. Aleyhissalâtu vesselâm, parayı kucağında (eliyle karıştırıp) altüst etti ve şöyle dedi:

"Bugünden sonra Osman'a, (her ne) yapsa zarar vermeyecektir!" Ve bu sözü iki sefer tekrar etti." [Tirmizî, Menâkıb, (3702).][131]

AÇIKLAMA:

Hadisin sonunda geçen "...Osman her ne yapsa zarar vermeyecek" sözü "Her ne günah işlerse zarar vermeyecek" demektir. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) bazı zamanlarda yapılan amelin az da olsa fevkalede kıymetli ve Allah'ın rızasına vesile olacağını belirtme sadedinde bu çeşit ifadelere yer vermiştir. Huneyn gazvesinde gece nöbeti tutan Enes İbnu Ebî Mersed el-Ganevi için de: "Bu hizmetten sonra, hiçbir (hayırlı) amel yapmasan da cennet sana vacib oldu." buyurmuştur (4289 numaralı hadiste geçti). Keza Hatib İbnu Ebî Beltea' ya, Hz. Ömer tarafından ihanet olarak değerlendirilen davranışına rağmen, Bedir gazisi olması sebebiyle: "Belki de Allah Bedir gazilerinin haline muttali oldu da: "Artık dilediğinizi yapın, ben sizi affettim!" buyurdu" demiştir.

Zaten Hz. Osman Aşere-i Mübeşşere'dendir. Yani sağlıklarında cennetle müjdelenmiştir.[132]

4402-4.) Abdurrahman İbnu Habbab (radıyallahu anh) anlatıyor:

"Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ceyşü'l-Usre'yi techiz ederken şahid oldum.Osman İbnu Affân (radıyallahu anh) kalktı ve:

"Ey Allah'ın Resulü! dedi, yüz deve çuluyla, semeriyle Allah rızası için (bağış olarak) bendendir!"

Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ordu için bağış, yapmaya tekrar teşvikte bulundu. Osman yine kalkıp:

"Ey Allah'ın Resûlü! Çuluyla, semeriyle ikiyüz deve Allah rızası için bendendir!" dedi. Sonra Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) ordu için bağışta bulunmaya yine teşvikte bulundu. Osman tekrar kalktı ve:

"Ey Allah'ın Resûlü! dedi. Benden üçyüz deve çuluyla, semeriyle Allah rızası için bağışımdır!"

Abdurrahman der ki: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı minberden inerken gördüm, hem iniyor, hem de:

"Bu hayırdan sonra, Osman'ın yapacağı (kötü amel) aleyhine olmaz!" diyordu." [Tirmizî, Menâkıb, (3701).][133]

AÇIKLAMA:

Bu rivayet Hz. Osman'ın Allah yoluna bağışlamada ne kadar cömert olduğunu ifade ettiği gibi, bu çeşit bağışların ne kadar makbul ve mağfirete vesile olduğunu da ifade etmektedir. Yapılan bağış bazan geçmişteki günahların affını sağladığı gibi, gelecekte işlenecek günahların affına da yetebilmektedir. Hadisi şöyle yorumlayan da olmuştur. Bu "Bağıştan sonra, farz dışında hiçbir nafile amel yapması gerekmez. Zira bu ameli, yapacağı bütün nafilelere bedeldir." Keza hadiste, Hz. Osman'ın hüsn-i hatimeye mazhar olacağının müjdesi de görülmüştür.[134]

[128] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 12/459-460.

[129] a.g.e. 12/461.
[130] a.g.e. 12/462.
[131] a.g.e. 12/463.
[132] a.g.e. 12/463.
[133] a.g.e. 12/464.
[134] a.g.e. 12/464.

38 Sahabe sevgisinin dinimizdeki yeri nedir ki, bazı guruplar sahabelerden bir kısmına düşman olmaları yüzünden ehl-i dalalet kabul ediliyorlar?

Ashâb-ı kirâmın dinimizdeki yerini, onlara muhabbetin önemini ve Müslümanların ashap arasındaki ayrılıklara nasıl bakması gerektiğini açıklamakta zorunluluk vardır.

Sahabe-i Kirâm Efendilerimiz, Resul-i Ekrem Efendimize (asm.) hakkıyla vâris ve vekil oldular. Sağa ve sola meyletmeden sadece ve sadece doğru yol üzerinde yürüdüler, Allah’a ulaştıran yollarda her biri birer önder, birer rehber oldular. Hangisinin ardından gidilse doğru yola, saâdet ve selâmete çıkılmış olur. Zira, Cenâb-ı Hak onlara, insanları hidayete çeken birer hassa, birer çekicilik vermiştir. Onlar Cenâb-ı Hakk’ın ruhlar meclisinde sevip, Peygamberimiz etrafında bir hâle teşekkül ettirdiği, seçkin, gayretli ve yüksek seciyeli insanlardır.

Sahabelerin hepsi istisnasız Resulullah Efendimizin sohbetiyle müşerref oldular. Onların ruhları, akılları, kalp ve vicdanları ve nihayet bütün hissiyatları, Peygamber terbiyesinden geçti, onun feyziyle büyüdüler. Başka bir ifadeyle, onlar dağın güney yamacındaki çiçekler gibi, güneşten doğrudan doğruya istifade ettiler ve onun zâtıyla görüştüler. Onlardan sonra gelen bütün Müslümanlar ise, dağın kuzey yamacındaki çiçekler gibi, güneşin zâtından değil, ancak aydınlığından faydalandılar.

Kendilerinden sonra gelen hiçbir evliyanın onlara yetişememesinin sırrı, işte bu büyük farkta aranmalıdır. Onlar vahyin gelişine bizzat şahit oldular. Dıhye sûretinde, defalarca Cebrâil’i (as.) gördüler. Binlerce mucizeye şahit oldular. Bütün insanlık âlemini nura, hidayet ve saâdete eriştirmek için gönderilen Kur’ân-ı Kerim’i ilk defa onlar dinlediler. Onlar Kur' ân-ı Azimüşşân’ın ilk talebeleri olma şerefine eriştiler. Ondaki yüce hakikatleri Peygamber Efendimizden ders aldılar. Kur’ân-ı Hakimi bütün kalplere, akıllara, vicdanlara ve dolayısıyla hayata hâkim kıldılar. Kendilerinden sonra gelen hiçbir kimsenin ulaşamadığı feyz ve berekete, ilim ve irfana, ihlâs ve sadakate, feragat ve fedakârlığa eriştiler. Bakışları ibretle, fikirleri ilim ve hikmetle, kalpleri ilâhi muhabbetle doldu. Onları ne dünya esir edebildi, ne de Cennetin güzellik ve çekiciliği kayıt altına alabildi. Onlar dünya ve ahiret nimetlerine değil, o nimetleri verene talip oldular ve O’nu buldular. Sadece ve sadece Allah’a kul olmanın yüce şeref ve izzetiyle yaşadılar.

Onların hepsi kurtuluşa erenler zümresindendir; hepsi “sahabe” olma şerefinde, ortaktır. Allah ve Resulü, onların hepsinden razı olmuş ve onları överek yüceltmiştir.

Cenâb-ı Hak, Tevbe süresinde ashâb-ı kirâmdan razı olduğunu ve onlar için ebedi nimetler, saâdetler hazırladığını şöyle beyan ediyor:

“Muhacirlerden ve Ensardan İslam’a girmekte ilk önce geçenler ile bunlara güzelce tâbi olanlar… Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’tan razı oldular. Allah onlara altlarından nehirler akan cennetler hazırladı ki, içlerinde sonsuz kalacaklar. İşte büyük kurtuluş bu.” (Tevbe, 9/100)

Yine aynı sürede Cenâb-ı Hak sahabe-i kirâmı överek, onların İslâm uğrunda can ve mallarıyla cihat ettiklerini ifade ediyor ve kendilerini hayır ve ihsan ile şöyle müjdeliyor:

“Lâkin peygamber ve emrindeki müminler mallarıyla, canlarıyla cihat ettiler. Bunları görüyor musun, bütün hayırlar işte onlar içindir. İşte bunlar kurtuluşa erenlerdir. Allah onlara altından nehirler akan cennetler hazırladı. İçlerinde sonsuza dek kalacaklar. İşte o büyük kurtuluş budur.” (Tevbe, 9/88-89)

Sahabe hakkında daha birçok ayet-i kerime nâzil olmuştur. Numune olarak bu iki ayetle yetiniyoruz.

Resul-i Ekrem Efendimiz de ashâb-ı kirâmı birçok hadis-i şerifleri ile sena etmişler, onların Allah katında kabul edilmişliklerini ve şereflerinin ulviyetini ümmetine telkin etmiş ve onlara dil uzatanları tehdit etmişlerdir. Bunlardan birkaçını aşağıda takdim ediyoruz:

“Benim sahabelerim âdildirler.”

“Bir kimse sahabeyi severse beni sevdiği için sever. Onlara düşmanlık eden de bana düşmanlığından dolayı düşmanlık eder.”

Ashâb-ı kirâmın hiçbirisine düşmanlığın dinen mümkün olmadığı, istisnasız hepsinin birer hidayet meşalesi olduğu, şu hadis-i şerifte en veciz bir ifadeyle ortaya konmuştur:

“Ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz.” (Aclûnî, 1/132)

“Yıldız” olma özelliğinde olan bütün yıldızlar eşit oldukları hâlde, aralarında büyüklük ve küçüklük itibariyle farklılıklar bulunduğu gibi, sahabeler arasında da fazilet ve mertebe noktasında elbette farklılıklar olacaktır. Bazısı İslâmiyet’le daha önce şereflenmiş. hizmette diğerlerini geçmiş, bir kısmı adalet ve idarede hepsinin üzerine çıkmış, bir diğeri yumuşak huy ve cömertlikte daha ileri gitmiş, bir başkası ilim ve kahramanlıkta diğerlerini geçmiştir.

Artık bu hidayet yıldızları hakkında ileri geri konuşmanın, onların bir kısmına muhabbet edip, diğer bir kısmını kötülemenin, ne kadar büyük bir cinayet olduğunu kıyas ediniz.

Şu da insafla nazara alınmalıdır ki, dinimizin gerek ibadete, gerekse ahlâka ait birçok hakikati, o haksız hücumlara maruz kalan sahabelerden ders alınmıştır. Onlara hücum etmek, İslâm’a hücum etmek hükmündedir.

Evet, İslâm’ın birinci safında olan ve “Sebep olan işleyen gibidir.” hükmünce, kıyâmete kadar gelecek bütün Müslümanların kazandıkları sevabın bir misli sevap kefelerine ilâve edilen, en aşağı mertebede olanına dahi en büyük bir velinin yetişemediği bu seçkin kimselere, Ahir Zaman Peygamberi’nin o seçkin arkadaşlarına, o anlayışlı muhataplarına gölge düşürme gayretleri, doğrudan doğruya İslâm’ın kendisine hücumdur.

Hadlerini tecâvüz ederek, İslâm’ın temeline kanlarını akıtan o seçkin cemaati yargılamaya kalkanlar ve birini haklı çıkarıp, diğerini tenkit edenler, o hidayet yıldızlarına hiçbir leke süremez, ancak kendi felâketlerini hazırlamış olurlar.

Kaldı ki, o yargıladıkları kimseler, ashâbın ileri gelenleridir. Bir kısmı cennetle müjdelenmiştir. Dedikodusunu ettikleri o kişileri Kur’an ve Peygamber Efendimiz medh ü senâda bulunmuştur.

Dâvamıza kuvvetli bir delil de şudur:

Malûmdur ki, Sahih-i Buhari gerek Ehl-i sünnet ve gerekse Şialar arasında Kur’an’dan sonra en büyük kitap olarak kabul edilmiştir. Her iki taraf bu hususta aynı fikirdedir. İşte, Buhari-i Şerifte, ayrılığa düşen o sahabelerin her iki kanadından da itikat, ibadet ve ahlâka dair birçok hadis-i şerif rivâyet edilmiştir. Fıkıh âlimlerimiz ve bütün ümmet bu rivâyetlerden birini diğerine tercih etmeden bütününü birden kabul etmişlerdir. Hadisleri rivâyet eden bütün muhaddisler de sahabe ayrılıklarını hiç nazara almamışlar, “Şu hadis, Hz. Ali’ye veya Hz. Muâviye’ye... karşı olan filân sahabeden rivâyet edildiği için sahih değildir.” dememişler, böyle bir hataya düşmemişlerdir.

Bu hâle göre, şu netice ortaya çıkıyor: Bütün müçtehitler, muhakkikler, fakihler, muhaddisler bu ayrılıkları nazara almadan sahabenin hepsine hürmet etmişler, muhabbet beslemişler ve onların rivâyet ettikleri hadis-i şerifleri dinimize temel kabul etmişlerdir. Bizim ne haddimiz var ki, bu muhterem kişilerin nazara almadıkları ayrılıkları sorun hâline getirelim.

Bu vesile ile şu mühim hakikati de dikkate almak gerekiyor:

Hucürât sûresinde, müminlerin suizandan ve gıybetten sakınmaları şöyle emredilmektedir:

“Sizden biriniz ölü kardeşinin etini yemek ister mi?” (Hucürât, 49/12)

Cenâb-ı Hak bu ayet-i kerimede, bir mümini gıybet etmenin ölü eti yemek kadar çirkin ve mümine yakışmayan bir davranış olduğunu bize haber veriyor. Ya gıybet edilen bu mümin, sahabelerden, hem de onların en ileri gelenlerinden biriyse, artık meselenin tehlikesini siz takdir ediniz...

39 Sahabenin her dediği doğrudur diyebilir miyiz? "Ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine uyarsanız..." hadisi sahih mi?

“Ashâbım yıldızlar gibidir. Hangisine tâbi olsanız hidayete erersiniz.” anlamındaki hadisin senedi zayıftır. (bk. Beyhakî, el-Medhal, s.164, Kenzu’l-ummal, h. no: 1002)

“Yıldız” olma özelliğinde olan bütün yıldızlar eşit oldukları halde, aralarında büyüklük ve küçüklük itibariyle farklılıklar bulunduğu gibi, sahabeler arasında da yıldızlar gibi fazilet ve mertebe noktasında elbette farklılıklar olacaktır. Bazısı İslâmiyet’le daha önce şereflenmiş. hizmette diğerlerini geçmiş, bir kısmı adalet ve idarede hepsinin üzerine çıkmış, bir diğeri yumuşak huy ve cömertlikte daha ileri gitmiş, bir başkası ilim ve kahramanlıkta diğerlerini geçmiştir.

Bizim ölçülerimiz her şeyden önce elbette Kur’an ve sünnettir. Kitap ve sünnetten sonra sahabeler önemli bir referans kaynağımızdır. Çünkü onlar her şeyi veya lüzumlu bilgilerin önemli bir kısmını doğrudan vahiyden, Hz. Peygamber (asm)'den öğrenme imkânını bulmuş bir güzide cemaattir. Özellikle Hz. Ali’nin içinde bulunduğu dört raşit halife, Hz. Aişe, Hz. Ebu Hureyre, Hz. Muaz, Hz. Abdullah b. Abbas, Hz. Abdullah b. Mesud’un içinde bulunduğu yedi Abdullah gibi alim sahabilerin yeri çok müstesnadır.

Ancak, sahabeden nakledildiği iddia edilen her rivayetin doğru olduğunu söylemek mümkün değildir. Resulullah’a isnat edilen uydurma rivayetler bile varken, uydurma sözlerin sahabelere isnat edilmediğini iddia etmek imkânsızdır. Demek, sahabeye yanlış şeyler isnat edilebilir ve bu yanlışlar sahabeye ait değil, uydurucu yalancılara aittir.

Özellikle, Hz. Ali ve Hz. İbn Abbas gibi ilimde temayüz etmiş kimseler -farklı görüşlere sahip- her kesimin kurtarıcı can simidi hükmünde kabul edilmiştir. Yanlış çizgide yürüyen değişik fırkalar, kendilerini destekleyen bu zatlara ait doğru bilgi bulamadıkları zaman, onlara yalan yere isnatlarda bulunmaktan çekinmemişler.

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, Kur’an’ın açık ifadelerine ters düşen sözlerin sahabeye ait olmadığını düşünmek, onlara gösterilmesi gereken saygının bir ifadesi olacaktır.

Bununla beraber, sahabelerin farklı içtihatlarda bulundukları da bir gerçektir. Ancak, bir müçtehit hata da etse bir sevap kazanır. Bir içtihadın hatası müçtehitlerin ilmine asla bir noksanlık değildir. Çünkü, peygamberlerin dışında -insan olarak- herkesin yanlış yapma ihtimali vardır. Peygamberlerin de küçük yanlışları olabilir, fakat onları Allah derhal düzeltir. O yanlışlar tedavüle girmeden ortadan kaldırılır.

Diğer taraftan, bir sözün hangi makamda, hangi amaca yönelik olarak söylendiği de önem arz etmektedir. Bir muhataba irşat için verilen hususi bir ders, başkaları için geçerli olmayabilir. Nitekim, her hastaya aynı ilacı vermek doğru değildir.

Bu ifadeyle şunu kast ediyoruz; diyelim ki, Hz. Ali’nin muhatabı olan kimse, İslam’ın bütün emir ve yasaklarına riayet ediyor, sadece anne-babasına karşı gereken hassasiyeti göstermiyor. Hz. Ali onun bu durumunu bildiği için ona “anne-babanın hakkına riayet edersen cennete gidersisin” demiş olsa, bu söz o kimse için doğrudur. Çünkü, adamın tek kusuru odur, onu da tamamladı mı, cennete gitmesine bir engel kalmaz. Fakat siz kalkıp aynı sözü namazı da kılmayan, orucu da tutmayan, hırsızlığı da yapan birine söylerseniz, bu söz elbette yanlış olur.

Ayrıca bir kimse, anne-babanın hakkının büyüklüğünü göstermek için “onların hakkına riayet eden cennete gider” dese ve bununla anne-babanın rızasını kazanmak da cennete götüren vesilelerden biri olduğunu kast etse, bu söz irşat üslubu açısından doğrudur.

Bütün bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, herhangi bir konuda hüküm verirken, bir yargıya varmaya çalışırken, acele etmemek gerekir. İslamî literatürün geniş ulaşım hattını elde etmeden, gönül hattını kapatmaya çalışmak her zaman isabetli olmayabilir.

40 Hz. Hind biat ederken (Peygamber Efendimize Müslüman olmak için geldiğinde) ellerinin kınalı olması istenmiş midir?

Evet, doğrudur; konuyu kısaca açıklamaya çalışalım.

Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor:

"Hint Bintu Utbe, Hz. Peygamber'e: "Ey Allah'ın Resûlü, bana biat ver!" diye talepte bulunmuştu. Kendisine: "Hayır, şu ellerini değiştirmedikçe senden biat almayacağım. Ellerin tıpkı vahşi hayvanların ayağı gibi!" cevabını verdi." [Ebû Dâvud, Tereccül 4, (4165)]

Rivâyette adı geçen Hint, Ebû Süfyân'ın zevcesi ve Hz. Muâviye (radıyallâhu anhüm)'nin annesidir. Mekke'nin fethi sırasında kocası ile birlikte Müslüman olmuştur. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) eski nikâhları ile evliliklerini ikrâr etmiş, yeni bir nikahı gereksiz görmüştür. Ancak, görüldüğü üzere, ellerine kına vurmadan biat almamıştır.

Âlimler bu hadisten hareketle, erkeklerin kına yakmasını mekruh addetmişlerdir. Kadının elleri, kınasız iken erkeğin ellerine benzemektedir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu benzemedeki kerâheti ifâde için teşbîhe başvurup, vahşî hayvanların ayaklarına teşbîh etmiştir. (İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, 7/489)

Ancak bu durum kadınların mutlaka kına yakması gerektiği anlamında değil, kadın eli mi yoksa erkek eli mi olduğu anlaşılsın diyedir.

Kadınla erkeği ayıran süs unsurlarından biri de sürünme maddesidir. Bu, erkeklerde koku saçıcı fakat renksiz, kadınlarda renkli fakat kokusuz olmalıdır. Rengi dışarı akseden sürünme maddesini kullanan erkekleri ve hatta erkek çocuklarını Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hoş karşılamamış bunu, biat taleplerini reddetme ve kendisine gelenlerden esirgemediği mûtâd iltifatlarda bulunmamak gibi bir kısım fiili davranışlarıyla ifâde etmiştir.

Kına da kadınla erkeği ayıran bir unsurdur. Rivâyetler Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in herhangi bir kadının ellerinde kına izi olmayışını normal karşılamadığını belirtir. Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) diğer bir rivâyette de Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in perde gerisinden kendisine uzatılan bir mektubu almak için elini uzattığı sırada, "Bu kadın eli mi erkek eli mi bilemiyorum." diyerek mektubu almaksızın elini geri çektiğini, uzatan kimsenin: "Kadın eli yâ Resûlallah." demesi üzerine de: "Eğer kadın olsa idin tırnaklarını (kına ile) değiştirirdin." cevabında bulunduğunu haber verir. Bununla kına yakmayı kastetmişti. [Ebu Davud, Tereccül 4, (4166); Nesai, Zinet 18, (8, 142)]

Uhud muhârebesi esnasında şehid olan Hz. Peygamber (s.a.v)’in amcası Hz. Hamza’nın (r.a) hadisesindeki rolünden dolayı ismini hemen hemen bütün Müslümanların bildiği Hind, Haşimiler ile akraba Abdüşems ailesine mensup Mekkeli Utbe b. Rebia’nın kızıdır. Ebu Süfyan b. Harb’in hanımı ve sonraları halife olacak olan Hz. Muaviye’nin annesidir. Doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmemektedir. Müslüman olmadan önceki haberleri meşhurdur. Bu dönemde İslam’a zararı dokunanların en başında gelenlerinden biri olmuştur.

Kocası Ebu Süfyan’ın soğukkanlı, sabırlı ve mutedil mizâcına mukâbil Hind’in sinirli, aceleci ve pek muhteris olduğu söylenir. Aşırılıklarını çok iyi bilen kocasının kararını verdikten sonra onun fikirlerini çok az dinlediği bilinmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v)’e karşı tutumları kıyas edildiğinde görülecektir ki Ebu Süfyan, karısından ve Ebu Cehil’den daha az düşmanlık beslemiştir.

Hz. Muaviye’nin çocukluğunda anne ve babasının Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından İslam’a dâvet edildiklerini şöyle anlatıyor:

“Ebu Süfyan, terkisine Hind’i alarak kıra çıktı. Ben de onların önünde merkebimin üzerinde gidiyordum. O zaman çocuktum. Derken Allah’ın Rasulü’nün sesini işittik. Bineğimden indim, o bindi. Biraz önümüzden gitti. Sonra bize döndü.

“Ya Ebu Süfyan b. Harb, ya Hind binti Utbe, Allah’a yemin ederim ki, bir gün mutlaka öleceksiniz. Sonra dirileceksiniz. İyilik eden Cennete, kötülük yapan Cehenem’e girecek. Ben size hakkı söylüyorum. Siz ilk uyarılanlarsınız.”

buyurdu. Sonra Fussulet Suresi 1-11 ayetlerini okudu. Hz. Peygamber merkepten indi. Ben bindim. Hind, Ebu Süfyan’a döndü ve “Bu sihirbaz için mi oğlumu eşekten indirdin?" diye çıkıştı. Ebu Süfyan ise, “Hayır, vallahi o ne bir sihirbaz ne de yalancıdır.” diye karşılık verdi.

Bedir savaşında Mekkeli müşrikler müthiş bir yenilğiyle sarsıldılar. Mekke halkına Bedir savaşının sonucuyla ilgili haber gelince müşrikler sanki yıldırım çarpmışa döndüler. Kureyşli kadınlar Hind binti Utbe’ye gittiler. “Babana (Utbe b. Rebia), kardeşine (Velid b. Utbe), amcana (Şeybe b. Ebu Süfyan’ın esir edilmesine) ağlamıyor musun?" dediler. Hind, “Muhammed ve ashabı ağladığımı duyarlar da onlar ve Hazreçlilerin kadınları bizim başımıza gelene sevinirler diye ağlamıyorum. Öldürülenlerin öcü alınmadıkça üzüntüm gitmez.” dedi.

Hind binti Utbe, Kureyş’in efendisi kocası Ebu Süfyan’la birlikte Uhud savaşına gitti. Müşrikleri Allah Rasülü (s.a.v) ile savaşmaya teşvik ediyordu. O kocasının intikam yakıtıydı. Habesiştanlı köle Vahşi İbn Harb’e “Babam Bedir günü öldürüldü. Eğer sen üç kişiden birisini; Muhammed’i veya Hamza b. Abdulmuttalib’i yahut Ali b. Ebu Talib’i öldürürsen hürsün.” dedi. Daha birçok vaadlerde bulundu. Hz. Hamza’nın (r.a) şehadetini gördükten sonra vaadlerinin hepsini fazlasıyla yerine getirdi.

Ebu Dücane (r.a) tarafından neredeyse öldürülecekken kılpayı kurtulan Hind, Mekke’nin fethi günü görüldüğü yerde öldürülmesi istenilenler arasında bulunuyordu. Önceleri saklandı. Fakat daha sonra kocası Ebu Süfyan’a “Ben gidip Muhammed’e biat etmek istiyorum.” dedi. O da “Dün seni küfrederken görmüştük.” deyince, “Vallahi ben bu geceden önce (fetih gecesi) bu mescidde hakkıyla Allah’a ibadet edildiğini görmedim. Onlar sabaha kadar namaz kıldılar." dedi. Bunun üzerine Ebu Süfyan, Sen yapacağın şeyi muhakkak yaparsın. Giderken yanında kendi kavminden birisini götür, dedi. Kureyşli diğer bazı kadınlarla on kişilik bir grup yaparak biat etmek üzere Rasulüllah’ın (s.a.v) yanına geldiler.

Hind binti Utbe, tanınmamak için kıyafet değiştirmiş ve yüzüne peçe takmıştı. Sıra kendine geldiğinde “Ya Rasulüllah el tutuşup sana biat edelim mi?” diye sordu. Rasulü Ekrem de, “Ben kadınlarla biatlaşma için el tutuşmam.” buyurdu. Rivayetlere göre Peygamberimiz (s.a.v) kadınların biatı zamanında, kadınlar bez sarılı elinin üzerine koymak veya bir kap içinde getirilen suya elini batırdıktan sonra onu kadınlara verip onlar da ona ellerini batırmak suretiyleydi. Diğer bir rivayete göre ise Peygamberimiz (s.a.v) kadınlarla ancak sözle biat yapardı. Hind ve diğer kadınlarla bu biatlaşma toplantısında Hind’in verdiği cevaplar onun akıl ve hitabet yönünden ne kadar üstün ve yetenekli olduğunu göstermektedir.

Hz. Hind binti Utbe, Müslüman olup evine dönünce evindeki putu kırıp paramparça etmiş, “Biz senden dolayı ne kadar gurur ve aldanış içindeydik.” demiştir.

Hz. Hind, Müslüman olduktan sonra iki oğlak kestirdi ve Rasulü Ekrem’e gönderdi. Buna memnun olan Peyamberimiz (s.a.v) koyun ve kuzuların çoğalması için dua etti. Bu dua bereketiyle koyunlar çoğaldıkça Hind, “Elhamdülillah bu Rasulüllah’ın bereket duası yüzünden oldu.” demiştir.

Hz. Hind, cahiliyyede küfre sarıldığına karşılık İslam’daki sebatı daha güzel ve mükemmel oldu. Samimi bir mü’mine olarak yaşadı. Yermuk savaşına kocasıyla katıldı ve İslam bahadırlarlarını Bizanslılara karşı savaşa teşvik etti. Rasulü Ekrem Hind’e şöyle dediği, hakkıyla gerçekleşmiş oldu: “Allah’a yemin olsun ki, kalbinizde iman nûru yerleştikçe bana muhabbetiniz daha da artacaktır.”

41 Hz. Ömer (ra)'in içtihadı doğrultusunda gelen vahiyler, ayetler hakkında bilgi verir misiniz?

Hak ile bâtılı ayırt eden mânâsına "Faruk" unvanının sahibi Hz. Ömer (ra), peygamberâne kabiliyetlerle donatılmış lisanına hakkın konulduğu mülhemun'dan bir zat idi. Elbette bu mantık, bu basiret ve bu firasete sahip insanın hayatı da biteviye bir hayat yaşayan düz insanların idrak sınırlarını aşacak olağanüstülüklerle doluydu. Bu hakikate işaretle Abdullah b. Mes'ud diyor ki: "Şüphesiz Ömer hepimizden daha çok Allah'ı tanıyan, hepimizden daha çok Allah'ın kitabını okuyan ve bilen kimse idi." Hz. Huzeyfe ise, "Bize öyle geliyor ki, bütün insanların bilgisi sanki Ömer'in kafasında saklıdır." der. Evet, cevher kadrini bilen cevherfürûşânların değerlendirmeleri bunlar. Bu kervana Hz. Ali (ra) de bir dua ile katılır. Ramazan'da mescidin kandillerle parıl parıl parıldadığını ve halkın Kur'ân okuduğunu gören Hz. Ali (ra) "Ey Hattaboğlu sen Allah'ın evlerini nasıl ışıklandırdınsa, Allah da senin kabrini ışıklandırsın." der. 

Hz. Ebu Bekr ve Hz. Ömer hakkında İbnu Abbas: Hz. Peygamber (aleyissalâtu vesselâm)'in "iki havarisi ve iki veziri" olarak tavsif eder (İbnu Kesir, Tefsir, 3, 143). ifadesini kullanır. 

Resulullah (aleyissalâtu vesselâm)'ın devlet işlerinin yürütülmesinde bu iki zata ne kadar ehemmiyet verdiğini: "Ebu Bekr ve Ömer benim nazarımda, bir baş için göz ve kulak mesabesindedir." hadisinden anlayabiliriz.( Münavi, Feyzu'l-Kadir 1, 189) Hz. Peygamber (asv) bu kulak ve göz gibi kıymetli tuttuğu müşavirlerin görüşlerini ne kadar üstün tuttuğunu, "Ebu Bekr ve Ömer istişare sırasında bir meselede ittifak edip birleştiler mi asla itiraz etmem" sözüyle ifade eder (Heysemi, Mecmeu’z-Zevaid, 9, 53) Hz. Peygamber (asv)'in "İkinizle beni takviye eden Allah'a hamd olsun." dediği de rivayetler arasında gelmiştir. (Usdü'l-Gabe, 6, 10.) 

Hz. Ömer (ra) için oğlu Abdullah: "Ömer'in birşey için: "Zannederim bu şöyle olmalıdır" deyip de onun zannettiği şekilde hasıl olmadığı vaki değildir." der.( Buhari, Menakıb 35) Yine Abdullah İbnu Ömer'in ifadesiyle ortaya çıkan bir meselede herkes bir görüş beyan ederken Hz. Ömer bir başka görüş beyan edecek olsa meseleyle alâkalı olarak gelen ayet her seferinde Hz. Ömer'i te'yid etmiştir(İbnu Hacer, Fethu'l-Bari, Kahire, 1959, 2, 51). 

İşte yapageldiği uygulamalarla on dört asırdır tüm inananları adeta teshir eden Hz. Ömer'in bir başka özelliği ise tevafukâtıdır. Bu, kendi beyanına göre üç, İbn­i Hacer'e göre on beş, İmam­ı Suyutî'nin tahkikine göre ise yirmi bir defa Hz. Ömer'in düşüncesi istikametinde ayet­i kerimelerin nüzul etmesi demektir. Rabbani hükme muvafık düşen Hz. Ömer'in görüşlerinden bazıları şunlardır:  

1) Makam­ı İbrahim'in namazgah edinilmesi. 

2) Ezvâc­ı tâhirâtın tesettüre bürünmesi 

3) Ezvâc­ı tâhirâtın kıskançlık adına birleşmeleri üzere "O'nun Rabbi sizleri boşar ve sizden daha hayırlı zevcelerle değiştirir." demesi ve aynı çizgide ayetin gelmesi. (Buharî, Salât, 32; Müslim, Fedâilü's­Sahabe, 24) 

4) Bedir esirlerine ne yapılacağı hakkında, istişare esnasında arz ettiği görüşü. (Enfal, 8/67) 

5) Meşhur münafık Abdullah b. Übeyy b. Selul üzerine, Hz. Peygamber'in cenaze namazı kılmamasını istemesi. (Tevbe, 9/84) 

6) İçki hakkında kesin ve net bir hükmün gelmesini istemesi. (Mâide, 5/90) 

7) İnsanın yaratılışını anlatan ayeti ilk defa dinlerken Allah'ın kudretine hayranlığın ifadesi olarak kendinden geçip, ayetin fezlekesini aynen söylemesi. (Mü'minun, 23/14) 

8) İfk hadisesinde kendisi ile istişare eden Hz. Peygamber (asv)'e bunun bir iftira olduğunu söylemesi ve aynı ifadelerle ayetin nüzulü. (Nur, 24/16) 

9) Hz. Peygamber (asv)'in hükmüne razı olmayan kişiyi öldürmesi, bunun üzerine Hz. Ömer'in haklılığına delâlet eden ayetin inmesi. (Nisa, 4/65) 

10) Cibril'e "Bizim düşmanımızdır." diyen Yahudilere karşı Hz. Ömer'in söylediği aynı sözlerle ayetin nazil oluşu. (Bakara, 2/98) 

Burada bu tevâfukâtların hepsini uzun uzadıya anlatmamıza imkân yok. Onun için bir fikir vermesi açısından sadece Bedir esirleri ile ilgili ayeti, nüzul sebebi ile beraber kısaca arz etmeye çalışalım:

Bedir Savaşı sonrası Allah Rasûlü (sas) elde edilen esirlere ne yapılması gerektiği hakkında ashabıyla istişare etti. Esir meselesi o güne kadar Müslümanların ilk defa karşılaştıkları bir durumdu. Bu konuda Allah'tan gelen bir beyan da yoktu. Hz. Ebu Bekir esirlerin fidye karşılığı salıverilmesi görüşünde olduğunu söyledi. Hz. Ömer ise "Ben Ebu Bekir'in görüşünde değilim. Bunlar Kureyş'in liderleri, imamları, komutanları. Onun için bana, Ali'ye, Hamza'ya en yakınlarımızı ver, onları öldürelim. Ta ki Allah, akrabamız bile olsa müşriklere karşı kalplerimizde bir sevgi taşımadığımızı bilsin." dedi. Allah Rasûlü, Hz. Ebu Bekir'in görüşüne göre hareket etti. Ve devamını Hz. Ömer anlatıyor. "Ertesi gün Allah Rasûlü'nün yanına gittim. Yanında Ebu Bekir vardı ve beraber ağlıyorlardı. Israrla niye ağladıklarını sordum. Allah Rasûlü nihayet alınan fidyeler karşılığında şu ayetin indiğini söyledi: "Yeryüzünde ağır basıp (küfrün belini kırıncaya) kadar, hiçbir peygambere esir bulundurması yaraşmaz. Siz geçici dünya malını istiyorsunuz, halbuki Allah (sizin için ebedî olan) ahireti istiyor. Allah, Azîz'dir, Hakîm'dir." (Enfal, 8/67)

Aslında küfrün beli kırılıp, hak düşüncesi hakim olduktan sonra esirler o günkü şartlara göre tutulur, salıverilir veya fidye karşılığı serbest bırakılabilir. Muhammed suresinin dördüncü ayeti bunu âmirdir. Ama bu, düşman kuvvetlerinin kımıldayamaz hale getirilmelerinden sonradır. "Halbuki Bedir'de düşman ordusu üzerinde tam bir hakimiyet, gerçek anlamda bir ihsan hasıl olmuş değildi, henüz İslâm'ın gücü bütün katılığıyla ağır basmış değildi. O sırada düşmanın biraz uyanık davranması büyük bir felâket getirebilirdi." İşte o engin dehasıyla, firasetiyle, basiretiyle bunu sezen Hz. Ömer, fıtratındaki celadetin de tesiriyle esirlerin öldürülmesi görüşünde olduğunu söylemişti. Aslında Allah Rasûlü de belki aynı düşüncedeydi. Ama af ve müsamaha ikliminin yegâne temsilcisi, Kehf Sûresi 6. ayetinde bildirilen şekliyle başkalarının iman etmemesi karşısında neredeyse kendini helak edecek derecede üzülen Nebiler Serveri (asv), bi'setten bu yana Müslümanlara kan kusturan bu azılı müşriklerin kalplerine girme, onları ebedî azaptan kurtarma adına bir yol olabilir düşüncesi ile Hz. Ebu Bekir'in görüşüne meyletmişti. Fakat İlahî irade, Hz. Ömer'e muvafakat etti.  

Sair tevafukât için, daha teferruatlı bilgi edinmek isteyenleri ilgili kitaplara havale edip, bu faslı Abdullah b. Ömer'in sözleriyle kapatalım: "Hiçbir mesele meydana gelmemiştir ki, insanlar bir türlü, Ömer de bir türlü görüşte bulunmuş olsunlar da Kur'ân, Ömer'in dediğine uygun nazil olmuş olmasın."

42 Hz. Osman dönemindeki fitnelerin çıkış sebepleri nelerdir? Bazı âlimler, yeterli liderlik vasıflarının olmadığını söylüyorlar...

Hz. Ömer (r.a), yaralanınca, hilâfete geçecek kimsenin tayin edilmesi için altı kişiden oluşan bir şura oluşturmuştu. Bunlar Hz. Ali, Osman, Sa'd İbn Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zubeyr İbn Avvam ve Talha İbn Ubeydullah (r.anhum) idiler. Yapılan görüşmeler neticesinde, şura üyelerinden dördü feragat edince görüşmeler Hz. Osman'la Hz. Ali üzerinde devam etti.

Şura başkanı Abdurrahman İbn Avf, geniş bir kamu oyu yoklaması yaptıktan sonra Müslümanların bu iki kişiden birisinin halife seçilmesi üzerinde mutabık olduklarını gördü. Hz. Ali (r.a)'i çağırarak ona; Allah'ın Kitabı, Resulünün Sünneti ve Ebû Bekir ve Ömer'in uygulamalarına tabi olarak hareket edip etmeyeceğini sordu. O, Allah'ın Kitabı ve Resulünün Sünnetine tam olarak uyacağı, ancak bunun dışında kendi içtihadına göre davranacağı cevabını verdi. Aynı soruyu Osman (r.a)'a yönelttiğinde o, bunu kabul etmişti. Bunun üzerine Abdurrahman İbn Avf, Osman (r.a)'ı halife atadığını ilan ederek ona bey'at etti (Suyuti, a.g.e.,171, 172; İbn Hacer, a.g.e., 463; H.İ.Hasan, a.g.e., I, 258, 261).

Hz. Osman (ra)'a ikinci olarak bey'at eden kimse Hz. Ali (r.a) olmuştur. Peşinden de bütün Müslümanlar ona bey'at ettiler (İbn Sa'd, a.g.e., III, 62). Osman (r.a)'ın hilâfete geçişi Hicri 23. senesi Zilhicce ayının sonlarında olmuştur.

Hz. Osman (r.a), devlet idaresini devraldığı zaman İslâm fetihleri hızlı bir şekilde devam ediyordu. Hz. Ömer (r.a) devrinde Suriye, Filistin, Mısır ve İran, İslâm topraklarına katılmıştı. Hz. Ömer (r.a)'ın güçlü idaresi, fethedilen bölgelerde otorite ve düzenin sağlam bir şekilde yerleşmesini sağlamıştı.

Hz. Osman'ın ilk altı yılı fetihlerle geçmiştir. Son altı yılı da bazı problemler ve karışıklıklarla geçmiştir. Bu son altı yılda fitne yavaş yavaş uyanmıştı. Resulullah'ın sırdaşı Huzeyfe bin Yeman'ın ifadesi ile Hz. Ömer'in şehid edilmesi ile fitne kapısı kırılmıştı. Hz. Ömer de, fitneyi içeri salmayan kapının kırılması durumunda bir daha kapanmayacağını dile getirmişti.

Fitne ve Kargaşanın Önemli Faktörleri

1. Bu dönemde sahabe neslinin büyük bir çoğunluğunun vefat etmiş olması, yaşayanların çoğunluğunun da kendi köşelerine çekilmeleri. Onların azalması bir cihetle hayrın azalması demektir.

2. Kabiliyecilik fikrinin yaygınlaşması. Endelüs'ten Hindistan hudutlarına kadar çok geniş bir sahayı kaplayan devletin içerisinde, çeşitli din ve ırklara mensup zimmi statüsünde topluluklar vardı. Bunlar, mağlup düştükleri İslâm Devleti'ne karşı her fırsatı değerlendirerek baş kaldırıyorlardı. Yahudi unsuru ise, İslâm Ümmeti'ni parçalayıp yok etmek için İslam'ın temel prensiplerini hedef almıştı. Müslüman olduğunu iddia ederek ortaya çıkan bir takım Yahudi asıllı kimseler, zuhur eden huzursuzlukları körükleyip fitne alevini her tarafa yaymaya çalışıyorlardı. Bunlardan birisi etkili nifak hareketlerinin ortaya çıkmasını sağlayan ve tam bir komitacı olan Abdullah İbn Sebe'dir. İbn Sebe Yemenli bir yahudidir. O, samimi kimselerin haklı şikayetlerini kullanarak insanları Hz. Osman'a karşı kışkırtıyordu. Bir taraftan "ric'atı Muhammed" (Muhammed (s.a.s)'in tekrar dönüşü) düşüncesini yaymaya gayret gösterirken, öte taraftan Peygamber'in peşinden hilâfet hakkının Hz. Ali (r.a)'a ait olduğunu ve bunun da Allah tarafından belirlenmiş bir gerçekten başka bir şey olmadığını yayarak, daha sonra ortaya çıkacak Şia akidesinin temellerini atıyordu. Onun yaydığı düşüncelere göre Ebû Bekir (r.a), Ömer (r.a) ve Osman (r.a), Hz. .Ali (r.a)'ın hakkını gasbetmişlerdi.

3. Fetihlerle hilafet yönetiminin sınırlarının genişlemesi.

4. Sınırların genişlemesi ile çeşitli düşüncelere, fikirlere ve inançlara sahip insanların İslam devleti içerisinde bulunmaları. Hatta Medine'de dahi bir çok farklı milletlere mensup olan insanlar bulunuyordu.

5. Hz. Osman (ra)'ın cezalandırmaktan çok affı tercih eden bir halife olması.

6. Hz. Osman (ra)'ın akrabalarını büyük memuriyetlere getirmesi. Onun buna yönelmesindeki sebep, Hz. Osman, şartların hassas ve kritik olmasından dolayı kimseye itimat edemez olmuştu. Bu sebeple mühim yöneticilere kendisine bağlı olan akrabalarını getirmişti. O böyle hareket etmekle otoriteyi sağlamaya çalışıyordu. Çünkü akrabaları Hz. Osman'a çok bağlılardı ve emirlerine uyuyorlardı. Hz. Osman (ra)'ın akrabalarını memuriyete getirmesi, bazı muhaliflerin propaganda etmesine sebep olmuştu.

Hz. Peygamber (asm) öncelikle, Hz. Osman döneminde fitnelerin çıkacağnı belirtmiştir.

Ashabtan Mürre b. Kab şöyle der:

Ben Resulullah'ı, fitneleri ve onların gelmesinin yakınlığını anarken duydum. O sırada elbisesine bürünmüş bir adam geçti. Resulullah onu görünce şöyle buyurdu:

"O gün bu gördüğünüz kimse hidayet üzere olacaktır." Hemen ona doğru gittim. Bir de baktım ki, o Osman b. Affan. Yüzünü Peygamberimize (asm) çevirip "Bu mu?" dedim. "Evet!.." dedi.2

Abdullah b. Ömer'den bir başka açıklama daha vardır. İbni Ömer (ra) şöyle dedi:

"Resulullah büyük bir fitneden söz ederek şöyle buyurdu:

Ondan bu mazlum olarak katledilecek."3

Hz. Osman'a Hilâfetin Geleceği ve Bunun Kendisinden Alınmak İsteneceğinin Bildirilmesi

Hz. Osman'a, bir gün, hilâfetin kendisine geleceği ve bunun kendisinden alınmak isteneceği de haber verilmişti.

Hz. Âişe'den gelen bir rivayete göre, Peygamberimiz (asm),

"Ey Osman! Durum şu ki: (Bir gün gelecek ) Allah, sana bir gömlek giydirecek. Eğer onu çıkarmaya seni zorlarlarsa, onu onlar lehine çıkarma." buyurmuştu.”4

Allah'ın giydireceği gömlek "hilâfet" olarak yorumlanmıştır. Nitekim, isyancılar da hilâfet gömleğini ondan çıkarmak için Medine'ye gelmişlerdi; onu hilâfetten hâl' etmek istiyorlardı. Fakat o, Allah Resûlü'nün bu tavsiyesinden dolayı bâğîlerin dediklerine yanaşmadı.

Hz. Âişe'den gelen bir başka rivayet daha açıktır:

"Bir gün, Hz. Peygamber (asm), Hz. Osman'a,

'Ey Osman! Mutlaka Allah, sana bir gün bu işi tevliye edecek. Ama münafıklar, Allah’ın sana giydirdiği gömleği senden çıkarmak isteyecekler. Sen de sakın onu çıkarma.' diye üç defa söylemişti.”5

Nûman b. Beşir (r.a.), Hz. Âişe'ye konuyla ilgili olarak şöyle demişti:

"Bunu (o günlerde) halka bildirmene bir mâni mi vardı?"

Hz. Âişe kendisine, "Onu unutmuştum." diye cevap verdi.6

Hz. Osman fitnesinden sonra Resûlullah'ın sözünü hatırlamış olmalıydı.

Resûlü Ekrem'in Hz. Osman'a Gizlice Yaptığı Tavsiyeler

Ayrıca Resûli Ekrem (asm), son hastalığında Hz. Osman (ra)'a gizlice bir ahitte, vasiyette bulunmuştu. Konuya şâhid olan Hz. Âişe, Hz. Osman'la ilgili fitne konusunda bundan da söz eder:

"Resûlullah (asm) ölüm hastalığında, 'Ashabımdan bazılarının (şu an) yanımda olmasını çok isterdim.' dedi. Bizler, 'Ey Allah'ın Resulü! Sana Ebû Bekir’i çağıralım mı?' dedik. O sustu. Sonra, 'Sana Ömer'i çağıralım mı?' dedik. O yine sustu. Sonra, 'Sana Osman'ı çağıralım mı?' dedik. O, 'Evet!..' dedi. Osman geldi ve onunla yalnız başına kaldı. Nebi (asm) onunla konuşmaya başlayınca Osman'ın yüzü değişmeye başladı.”6

Ölüm hastalığında Hz. Âişe'nin odasında yatan Resûlullah (asm), kendisine en yakın sahabîlerden Hz. Ebû Bekir (ra)'i ve Hz. Ömer (ra)'i değil de Hz. Osman (ra)'ı görmeyi çok istemişti. Çünkü ona gizlice birtakım şeyler söyleyecekti. Nitekim Hz. Osman'la baş başa kaldılar. Resûl.i Ekrem, Hz. Osman'a bir şeyler konuşmaya başlayınca, onun yüzü değişmeye başladı. Bu hâli gösteriyor ki, ona haber verilen şeyler sevindirici, ferahlatıcı şeyler değildi. Allah Resulü, kendisi ve ümmetiyle ilgili olarak, ileride olacak bazı nahoş şeylerden söz ediyor olmalıydı.

Hz. Osman (ra), sonradan evi kuşatıldığında, kendisine gizlice söylenen bu söz üzerine sabırla hareket ettiğini göstermiş ve bunu bazılarına söylemiştir. Meselâ, Kays b. Hazim, aynı konuyla ilgili olarak der ki:

"Bana Osman'ın âzadlısı Ebû Sehle dedi ki:

'Mutlaka Osman b. Affan, evi muhasara edildiğinde şöyle demişti:

Mutlaka Resûlullah, bana gizlice bir ahitte [vasiyette, tavsiyede, emirde] bulundu. Ben de onun üzerineyim.”7

Ayrıca Hz. Ali (ra) de, aynı konudan söz eden hadiste, “Ben ona sabrediyorum.” şeklinde rivayette bulunmuştur.”8

Yukarıdaki ihbar-ı Nebevi ile bu hadis-i şerif birbirini tamamlamaktadır. Hz. Osman, evi muhasara edildiğinde Resûlullah (asm)'ın ahdi ve vasiyeti üzerine başına gelene sabretmiş, ona göre hareket etmiştir. Bunu bazı yakınlarına, özellikle muhasara edildiğinde açıklamıştır. Allah'ın kendisine bir gömlek giydirmesi ve bu gömleği çıkarmamak üzere ölüme gitmesi de bu ihbarı te'yid eder.

Hz. Osman (ra) zamanında olan fitnelere bir de kader ve ihbarı bi'l.gayb cihetiyle bakmak gerekir. Bu fitneyi. Allah Resûlü'nün bildirmesi onun bir mûcizesidir ve nübüvvetine delâlet eder. Çünkü mucizeler nübüvvete delil olmak için gösterilirler. Onun envayı mûcizatından biri de ihbarat-ı gaybiyedir. Allah gaybı bilmekte, olacakları olmadan önce görmektedir. Hem hikmet ve rahmetinin gereğine göre Resûlü'ne bildirmektedir. O da kendisine haber verileni haber verildiği kadarıyla ihbar etmektedir.

Resûl-i Ekrem (asm),

"Fitne uykudadır, Allah onu uyandıranlara lanet etsin!"(Suyutî, Fethu’l-Kebir, II/280)

buyurmakla, kargaşaya ve karışıklıklara sebep olmamayı tavsiye etmiştir.

Hz. Osman (ra), müezzinlere ilk olarak aylık tahsis etmiş ve Mescid-i Nebevî'de maksure yaptırmıştı. Bunu, Hz. Ömer (ra)'e yapılan suikastı nazara alarak yapmıştı.9

Emevîlerin kötü hâllerinden dolayı Hz. Osman (ra)'ın mazlum olarak şehid edilmesi herkesi çok üzmüştü. Çoğunluk, isyan ve ihtilâlin bu raddeye varacağını bilememişti.10

Ölümüyle kamuoyunda büyük değişme oldu. Fakat hükümet hâlâ isyancıların elindeydi. Hz. Osman (ra)'ın naşı üç gün sonra bir akşam vakti, içlerinde Zübeyr b. Avvam, Hasan b. Ali, Ebû Cehm b. Huzeyfe, bir görüşe göre Hz. Ali, Tâlha b. Ubeydullah ve diğer bir kısım sahabîlerin namazını kılmasıyla Bakî Kabristanı yanındaki çevriğe defnedilebildi. Namazda az bir cemaat bulundu.11

Sonuç: Hz. Osman (ra)'ın hilafetinde fitnelerin çıkması, onun şahsi uygulamalarına bağlamak doğru değildir.

(Geniş bilgi için bk. Doç. Dr. Murat Sarıcık, Dört Halife Dönemi, c. II)

Dipnotlar:

1. Tarihül Hamis, II, 266
2. et.Tac, III, 328; Sünen.i İbn.i Mace, I, 41: no 111
3. et.Tac, III, 329
4. et.Tac, III, 329 (K. Fezâil); Şerhu'l.Makasıd, V, 291; el.Hulâfâu'r.Râşidûn, S. 179.
5. Fe erâdeke'l.Munâfikûn en tahle'a kamîsake el.lezî kammesakellâhu, felâ tahle'hu. Sünenü, ibn Mâce, I, 41, No: 112. 125
6. A.g.e., I, 41.
7. A.g.e., I, 42.
8.Sünen.i İbni Mace, I, 42; et.Tac, III, 327
9. A.g.e. I, 42
10. Kısası Enbiya I, 489
11. Hulafau Raşidin, s. 183

43 Hz. Muhammed Efendimizin (sav) Hz. Ali (ra) ile ilgili söylemiş olduğu sözler (hadisler) var mıdır; nelerdir?

Bütün sahabelerin faziletiyle ilgili hadisler olduğu gibi, başta dört halife olmak üzere gerek gruplar halinde gerekse tek tek sahabilerin fazileti hakkında hadisler vardır. Bu rivayetler için Kütüb-i Sitte ve benzeri geniş kaynaklara bakmanızı tavsiye ederiz.

Hz. Ali (ra)'nin Faziletine Dair Bazı Rivayetler:

Rasulullah (s.a.v.) Hz. Ali (ra) hakkında şöyle buyurmuştur:

“Ali bendendir, ben de ondanım.”1

Bu hadis Rasulullah (s.a.v.) ile Hz. Ali (ra) arasındaki maddi ve manevi münasebetlerin çokluğunu ve derecesini, aynı zamanda Hz. Ali (ra)’nin faziletini gayet veciz bir şekilde ifade etmektedir. Bu münasebetleri kısaca şöyle özetlemek mümkündür:

Bilindiği gibi Hz. Ali (ra), Peygamberin (sav) amcası Ebu Talib’in oğludur. Ebu Talip ki, Hz. Peygamber (s.a.v.)’i hayatı boyunca hep koruyup müdafaa etmiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in dedesi Abdülmuttalib’in vefatından sonra, Ebu Talip henüz küçük yaşta olan sevgili yeğeni Muhammed’i yanına alıp bakım ve himayesini üstlenmiştir.2

Hz. Ali (ra), Rasulullah (s.a.v.)’in en çok sevdiği ve aynı zamanda neslinin devamına da vesile olan sevgili kızı Fatıma (ra)’nın kocasıdır.

Hz. Ali (ra) Peygamberimize (sav) ilk iman etme şerefine eren dört Müslümandan biri ve aynı zamanda en genci idi.3

Cennetle müjdelenen on kişiden ‘’Aşere-i Mübeşşere’’den biri de Hz Ali (ra)’dir.4

Hulefa-i Raşidin’den olup, ilim ve irfan menbaıdır. Nitekim bir hadis-i şerifte Rasulullah (s.a.v.):

“Ben ilmin yuvasıyım, Ali de onun kapısıdır.” buyurmuşlardır.5

Hz. Ali (ra) Rasulullah (sav)’ın dünya ve ahiret kardeşidir. Bununla alakalı İbn Ömer’in rivayet ettiği bir hadis şöyledir:

“Rasulullah ashabı arasında (Hicretten sonra Medine’de ensar ve muhacirin arasında) kardeşlik akdi yaptı. Bu esnada Ali, gözlerinden yaş akar halde ağlayarak (Rasulullah (s.a.v.)’in huzuruna ) geldi ve: “Ey Allah’ın Rasulü, ashabını birbirlerine kardeş ettin, beni ise kimseye kardeş etmedin.” dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.): “(Ey Ali) Sen dünya ve ahirette benim kardeşimsin.” 6 buyurdu.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

“Münafık Ali’yi sevmez, mümin de Ali’ye buğzetmez.”7

Dipnotlar:

1. İbn Mace, el-Hafız Ebu Abdullah Muhammed b. Yezid, Sünen-i İbn Mace, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1992, c.I, s.44; Tirmizi, Menakıb, 21.
2. Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa, 1. Baskı, İstanbul, 1972, c.I, s.68.
3. Ahmed Cevdet Paşa, a.g.e., c.I, s.78.
4. İbn Mace, c.I, s.48.
5. Tirmizi, Menakıb, 21.
6. a.g.e.
7. a.g.e.

44 Ebu Zerr El-Gıfari (ra) Hazretlerinin hayatını anlatır mısınız?

EBÛ ZER GIFÂRÎ

Ebû Zer-i Gıfârî, Mekke’nin ticâret yolu üzerinde yaşamakta olan Benî Gıfâr kabîlesindendir. Bunlar Arabistan’da bulunan diğer kabîleler gibi câhiliye devrinin her çeşit kötülüğünü işliyor ve putlara tapıyordu. Ticâret kervanlarını çevirip, yağmacılık yapmalarıyla tanınmışlardı.

Ebû Zer-i Gıfârî de çevresinin te’sîriyle bir müddet kervan soygunlarına katılmıştı. Kavmi arasında atılganlığı ve cesâreti ile şöhret bulmuş, gücü, kuvveti ve yiğitliği ile o çevrede pek meşhur olmuştu.

Putlardan Nefret Ediyordu

Fakat o, bütün bunlardan bir tat almıyor, zavallı insanların elleriyle yonttuğu putlara ilâh diyerek tapmasına şaşıyor, putlardan nefret ediyordu.

Nihâyet bir gün her şeyin tek bir yaratıcısı olduğuna inanarak, yol kesme işinden vazgeçti. İnsanlardan uzak bir hayat yaşamaya ve Allah Teâlâ'nın rızâsına kavuşmak için kendisine yol gösterecek bir rehber aramaya başladı. Üç sene böylece devam etti.

Ebû Zer-i Gıfârî hidâyete adım adım yaklaşmakta iken, Muhammed aleyhisselâma Allah Teâlâ tarafından peygamberliği bildirilmişti. Artık insanlar birer ikişer Müslüman olmakla şerefleniyor, İslâmın nûru âlemi aydınlatmaya başlıyordu. İslâmın doğuş haberi gün geçtikçe çevrede yayılıyor, müşrikler ise engellemek için çâreler arıyordu.

Nihâyet bu haber Benî Gıfâr kabîlesinin yurduna da ulaşmıştı. Mekke’den gelen biri, Ebû Zer-i Gıfârî’nin “Lâ ilâhe illallah” dediğini işitince dedi ki:

- Mekke’de bir zât var, senin söylediğin gibi “Lâ ilâhe illallah” diyor ve peygamber olduğunu bildiriyor.

Ebû Zer heyacanla sordu:

- Hangi kabîledendir?

- Kureyş’tedir.

Ne Haber Getirdin?

Ebû Zer-i Gıfârî bu hâlleri işitir işitmez kardeşi Üneys’e dedi ki:

- Hayvanına bin, Mekke’ye git, kendisine vahiy geldiğini söyleyen zâtla görüş, söylediklerini dinle, benim için bilgi edin, haberini bana getir.

Üneys, Mekke’ye gidip, Peygamber Efendimizin (asm) mübârek cemâli, sohbeti ve ihsânları ile şerefledi. Hayran kaldı. Sonra tekrar memleketine döndü. Kardeşi Ebû Zer kardeşine sordu:

- Ne haber getirdin?

- Vallahi öyle yüce bir zâtı gördüm ki, hep hayrı, iyiliği emredip, kötülüklerden sakındırıyor.

- Peki insanlar, onun hakkında ne diyorlar?

Zamanın meşhur şairlerinden olan kardeşi Üneys şöyle cevap verdi:

- Şair, kâhin, sihirbaz diyorlar. Fakat onun söyledikleri ne kâhinlerin sözüne, ne de sihirbazların sözüne benzemiyor. Onun söylediklerini şairlerin her çeşit şiirleriyle karşılaştırdım. Onlara hiç benzemiyor, hiç kimsenin sözüyle ölçülemez. Vallahi o zât hakkı bildiriyor, doğruyu söylüyor. Ona inanmayanlar yalancı ve sapıklık içindedirler. Bu zât iyiliği, ahlâkî değerleri emrediyor, kötülükten de sakındırıyor.

Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri kardeşinin bu sözü üzerine:

- Sen bana, bu husûsta arzû ettiğim, gönlüme şifâ veren, müşkillerimi giderir bir haber getirmedin. Kendim gidip, onu görürüm, dedi.

Kardeşi Üneys dedi ki:

- İyi olur, fakat sen Mekke halkından sakın! Çünkü Mekkeliler, ona karşı son derece kin besliyorlar ve onunla görüşenleri takip ediyorlar.

Ebû Zer, hemen Mekke’ye gitmeye ve Peygamberimizi (asm) görüp Müslüman olmaya karar verdi. Eline bir değnek ve biraz da azık alarak büyük bir şevkle Mekke yoluna düştü.

Kimseye Sormadı

Mekke’ye varınca hâlini kimseye anlatmadı. Çünkü bu sırada müşrikler Peygamberimize (asm) ve yeni Müslüman olanlara şiddetli düşmanlık yapıyorlar ve bu düşmanlıklarını safha safha ilerletiyorlardı. Bilhassa Müslüman olup da, kimsesiz ve garip olanlara işkence yapıyorlardı.

Ebû Zer-i Gıfârî de Mekke’de kimseyi tanımıyordu. Garip ve yabancı idi. Bu bakımdan kimseye bir şey sormadan Kâ’be’nin yanına varıp oturmuştu. Peygamberimizi (asm) görmek için fırsat kolluyor, nerede olduğunu öğrenmek için bir işâret arıyordu. Burada Zemzem'den başka bir şey yiyip içmiyordu.

Akşam üstü bir sokak köşesine çekildi. Hz. Ali (ra), Ebû Zer’i gördü. Garip olduğunu anlayarak alıp evine götürdü. Hâlinden bir şey sormadığı gibi, Hz. Ebû Zer de ona sırrını açmadı.

Sabah olunca, tekrar Kâ’be’ye gitti. Akşama kadar dolaştığı hâlde hiçbir ip ucu elde edemedi. Eski oturduğu köşeye gelip oturdu. Hz. Ali (ra), o gece yine oradan geçerken, Ebû Zer’i görünce:

- Bu biçâre hâlâ aradığını bulamamış, diyerek tekrar evine götürdü.

Sabahleyin yine Beytullaha gitti, sonra oturduğu köşeye çekildi. Hz. Ali (ra) tekrar da’vet edip evine götürdü ve ona sordu:

- Senin işin nedir? Bu şehre ne için geldin?

- Eğer bana doğru bilgi vereceğine kat’î söz verirsen, söylerim.

- Söyle, hâlini kimseye açmam.

Akıllılık Ettin

- İşittim ki, burada bir Peygamber çıkmış. Onunla görüşmesi, ondan işittiklerini ezberleyip bana nakletmesi için kardeşimi göndermiştim. Kardeşim gönlüme şifâ verecek bir haber getirmedi. Onun için bizzat kendim onunla görüşmek ve ona kavuşmak için buraya geldim.

- Sen doğruyu buldun, akıllılık ettin. Bu zât Allah'ın Resûlüdür, hak Peygamberdir. Sabahleyin ben o zâtın yanına gidiyorum. Beni takip et, senin için korkulacak bir şey görürsem, ayakkabımı düzeltiyormuş gibi yaparım. Sen beklemez gidersin. Ben geçip gidersem, arkamdan gel ve benim girdiğim eve sen de peşimden gir!

Ebû Zer-i Gıfârî, Hz. Ali (ra)’yi takip edip, onunla birlikte Peygamberimizin (asm) mübârek yüzünü görmekle şereflendi. Ve hemen:

- Esselâmü aleyküm, diyerek selâm verdi. Bu selâm İslâm’da bu şekilde verilen ilk selâm ve Ebû Zer-i Gıfârî de ilk selâmlayan kimse oldu.

Peygamber efendimiz selâmını aldıktan sonra, aralarında şu konuşma geçti:

- Sen kimsin?

- Gıfâr kabîlesindenim.

- Ne zamandan beri buradasın?

- Üç gün üç geceden beri buradayım.

- Seni kim doyurdu?

- Zemzem’den başka bir yiyecek, içecek bulamadım. Zemzemi içtikçe hiç açlık ve susuzluk duymadım.

- Zemzem mübârektir. Aç olanı doyurur.

- Yâ Muhammed! İnsanları neye da’vet ediyorsun?

- Bir olan ve ortağı bulunmayan Allah'a îmân etmeye ve putları terketmeye, benim de Allah'ın Resûlü olduğuma şehâdet etmeye da’vet ediyorum.

Bana İslâmı Bildir

Bunun üzerine Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri:

- Bana İslâmı bildir, dedi.

Peygamber Efendimiz (asm) ona Kelime-i şehâdeti okudu. O da söyleyip, Müslüman oldu. Ebû Zer Müslüman olmanın verdiği büyük bir iştiyâkla dedi ki:

- Yâ Resûlallah! Allah Teâlâ'ya yemîn ederim ki, Müslüman olduğumu Kâ’be’de müşrikler arasında haykırmadıkça memleketime dönmiyeceğim.

Bundan sonra Ebû Zer-i Gıfârî Kâ’be yanına gidip, yüksek sesle:

- Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resûlüh, diye haykırdı.

Bunu işiten müşrikler hemen üzerine hücum ettiler. Taş, sopa ve kemik parçaları ile öyle dövdüler ki, kanlar içinde kaldı.

Bu hâli gören Hz. Abbâs seslendi:

- Bırakın bu adamı, öldüreceksiniz! O sizin ticâret kervanınızın geçtiği yol üzerinde oturan bir kabîledendir. Bir daha oradan nasıl geçeceksiniz?

Böylece Ebû Zer Hazretlerini müşriklerin elinden kurtardı.

Kavminin Yanına Dön!

Müslüman olmakla şereflenmenin verdiği şevkle, öylesine seviniyor ve coşuyordu ki, ertesi gün gene Kâ’be’nin yanında Kelime-i şehâdeti yüksek sesle bağıra bağıra söyledi. Bu sefer de üzerine hücum eden müşrikler, yere yıkılıncaya kadar dövdüler. Yine Hz. Abbâs yetişip, ellerinden kurtardı.

Bundan sonra Peygamber Efendimiz (asm) Ebû Zer-i Gıfârî Hazretlerine buyurdu ki:

- Şimdi kavminin yanına dön! Emrim sana ulaşınca, onu kavmine haber ver! Ortaya çıktığımızın haberi sana geldiği zaman yanımıza dön!

Bu emir üzerine Ebû Zer-i Gıfârî kendi kabîlesi arasına dönüp, onlara İslâmiyeti anlatmaya başladı. Hicrete kadar bu hizmete devam etti.

Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri kavmini İslâmiyete da’vet ediyordu. Birgün kabîlesine, Allah'ın bir ve Muhammed aleyhisselâmın onun Resûlü olduğunu ve bildirdiklerinin hak ve tapmakta oldukları putların bâtıl, boş ve ma’nâsız olduğunu söylemişti. Kendisini dinleyen kalabalıktan bir kısmı, “Olamaz” diye bağrışmaya başladılar. Bu sırada kabîlenin reisi Haffâf, bağıranları susturdu ve dedi ki:

- Durun, dinleyelim bakalım ne anlatacak!

İşte Sizin Taptığınız Şey

Bunun üzerine Ebû Zer Hazretleri şöyle devam etti:

- Ben Müslüman olmadan önce, bir gün Nuhem putunun yanına gidip, önüne süt koymuştum. Bir de baktım ki, bir köpek yaklaşıp, sütü içiverdi. Sonra da putun üzerine pisledi. Görüyorsunuz ki, put köpeğin üzerini kirletmesine mânî olacak güçte bile olmayan bir taş! İşte sizin taptığınız şey! Köpeğin bile hakâret ettiği puta tapmak hoşunuza gidiyorsa, buna çok şaşılır.

Herkes başını eğmiş duruyordu. İçlerinden biri cevap verdi:

- Peki senin bahsettiğin Peygamber neyi bildiriyor. Onun doğru söylediğini nasıl anladın?

Bunun üzerine Ebû Zer Hazretleri, yüksek sesle kalabalığa şöyle hitap etti:

- O, Allah'ın bir olduğunu, O’ndan başka ilâh olmadığını, her şeyi yaratan ve her şeyin mâliki, sahibi olduğunu bildiriyor. İnsanları Allah'a îmân etmeye çağırıyor. İyiliğe, güzel ahlâka ve yardımlaşmaya da’vet ediyor. Kız çocuklarını diri diri gömmenin ve yaptığınız diğer her türlü kötülüğün, haksızlığın, zulmün, çirkinliğini ve bunlardan sakınmayı emrediyor.

Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri İslâmiyeti uzun uzun açıkladı. Kabîlesinin, içinde bulunduğu sapıklığı bir bir sayıp, bunların zararlarını ve çirkinliğini gayet açık bir şekilde anlattı. Onu dinleyenler arasında başta kabîle reisi Haffâf, kendi kardeşi Üneys olmak üzere çoğu Müslüman oldu. Diğerleri ise daha sonra Peygamberimizi (asm) görerek Müslümanlığı kabûl ettiler.

Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri bu hizmetleri yaptığı sırada, İslâmiyet, Mekke’de ve civârında oldukça yayılmıştı. Müşriklerin zulmü de o derece artmış, İslâm uğrunda kanlar dökülmüş, ilk şehîdler verilmişti. İki defa Habeşistan’a, daha sonra Medîne-i Münevvereye hicret yapıldı.

Her Şeyi Sorardı

Ebû Zer Hazretleri de Medîne’ye hicret etti. Peygamber Efendimiz (asm) hicretten sonra Eshâb-ı kirâm arasında kurduğu kardeşlikte Ebû Zer Hazretlerini de Münzir bin Amr Hazretleri ile kardeş yaptı. Daha sonra İslâmı anlatması için tekrar kabîlesi arasına gönderildi.

Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri Hendek savaşından sonra Medîne’ye geldi ve yerleşti. Bundan sonra Peygamber efendimizin yanından ayrılmadı.

Bütün zamanını dîni öğrenmeye ayırdı. İlim öğrenmek husûsunda büyük gayret sahibi idi. Her şeyi Peygamberimize (asm) sorardı. Îmân, ihsân, emir ve yasaklar husûsunda, Kadir Gecesi ve daha birçok husûsların sırlarını, izâhını, namaza dâir ince husûsları ve nice şeyleri Resûlullah (asm)'a bizzat sorarak öğrenmiştir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) Ebû Zer’i çok sever, ona, husûsî iltifât buyururdu. Çok zaman gece geç vakte kadar Resûlullah (asm)'ın huzûrunda kalırdı. Peygamberimizin (asm) mahremi, sır dostu idi. Onunla mahrem meseleleri konuşurdu.

Ayrıca Ebû Zer Hazretleri, Peygamberimizin (asm) mübârek elini öpmek saâdetine kavuşmuştur. Resûlullah Efendimize bi’ât ederken de, “Hak Teâlâ'nın yolunda hiçbir kötüleyicinin kötülemesine aldanmıyacağına, ne kadar acı olursa olsun dâimâ doğru sözlü olacağına” söz vermişti. Ömrünün sonuna kadar hep böyle kaldı. Bu husûsta Resûlullah Efendimiz (asm) buyurdu ki:

- Dünyaya Ebû Zer’den daha sâdık kimse gelmedi.

Tebûk Seferi

Resûlullah (asm)'a anlatılamayacak derecede muhabbeti ve bağlılığı vardı. Bir defasında şöyle demiştir:

- Yâ Resûlallah, benim kalbim yalnız Allah Teâlâ'nın ve sizin muhabbetinizle doludur. Bu muhabbet o derecede ki, insanın kalbi ancak bu kadar muhabbetle dolu olur.

Tebük muharebesinde Ebû Zer-i Gıfârî Hazretlerinin devesi pek zayıf ve dayanıksız olduğu için geride kalmıştı. Yolun ortasında devesi çöküp kalınca, devesinden indi. Eşyasını sırtına yükleyerek orduya yetişmek için yaya yürümeye başladı. Şiddetli sıcak ortalığı kavuruyordu. Bir öğle vakti Ebû Zer orduya yetişti. Resûlullah (asm)'ın yanında bulunan Eshâb-ı kirâm dediler ki:

- Yâ Resûlallah! Tek başına bir adam geliyor.

Resûlullah Efendimiz (asm):

- Ebû Zer midir? Onun olmasını isterim, buyurdular.

Eshâb-ı kirâm dikkatle bakıp Resûlullah (asm)'a dediler ki:

- Yâ Resûlallah, gelen Ebû Zer’dir.

- Allah Ebû Zer’e rahmet eylesin! O, yalnız yaşar, yalnız yürür, yalnız başına vefât eder ve yalnız başına haşrolunur.

Daha sonra Ebû Zer’e:

- Ey Ebû Zer! Niçin geride kaldın, buyurdular.

Her Adımına Karşılık

Ebû Zer, devesinin durumunu anlattı ve bu sebeple geride kaldığını söyledi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz:

- Bana gelip kavuşuncaya kadar, attığın her adımına karşılık, Allah Teâlâ bir günâhını bağışlasın, diye duâ buyurdular.

Ebû Zer-i Gıfârî dünyaya hiç değer vermezdi. Son derece kanâatkâr, fakîr ve yalnız yaşardı. Peygamber Efendimiz (asm) bu sebeple ona, “Mesîh-ül-İslâm” lâkabını vermişti.

Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri, Mekke’nin fethine de kendi kabîlesinin sancağını taşıyarak katılmıştır.

Peygamberimize (asm) tam bağlanıp, onun sevip, beğendiğini seven, sevmediğini ve beğenmediğini sevmeyen Ebû Zer, Resûlullah (asm)'ın vefâtında da yanında bulunmuştur. Peygamberimizin (asm) vefâtından sonra bir köşeye çekilip, son derece mahzûn ve yalnız yaşadı. Hz. Ebû Bekir (ra)’in halîfeliği devrinde de böyle yaşayıp, onun vefâtından sonra Şam’a gitti. Oraya yerleşti.

Bir gün Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri, Kâ'be'nin yanında durarak şöyle dedi:

- Ey ahâli, sizden biri bir yolculuğa çıkacak olsa, azıksız aslâ çıkmaz, mutlaka bir yol hazırlığı yapar. Yanına yiyecek, içecek, para vs. alır. Dünya hayâtında bir yolculuğa çıkan bir insan, azık almadan çıkmazsa, ya âhıret yolculuğuna çıkacak birisi, azıksız nasıl çıkar?

Âhıret Azığı

Orada toplanan ahâli sordu:

- Bizim âhıret azığımız nedir yâ Ebâ Zer?

- Dünyayı iki kısma ayırınız. Birini dünyalık elde etmeye, diğerini de âhıret hazırlığı yapmaya tahsîs ediniz. Üçüncüsü size zararlı olur, fayda vermez.

Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri, Hz. Osman (ra)'ın halîfeliğine kadar Şam'da kaldı. Şam halkına din bilgilerini öğretmekle meşgul oldu. Şüphelilerden ve harâmlardan son derece sakınırdı. Evinde bir günlük nafakasından fazlasını bulundurmaz, hep fakîrlere dağıtırdı.

Bir defasında Şam vâlisi, tecrübe etmek için, hizmetçisi ile akşam on bin dirhem altın göndermişti. Ebû Zer Hazretleri altınları alınca uykusu kaçtı, uyuyamaz hâle geldi. Hemen kalktı ve fakîrlere dağıttı. Yanında tek altın bile saklamadı.

Ertesi gün vâlinin hizmetçisi gelip dedi ki:

- Aman efendim, dün akşam sana getirdiğim altınlar meğerse başkasına gidecekmiş. Yanlışlıkla sana getirmişim. Mümkünse altınları geri alayım, yoksa vâli benden hesap sorar.

Bunun üzerine Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri buyurdu ki:

- Oğlum, onları fakîrlere dağıttım. Sen vâliden iki-üç gün mühlet iste, ben bu parayı hazırlarım, o zaman iâde ederiz.

Vâlinin adamı durumu vâliye anlattı. Vâli, Ebû Zer'in, sözünün eri olduğunu anladı.

Ancak, Ebû Zer'in bir günlük ihtiyaçtan fazlasını bulundurmayıp dağıtmasını ve halkı buna teşvik etmesini, halkın anlamayacağını anlayan vâli, durumu halîfe Hz. Osman (ra)'a mektup ile bildirdi.

Medîne'den Ayrıl!

Bunun üzerine halîfe, Ebû Zer'i Medîne'ye da'vet etti. Ebû Zer, Medîne'ye geldiğinde, evlerin Sel Dağına dayandığını ve refâhın arttığını gördü. Halîfenin huzûruna çıkınca, Hz. Osman (ra)'a, niçin insanların biriktirdikleri malları dağıttırmıyorsun, diye sordu. Bunun üzerine Hz. Osman (ra) buyurdu ki:

- Yâ Ebâ Zer, halkı zühd yoluna zorla sokmak imkânsızdır. Onlar zekâtlarını verdikten sonra, benim vazîfem, onlar arasında Hak Teâlâ Hazretlerinin emriyle hükmetmek ve onları çalışma, iktisat tarafına teşvik eylemektir.

Bunun üzerine Ebû Zer dedi ki:

- Resûlullah (asm) bana "Binalar Sel dağına ulaştığı zaman, sen Medîne'den ayrıl!" diye emretmişlerdi. İzin verirseniz, ben Medîne'den gideyim.

Hz. Osman (ra) müsâade buyurdu. Birkaç koyun ve keçi, yetecek miktarda yiyecek vererek, Medîne-i Münevvere yakınlarındaki Rebeze adındaki köye gitmesini söyledi. Ailesi de Şam'dan buraya gönderildi.

Ebû Zer-i Gıfârî Hazretleri, Rebeze’de, küçük bir kulübeye yerleşti. Gelip geçenlere, hadîs-i şerîf ve dînî bilgiler öğretmeye başladı. Halîfenin hediye ettiği, birkaç koyun ve keçisi vardı. Onlarla hayatını devam ettiriyor, dâimâ Allah'a şükrediyordu.

Elbisen Eskidi

Birgün, muhterem hanımı hatırlattı:

- Elbisen çok eskidi, bir yenisini bulamaz mıyız?

- Bize artık elbise değil, kefen lâzımdır! Üstelik sana, iyi haberlerim var.

- Hayırdır İnşâallah efendi...

- İnşâallah yakında, Allah'ın sevgilisi Peygamber Efendimize (asm) kavuşacağım. Ey ölüm çabuk gel, rûhum Rabbime kavuşmak sevgisiyle çırpınıyor.

Hanımı ağlamaya başladı.

- Niçin ağlıyorsun hanım?

Kadıncağız bir şeyler söylemek için dedi ki:

- Nasıl ağlamıyayım! Gerçekten bir emr-i Hak vâki olsa, vefât etsen, ben buralarda tek başıma ne yaparım? Sonra bir kefen bezimiz bile yok. Ayrıca kadın başıma, seni nasıl defnedebilirim?

- Şimdi bunları bırak da, kapıya çık bakalım! Gelen giden, var mı?

Hanımı gözlerini sildi. Kapı önüne çıktı. Uzaklara, ufuklara baktı, baktı. Issız çöl rüzgârlarından başka, ne gelen vardı, ne giden! Üzüntüyle içeri döndü. Başını salladı:

- Bilirsin ki, hac mevsimi geçti. Bu günlerde, şu ıssız çöle, kimin yolu düşebilir?

- Gelirler! Gelirler! Sen şimdi kalk! Bir keçi kes; pişirmeye başla! İyi kalbli Müslüman cemâ’ati gelince, onlara ikrâm edersin. Sakın, yemeden onları salıverme!

Hanımı, tekrar dışarı çıktı. Gözleri nemli, efendisinin emirlerini yerine getirmeye başladı. Yemek pişirirken yolu da gözlüyordu. İşte bu sırada ufukta, bir toz bulutu belirdi. Bulut yaklaştı, yaklaştı.

Gelenler Var!

Nihâyet atlılar ve develiler, açıkça belli oldular. O zaman kadıncağız buruk bir sevinçle içeri koştu:

- Müjde efendi! Söylediğin gibi, gelenler var!

Yaşlı Sahâbînin gözleri parladı ve dedi ki:

- Elhamdülillah! Çok şükür, geldiler demek. Öyleyse, gel de şu yaşlı vücûdumu, Kıbleye doğru çevirelim.

Sonra Kelime-i Şehâdet getirip vefât etti. Hanımı, efendisinin dediklerini yaptı. Sonra tekrar, kapı önüne çıktı. Yolcular gelmişlerdi.

Bunlar Abdullah bin Mes’ûd, Mâlik bin Eşter ve ba’zı Müslümanlardı. Kadıncağız eliyle, gelenlere evi gösterip sordu:

- Ebû Zer içerde, vefât etti. Onu kefenleyip, ecre, sevâba nâil olmak istemez misiniz?

Bu ismi duyan kâfile mensupları, hep birlikte, Ebû Zer Hazretlerinin hizmetine koştular.

Abdullah bin Mes’ûd’un verdiği kefenle kefenlendi ve cenâze namazını da, Abdullah bin Mes’ûd kıldırdı. Hazırlanan etten de yiyerek hep birlikte Medîne’ye döndüler. Çoluk çocuğunu Hz. Osman (ra) himâyesine aldı.

Hz. Ömer (ra), halîfeliği zamanında birgün arkadaşları ile oturmuş sohbet ediyordu. Bu sırada iki genç huzûruna geldi. Yanlarında kollarından sıkıca tuttukları bir genç vardı. Kollarından tutulan genç, temiz giyimli mert birine benziyordu. Biri geliş sebeplerini şöyle anlattı:

- Bu genç, babamızı öldürdü. Bunun muhâkeme edilmesini istiyoruz.

Üç Gün Mühlet Ver

Hz. Ömer (ra), her iki tarafın da ifâdelerini aldı. Hâdisenin nasıl cereyân ettiği iyice öğrenildikten sonra kâtil genç suçlu görülerek idâma mahkûm edildi.

Delikanlı kararı sükûnetle dinledikten sonra, dedi ki:

-Siz, mü'minlerin emîrisiniz. Emriniz başımızın üzerinedir. Kararın yerine getirilmesine hazırım. Ancak, babam vefât etmezden önce paralarını ayırmış, bana, "Oğlum, şunlar senin, şunlar da kardeşinindir. Büyüyünceye kadar sen muhâfaza et! Büyüyünce kendisine verirsin." diye vasiyet etmişti. Ben de bu paraları bir yere gömdüm. Şimdi karar infaz edilirse, bu paralar orada kalır. Çünkü benden başka yerini bilen yoktur. Yetim hakkı zâyi olur. Bana üç gün müsaade ederseniz gider emâneti ehil birine teslim ederim. Sonra da gelir teslim olurum.

Hz. Ömer (ra):

-Yerine bir kefil bırakman lâzım, buyurdu.

-Burada bulunanlardan biri bana kefil olur?

-Kefilini göster!

Genç, orada bulunanların yüzüne dikkatlice baktı. Sonra Ebû Zer Gıfarî Hazretlerini göstererek:

- İşte bu zât kefil olur, dedi.

Hz. Ömer (ra):

- Ey Ebû Zer, kefil olur musun?

- Evet, üç güne kadar döneceğine ben kefil olurum.

Aradan üç gün geçti. Mühlet bitmek üzereydi. Da'vâcı gençler gelmiş fakat, suçlu genç gelmemişti. Da'vâcılar dedi ki:

- Ey Ebû Zer, kefil olduğun genç gelmedi. Madem o gelmedi, sen onun kefili olarak, onun cezâsını çekmedikçe buradan ayrılmayız.

Ebû Zer Hazretleri gayet sakin bir şekilde:

- Daha vakit var, sürenin sonuna kadar bekleyin bakalım. Eğer gelmezse, ben hazırım.

Sözünde Durdu

Nihâyet bildirilen vakit doldu. Ebû Zer Hazretleri de ortaya çıkıp, cezâsının infazını istedi. Tam bu sırada, toz duman içinde birinin gelmekte olduğunu gördüler. Gelen, o gençten başkası değildi.

Genç geciktiği için özür dileyerek:

- Parayı bulup dayıma teslim ettim. Kardeşimi de ona emânet ettim. Dayımın yeri haylı uzak olduğu için ancak bu zamanda gelebildim.

Orada bulunanlar, gencin sözünde durmasına hayran kaldılar. Bu husûsu kendisine söylediklerinde:

- Mert olan hakîki Müslüman sözünde durur. Arkamdan, "Artık dünyada sözünde duran kalmadı." dedirtmem.

Ebû Zer Hazretlerine, genci tanımadığı hâlde neden kefil olduğunu sorduklarında:

- Genç bana güvenerek, "Bu bana kefil olur." dedi. Bunu reddetmeyi mürüvvete, insanlığa sığdıramadım. "Âlemde fazîlet, iyilik kalmamış." dedirtmem.

Bu durumu gören da'vâcılar:

- Biz de "Bu dünyada kerem sahibi, cömert kalmadı." dedirtmeyiz. Allah rızâsı için, da'vâmızdan vazgeçtik, ölenin vârisleri olarak affettik, dediler.

Peygamber Efendimiz (asm) Ebû Zer Hazretleri hakkında buyurdu ki:

- Benim ümmetimde Ebû Zer, Meryem oğlu İsâ'nın zühdüne sahiptir. Bu fıtrat üzere yaratılmıştır. İsâ aleyhisselâmın tevazuuna bakmak kendisini mesrur eden kimse, Ebû Zerr'e nazar eylesin.

Ebû Zerr-il Gıfârî Peygaberimiz (asm)'den bizzat işiterek 281 hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Kendisinden Enes bin Mâlik, İbn-i Abbas, Hâlid bin Vehba, Zeyd bin Vehb, Hurşe bin Hurr, Cübeyr bin Nüfeyr, Ahnef bin Kays, Abdullah bin Samit, Amr bin Meymun ve daha çok sayıda hadîs âlimi, hadîs-i şerîf rivâyet etmiştir. Ondan rivâyet edilen bu hadîs-i şerîfler Kütüb-i sitte denilen meşhur altı hadîs kitabında yer almıştır.

Ebû Zerr'in rivâyet ettiği bir hadîs-i kudsî şöyledir: Allahü tebâreke ve teâlâ Hazretleri buyurdu ki:

"Ey kullarım! Şüphesiz zulmü kendime haram kıldım. Ya'ni zulümden münezzehim. Bunu size de haram kıldım. Sakın kimseye zulüm etmeyin."

"Ey kullarım! Hepiniz, dalâlet, sapıklık üzere yaratıldınız. Yani din bilgilerini bilmiyordunuz. Ancak sizden hak yoluna hidayet ve imân etmeğe muvaffak eylediğim kimseler hidayete kavuştu, dalâletten kurtuldu. Benden hidayet isteyiniz, sizi hidayete kavuşturayım."

"Ey benim kullarım hepiniz açtınız. Fadl ve keremimle sizleri yedirip içirip doyurdum. Benden yiyecek içecek talep ediniz ki size bunun sebeplerini ve yolunu kolaylaştırayım."

"Ey benim kullarım hepiniz çıplaktınız, hepinizi ben giydirdim. Benden giyecek talep ediniz ki sizi giydireyim."

"Ey benim kullarım! Şüphesiz siz bana hiç bir zarar veremezsiniz ve bana hiç bir fâide sağlayamazsınız. Ben bunlardan münezzeh ve müberrâyım. Ben ganiyy-i mutlakım siz de fakir-i mutlaksınız."

"Ey benim kullarım! Eğer sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz, insanlarınız, cinleriniz, takvânın en yüksek derecesinde olsa, benim mülkümde zerrece artış olmaz. Zühd ve takvânızın fâidesi yine sizedir."

"Ey benim kullarım! Sizin öncekileriniz ve sonrakileriniz insan ve cinleriniz, yani hepiniz en âsî bir kimse gibi hep, isyânkâr ve günâhkâr olsanız, benim mülkümden zerre eksilmez. Bunların zararı, ziyânı size ulaşır."

"Ey kullarım! Öncekileriniz ve sonrakileriniz, insanlarınız ve cinleriniz, yeryüzünde bir yerde el kaldırıp benden isterseniz, (Ben de dilersem), her istediğinizi veririm. Böylece benim mülkümden bir şey eksilmiş olmaz. İğne denize daldırıldığı zaman iğne denizden birşey eksiltir mi? Ucunda kıymetsiz bir yaşlık kalır."

"Ey kullarım! Sizin amel ve ibadetlerinizi, her işinizi, ilmi ezelîm ve hafaza meleklerim ile zapt ve hıfz ederim. Sonra işlerinizin karşılığını âhirette noksansız veririm. İşte bu şekilde her kim bir hayır işlerse, bana hamd-ü senâ eylesin. Bu da benim ihsânımdır. Bundan başka iş işleyenler de beni değil, kendi nefislerini kötülesinler. Zira kötülük işleyenler, irâde-i cüz'iyyeleri ile kendi nefslerine uyarak günâh işliyorlar."

Ebû Zerr-il Gıfârî şöyle anlatmıştır

Bir gün mescid girdim. Resûlullah Efendimiz (asm) yalnız oturuyordu. Ben de yanına oturdum, buyurdu ki:

- Yâ Ebû Zer, mescide girince iki rekât namaz (tahıyyet-ül mescid) kılmak gerekir. Kalk kıl.

Kalktım iki rekât tahıyyet-ülmescid namazı kıldım sonra yine Resûlullah (asm)'ın yanına varıp oturdum. Dedim ki,

- Yâ Resulallah, bana namaz kılmayı emir buyurdunuz. Bu namaz nedir?

- Azı ve çoğu Allah Teâlâ'nın koyduğu bir ibâdettir.

- Yâ Resûlallah hangi amel daha efdaldir:

- Allah Teâlâ'ya imân etmek ve onun yolunda cihad yapmak.

- Yâ Resûlallah imân bakımından en kâmil mü'min hangisidir?

-Ahlâkı en güzel olanıdır.

-Yâ Resûlallah mü'minlerin en emini kimdir?

- İnsanlara elinden ve dilinden zarar gelmeyen kimsedir.

-Yâ Resûlallah en efdal hicret hangisidir?

- Günâhlardan uzaklaşmaktır.

- Yâ Resûlallah en efdal namaz hangisidir?

- En uzûn kılınan namazdır.

- Yâ Resûlallah, oruç nedir?

- Ecrini, mükâfatını bizzat Allah Teâlâ'nın katkat vereceği bir farzdır ibâdettir,

- Yâ Resûlallah hangi cihad daha efdaldir?

- Mal ve canı ile yapılan cihaddır,

- Yâ Resûlallah hangi köleyi azât etmek daha efdaldir?

- Madden ve manen kıymetli olanı.

- Sadakanın en efdali hangisidir?

- Az da olsa fakirin gönlünü almak için verilendir.

- Yâ Resûlallah, Allah Teâlâ'nın indirdiği âyetler içinde en fazîletlisi hangisidir?

- Âyet-el kürsîdir..

Ebû Zer Hazretleri devam ederek,

- Yâ Resûlallah bana nasihât et!

- Sana Allah'tan korkmayı tavsiye ederim. İşin başı budur.

- Yâ Resûlallah biraz daha!..

- Sana Kur'ân-ı Kerîmi okumayı tavsiye ederim. O senin için yeryüzünde nur, gökte meleklerin övgüsüdür.

- Biraz daha...

- Çok gülmeyi terket, çok gülmek kalbi öldürür, yüzün nurunu giderir.

- Biraz daha nasihât buyur, Yâ Resûlallah!

- Susmayı tercih et sadece hayır söyle, bu şeytanı senden uzaklaştırır, dîne uymakta sana yardımcı olur.

- Biraz daha, Yâ Resûlallah!

- Cihad et, çünki cihad ümmetimin zühdüdür.

- Biraz daha...

- Miskinleri, fakirleri sev onlarla bulun.

- Biraz daha, Yâ Resûlallah!

- Kendinden aşağı olanlara bak, senden üstün olanlara bakma, çünkü içinde bulunduğun hal senin için nimettir.

- Biraz daha, Yâ Resûlallah dedim!

- Akrabanı ziyaret et, onlar seni ziyaret etmeseler de.

- Biraz daha, Yâ Resûlallah dedim.

- Allah Teâlâ'ya itâat et, kınayanların kınamasına aldırma.

- Biraz daha nasihât et, Yâ Resûlallah!

- Acı da olsa Hakkı söyle!

- Biraz daha istedim.

- Tedbir almak gibi akıllılık yoktur. Haramlardan el çekmek gibi vera yoktur. Güzel ahlâk gibi de soyluluk yoktur.

Kaynaklar:
1) Hilyet-ül-evliyâ, 1/156.
2) Tabakât-ı İbn-i Sa’d 1/219, 2/354.
3) El-A’lâm, 2/140.
4) Tehzîb-üt-tehzîb 12/90.
5) El-İsâbe 4/62.

45 İsimleri bilinen kaç sahabe vardır?

İslâm'ın ilk asırlarından itibaren sahabe biyografilerini tesbit için pek çok eser yazılmıştır. Bu kitaplarda sahabe, ya Hz. Peygamber (asv)'a yakınlık ve fazilet derecelerine göre veya isimlerine göre alfabetik bir şekilde ele alınmıştır.

Bu tür kaynaklarda toplam olarak ancak, 10.000 kadar sahabenin hayatı hakkında bilgi verilmektedir. Aslında ashabın sayısı kesin olarak tesbit edilebilmiş değildir. Ancak genellikle Hz. Peygamber (asv) vefat ettiği zaman 114.000 sahabînin bulunduğu kabul edilir.

Hayatları kitaplara geçen sahabîler; tanınan, bilinen, çeşitli özellikleriyle meşhur olan kimselerdir. Hayatlarıyla ilgili bilgiler sonraki asırlara intikal etmeyen veya Mekke-Medine gibi önemli merkezlerden uzakta yaşıyan sahabîlerin isim ve hayatları, bu kaynaklarda yer almamıştır . (Ahmet ÖNKAL, Şamil İsl. Ans.)

İlave bilgi için tıklayınız:

Sahabenin tanımı nedir, kimlere sahabe denir?

46 Ebu Ubeyde el-Cerrah kimdir?

Peygamber Efendimiz (sas)'in "ümmetin emini" buyurduğu, Hz. Ömer (ra)'in "Yaşıyor olsaydı, halife tayin ederdim." dediği bu kutlu sahabi, Aşere-i Mübeşşere'den biridir. Amvas'ta şehid olacağı âna kadar ki hayatına bir göz atalım.

Ailesi

Asıl adı Âmir b. Abdullah b. Cerrah olan Ebu Ubeyde b. Cerrah, tarih boyunca künyesi Ebu Ubeyde ve dedesine nisbeti İbni Cerrah ile meşhur olmuş ve hep öyle anılagelmiştir. Soy kütükleri Hz. Peygamber (sas)'in onuncu, Ebu Ubeyde'nin yedinci dedesi olan "Fihr"de birleşir.

Uzun boylu, zayıf yapılı, seyrek sakallı bir vücut yapısına sahip olan Ebu Ubeyde Hazretleri, cennetle müjdelenen sahabilerden biridir. Babasının adı Abdullah, annesinin adı ise, Da'd binti Hilal'dir.

İslâm'a Girmesi

Ebu Ubeyde, Allah Rasûlü (sas)'nün "Daru'l­Erkam"a çekilmezden önce, Hz. Ebu Bekir'in gayretleriyle, Osman b. Maz'un, Ubeyde b. Haris, Abdurrahman b. Avf ve Ebu Selam b. Esad (radıyallahü anhüm) ile birlikte Müslüman olmuştur. İslâm tarihinden hareketle yapılan hesaplamalara göre Ebu Ubeyde, Müslüman olduğunda yirmi yedi yaşındadır. Mekke döneminde müşriklerin eziyet ve işkencelerinin artmasını müteakip, aldığı izinle Habeşistan'a yapılan ikinci hicrete katılmış, bir müddet Habeşistan'da kaldıktan sonra Medine'ye hicret etmiştir. Böylece o, dini uğrunda iki ayrı beldeye hicret eden sahabîler arasında da yerini alır. Rivayetlere göre Nebiler Sultanı (sas) onu Medine'de Sa'd b. Muaz veya Ebu Talha el­-Ensarî ya da Sâlim Mevla Ebî Huzeyfe ile kardeşleştirmiştir.

Hep Efendimiz'le Beraber

Seriyye kumandanı veya tebliğ memuru olarak görevlendirildiği dönemler hariç, hayatı boyunca İnsanlığın İftihar Tablosu'nun yanından hiç ayrılmayan Hz. Ebu Ubeyde, Hz. Peygamber (sas)'in katıldığı bütün savaşlara iştirak etmiştir. Bütün bu savaşlarda gösterdiği cesaret ve kahramanlık müsellem olmakla birlikte, onun Bedir'de başından geçen şu olay, ibret olması açısından zikre değer bir özelliktedir:

Ebu Ubeyde, Bedir Savaşı'nda müşrikler safında yer alan babasını fark edince, onunla karşılaşmamaya oldukça özen göstermiş, fakat babasının ısrarla kendisini takip edip öldürmek istemesi karşısında, zor durumda kalarak istemediği halde onu öldürmüştür.

"Allah'a ve ahiret gününe inanan bir milletin babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları da olsa Allah'a ve Rasûlü'ne düşman olanlara dostluk ettiğini göremezsin. Onlar o kimselerdir ki, Allah katından bir ruh ile desteklenmiştir. Onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacak, orada ebedî kalacaklardır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah'ın hizbidir. İyi bilin ki, kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah'ın hizbidir."(Mücadele, 58/22)

âyetinin bu vesile ile nazil olduğu rivayet edilir, ki burada Ebu Ubeyde'nin hususî manada Allah nezdindeki konumunu görmek mümkündür. Tarihçi Vakıdî, her ne kadar bu rivayeti kabul etmiyorsa da, tarihçilerin büyük bir çoğunluğu, onun bu itirazını nazar­ı dikkate almamışlardır. Mes'eleye, sahabe imanı ve sahabe aksiyonu perspektifinden bakıldığında, bir insanın iman uğrunda yeri geldiğinde, babasını bile öldürmekten çekinmemesi, aslında yadırganacak bir olay değildir. Fakat bunu, her şeyi materyalist bir çizgide değerlendiren, kalpleri hep o çizgide yönlendirilen, iman, aksiyon ve maneviyat ikliminden oldukça uzak yaşayan günümüz nesillerine anlatmanın, daha doğrusu idrak ettirmenin zorluğunu kabulleniyorum.

Ebu Ubeyde, Uhud Savaşı'nda Allah Rasûlü (sas)'nü hiç terk etmeyen sahabilerden biridir. Savaş ortasında Müslümanlar arasında yaşanan sarsıntı sonucu, Peygamber Efendimiz (sas)'in Uhud'un eteklerine doğru çekildiği esnada, O'nu korumak için etrafında halka teşkil eden, on dört cesur sahabi arasında Ebu Ubeyde de vardır. Uhud ve Ebu Ubeyde yan yana gelince, onun, Efendimiz (sas)'in mübarek yanaklarına batan miğfer parçalarını dişleri ile çıkarmasını hatırlamamak mümkün değildir. O, yaptığı ısrarlar sonucu Hz. Ebu Bekir'den bu iş için izin alır ve dişleri ile miğfer parçalarını Efendimiz (sas)'in yanaklarından çıkartır. Ebu Ubeyde'nin bu ameliye esnasında iki dişi kırılmış, fakat bu durum, (sahabinin, hemen bütün kaynaklarda yer alan ifade ve itiraflarıyla) onun güzelliğine ayrı bir güzellik katmıştır.

Medine döneminde Hz. Ebu Ubeyde (ra)'nin Allah Rasûlü (sas)'nün görevlendirmesi ile bazı seriyyelere kumandanlık ettiği, Yemen'e tebliğ eri, Necran'a cizye toplama memuru olarak gittiği, Hudeybiye başta olmak üzere bütün anlaşmalarda şahitlik görevi yaptığı ve Beytü'l­ Mal'de çalıştığı bilinmektedir. Hayber Gazası'nda da yine kahramanlıklar göstermiştir. Farklı alanlardaki bu vazifeleri, onun ne kadar kabiliyetli ve ne kadar renkli bir kimliğe sahip olduğunu gösterir. Özellikle Necranlı Hristiyanların cizyelerini Medine'ye göndermek için güvenilir bir elçi istediklerini bildirdiklerinde, Allah Rasûlü (sas)'nün,

"Her ümmetin bir emini vardır; bu ümmetin emini de Ebu Ubeyde b. Cerrah'tır."

buyurarak onu göndermesi, Nebiler Sultanı (sas)'nın Ebu Ubeyde'ye bakışını net bir şekilde göstermesi açısından şayan­ı dikkattir. Bu hâdiseden sonra "Eminü'l­-Ümme; yani ümmetin en güvenilir insanı" lakabını alan Ebu Ubeyde, bir süre Necran bölgesinde kalır, Müzeyne, Huzeyl ve Kinane kabilelerine İslâm'ı öğretir ve bu kabilelerin vergilerini toplayarak Medine'ye döner.

Şahsiyeti

Uysal, uyumlu, herkesle iyi geçinmesini bilen bir yapısı vardır, Ebu Ubeyde Hazretlerinin. Sosyal ahengi, kardeşlik ruhunu muhafaza etmeye özen gösteren ve bu uğurda kendisine takdim edilen makamları bile elinin tersiyle itebilen bir insandır. Bunun en güzel örneklerinden biri Selasil Gazvesi'ndeki tavrıdır. Onu zikretmekte fayda mülahaza ediyoruz.

Zatu's­-Selasil Gazvesi'nde Amr b. As, Beliy ve Üzre kabileleri üzerine gönderilmişti. Oraya giden Hz. Amr, durumun iç açıcı olmadığını görüp, Efendimiz (sas)'den destek isteyince Allah Rasûlü (sas) Ebu Ubeyde komutasında muhacirlerden müteşekkil bir ordu gönderir ve onu bütün orduların kumandanı olarak atar. İki ordu buluşur ve Efendimiz (sas)'in emri Hz. Amr'a tebliğ edilir. Bu arada bazıları, bu olayı bir türlü kabullenemez ve anlaşmazlık çıkar. Bunun üzerine Ebu Ubeyde, "Allah Rasûlü (sas) bana 'Amr ile anlaşın. Sakın ola ki tartışmayın. O sana itaat etmezse, sen ona itaat et.' dedi." der ve Amr komutasındaki orduda yerini alır. Bu konuda Muğire b. Şu'be'nin ısrarları, onu kararından vazgeçiremez. Bu arada ordunun maddî durumu epeyce sıkıntılıdır. Zaman zaman Ebu Ubeyde kumandasındaki ordu, yolda günlük bir hurma ile iktifa etmiş ve bazen de yollarda selem ağacının yapraklarını yemek mecburiyetinde kalmışlardı.

Hulefa­i Raşidîn Devrinde

Allah Rasûlü (sas)'nün vefatını müteakip, halife seçimi için yapılan "Benî Saide" bahçesindeki toplantıda, ismi devlet başkanı adayları arasında geçer. Ve gariptir, onu destekleyenler arasında Hz. Ebu Bekir de vardır. Ebu Ubeyde, bu teklifi reddederek, halifelik makamına Ebu Bekir'in daha layık olduğunu söyler ve ona ilk biat edenler arasında yer alır. Elhak o, bu vazifeyi hakkıyla yerine getirebilecek vasıflara sahip birisidir. Nitekim, Hz. Ömer'in vefatı öncesinde: "Eğer Ebu Ubeyde sağ olsaydı, devlet başkanlığına onu getirirdim." demesi bunu göstermektedir. Hz. Ömer'in, Ebu Ubeyde'ye bakışını gösteren şu olay dikkat çekicidir:

Bir gün Hz. Ömer (ra), arkadaşları ile bir evde otururken, onlardan dilek, istek ve temennilerini sorar. Bazıları Allah yolunda infak etmek için ev dolusu altın, bazısı aynı gaye uğrunda mücevherat temenni eder. Hz. Ömer ise; "Ne kadar arzu ederdim bu ev, Ebu Ubeyde misali insanlarla dolu olsaydı." diyerek hem temennisini ortaya koyar, hem de huzurda bulunan kişilere dolaylı bir mesaj verir.

Hz. Ebu Ubeyde, fethettiği Şam ve civarının tanzim ve idaresiyle meşgul olurken, veba hastalığına yakalanmış ve şehit olmuştur. Tarihe "Amvas vebası" diye geçen bu elim olayda, Ebu Ubeyde'nin yanı sıra, daha yüzlerce sahabînin vefat ettiği bilinen bir gerçektir. Hz. Ömer, o bölgede veba çıktığını duyunca Ebu Ubeyde'ye bir mektub yazmış ve "Bu mektubu alınca hemen Medine'ye gel. Seninle görüşmek istediğim bir mesele var." demişti. Halifenin maksadını anlayan Ebu Ubeyde, 'Arkadaşlarımdan ayrılamam.' diyerek bu isteğe icabet etmemişti. Vefatı öncesinde Medine'den bu bölgeye kadar gelen Halife, Ebu Ubeyde'yi bölgeden çıkması için ikna etmeye çalışmış fakat başarılı olamamıştır. Bir karşılama esnasında hem bölge valisi, hem de Suriye bölgesi topraklarının fethini gerçekleştirmiş İslâm ordularının başkumandanı olan Ebu Ubeyde'nin çadırına giren Hz. Ömer, çadırda kılıç, kalkan ve mızraktan başka bir şey göremeyince, ona niçin evde kullanılabilecek eşyalar almadığını sormuş, Ebu Ubeyde de,

"Ey Müminlerin Emiri! Onlar rahat ve rehavetimizi, dünyaya bağlılığımızı artırır."

diye cevap vermiştir.

Hz. Aişe (r.anha)'nin ifadesiyle, ashab arasında Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'den sonra Nebiler Serveri (sas)'nin en çok sevdiği kişi olan Ebu Ubeyde, vefatı öncesi insanlara hitaben,

"Ey insanlar! Bu hastalık Allah'tan size bir rahmettir. Peygamberimiz (sas)'in duasının kabulü ve sizden önceki salih kişilerin ölüm şeklidir."

demiş ve peşi sıra bu hastalıktan dolayı vefat etmek için, Allah'a dua etmiştir.

Bir müddet sonra bu dua kabul olmuş ve Ebu Ubeyde elli sekiz yaşında iken vebadan 'şehid olarak' vefat etmiştir. Cenaze namazını, yerine vekil olarak bıraktığı, Hz. Muaz b. Cebel kıldırmıştır. Kabri şu anda Ürdün'ün Beysin bölgesinde, kendi adıyla anılan köyde bulunmaktadır. Ürdün Vakıflar Bakanlığı, kabrin yanına şu anda büyük bir külliye inşa etmektedir.

Ebu Ubeyde ile ilgili mülahazalarımızı ve değerlendirmelerimizi, onun düşünce dünyasını çok iyi yansıtan şu iki cümlesi ile noktalayalım:

"Siyah olsun, kırmızı olsun; hür olsun, köle olsun; Acem olsun, Arap olsun bütün insanlar benden daha faziletli ve daha takvalıdır. Bu insanlar gibi olabilmeyi ve onların emri altında olmayı ne kadar isterdim!"

"Nice elbisesi beyaz olanlar vardır ki, dini kirlidir. Nice nefsine hürmet gösterenler vardır ki, aslında ona ihanet etmektedir. Günahlarınızı, yapacağınız iyiliklerle affettirmeye bakın. Zira sizden birinizin sema-­arz arası günahları da olsa, yapacağı bir iyilik, onun bütün günahlarını affettirebilir." (Radıyallahü anhü).

Son olarak Hz. Ömer (ra)'in oğlu Abdullah'ın şu ifadesiyle yazıya son verelim:

"Kureyş ricali içinde üç kişi vardır ki, yüzleri yüzlerin en güzeli, zekaları zekaların en keskini, kalpleri de kalplerin en metinidir. Bunlar, Hz. Ebu Bekir, Hz. Osman b. Affan ve Hz. Ebu Ubeyde b. Cerrah'tır." (İbn Asakir).

Allah şefaatine nail eylesin.(amin)

47 Arapların dört siyasi dahisi olarak bilinen sahabeler kimlerdir?

1. Muaviye b. Ebi Süfyan: Ağırbaşlılıkta, işleri teenniyle takip etmede ün yapmıştır.(Ancak bazı kaynaklara göre, bu zat, Muaviye b. Ebih’dir).

1. Amr b. As: En zor meseleleri çözmede mahir olmakla ün salmıştır.

3. Muğire b. Şu’be: Büyük işler adamı olarak meşhurdur.

4. Ziyad b. Ebih (Bazılarına göre, Muaviye b. Ebih’in kardeşi). Küçük-büyük her hususta işleri çevirebilen maharetiyle ünlüdür. (bk. Ya‘kûbî, Tarih, Beyrut 1960, II, 229; Taberî, Tarih, V, 212-218, 295-348; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, III 247-248)

48 Peygamberimiz, münafıkların listesini Hz. Huzeyfe'ye vermişti. Hz. Ömer'in, Peygamberimiz beni de münafıklardan saydı mı, diye sormasının hikmeti nedir?

Hz. Ömer (ra)’in ilgili sözüne -uzun veya kısaca- yer veren rivayetler hadis ve tefsir kaynaklarında geçmektedir. (bk. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 8/637; Taberî, Tevbe,9/101. ayetin tefsiri; İbn Hazm, el-Muhalla, Gazalî, İhya, 129; 11/222; İbn Hacer, Mukaddime, s.404; Kenzu’l-Ummal, 13/344)

Zeyd b. Vehb el-Cühenî anlatıyor: “Münafıklardan biri öldü, Hz. Huzeyfe cenaze namazına katılmadı. Bunun üzerine Ömer, ‘Bu da onlardan mıdır?’ diye sorunca Hz. Huzeyfe “Evet” diye cevap verdi. Bu defa  Ömer: ‘Allah aşkına ben de onlardan mıyım?’ diye sormaya başladı. O ‘hayır!’ dedi ve ekledi, ‘Yemin olsun senden sonra artık bunları hiç kimseye anlatmam’” (bk. İbn Ebî Şeybe, el-Musannef, 8/637; Ebu Bekir el-Hallal, e’s-sünne, babu munakehati’l-Murhile; İbn Hacer a.g.y; Kenzu’l-ummal, a.g.y).

İbn Hacer, Hz. Ömer (ra)’in böyle bir söz söylemesinin muhal/imkânsız olduğunu savunan ve hadisi zayıf kabul eden Yakub b. Süfyan el-Fesevî’yi eleştirmiş, bu görüşünün yanlış olduğunu, ilmî dayanağı olmayan böyle indî görüşlerle sahih hadis rivayetlerinin reddedilemeyeceğini vurgulamıştır. Daha sonra “ Hz. Ömer bu sözü -Allah’ın mekrinden emin olmadığı, şiddetli korkunun kendisine hâkim olduğu bir anda söylemiştir, dolayısıyla bozuk vesveseler yüzünden güvenilir ravileri zayıf kabul etmenin doğru olmadığını” belirtmiştir.(bk. Mukaddime(Hedyu’s-Sârî) s.404).

İbn Hacer gibi bir otoritenin kabul ettiği bir hadisi kabul etmek ve onun yaptığı gibi, konuyu Hz. Ömer (ra)’e yakışır bir şekilde yorumlayıp algılamak en isabetli yol olduğunu düşünüyoruz.

49 Hind ve Velid'in kardeşi olan Ebu Huzeyfe hakkında bilgi verir misiniz?

Ebû Huzeyfe Mihşem b. Utbe b. Rebîa (ö. 12/633) İlk Müslüman olan sahâbîlerdendir. Künyesiyle tanındığı için adı kesin olarak bilinmemekle birlikte kaynakların çoğunda Mihşem, bir kısmında da Hâşim ve Hüşeym şeklinde geçmektedir. Babası Utbe b. Rebîa müşriklerin ileri gelenlerindendi. Kırk dördüncü Müslüman olduğu rivayet edilen Ebü Huzeyfe, İslâm'ın ilk yıllarında okuma yazma bilen on yedi sahâbîden biriydi. Hz. Peygamber (a.s.m.)'e istihâze konusunu sormasıyla meşhur olan Sehle bint Süheyl ile evlendi ve Habeşistan'a yapılan her iki hicrete de onunla birlikte katıldı.

Ebû Huzeyfe Habeşistan'dan Mekke'ye döndü ve Medine'ye hicrete kadar Hz. Peygamber'in yanından ayrılmadı. Medine'ye hicret edince azatlısı Sâlim'le birlikte Abbâd b. Bişr'in evine misafir olduğu için Hz. Peygamber onunla Abbâd arasında kardeşlik bağı (muâhât) kurdu.

Abdullah b. Cahş kumandasında yapılan Batn-ı Nahle Seriyyesi'nde bulunan Ebû Huzeyfe Bedir, Uhud ve Hendek başta olmak üzere bütün gazvelere katıldı. Babası Utbe'yi çok seviyor ve bir gün Müslüman olacağını ümit ediyordu. Onu Bedir Gazvesinde düşman saflarında görünce çok üzüldü ve kendisini mübarezeye davet etti. Ancak Hz. Peygamber buna engel oldu. Savaş bittikten sonra Resûlullah'ın, "Rabbimin sizin için vaad ettiği şeyin gerçek olduğunu şimdi gördünüz mü?" diyerek Bedir Kuyusu'na attırdığı müşriklerin cesetleri arasında Utbe'ninki de vardı. Uhud Gazvesi'nde Hz. Hamza'ya yaptıklarıyla tanınan kız kardeşi Hind, Bedir'de babasına karşı takındığı tavır sebebiyle Ebû Huzeyfe'yi bir şiirle hicvetti.

İlk Müslümanlardan olan Salim, Ebû Huzeyfe'nin kölesi olup ona nisbetle Salim Mevlâ Ebû Huzeyfe diye anılır. Ebû Huzeyfe Sâlim'i azat ettikten sonra evlât edindi ve kendisini yeğeni Fâtıma bint Velîd ile evlendirdi. Evlâtlıkların babalarına nisbet edilmesini emreden âyet (Ahzâb 33/5) nazil olduktan sonra da Ebû Huzeyfe Sâlim'i yanından ayırmadı. Ancak ergenlik çağına geldiğinde evlerine teklifsizce girip çıkmasının sakıncalı olabileceğini düşünen Sehle bint Süheyl durumu Hz. Peygamber'e sormuş, o da aralarında süt mahremliği meydana gelmesi için Sâlim'i emzirmesini tavsiye etmişti. Resûlullah'ın verdiği bu ruhsatın sadece bu olaya mahsus olduğu kabul edilmektedir.

Ebû Huzeyfe (r.a.) elli dört yaşlarında iken Yemâme Savaşı'nda azatlısı Salim ile birlikte şehid oldu. Adı çeşitli hadislerde geçmektadir.

50 Hz. Muaviye'nin şarap içtiği iddiası doğru mudur? Hz. Ali ile karşılıklı lanetleşme olmuş mudur?

Soru 1: Hz. Muaviye’nin son arzusu, ölmeden önce serin şarap içip çocuklarını seyretmek miydi?

Cevap: Soruda Ahmed b. Hanbel’in  “Müsned”i ve “Tarih-i İbn-i Asakîr” kaynak verilerek onun son arzusunun bu olduğu iddia ediliyor. Meselenin aslı ve hakikati şudur: Ahmed b. Hanbel, mezkur kitabında sahabeden Bureyde el-Eslemî’den hadisler naklederken şöyle bir hadis de nakleder:

 “(Bureyde’nin oğlu) Abdullah b. Büreyde şöyle anlattı: ‘Ben ve babam (Büreyde) Muaviye’nin huzuruna girdik, o bizi bir döşek (firaş) üzerine oturttu, derken bize yemek getirildi, birlikte yedik, daha sonra şarap getirildi (ütiynâ bi’ş-şarâbı), Muaviye içti, sonra babam (Büreyde de) içti. Sonra o (Hz. Muaviye) şöyle dedi: ‘Ben onu Rasulullah (s.a.v.) haram kıldığından beri içmedim.’ Daha sonra Muaviye şöyle dedi: ‘Ben Kureyş’in en güzel/yakışıklı, en iyi, cömert ve güzel konuşan, onu (hamrı=şarabı) bulduğum gibi, onun lezzetini de bulan bir gençtim. Ve ben giyim kuşamına dikkat eden ve biri benimle konuşunca iyi konuşan bir gençtim.”[1]

Bu hadisten hareketle Hz. Muaviye’nin şarap içtiği iddia edilmektedir. Bu iddiaya birkaç vecihle cevap verilebilir:

  1. Olay Hz. Muaviye’nin halifelik yıllarında Şam’da geçmektedir. Bureyde el-Eslemi ve oğlu Abdullah onu ziyaret etmişler, yemek yeyip şarap=meşrubat içmişlerdir. Burada şarap meşrubat ve içecek anlamındadır. Çünkü Arapça’da şarap haram veya helal bütün içecek ve meşrubatların adıdır. Bunu nereden biliyoruz?

Hadis kitaplarına bakınca, “Kitabu’l-Eşribe = Şaraplar (İçecekler) Kitabı” diye bölümlerle karşılaşırız.[2] Kitabu’l-Eşribelerde Hamr (şarap), nebiz (şıra), süt, hurma suyu, su ve sıkılmış meyve suları konu edilir. Bunlardan sarhoşluk veren ve günümüzde “şarap” diye anılan “hamr” haram kılındıysa da diğerleri helaldir. Görüldüğü üzere bizim şarap olarak adlandırdığımız sarhoş edicinin özel adı hamrdır.

Hz. Muaviye Büreyde ve oğluna önce yemek yedirmiş, sonra da şarap/meşrubat (içecek) ikram etmiştir. Eğer ikram edilen şey hamr olsaydı, metinde “ütiynâ bi’ş-şarâbi = bize şarap/meşrubat getirildi” değil, “ütiynâ bi’l-hamri = bize hamr (sarhoş eden şarap) getirildi” denirdi. Kur’an’da da sarhoş eden şarap “hamr” olarak anılır ve hadislerde de bu böyledir. Zamanla Türkçe’de anlam kayması olmuş ve hamra “şarap” denmeye başlanmıştır. Osmanlılar zamanında da şarabın adı “süçi”dir

  1. Getirilen içecek ve meşrubattan, Büreyde ve Hz. Muaviye yemekten sonra içmiştir. Büreyde’nin oğlu Abdullah ise kendisinin içip içmediğinden söz etmemektedir. Ama görülüyor ki, cahil bir akl-ı evvel bunu şarap kelimesine bakarak, konunun aslını bilmeden veya kötü niyetle, hem Hz. Muaviye’ye hem de ashab-ı kiramdan Büreyde’ye hiç akla gelmeyen bir iftirada bulunmaktadır. Bu takdirde hem Hz. Muaviye, hem de Hz. Büreyde şarap içme iftirasıyla karşı karşıyadır.
  2. Bu olayı tarafsız değerlendiren bir ilim adamı, burada sözü edilen “şarabın = meşrubatın”, hamr (sarhoş eden şarap) olduğuna hükmedemez, bu bir iftira, sahabeye çamur atma, seb, onlar hakkında kötü konuşma ve haksızlıktır.
  3. Dikkat edilirse, meşrubat içilirken Hz. Muaviye ayrıca, haram edildiğinden beri ağzına sarhoş eden meşrubat almadığını da söylemektedir. Çünkü o zamanlar sarhoş eden şarap/meşrubat ve içecek yalnız hamra münhasır değildi. Hicretin dördüncü yılında (Ağustos-Eylül 625) bütün sarhoşluk veren şaraplar (meşrubatlar ve içecekler) haram kılınmıştı. Bunlar içinde Mekke ve Medine’de bilinen ve içilen hurma koruğu (büsr) ve kuru hurmadan (temr) yapılan içkiler, Yemenlilerin baldan ürettikleri biti’ ve arpa ve darıdan imal edilen “ğubeyra” adlı içecek de vardı.[3]
  4. Kur’an-ı Kerim’de şarap (içecek, meşrubat) kelimesi birkaç ayette geçer. Mesela En’am Suresii 70. Ayeti ve Yunus Suresi 4. Ayetine göre Cehennemlikler için “Şarâbün min hamîm = kaynar sudan bir meşrubat içecek” ayeti vardır.[4] Dikkat edilirse bu içecek sarhoş eden bir müskir olmadığı halde şarap diye adlandırılmıştır. Ayrıca Nahl Suresi 69. Ayetine göre “onların (bal arılarının) karınlarından renkleri çeşitli bir şarap (bal) çıkar”.[5] Görüldüğü üzere ayette kendisinden meşrubat yapılan ve mayi olan, ancak helalliğinde şüphe olmayan bala da şarap denmektedir.

Kehf Suresi 29. Ayeti, cehennemliklere verilen ve erimiş maden gibi yüzleri haşlayan suyu da, sarhoş edici özelliği olmamasına rağmen “bi’se’ş-şarâb = ne kötü içecek” olarak anar.[6]

Sa’d Suresi’nde Hz. Eyyub’e “ürkuz bi riclike, hâzâ muğtesebun bâridun ve şarâb = Ayağını yere vur, işte yıkanacak soğuk bir su ve şarap (içecek).” diye emir ve müjde verilir.[7] Demek su da Arapça’da şarap/ meşrubat diye adlandırılmaktadır. Yine aynı surenin 51. Ayetinde cennetlikler: “Onlar koltuklara yaslanıp kurularak birçok meyveler ve şaraplar (meşrubatlar ve şerbetler) içerler.” diye anlatılırlar.

İnsan Suresi de cennetliklerden söz ederken bir ayetinde onları “… gümüş bilezikler takmışlardır, Rableri onlara pek temiz bir şarap (içecek) içirir.” diye vasfeder.[8]

Amme Suresi de “Lâ yezûkûne fîhâ berden ve şarâben = Onlar (ateştekiler) orada bir serinlik ve şarap (bir meşrubat) tatmazlar.” diye onlar tasvir eder.[9]

Bakara Suresi’nin 259. Ayetinde şarap içecek/meşrubat anlamına anıldığı gibi, Fatır Suresi 12. Ayetinde de tatlı su içmesi (şarabı), kolay bir nimet olarak anılır.[10]

Görüldüğü gibi Rasulullah çağında nazil olan ayetlerde de şarap kelimesinin anlamı “sarhoş edici içecek” olarak geçmemektedir.

Soru 2: Hz. Muaviye Hz. Ali’ye Sövdü mü?

Cevap:

  1. Bu soruya cevap vermek için önce "sövmek" anlamına gelen seb ve şetm kelimelerinin manaları üzerinde durmak gerekir:

Seb; birisi hakkında kötü konuşmak, ona dil uzatmak, kesmek, şetmetmek, aşağılamak, tahkir, terzil, kötü anmak, yermek, küfür, küfran, sövüp saymak gibi manalara gelir.[11]

Şetm ise; yine seb anlamındadır; sövme, sayma, sebbetme ve azarlama gibi manalara gelir.[12]  

Hz. Muaviye hakkında, Hz. Ali’ye sebbi, şetmi emrettiğine dair tarih kitaplarında bazı bilgiler yer alsa da[13] -ki bunların da gerçek olup olmadığı hep tartışmalıdır- kendisinin ona bizzat sebbettiği konusunda bir bilgimiz yoktur.

Soru 3: Hz. Muaviye, Hz. Ali İçin Sövme Emri Verdi mi?

Cevap:

1. Soruda bu soruyu soran tarafından kaynak gösterilen, Tirmizi, Müslim ve İbn-i Asakir’in Tarih-i Dımaşk’ında sövme emri verdiği iddia edilen cilt ve sayfalarda ve Tirmizi’de 3808 nolu hadiste sövme emri bulamadık. Eğer bu eserlerin baskı tarihleri ve bu emrin hangi konularda yer aldığı belirtilseydi, belki iddianın doğruluğunu ve yanlışlığını daha iyi tesbit mümkün olabilirdi.

2. Şu kadar var ki, tarih kaynaklarından İbnü’l-Esir’in el-Kamil’inde bu konuyla ilgili bazı açıklamalar bulmak mümkündür. İbnü’l-Esir’e göre, Hz. Hasan, Hz. Muaviye ile sulh yapıp, hilafeti ona verirken bazı şartlar koşmuştu:

Bu şartlara göre, “Hz. Muaviye ona, Kufe Beytülmalinden beş bin dirhem ödeyecek, Fars topraklarından olan Dâr-ı İbcîrd’in haracını verecek, ayrıca Hz. Ali’ye şetm etmeyecekti.[14] Fakat o (Muaviye) Ali’ye şetimden el çekme konusunda ona cevap vermedi (icabet etmedi). Bunun üzerine o (Hz. Hasan) duyduğu halde ona şetmetmemesini istedi. O da buna icabet etti, ama sonradan bu konuyu da onun için yerine getirmedi. Ve dâr-ı İbcird’in haracına gelince, Basralılar onu (Hz. Hasan’ı) bundan men ettiler ve şöyle dediler: “O bizim feyimizdir (Allah’ın bize döndürdüğü maldır). Onu kimseye vermeyiz. O (Hz. Hasan) onları Muaviye’nin emriyle men ettiği halde (böyle dediler)”[15]

Ayrıca Emevi taraftarları Ali taraftarlarını “Ebu Tûrab şiası/taraftarı” diye anıyorlardı.[16]

Yine aynı kaynağa göre, hicri 41. Yılında Muğire b. Şube’yi Kufe’ye vali tayin edince -ki burası Hz. Ali taraftarlarının bol olduğu bir yerdi- kendisine şöyle demişti: “… Ali’nin şetmi (sebbi) ve zemmini, Osman’a terahhumu (ona ‘rahimehullah = Allah ona rahmet etsin’ demeyi[17] ve ona istiğfarı terk etme, ayrıca Ali’nin ashabının ayıplarını, onlara uzaklaştırmayı ve Osman taraftarlarının ıtrayı (aşırı övgüyü) onlara (halkı) yaklaştırmayı terk etme.”[18] Muğire bunu yapacağını belirtti ve Kufe’ye gelince şetm-i Ali ile birlikte, Osman’a dua ve istiğfarı da bırakmadı.[19]

Hz. Ali şiasından (taraftarlarından) Hucr b. Adiy, onun bu yaptıklarını duyunca, kendisiyle görüşüp “bel iyyâkum zemmellâhu ve le‘ane = Aksine Allah size zem ve lanet etsin” dedi. Ardından da; “Ben şehadet ederim (Allah’ı şahit tutarak derim) ki, sizin zemmettiklerinizi fazla (üstünlüğe) daha layıktır, tezekki ettiğiniz de zemme daha evladır.” dedi.[20]

Görüldüğü gibi el-Kamil’e göre, Hz. Muaviye Hz. Ali’ye şetmi (hakkında kötü konuşmayı, sebbi tenkit ve eleştiride bulunmayı ve zemmi) emretmiştir. Zem; “birisinin ayıplarını söylemek, çekiştirmek, kötülemek, yermek, ayıplamak” gibi manalara gelir.[21] Buna göre herhalde Muaviye, insanları Hz. Ali’den uzaklaştırmak için şetm ve zem ettirmeyi, siyasi bir rakip olarak gördüğü Hz. Ali’ye yaptırmayı uygun görmektedir.

Diğer yandan el-Kâmil’de görüldüğü üzere, Hz. Ali taraftarları da, “Allah size zem ve lanet etsin… Sizin tezekki ettikleriniz (ayıplardan azade tuttuklarınız) zemme daha evladır” diyebilmekte, onlar da Hz. Osman ve Hz. Muaviye taraftarlarına zem ve lanette bulunabilmektedirler. Herhalde tarafgirlik ve siyasi rekabet gibi konular, zamanımızda rakip siyasi parti liderleri ve tarafları gibi, insanları rakiplerine karşı bu duruma sürükleyebilmektedir.

O dönemde sebbin iki tarafça karşılıklı yapıldığına dair başka bilgiler de vardır. Hz. Ali halife iken bir gün onun taraftarlarından biri Hz. Ali’nin huzurunda “Osman cehennemdedir.” deyince Hz. Ali, ona karşı çıkarak “Bunu nereden biliyorsun?” dedi. Adam görüşünde ısrarlıydı. “Çünkü o yeni şeyler (bid’atlar) ihdas etti.” dedi. Bunun üzerine Hz. Ali haddini aşan bu adama şöyle cevap vermişti:

“Sen ne diyorsun, bir kızın olsa, onu (herhangi bir kimseye) danışmadan böyle bir kimseyle (cehennemlik biriyle) evlendirir miydin?”

“Hayır!..”

“Öyleyse senin görüşün, Rasulullah’ın (s.a.v.) kendi kızı hakkındaki görüşünden daha mı hayırlı?”

Adam bir yandan Hz. Osman’ın cehennemlik olduğunu iddia ederken, diğer yandan kızını cehennemlik biriyle evlendirmeyeceğini söylüyordu. Bu durumda iki kızını Hz. Osman’a veren Rasulullah’ın (s.a.v.) kararı hatalıydı. Ardından Hz. Ali tekrar sordu:

“Rasulullah bir şey yapmak istediği zaman, Allah’a istihare eder miydi, yoksa ona istihare etmez miydi?”

“Hayır, bilakis o istihare ederdi.”

“Peki, Allah ona hayır verir miydi (ilham edip doğruyu gösterir miydi), yoksa vermez (göstermez) miydi?”

“Evet, ona hayır verirdi.”

“O zaman bana Rasulullah’tan (a.s.v.) haber ver: Allah ona Osman’la evlendirme konusunda onun için (hayır) istedi mi, istemedi mi?”

Adam bir cevap veremeyince Hz. Ali şunları söylemişti:

“Vallahi boynunu vurmak için kılıcımı çıkarmıştım, ama Allah buna imkân vermedi. Vallahi, başka türlü konuşsaydın, (cevap verseydin), boynunu vuracaktım.”[22]

Görüldüğü gibi, Hz. Ali taraftarlarından da, siyasi rekabet ortamı içinde, Hz. Ali’ye karşı ve taraftarlık hissiyatıyla Hz. Osman’a çok ağır seb ve şetmde bulunanlar olabiliyordu. Hatta bu durum seb ve şetm sınırlarını da aşma durumuna ulaşabiliyordu.

Muğire emaretinin (valiliğinin) sonuna kadar Hz. Ali ve onun hakkında dediklerini demeyi devam etti. Yine bir gün Kufe Mescidinde aynı şeyi yapınca Hucr, ona karşı çıkarak: “kad asbahte müli‘an bi zemmi emiri’l-mü’minîn = mutlaka sen, Emiru’l-müminin’i zemmetmekle, (köpek gibi) dişledin (onu eza ve sebbettin)” demişti.[23]

Suyuti’nin Tarihu’l-Hulefa adlı eserine bakılırsa, henüz Hz. Hasan hayatta iken, Medine valisi Mervan b. Hakem, “Her Cuma minberde Ali’ye zemmederdi.”[24] Hz. Hasan ise buna şahit olduğu halde bu konuda herhangi bir tepki vermezdi. O sebbe seble karşılık vermek istemiyor, bu durumda gerekeni Allah’a bırakıyordu.[25]

İbn-i Abdirabbih’in pek güvenilen bir kaynak olmasa da kitabı “el-Ikdü’l-Ferîd”de anlattığına göre, bir gün Hz. Muaviye’nin huzurunda ve yanında halkın ileri gelenleri de bulunduğu halde, Şamlı bir adam ayağa kalkıp konuştu ve “onun sözünün sonu Ali’ye lanet etmesi oldu, ama (oradaki) insanlar sustular (buna göz yumdular).” Ama orada olan Ahnef b. Kays o sırada konuşarak; “Bu adamın Muaviye’nin lanete rızası olduğunu bilmeksizin, Hz. Ali’ye lanet edemeyeceğini söyledi. Hz. Muaviye ikisinin karşılıklı konuşmaları üzerine Ahnef’i orada Hz. Ali’ye lanete (hakkında kötü konuşmaya) emretse de o ancak “Allah’ım sen, meleklerin, nebilerin ve bütün yarattıkların; bu ikisinden (Hz. Ali ve Hz. Muaviye) sahibine (arkadaşına) isyan edene lanet et.” diye lanette bulunabileceğini söylemiş, ölse de bundan başkasını yapmayacağını belirtmişti. Bunun üzerine Hz. Muaviye: “Ey Ebu Bahr, o zaman seni (bu işten) affedelim.” dedi.[26]

Osmanlı döneminin önemli klasiklerinden olan Ahmed Cevdet Paşa’nın Kısas-ı Enbiya’sına göre, “Ümeray-ı Beni Ümeyye ise minberde Hz. Osman’a dua ettikten sonra Ebu Türab’a (Hz. Ali) sebbeyler (söğer) ve Alevilere ‘Türâbiler’ tabir ederlerdi. Ehl-i Şam’ın avamı (halkı) Ebu Türab’ın kim olduğunu bilmezlerdi. Hatta bir gün bir kimse ehl-i Şam’dan birine: ‘Hatiplerinizin minberde sebbeyledikleri Ebu Türab kimdir?’ diye sual ettikte, ‘Zannederim bir haydut olmak gerektir.’ diye cevap vermiş olduğu mervidir.”[27]

Türab diye açıkça adını vermeden sebbediyorlardı. Hz. Ali’ye Ebu Türab ünvanı Hz. Peygamber tarafından verilmiş bir ünvandı. Gerçekte Hz. Ali de Rasulullah kendisine bu unvanı verdiği için böyle anılmaktan hoşlanırdı.[28]

Emeviler ona Ebu Türab (Toprak Babası) diye sebbettiklerine göre bu kelimeyi hakaret ve yergi anlamında kullanmış olmalıdırlar.

Kufe valisi Muğire de daha önce belirttiğimiz gibi aynı şekilde Hz. Ali’ye Ebu Türab unvanıyla minberde Cuma günleri sebbedince Hucr b. Adiy ve arkadaşları buna karşı çıkardı. Yine böyle bir karşı çıkışta o ve on üç arkadaşı kelepçelenip Şam’a gönderilmiş Hucr ve altı destekçisi gelişmeler sonrası idam edilmişti.[29] Cevdet Paşa bunları “Emevilerin Bazı Mezalimi” başlığı altında nakleder ve ardından Hasan-ı Basri’den rivayetle Hz. Muaviye’nin dört işinin “mühlike (helak edici)” olduğunu da kaydeder. Bunlar hilafeti kılıçla alması, Yezid’i veliaht etmesi, Ziyad b. Ebihi nesebine ilhakı ve Hucr b. Adiy’i katlidir.[30]

Ahmed Cevdet Paşa’ya göre Ancak Emevi halifelerinden Ömer b. Abdülaziz Ebu Türab’a (Hz. Ali) sebbi kaldırmıştır.[31] Hz. Muaviye’nin hilafetinin (h. 41-60/m. 661-680) yılları içinde başladığı ve Ömer b. Abdülaziz’in (99-101/717-720) yıllarında olduğu düşünülürse,[32] seb işinin elli yedi elli sekiz yıl kadar devam ettiği anlaşılır.

Yine Kısas-ı Enbiya’ya göre, Ömer b. Abdülaziz’den sonra halife olan Emevi halifesi Hişam’ın (105-125/724-743) Emevi emirlerinden birinin seb adetini yeniden ihya etmesini istemesine karşılık, Hişam bu sözden sıkılıp: “Biz buraya (Mekke’ye) ancak hac için geldik, kimseye şetm ve za’an için gelmedik” dediği aktarılır.[33]

Hadis ilmi ile meşgul alimler “Hz. Muaviye’nin Hz. Ali’ye karşı ne hayatında, ne de şehadetinden sonra seb ve lanet ettiğine dair ihtiyaca salih (uygun) bir rivayet”[34] olmadığına kanidirler. Buna, Hz. Muaviye’nin verdiği, hutbeler ve nutukları delil getirirler.

Diğer yandan bir zamanlar Türkiye’nin Diyanet İşleri Başkanlığı’nı yapan Ömer Nasuhi Bilmen, Hz. Muaviye’nin Hz. Ali’ye seb ve lanette bulunduğunu asla kabul etmez ve bu konuda yazdığı eserinde bunun gerçek olmadığına dair deliller sunar ve bunları dört madde halinde arz eder:

  1. Bu konuda delil ve hüccet olmaya uygun “ihticaca salih bir rivayet yoktur.”[35]
  2. Onun sebbettiğine dair kanaatler ancak ona su-i zandan ibarettir.
  3. Hz. Muaviye son derece halim selim hakim ve fatin (zeki) biriydi, adab-ı şeriate riayet ederdi. O zamanlar binlerce sahabe-i kiram ve tabiin hayattaydı. Böyle bir manevi muhitte/çevrede bunu yapması aklen tasavvur edilemez. Bunu değil dahî bir yönetici, ufak bir idareci bile akla uygun bulmaz.
  4. Hz. Muaviye farklı konularda vürud eden seb ve lanetle ilgili hadisleri bizlerden daha iyi bilir. Onlara bizden daha riayetkardır. Ve buna nasıl cüret edebilir? “O kadar fazil (faziletli), o kadar durbîn (uzk görüşlü) bir zat, uhrevi mesuliyeti ve millet-i İslamiyenin nazar-ı nefretini kazanacağını hiç düşünmez mi?”[36] Ayrıca bu konuda İbn-i Cerir et-Taberi’nin aktardığı bir kıssayı da kendisini desteklediği için bize aktarır.
  5. Ömer Nasuhi bilmen’e göre zaten ne Hz. Ali ne de Hz. Muaviye hakkında sahabe olmalarından dolayı seb caiz değildir. Rasulullah (s.a.v.) de: “Ashabıma sebbetmeyiniz, kim ashabıma sebbederse, Allah’ın, meleklerin, bütün insanların laneti onun üzerine olsun.” buyurmuştur. Burada “ashab” mutlak olarak anılmıştır.[37]

İbn Teymiyye’nin Konuya Yaklaşımı

İbn-i Teymiyye ise konuya şöyle yaklaşır:

“Hz. Ali ile Hz. Muaviye’nin taraftarları arasında muharebe vaki olduğu gibi, telâun da vaki olmuştur. Bu iki taifeden her biri, diğerinin rüesasına (reislerine) dualarında lanet okumuşlar imiş.” “Denilmiştir ki, Bu iki taifeden her biri namazlarda diğerinin aleyhine kunutta bedduada bulunmuştur. El ile kıtal ise dil ile telâundan daha büyüktür. Bunların bu mütekabil hareketleri, ister günah olsun, ister bir ictihad neticesi olarak hata ve sevab bulunsun, tövbe etmiş, mağfiret-i ilahiyeye ermiş olduklarına mani değildir. Yahut evvelce yapmış oldukları hasenat sebebiyle veya uğramış oldukları mesâib (musibetler) dolayısıyla bu hareketlerinin mesuliyetinden kurtulmuş olmaları melhuzdur.”[38]

Dikkat edilirse, İbn-i Teymiyye bu konudaki açıklamalarında birkaç noktaya parmak basar:

  1. Bir taraf değil, her iki taraf arasında telâun (lanetleşme/sövüşme, birbiri hakkında kötü konuşma, tenkit eleştiri, beddua) cinsinden şeyler olmuştur.
  2. O, karşılıklı bedduanın namazlarda kunutta yapıldığını da ifade eder.
  3. Evet, onun yukarıda ifadeettiği gibi,  “el ile kıtal (savaşma) dil ile telâundan daha büyüktür”. Öyleyse aslında Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasındaki olaylar söz konusu olunca, “bunların taraftarları birbirlerine niye sebbetti?” diye değil, önce “bunlar birbirlerine karşı niye savaştı?” diye sormalı ve bunun cevabı alınmalıdır. Çünkü savaşma, sebleşmeden ve bedduadan daha büyük bir iştir.
  4. Bunların birbirlerine mütekabil/karşılıklı hareketleri ister günah, ister ictihad neticesi olan bir hata olsun; bunlar hatalarına tövbe etmiş ve Allah’ın mağfiretine erişmiş olabilirler. Meselenin bu tarafını da akıldan çıkarmamak ve göz önünde bulundurmak gerekir.

Çünkü sahabeler de insandırlar, büyük veya küçük günah ve hataları olabilir. Onlar da hataları için tövbe edip diğer insanlar gibi Allah’ın affına mazhar olabilirler. Zira Allah en büyük günah olan şirkten ve küfürden dönüp tövbe edenlerin bile günahlarını affettiğine göre, onların günahlarını da affedebilir.

Bu takdirde Allah’ın affına, mağfiretine mazhar olanlara karşı bizim tavrımız ne olmalıdır? Onun affettiği kişiler, diğer insanlar tarafından suçlanabilir mi? Biz bir günah işleyip ondan dönsek ve tövbe etsek; başkalarının bu hata ve günahımızı yaymasını, arkamızdan kötü konuşmasını nasıl karşılarız? Bu durumda kendimiz için ne istiyorsak; sahabeler ve diğer insanlar için de onu istemeli değil miyiz? Zira Rasulullah ancak böyle insanların kamil müminler olduğunu açıklamıyor mu? Değil sahabeler, diğer müminlerin elimizden ve dilimizden gelecek kötülüklere karşı salim olmasını buyurmuyor mu?

Bir başka açıdan, Allah insanlar hakkında iyiliklerinin ve kötülüklerinin çokluğuna göre hüküm verir; bir insanın iyilikleri kötülüklerine galipse o Allah katında iyidir. Bu takdirde sahabelerin (ve diğer insanların) kötülüklerine günahlarına bakarken; bir de onların hasenatlarına, iyiliklerine bakmak gerekmez mi? Eğer onların hasenatları seyyiatlarına galipse ve kemiyeten veya keyfiyeten daha çoksa -ki bu konuda iyiliklere sebep olma bakımından sahabelerin durumu iyi düşünülmelidir- [39] onlar iyi insanlar değil midirler?

İbn-i Teymiyye’nin de dediği gibi, “evvelce yapmış oldukları hasenatları” veya uğradıkları musibetler;  onları sebleşmeden doğan hatalarının mesuliyetinden kurtarabilir.

Nasıl çok zengin bir adam, bir alış veriş ve ticarette zarar edip biraz mal kaybetse, onun önceki kazandıkları bu zararı telafi eder, nasıl bir sınavda çok yüksek puan alan bir talebe, bir başka sınavda notunu düşürürse de, ilk imtihanı onu dersten kalmaktan kurtarır. Dünya birinciliği için güreşen bir güreşçi, birkaç eksi puanı da olsa; birincilik kürsüsüne çıkar. 100 tam notla sınıfını geçemeyen bir öğrenci, puanı 70 de olsa, yani otuz puanlık hatası da olsa o dersten geçmeyi hak eder.

Bu açıdan sahabelerin hataları söz konusu olunca, bir de dönüp sevap ve ecir hanelerine bakmalıdır; eksileri yanında artılarını da görmelidir. Zararları yanında iman ve İslam’ın yargılamasında ilk sebep olmalarının getirdiği kârlarına da nazar edilmelidir. Kim iyi bir çığır açarsa, açanların kendilerinden sonra da bu çığıra uyanların aldıkları sevabı aynen alacağı da düşünülmelidir. Bir iş merkezi bin kalem maldan kar ederken üç beş kalem maldan edilen zararı hiç hükmüne getirir.

İbn-i Teymiyye dikkate değer bir şey daha söyler:

“Garibi şudur ki, Rafiziler, Hz. Ali’ye sebbedilmesini münker gördükleri halde[40] kendileri Hazret-i Sıddîk’a (Hz. Ebu Bekir’e), Hz. Ömer’e, Hz. Osman’a ve daha birçok sahabe-i kirama ve onlara muhabbet edenlere seb ve şetm etmekten geri durmazlar. Hz. Muaviye ve onun fırkası, Hz. Ali’yi asla tekfir etmemişlerdir, bu fazihayı Hariciler irtikab etmişlerdi. Rafiziler ise daha birçok zevatı tekfir ederek Haricilerden şerir (pek şerli/kötü) bulunmuşlardır.[41]

Şu halde sebbi tenkit ve eleştirirken, bu kez onu başka Müslümanlar hakkında biz yapıyorsak bu bir tezat ve çelişki değil midir? Sebbin yersizliğini savunurken özellikle bunu sahabelere karşı yapmak ne büyük hatadır.[42]

Burada hemen kaydedelim ki, Emevilerden bazılarının Hz. Ali ve taraftarlarına sebbi; sövüp sayma anlamında değildi; Hz. Ali’nin harekatını tenkit, kendilerine karşı yaptığı savaşların yerinde olmadığı, Hz. Osman’ın katillerine karşı gerekeni yapmayıp müsamaha gösterdiği gibi şeylerdir.[43]

Mümin Müminle Savaşabilir

Değil seb, beddua, şetm; mümin, mümin kaldığı halde bir başka mümini öldürebilir de. Her ne kadar bir mümini ve insanı haksız yere öldürmek büyük günah ise de, müminler ve sahabeler, seb ve şetmden daha büyük olan bu günahı da işleyebilirler. Ama Rasulullah hem mümine sebten, hem onu haksız yere öldürmekten şöyle nehyeder: “Sibâbu’l-mü’mini fırkun ve kıtâluhû küfrün = Mümini sibab (ona iftira) fırk, onu öldürmek ise küfürdür”[44]

Şu kadar var ki, küfre girmek için; onun Müslüman olduğundan dolayı katlini helal addetmek gerekir.

Ayrıca müminlerden olan iki grup, mümin oldukları halde farklı sebeplerle savaşabilirler. Nitekim Hucurat suresinin dokuzuncu ayetinde şöyle buyrulur:

“Müminlerden iki grup (taife) birbirleriyle savaşırlarsa, aralarını düzeltin. Şayet biri ötekine saldırırsa (bağy ederse) Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran (bağyeden) tarafla savaşın. Ve eğer bu (grup) Allah’ın emrine dönerse aralarını adaletle düzeltin ve (her işte) adaletli davranın…”[45]

Şu halde seb ve şetm işinden daha büyük olan “kıtal/savaş ve karşılıklı vuruşma”dan dolayı müminler kâfir olmazlar. Ayet de onları müminlerden iki grup olarak anmaktadır. Bu açıdan sahabeler arasında geçen veya geçtiği iddia edilen nahoş durumlardan dolayı onları tekfir büyük hatadır.

Hz. Ali’ye Cemel Savaşı sonrası kendisine bağy/isyan edenlerin durumu sorulunca “onlar din kardeşlerimiz olup üzerimize bağy/isyan ve huruç ettiler” demiş ve onları tekfir etmemişti.[46] Ayrıca, bağilerle ilgili fıkhî hükümlere uygun olarak, kaçanları takip etttirmedi, mallarını geri verdi, onları kâfir değil, isyankar müminler olarak gördü.[47]

Bir Başka Açıdan Seb ve Kıtale Bakış

Bir başka açıdan da seb ve kıtal olayını değerlendirmek gerekir:

Araf  Suresinin 43. Ayetinde cennetliklerden söz edilirken: “Ve neza‘nâ mâ fi sudûrihim min ğıllın = Biz onların göğüslerinde olanlardan düşmanlık ve kini söktük” buyrulur. Müfessirler bunu yorumlarken; “Cennette, hased, düşmanlık, kin gibi şeyleri, derunlarında kin cinsinden ne varsa bütün onları söküp attık, gönlünüzdeki bütün gıllı gışı sildik” gibi şeylerle tefsirler yaparlar.[48]

Benzer bir ayet de Hıcr Suresi 47. Ayetidir. O da müfessirlerce aynı şekilde yorumlanır. Şu halde dünyada iken müminler içinden türlü iyilik ve hasenatları yapanlar olduğu gibi; ayrıca onlar bazı seyyieler, günahlar ve hatalar da işleyebileceklerdir. Fakat onların iyilikleri ağır basarsa cennetlik olacaklardır. Ayrıca Allah burada haset ettikleri, kin ve düşmanlık yaptıkları müminleri cennette beraber edecek ve onlar yine ayette belirtildiği üzere karşılıklı cennet koltukları ve tahtları üzerinde kardeşler olarak oturacaklardır.[49] Kalplerinden kin, haset, düşmanlık ve benzeri menfi duygular sökülüp atılacağı için; burada düşman olan iki mümin, orada en samimi iki kardeşe ve dosta dönüşeceklerdir.

Sahabeler ve başka müminler;  beşer olmaları hasebiyle hatadan hali değillerdir. Nitekim bu ayet söz konusu olunca Hz. Ali, Cemel Savaşında kendileriyle savaştığı Talha b. Ubeydullah ve Zübeyr b. Avvam’la kendisinin bu ayetin söz ettiği kimselerden olacağını umduğunu söylemiştir. Bir başka rivayete göre bu kişiler içine Hz. Osman’ı da dahil etmiştir.[50]

Şu halde sahabeler birbirine sebbetseler de, hatta bundan ilerisi birbirleriyle savaşsalar da, Hz. Ali’ye göre onların yine de cennetliklerden olmaları melhuz ve mümkündür. Yeter ki mizanda iyilikler ve hasenat kötülüklere galip olsun. Hz. Ali kendisinin ve savaştığı sahabelerin bu ayetin söz ettiği kişilerden olma ümidini dile getirmektedir.

Öyleyse onlar arasında geçen bazı nahoş durumlardan dolayı, onları dile dolamak, onlara suizanda bulunmak, onları dalalet ve küfürle ittiham etmek, onlara düşmanlık ve teberride bulunmak yanlıştır. Bu konuda en ihtiyatlı ve selim olan; Ehl-i Sünnetin dediği gibi; “tahharallâhu eydînâ ve nutahhiru elsinetenâ = Allah (onların yaptıkları hakkında ellerimizi teminledi (bizi o işlere karıştırmadı), dillerimizi temizliyoruz” demektir ve onları hayırlar ve iyilikleriyle yad etmek ve anmaktır.

Soru 4: Hz. Muaviye’ye Göre Mirac Olayı Rüyadan mı İbaretti?

Cevap:

Rasulullah’ın isra ve miracının, ruhla mı, cesetle mi, ruh ve cesetle birlikte mi, veya rüya ile mi olduğu konusanda alimler ve sahabeler ihtilaf ettiler. Bu konuda başlıca üç görüş vardır.

  1. Bir grup, İsra’nın, yani Mekke’den Kudüs’e gece gidişin ruhen olduğu görüşündedir. O da uykudaki rüya iledir. Çünkü nebilerin rüyaları vahiydir ve haktır/gerçektir. Hz. Muaviye de bu görüştedir. Bu görüşte olanlar İsra Suresi’nin “Ve mâ re’alne’r-rü’ya’l-letî eraynâke = sana gösterdiğimiz rüyayı kalka fitneden/imtihandan başka bir şey kılmadık” diyen İsra Suresi 60. Ayetini hüccet gösterirler. Enes b. Malik ve Hz. Ayşe de bu görüştedirler.[51]
  2. Sahabelerin ve selefin çoğunluğu ise; İsra ve miracın; ruh me’al-ceset, yani ceset ve ruh birlikteliği ile gerçekleştiği içtihadındadırlar.[52] Ehl-i Sünnetin çoğunluğu da bu görüştedir.
  3. İsra ve Mirac hakkında üçüncü görüş de; Mekke’den Kudüs’e kadar uyanık halde ruh me’al-cesed, mirac için semavata çıkışın da uykuda olduğu şeklindedir. Mesela Kadı Iyaz bu görüştedir.
  4. Buna “ruh me’al-cesed” görüşünde olanlar; İsra ve Miracın uykuda, rüya ve ruhen olduğu içtihadında olanlara karşı bunun böyle olmadığını birkaç delil sunarak reddederler. Bunlara göre; isra veya mirac, yahut her ikisi rüyada olsaydı; bu bir mucize olmazdı, Mekke müşrikleri de bunu akıldan uzak görerek itirazda bulunmazdı. Çünkü uykuda herkes farklı rüyalar görebilir. Ayrıca isra ve mirac rüyada olsaydı, müşrikler Hz. Peygamberi yalanlamaz ve ısra ve mirac için deliller istemezlerdi. Son olarak; Mekke’de yaşanan isra ve mirac mucizesinden sonra, imanı zayıf Müslümanlardan irtidad edenler (dinden çıkanlar) olmazdı.

Bu deliller ışığında cumhur-ı ulema isra ve miracın ruh ve ceset birlikteliği ile ve uyanık olarak gerçekleştiği içtihadını savunurlar.[53] Sahabenin çoğunluğu ve ümmetin çoğunluğu da bu görüştedir. Ayrıca isra ve mirac uykuda, rüyada ve ruhen gerçekleşseydi; onlara göre ayet “sana gösterdiğimiz rüyayı, halka fitneden başka bir şey kılmadık” demezdi. [54] Bize göre de isra ve mirac konusunda sahabelerin ve selef ve İslam ulemasının farklı ictihadları varsa da ashab-ı kiramın çoğunluğunun ittifak ettiğine uymak daha doğrudur. Hem ayette elif-i maksure ile yazılan “rü’ya” kelimesi, “yakazada uyanık halde rü’yet/görmek” demektir.[55]

Bütün bunlar düşünüldüğünde Hz. Muaviye’nin de, diğer sahabelerde görüldüğü üzere, bu konuda bir içtihatta bulunduğu anlaşılır. Bu durumun, onu tahkir, tenkis/noksanlama ve aşağılama mevzuu yapılması hata ve yanlıştır. Tam aksine bu konuda onun bir içtihadı söz konusudur ve onun müçtehitliğine işaret ve delildir. O içtihadında hata etse de -diğer sahabeler gibi- bundan dolayı muaheze edilmeyecek ve tam tersine sevap alacaktır.

Ayrıca bu konuda daha geniş bilgi sahibi olmak için burada gösterilen kaynaklar yanında Diyanet İslam Ansiklopedisi ve kelam kitaplarına da müracaat edilebilir.

Kaynaklar:

Ahmed b. Hanbel, Müsned, I-V, Çağrı Yayınları, İstanbul 1992.

Bilmen, Ömer Nasuhi, Ashâb-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları, Bilmen Yayınevi, İstanbul ty.

Bozkurt, Nebi, “İçki”, DİA, XXI, 455-457.

Buhari, Muhammed b. İsmail, Sahihu’l-Buhari, I-VIII, el- Mektebetu’l-İslamiyye, İstanbul ty. El-Bûti, M. Said Ramazan, Fıkhu’s-Sîre, terc., Ali Nur, Orhan Aktepe, Selam Yayınları, İstanbul 1984.
Diyârbekri, Hüseyin b. Muhammet, Tarihu’l-Hamis, I-II, Daru’s-Sadır, Kahire 1283.
Hasan İbrahim Hasan, Siyasi, Kültürel, Dini, Sosyal İslam Tarihi, I-VI, terc., İsmail Yiğit ve arkadaşları Kayıhan Yayınları, İstanbul 1985.

Heyet, Mecma’ut-Tefâsir, I-VI, Çağrı Yayınları, İstanbul ty.

Heyet, Büyük Lügat, TÜRDAV, İstanbul 1985.

Heyet, el-Mu’camul-Vasit, el- Mektebetu’l-İslamiyye İstanbul ty.

Heytemî, Ahmed b. Hacer, es-Sevâiku’l-Muhrika, Mektebetu’l-Kahire, Kahire 1385.

İbn-i Hişam, Abdulmelik b. Hişam, Siretü’n-Nebi, I-IV, Dâru’l-Fikr, Beyrut 1981.

İbnu Abd-i Rabbih, Ahmed b. Muhemmed, el- Ikdu’l-Ferid, IV Mısır 1926.

İbn’ül-Esir, Ali b. Kerm, el-Kâmil fit-Târîh, I-XII, Dârü’s-Sadır, Beyrut 1995.

Kandehlevi, Muhammed b. Yûsuf, Hayâtu’s-Sahâbe, I-III, Dâru’s-Sa’b, Beyrut ty.

Köksal, Asım, Hz. Muhammed ve İslamiyet, IXII, Şamil Yayınevi, İstanbul 1981.

Luis Ma’luf, el-Muncid fi’l-Luğa ve’l-A’lâm, Dâru’l-Kur’ânil-Kerim, Beyrut 1973.

Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi, I-II, trc. Salih Tuğ, İrfan Yayınevi, İstanbul 1980.

Muhammed Rıza, Muhammed, Daru’l-Kütübi’l İslamiyye, Beyrut 1988.

Râgıb el-Isfahâni, Hüseyin b. Muhammed, el- Müfredât, Ktâbu’l-Cumhuriye, Beyrut ty.

Sâbûnî, Muhammed b. Ali, Saffetu’t-Tefasir, I-III, Daru’l Kalem, Beyrut 1986.

Sarıcık, Murat; Hz. Muhammed’in Çağrısı- Mekke Dönemi, Nesil Yayınları, İstanbul 2006.

Sarıcık, Murat; Hz. Muhammed’in Çağrısı-Medine Dönemi, Nesil Yayınları, İstanbul 2009.

Sarıcık, Murat, Sahabe Modeli, Nesil Yayınları, İstanbul 2006.

Sarıcık, Murat, Bütün Yönleriyle Dört Halife Dönemi, Nesil Yayınları, İstanbul 2010.

Sarıcık, Murat, Dört Halife ve Emeviler Döneminden İlginç Problemler, Tuğra Matbaası, Isparta 2001.

Sarıcık, Murat, Hz. Ali İlk Üç Halife İle Kavgalı mıydı, Nesil Yayınları, İstanbul 2012.

Suyûti, Abdurrahman b. Ebi Bekr, Târîhu’l-Hulafâ, Matbaadu’s-Sâde, Mısır 1952.

Yazır, Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’an Dili, I-IX, Eser Neşriyat, İstanbul 1979.

Dipnotlar:

[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, Çağrı Yayınları, İstanbul 1992, V, 347.

[2] Buhari, Muhammed b. İsmail, Sahihu’l-Buhari, el-Mektebetü’l-İslamiyye, İstanbul ty., VI, 241-252.

[3] bk. Haşir, 59/9; İbn-i Hişam, III, 192; Diyarbekri, II, 26; Hamidullah, II, 817-818; Köksal, IV, 105; Sarıcık, Çağrı-Medine Dönemi, s. 147-151; Bozkurt, “içki”, DİA, XXI, 455-456.

[4] En’âm, 6/70; Yunus, 10/4.

[5] “Yahrucu min butûnihâ şarâbun muhtelifun elvânuhu”.

[6] Kehf, 18/29.

[7] Sa’d, 38/42.

[8] “Ve sekâhum rabbuhum şarâben Tahûran”, bk. İnsan, 76/21.

[9] Nebe, 78/24.

[10] Fatır, 35/12.

[11] bk. Heyet, Büyük Lügat, s. 862; Bilmen,  Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikatları, s. 79; Sarıcık, Dört Halife ve Emeviler Döneminden İlginç Problemler, s. 97; el-Mu’cemu’l-Vasit, s. 411; Rağıb, el-Müfredât, s. 220.

[12] Heyet, Büyük Lügat, s. 913.

[13] İbnü Abd-i Rabbih, Ahmed b. Muhammed, el-Ikdu’l-Ferîd, IV, 28-29; Ahmed, Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya,  I, 614-615; 707-709, 717; İbnü’l-Esir, el-Kamil,  III, 405.

[14] “Ve enlâ yeştume ‘aliyyen”. bk. İbnü’l-Esir, el-Kamil, III, 405.

[15] A.g.e., III, 405.

[16] A.g.e., III, 460.

[17] Luis Ma’luf, s. 253.

[18] İbnü’l-Esir, el-Kâmil, III, 472.

[19] A.g.e., III, 472.

[20] A.g.e., III, 473.

[21] Heyet, Büyük Lugat, zem kelimesine bk.

[22] Kandehlevi, II, 454; (el-Müntehab, V, 18’den); Sarıcık, Hz. Ali İlk Üç Halife İle Kavgalı mıydı, s. 295-296.

[23] İbnü’l-Esir, el-Kamil, III, 473.

[24] Suyûtî, Tarihu’l-Hulefa, s. 190: “Fekâne yesübbü ‘aliyyen kulle cum’atin ‘ale’l-minberi”.

[25] Suyuti, s. 190.

[26] İbnu Abdirabbih, IV, 28-29.

[27] Ahmed Cevdet Paşa, I, 614-615.

[28] A.g.e., I, 614.

[29] A.g.e., I, 615.

[30] A.g.e., I, 615.

[31] A.g.e., I, 707-708.

[32] Hasan İbrahim Hasan, İslam Tarihi, I, 351.

[33] Ahmed Cevdet Paşa, I, 717.

[34] Bilmen, Ashâb-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları, s. 80.

[35] A.g.e., s. 80-81.

[36] A.g.e., s. 81.

[37] bk. “Lâ tesebbü ashâbî, men sebbe ashâbî la’netullâhi, ve’l-mesâiketu ve’n-nâsu ecma’îne”, a.g.e., s. 81 (Savâik, s. 156’dan).

[38] A.g.e., s. 79; (Minhacu’s-Sunne, II, 225’den).

[39] bk., Sarıcık, Sahabe Modeli, s. 189 vd.

[40] Ehl-i Sünnet de böyle görür.”

[41] Bilmen, a.g.e., s. 79; (Minhacu’s-Sunne, II, 225’ten).

[42] Bu konudaki tartışmalar ve sahabeye sonradan gelenlerin seblerinin mezhep imamlarında hükmü için bk. Heytemi, Savâik, s. 254-259.

[43] Bilmen, a.g.e., s. 80.

[44] A.g.e., s. 82.

[45] Hucurat, 49/9.

[46] Sarıcık, Dört Halife, s. 384.

[47] Geniş bilgi için bk. A.g.e., s. 384.

[48] bk. Sabuni, I, 446; Yazır, III, 2163; Heyet, Mecma’ut-Tefasir, II, 552. Bu konuda ayrıca bk. Sarıcık, Hz. Ali İlk Üç Halife ile Kavgalı mıydı, s. 289 vd..

[49] bk. Hicr, 15/47.

[50] bk. Heyet, Mecma’ut-Tefâsir, II, 552.

[51] Diyarbekri, I, 308; Sarıcık, Çağrı-Mekke, s. 245; Muhammed Rıza, s. 149.

[52] İbn-i  Hişam, II, 6; Muhammed Rıza, s. 158; Diyarbekri, I, 308; Sabuni, II, 151; Ramazan el-Buti, s. 148; Sarıcık, Çağrı-Mekke, s. 245.

[53] bk. İsra, 17/60.

[54] bk. İsra, 17 /60.

[55] bk. İbn-i Hişam, II, 6; Sabûni, II, 166; Yazır; V, 3185; Sarıcık, Çağrı-Mekke, s.245.

51 Mehmet Akif'in "Çanakkale" adlı şiirindeki "Bedrin arslanları ancak bu kadar şanlı idi." ifadesi, sahabelerin makamı ile bağdaşır mı?

Bir ifadeyi değerlendirirken, içerisinde bulunulan şartları beraber değerlendirmek gerekir. Yani kim söylemiş, kime söylemiş ne zaman söylemiş, ne makamda söylemiştir?..

Mehmed Akif bu sözü, İslam'ın kaderini tayin eden Bedir savaşının bir muadili olarak Çanakkale savaşını görüp, Bedir savaşındaki sahabeyi yücelten sır, bu askerleri de yüceltmek yolunu irade etmiştir. Çünkü, Çanakkale geçilseydi, İslam'ın sebepler noktasında sönmesi söz konusu olabilirdi. İşte bu ifadeyi gözü yaşlı İstiklal şairimiz, her şeyini feda eden askerlerimizin şevkini artırmak için, o karanlık savaş dönemlerinde söylemiştir.

Şu andaki hissiyatımızla o hadiseyi ve içerisindekileri tartmamız mümkün değil.

52 Görünüm olarak Peygamberimiz (a.s.m)'e benzeyen sahabeler kimlerdir?

Görünüm olarak Peygamberimiz (a.s.m)’e benzeyen sahabeler şunlardır:

1. Hz. Fatıma

2. Hz. Hasan

3. Musab bin Umeyr

4. Cafer Bin Ebu Talip

5. Ebu Süfyan b. Haris

6. Kusem b. Abbas

7. Saib b. Ubed (İmam Şafii’nin dedesi)
(Allah onların cümlesinden razı olsun)

53 Hz. Ali hakkında "Ben ilmin şehriyim, Ali ise kapısıdır." diye bir hadis var mıdır?

"Ben ilim şehriyim; Ali ise kapısıdır." sözünün zayıf ya da güvenilir bir rivayet olduğunu söyleyenler olduğu gibi, böyle bir sözün Peygamber Efendimize (asm) ait olmadığını, dolayısıyla uydurma olduğunu kabul edenler de vardır. Ancak Ehl-i sünnet kaynaklarında da geçen bu rivayeti tamamen yok saymak mümkün değildir. Nitekim hadis olarak rivayet edilmiştir. (el- Cami’us-Sağir 1/415, Sevaiku'l-Muhrika 73; Tehzibu't-Tehzib 6/320; Müstedrek-i Hâkim 3/126)

Hadis Kütüb-i Sitte içinde sadece Tirmizî'nin Sünen’inde yer almaktadır. Tirmizî’nin rivayeti, “Ben hikmet eviyim. Ali de onun kapısıdır." şeklindedir. Tirmizî’nin dışında Ukaylî, Taberânî, İbn Adî ve Hâkim'in rivayetleri ise, "Ben ilim şehriyim. Ali de onun kapısıdır. İlim isteyen kapıya gelsin” tarzındadır.

Hz.Peygamber’in sahip olduğu ilim şehrinin kapısının Hz.Ali olduğu şeklindeki rivayet muhaddisler arasında tartışma konusu olmakla birlikte hadisin bir aslının bulunduğu, sahih hadis derecesine ulaşmasa da hasen hadis olduğu anlaşılmaktadır.

Hadisi bağlamından uzaklaştırarak İslam ümmetini ilgilendiren en önemli ve en hayati meselelerden biri olan hilafet konusunda doğrudan değil de bir takım işaretlere ve yorumlara dayanarak söz konusu hadisin referans alınarak halifeliğin ona ve evladına ait olduğunu savunmak, tamamen sübjektiviteye dayanan bir iddiadan öteye geçememektedir. Nitekim insaflı Şiî âlimler de bunu kabul etmişlerdir.

Bununla birlikte hadisin bir aslı bulunduğu gerçeği göz önüne alındığında Hz.Ali’nin ilim yönünden büyüklüğünü kabul etmek gerekir. Onun ashâb-ı kiram içinde önemli bir yere sahip olduğu tarihi bir hakikattir. Hz. Ali’nin sahip olduğu ilmi gaybı bilen bâtınî bir anlayıştan daha çok Kur’ân ve sünnetin derin mânalarını kavrayan bir anlayış olarak algılamak gerekir. Nitekim kendisi de bunu doğrulamış, yanlarında Allah’ın Kitabı ve müslüman kişiye verilen (fehm) anlayıştan başka bir şey olmadığını söylemiştir.

Dolayısıyla Hz. Ali’ye karşı gösterilen sevgi bir çok fırkalarda görüldüğü üzere gözü kör, kulağı sağır eden aşırı bir dereceye vardırılmamalıdır. Müslümanlar her konuda olduğu gibi sevgi konusunda da tutarlı ve ölçülü olmak zorundadırlar.

Hz.Ali’nin ilim şehrinin kapısı oluşu onun faziletini artırmakla birlikte bu durum diğer sahabileri daha aşağı görme eğilimini doğurmamalıdır. Her sahâbinin kendisine özgü diğerlerinde bulunmayan üstün meziyetleri vardır.

Özetle, bu ve buna benzer rivayetleri esas kabul ederek, diğer rivayetlere bakmadan Hz. Ali (ra)'yi sahabenin en üstünü olarak görmek asla doğru değildir. Nitekim başta Dört Halife olmak üzere, sahabeden bir çoğu için değişik övgü sözleri Peygamber Efendimiz (asm)'den rivayet edilmiştir. Bütün rivayetleri değerlendirmeden bir iki tanesiyle hüküm vermek yanlış olabilir.

Bu açıdan Hz. Ali (ra)'yi diğer halifelerden daha üstün gösteriyor endişesiyle bu rivayeti terk etmek nasıl doğru değilse, sadece bu rivayete bakarak Hz. Ali (ra)yi sahabenin en üstünü olarak görmek de doğru değildir. Her sözü kendi yerinde değerlendirmek gerekir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Dört halifenin sırasıyla halife olmalarına işaret eden hususlar nelerdir?..

54 Hz. Ömer, Medine'den çok uzaklarda, İran'da olan askerlerini gördüğü halde, hemen yanındaki katilini neden göremedi?

Hz. Ömer'in halifelik yıllarıydı. Takvimler hicretin yirmi üçüncü yılını göstermekteydi. Halife her Cuma olduğu gibi, o Cuma da Medine'de Mescid-i Nebevi minberinde hutbedeydi. Orada konuşurken, bir ara sözleri arasında şöyle dedi:

"Yâ sâriyetu el-cebele, el-cebele !" (1)
"??.?!"
"??.?!"

Mescittekiler soran gözlerle birbirlerine baktılar. Sâriye, İran'da devam eden fetihlerde görevli bir komutandı. Hz. Ömer Sâriye b. Zenim'i, Dâr-ı İbkird ve Fesa bölgesine komutan olarak tayin etmişti. Bu iki yer İran topraklarındaki iki bölgenin adıydı. Şimdi o, Medine'den Sâriye'ye sesleniyor ve ona hemen dağa çekilmesini söylüyordu. Oysa Sâriye ile arasında çok büyük bir uzaklık vardı. Hz. Ömer hutbede niye böyle demişti? Bu farkında olmadan ağzından kaçan bir söz müydü, yoksa Sâriye'nin durumunu görüp ona bir ikaz da mı bulunmuştu?

Aradan birkaç hafta geçince Medine'ye bir elçi geldi. Elçiyi, komutanı Sâriye Medine'ye göndermişti ve elçinin yanında bir fetihname bulunmaktaydı. Elçi o Cuma günü savaşta olanları anlatınca durum açıklığa kavuştu: Hz. Ömer'in minberden emir verdiği gün, Sâriye'nin askerleri Sasani Devleti güçleriyle çarpışıyordu. Cuma vaktinde savaş sırasında Sâriye, Hz. Ömer'in şu sözlerini ve emrini duymuştu

"Ya Sâriyetu, el-cebele, el-cebele!"

Duydukları üzerine şaşırmıştı ama yine de, emredileni yerine getirmek için askerin sırtını yakındaki dağa vermiş ve sonunda zaferi kazanmıştı.

Burada birkaç nokta dikkati çeker:

1- Öncelikle, Allah'ın ona keşfetmesiyle Hz. Ömer hutbe sırasında Sâriye'nin harp sahasını ve sıkıntılı halini görmüştü. Ona emir vermiş ve emri Sâriye'ye işittirilmişti. Sâriye'nin elçisi emri duyup dinlemekle muzaffer olduklarını söylüyordu.

Olay neleri gösterir? Bu durum, kerâmetkârane kumanda etmekdir ve Hz. Ömer'in keskin nazarlı ve yüksek bir veli olduğunu gösterir. Bir başka açıdan, bu keramette bir tayy-ı mekân (mekânı dürmek, aradan kaldırmak ve geçmek) söz konusudur.

İşte bu olayla ilgili olarak akla gelen soru şudur:

"Aynı Hz. Ömer Medine'de yaşayan ve onu öldürecek olan katili Firûz'u neden göremedi ve tehlikeyi anlayamadı? O keskin velayet bakışı burada neden kâr etmedi?"

Benzer bir soru Hz. Yakub'a şöyle sorulmuş:

" Mısır'dan Kenan'a gönderilen, sana doğru gelen Yusuf'un gömleğinin kokusunu uzaktan duydun. Yusuf'u kardeşleri kuyuya attığında o yanı başındaki kuyudaydı. Niçin onu kuyuda göremedin ve yakında kukusunu duymadın?"

Hz. Yakup şöyle cevap vermiş:

"Bizim halimiz şimşeklere benzer. Bazen yüksekten her tarafı görür gibi oluruz, bazen de ayağımızın üstünü göremeyiz." (2)

Hz. Yakup ne güzel cevap vermiş. Karanlık gecede şimşek çakınca bir an her yer aydınlanır ve görünmeyen şeyler görünür. Ama karanlık geri dönünce insan en yakındaki şeyleri de göremez.

Rasulullah da tayy-ı mekânla, Kudüs'teki, Mescid-i Aksayı, Mekke'de önünde gibi görüp müşriklere tarif etmişti. (3) Hz. Ömer de keramet olarak benzer bir durum yaşıyordu. O da tayy-ı mekânla Sâriye ordusunun durumunu görmüş ve ona sırtını dağa vermesini emretmişti.

Hz. Peygamber bir açıklamasında tayy-ı mekân konusunda şöyle diyordu:

"Şüphesiz Allah, arzı (yeryüzünü) benim için dürüp devşirdi; ben de, doğularına batılarına bakıp gördüm. Muhakkak ümmetimin hâkimiyeti (yönetimi) yeryüzünden, bana dürülüp toplanan yerlere kadar ulaşacaktır." (4)

2- Ayet-i Kerime şöyle der:

"Siz ancak Allah'ın dilemesi ile dileyebilirsiniz." (İnsan Sûresi, 30)

Demek her şeyde ilahi meşiet//dileme asıldır. Her ne kadar insanlar iradelerinde hür, yaptıklarında özgür iseler de, her şeyde kader hâkimdir. O dilemeyince insan dileyemez, kader konuşunca irade susar. Bu ve benzer ayetlerde geçtiği gibi Allah'ın meşîet ve iradesi olmadan hidayet mümkün olmadığı gibi, menfaatleri elde etmek ve zararlardan sakınmak da mümkün değildir. Bütün bunlar kulun iradesi ile birlikte Allah'ın dilemesi ile olur. Çünkü o, kimin hidayete layık ve müstahak olduğunu bilir. İlim ve hikmeti ile ona hidayet yollarını açar ve onun sebeplerini hazırlar. Kulun başına gelen her şeyde durum böyledir. Hiçbir hadise onun dilemesi dışında değildir.

3- "Gaybı Allah'tan başkası bilemez" mealindeki ayetler (Bkz. Haşr, 23; Enam, 59; Neml, 65) ayetler şunu açıklamaktadır: Veliler, Allah tarafından bildirilmezse gaybî şeyleri bilemezler. Keramet sahibi sahabe ve velilerin hasımlarının hallerini bilmemeleri, birbirleriyle mübareze etmeleri ve aşere-i mübeşşerenin aralarında çıkan savaşlar da bunu göstermektedir. Fakat iki veli, birbirlerini inkâr etmekle makamlarından da düşmezler. Şu halde, Hz. Ömer'le ilgili iki duruma bu noktalardan bakmak ve değerlendirmek gerekir.

Dipnot:
1- "Ey Sâriye, dağa, dağa çekil!" Taberî, Tarihü'l-Ümem ve'l-Mülûk, 2:380; Ebû Nuaym, ed-Delâil, 3:210,211; Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve: 6:370; Süyûtî, Târihü'l-Hulefâ, s.128; İbni Kesîr, el-Bidâye ve'n-Nihâye, 7:131.
2- Sâdi-i Şirâzî, Gülistan
3- Buharî, Menâkıbu'l-Ensâr: 41; Tefsîru Sûre: 17; Müslim, İmân: 276, 278, Tefsîru Sûre: 17; Müsned, 1:309, 3:377; Kadı Iyâz, eş-Şifâ, 1:191.
4- Müslim, Fiten: 19, 20; Ebû Dâvud, Fiten: 1; Tirmizî, Fiten: 14; İbni Mâce, Fiten: 9; Müsned, 4:123, 278, 284.

55 Safvan bin Muattal (r.a)'ın hayatı hakkında bilgi verir misiniz?

SAFVÂN b. MUATTAL

Ebû Ömer (Ebû Amr) Safvân b. el-Muattal b. Rubeyyia (Rahda) es-Sülemî ez-Zekvânî (ö. 19/640)

İfk Hadisesi'ne adı karışan sahâbî.

Hicretin 5. (627) yılından önce Müslüman oldu. Hendek Gazvesi'ne ve daha sonraki gazvelere katıldı. Uykusu çok ağır olduğu, ancak kendiliğinden uyanabildiği için Resûl-i Ekrem (as) onu ordunun artçısı olarak gö­revlendirir, o da unutulan eşyayı toplayıp sahiplerine verirdi. Safvân'ın katıldığı ilk gazvenin İfk Hadisesi'nin cereyan ettiği Mustalik (Müreysî) Gazvesi olduğu kayde­dilir. Bu gazvede yine arkada kaldığından, konak yerinde birinin uyumakta olduğunu görmüş, "İnnâ li'llâh ve innâ ileyhi râci-ûn" âyetini (Bakara 2/156) yüksek sesle okuyunca orada uyumakta olan Hz. Âişe (r.anha) uyanmış, Safvân da tesettür âyetinden ön­ce kendisini gördüğü için onu tanımıştı. Hz. Âişe (r.anha) gece karanlığında ihtiyacını gider­mek için ordugâhtan uzaklaşmış, dönüş­te gerdanlığını kaybettiğini farkedip onu aramaya koyulmuş, bu arada birlik onun hevdecinde olduğunu sanarak yola girmiş, Hz. Âişe (r.anha) de herkesin gittiğini görünce, ken­disini almaya gelmelerini beklerken uyuya­kalmıştı.

Safvân devesini çökertip onu bin­dirdi ve hayvanı yedeğine alarak kuşluk vakti ordunun konakladığı yere ulaştı. Da­ha sonra bu olay Abdullah b. Übey b. Selûl'ün dedikodusu yüzünden Safvân ile Hz. Âişe (r.anha) hakkında iftiraya dönüştü. Fakat na­zil olan âyetlerle onların suçsuzluğu orta­ya çıktı. (Buhârî, "Şehâdât", 15, "Meğâzî", 34, "Tefsir", 24/6; Müslim, "Tevbe", 56-, bk. İFK HADİSESİ). Âyet inmeden önce Resûl-i Ekrem, "Ben onun hakkında hayırdan baş­ka bir şey bilmiyorum." diyerek (Ebû Ya'lâ el-Mevsılî, VIII, 339; İbn Hibbân, X, 13) Safvân'ın dürüstlüğünü dile getirmişti.

Hz. Peygamber (asv)'in deve çobanını öldü­rüp develerini kaçıran kişilerin yakalanma­sı için Kürz b. Sabit ile birlikte görevlendi­rilen Safvân ayrıca İyâz b. Ganm kuman­dasında İslâm fetihlerine katıldı. İyâz b. Ganm onu ve Habîb b. Mesleme'yi 18 (639) yılında el-Cezîre sınırları içindeki Sümeysât'a (Samsat) gönderdiği birliklere ku­mandan tayin etti. Safvân'ın 19 (640) yı­lında Sümeysât'ta veya İrmîniye savaşında şehid olduğu zikredildiği gibi, Muâviye dö­neminde Bizanslılarda yapılan savaşa ka­tıldığı, bu savaşta ayağının kırıldığı, alt­mış yaşlarında iken 58 (678) veya 59 ya­hut 60 (680) yılında vefat ettiği de belir­tilmiştir. Safvân, Resûl-i Ekrem (asv)'den iki ha­dis rivayet etmiş (hadisler için bk. Müs­ned, V, 312), kendisinden Saîd b. Müseyyeb, Ebû Bekir b. Abdurrahman, Saîd b. Ebû Saîd el-Makbürî gibi tabiîler rivayette bulunmuştur.

İfk Hadisesi dolayısıyla Hz. Âişe (r.anha) aleyhin­de tavır alanlardan biri olan Hassan b. Sa­bit bu olaydaki rolü sebebiyle Safvân b. Muattal'ı hicvetmişti. Safvân, Hassân'la kar­şılaşınca kılıcıyla onu başından ağır şekil­de yaralamış, olay Resûl-i Ekrem (asv)'e intikal ettiğinde her ikisini huzuruna çağırıp din­lemiş, hadiseyi başlatan Hassân'ı uyarmış ve kendisine kıymetli hediyeler vererek Safvân'ı bağışlamasını sağlamıştır.(DİA, Safvan b. Muattal Md.)

56 Evlenmeyen sahabe var mıdır? Sahabelerden maddi durumu elverişli olduğu halde evlenmeyip İslama hizmet edenler var mıdır?

Hiç evlenmeyen sahabiler olduğu gibi, tek eşle yetinen sahabiler de vardır. Ebuzer bir tek eşle yetinmiştir. Hz. Ali (ra) de Hz. Fatıma (ra) ölünceye dek tek eşle yetinmiştir.

Hiç evlenmeyip bekâr yaşamış ve ölmüş tanınan / tanınmayan çok insan vardır. Mesela bildiğimiz kadarıyla peygamberlerden Hz. İsa (as) ve Hz. Yahya (as) hiç evlenmemişler, bekâr olarak dünyalarını değiştirmişler.

Sahabilerin arasında "Suffe Ashabı" olarak bilinen, hayatını ilme, İslamî hizmete vermiş ve hiç evlenmemiş sahabiler vardı. Peygamberimiz (asm) bunların evlenmeleri için herhangi bir ısrarda bulunmamıştır.

Daha sonraki dönemlerde, İslam dünyasında, Batı'da bekâr olarak yaşamış o kadar meşhur insan vardır ki, bunlar insanlığa, ilme, İslam'a hizmetleriyle tanınmışlar, kimse de bunları yadırgamamıştır.

Meselâ Allah dostlarından Rabia-i Adeviyye, Bayazid-i Bistamî, Bişr-i Hafî, zamanımızın tanınmış bilginlerinden İbnülemin Mahmut Kemal İnal, Ali Emiri Efendi, Said Nursi ve bazı yakın talebeleri evlenmemişler, hayatlarını bekâr olarak geçirmişlerdir.

Bazı insanlar evlenir, çoluğa çocuğa karışır, baba olur, dede olur. Bazı insanlar da ya evlenmek için imkân bulamaz veya evlenme ihtiyacı duymaz, ömrünü bekâr olarak geçirir.

Bu yönüyle evlenmek ne farzdır, ne vaciptir. Evlenmemek de ne haramdır, ne günahtır. Bir tercih meselesidir, ihtiyaç duyar, duymaz kişinin kendi vereceği bir karardır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Dinimiz evlenmemeye (bekâr kalmaya) nasıl bakmaktadır? Bu zamanda insanların, bazı İslam alimlerinin evlenmemesi nasıl karşılanır?

57 Uhud Savaşı'nda Müslümanların mağlup oluşunun sebeb ve hikmetleri nelerdir?

Uhud Savaşı`nda Müslümanların mağlubiyet sebebi, Âl-i İmran Sûresi 152 ve 165. ayetlerde işaret edildiği gibi, okçuların mevzilerini terk etmeleridir. Hz. Peygamber (asm)`in emrine muhalefet, birden savaşın seyrini değiştirrmiştir.

Bununla beraber, bu mağlubiyete hikmet noktasından baktığımızda, karşımıza şu ayet-i kerime çıkar:

“Eğer size bir yara dokunduysa, o topluluğa da benzeri bir yara dokunmuştu. O günler… onları biz insanlar arasında çevirip dururuz. (kâh bir kavme, kâh ötekine galibiyet veririz; bazen bir topluma iyi veya kötü günler gösteririz, bazen ötekine). Allah inananları ortaya çıkarmak, sizden şehitler edinmek için (zamanı kâh lehinize, kâh aleyhinize çevirmektedir) Allah zalimleri sevmez.” (Al-i İmran, 3/140)

Bu ayette buyurulduğu gibi, Allah Müslümanların ihlasını ve samimiyetini ölçmek, müminlerden Hz. Hamza (ra) ve Mus’ab Bin Umeyr (ra) gibi güzide sahabeleri şehadet mertebesine eriştirmek ve bilemeyeceğimiz binlerce hikmetlerden dolayı mağlubiyet vermiştir.

Ayrıca bu savaşta, mazideki sahabeler, müstakbeldeki sahabelere karşı mağlub olmuşlardır. Müşrikler içinde, o zamanda sahabe safında bulunan büyük sahabelere mukabil gelecek Hz. Halid (ra) gibi çok zatlar bulunduğundan, şanlı ve şerefli olan gelecekleri noktasından büsbütün izzetlerini kırmamak için hikmet-i İlahiye gelecekteki hasenatlarının peşin bir mükafatı olarak mazide onlara galibiyet vermiş, bütün bütün izzetlerini kırmamıştır.(bk. Nursi, Lem`alar, s. 29)

Uhud`daki müşriklerin reisi Ebu Süfyan, Müslümanların mağlub olmasına en büyük sebeb olan Halid b. Velid gibi nice kimseler, Hudeybiye Barışı`ndan itibaren İslam`a girmeye başlamışlardır.

58 Musab bin Umeyr kiminle evliydi? Çocukları var mıydı? Soy kökü nasıldı? Uhud da sehit olunca kaç yaşındaydı?

MUSAB BİN UMEYR (r.a)

NESEBİ: Mus'ab b. Umeyr b. Haşim b. Abdi Menaf b. Abdiddar b. Kusay, b. Kilâb b. Mürre el-Kureşî el-Abderî.

Babası Umeyr, annesi Hunnas bint Malik'tir. Karı-koca Umeyr ve Hunnas, çok zengin bir aile idiler. Mus'ab'in künyesi Ebû Abdullah'tır.1 Ebû Muhammed diye künyelendiğini söyleyenler de vardır.2

Zeynep adlı bir kızından bahsedilir ki, bu kızın annesi Hamne bint Cahş'tır. Dolayısıyla Hamne, Mus'ab'ın zevcesi olmaktadır.

Sâbıkûn-ı İslâm'dan olup, İslâm'a girdikten sonra Hz. Peygamber (asv) kendisine "Mus'abü'l-Hayr" ünvanını vermiştir.

Mus'ab b. Umeyr, Kureyş'in Abdüddaroğullarındandır. Abdüddaroğulları cahiliye devrinde, "liva, sidane ve hicabe'* görevlerini yapıyorlardı. Bir rivayete göre "nedve"** görevi de onlardaydı. Bunlardan anlaşılacağı üzere bu kabile, cahiliye devrinde etkili bir statüye sahipti ve Haşimoğulları ile aralarında da öteden beri husûmet vardı. Bu sebeple Hz. Muhammed (sav)'in peygamberliğine Mekke'de şiddetle muhalefet etmeleriyle tanınmışlardı. Bu kabilenin bazı simaları halka eski Rum ve Acem masalları anlatarak güya Hz. Peygamber (sav)'in okuduğu Kur'ân âyetlerini etkisiz hale getirmek istiyorlardı. (Lokman, 31/6)

MÜSLÜMAN OLUŞU

İşte Mus'ab, böyle bir sülâlenin içinde büyümüştü. Baba ve annesinin biricik sevgili evlâdı idi. Ailesi, ona en güzel, en pahalı, en lüks elbise ve ayakkabılar giydirirler, en üstün vasıflı kokular sürerlerdi. Akranları arasında en çok para belki de onun cebinde bulunurdu. Son derece müreffeh bir hayatın içinde bir eli yağda, bir eli balda yakışıklı bir delikanlı idi. Fakat emsallerine göre temiz bir kalbe sahipti, tab'an putları sevmezdi. Fıtraten tevhide meyyaldi. Bu yüzden olmalı ki, sülâle ve aile yönlendirmesinin tam aksine İslâm'a ilk girenler arasında yerini aldı. Hz. Peygamber (sav), Dârü'l-Erkâm'da iken dâvete icabet etti, tebliğ kendisine ulaşır ulaşmaz Müslüman oldu. Baba ve annesinin durumu öğrenmeleri halinde çeşitli sıkıntılarla yüz yüze geleceğini bildiği için Hz. Peygamber (sav)'in yanına bir süre gizli gidip geldi. Namazlarını da gizlice kılıyordu. Ancak, amca çocuklarından Osman b. Talha onu farkedip de ailesine haber verince durum değişti, Mus'ab'ın hayatında yepyeni bir dönem başladı.

HİCRETİ 

Babası, annesi onu, Haşimoğullarından birine tâbi olduğundan dolayı hapsettiler. Müslümanlarla buluşup görüşmesini engellediler; İslâm'dan uzaklaşması, Hz. Peygamber (sav)'e tâbi olmaktan vazgeçmesi için çeşitli maddî ve psikolojik müeyyideler uyguladılar, türlü baskılar yaptılar. Ebeveyn şefkati ile ailenin eski inancına döndürebileceklerini düşündüler, fakat bir sonuç alamadılar. Bütün güzel elbiselerini, ayakkabılarını aldılar, cebindeki paraya el koydular, onu tam bir yoksulluğa iterek bu yeni hayata dayanamayacağı ümidi ile kendilerine dönmesini beklediler. Fakat umduklarını bulamadılar. Mus'ab (ra) bir yolunu bularak bi'setin beşinci yılında ilk kafile ile Habeşistan'a hicret etti. Böylece İslâm tarihinin ilk muhacirleri arasında yerini aldı. Artık, üzerinde güzel elbiseler yoktu. Yüzü, ezâya, cefâya uğramanın yıpranmışlığını yansıtıyordu. Bu nedenle Habeşistan hicreti onun dünya nimetlerinden vazgeçişinin fiilî bir ifadesi ve Allah için yaptığı cihadının önemli bir safhasını teşkil ediyordu. Hz. Peygamber (sav), onu bu yeni yoksul çehresiyle görünce, baba ve annesinin sağladığı maddî imkânların hepsini Allah ve Rasûlü (asv)'ın sevgisi uğruna terk edebilen bir mü'mine sahip olduğundan dolayı Cenâb-ı Hakk'a hamd ediyordu.

Hicret günleri devam ederken Mekke ileri gelenlerinden bazılarının Müslüman olduğu haberi duyuldu. Bu, ikinci Habeş hicretinden yaklaşık üç-dört ay sonrasına tesadüf ediyordu. Bunun üzerine, Habeşistan muhacirlerinden otuz dokuz kişi Mekke'ye döndüler. Hz. Mus'ab da onlar arasında idi. Halbuki, duyulan haber asılsızdı, Mekke ileri gelenlerinin İslâm'a olan düşmanlığı devam ediyordu.

Kuvvetli rivayete göre Mus'ab b. Umeyr (ra),I. Akabe Biati günlerine kadar Medîne'de kaldı. Bi'setin 12. (M. 621) yılında vuku bulan II. Akabe Biatini müteakip Hz. Peygamber (asv) Medînelilerin isteğiyle Hz.Mus'ab'ı bir başka beldede tebliğ faaliyetini yürütmek üzere İslâm tarihinin ilk muallimi sıfatıyla görevlendirdi. Bu görevlendirmenin, kafile Medine'ye döndükten sonra gönderdikleri bir mektuptaki istek üzerine gerçekleştiğine dair görüşler de vardır. Ashabtan Hz. Bera b. Azib'in beyânına göre Mus'ab b. Umeyr (ra), böylece Medine'ye ilk hicret eden muhacir ünvanını da alıyordu. İkinci muhacir ise İbn Ümmi Mektum idi.3

VE MEDİNE'DE

Mus'ab b. Umeyr (ra) Medîne'de Es'ad b. Zürare'ye konuk oldu ve Medîneli ilk Müslümanlardan olan bu zatın desteğiyle çok verimli bir tebliğ çalışması yürüttü. Hz. Mus'ab, Hz. Peygamber (sav)'in tebliğ inceliklerini gerçekten de çok iyi kavramıştı. Kur'ân-ı Kerîm'den o zamana kadar nazil olan âyetleri ezbere biliyordu. Muhataplarını etkili bir hitap tarzıyla psikolojik bir dinleme atmosferine sevkediyor, güzel bir üslupla İslâm'ı tanıtıyor, Kur'ân'dan âyetler okuyordu.

Meselâ Abdüleşheloğullanndan Üseyd b. Hudayr ile Sa'd b. Muaz'ın Müslüman olmaları hem onun için, hem de Es'ad b. Zürâre için bir sürûr kaynağı idi. Çünkü Üseyd ve Sa'd, kabilelerinin mühim simaları olup, geri kalanlar onlara bakarak Müslüman olacaklardı. Hz. Mus'ab, Zaferoğullarına ait bir bostanda Müslüman olmuş Medînelilerle bir kuyu başında sohbet ederken önce Üseyd, daha sonra da Muaz gelerek peş peşe Müslüman oldular. Halbuki onun yanına gidiş sebepleri kendisini bu faaliyetten men'etmekti. O ise: "Biraz sabırlı olursanız, söyleyeceklerimi dinleseniz de, beğenir ve dilerseniz kabul etseniz, beğenmeyecek olursanız, biz de hoşlanmadığınız şeyi size tekliften vazgeçip yanınızdan ayrılsak olmaz mı?" diyerek muhatabı ile diyaloğa başlıyor, çok hikmetli bir anlatım ve Kur'ân kıraati sonunda gusledip, elbiselerini temizleyip, şehâdet getirip, iki rekât namaz kılarak Müslüman olmalarını sağlıyordu. Kaynaklarda yer alan kuvvetli rivayete göre Mus'ab b. Umeyr (ra) Medîne'de cuma günü hutbe ve namazı Hz. Peygamber (sav)'in izniyle ilk ikâme eden veya cuma için Müslümanları Sa'd b. Hayseme'nin evinde ilk toplayan (mücemmi')dır. Bu konuda Hz. Es'ad b. Zürare'nin adı da geçer. Bu iki zatın bu görevi sıra ile yaptıkları da söylenir.4

AKABE BİATINDA

Medîne'de gösterilen başarılı bir tebliğ yılından sonra Mus'ab, b. Umeyr (ra) bi'setin 13. (M. 622) yılında hac mevsiminde ikisi kadın olmak üzere yetmiş beş kişi ile Mekke'ye geldi, ebeveyninin yanına hiç uğramadan ilk önce Hz. Peygamber (sav)'e gitti, bir yıl içinde yaptığı tebliğ faaliyeti ile ilgili bir rapor sundu. Hz. Peygamber (sav) çok memnun oldu ve ona teşekkür etti, hayır dua buyurdu. Böylece Hz. Mus'ab, İslâm tarihine hicretin müjdecisi olarak damgasını vuran. II. Akabe Biatı'nın hazırlanması ve gerçekleştirilmesinde mühim vazifeler icra etmiş oldu. Mus'ab, bu biati takip eden Zilhicce, Muharrem ve Safer aylarında Mekke'de kaldıktan sonra tekrar Medine'ye döndü.

Hicretten sonra Rasûl-i Ekrem (sav) onu muhacirlerden Sa'd b. Ebî Vakkas (ra), ensardan da Ebû Eyyûb el-Ensârî (ra) ile kardeş yaptı.

CİHAD YOLUNDA ŞEHÂDET

Mus'ab b. Umeyr (ra), Bedir Gazvesinde muhacirlerin, Uhud'da ise bütünüyle Müslümanların sancağını taşıdı ve Hz. Peygamber (sav)'in sancaktarları arasına katıldı.

Uhud muharebesinin Müslümanların aleyhine döndüğü ikinci safhasında Mus'ab b. Umeyr (ra), sürekli Hz. Peygamber (sav)'in yakınında idi. Müşriklerden İbn Kamie, öldürmek niyetiyle Rasûl-i Ekrem (sav)'e yaklaşınca diğer bazı sahabîlerle birlikte, Hz. Mus'ab ve Nesibe Hatun (r.anha) onu karşıladılar. İbn Kamia, çift kat zırh giyinmiş olduğundan aldığı darbelerden etkilenmedi. Mukabil bir kılıç darbesi ile Hz. Mus'ab'ın sağ elini kesti. Hz. Mus'ab, sancağı sol eline aldı. İkinci bir darbe de sol elini kesti, Mus'ab (ra) bu sefer de sancağı göğsü ile sıkıca tuttu, yere düşürmedi. Fakat İbn Kamia mızraklayıp onu şehid edince sancak Hz. Ali'ye intikal etti.

Hz. Mus'ab şehid edildiğinde kırk yaşlarında idi. Hz. Mus'ab şehid düştüğünde fakirâne bir kıyafet içinde idi. Hz. Peygamber (sav) onu o vaziyette görünce şöyle dedi:

"Bakınız şu yiğide ki, Allah onun kalbini nurlandırdı da o, anne ve babası arasında sizin görmediğiniz yiyecek ve içeceklerin en iyileriyle beslenmekte olduğunu görüp dururken, Allah ve Rasûlü'nün sevgisi ona anne ve babasını bıraktırdı." Kezâ, Hz. Mus'ab'a hitaben de:
 
"Ben seni Mekke'de gördüğüm zaman senden daha ince ipek elbise giyen, senden daha güzel görünüşlü bir yiğit yoktu! Şimdi sen bir hırka içinde saçı başı karmakarışık bir haldesin!" demekten kendini alamadı ve başında durarak şu mealdeki âyeti okudu:
 
"Mü'minler içinde Allah'a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir. Kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir." (Ahzab, 33/23)

Habbab b. el-Eret (ra)'in genel olarak muhacirler, özel olarak da Mus'ab b. Umeyr (ra)'e dair ilginç bir yorumu vardır ki, aynı zamanda onun toprağa verilişi hakkında da bilgi vermektedir. Habbab (ra) diyor ki:

"Biz Mekke'den Medine'ye dünya için değil, Allah rızası için Rasûlullah (sav) ile beraber hicret ettik. Artık, ecir ve mükâfatımız Allah'a aittir. Muhacir yoldaşlarımızdan bu ecir ve nimetten hiçbir şey tatmadan âhirete gidenler vardır ki, Mus'ab b. Umeyr onlardandır. Dostlarımızdan kendisine hicret semeresi ulaşan ve bu meyveyi devşirenler de vardır. Mus'ab, Uhud günü şehit olmuştu da biz onu saracak bir kefen bulamamıştık. Yalnız, şehidin bir kaftanını bulmuştuk. Biz bu aziz şehidi, ona sarmağa çalıştık, başını bürürken ayaklan açılıyordu, ayaklarını kapatırsak başı açığa çıkıyordu. Rasûlullah (sav) bize şehidin başını örtmemizi ve ayaklarının üstüne de izhir otu koymamızı emir buyurdu."5

HAKKINDAKİ SENALAR

Hz. Mus'ab'ın şehâdetinden yıllar sonra Aşere-i Mübeşşere'den Hz. Abdurrahman b. Avf'ın yaptığı yorum, onun şahsiyeti hakkında bize bilgi vermektedir. Oğlu İbrahim'in haber verdiğine göre Abdurrahman'ın oruçlu olduğu bir gün, iftar vaktinde sofra hazırlanıp huzuruna konulduğunda Hz. Mus'ab b. Umeyr ve Hz. Hamza b. Abdülmuttalib'i hatırlamış, kendisinden hayırlı olduğunu düşündüğü bu zatların Uhud'da şehit düştükleri zaman vücutlarının tamamını saracak bir kefene bile sahip bulunmadıklarını belirttikten sonra "... ' (Bunlar böyle zühdî bir hayat içinde hak evine gittikten) sonra dünyanın bunca nimetleri karşıma seriliyor. Âhiret için kazandığımız hasenatımız tacil edilip de dünyada verilmiş olmasın!' demiş ve (o şehitlerin yüksek derecelerine erişmekte geciktiğine müteessir olarak) ağlamaya başlamış, hatta (iftar) yemeğini de terketmiştir."6

Âmir b. Rebiâ'nın da onun hakkında güzel bir şahâdeti var. Müslüman olduğu günden Uhud'da şehid düştüğü güne kadar bu zat, gerek Habeşistan hicreti, gerekse başka seferlerde samimî bir dost olarak birlikte olduğu Hz. Mus'ab hakkında "... Ben onun kadar güzel huylu ve onun kadar aykırı davranışı az bir kimse görmedim." diyor.7

ELHÂSIL

Günümüz Müslümanlarının, gerek İslâmî tebliğ hizmetleri, gerekse İslâm uğrunda gösterilecek malî ve bedenî fedakârlıklar hususunda Mus'ab b. Umeyr Hazretlerinden alacakları dersler olsa gerek! Hz. Mus'ab'ın hayatı ve hizmet faaliyetlerinden anlaşılıyor ki, İslâmiyet, nice meşakkatlere göğüs gererek yayılmış, nice hamiyet sahiplerinin plânlı ve gayretli çalışmaları ile ilerlemiştir. Hattâ, İslâm'ın kökleşip cihana yayılması konusunda en büyük hizmeti yapanlardan kimileri bu uğurda şehid düşmüşlerdir; bu yüzden onlar belki İslâm'ın yükseliş devirlerini görememişlerdir. Ancak, hiç şüphesiz, yükselen İslâm'la onlar me'cur / mükafat almışlar ve öbür âlemde ruhları şâd olmuştur.

Mus'ab (ra) gibi dâva sahibi olup, ölünceye kadar dâvaya olan bağlılığını sürdürenler, ölseler de hadîsin ifadesiyle, geride bıraktıklarının mücahedelerinden hissedâr olacaklardır.

DİPNOTLAR
* Liva:
Sancaktarlık. Savaşlarda Kureyş bayrağını taşırlardı. Hicâbe: Kabe hizmetkârlığı, Sidâne: Kâbe perdedârlığı. (Bu vazife, babadan oğula geçerdi)
** Nedve: Câhiliye Mekke'sinde Kureyş'in biraraya gelip problemlerini konuştukları meclis.
1 bk. İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-Gâbe. V. 181; İbn Hacer, el-İsâbe, III,421.
2 bk. İbn Sa'd, Tabakât, III, 116.
3 İbnü'l-Esîr, V, 182; İbn Sâ'd, age, III, 117.
4 İbn Sâ'd. Tabakât, III, 117; İbn Abdi'l-Ber, el-İstiâb (İsâbe Hamişinde), III, 469; Abdü'l-Celil Şelebî, Mus'abü'l-Hayr, Mecelle-tü'I-Ezher, (sy., 5), s. 1049-1054, Kahire 1976.
5 Buharî, Megâzî, Bab-u Gazvet-i Uhud, 82; Tecrîd-i Sarîh Tercemesi, IV, 351-355.
6 Buharî, Kitabü'l-Cenâiz, 34,35; el-Megâzî, 80/Bab-u Gazvet-i Uhud.
7 İbn Sâ'd, age, III. 117.

(Hüseyin Algül)

59 Hiçbir velinin sahabelerin derecesine çıkamadığı yer yer tartışma konusu oluyor. Bu konuya açıklık getirir misiniz?

Her insanın dünyaya gelmesi, bir takdir ve hikmet iledir. İnsanlar kendi zamanlarını kendileri belirlemez. Allah bizim hakkımızda hangi zamanı takdir buyurmuşsa, bizim için en hayırlı zaman odur. Çünkü sahabeler döneminde gelmek mutlaka sahabe olacağımız anlamına gelmez ve gelemez. O günün Ebu Cehilleri olmak ihtimali de vardır. Acaba ayaklarından açılarak ikiye ayrılan Yasir Ailesi gibi olsaydık, ona sabredeceğimizin ve imanla öleceğimizin garantisi var mıdır?

Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in ahir zamanda gelecek bazı kimselere "kardeşim" demesi ve onları övmesi ahir zamanın dehşetli fitnelerine dikkat çekmek ve o fitneler içerisinde imanını muhafaza edenleri övmek içindir. Sahabeleri geçme konusu ise bazı hususi fazilet hakkındadır. Yoksa külli fazilette sahabeler geçilemez.

Sahabelere külli fazilette neden yetişilemediğine gelince:

1. Risalet sohbetinin tesiri açısından sahabeler geçilemezler.

Evet, Rasulüllah'ın kendileri ile sohbet etmesi noktasından onlara yetişilemez. Çünkü Rasulullah'ın (s.a.v) nübüvvet sohbeti, nebi olmayan hiç kimsede bulunmayan bir özellik taşır. Rasulüllahın sohbeti bir iksirdir. Bir dakika o sohbeti dinleyen ve ona mazhar olan bir kimse, o iksirle değişir.(1) Sahabeleşir. Kömürken elmas olur. Senelerce seyr-u sülûkla kazanılacak hakikat nurlarına mazhar olur. Nübüvvet Güneşinin nuru ile renklenir. Çünkü her sohbette renk vurucu bir özellik vardır. 

Rasulüllahın talebeleri olan sahabelerine, manevi rütbe bakımından, velayeti ve Peygamberliği ciheti ile peygamberlerin en büyüğünün manevi boyası vurulmuştur. Bu cihetten o manevi boya, o tarzda ve o özellikte risalet asrından sonra vurulamaz. Daha sonra gelenler mümin ve Müslüman da olsalar o özellikte olamazlar.(2) O özellikle kazanılan fazilette onlara yetişemezler. 

Ayrıca, Rasulullah'ın sohbeti onların kalp aynalarında aksetmiş, O Güneş, perdesiz onlara, onların kalplerine, manevi latîfelerine sirayet etmiştir. Burada ilki yansıyan, ikincisi kendisinde yansıma tezahür eden iki taraf vardır. Yansıyanın özellikleri mazhar ve aynalarına geçmiştir. O Şems-i Risaletle onlar da bir nevi güneşleşmişler, peygamberlik güneşinin ışıklandırması ile aydınlanan yıldızlar, hakikat ışıkları hâline gelmişlerdir. Bu mazhariyetle, ayinedarlıkla, ona yüzünü dönüp tabi olmakla ve Nübüvvetin en büyük nuru ile sahabeler en büyük mertebelere çıkmışlardır.

Rasulüllah'ın vefatından sonra, Celaleddin Suyûti gibi bazıları, uyanık halde Rasulüllah'ı görmüşler, onunla konuşmuşlardır. Fakat bu konuşmaları nübüvvet itibarıyla değil, Velayet-i Ahmediye yönüyledir. Rasulüllah onlara velayeti ciheti ile temessül etmiş, görünmüştür. Çünkü Rasulüllah'ın ölümü ile vahiy bitmiş nübüvvet sona ermiştir. Ölümünden sonra onu nübüvvetle görmek, sahabe olmak mümkün değildir.

Şu halde nübüvvetin derecesi velayetin derecesinden ne kadar yüksekse, bir nebiyle sohbet ile bir veliyle sohbet arasında da o kadar fark vardır.

2. Risalet sohbetindeki meziyyet ve fazilet çok yüksektir.

Rasulüllah'ın ashabının en hayırlı oluşu Zeydilerin büyük alimlerinden es-Sanani (H. 1059-1182) tarafından birkaç yönden şöyle anlatılır:

Birincisi, Rasulüllah'ın hadis-i şeriflerde kendi asrının en hayırlı asır (karn) olduğunu haber vermesidir. Bu ve benzeri hadis-i şeriflerde kastedilen kimselerin, Rasulüllah asrında yaşayıp, özellikle onun etrafında bir bunyan-ı mersûs gibi, bir insanın uzuvları, bir fabrikanın çarkları şeklinde sistemleşen cemaati, ümmeti olduğu anlaşılır. Ondan sonra gelenler de ashaba uyan "Tabiin" dir. Bunları da diğerleri takip eder.(3)

İkincisi; cumhuru ulemâ, fert fert sahabelerin üstün olduğu görüşündedirler. Bazıları da sahabenin hep birden, diğer asırlardaki ümmet fertlerinden daha faziletli olduğu görüşündedirler. Bedir'e katılanlar ve Hudeybiye'de bulunanlar, sahabe olsun olmasın kendilerinden sonrakilerden faziletlidirler. İkinci görüşe göre, sahabenin hepsi birden, kendilerinden sonra gelenlerin hepsinden daha faziletlidir.(4)

Buradan anlaşılan şu ki, fıkhi bakış açısı yönünden, hadisçiler, şerhçiler ve müfessirler açısından İslam alimleri sahabenin faziletinde müttefiktirler.(5)

3. Nübüvvet muhitinin kendilerini yetiştirmesi açısından geçilemezler.

İnsanların yetişmesinde çevrenin pek büyük etkisi vardır. Rasulullah'ın dava arkadaşları olan sahabeler ekseriyetle en yüksek kemaldedirler. Çünkü o zaman büyük bir inkılap olmuş, İslam inkılabı ile hayır ve hakkın bütün güzelliği ortaya çıktığı(6) gibi, kötülüklerin ve batılın da bütün çirkinliği açıkça kendini göstermiştir. Bu da hayır ve hak tarafı ile şer ve batıl tarafının iyice, belirgin şekilde birbirinden ayrılması ile mümkün olmuştur. Bir yanda Hak Peygamber, bir yanda ümmetin Firavunu Ebû Cehil ve peygamberlik iddiasında bulunan yalancılar; bir yanda olabildiğince şefkat ve merhamet, bir yanda kendi kızını hiç acımadan, gözünü kırpmadan gömebilme kasaveti(7) ve vahşiliği; bir yanda kemalatın en yüksek zirvesinde olan Peygamber (s.a.v) ve Onun sahabeleri, diğer yanda her türlü rezalet içindeki küfür liderleri ve esfel-i safilindeki müşrikler.

İşte böyle bir durumda misilsiz bir ahlak yüceliğine sahip sahabeler, elbette doğruluğun, hayrın, hakkın dellâlı ve davasının en güzel numunesi olan Rasulüllah'a koşmuşlar. Onun boyası ile boyanmışlardır. Çünkü böyle bir atmosferde yapılacak tek şey budur.

4. Asr-ı Saâdet; bol yağmurlu verimli toprak gibidir.

Rasulüllah (s.a.v) bir hadislerinde; fiziki çevrenin bazı özellikleri ile bir temsil getirerek nübüvvet muhitini anlatır: Ebû Musa (r.a)'tan: Rasulüllah (s.a.v) şöyle buyurdu:

"Allah'ın benimle gönderdiği hidayet ve ilim, toprağa yağan bol yağmur gibidir. Yağmur düşen yerlerden bir kısmı iyidir. Suyu kabul eder, içine alır ve çayırlar ve bol otlar bitirir. Yağış alan topraklardan bir kısmı da çoraktır. Suyu tutar, geçirmez. Böylece Allah o sularla insanlara fayda verir, o sulardan içerler, hayvanlarını sularlar, otlatırlar. Yağmur alan topraktan bir diğer kısmı vardır ki, orası ancak düz ve engin, suyu tutmayan ot bitirmeyen bir çöldür."

"İşte bu anlattığım temsil, Allah'ın dini hususunda ince anlayışı olan, Allah'ın benimle gönderdikleri kendisine fayda veren, onları öğrenen ve öğreten kimselerle, ilim ve hidayete başını kaldırıp bakmayan, benim kendisi ile gönderildiğim Allah'ın hidayetini kabul etmeyen kimselerin temsilidir."(8)

Kaynaklar:

1. bk. Tefsîru'l-Kurâni'l-Azîm, IV, 305; Hayatu's-Sahâbe III, 141, 279, 281, 282 (Nitekim Rasulüllah (s.a.v) iyi kimseyi misk satana benzetmiş, kişinin dostunun dini üzerinde olduğunu belirtmiştir. Sahabeler onun dostu, Nübüvvet miskinden koklan, onun sohbeti ile iksirlenen kimselerdir.) Ayrıca bk. Cevâhiru'l-Buhari s. 231; Şerhu'l-Akideti't-Tahâviye II, 691-692; Rasulüllah ile sohbet imtiyazının, ilk sahabeleri bile diğerlerinden öne çıkardığı belirtilmektedir. Çünkü bu hususta ilkler ikincilerle müşterek değillerdir. Hiç Onun sohbetinde bulunmayanların durumu ise daha açıktır) sahabe olmak, sohbet, arkadaşlık dostluk, mulazemet, itaat gibi manalara gelir. el-Kâmûsu'l-Muhit, I, 93; es-Savâiku'l-Muhrika s. 212; Şerhu'l-Makâsıd, V, 319.
2. İbn-i Abbas (RA) onların-peygamberle birlikte bir saati sizden birinizin kırk yılından hayırlıdır der bk. Şerhu'l-Akideti't-Tahâviye II, 693.
3. Sübülüs-Selâm, IV, 127.
4. a.g.e., IV, 127; Ayrıca bk. el-Câmi'Li Ahkâmî'l-Kurân IV, 170, Şerhu'l-Akideti't-Tahâviye II, 691 vd. İbnu Kuteybe, Abdullah b. Müslim, Te'vilu Muhtelifi'l-Hadîs, Beyrut, 1985, s. 107-108.
5. Kelamcılar, usulüddin alimleri de hilafetle ilgili konularda bu husustaki görüşlerini belirtmişlerdir.
6. Rasulüllah ümmetin gittikçe bozulacağını, müşrik toplumlara benzeyeceğini ilk devirdeki kemalini kaybedeceğini belirtir. Bk. Sünenu İbn-i Mâce II, 1304, 1305, 1310, 1319, 1320, 1333, 1340, 1343, 1348; Tefsîru'l-Kurâni'l-Azîm IV, 204; 230; Riyâzu's-Salihîn s. 271-282, 369; Râmûzu'l-Ehâdîs no: 1366, 6308; Şerhu'l-Akîdeti't-Tahâviye II, 691 vd; Bahru'l-Muhît, III, 301; Mustafa Muhammed Umare Cevahiru'l-Buhârî, terc. Alioğlu, Hasan, İstanbul, ty. s. 231, 405; Şerhu Fıkhı'l-Ekber, s. 206.
7. Nahl, 58-59, Çağatay, Neset, İslam Dönemine dek Arap Tarihi... s. 86, 106, 122. Tekvir, 8-9. Mahmud Esad, Tarih-i Din-i İslâm, İstanbul, 1983 s. 138; Berki Ali Himmet Keskioğlu Osman Hz. Muhammed ve Hayatı, Ankara, 1993,.... s. 169. Heyet, Doğustan Günümüze I-XIV, İstanbul, 1989, I, 182.
8. Riyâzu's-Sâlihîn, s. 149, no: 162; Mecma'ut-Tefâsîr (Lübâbu't-Te'vîl). III, 483.

60 Hz. Ömer Hz. Alinin damadı mıdır?

Hz. Ömer Hz. Alinin kızı Ümmü gülsüm ile evlenmiştir.

Hz. Ömerin ümmü gülsüm ile evlenmesi

61 Peygamberimiz (asm) zamanında engelli sahabeler var mıydı? Efendimiz (sav) onlara nasıl davranırdı?

Peygamberimiz (asm) döneminde de özürlü sahabi vardı. Peygamberimiz (asm) özürlülere pozitif ayrımcılık uygulayan ilk kişidir. Peygamberimiz (asm)’in engelli sahabilerle şakalaştığını, onlara özel bir şefkat ve ilgi göstermiştir. Peygamberimiz (asm)’in ve sahabilerin hayatından az bilinen bir kesit daha böylece aydınlanmış oluyor...

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sas) döneminde yaşayarak Allah Rasûlü’nü (asm) gören, O’nun mübarek atmosferine girerek sohbetlerinde bulunan iman ehli kimselere sahabi deniyor malumunuz. Bir çoğumuz sahabilerin hikâyelerini dinleyerek ve hayat tarzlarını kendimize örnek alarak büyüdük. Peygamberimiz (asm)’in güneşinden istifade ederek O’ndan (asm) aldıkları manevi feyzle, insanlar içinde Allah’a manen en yakın olma üstünlüğünü elde eden sahabiler için de bir grup var ki, onlardan çoğumuz haberdar bile değiliz. Bu sahabilerin diğer sahabilerden fiziki olarak farklılıkları ortopedik ve görme özürlü olmaları…

Peygamberimiz (asm) özürlülere iltifatta ve ikramda bulunmuş, onlarla şakalaşmış, onların sosyal hayata katılımlarını sağlayan kolaylıklar getirmiş, meslekî anlamda ve istihdam boyutuyla yeni imkânlar sağlamıştır. Mesela Hz. Abdullah’a hem müezzinlik hem de yöneticilik görevi vermiştir. Bacağından sakat olan Hz. Muaz bin Cebel, bizzat Peygamberimiz (asm) tarafından Yemen valisi olarak tayin edilmiştir.

Peygamberimiz (asm)’in, toplum içinde hiçbir sosyal statüye sahip olmayan ve horlanan özürlüleri, şefkatiyle bu durumdan kurtarmıştır.

Mesela, Efendimiz (asm)’in, bazı bedenî kusurları olduğu için, toplum içinde bulunmaktan tedirgin olan ve bu yüzden çölde yaşamayı tercih eden Zahir isminde bir sahabiye çölden bazı bitkileri toplayıp, Medine pazarında beraberce pazarlamayı önermesi ilginçtir. Pazardaki alışverişlerde Zahir’e yardımcı olan Peygamberimiz (asm) etrafına da “Zahir bizim çölümüzdür, biz de onun şehriyiz.” diyerek sürekli iltifatlarda bulunmuştur.

Engelli sahabiden kısa boyu ve ince bacakları ile dikkatleri çeken Hz. Abdullah bin Mesud’un bünyesinin tüm çelimsizliğine rağmen Kureyş müşriklerinin bulunduğu Kâbe’ye gitmiş ve orada alenî olarak Kur’an okumuştur. Büyük işkence gören İbn-i Mes’ud, iyileşir iyileşmez tüm uyarılara rağmen yine aynı kahramanlığı göstermiştir.

Son nefesine kadar bedenine giren müzmin bir hastalıkla yatalak ve bakıma muhtaç halde otuz yıl yaşayan Hz. İmran bin Hüseyin, “Nasıl dayanıyorsun bu acılara?” diyen arkadaşına, “Benim için sağlık ve hastalıktan hangisi Allah’ın hoşuna giderse, benim hoşuma giden de odur! Otuz yıldır kendimde büyük bir huzur buldum.” diyebiliyordu. Bu sabır sayesinde Hz. İmran öyle manevî makamlara erişecekti ki, meleklerin tesbihlerini işitir hâle gelecekti. Melekler de, teselli olsun diye kendisine her gün selam getirecekti.

Bedenî kusurları yüzünden çölde yaşamayı seçen Zahir isimli sahabi, Medine pazarında Peygamberimiz (asm)’i bir köşede beklerken, Peygamberimiz (asm) ona arkadan sesizce yaklaşır ve gözlerini kapatarak şakalaşır. Peygamberimiz (asm)’in o güne kadar hiç kimseye bu denli mesafesiz davranmadığını gören etraftaki Müslümanlar, bu ilginç manzarayı seyrederler. Kâinatın Efendisi (asm), bunu fırsat bilerek, çevreye yüksek sesle: “Bir kölem var. Satıyorum. Onu benden kim alır?” diye şakasını sürdürür. Zahir, “Ey Allah’ın elçisi, beş para etmez bir sakat köleyi kim satır alır?” deyince şaka bu andan itibaren biter. Peygamberimiz (asm) bütün ciddiyetiyle kendilerini sarmış olan kalabalığa seslenerek, şöyle der:

“Ya Zahir, and olsun ki Allah ve Allah’ın Rasûlü katında senin değerin paha biçilmez! Bunun için biz de seni seviyoruz.”

Nesibe Hanım, Uhud muharebesinde cephe arkası hemşirelik hizmetleri yapan bir sahabiydi. Ama Peygamberimiz (asm)’in müşkül durumunu görünce, kadın haliyle onu korumaya koşmuş ve müşriklerle çarpışırken birkaç yerinden yara almıştı. Medine’ye döndükten sonra aldığı ağır yaranın tedavisi bir yılda ancak kapatılmış, Peygamberimiz (asm) de onu sık sık ziyaret etmiş, ona iltifatta ve özel dualarda bulunmuştur.

Nesibe Hanım, Hz. Ebû Bekir (ra) zamanında ileri yaşına rağmen Yemame savaşına aktif olarak katılmış, bu kez on iki yerinden yara alarak bir kolunu kaybetmiştir. Ordu Medine’ye döndüğünde, Hz. Ebû Bekir (ra) bu kahraman hanımı ziyaret etmiş ve ona beytül maldan maaş ödenmiştir

Âmâ olan Abdullah bin Ümmi Mektûm: Hz. Peygamber (asm), Mekke'de ilk iman edenlerden biri olan bu âmâ zatı, Medîne'ye halka Kur'an öğretmesi için göndermiştir. Medîneli Berâ bin Âiz -radıyallahu anhuma- diyor ki:

"Bize ilk hicret eden kimseler Mus‘ab bin Umeyr ile İbn-i Ümmi Mektûm'dur. Bunlar (Medîne'de) halka Kur'an öğretiyorlardı." (Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr, 46)

Bilal-i Habeşî ile birlikte Hz. Peygamber (asm)'in müezzinliğini de yapmış olan İbn-i Ümmi Mektûm (İbn Sa‘d, IV, 207) âmâ oluşu yanında evinin camiye uzaklığını ve kendisini camiye götürecek kimsesinin bulunmayışını da mazeret göstererek, namazı evinde kılabilmek için Hz. Peygamber (asm)'den müsaade istemişti.

Resûlullâh ise:

“Sen namaz için ezân okunduğunu işitiyor musun?” diye sordu. O:

 "Evet!.." cevabını verdi.

Peygamber -aleyhissalatü vesselâm-:

“O halde dâvete icâbet et, cemâate gel.” buyurdu. (Müslim, Mesâcid, 255; Ebu Dâvûd, Salât, 46)

Bu haber cemaatle namazın ne derece önemli olduğuna vurgu yapmakla beraber, Peygamberimiz (asm)'in âmâ bir zatı toplumdan tecrit etmeyerek, onu cemaat içinde bulunmaya teşviki de bilhassa dikkat çekicidir.

Bunun yanında Hz. Peygamber (asm) değişik vesilelerle Medîne dışına çıktığı zaman, İbn-i Ümmi Mektûm'u yerine cemaate namaz kıldırması için vekil olarak bırakmıştır. Bu görevin kendisine on üç defa verildiği nakledilmektedir. (İbnü'l-Esîr, Üsdü'l-ğâbe, IV, 264)

Hâsılı Peygamberimiz (asm) özürlüleri, âtıl kalmaya mahkum ve zavallı bir kitle olarak görmemiştir. Problemlerini çözmeye yönelik tavsiye ve uygulamalarda bulunmakla birlikte, durumlarına göre engelli insanlara vazife vermiş, ayrıca onları dünya ve ahiret saadeti bahşeden müjdeli haberlerle de tesselli etmiştir. (bk. Prof Dr Ali Seyyar, Yıldızlar Engel Tanımaz-Bedensel Özürlü Sahâbilerin Hayatı)

62 Varaka bin Nevfel'in hayatı hakkında bilgi verir misiniz?

Varaka bin Nevfel Hz. Hatice (r. anha)'nin amcasının oğludur. İlim sahibi bir zattı. Cahiliye devrinde Hristiyan oldu, İncil ve Tevrat’ı okudu. Hz. Peygambere (a.s.m.) nübüvvet geldiği zaman yaşlanmış, gözleri kör olmuş vaziyetteydi.

Hz. Hatice (r.anha), ilk vahyin şokuyla gördüklerinden korkan Resul-i Ekrem (asm)'i ona götürdü; durumu anlatıp, fikrini sordu. Varaka, Resulullah (asm)'ı dinledikten sonra, kendisinin beklenen peygamber olduğunu, geleceğinin Hz. Musa (as) ve Hz. İsa (as) tarafından müjdelendiğini, kendisine gelen meleğin önceki peygamberlere de gelen Cebrâil (as) olduğunu söyledi:

“Kavmin seni Mekke’den çıkaracakları zaman keşke sağ olsam da sana yardım etsem!” (Buharî, Bed’u’l-vahy, 1)

temennisinde bulundu. Ama bir müddet sonra vefat etti.

İbnu Hacer, onu Sahabî olarak nitelemiştir. Hz. Hatice (r.anha) Hz. Peygambere (asm), Varaka’nın durumunu sorunca, Resul-i Ekrem (asm.) onu rüyasında beyaz elbise içerisinde gördüğünü söyleyerek,

“Cehennemlik olsa, başka bir elbise içinde görmem gerekirdi.” (Tirmizî, Rüya 10)

cevabını vermiştir.

63 Haşr Suresi 9. ayetin sebebi nüzulü olan hadisede, misafire ikram edip kendileri aç kalan sahabeler kimlerdir?

 Haşr Suresi 9. ayet: 

"Ve şunlar ki, onlardan önce yurdu hazırlayıp imana sahip oldular, kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler, onlara verilenlerden nefislerinde bir kaygı duymazlar, kendilerinin ihtiyacı olsa bile onları kendilerine tercih ederler. Her kim de nefsinin hırsından (cimriliğinden) korunursa, işte onlardır o kurtuluş bulanlar!"
 

"Ve şunlar ki..." bunlardan maksad, ensârdır. Bunun bağlandığı yer konusunda üç ayrı görüş vardır.

Birincisi, "muhacirîn" üzerine atfedilmesidir ki, en kuvvetli görüş budur. Buna göre söz konusu bu kimselerin de muhacirler gibi ganimetten hakları vardır.

İkincisi, "ülâike"ye bağlanmış olmasıdır. Bu görüşte de, muhacirlere sadâkatte iştirakleri açıkça ifade edilmiş, ganimete iştirak hakları ise, işaret yoluyla anlatılmıştır.

Üçüncüsü ise, her hangi bir yere bağlanmayıp, "vâv"ın, başlangıç harfi (isti'nâfiyye) "ellezine"'nin mübtedâ ve "yuhıbbûne" nin haber olmasıdır.

Bu surette de onların sıfatları ve övgü dolu ahlâkları ayrıca itina ile müstakil olarak anlatılmış, ganimete haklarının olduğu açıklanmamakla beraber, bu sıfatlar dolayısıyla işaret yoluyla yine de ifade edilmiştir.

Çünkü bu üç takdirde de tercih ile övgü, esas itibâriyle hak elde etme ve salâhiyetin sabit olduğu mânâsını ifade eder. Yoksa bir hak ve salâhiyetin bulunmadığı yerde, kendi hakkından feragatle başkasını tercih etmek anlamına gelen isârın bir mânâsı olmazdı.

Ensârın sıfatlarıyla ilgili buyuruluyor ki "Onlardan evvel yurdu hazırlayıp imana sahip oldular."  "Tebevvee" fili hazırlamak ve hazırlanmak mânâlarına gelmekle beraber, bir de bir mekâna bir konağa konmak, evlenmek ve bir yeri meb'e edinmek mânâlarına gelir. Meb'e de konacak yer, konak ve yurt demek olduğu gibi rahimdeki yavru yatağına da denir. Burada istiare olarak zikredilmesi de belli bir anlam ifade etmektedir.

Dâr, esasen etrafına sınır çekilen ve her türlü oturmaya elverişli yerin gereksinimlerini içeren büyük konak, yurt ve vatan demektir. Burada "ed-dâr"dan maksat da, iman karinesiyle dâr-ı İslâm'dır. Bunların muhacirlerden evvel hazırladıkları ilk dâr-ı İslâm, Müslümanların ilk olarak barındığı ve İslâm medeniyetinin ilk yayılmaya başladığı Medine-i Münevvere olduğundan müfessirler "ed-dâr"ı, Medine diye tefsir etmişlerdir. İlk önce Ensâr'ın Medine-i Münevvere'yi İslâm ve imana hazırlamaları üzerinedir ki, Resulullah (asv) ve diğer muhacirler oraya hicret edip birleştiler ve bu sebeble ona Dâru'l Hicre, Arzullah, Medine, Taybe ve Tayyibe isimleri verildi.

Ahzâb Sûresi'nde geçtiği gibi eskiden ona veya bulunduğu yere Yesrîb denilirdi. Medine kelimesinin de medeniyet yeri, büyük şehir ve memleket mânâsına geldiği bilinmektedir. "ve'l-İman" "dâr"e bağlıdır. İbnü Âtiyye'nin de dediği gibi mef'ul-i ma'ah olması da mümkündür.

Muhacirlerin içerisinde ensârdan önce iman etmiş olanların bulunduğunda şüphe yoksa da, iman ile Medine'yi hazırlamak yönünden Ensâr'ın öncelik hakkının bulunmasından dolayı "min kablihim" buyurulmuştur. Mamafih buradaki "min kablihim" onların hicretlerinden önce mânâsını ifade edebileceği gibi, iman ve güvenden evvel anlamına da gelebilir. Bu suretle Ensâr, muhacirlerin hicretinden önce Akabe bey'atıyla vatanları olan Medine'yi dâr-ı İslâm yapmak üzere harekete geçip imana sahip oldular. Kendilerine hicret edenleri severler. Başta Peygamber (asv) olmak üzere hicret eden o sadıkları gerek zengin ve gerek fakir olsun severler ve bu şekilde dostluklarını gösterirler. Ve onlara verilen şeylerden göğüslerinde bir ihtiyaç duymazlar.

Yani muhacirlere verilen gerek ganimet ve gerek diğer şeylerden dolayı gönüllerinde, "bu bize lazımdı, bizim buna ihtiyacımız vardı" şeklinde içlerine batacak bir kaygı ve bir üzüntü duymazlar. Kendilerinde bir açıklık yani bir ihtiyaç olsa bile (onları) kendilerine tercih ederler.

Burada "îsâr"ın mef'ûlü hazfedilmiştir. Binaenaleyh mef'ûl, muhacirler olabileceği gibi daha genel olma ihtimali de vardır. Yani muhacirlerin yahut mutlak mânâda mümin kardeşlerinin ihtiyacını kendilerininkinden daha önemli ve daha üstün tutarak onları kendilerine takdim ve tercih ederler. Ki bu, ahlâkın, tok gözlülüğünün en yüksek mertebesidir. Nitekim Resulullah (asv) Beni Nadir mallarından muhacirlere taksim etmiş ve Ensâr'dan ihtiyacı olan üç kişiden başkasına vermemiş ve buyurmuştur ki:

"Dilerseniz mallarınızdan ve evlerinizden muhacirlere pay verir, bu ganimette de onlara ortak olursunuz. Dilerseniz evleriniz ve mallarınız sizin olur, bu ganimetten pay alamazsınız." Bunun üzerine Ensar "Hem mallarımızdan ve evlerimizden onlara hisse veririz, hem de ganimeti onlara bırakır paylaştırılmasında kendilerine ortaklık da etmeyiz." dediler. Müfessirlerin bir kısmı nüzul sebebinin bu olduğunu söylemişlerdir. (Razi, Tefsir, XXIX, 288)

Bundan başka Buharî, Müslim, Tirmizî, Nesaî ve daha başkaları Ebu Hureyre'den şu rivayeti nakletmişlerdir: "Resulullah (s.a.v)'a bir adam geldi, "Ya Resulullah! "Bana zaruret isabet etti" yani açlıktan dermansız kaldım." dedi. Resulullah (s.a.v) yakınlarına haber gönderdi, ancak onların yanlarında hiçbir şey bulunmadı.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (asv), "Bu adamı bu gece misafir edecek kimse yok mu? Ki Allah ona rahmet buyursun." dedi.

Derhal Ensâr'dan bir zât -ki Ebu Talhâ olduğu zikredilmiştir- ayağa kalktı "Ben Ya Resulullah" diye cevap verdi. Ve adamı alıp hemen evine götürdü. Sonra da hanımına "Resulullah'ın misafirine ikram et" diye tenbihde bulundu.

Hanımı, "Vallahi benim yanımda bir kız çocuğumun yiyeceğinden başka bir şey yoktur." dedi. Kocası da ona, "O halde kız çocuğu akşam yemeği istediği zaman onu uyut, kandili de söndürüver, Resulullah'ın misafiri için biz bu geceyi aç geçiştiriverelim." dedi. Ve gerçekten öyle yaptılar.

Sonra o misafir, Resulullah (asv)'ın yanına vardı ve ona, "Bu gece Allah falan ve falandan son derece hoşnut oldu." dedi. Allah Teâlâ da onların hakkında bu âyeti indirdi. "Kendilerinde bir ihtiyaç olsa bile onları kendilerine tercih ederler." (Buhari, Tefsiru Sure 59/6; Müslim, Hac, 475)

Hakim, İbnü Merdûye ve Şuab'da Beyhakî, İbn Ömer'den (r.a) şöyle rivayet etmişlerdir: "Resulullah'ın sahabilerinden birine bir koyun başı hediye edildi. O da, "Kardeşim falan ve ailesi buna bizden daha fazla muhtaçtır." dedi ve hediyeyi ona gönderdi. O da bir başkasına derken bu suretle tam yedi ev dolaştı ve nihayet yine öncekine dönüp geldi. Bunun üzerine bu âyet nazil oldu. (Hakim, Müstedrek, II, 484)

"Bunlar, yalnız âyetin iniş sebebiyle ilgili rivayetlerdir. Yoksa Ensâr ve Ashâb'ın böyle nice tercih örnekleri vardır. Yermuk Savaşında şehidler arasında son nefesine gelmiş yaralıların, kendilerine verilen bir yudum suyu bile yanında inleyen arkadaşları arasında nasıl dolaştırdıklarını tarihi bir olay olarak M.Akif Safahat'ında ne güzel tasvir etmektedir.

Her kim de nefsinin şuhhundan, yani hırsından, kıskançlığından ve cimriliğinden korunursa işte onlar felah bulanlardır. Sonunda her türlü engelden kurtulup isteklerine kavuşanlardır. Bu cümle hem ahlâkî bir saadet prensibi, hem de Ensâr'ın ve onların ahlâklarına uyanların övülmeleriyle haklarında bir müjdedir.

Şuhh: Nefsin bahillik ve hasislik dediğimiz kıskançlık huyudur ki, cimrilik bunun fiiliyatındaki görüntüsüdür. Yani nefisde içgüdüsel bir hareketin bulunması haysiyyetiyle ortaya çıkan duruma şuhh, bunun fiilen men edilmesine de buhl (cimrilik) denilir. Rağıb şuhhu, âdet hâline gelmiş hırslı bir buhl diye tarif etmiştir.(Ragıb el-İsfehani, Müfredetat, 256) İbnü Münzir'in hasen'den yaptığı rivayette buhl, insanın kendi elindekini, şuhh da herkesin elindekini kıskanması diye tarif edilmiştir.

Abd b. Humeyd, İbn Cerir, İbnü Ebi Şeybe, İbnü Ebi Hatim, Beyhaki, Hakim ve daha başkalarının rivayet ettiği gibi İbnü Mes'ud (r.a.)'a bir adam gelmiş ve "Ben korkuyorum ki helâk oldum." demiş. O da sebebini sorunca, "Çünkü ben Allah Teâlâ'nın "Her kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar felah bulanlardır." dediğini işitim. Halbuki ben şahih bir adamım, benden hemen hemen hiçbir şey çıkmaz." demiş. İbnü Mes'ud da ona, "O, şuhh değil cimriliktir. Cimrilikde de hayır yoktur. Allah Teâlâ'nın âyette zikrettiği şuhh ise, kardeşinin malını zulm yoluyla yemendir." diye cevab vermiştir.

İbnü Münzîr ve İbnü Merdûye'nin rivayetlerinde de İbnü Ömer (r.a.) demiştir ki, "Şuhh, bir adamın malını men etmesi değil, kendisinin sahip olmadığına göz dikmesidir." Âlûsî bunları naklettikten sonra der ki: "Lügatçilerin hiç birinin böyle bir tarif yaptığını görmedim. Bununla murad, cimriliğin son derecesi olmalıdır ki, o sıfatı taşıyan kimse başkasının malına bile kıskançlık gösterir. Başkasının cömertlik yapmasını arzu etmez, ondan sıkılır da yapmaması için çalışır. Yahut o derece hırslı olur ki, mümin kardeşinin malını zulmen yer veya kendisinin olmayan şeylere göz diker. Başkasında olmasını da hoş görmez, kıskanır." (Suyuti, ed-Dürrü'l-Mensur, VII, 107) Bu âyetten şuhhun ve ihtirasın son derece kötü görüldüğü anlaşılır. Çünkü felah, yalnız bu sıfattan korunanlara hasredilmiş olmakla, korunmayanların, felâhın dışında kaldıkları anlaşılmaktadır. Bunun kötü bir sıfat olduğu hakkında birçok haber zikredilmiştir.

Hakim, Tirmizî, Ebu Ya'le ve İbnü Merduye Enes (r.a.)'den merfuan rivayet etmişlerdir: "İslâm'ı, cimriliğin mahvetmesi gibi hiçbir şey mahvetmez." (Alusi, Tefsir, XXVIII,53)

İbnü Ebi Şeybe, Nesaî, Beyhakî ve Hakim Ebu Hureyre (r.a.)'den merfuan rivayet etmişlerdir:
 
"Allah yolundaki bir toz ile cehennem ateşinin dumanı bir kulun içinde ebedî olarak bir arada bulunmaz. İman ile cimrilik ve kıskançlık bir kulun kalbinde ebediyyen birleşmez." (Kenzu'l-Ummal, III, 7386)

Ebu Davud ve Tirmizî garip diyerek "Edeb"de de Buharî ve diğerleri Ebu Said Hudri (r.a.)'den merfuan şu hadisi rivayet etmişlerdir. "İki özellik müslümanın içinde bulunmaz. Bunlar, cimrilik ve kötü ahlâktır." (Tirmizi, Zühd, 8; Nesai, Cihad, 8)

İbnü Ebi'd-dünyâ, İbnü Adi, Hakim ve Hatib Enes (r.a.)'den rivayet etmişlerdir: Enes demiştir ki, "Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: "Allah Teâlâ Adn cennetini yarattı ve ağaçlarını eliyle dikti ve sonra ona konuşmasını emretti. O da "Muhakkak müminler felâha ulaştı." (Müminûn, 23/1) dedi. Allah Teâlâ da buyurdu ki, "İzzet ve Celâlim hakkı için sende hiçbir cimri bana komşu olamaz." Sonra da Peygamber (s.a.v) ilgili ayeti âyetin okudu." (Tirmizi, Birr, 41; Feyzu'l-Kadir, II, 441) Ahmed b. Hanbel, Edeb'de Buharî, Müslim Beyhakî Câbir b. Abdullah (r.a.)'den rivayet etmişlerdir:

"Peygamber (s.a.v) buyurmuştur:

"Zulümden sakının çünkü zulüm, kıyamet günü karanlıktan ibarettir. Şuhh dan da sakının çünkü şuhh, hırs ve kıskançlık sizden evvelkileri helak etmiştir. Onlar birbirlerinin kanlarını döktüler ve haramları helal saydılar." (Suyuti, a.g.e., VIII, 108)

Daha bunlar gibi birçok haber mevcuttur. Lakin şu da bilinmelidir ki, cimrilikten korunmak, bir kişinin her şeyde cömert olmasına bağlı değildir. Abd b. Humeyd, Ebu Ya'la, Teberanî ve Ziya' Mücmi' b. Yahya'dan merfuan rivayet etmişlerdir:
 
"Zekatını veren, misafire ziyafet çeken ve nâibede te'diye eden, yani bir felaket anında yardımda bulunan cimrilikten beri olur." (Buhari, Mezalim, 8; Müslim, Birr, 56, 57)
 
İbnü Münzir de Hz. Ali (r.a.)'nin dediğini rivayet etmiştir: "Malının zekatını veren nefsinin cimriliğinden korunmuş olur." (Suyuti, a.g.e., VII, 110)  İbnü Cerîr et-Taberî, Ebu Heyyac el-Esedi'den rivayet etmiştir:

"Ebu Heyyac demiştir ki: "Beyt'i tavaf ediyordum, bir adam gördüm ki o, "Allah'ım beni nefsimin cimriliğinden koru." (Suyut, a.g.e., VII, 110) diyor, buna başka bir şey ilave etmiyordu. Sebebini sorduğumda da bana, "Nefsimin cimriliğinden korunursam hırsızlık etmem, zina işlemem ve hiçbir (kötü) şey yapmam." diye cevap verdi. Bir de baktım ki, o zat, Abdurrahmân b. Avf'dır." İbnü Zeyd de demiştir ki, "Bir kimse Allah'ın yasakladığı şeyi yapmaz ve cimrilik onun, Allah'ın emrettiği şeylerden herhangi birini terketmesine sebep olmazsa, Allah Teâlâ o kimseyi nefsinin cimriliğinden korumuştur. Ve o, felâha erenlerdendir." (Kurtubi, Tefsir, XVIII, 30)

(bk. KUR'AN-I KERİM TEFSİRİ, ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR)  

64 Peygamber Efendimizin (asm) kedisi mi vardı?

Menkıbe tarzında Peygamber Efendimizin (asm)  “Müezza” adında bir kedisinden söz edilmektedir.

Sahabilerden biri dediğiniz muhtemelen Hz. Ebu Hureyre'dir. Ebu Hureyre çok hadis rivâyet eden meşhur sahâbîdir. Adı, Abdurrahman b. Sahr; künyesi, Ebû Hureyre 'dir.

Hangi nedenle Ebû Hureyre diye künye edindiğini kendisi söyle açıklamıştır:

"Bir kedi bulmuştum, onu elbisemin yeninde taşırdım; bundan dolayı Ebû Hureyre (kedicik babası) künyesiyle çağrılır oldum." (ez-Zehebî, Tezkiretü'l-Huffâz, Haydarâbâd 1376/1956, I, 32).

65 İslâm'da ilk hastane ne zaman kurulmuştur ve ilk hasta bakıcı kimdir?

Hicretin beşinci senesinde Kureyş ve Katafan kabilelerinden 10.000 kişilik bir kuvvet Medine üzerine yürüdü. Bunlara karşı Selman-ı Farisî'nin teklifi üzerine geniş bir hendek kazıldı. Düşman hendeği görünce şaşırıp kaldı. Çünkü böyle bir savunma sistemi Arapların hiç görmediği bir şeydi. Düşman atlılarından birkaçı atını zorlayarak hendeği aşmayı başarmışsa da ya öldürülmüş veya kaçmaya mecbur edilmiş olduğundan, iki taraf da ok atışmak sûretiyle çarpışıyordu.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Medine-i Münevvere'de Mescid-i Nebevî'nin içine yaralıların tedavi edilmesi maksadıyla bir çadır kurdurdu. Bu çadırın idaresine de Rüfeyde adında bir kadını getirdi.

Çarpışma esnasında düşman tarafından oklardan biri, Ensarın ileri gelenlerinden Sa'd bin Muâz'ın koluna saplanmış ve “ekhal” denilen kalın damarını koparmıştı. Bu vakayı haber alan Peygamber Efendimiz hemen emir buyurdular:

“Sa'd'i hemen Mescid'de bulunan Rüfeyde'nin çadırına götürün.”

Yaralıyı alıp götürdüler. Hz. Sa'd'in yarası Rüfeyde hatun tarafından sarıldı ve çadıra yatırıldı. Fakat kan bir türlü kesilmiyordu. Sonunda Hz. Sa'd kan kaybından şehit oldu.

Bu çadır içinde Rüfeyde tarafından yarası sarılmış olan başka yaralıların da bulunması pek tabii ise de isimleri tarihe geçmemiştir. Rüfeyde'nin adı ve çadırı da Sa'd bin Muaz'ın yaralanması ve yarasının orada sarılması münasebetiyle kaydedilmiştir.

(bk. Mehmed PAKSU, Çağın Getirdiği Sorular)

66 Zeyd bin Sabit'in yabancı dil öğrenmesi nasıl olmuştur? Peygamberimiz (asm) kendisine dil öğrenme konusunda hangi yöntemleri tavsiye etmiştir?

Peygamber Efendimiz (asm.) Muhammed-i Arabîdir. Cenab-ı Hak son peygamberini Arapların içinden göndermiştir. Peygamberimiz Mekke'de doğmuş, orada büyümüştü. Kendisi gibi bütün dedeleri de Araptı.

Yine Yüce Allah son kitabı Kur'ân-ı Kerimi de Arapça olarak inzal buyurmuştu. Peygamber Efendimiz (asm) hem neslini, hem lisanını bizzat kendisi açıklamaktadır:

"Ben nesep itibariyle Arabım, Kureyş kabilesindenim, benim lisanım da Benî Sa'd lisanıdır."

Peygamberimizin süt annesi Halime, Benî Sa'd kabilesine mensuptu. Orada dört sene kaldı, dillendi ve onların konuştuğu şekilde fasih bir Arapça öğrendi.

Gerek tefsirlerde, gerekse hadis ve siyer kitaplarında geçtiği üzere, Peygamberimizin (asm)  bilip konuştuğu tek dil Arapça idi. Peygamberimizin bir başka dili konuştuğunu kaydeden kaynak yoktur. Bazı kaynaklarda Farsça birkaç kelime söylediği bildiriliyorsa da, bu onun Farsça konuştuğu mânâsına gelmez.

Peygamberimiz (asm) Medine'ye teşrif buyurduktan sonra, başta civardaki Yahudilerden olmak üzere çeşitli milletlerden heyetler ve mektuplar geliyordu. Bu heyetlerin konuştuğunu anlamak, gelen mektuplara aynı dilden cevap vermek üzere vahiy kâtibi Zeyd bin Sâbit'e (r.a.) İbranice ve Süryaniceyi öğrenmesini tavsiye etmişti. Bu hususta Tlrmizî, Ebû Dâvud ve Müsned gibi hadis kitaplarında ve siyer kaynaklarında hadisler bulunmaktadır. Meselâ Müsned'de geçtiği üzere Zeyd bin Sabit bu hususu şöyle anlatır:

"Resulullah Medine'ye teşrif ettiklerinde çocuktum. Beni alıp huzuruna götürdüler. Resulullah beni çok beğendi. Şöyle dediler:

'Yâ Resulallah, bu çocuk Benî Neccar'dandır. Ondan fazla sûre ezberlemiştir.'

Bu da Resulullahm hoşuna gitti. Bir seferinde bana şöyle buyurdu:

"Ey Zeyd, Yahudilerin yazısını öğren. Çünkü, vallahi ben, Yahudilerin bana yazdıklarına güvenemiyorum."

"Ben de on beş gece içinde İbraniceyi yazıp okumasını öğrendim. Artık bundan sonra Yahudilerin Resulullaha gönderdikleri mektupları okuyor, cevapları İbranice yazıyordum."(Müsned, V/136)

İhtiyaç olduğu için Zeyd bin Sabit Süryanice de öğrenmişti.

Bir gün Peygamberimize (asm) Süryanice bir mektup gelmişti. Resulullah (a.s.m.) Zeyd bin Sâbit'e,

"Bana Süryanice yazılar geliyor. Sen Süryani lisanını güzelce yazabilir misin?" buyurdu. Zeyd,

"Hayır, bilmiyorum." deyince, Peygamberimiz (asm),

"Öyleyse, bu dili öğrenmeye çalış." emrini verdi.

Hz. Zeyd Süryaniceyi on yedi gün içinde öğrendi. Bu kadar kısa sürede öğrenmesi Peygamberimizin bir mucizesidir. Bundan sonra artık Peygamberimize gelen Süryanice yazıları Zeyd okudu ve yazdı.(Tirmizî, İstizan: 22; Ebû Dâvud, İlim: 2)

Bu rivayetlerden açıkça anlaşılıyor ki, Peygamberimiz (asm) kendisine yabancı dilden gelen mektupları Hz. Zeyd'e havale ediyor, bu iş için onu vazifelendiriyordu. Bütün bu rivayetler Peygamberimizin Arapçadan başka bir dil konuşmadığım gösteriyor.

(Mehmed Paksu, Meseleler ve Çözümleri - 1)

67 Muğire bin Şube'nin hayatı hakkında geniş bir bilgi verir misiniz?

Muğire b. Şube, (ö. 50/670) 600 yılı civarında Tâifte doğdu; Sakif kabilesinin Ahlâf kolundandır. Rivayete göre, arkadaşlarından birkaçını sarhoş oldukları bir sırada öldürdüğü için Tâif'ten kaçmak zorunda kalmış ve Hudeybiye Antlaşması'ndan (6/628) bir süre önce Medine'ye gelerek İslâmiyet'i kabul etmiştir. Öldürdüğü kişilerin kan bedellerini Tâif'in önemli şahsiyetlerinden babasının amcası Urve b. Mes'ûd ödemiştir. Hudeybiye barış görüşmeleri sırasında Hz. Peygamber (asv)'in koruyuculuğunu yapan Muğire daha sonraki bütün gazvelerde bulundu. 9 (630) yılında Medine'ye gelen Tâif heyetinde yer alan akrabalarını evinde ağırladı. Tâif halkının İslâm'ı kabulüyle sonuçlanan görüşmelerin ardından Ebû Süfyân ile birlikte Tâif'teki Lât putunu yıkmakla görevlendirildi.

 

Muğîre, Hz. Ebû Bekir (ra) döneminde Ridde savaşlarına katıldı ve Nüceyr üzerine gönderilen birliğin kumandanlığını yaptı. Ardından Müseylimetülkezzâb’a karşı düzenlenen Yemâme ve Suriye cephesindeki Yermük savaşlarında bulundu. Hz. Ömer (ra) zamanında Kâdisiye Savaşı (15/636) öncesinde III. Yezdicerd'e gönderilen heyette yer aldı, ayrıca İran ordularının başkumandanı Rüstem ile çeşitli görüşmeler yaptı.

 

17 (638) yılında Basra valiliğine tayin edildi. Ancak bir süre sonra zina ettiği iddiası ile halife tarafından Medine'ye çağırıldı. Yapılan yargılama neticesinde iddia ispatlanamadığı, esasen bunun nikahlı eşiyle olan bir ilişki olduğu anlaşıldığı için, cezalandırılmadıysa da valilikten uzaklaştırıldı. Valiliği sırasında vilâyetin gelir ve giderlerini içeren bir defter tanzim etmişti. Hz. Ömer (ra) onun bu icraatını takdirle karşıladı ve divan teşkilâtının kurulmasında onu örnek aldı. Basra valiliğinin ardından tekrar Irak ve İran fetihlerine katılan Muğire, Nihâvend Savaşı (21/642) öncesindeki barış görüşmelerini yürüten heyete başkanlık yaptı. Ayrıca kumandanın şehid düşmesi durumunda yerini alacak yedeklerin üçüncüsü idi. Büyük bir zaferin kazanıldığı bu savaşta kumandanlık sırası ona gelmedi; ancak savaşın ardından emrindeki birliklerle Hemedan bölgesini ele geçirmeyi başardı.

 

21 (642) yılında Küfe valiliğine getirilen Muğire, Medine'ye gitmesine izin verdiği Hristiyan kölesi Ebû Lü'lüe'nin ağır bir şekilde yaraladığı Hz. Ömer (ra)'in vefatına kadar görevinde kaldı ve bu esnada Azerbaycan'ı fethetti. Hz. Ömer (ra), yerine seçilecek halifeye Sa'd b. Ebû Vakkas'ı Küfe valiliğine getirmesi vasiyetinde bulunduğu için Hz. Osman (ra) tarafından önce Küfe valiliğinden, bir süre sonra da uhdesine verilmiş olan Azerbaycan ve İrmîniye valiliğinden alındı. Emevî Devleti'nin kuruluşuna kadar resmî bir göreve getirilmeyen Muğire"nin Hz. Osman (ra)'ı veya Hz. Ali (ra)'ı desteklediğini gösteren herhangi bir bilgi yoktur. Hz. Osman (ra)'ın şehid edildiği günlerde halife seçilen Hz. Ali (ra)'e birtakım tavsiyelerde bulunmuş, fakat onun görüşlerini dikkate almaması üzerine muhaliflerine katılmak için Medine'den ayrılarak Mekke'ye gitmiştir.

 

Hakem Vak'ası'nda çağrılmadığı halde hakemlerin toplantısına katılan Muğire. Hz. Ali (ra)'in şehid edilmesinin ardından Muâviye'nin yanında yer aldı ve rivayete göre onun ağzından mektup yazmak suretiyle o yılın hac emirliği görevini üstlendi. Aynı zamanda kayınbiraderi olan Muâviye adına Hz. Hasan (ra)'a giden elçilik heyetinde bulundu; daha sonra da Küfe valiliğine getirildi (41/661). Bu görevi sırasında, Hz. Ali (ra) tarafından vali tayin edildiği Fars'ta direnmeyi sürdüren kendi kabilesinden Ziyâd b. Ebîh'in Ebû Süfyân'ın nesebine katılıp Muâviye'nin kardeşi ilân edilmesinde ve ardından Basra valiliğine getirilmesinde büyük rol oynadı.

Küfe, o sıralarda Emevîler'in karşısında yer alan Hz. Ali (ra) taraftarlarının ve sürekli isyan halindeki Hâricîler'in en yoğun bulunduğu merkezdi, Muğire bu karışık şehirde müsamahakâr bir politika izlemeye çalıştı. Suriyeli askerlerle yenemediği Hâricîler'in üzerine ekonomik ve siyasal baskılarla bunalttığı, önceden onlarla beraber savaşan Hz. Ali (ra) taraftarlarını gönderdi; böylece Müstevrid b. Ullefe liderliğindeki Haricî isyanını kanlı bir şekilde bastırıp isyancıların tamamına yakınını ortadan kaldırdı (43/663).

 

Muhaliflere karşı ılımlı tutumu yüzünden tenkit ve şikâyetlere mâruz kalan Muğire, görevden alınacağını anlayınca halifeye oğlu Yezîd'i veliaht yapmasını tavsiye ederek makamını korudu ve 5O (670) yılındaki veba salgınında ölünceye kadar görevinde kaldı.

Kaynaklarda Muğire'nin bir gözünün kör olduğu belirtilir. Mugiretürre'y lakabıyla anılan Mugire hitâbetiyle ünlü kişiler arasında sayılır ve Arapların dâhilerinden kabul edilir.


Muğire b. Şu'be Hz. Peygamber (asv)'in kâtiplerindendi;
ondan yüz otuzun üzerinde hadis nakletmiştir. Bu hadislerden dokuzu Buhari ve Müslim'de yer almakta, biri sadece Buhârî'de, ikisi de sadece Müslim'de bulunmaktadır.


(bk. Diyanet İslam Ansiklopedisi, Muğire b. Şube md.)

68 Seyyid Kutub, sahabelere hakaret etmiş midir; onun kitaplarına itibar edilir mi?

Seyyid Kutub, “İslam'da Sosyal Adalet” adlı eserinde Hz. Osman ve Hz. Muaviye hakkındaki bazı sözleri nedeniyle eleştirilmiştir.  

Seyyid Kutub bu eserini 1946'da yazmaya başlayıp 1948 de bitirmiştir. Eser, İngilizce, Fransızca, Almanca, Türkçe ve Farsça'ya da tercüme edilmiştir.

Bu eserin ilk baskılarında Hz. Muaviye ve onunla birlikte bulunan sahabe-i kiram ile Hz. Osman'ı tenkit eden sözler sarf edilmiştir. Bu sözlerinden dolayı Allame Mahmud Şakir ve diğer bazı ilim adamları tarafından tenkit edilmiştir.

Seyyid Kutub bir insandır, bundan dolayı hata yapması çok doğaldır. Ancak hatasını gördüğünde hatasından dönen, hatası için Rabbinden bağışlanma dilemesini bilen erdemli bir insandı.

Nitekim Seyyid Kutup sağlığında bu konudaki yanlışlarını bizzat kendisi düzeltmiş ve adı geçen kitabın altıncı baskısında tenkit konusu sözleri tamamen çıkarmıştır. Kitabın son şekli 1964'te basılmıştır. (bk. Salah Abdulfettah Halidi, Seyyid Kutub mine'l-Milad ile'l-İstişhad, Doğumundan Şehadetine Seyyid Kutub, s. 540)

Bazı tercümelerde, bu kitabın ilk baskıları esas alındığından, soruda geçen ifadelere veya benzeri fikirlere rastlamak mümkün olabilir.

1906 yılında Mısır’da doğan Seyyid Kutup, Kahire’de ilk tahsiline başlamış, orta ve liseyi el-Ezher’de tamamlamış ve Üniversite tahsilini ise Kahire Üniversitesinde bitirerek, sosyoloji alanında doktora için Amerika’ya gönderilmiştir.

Bu arada sosyalizm düşüncelerinden etkilenmiş, fakir fukara edebiyatı yapmıştır. O, hayatını iki devreye ayırmış ve bu devresine “Cahiliyye Devri” demiştir.

Bir ara "Müslüman Kardeşler Cemiyeti" ile ilişki kurmuş, “Yeni Fikir” adlı bir dergi çıkarmış, XX. Asrın demokrasisine hayranlık duymuş, Batı'daki gibi hak ve adaletin İslam dünyasında olmayışının ıstdırabını çekmiştir. Bunun için mücadele vermiş, hükümet ile Müslüman Kardeşler teşkilatının arası bozulunca, bu da nasibini almış ve hapse atılmıştır.

Daha önce başladığı otuz ciltlik tefsirini hapiste tamamlamıştır. Onun pek çok düşünceden sonra geldiği merhale, beşeriyetin tek kurtuluş çaresinin Kur’ân’a uymakta oluşudur. O, tefsirinin dışında irili ufaklı otuz beş eser daha kaleme almıştır.

Tabi ki, içinde bulunduğu toplumun sosyal ve siyasal bir kısım görüşlerinden etkilendiği için, bir kısım fikirlerinde farklılık görülebilir; ancak onların tecrübelerinden ve düşüncelerinden de istifade etmek bir şey kaybettirmez.

Ehl-i sünnete uymayan görüşleri varsa, onları almadan diğer fikir ve düşüncelerinden istifade edilebilir.

Ayrıca fikirlerini, sitesine ve yayınlarına alanların daha dikkatli olmaları gerekir. Eğer varsa Ehl-i sünnete aykırı düşünceleri, onları da ayıklamaları veya o fikirlere dikkat çekmeleri en uygun yoldur.

Ancak bazı hatalarının olması, ondan ve eserlerinden istifade etmemize engel değildir.

69 Sahabe döneminde, recm ile öldürülen erkek sahabeler var mıdır?

Hz. Peygamber (asv)'in recm cezasına uygulama örnekleri:

1. İşvereninin eşiyle zina eden bekâr işçiye yüz değnek ve bir yıl sürgün cezası, kadına ise recm uygulanmıştır.

Ebû Hureyre ile Zeyd b. Halid el-Cühenî (r.anhumâ)'dan nakledildiğine göre, zina eden kadının kocası ile zina eden işçinin babası Resulullah (s.a.s)'e başvurarak bu konuda "Allah'ın kitabı" ile hüküm vermesini istemişlerdir. İşçinin babası şöyle dedi:

"Benim oğlum bu adamın yanında işçi idi. Onun hanımı ile zina etti. Bana, oğlum için recm gerektiği haber verildi. Ancak ben onun adına yüz koyunla bir cariye fidye verdim. Bu arada bilenlere danıştım, (oğlum bekâr olduğu için) ona yüz değnekle bir yıl sürgün cezası, bunun karısına ise recm cezası gerektiğini haber verdiler." Bunun üzerine, Hz. Peygamber (asv) şöyle buyurdu:

"Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, aranızda Allah'ın kitabı ile hükmedeceğim. Cariye ve koyunlar geri verilecek. Oğluna yüz değnekle bir yıl sürgün gerek. Ey Üneys, sen de bu adamın karısına git. Eğer zinasını itiraf ederse, onu recmet."

Üneys kadına gitmiş ve kadın suçunu itiraf etmiş, Hz. Peygamber (asv)'in emri üzerine de recmedilmiştir. (Müslim, Hudûd, 25; Buhârî, Hudûd III, 38, 46, Vekâlet,13).

Ebû Hanife'ye göre, yüz değnek yanında bir yıl sürgün, ayete ilâve niteliğinde olup, ayet inince bu ilâve kısım neshedilmiştir. Ancak İslâm devlet başkanı böyle bir cezayı ta'zir cezası olarak verebilir.

2. Zinasını dört defa ikrar eden Mâiz b. Mâlik (r.a)'in recmedilmesi.

Mâiz b. Mâlik, Hz. Peygamber (asv)'e gelerek, "Beni temizle" dedi. Hz. peygamber (asv) "Yazık sana, çık git, Allah'a tövbe ve istiğfar et" buyurdu. Mâiz, pek uzaklaşmadan geri döndü ve "Ey Allah'ın Resulu! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber (asv) aynı sözlerle üç defa daha geri gönderdi. Dördüncü ikrarında "Seni hangi konuda temizleyeyim?" diye sordu. Mâiz; "Zinadan" dedi. Hz. Peygamber (asv) "Bunda akıl hastalığı var mıdır?" diye sordu. Böyle bir rahatsızlığı olmadığını söylediler. "Şarap içmiş olabilir mi?" diye sordu. Bir adam kalkıp içki kontrolü yaptı. Onda şarap kokusu tesbit edemedi. Hz. Peygamber (asv) tekrar "Sen zina ettin mi?" diye sordu. Mâiz "Evet" cevabını verdi. Artık emir buyurdular ve Mâiz recmedildi.

Recimden sonra onun hakkında sahabiler iki kısma ayrıldılar. Bir bölümü Mâiz'in helâk olduğunu, başka bir grup ise onun en faziletli tövbeyi yaptığını söylediler. Bu farklı yaklaşım üç gün sürdü. Daha sonra yanlarına gelen Resulullah (s.a.s) "Mâiz b. Mâlik için dua edin" buyurdu. "Allah Mâiz'e mağfiret eylesin" dediler. Ve devamla şöye buyurdular: "Mâiz öyle bir tövbe etti ki, bu tövbe bir ümmet arasında paylaştırılırsa onlara yeterdi." (Müslim, Hudûd, 22; eş-Şevkânî, Neylül-Evtâr, VII, 95,109; ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, III, 314 vd.).

3. Gâmidiyeli evli kadının zinadan dolayı recmedilmesi.

"Mâiz'in recmedilmesinden kısa bir süre sonra Ezd kabilesinin Gâmid kolundan bir kadın geldi ve "Ey Allah'ın elçisi! Beni temizle" dedi. Hz. Peygamber (asv) "Yazıklar olsun sana. Çık git, Allah'a tövbe ve istiğfar et." buyurdu. Kadın dedi: "Beni, Mâiz'i çevirdiğin gibi geri çevirmek istiyorsun." Hz. Peygamber (asv), "Sana ne oldu?" diye sordu. Kadın, kendisinin zinadan gebe olduğunu söyledi. Bunun üzerine "Sen mi?" buyurdu. Kadın "Evet" dedi. Hz. Peygamber (asv) "Doğuruncaya kadar git." buyurdu. Kadının bu arada geçimini Ensar'dan bir adam üstlendi. Daha sonra Hz. Peygamber (asv)'e gelerek; "Gâmidli kadın doğurdu." dedi. Çocuğun bakımını da Ensar'dan birisi üzerine aldı ve kadın recmedildi." (Müslim, Hudûd, 22, 23, 24; İbn Mâc'e, Diyât, 36; Mâlik, Muvatta', Hudûd, II).

Başka bir rivâyette, çocuk sütten kesilinceye kadar emzirmesine izin verildiği, recm sırasında Hâlid b. Velîd (r.a)'ın üzerine kan sıçraması üzerine, kadın hakkında kötü sözler söylediğini işiten Hz. Peygamber (asv)'in şöyle buyurduğu nakledilir:

"Ey Halid, yavaş ol!.. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim; bu kadın öyle bir tövbe etti ki, onu bir baççı (vergi memuru) yapsaydı, şüphesiz mağfiret olunurdu." Sonra kadının hazırlanmasını emrederek cenazesini kılmış ve kadın defnedilmiştir. (Müslim, Hudûd, 23).

4. Evli bulunan Yahudi erkeği ile Yahudi kadınının zina sebebiyle recmedilmesi.

Abdullah b. Ömer (r.a)'tan nakledildiğine göre, Hz. Peygamber (asv)'e, zina etmiş bir Yahudi erkeği ile bir Yahudi kadını getirmişler. Allah elçisi, Yahudilere, Tevrat'taki zina hükmünü sormuştur. Yahudiler; "Yüzleri karaya boyanır, sırt sırta hayvan üzerine bindirilip sokaklarda dolaştırılır." demişler. Tevrat getirilmiş, ancak okuyan Yahudi genci recm ayetine gelince ceza kısmını parmağı ile kapatıp atlayınca durumu farkeden ve Yahudi iken İslâm'a giren Abdullah b. Selâm, Hz. Peygamber (asv)'e Yahudi gencinin Tevrat'ın üzerinden elini kaldırmasını emir buyurmasını istemiştir. Yahudi elini kaldırınca recm ayeti görülmüş ve her iki Yahudi hakkında da evli olarak zina ettikleri için recm uygulanmıştır. (Müslim, Hudûd, 26).

Bera b. Azib (r.a)'ten nakledilen, iki Yahudinin recmedilmesi olayı ise şöyledir:

"Hz. Peygamber (asv)'e, yüzü kömürle karartılmış ve dayak vurulmuş bir Yahudi getirildi. Allah elçisi Yahudilere, evlilerin zinasının Tevrat'taki hükmünü sordu. Onlar, bu şekilde olduğunu söyleyince, bir Yahudi bilginine "Sana, Tevrat'ı Musa ya indiren Allah aşkına soruyorum. Zina edenin Tevrat'taki hükmü nedir?" diye sordu. Yahudi bilgini; "Tevrat'ta recim var. Fakat zina eşraf arasında artınca, şerefli birini getirirlerse serbest bırakır, yoksul biri yakalanırsa onu recmeder olduk. Bu iki sınıfa eşit ceza için recmi terkettik, kömürle boyayıp, dayak vurmayı recmin yerine koyduk." dedi. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (asv) şöyle buyurdu: "Allah'ım! Senin emrini onlar değiştirdikten sonra ilk uygulayan benim." Bunun üzerine emir verdi ve Yahudi recmedildi." (Müslim, Hudûd, 28).

Bazı İslâm müctehidlerine göre ehl-i küfür, Müslüman mahkemesine başvurursa, hâkimin mutlaka Allah'ın hükmü ile amel etmesi gerekir. Onlar bu konudaki muhayyerliğin neshedildiğini söylerler, Hanefiler ve İmam Şâfiî'den bir görüşe göre bu esas geçerlidir. Ancak Ebû Hanife şöyle demiştir: "İslâm mahkemesine inkârcı karı-koca birlikte gelirlerse aralarında adaletle hükmetmek gerekir. Yalnız kadın gelir, kocası razı olmazsa hakim hüküm veremez." Ebû Yusuf ve İmam Muhammed'e göre ise hüküm verebilir. (Ahmed Davudoğlu, Sahihi Müslim Terceme ve Şerhi, İstanbul 1978, VIII, 376).

70 Hz. Aişe'nin, Peygamber ne zaman güzel kadın görse hemen onunla ilgili bir ayet inerdi, dediği iddia ediliyor. Böyle bir rivayet var mıdır?

Hiçbir sağlam kaynakta böyle bir şey yazmıyor. Binlerce siyer, hadis ve tarih kaynaklarında Hz. Muhammed (a.s.m)’in küçüklüğünden ölümüne kadar iffetin zirvesinde yaşadığına dair bilgiler ortada dururken, böyle bir uydurmaya inanmak için çok saf olmak gerekir.

“Sen çok büyük bir ahlak üzeresin.”(Kalem, 68/3) mealindeki ayette, Hz. Muhammed (a.s.m)’in eşsiz güzellik ve mükemmellikteki ahlakı tescil edilmiştir. En yakınında bulunan arkadaşları ve dostları gibi düşmanları da onun bu ayetin ilan ettiği güzel ahlakına aykırı bir davranışını bulamamışlardır. Onun vefatından sonra da onun arkadaşları ve dostlarının onun yoluna baş koymaları, onun yolunda can vermeleri, onların bu ayetin övdüğü Hz. Muhammed (a.s.m)’in ahlakında hiçbir kusur görmediklerinin delilidir. Çeşitli iftiralara baş vurmuş düşmanlarının bile, onun bu yüksek ahlakına dair ağız açmamaları da bu güzel ahlakının ayrı bir belgesidir.

Yukarıda Hz. Aişe (r.anha)’ye yakıştırılan sözün bir iftira olduğunu gösteren yine Hz. Aişe (r.anha)’nin kendi sözleridir. Hz. Muhammed (a.s.m)’in ahlakının nasıl olduğunu soranlara “Onun ahlakı Kur’an ahlakıydı/ o konuşan, yaşayan canlı bir Kur’an idi.” (Müslim, Müsafirin 139) manasına gelen ifadelerle cevap vermesi bu iftirayı yapanların yüzlerine en büyük bir şamardır.

Hz. Peygamber (asv)’in "ne zaman güzel bir kadın görse bir ayet indiği"ne dair iddianın asılsızlığı, zaten Kur’an’ı biraz inceleyenlerin de malumudur. Çünkü, peygamberin evliliklerine dair sadece Ahzab suresinde dört ayet vardır. Bu ayetlerden ilki olan Ahzab 37. ayette , Hz. Peygamberin Hz. Zeynep (r.anha) ile evliliğine dairdir, ki Hz. Aişe (r.anha) bu ayet hakkında (Peygamberimizin bu evliliğin olmasını istemediğini bildiği için) “Eğer Rasulullah bir ayeti saklayıp gizleyecek olsaydı o bu ayet olurdu.” demiştir. (bk. İbn Kesir  ilgili ayetin tefsiri  Tirmizî  Tefsir  34; İbn Hacer  Fethu’l-Bârî  8/524)

Diğer ayetler ise, Ahzab suresi 50 ve 51. ayetlerdir ki, Hz. Peygamber (asv)in, ifade edilen şartlara haiz olan kadınlardan istedikleriyle evlenebileceği ifade edilmektedir. Peygamberin evliliğiyle ilgili Kur’an’daki dördüncü ayet ise, hemen bu ayetin ardından gelen ayettir ki, Peygamberimizin -haşa- bırakın gördüğü güzel bir kadınla evlenmesine izin vermeyi, tam tersine bundan sonra hiçbir kadınla evlenmesine müsaade edilmemektedir.  Bir müddet sonra inen 52. ayette, artık hiçbir kadınla evlenemeyeceği kararı verilmektedir. Hal böyleyken, görülen her güzel kadın için bir ayet indiğini iddia etmenin büyük bir iftira olduğu açıktır.

Hz. Peygamber (asv)'in, daha yirmi üç yaşında iken kırk yaşında olan Hz. Hatice (r.anha) gibi bir kadınla evlenmeyi tercih etmesi ve çok evliliğin yaygın olduğu Mekke’de, elli üç yaşına kadar onunla tek eşli olarak kalması, ancak onun vefatından sonra, çoğu yaşlı ve çocuklu kadınları genellikle savaş sonrası himaye etmek ve İslam’ın özel ve mahrem hayata bakan yönlerinin bir çok kadın tarafından görülüp yaşanması ve aktarılması için evlenmesi; onun evliliklerinin nefsinin arzusuna göre değil; çeşitli hikmetlere binaen olduğunun açık bir göstergesidir.

İlave bilg için tıklayınız:  

Peygamberimizin (sav) zevceleri kaç tanedir? Çok evlenmesinin hikmeti nedir?

71 İman eder etmez savaşa gidip, hiç namaz kılmadan şehit olan sahabe kimdir?

Peygamberimiz (asm), Hayber kalelerinden bir kaçını muhasara altına almıştı. Bu sırada önüne davarlarını katmış birinin İslâm ordusuna doğru geldiği görüldü. Bu adam, Hayber Yahudilerinden Âmir'in Yesâr adını taşıyan Habeşli kölesi idi. Davarlarını güder dururdu. Hayber kalelerinin kuşatıldığı sırada, Yahudilerin silahlarına sarılmak istediklerini görünce, "Ne yapmak istiyorsunuz?" diye sormuştu. Yahudiler, "Şu kendini 'Resûl' diye ilân eden adamı öldürmek istiyoruz." cevabını vermişlerdi. "Resûl" kelimesini duyan Habeşli Yesâr, bir an duraklamış, bu kelimenin âdeta şefkatli bir el gibi kalbini kapladığını hisseder olmuştu.

Yesâr sadece, Yahudilerin beyanlarıyla iktifa etmek istemiyor, meseleyi kaynağından öğrenmek istiyordu. İşte bunun için davarlarını önüne katarak, Hz. Resûlullah (asm)'ın huzuruna çıkageldi:

"Sen neler söylüyor ve nelere dâvet ediyorsun?" diye sordu. Resûl-i Ekrem,

"İslâmiyete dâvet ediyorum. Allah'tan başka ilâh bulunmadığına ve benim de O'nun Resûlü olduğuma şehâdete, Allah'tan başkasına ibâdet etmemeye çağırıyorum." buyurdu. Yesâr, bu sefer,

"Peki, ben, dediğin gibi iman eder ve şehadette bulunursam bana ne var?" Resûl-i Ekrem,

"Eğer bu iman ve bu şehadet üzere olursan Cennet var!"1 dedi.

Bunun üzerine Yesâr, hemen orada Müslüman oldu. Resûl-i Ekrem, ona bu iman ve şehadet üzere ölürse Cennete gireceğini söylemişti. Amma Yesâr müteredditti. Yaşadığı muhitte insanlar makam ve mevkilerine, zenginlik ve fakirliklerine, güzellik ve çirkinliklerine göre muamele görüyorlardı. Güzel olmayana, hele köleye kimse itibar etmezdi. Bu sebeple,

"Yâ Resûlallah! Ben Habeşî (siyah tenli) çirkin yüzlü ve fakir bir adamım, bir köleyim! Bu halimle Yahudilerle çarpışır ve ölürsem yine Cennete girer miyim?" dedi.Resûl-i Ekremden Yesâr'ı sevince boğan bir cevap geldi:

"Evet, Cennete girersin!"2 Yesâr bu sefer,

"Yâ Resûlallah! Şu davarlar bana emânettir. Şimdi ben onları ne yapayım?" diye sordu. Peygamberimiz,

"Onları karargâhtan çıkar. Onlara doğru ufak taşlar at ve bağır! Onlar, sahiplerinin yanına dönecektir." diyerek Yesâr'a yol gösterdi. Yesâr hemen kalktı. Yerden bir avuç kum alıp davarlara doğru savurdu:

"Haydi, artık sahibinize dönünüz." dedi. Davarlar, sanki biri tarafından güdülüyormuş gibi, topluca gidip sahiplerinin yanına vardılar.3

İslâmiyetle şereflenen Yesâr, artık o andan itibaren Allah yolunda çarpışan bir mücahid olmuştu. Mücahidler safında düşman arasına cesurca dalıyordu. Çok geçmeden Hayber kalelerinden atılan taşlarla şehid oldu. Böylece, bir vakit namaz kılma fırsatını bulamadan Cennete uçan Müslüman ünvanını aldı.4

Üzeri örtülü idi. Yerde uzatılmıştı. Cenazeye bakan Hz. Resûlullah (asm)'ın bir ara yüzünü çevirdiğini farkeden Sahabîler merakla, "Yâ Resûlallah! Ondan yüzünüzü niçin çevirdiniz?" diye sordular. Resûl-i Ekrem Efendimiz sebebini şöyle izah etti:

"Şehid, vurulup yere düştüğü zaman Cennet hurilerinden iki zevcesi gelip yüzünden tozları silerler ve 'Allah, seni toza toprağa bulayanın da yüzünü toza toprağa bulasın! Seni öldüreni, öldürsün!' derler. "Allah, bu kuluna ikram edip, onu hayra sevk etti. Allah'a hiç secde etmediği halde, Cennet hurilerinden ikisini, onun başucunda gördüm!"5

İşte, ihlaslı az amel ve işte ebedî saadet, sonsuz mükafat ve ecir! Bu hadise bize, hal, hareket ve sözlerimizde en mühim unsurun ihlas ve samimiyet olduğu dersini veriyor. Ayrıca bu hadisede görüyoruz ki, Peygamber Efendimiz (asm), iman ve İslâma dâvette insanlar arasında asla içtimaî mevkii ne olursa olsun fark gözetmiyordu. Evet, Yesâr kara kuru ve çirkin yüzlü bir köle idi. Üstelik içtimaî seviyenin o zaman insanları nazarında en düşük tabakası sayılabilecek bir mevkide idi. Bütün bunlara rağmen Efendimiz (asm), onu hakir görmüyor, küçümsemiyor; 'Müslüman olsa ne olur, olmasa ne olur' gibisinden herhangi bir küçümseme eseri göstermiyordu. Aksine gayet ciddi bir şekilde ona İslâmiyeti anlatıyor, böylece de ebedî saadeti elde etmesine vesile oluyordu. İslâm ve imana hizmette bulunanların da aynı ölçü ve düşünceyle hareket etmeleri gerekir.

Kaynaklar:

1. İbn-i Kesîr, Sîre, 3:361.

2. A.g.e., 3:362.

3. Sîre, 3:359.

4. A.g.e., 3:359.

5. Sîre, 3:359.

72 Hicretten sonra, bazı sahabelerin hanımlarını boşayıp hicret etmiş diğer bir sahabe ile evlendirmek istemesi doğru mudur?

Muhacirler, malını mülkünü bırakıp Medine'ye hicret etmişlerdi. Hicretten sonra Peygamber Efendimiz (asm) muhacirle ensarı kardeş yapmış ve her muhacir bir ensarın evinde kalacaktı.

Soruda geçen konuda değişik rivayetler vardır:

Hz. Enes’ten gelen hadisin tamamı şöyledir:

“Peygamberimiz (a.s.m) Abdurrahman b. Avf ile Sa’d b. Rabî arasında kardeşlik etti. Sa’d’ın iki hanımı vardı. Abdurrahman’a malını ve eşlerini kendisiyle paylaşmak istediğini söyledi, fakat Abdurrahman 'Allah aileni ve malını sana mübarek kılsın, siz bana çarşı-pazarın yolunu gösterin.’ diyerek bu teklifi reddeti.”(Buharî, Nikah,7; İbn Kesir, Es-Sîre, 2/327; Uyunu’l-eser,1/268).

Bizzat Abdurrahman b. Avf’dan nakledilen rivayette ise şu ifadelere yer verilmiştir: Abdurrahman anlatıyor;

"Biz Medine’ye vardığımızda Resulullah (a.s.m) benimle Sa’d b.Rabî arasında kardeşlik tesis etti. Bunun üzerine Sa’d bana: 'Ben Ensar arasında malı en çok olan kimseyim. Malımın yarısını sana vereceğim. Bak iki eşimden hangisini beğenirsen onu boşarım, iddet süresi bitince onunla evlenirsin.' dedi. Ben: 'Benim buna ihtiyacım yoktur, ticaretin yapıldığı bir pazar var mı?' deyince, Sa’d 'Kaynuka çarşısı/pazarının olduğunu.' söyledi.(Buharî, Buyu, 1).

Bu rivayetler hadis kriterleri bakımından sahihtir. Özellikle Buharî’de yer alması önemlidir.

Bu olay yaşandığı zaman daha tesettür ayeti nazil olmamıştı. Bir insanın hanımını boşayıp başkasıyla nikahlandırmak istemesi, ilk bakışta insanı hayrette bırakacak bir hadise olarak görülmektedir. Ancak o dönemdeki ortam için değerlendirildiği zaman, sahabelerin birbirine olan bağlılığın ifadesidir.

Bu olay Ensarın-Muhacir kardeşlerine ne kadar değer verdiğini ve İslam'ın getirdiği kardeşliğin boyutunu ifade etmek için bir örnektir.

İslam’da kadının boş yere boşanması helallerin en kötüsüdür. Bununla beraber caizdir. Boşanmada kadının iznini alma şartı yoktur.

Burada kadın haklarına bakmaktansa, erkeğin bu konudaki gayretine bakmak daha önceliklidir. Çünkü, şayet boşasaydı ve Abdurrahman da onunla evlenmek isteseydi, elbette kadının izni gerekirdi. Bunu seslendirilmemesi, olmadığını göstermez. Fakat, bir erkeğin gayretini, namusunu Allah rızası için -meşru bir yolla- terk etmesi ve iman kardeşliğiyle kardeş olduğu bir kimse için bu fedakârlığı göstermesi, takdire şayan bir kahramanlıktır. Bu olay sahabenin Allah yolunda nasıl feragat ve fedakârlık gösterdiklerinin de bir canlı örneğidir(bk. İbn Hacer, IX/117,335).

73 Risalet ve velâyet nedir?

Risalet, Allah’tan bir tavzif (görevlendirme), velâyet ise Allah’a bir yükseliştir. Yani, Allah bazı insanları, insanlara resul olarak göndermiştir. Bu bir görevlendirmedir.

“Allah kime risalet görevini vereceğini en iyi bilendir.” (En’am, 6/124)

ayetinin hükmünce, kim buna ehilse, görevlendirilir. İlk insan Hz. Âdem, aynı zamanda ilk peygamberdir. 

“Her ümmet için bir resul vardır.” (Yunus, 10/47) 

ayetinin belirttiği gibi, her kavme peygamber gönderilmiştir. Hz. Muhammed (asm.), son peygamberdir (Ahzab, 33/40), risaleti bütün insanlığa şümullüdür.

Risalet, Peygamberimizle noktalanmıştır. Fakat velayet devam etmektedir. Risalet ve velayet, birbirine karışmayan iki deniz gibidir. Hiçbir veli nebi mertebesine ulaşamaz.

Velayet, risaletin bir delilidir. Risaletin tebliğ ettiği iman hakikatlarını, velayet bir nevi kalbî müşahede ve ruhanî zevk ile aynelyakîn derecesinde görür, tasdîk eder.(1)

Risalete mucize verilmiştir, velayete de kerâmet. Keramet, Allah’ın veli kullarında meydana gelen harikulade hâllerdir. Mesela, gönüllerden geçeni bilmek, bast-ı zaman ve tayy-ı mekan gibi.

Velayet için illa keramet şart değildir. Bütün evliyalardan daha üst mertebede yer alan sahabelerde kerametin fazla görülmemiş olması, bunu ispat eder. Asr ı saadeti anlatan kitaplarda zikredilen kerametlerin sayısı, üç-beş tanedir. Bunlardan en meşhuru, Hz. Ömer’in hilafeti döneminde Medine’de bir gün hutbede iken “Ya Sariye! Dağa, dağa!” diye bağırmasıdır. Sariye, Hz. Ömer’in komutanıdır. O esnada İran’da Mecusilere karşı savaşmaktadır. Hz. Ömer’in sesini duyar, ordunun sırtını dağa yaslar ve galip gelir.(2)

Kerametten daha mühimi, istikamettir. 

“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud, 11/112)

ayeti, istikameti emreder. Tarîkattan gaye keramet değil, istikamet olmalıdır. Çünkü,

“Bu dünya, daru’l- hikmettir, daru’l-hizmettir. Daru’l ücret ve mükafat değildir.”(3)

Allah’ın veli kulları her devirde olmuşlardır ve kıyamete kadar da olmaya devam edeceklerdir. Veli, görüldüğünde Allah hatıra gelen kimsedir. 

(4) Böyle insanlar, “Dikkat edin! Allah’ın evliyası için ne bir korku vardır. Ne de onlar üzülürler.” (Yunus Sûresi, 10/62) ayetinin mazharıdırlar. İç alemleri çalkantılardan uzaktır. Huzur ve itminana ermişlerdir. İç âlemlerindeki nuraniyet, dışlarına da aksetmiştir. Onları görmek, insana huzur verir, mukaddes şeyleri hatırlatır.

Veliler rahmetin celbine, belaların def’ine vesiledirler. Birer manevi cazibe alanına sahiptirler. Ordudaki subaylardaki rütbeler misali, onların da rütbeleri vardır. İnd-i İlahide makbul insanlar olduklarından, onlara düşmanlık edenler, semâvi afetlere maruz kalırlar.

Kaynaklar: 

1. Nursî, Mektubat, s. 444.
2. Celaleddin Süyuti, Tarihul Hulefa, s.117, Sadeddin Taftezanî, Şerhul Akaid, s. 78-79.
3. Nursî, Mektubat, s 451.
4. İbnu Mace, Zühd, 4.

74 Allah ile perdesiz görüşen ilk kişinin, Abdullah b. Amr b. Haram olduğu doğru mudur?

Ebû Câbir Abdullah b. Amr b. Haram el-Ensârî es-Selemî (ö. 3/624) Uhud Savaşı'nda ilk şehid düşen sahâbîdir.

Benî Seleme kabilesinin ileri gelenlerinden olduğu için İkinci Akabe Biatı'nda Berâ b. Ma'rûr ile birlikte kabilesini temsil etti. Bedir Savaşı'na katıldı. Uhud Savaşı başlamadan önce oğlu Câbir b. Abdullah'ı yanına çağırdı ve bu savaşın ilk şehitlerinden biri olacağını ümit ettiğini söyleyerek, geride bırakacağı altı kızına bakmasını ve borçlarını ödemesini vasiyet etti. Savaş başladıktan az sonra da şehid düştü.

Mekkeli kâfirler burnunu, kulaklarını ve diğer uzuvlarını kestiler. Bu savaşta yeteri kadar kefen ve kabir bulunamadığı için naaşı eniştesi Amr b. Cemûh ile aynı kabre kondu. Aradan kırk altı sene geçtikten sonra sel yatağına yakın olan kabirleri başka bir yere nakledilmek üzere açıldığı zaman, bu iki sahâbînin cesetlerinin hiçbir değişikliğe uğramadan gömüldükleri gibi durduğu görüldü. (bk. el-Muvatta Cihâd, 21, hadis nr. 49; TDV İslam Ansiklopedisi, Abdullah b. Amr b. Haram md.)

Peygamber Efendimiz (asm), Cabir’i teselli için evine teşrif buyurdular. O esnada, Abdullah’ın kızı veya kız kardeşi, Efendimiz (asm)’in de duyacağı bir sesle odasında ağlayıp inliyordu. Allah Rasûlü (asm), hem onlara hem de bütün Müslümanlara müjde olacak şu sözleriyle Cabir ve ailesini teselli etti:

"Allah, şimdiye kadar hiç kimse ile perdesiz görüşmedi. Sadece Abdullah’ı karşısına aldı ve ona halini sordu. O da Cenab-ı Hakk’a şu mukabelede bulundu: "Ya Rabbi! Beni dünyaya tekrar gönder. Gönder de, Sen’in uğrunda bir kere daha öleyim ve böyle bir ölümün ne kadar zevkli olduğunu dünyadakilere haber vereyim."

"Cenab-ı Hakk ise ona şöyle dedi: "Ölenlerin geri döndürülmeyeceğine dair vaadim var. Ama, senin bu iştiyak ve arzunu onlara haber vereceğim.." Daha sonra, "şehitlerin ölü sayılmayacağını" (Al-i İmran, 3/169) ifade eden ayet nazil oldu. Evet "şehitler ölmemiştir ve asla ölmeyecektir..." (bk. Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 3/298; İbnü’l-Esîr, Üsdü’lğâbe, 3/34)

Allah’ın Abdullah ile perdesiz görüşmesinin mahiyetini bilemiyoruz. Ancak bu durumun ilk defa Abdullah ile olması, onun Uhud’un ilk şehidi olmasından dolayı olabilir. Veya daha önce Muhammed Ümmetinden hiç kimseye nasip olmayan bir görüşme anlamına da gelebilir. Rivayette geçen olay, kabir hayatıyla ilgili bir durumdur. Peygamber Efendimizin (asm) Mirac’da perdesiz konuşması ise kabir hayatıyla ilgili değildir. Bu nedenle aralarında bir zıtlık yoktur.

Diğer taraftan, Cabir’in "Yâ Rasûlallah, babam vefat etti ve bana bir çok yetim bırakıp öyle gitti. Onların bakımları da benim üzerime kaldı.. halbuki onlara bakacak sermayeye de sahip değilim." dedi.

Rasûlullah (asm) alacaklıları çağırmış ve onlardan Câbir'e mühlet vermelerini istemiş, onlar mühlet vermeyince Rasûlullah (asm) Câbir'e hurmalarını ölçüp onlara vermesini buyurmuştur. Câbir, hurmalarıyla babasının borçlarını ödedikten sonra, kendisine de bir miktar hurma kalmıştır. Cabir, "Allah babamın borcunu ödesin de, vallahi ben, kız kardeşlerimin yanına bir hurma tanesi ile dönüp gitmeye bile razı idim.  Halbuki Resûlullah, ondan bütün alacaklılara hurma verdiği halde, bir hurma bile eksilmediğini gördüm." demiştir. (Buharî, Vesaya 36; Müsned, 3/373, 393)

75 İmamet ile hilafetin farkı var mıdır? Bunlar seçimle mi iş başına gelirler?

İmamlık, "küçük" ve "büyük" olmak üzere iki kısma ayrılmıştır. Küçüğü, namazdaki imamlık, büyüğü de idaredeki imamlıktır. Resulullahın (a.s.m.) dünyasını değiştirmesinden sonra, büyük imamlık Hz. Ebu Bekir'e tevdi edildi. Daha sonra Resulullahın vekili manasına "halife" tabiri kullanıldı. Bu vazife daha sonra Hz. Ömer'e, sırasıyla Hz. Osman'a ve Hz. Ali'ye intikal etti.

Esas itibariyle, hilafet uzun ömürlü olmamıştır. Buna Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bir hadis-i şerifiyle şöyle işaret etmektedir:

"Benden sonra hilafet otuz senedir. Sonra melikliğe dönüşecektir." (Tirmizi, Fiten 48)

Hadiste bahsedilen ve otuz seneden sonra babadan oğula intikal etmeye başlayan hilafete saltanat ve krallıklar hakim olmuştur. Halifelik müddetine, Dört Halifenin ve Hz. Hasan'ın altı aylık hilafetiyle beraber, bazı alimler Ömer bin Abdülaziz'in iki buçuk seneye yakın hilafet zamanını da eklemişlerdir.

Gerçekten de Ömer bin Abdülaziz tam manasıyla "Mü'minlerin Emiri" ünvanına hak kazanmış, irade ve idare sahibi bir şahsiyetti. Ancak buna rağmen, hadisteki otuz sene tabiri dikkate alınarak, Hz. Hasan'ın altı aylık hilafetiyle son bulduğu görüşü ağırlık kazanmıştır. Saltanata dönüşmesi de Hz. Muaviye'nin, oğlu Yezid'i kendisine veliaht tayin etmesiyle başlamıştır.

Sahabeler, imamet meselesini Resulullah'ın defninden önce ele almışlardır. (Şerhu'l-Akaid, s. 326) Yukarıda otuz seneye kadar hilafetin devam edeceğini beyan eden hadis-i şerif ile hukuki bir mesele olan ümmetin, bu müddetten sonra imamsız olduğu ve bundan mesul olup olmadığı sorusuna Sadeddin Teftazani şöyle cevap verir:

"Otuz senelik halifelikten maksat, kamil manadaki hilafettir. Mutlak hilafet kastedilmiş değildir. Böyle bir itirazın doğruluğunu kabul etsek bile mümkündür ki, hilafet biter, ama imamet dönemi bitmez. Zira imamet daha umumi bir mefhumdur. Hadiste de imamdan bahsedilmiştir. Fakat kelamcılar arasında böyle bir ıstılaha rastlamadım." (a.g.e. s. 327)

Tarihi bir hadise olan halifenin nasıl seçileceği hakkında başlıca iki görüş vardır: Ya bizzat halk tarafından seçilir veya millet namına devlet merkezinde bulunan hall ve akd ehli tarafından icra edilen bir seçim ve biatla bu vazife tevdi edilirdi.

Hülasatül-Beyan adlı tefsirde bu hususa şöyle işaret edilir:

"İşte bu ayet (Bakara: 2/246) reis-i hükümet tayini nasın [halkın] hakkı olduğuna ve bu cihetle evvelemirde hakimiyetin millette bulunduğuna ve fakat reisi tayinden sonra umur ve hususatını [iş ve meselelerini] reise tevdi etmek lazım olduğuna bu ayet delalet eder. Zira, hükümetsiz adalet ve istirahat mümkün olmadığı gibi, hükümet de reissiz olamaz. Fakat reisi tayinden sonra herkesin işe karışması da intizamı ihlal edeceğinde şüphe yoktur. Şu hâlde milletin hakimiyeti reisi nasb ve icabında azletmek hususlarına münhasırdır."

"Bir başka müellife göre idarenin şekli ne olursa olsun, milletin seçimine dayanmadıkça ve onun iradesini temsil etmedikçe idareye gerçek idare denemez. Peygamberimizin de (a.s.m.) birçok hadislerinde ifade ettiği gibi devletin yasama ve yürütme yetkilerinin seçim yoluyla tesis edilmesi gerekmektedir." (Hulasatü'l-Beyan, 1/144)

Görüldüğü gibi bu ifadelerde devlet reisinin millet tarafından seçilmesi gerektiğini dile getirmektedir.

(bk. Mehmed PAKSU, Çağın Getirdiği Sorular)

76 Halid b. Velid ve Malik b. Nüveyre Olayının aslı nedir?
77 Peygamberimiz Hz. Muhammed'in, recm cezası verilen Maiz'in cenaze namazını kılmadığı rivayet ediliyor. Buna göre, had cezası verilenlerin cenaze namazı kılınmaz mı?

Ebû Berze el-Eslemi’nin bildirdiğine göre, “Rasûlullah (a.s.m.) Maiz b. Malik'in cenaze namazını kılmamış ve (fakat başkalarının) onun cenaze namazını kılmalarını da yasaklamamıştır.” (Ebu Davud, Cenaiz 52, no: 3l86; bk. Buhari, Ahkâm 19, Talak 11, Hudud 22, 25, 28; Müslim, Hudud 16, 22; Ebû Dâvûd, Hudud 23; Tirmizî, Hudud 5; Nesaî, Cenâiz 63; Ahmed b. Hanbel 2/453; 3/323)

Ebu Davud bu hadisi “Had cezasından dolayı öldürülen bir kimsenin cenaze namazı kılınır mı?” bab başlığı altında rivayet etmiştir.

Hz. Peygamber (asv)'in huzuruna gelerek zina ettiğini itiraf ederen ve bu itirafı dört defa ayrı ayrı tekrarlayan Maiz'in cenaze namazını kılmadığı ifade edilirken, Müslim ile Buhari'nin bazı rivayetlerinde (Müslim, Hudud 16; Buhari, Hudud 28) Hz. Peygamber (asv)'in Maiz'in cenaze namazını kılıp kılmadığı hususunda bir açıklama bulunmamaktadır.

Buhari'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifte (Buhari, Hudud 25) ise, Hz. Peygamber (asv)'in Maiz'in cenaze namazını kıldığı ve onun hakkında hayır dua ettiği ifade ediliyor. Diğer yandan infazdan sonra Maiz'in helak olduğunu söyleyenlere karşı Allah elçisinin söylediği şu sözler de Allah Teala'nın rahmetinin ne kadar geniş olduğunu gösterir:


“Maiz Allah'ın hükmüne razı olmakla, öyle bir tövbe etti ki, bu tövbe bir ümmet arasında paylaştırılsa onlara yeterdi.” (Müslim, Hudûd, 22; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtar, 7/95, 106)


Konuyla ilgili bu iki farklı rivayetin arasını şu şekilde te'lif etmek mümkündür:

Hz. Peygamber (asv)'in, Maiz'in cenaze namazını kılmadığını ifade eden hadisler, Maiz'in recmedildiği günle ilgilidir. Gerçekten o gün, Hz. Peygamber 8asv) Maiz'in cenaze namazını kılmamıştır. Hz. Peygamber (asv)'in Maiz'in cenaze namazını kıldığından bahseden Mahmud b. Gaylan hadisi ise, Maiz'in recmedildiği günü takibeden günle ilgilidir. Çünkü Hz. Peygamber (asv) onun namazını recmedildiğinin ertesi günü kılmıştır.

Nitekim Abdürrezzak'ın Ebû Umame b. Sehl b. Hanif'ten rivayet ettiği bir hadisi şerifte, Rasûlü Zîşan Efendimizin (asv) Hz. Maiz recmedildikten bir gün sonra ashabı kirama "Arkadaşınızın namazını kılın" diye emir buyurduğu ve kendisinin de onun namazını kıldığı ifade edilmektedir.

Bu rivayetler, Hz. Peygamber (asv)'in had cezasından ölen bir kimsenin cenaze namazını kıldığını gösterir. Nitekim İmam Ahmed de "Hainliklerinin cezasını çekerek ölenlerle, intihar ederek ölenlerin dışında Hz. Peygamber (asv)'in cenaze namazını kılmadığı bir kimse bilmiyoruz." demiştir.

Had cezasından dolayı ölen bir kimsenin cenaze namazının kılınıp kılınmayacağı meselesinde fıkıh âlimlerinin görüşlerini şu şekilde özetleyebiliriz:

İmam Malik ile İmam Ahmed; halkın had cezasını gerektiren suçları işlemeye cesaret edememeleri için, devlet reisinin ve faziletli kişilerin had cezasından ölen kimselerin cenaze namazlarını kılmalarının mekruh olduğuna, ancak devlet reisinin ve faziletli kişilerin dışındakilerin had cezasından ölen kimselerin cenaze namazlarını kılabileceklerine hükmetmişlerdir.

İmam Ebû Hanife ile taraftarlarına ve İmam Şafiî'ye göre, recmedilen bir kimse yıkanır ve cenaze namazı kılınır. Cumhur ulemanın görüşü de budur. Kâdî Iyaz âlimlerin tümünün had cezasından ya da recmden dolayı ölen yahut da intihar eden her Müslümanın cenaze namazının kılınacağı görüşünde olduğunu söylemiştir. Ulemanın bu mevzudaki delilleri "... Yavaş ol yâ Halid! Nefsim elinde olan zata yemin ederim. Bu kadın öyle bir tövbe etti ki, onu zulmen vergi alan bir kimse yapsaydı mutlak affedilirdi." buyurmuş, sonra kadının getirilmesini emrederek cenaze namazını kılmış ve kadın defnedilmiştir." (Müslim, Hudud 23.) mealindeki hadis-i şeriftir.

Her ne kadar İmam Zührî, recm cezasıyla cezalandırılan bir kimsenin cenaze namazının kılınamayacağını söylemişse de, bu mevzuda gelen hadis-i şerifler onun bu görüşünü reddetmektedirler. (bk. Sünen-i Ebu Davud Terceme ve Şerhi, Şamil Yayınevi: 12/56-58)

İlave bilgi için tıklayınız:

Dünyada had cezasını çeken kişi, ahirette de o günahın cezasını çekecek midir?

78 Sahabelerin makamı mı üstün, mehdinin makamı mı daha üstündür? Peygamberlerden sonra en üstün insanlar peygamberimizin sahabeleridir...

Ümmet-i Muhammed'in en faziletlileri sahabelerdir. En büyük bir veli de olsa sahabeleri geçemez. Bu açıdan sahabeler külli fazilette Hz Mehdi'den daha üstündür.

İmam-ı Rabbanî gibi bazı alimler, Mehdi'yi bir kısım sahabeyle karşılaştırmışlardır. Ancak küllî faziletin sahabeye ait olduğu teslim edilmiştir.

Bediüzzaman’ın - Soru-Cevap sitili içerisinde- yaptığı şu tespiti  bizim için iyi bir ölçüdür:

“ÜÇÜNCÜ SUALİNİZ: Başta müçtehidîn-i izam imamları mı efdal, yoksa hak tarikatlerin şahları, aktabları mı efdaldir?"

"Elcevap: Umum müçtehidîn değil; belki Ebu Hanife, Mâlik, Şâfiî, Ahmed ibni Hanbel şahların, aktabların fevkindedirler. Fakat hususî faziletlerde Şah-ı Geylânî gibi bazı harika kutuplar, bir cihette daha parlak makama sahiptirler. Fakat küllî fazilet imamlarındır. Hem tarikat şahlarının bir kısmı müçtehitlerdendir. Onun için, umum müçtehidîn, aktabdan daha efdaldir denilmez. Fakat Eimme-i Erbaa, sahabeden ve Mehdîden sonra en efdallerdir denilir.” (Mektubat, Yirmi Üçüncü Mektup).

Hz. Mehdi’nin makamına işaret eden bazı hadisler vardır:

Hz. Ebu Eyyub el-Esarî anlatıyor: Resulullah(a.s.m) kızı Fatıma’ya şöyle dedi:

“Bizim peygamberimiz peygamberlerin en hayırlısıdır ki senin babandır. Şehidimiz şehitlerin en hayırlısıdır ki o da babanın amcası Hamza’dır. İki kanadıyla cennette istediği yerde uçan kimse de bizdendir ki, o da babanın amcası oğlu Cafer’dir. Bu ümmetin en hayırlı iki delikanlısı olan Hasan ve Hüsayin de bizdendir ki, senin oğullarındır. Ve Mehdi de bizdendir.”(Taberanî, es-Sağîr-Şamile-, 1/97).

Demek Mehdi bu altın silsilede yer alır.

Aşağıdaki hadislerde Hz. İsa (as)’ın Hz. Mehdi’ye tabi olacağı bildirilmektedir:

Hz. Cabir anlatıyor: Resulullah’ın şöyle dediğini duydum:

“Ümmetimden bir taife kıyamet gelinceye kadar hak üzerinde –galibane- savaşır (mücadele eder). Nihayet Meryem oğlu İsa indiğinde onların (o taifenin) emîri ona; “Buyurun bize namaz kıldırın.” der. Fakat İsa “ Hayır! Siz birbirinize emir olursunuz (Yani onların emirine namazı sen kıldıracaksın, der). Bu husus, Allah’ın bu ümmete yaptığı lütuftur.”(Müslim, İman, 247).

İbn Kayyım’ın yaptığı bir rivayette “Siz birbirinize emir olursunuz.” mealindeki ifade yerine, “Onların emiri mehdidir; buyurun bize siz namaz kıldırın.” mealindeki ifadesi kullanılmıştır. İbn Kayyım’ın “sağlam bir rivayet” dediği bu hadiste, söz konusu taifenin Hz. Mehdi’nin cemaati olduğu, Hz. İsa’nın Hz. Mehdi’ye tabi olup namaz kılacağı açıkça ifade edilmiştir. (İbn Kayyım, el-Menaru’l-münîf,148; Abdullah b. Süleyman el-Ğefîlî, Eşratu’s-saa-şamile-1/99 ).

Bediüzzaman Hazretlerinin açıkladığı gibi, Hz. İsa’nın Hz. Mehdi'ye namazda tabi olması demek, Hz. İsa’nın temsil ettiği Hristiyanların dindar ruhanilerinin cemaati, Hz. Mehdi'nin temsil ettiği Müslüman cemaatin rehberi olan Kur’an’ın hakikatlerini kabul edip, onlarla birleşip ittifak etmeleri demektir.

“O ruhâniler din-i İsevînin hakikatini hakikat-i İslâmiye ile mezc ederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek.” (Şualar, Beşinci Şua, On Üçüncü Mesele).

İlave bilgi için tıklayınız:

Risalet Sohbetinin Tesirinden Dolayı Sahabeler Geçilemezler

Sahabelere İbadetlerde Yetişilemeyeceğine İşaret Eden Hadis-i Şerifler

79 "Kur'an Tercümanı" diye anılan sahabe kimdir?

Tercümanu'l-Kur'an olarak bilinen sahabi, Abdullah b. Abbas (r.a.)’dır.

Hz. Abdullah, Hz. Muhammed (s.a.s.)'in amcası Abbâs (r.a.)'ın oğlu. Kesin olarak ne zaman doğduğu bilinmemekle birlikte onun Hicret'ten üç yıl kadar önce, Müslümanlar Mekke'de Şi'b-i Ebi Tâlib'te ekonomik ve sosyal kuşatma ve baskı altındayken doğduğu bilinmektedir. Annesi Ümmü'l-Fadl Lübabe binti el-Haris olup Mü'minlerin annesi Meymune'nin kız kardeşidir. Ümmü'l-Fadl, kadınlar arasında Hz. Hatîce'den sonra İslâm'a girenlerdendir.

Babası Hz. Abbâs, Abdullah doğar doğmaz onu Hz. Peygambere götürmüş, Rasûlullah (s.a.s.) de onu kucağına alarak: "Allahım! Onu dinde fakîh kıl. Kitabın açıklamasını ona öğret." diye dua etmişti. İslâm'ın yayıldığı ve hâkim olduğu Medine toplumunda büyüyen Abdullah tam bir İslâmî terbiye ve bilgi almıştı. Abdest almayı ve namaz kılmayı bizzat Hz. Peygamberden öğrenmişti. Gençliğinde de Peygamber Efendimiz tarafından birkaç kez başı okşanarak: "Allah'ım! bütün ilim ve hikmeti bu başa ver, ona te'vil ve tefsir'i öğret. Allah'ım!: İnsanoğluna verdiğin her ilim ve hikmeti bunun göğsünde topla." (Buhâri, Vudû, 10; Müslim, Fadailu's-Sahâbe, 138). diye dua etmiştir. Abdullah sürekli olarak Rasûlullah'ın yanında bulunmuş ve ondan büyük ölçüde feyz ve bilgi almıştır.

Hz. Abdullah Hicretin sekizinci yılına kadar ailesiyle birlikte Mekke'de kalmıştı. Mekke fethi gününde, Huneyn ve Tâif gazvelerinde ve Vedâ Haccı'nda Rasûlullah ile birlikte bulunmuştu. Mekke fethinden sonra o da ailesiyle birlikte Medine'ye hicret etmişti. Birinci Halîfe Hz. Ebu Bekr'in ve ondan sonra Hz. Ömer'in sohbetlerinde bulunmuş ve birçok sahâbeden ders ve bilgi almıştı. Üçüncü Halîfe Hz. Osman'ın şahsına çok bağlı olup onun zamanında devlet kademelerinde görev almış, Abdullah İbn Ebi's-Serh ile birlikte Afrika seferine ve daha sonra da doğuda yapılan Taberistan fethine katılmıştı. Hicretin 35. yılında Hacc emirliği yapmıştı. Hz. Osman'ın şehâdetinden önce evinin etrafında nöbet bekleyen büyük sahâbelerin çocuklarıyla birlikte bulunmuş ve Halîfe'yi isyancılara karşı korumaya çalışmıştı. Daha sonra Hz. Ali'nin hilâfeti sırasında da aynı şekilde devlet kademelerinin önemli mevkilerinde bulunmuştu. Cemel ve Sıffin savaşlarında Hz. Ali'nin yanında yer alan İbn Abbas, Hakem Olayı'nda da Ebu Musa el-Eş'arî (r.a.) ile birlikte Hz. Ali'yi temsil etmişti. Hz. Ali onu birkaç defa elçi olarak görevlendirmiş ve 'Hakem Olayı'ndan sonra da Basra Valiliğinde bulunmuştu. Bu sırada bölgede isyan eden Hâricîlerin bu isyanını bastırmış ve asayişi korumuştu. Basra valiliği sırasında kendisine atılan bir iftiraya dayanamayıp görevinden ayrılarak Mekke'ye gitmiş ve ömrünün sonuna kadar burada ilimle uğraşmıştır.

Hz. Muaviye'nin vefatından sonra Hz. Ali ve oğlu Hz. Hüseyin'in taraftarları tarafından Kûfe'ye davet edilince kendi gitmediği gibi, bu davete icabet etmek isteyen Hz. Hüseyin'i de ikaz ederek gitmekten alıkoymaya çalıştı, fakat bunda bir türlü başarılı olamadı. Hz. Hüseyin'in Kûfe'ye gitmek üzere yola çıkıp Kerbelâ'da şehid edilmesi Abdullah b. Abbâs'ı bir hayli üzdü ve üzüntüsünden gözlerini kaybetti. Nihayet 68/687 yılında Taif'te yetmiş yaşındayken vefat etti.

Abdullah İbn Abbas (r.a.) İslâm tarihinde siyâsî faaliyetlerinden çok, ilmî ve sağlam şahsiyeti ile tanınır. Asr-ı Saadette yaşının küçük olmasından dolayı Rasûlullah'ın evine ve özellikle teyzesi olan Hz. Meymune'nin hücresine rahatça girip çıkar, diğer ashabın bilmediği ve ilk anda öğrenme imkânı bulamadığı konuları öğrenirdi. Bunun için o naklettiği hadis, tefsir, ve fıkıh ilmine vukufu ile tanınır. Kur'ân, tefsir, fıkıh'ın yanı sıra Arap edebiyatı sahasında geniş bir bilgiye sahipti. Abdullah İbn Mes'ud, Onun için: "O, Kur'ân-ı Kerim'in tercümanıdır, müfessirlerin sultanıdır." demiştir. İlminin genişliğinden dolayı zamanında o, "Ümmetin âlimi, ilim deryası" gibi lâkaplarla anılırdı. Ahmed b. Hanbel'in kaydettiği bir hadiste Hz. Peygamberin İbn Abbas'ın ilmini övdüğü ifade edilir.

Abdullah İbn Ömer (r.a.) kendisine sorulup da bilemediklerinin İbn Abbas'tan sorulmasını ve cevabın kendisine de bildirilmesini isterdi. Verdiği fetva ve cevaplarından dolayı onu daima takdir ederdi.

Abdullah İbn Abbas İslâmî anlayış ve edebinden dolayı yaşlı sahâbelerin bulunduğu toplantı yerlerinde onlar konuşup bir konuda fikir belirtmeden o asla konuşmaz ve söz almayı pek uygun görmezdi. Yaşının küçüklüğünü ileri sürüp yaşlı sahâbelerle bir arada bulunmasını güzel bir davranış olarak görmeyenlere karşı Hz. Ömer (r.a.) bir gün onu da çağırmış ve Nasr sûresinin tefsiri konusunda neler düşündüğünü sormuştu. Abdullah'ın yaşının küçüklüğünden dolayı bu gibi meclislere katılmasını uygun görmeyenlerin Nasr sûresinin tefsiri konusunda herhangi bir düşünceleri olmayınca Abdullah İbn Abbas bu sûrede Rasûlullah (s.a.s.)'ın ecelinin yaklaştığını işaret eden ifadelerin olduğunu söylemiş ve Hz. Ömer de onu tasdik etmişti. Ashab yanında yaşının küçüklüğünden dolayı İbn Abbas'ın konuşmaktan çekindiğini hisseden Hz. Ömer ona şöyle demişti: "Yaşının küçük oluşu konuşmana engel olmasın, haydi konuş dinleyelim." Böylece Abdullah İbn Abbas yaşlı ve ileri gelen sahâbelerle hep bir arada oturup kalkmış ve onlardan çok şey öğrenmişti.

Abdullah İbn Abbas (r.a.) kendisine sorulan sorular için önce Kur'an-ı Kerim'e bakar cevap bulamazsa Rasûlullah'tan bu konuda bir bilginin olup olmadığını araştırır, sonra Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in içtihadlarına ve açıklamalarına bakıp onları esas alır, aksi halde kendi içtihadıyla meseleye çözüm getirirdi. İbn Abbas Hz. Peygamberden, sahâbeden gelen ve kendi içtihadıyla oluşan tefsir bilgilerini bir kitap haline getirmiş değildir. Bize kadar intikâl etmiş bulunan ve İbn Abbas'a ait olduğu söylenen "Tenviru'l-Mikbâs min Tefsîr İbn Abbas" isimli tefsirin ona ait olup olmadığı araştırılması gereken bir konudur. Abdullah İbn Abbas'ın tefsîr'e dair rivayetleri ilim adamlarımızdan Firûzâbâdî tarafından derlenip bir araya getirilmiş ve yukarıdaki isimle yayınlanmıştır .

İbn Abbas'ın son derece disiplinli ve muntazam çalışma sistemi vardı. İşlerini titizlikle belli bir plan dahilinde düzenlerdi. Bu planına önce kendi aynen uyardı. Haftanın belirli günlerinde geniş halk kitlesine dînî ilimlerle ilgili dersler, dînî ilimler dışında Arap dili, şiiri ve edebiyatı üzerinde etraflı konuşmalar yapardı.

Hz. Osman devrinde yaptığı ilmî çalışmaların yanında Afrika seferine, İslâm ordusu adına elçilik vazifesiyle katılmıştır. Afrika'daki Bizans genel valisi Georgios ve adamlarıyla ilmî tartışmalar yapmıştır. Georgios ve etrafındakiler O'nun akıl, zeka, fikir kuvvetini ve ilim kudretini görerek: "Bu insan Arapların en derin âlimidir." sonucuna varmışlardır.

Komutan, elçilik ve valilik gibi devletin üst düzey siyasi görevlerinin yanında ilminin üstünlüğü ve derinliğiyle Ashab-ı Kiram, Hz. Ömer ve Hz. Osman tarafından çok iltifat gördü. O bu iltifatlar karşısında daima tevazu gösterdi. Çok övüldüğü zamanlarda alçak gönüllülüğü elden bırakmaz ve: "Bana bu nimeti ihsan eden Allah'tır. Rasûlullah (s.a.s.) benim için dua ederek ilim ve hikmet niyazında bulunmuşlardır." diye konuşurdu.

İslâm tarihinde, Garibü'l-Kur'ân (Arap diliyle nazil olan Kur'ân-ı Kerim'deki Arapça olmayan, Araplarca duyulmamış, bilinmeyen, civar dillerden alınan kelimeler) hakkında açıklamalar, bunlar hakkında en sahih rivayetler İbn Abbâs'a dayanır. Müşkilü'l-Kur'ân (Kur'ân-ı Kerim'in derinliklerine inme, bulma, çözme ve güçlükleri giderme) konusunu da ilk ele alan yine İbn Abbâs'tır. Peygamber Efendimiz (asm)'den 1660 Hadis-i Şerif rivayet etmiştir. Fıkıh ilminin temelini oluşturan kişilerdendir; ciltler dolduran fetvaları fıkıh ilminin en kuvvetli temellerindendir.

Mekke'de yetişen birçok fakîh onun vasıtasıyla yetişmiştir. Bu sebepten "Mekke Tefsir Mektebi"nin kurucusu İbn Abbas'tır denilir.

Tabiinden Ebû Sâlih (r.a.): "İbn Abbâs'ın ilim meclisi ile bütün Kureyş iftihar etse değer" dediği ve onun derslerinde tefsir, hadis, fıkıh, lisan, şiir, edebiyat, takrir gibi konularda herkesi doyuracak cevaplar verildiği kendinden sonra da kabul edilmektedir. Kendi zamanında ünü devlet sınırlarını aşmıştı.

İbn Abbâs'tan ilim öğrenen, Hadîs rivayet eden pekçok âlim yetişmiştir. Başta kendi oğulları, Muhammed İbn Abdullah, Ali İbn Abdullah, yeğeni Abdullah İbn Ubeydullah ve Abdullah İbn Ma'bed, Abdullah İbn Ömer, Şa'be İbn Hakem, Merved İbn Mahreme, Ebu't Tufeyl, Ebû İmâme İbn Sehl, Said İbn el-Müseyyeb vs. Kendisi de yüce peygamberimizden, Hz. Abbas'tan, annesi Lübâbe'den, Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (r.a.)'den, Hazreti Abdurrahman İbn Avf'den, Hz. Muaz İbn Cebel'den, Hz. Ebû Zerr el-Gifârî'den bizzat işiterek hadis-i şerif rivayet etmiştir. Rivayetleri; Kütüb-ü Sitte'de yer almaktadır.

Abdullah İbn. Abbas'ın rivayet ettiği bazı hadis-i şerifler:

"Kur'ân-ı Kerim'e saygı göstermek, besmele okuyarak başlamakla olur, Kur'ân-ı Kerim'in anahtarı besmeledir."

"Öğretiniz, müjdeleyiniz, güçleştirmeyiniz."

"Allah'u Teâlâ'nın size verdiği sayısız nimetler için O'nu seviniz. Beni de Allah'u Teâlâ'yı sevdiğiniz için seviniz."

"Ümmetimden iki sınıf düzgün olursa bütün insanlar düzgün olur. Bunlar bozulursa insanlar da bozulur. Bu iki sınıf âmirler ve âlimlerdir."

"Kur'ân-ı Kerim'i kendi arzusuna (görüşüne) göre tefsir eden Cehennem'deki yerine hazırlansın."

"Tevbe ve istiğfara devam eden kimseye, Allah'u Teâlâ her sıkıntıdan bir kurtuluş ve her darlıktan bir genişlik verir ve ummadığı yerden kendisini rızıklandırır."

"Sirkenin balı bozduğu gibi, kötü ahlâk da ameli bozar."

"Kızdığın zaman sükût et."

"İşitmek görmek gibi değildir."

"Beş şeyden önce beş şeyi fırsat ve ganimet bil. İhtiyarlık gelmeden gençliği; hastalık gelmeden sıhhati; yokluk gelmeden zenginliği; meşguliyet gelmeden rahatı ve ölüm gelmeden hayatı ganimet bil."

"Bid'at sahibi bid'at işlemekten vazgeçmedikçe Allah'u Teâlâ onun hiçbir ibadetini kabul etmez."

"İnsanoğlunun iki vâdi dolusu altını olsa üçüncüsünü ister. Karnını ancak bir avuç toprak doldurur. Allah'u Teâlâ tevbe edenlerin tevbesini kabul eder."

"Ölünün mezardaki hâli, imdat diye bağıran denize düşmüş kimseye benzer. Boğulmak üzere olan kimse, kendisini kurtaracak birini beklediği gibi, meyyit de babasından, anasından, kardeşinden, arkadaşından gelecek bir duayı gözler. Kendisine bir dua gelince dünyanın hepsi kendisine verilmiş gibi sevinmekten daha çok sevinir. Allah'u Teâlâ, yaşayanların duaları sebebiyle, ölülere dağlar gibi çok rahmet verir. Dirilerin de ölülere hediyesi onlar için duâ ve istiğfar etmektir."

Abdullah İbn Abbâs (r.a.) buyurdular ki:

"Kur'ân okuyan kimse hata etse, "lahin" (telaffuzda yanlışlık) yapsa veya acemi olsa bile, melek o kıraati indirdiği gibi yazar."

"Çocuklarınızın ilk sözü "Lâ ilâhe illallah" olsun. Ölümlerinde de "Lâ ilâhe illallah"ı telkin edin. Böyle olursa bin senede yaşasa Allah ondan bir günah sormaz."

"Her binanın bir temeli vardır. İslâm binasının temeli de güzel ahlâktır."

"Gece ile gündüz birer binektir. Ahirete iletme vasıtası olarak bunlara bininiz (ömrünüzden istifade edin). Zinhar tevbeyi geciktirmekten sakının."

"Gizli sadaka Rabbin gazabını söndürür. Sıla-i rahim ömrü uzatır. Hayır yapan fena ölümden kurtulur. "Lâ ilâhe illallah " sözü doksan dokuz belayı defeder ki en aşağısı tasa (gam) 'dır.

"Kişinin kardeşine söylediği güzel bir söz sadakadır. Keza kişinin bir hususta kardeşine yardımı sadakadır. İçirdiği bir içim su sadakadır. Yol üzerinde eza verecek bir şeyin giderilmesi de sadakadır."

"Güzel ahlâk hatâları eritir; suyun buzu erittiği gibi."

"İçki bütün fuhuşları doğurur. Günahların en büyüğüdür."

"Bir kulun cildi, Allah'tan haşyeti dolayısıyla ürperir ve tüyleri diken diken olursa, o kulun hataları kurumuş ağaç yapraklarının dökülmesi gibi, üzerinden dökülür."

"Siz Cennet bahçelerine rastladığınızda faydalanınız. Dediler ki: "Ya Rasûlullah Cennet bahçeleri nedir?" Buyurdu ki: "İlim meclisleridir."

"Sana hakkı getirenden hakkı kabul et. Küçük, büyük veya hoşuna gitmeyen birinden de olsa. Ve bâtılı da reddet, küçük, büyük veya hoşlandığın bir adamdan da olsa."

"Allah bir kulu sevdiğinde, mescide kayyum eder. Sevmezse hamama hizmetçi eder."

"Allah (c.c.) zekâtı, malınızın geri kalanının güzelleşmesi ve temizlenmesi için, farz kıldı. Mirası da sizden sonrakiler için."

"Bak sana haber vereyim; en iyi hazine saliha kadındır. Kocası yüzüne bakınca, içi açılır, bir şey emretti mi yerine getirir ve kocasının gıyabında onun ırzını ve malını korur."

"Sözün içinde, büyü hükmünde sözler vardır. Şiirlerin içinde de hikmet vardır."

"Duâ rahmetin anahtarıdır. Abdest namazın anahtarıdır. Namaz da Cennetin anahtarıdır."

"Allah (c.c.) imânı müsamaha ve hayâ içinde yarattı. Küfrü de hasislik ve amel içinde yarattı."

"Kendisi doyup da komşusu aç olan kimse mü'min değildir."

"Ulemâ ile oturmak ibadettir."

"Bir kimse ümmetime ya bir sünnet ifası veya bid'atın izalesi için bir hadis ulaştırırsa, onun makamı Cennettir."

"Bir kimse kardeşinin yazısına izinsiz bakarsa sanki ateşe batmış olur."

"Her hadisi herkese söylemeyin, aklı alacak adama söyleyin."


Yunus Emre Özulu, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/9-11.

80 Hz. Ali, ahirete inanmayan birine, "Eğer yoksa benim kaybedecek bir şeyim olmaz. Ya varsa sen ne yapacaksın?'' demiş midir?

- Hz. Ali (ra)’ye nisbet edilen sözün doğrusu şudur:

Müneccim ve tabip ikisi de dediler ki: "Ölüler diriltilmez." (yani ahiret yoktur); dedim: bakın;

"Eğer sizin dedikleriniz doğru ise benim bir zararım olmaz ya benim dediğim doğru ise, o zaman siz çok zarar edersiniz.”

Fahruddin Razi, bu manzum sözü “şair dedi” diyerek belirtmiştir. (Razî, 17/199)

İmam Gazali ise bu sözün Ebu’l-Ala el-Maarrî’ye ait olduğunu söylemiştir. (İhya, 4/59)

Bu şiiri belirttikten sonra Gazali şunları da ilave etmiştir.

“Bunun içindir ki, Hz. Ali  gerçekleri kavrayacak durumda olmayan bazı aklı kısa olanlara şöyle demiştir:

“Eğer senin dediğin doğru ise hepimiz kurtuluruz. Fakat eğer benim dediğim doğru ise, o takdirde ben kurtulurum, ama sen helak olursun.” (İhya, a.g.y)

Ünlü müfesssir İbn Aşur ise, “Hz. Ali’ye nispet edilen şiir” ifadesiyle bu şiire yer vermiştir. (İbn Aşur, et-Tahrir ve’t-Tenvir, 16/114)

- Bunun mantığı şudur: Şayet ahiret -haşa- yoksa, bu durumda ahirete iman eden kişinin iman etmeyenlerden farklı olarak bir zararı olmaz; hepsi de beraber yok olup giderler. Ama eğer varsa, bu takdirde ona iman etmeyenlerin zararı pek çoktur. Çünkü onlar cehenneme girecekler.

Demek ki bu söz, Allah’a ve ahirete iman edenlere bir şüphe vermek değil, aksine iman etmeyenlerin düşünmelerini sağlamak ve akıllarını daha iyi kullanmalarına yardımcı olmak için söylenmiştir.

Bunun genel mantık penceresi ise şudur: Akıllı insan, -hiç bir tehlike ihtimali olmayan- en emin yoldan gitmeyi tercih eder.

- Burada Bediüzzaman Hazretlerinin şu sözleri de bu mantık perspektifine işaret etmektedir:

“Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necat varsa; hayatından vazgeçmiş mecnun bir cesur lâzım ki, o yola sülûk etsin. Şimdi, yirmi dört saatten bir saati işgal eden namaz gibi zaruriyat-ı diniyenin imtisalinde yüzde doksan dokuz ihtimal-i necat var; yalnız gaflet, tembellik haysiyetiyle, bir ihtimal zarar-ı dünyevî olabilir. Halbuki feraizin terkinde, doksan dokuz ihtimal-i zarar var. Yalnız gaflete, dalalete istinad eden tek bir ihtimal-i necat olabilir. Acaba, dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve feraizin terkine ne bahane bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder?” (Tarihçe-i Hayat, s. 141)

81 Allah, Peygamberimiz (sav)'e, "Ebu Bekir'e sor, Ben ondan razıyım, o'da benden razı mıdır?" demiş midir?

- Hz. Ebu Hureyre anlatıyor: “Biz Hz. Peygamber(a.s.m)’in yanında idik; sağ tarafında oturan Ebu Bekir’e bakarak: “Allah’tan sana gelen bir tahiyye/selamdan ötürü seni kutlarım. Cebrail şimdi geldi ve : ‘Şu abaya sarınan sağındaki adam kimdir?’ diye sordu. Ben: ‘Bu Ebu Bekir’dir; Mekke fethinden önce bütün malını benim için harcadı, beni tasdik etti, kızını bana nikahladı’ dedim. Cebrail ‘Yâ Muhammed! Allah’ın kendisine selam gönderdiğini ve bu fakir halinde kendisinden razı olup olmadığını sorduğunu’ söyledi. Bunun üzerine Ebu Bekir uzun bire süre ağladı, sonra: ‘Ey Allah’ın Resulü! Ben Allah’ın kaza ve kaderine razı ve teslim olmuşumdur.”(bk. Kenzu’l-Ummal, h. No: 35649).

- İbn Kesir, bu hadisin -içinde bulunan meçhul kişilerden ötürü- çok garip bir hadis olduğunu söyleyerek zayıf olduğuna işaret etmiştir.(bk. a.g.y).

- Bununla beraber, hadiste genel bir tarzda “Ebu Bekir’in rızasından” söz edilmemektedir. Bilakis, “zenginlik halinde olduğu gibi, fakirlik halinde de Allah’ın kaderine karşı teslimiyetinin olup olmadığı” sorulmuştur. Hz. Ebu Bekir’in cevap olarak “Ben Allah’ın kaza ve kaderine razı ve teslim olmuşumdur.” şeklinde bir ifade kullanması, -sanırız- konuyu açıkça ortaya koyacak niteliktedir.

- Diğer taraftan, bu olayın, şu ayetin inmesine neden olduğu rivayet edilir:
“Size ne oluyor da, Allah yolunda harcama yapmıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. İçinizden, fetihten (Mekke fethinden) önce harcayanlar ve savaşanlar, (diğerleri ile) bir değildir. Onların derecesi, sonradan harcayan ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah, hepsine de en güzel olanı (cenneti) vadetmiştir. Allah, bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Hadid Suresi, 57/10)

Kelbî, bu ayetin, Hz. Ebû Bekir Sıddık (r.a)'ın fazileti hakkında nazil olduğunu söyler ve şöyle der: "Çünkü Allah yolunda, Hz. Peygamber (s.a.s)'e malını veren ve harcayan ilk şahıs, Hz. Ebû Bekir (r.a)'dir. (bk. Razi, Mefathu’l-Gayb; Kurtubi, Ahkam, ilgili ayetin tefsiri)

Derveze ise, bu âyetin Hz. Ebû Bekir hakkında indiği yönündeki rivayete değindikten sonra şöyle der (Tefsir, XII, 35-36): Bu kümedeki âyetlerin ruhundan ve bağlamından edindiğimiz izlenim, anılan âyetin bir kişi hakkında değil, Tevbe 9/100. âyetinde "es-sâbikûne'l-evvelûn" diye nitelendirilen ilk tabaka Muhacirin ve Ensâr hakkında olduğudur. Ona göre âyetin iniş vesilesi de İslâmiyet'e yeni girmiş, özellikle görevlerini yerine getirme ve özveride bulunma hususunda tereddütlü ve gevşek davranan kimselerin uyarılmasına ihtiyaç duyulmasıdır. Nitekim onların bu gibi tutumlarına başka bir çok âyette değinilmiştir. (bk. Bakara, 2/264-267; Nisa, 4/52-57, 71-87, 140-147; krş. Kur’an Yolu (Diyanet Tefsiri), V/178-179)

82 Hz. Enes hakkında bilgi verir misiniz? Bazı kaynakları Hz. Ali'nin kendisine yalancı dediği söyleniyor, doğru mudur?

Hz. Ali’nin Hz. Enes’e “yalancısın” dediğine dair bir bilgiye rastlayamadık.

Hz. Enes, çocuk yaştan (on yaşından) itibaren Hz. Peygamber (a.s.m)’in yanında kalmış, on yıl ona hizmet etmiş, bütün hadis kaynaklarında kendisinden hadis rivayet edilmiş en meşhur sahabiler arasındadır. Hz. Peygamber (as.m)’in terbiyesinde yetişen bir insanın yalan gibi adî bir yola tevessül etmesi mümkün müdür?

Hz. Enes anlatıyor: Annem beni ilk defa Resulullah’ın yanına götürdü ve “Ya Resulellah! Bu Üneys/Enescik için Allah’a dua et” dedi. O da “Allah’ım! Onun malını ve evlatlarını çoğalt ve onu cennete koy” diye dua etti. Hz. Enes -ömrünün sonlarına doğru- bunu anlatırken şu ilaveyi de yapardı: “İlk ikisini gördüm, üçüncüsünü de göreceğimi ümit ediyorum.”(bk. İbn Hacer, Tehzib, 1/377).

Resûl-i Ekrem'in terbiyesiyle yetişen Enes onunla birlikte Hudeybiye Antlaşması, Hayber seferi. Umretü'1-kazâ. Mekke'nin fethi, Huneyn Gazvesi, Tâif Muhasarası ve Veda haccinda bulundu. Yaşının küçüklüğü sebebiyle savaşçı olarak katılamadığı Bedir Gazvesi'nde de Hz. Peygamber'in yanından ayrılmadı.

Hz. Ebu Bekir, hilafeti döneminde Hz. Enes’i -çok genç olmasına rağmen- Bahreyn’e zekât memuru olarak göndermek istemiş ve bu hususta Hz. Ömer’le istişare etmiştir. Hz. Ömer, Hz. Enes'in okuma-yazma işini bilen akıllı, zeki bir genç olduğunu belirtmiş ve oraya gönderilmesinin uygun olacağını bildirmiştir.(bk. İbn Hacer, a.g.e, 1/378)

Hz. Ömer devrinde Basra'ya vali tayin edilen Ebû Mûsâ el-Eş'arî bazı sahâbîlerle birlikte Enes'i de beraberinde götürdü. Basralılar'a namaz kıldıran, hadis ve fıkıh okutan Enes b. Mâlik bir müddet Dımaşk'ta kaldı; daha sonra Basra'ya yerleşti.

Abdullah b. Zübeyr'in halifeliği zamanında kırk gün süreyle Basra valiliği yapan Enes İran savaşlarına katılarak Tüster'in fethinde bulundu ve esir alınan Tüster Valisi Hürmüzân'ı Hz. Ömer'e kendisi götürdü.

Emevî halifelerinin çoğuna yetişen Hz. Enes, Haccâc'ın zulmüne uğrayanlardan biridir. Onun Halife Abdülmelik b. Mervân'a şikayet mektubu yazarak yapılan zulümleri haber vermesi üzerine, halife Haccâc'a gönderdiği talimatta Enes'den özür dilemesini emrettiği gibi Enes üzerindeki emirlik hakkını kaldırdığını bildirdi.

Basra'da vefat eden sahâbîlerin sonuncusu kabul edilen, 100 yıldan fazla yaşaması sebebiyle muammerûn'dan sayılan Enes 93 (711-12) yılında 103 yaşında vefat etti.

Enes'in sahip olduğu üstün meziyetleri, uzun yıllar Resûlullah'ın hizmetinde bulunup onun terbiyesiyle yetişmesi yanında Hz. Peygamber (asv)'in sevdiği ve takdir ettiği bir aileye mensup olmasıyla da açıklamak mümkündür. Resül-i Ekrem zaman zaman Enes'lerin evine uğrar, yemeklerini yer, orada öğle uykusuna yatar, ev halkına cemaatle nafile namaz kıldırırdı. Hz. Peygamber (asv)'in bu aileye gösterdiği iltifatı soy yakınlığı veya süt akrabalığı ile izah etmeye kalkışanlar olmuştur. Hicretten hemen sonra muhacirlerle ensar arasında yapılan kardeşlik bağı (muâhât) merasiminin bu ailenin evinde cereyan etmesi onların ashap içindeki yerini gösteren bir başka husustur. Annesi Ümmü Süleym'in isteği üzerine Resûl-i Ekrem Enes'e ömrünün uzun, evlâdının çok, malının bol olması ve bazı rivayetlere göre cennete girmesi için dua etmiştir. Bu duaların be-reketiyle Enes 100 yıldan çok ömür sürmüş, soyundan gelen 120'den fazla kişinin Öldüğünü görmüş (Buhârî, Savm 61) ve hemen bütün kaynaklarda belirtildiğine göre bahçesindeki ağaçlar yılda iki defa meyve vermiştir. (Tirmizî, Menâkıb 45) Kuraklık yüzünden mahsulün zarar gördüğü kendisine söylendiği zaman yağmur için dua etmiş ve yağmur yağdığı görülmüştür.

Hz. Peygamber (asv)'in hizmetinde bulunduğu yıllarda ondan birçok hususu öğrenmesi, uzun hayatı boyunca Resûl-i Ekrem (asv)'den öğrendiklerini öğretmeye çalışması Enes b. Mâlik'in en önemli yönünü teşkil eder. Resûl-i Ekrem'in eğitim ve öğretim tarzına, insanlara, özellikle de çocuklara karşı hoşgörüsüne ve diğer ahlâkî davranışlarına dair birçok bilgi onun vasıtasıyla rivayet edilmiştir. Barış zamanında ve sefer esnasında Resûlullah'ın yanında kaldığını, her zaman onun istediği gibi davranamadığını, bununla birlikte ondan bir defa bile azar işitmediğini, bir hatası yüzünden kendisini uyaracak olan hanımlarını, "Bırakın çocuğu! O Allah'ın dilediğinden başka bir şey yapmamıştır" diye yatıştırdığını nakleder.

Resûl-i Ekrem (asv)'in genellikle "yavrucuğum" diye hitap ettiği, bazan "iki kulaklı" (zü'l-üzüneyn) diye takıldığı Enes iyi bildiği sünnete uygun şekilde yaşamaya çalışırdı. Ebû Hüreyre, onun kıldığı namazın Resülullah'ın namazına çok benzediğini ifade ederdi. Resûl-i Ekrem'in vefatından sonra kendisini çok özlediğini, her gece rüyada gördüğünü, huzuruna çıkıp, "Yâ Resûlallah! Küçük hizmetkârın geldi" demeyi çok arzu ettiğini söylerdi. Hz. Peygamber'e ait bir çubukla bir saç telini yanından hiç ayırmaz, ölünce bunların kabrine konulmasını isterdi. Vefat ettiği zaman vasiyeti üzerine çubuk kefeniyle böğrü arasına, saç teli de dilinin altına yerleştirildi. Yanından ayırmadığı diğer bir hâtıra da Mısır Hükümdarı Mukavkıs'ın Resûl-i Ekrem'e hediye ettiği cam bardaktı.

Enes b. Mâlik aynı zamanda iyi bir ok atıcısıydı. Çocuklarını da bu spora teşvik eder, onlara ok yarışları yaptırırdı. Bir defasında Mekke yakınlarındaki Merrüzzahrân'da bir tavşanı ürkütüp kaçırdıklarını, herkesin yorulduğu bir sırada kendisinin tavşana yetişip yakaladığını ve onu alıp üvey babası Ebû Talha'ya getirdiğini, tavşanı pişirdikten sonra butlarını Resûl-i Ekrem'e götürdüklerini söylemesi (Buharı, Hibe 5) çocukluk yıllarından itibaren spora yatkın olduğunu göstermektedir. Enes'in çocukluk yıllarında alnında bir tutam kâkülü bulunduğu, Resûl-i Ekrem'in bazan onun kâkülünü tutup çektiği, sonraki yıllarda alaca hastalığı sebebiyle yüzünde bir beyaz leke hâsıl olduğu rivayet edilmektedir.

Çok hadis rivayet ettikleri için "müksirûn" diye anılan yedi sahâbîden biri olan Enes, sayısı tekrarlarıyla birlikte 2286'yı bulduğu söylenen rivayetleriyle müksirûnun arasında üçüncü sırada yer almıştır.

Resûl-i Ekrem'den başka Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Fâtıma, Muâz b. Cebel, Üseyd b. Hudayr, Ebû Zer, annesi Ümmü Süleym, teyzesi Ümmü Haram, teyzesinin kocası Ubâde b. Sâmit. üvey babası Ebû Talha gibi sahâbîlerden de hadis Öğrenen Enes b. Mâlik'ten Hasan-ı Basrî, İbn Şîrîn. Şa'bî, Ebû Kılâbe el-Cermî. Mekhûl b. Ebü Müslim, Ömer b. Abdülazîz, Zühri, Katâde b. Diâme. Ebû Amr b. Ala gibi ünlü şahsiyetler hadis almışlardır.

Enes b. Mâlik hadis rivayeti sırasında, rivayetlerinin yazılı olduğu defterleri gerektiğinde talebelerine göstermesinden anlaşıldığına göre hadisleri ezberlemekle yetinmeyip onları yazıyordu. Çok hadis bildiği halde titizliği sebebiyle bütün bildiklerini rivayet etmez, çok rivayet edenin yanılacağını söylerdi. Enes b. Mâlik ayrıca ashap arasında orta derecede fetva verenlerden biriydi.

Uzun yıllar yaşadığı halde hafızası bozulmayan Enes'in geniş hadis kültüründen faydalanan Basralılar'ın bu imkâna sahip oldukları için çok mutlu oldukları rivayet edilir. Bazı hadislere itiraza yeltenen ehl-i ehvâya karşı. "Gelin işin doğrusunu Enes'ten öğrenelim" diyebilmeleri onlara büyük güç ve moral kazandırmıştır. (bk. Müsned, 3/ 205, 235, 250; Heysemî, Mecmau'z-zevâid, 9/ 325; DİA, Enes b. Malik md.)

83 Hz. Ebubekir, kızı Hz. Aişe'ye neden tokat vurmuş mudur? Buna karşı Peygamberimiz (asv) ne yapmıştır?

Rivayet göre, Peygamberimiz (a.s.m) ile Hz. Aişe (r.anha) arasında bir tartışma olmuş, Hz. Ebubekir (ra) hakem olarak çağırılmıştır. Hz. Peygamber (.a.s.m) “Sen mi önce konuşacaksın, ben mi?” diye sorunca, Hz. Aişe “Önce sen konuş fakat hak söyle.” deyivermiştir.

Bunun üzerine Hz. Ebubekir (ra) yüzüne bir tokat vurmuş ve “Ey nefsinin düşmanı! O hakkın dışında hiçbir şey söyler mi?” diyerek çıkışmıştır.

Bunun üzerine Hz. Aişe (r.anha) Peygamberimizin (a.s.m) arakasına sığınmıştır. O da “Yâ Ebabekir! Biz seni bunun için çağırmadık ve böyle bir şeyi de senden istemedik.” diyerek hoşnutsuzluğunu belirtmiştir.

Taberanî’nin el-Evsat’ta, Hatib’in Tarihinde yer verdiği bu hadis rivayeti, Hafız Zeynu’l-Irakî tarafından zayıf olduğu bildirilmiştir. (bk. Tahricu ahadisi’l-İhya-İhya ile birlikte-, 2/44)

84 Hz. Ali'ye, Ali ismini kim verdi? Hz. Ali Kabenin içinde doğan tek insan mıdır?

Musab . b. Abdullah’dan gelen haberlere dayanan tarihçilere göre, Kabe’de doğan tek kişi Hakem b. Hizam’dır(ne odan önce ne de ondan sonra orada doğan kimse yoktur).

Bununla beraber, Hâkim, tarihçilerin bu bilgiyle ilgili dayandığı kaynak olan Musab b. Abdullah’ın yanıldığını, çünkü Hz. Ali’nin de Kâbe’de doğduğu tevatür derecesinde bilinen bir gerçek olduğuna işaret etmiştir. (bk. Merkezu’l-Fetva, rakamu’l-Fetva: 38307)

Hakim’in verdiği bu bilgi için bk. Hâkim, 3/550.

Zehebi, Telhis’te Hakimi’n verdiği  bu bilgi konusunda herhangi bir yorum yapmamayı tercih etmiştir.

Hz. Ali’nin isminin Hz. Peygamber (asm) tarafından konulduğuna dair rivayetler vardır. (bk. Zeynî Dahalan, es-Sîretu’n-nebeviyye, 1/91)

85 Peygamber Efendimiz (asv)'in ve Hz. Ali (ra)'in soyundan gelenler bilindiği halde, Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Ömer (ra)'in soyundan gelenler neden bilinmiyor?

Bunun başlıca sebepleri şunlardır:

1) Seyyidlerle ilgili ayetler vardır: bunların birkaç tanesini şöyle zikredebiliriz: Ahzap, 33/33 ve 56; Şura, 42/23.

2) Seyyidlerle ilgili hadislerin olması ve bunlarda ehlibeyite sevgi ve saygı tavsiye edilmesi.

3) Seyyidlere sevgi saygı ve onlara iyi davranışın Rasulullah (asv)’a yapılan sevgi ve saygı sayılması da onların şecerelerinin tutulmasına sebep olmuştur.

4) Ayrıca ehlibeyite sadakanın/zekatın haram olması ile ilgili Rasulullah (asv)'ın bir açıklaması bulunmaktadır: O (sav), Hz. Hasan (ra) çocuk yaşta iken o ağzına zekat hurmalarından birini atınca, torununa şöyle demişti: "Bilmiyor musun biz (ehlibeyite) Sadaka yemeyiz." (bk. Buhari, zekat, 60). Bu durum da onların şecerelerinin tutulmasının bir sebebi olmuştur.

5) Ayrıca fey ve ganimetlerde ehlibeyit hissesi vardır. Bu hissenin onlara dağıtılması için de onların bilinmesi gerekmektedir.

6) Son olarak şunu da söyleyelim: Hz. Ebu Bekir (ra) ve Hz. Ömer (ra) soyundan olanların da zaman zaman soy kütüklerini tutulduğunu görmekteyiz. Osmanlı devleti zamanında bunlardan bilinenler vardı ve bunlara gereken değer veriliyordu. Onlara da saygı ve sevgi duyulmaktaydı.

Bu konuda geniş bilgi için, Murat Sarıcık’ın, Osmanlı İmparatorluğunda Nakîbü'l- Eşrâflık Müessesesi ve Ehl-i Beyt isimli eserlerine bakmanızı tavsiye ederiz.

İlave bilgi için tıklayınız:

EHL-İ BEYT (ehlibeyit)

NAKÎB, NAKÎBÜ'L-EŞRÂF.

86 Hz. Ali'nin fiziksel özellikleri, şemaili hakkında bilgi verir misiniz?

Ali b. Ebû Tâlib ortaya yakın kısa boy­lu, koyu esmer tenli, iri siyah gözlü olup, sakalı sık ve genişti; yüzü güzeldi, gü­lümserken dişleri görünürdü. Kendisine Hz. Peygamber (asm) tarafından verilen “Ebû Türâb” lakabından başka “el-Murtazâ” ve “Esedullâhi'l-gâlib” gibi lakapları da vardır. Çocukluğunda puta tapmadığı için daha sonraları “Kerremallahu veç­heh” dua cümlesiyle anılmıştır.

(bk. T.D.V. İslam Ansiklopedisi, İstanbul-1989, ALİ mad., ​II/374)

87 Baldıza nikâh düşmemesi hakkında bilgi verir misiniz?

Nisa sûresinin 23. âyetine göre, iki kız kardeş ile aynı anda evli olmak haramdır. Fakat kişi, karısının ölümü veya onu boşaması hâlinde, karısının kız kardeşi ile evlenebilir. Nikâh için, boşadığı karısının iddet müddetinin bitmesini beklemesi gerekir. Onun iddeti bittiği andan itibaren baldızı ile evlenebilir. (bk. Ömer Nasuhi Bilmen, Hukuk-ı İslamiye, II/101)

"... Kendi sulbünüzden olan oğullarınızın eşleri ve iki kız kardeşi birden almak da size haram kılındı; ancak geçen geçmiştir. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir."(Nisa, 4/23)

Bir erkek, ailesinin nikâhı devam ettiği müddet içerisinde, baldızını ailesinin üzerine nikâhlayamaz. Bu haramlık, müebbet olmayıp, karısının ölmesi veya boşanması halinde kalkar. Her ne kadar bazı yörelerde hoş karşılanmasa da, bu konuda dinimizde herhangi bir yasak söz konusu değildir.

88 Sahabeler sünnet olmuşlar mıdır?

Evet, sahabeler sünnet olmuşlardır. Hz. Peygamber (asm), ileri yaşlarda Müslüman olanlara, -seksen yaşlarında da olsalar-  "Üzerinizdeki (İslâm'ın hoşlanmadığı) fazla kılları temizle, traş et ve sünnet ol" buyururdu. (Kenzul-Ummâl, I, 263).

Usaym b. Kelib'in babasından, onun da dedesinden naklettiği rivâyete göre, dedesi demiş ki: "Peygamberimiz (asm)'e geldim ve İslamiyeti kabul ettim. Bunun üzerine Efendimiz (asm) şöyle buyurdular:

"Kendinden küfrün kıllarını at ve sünnet ol." (Ahmed İbn Hanbel III, 415; Ebu Davud, Tahare, 129).

İlave bilgi için tıklayınız:

SÜNNET (Hitan)

89 Sahabelerin hepsi cennetlik midir? Sahabelerden cehenneme giden var mı?

"Sahabi, Allah Resûlü (asm)'nü  görüp, az dahi olsa sohbetine eren, O'nu dinleyen ve Müslüman olarak vefât eden mü'min insandır." (İbn Hacer, el-İsabe, 1/7)

Sahâbeler, peygamberlerden sonra, ittifakla insanlığın en büyükleridir. Çünkü onlar, bizzat Allah Resûlü (asm)'nün  terbiyesinde yetişmişlerdir.

Sahabelerin hepsi âdil ve salih olarak kabul edilmektedir. Çünkü, hadis rivayetlerinde bütün alimler cerh-tadile tabi tutulduğu halde, sahabeler bundan istisna edilmiş, onların hepsi dürüst, doğru, iyi insanlar olarak kabul edilmiştir.

Ümmetin bu konudaki icmaı -sahabelerin hepsinin cennete giden yolundaki istikameti/sırat-ı müstakimi korudukları hususunda- kesin bir delilidir.

Ayrıca, sahabenin peygamberlerden sonra insanların en faziletlileri olduklarına dair ümmetin ittifakı vardır.

Nitekim, İbn Hazm, kendisi gibi pek çok müçtehid ve imamların kanaatine tercüman olarak: "Sahâbe-i kirâmın hepsi cennet ehlidir.” demiştir. (İbn Hacer, el-İsabe, 1/10)

Bu gerçeği destekleyen bir çok ayet ve hadis söz konusudur. Allah, onları övmüş ve;

mutedil bir ümmet olduklarını (Bakara, 2/143),

Allah ve resulune iman edip tam teslimiyet gösterdiklerini ve büyük ecir kazandıklarını (Âl-i İmran, 3/172, 173),

Allah'ın kendilerinden, kendilerinin de Allah'tan razı olduğunu ve ebedi kalacakları cennetin onlar için hazırlandığını (Tevbe, 9/100) bildirmiş;

Allah'a ve resulune yardım eden sadık müminler olduklarını (Haşr, 59/8),

ihtiyaç içinde bulunmalarına rağmen başkalarını kendilerine tercih ettiklerini ve kurtuluşu hak ettiklerini (Haşr, 59/9), 

gerçek muminler olarak bağışlanacaklarını ve ahirette cömertce rızıklandırılacaklarını (Enfal, 8/ 74) haber vermistir.

Hz. Peygamber (asm) de fedakarlıklarını birlikte yaşayarak gördüğü ashabından bahsederken onları;

"insanlik tarihinin en hayırlı nesli" (Buhari, Feza'il 1; Muslim, Fezail 211,212),

“ümmtin en hayırlıları" (Musned, 5/350),

"cehennem ateşinin yakmayacaği kimseler" (Tirmiz, Menakıb 57),

"cennetlikler" (Kenzu’l-Ummal, 11/539) diye tanıtmış,

ayrıca;

"ümmetin onlara ikramda bulunmasını" (Tayalisi, Müsned, s. 7),

"iyilik etmesini" (Müsned,1/ 26),

"kendilerini çekiştirmemesini" (Buhari, Fezail 4) istemiştir.

Sahabeleri hakkında ileri geri konuşanlar için de şu uyarıda bulunmuştur:

"Kim ashabıma söverse, ona Allah lânet etsin. Melekler lânet etsin. Bütün insanların lâneti onun üzerine olsun." (Mecmau'z-Zevâid, 10/21; Kenzu'l-Ummâl, 11/531)

Bediüzzaman’ın ifadesiyle de;

“Sure-i Feth'in âhirinde sitayişkârane tavsifat-ı Rabbaniyeye mazhar ve Tevrat ve İncil ve Kur'an'ın medh ü senasına mazhar olan sahabelere, fazilet-i külliye nokta-i nazarında yetişilemez.” (Sözler, Yirmi Yedinci Söz'ün Zeyli)

Madem sahabeler ümmetin ittifakıyla sahabe olmayan en büyük evliyalardan daha büyüktür. Öyleyse, Abdulkadir Geylanî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Gazalî, İmama-ı Rabbanî, hülasa büyük kutuplar ve evliyalar hakkında gösterdiğimiz hüsnü zannı sahabeler hakkında daha fazla göstermemiz, iman şuuruyla mümtaz olmuş akl-ı selimin gereğidir.

90 Veysel Karani sahabî (sahabe) midir?

Veysel Karani Hazretleri olarak bilinen zat, sahabi değildir. Rasulullah (asm), zamanında yaşayıp Müslüman olduğu halde, onu görme fırsatına kavuşamayan kimselerdendir.

Muhaddisler, Hz. Peygamber (asm) devrinde Müslüman olarak yaşamış oldukları halde onu göremeyen kimseler için "Muhadramun" sıfatını kullanmışlardır. İmam Müslim, Irakî ve Suyûtî, bunlardan bilinen ve meşhur olanlarının bir kısmını tesbit etmişlerdir. Veysel Karanî adıyla şöhret bulmuş olan Üveys bin el-Karanî, Kadı Şüreyh bin el-Haris, Alkame bin Kays ve Ka'b el-Ahbâr bunlardan bazılarıdır. (bk. Sahih-i Buharî Tecrîd-i Sârih, tercümesi, Ankara 1980, I, 33-34).

Sahabe-i kiramdan birçok zatla görüşen Üveys, hem tâbiinin büyüklerinden hem de müslümanların hayırlılarından sayılmıştır. (İbnü’l-Esir, Üsdül-Gabe, 1/179; Ahmed b. Hanbel, Kitabu'z- Zühd, s. 344)

Uveys el- Karani, Peygamber Efendimiz (asm) zamânında yaşamış büyük bir velîdir. İsmi Üveys bin Âmir el-Karnî'dir. Yemen’in Karn köyünde doğdu. Doğum târihi bilinmemektedir. 657 (H.37) târihinde şehîd edildi. Peygamber Efendimizin (asm) sağlığında Müslüman oldu. Fakat görmediği için Sahâbî olamadı. Peygamber Efendimiz (asm) zamânında Medîne’ye gelmedi. Tâbiînin büyüklerinden olduğu hadîs-i şerîfte bildirildi. Hazret-i Ömer (ra)’in halîfeliği sırasında Medîne’ye geldi. Çok alâka ve hürmet gördü. Önceleri kendi memleketi Yemen’de yaşadı. Sonra Basra'ya gitti.

Veysel Karânî Hazretleri, Yemen’de iken deve güder, geçimini onunla temin ederdi. Geçimi, yaşaması pek sâdeydi. Hasta, âmâ ve ihtiyar annesinden başka kimsesi yoktu. Güttüğü develer için belli bir ücret istemez, ne verirlerse kabul ederdi. Fakir olanlardan hiç ücret almazdı. Aldığının yarısını sadaka olarak fakirlere dağıtır, kalanını da kendi ihtiyaçlarına ve annesine harcardı.

Müslüman olduktan sonra bütün ömrü boyunca Sevgili Peygamberimizin (asm) aşkı ile yanıp tutuştu. Bir an bile Rabbini unutmadı. Kulluğunda o dereceye yükseldi ki, her hâli, her hareketi ve her sözü insanlara ibret ve nasîhat oldu. Kimseden incinmemiş ve kimseyi incitmemiştir. Onun en önemli vasfı; Peygamber Efendimize (asm) olan aşkı, ibâdete canla başla devâmı ve annesine saygısıdır. Annesine çok hizmet edip, hayır duâsını aldı. Resûlullah Efendimizi (asm) görmeği çok arzu ediyordu. Defâlarca Peygamber Efendimizi (asm) görmek için annesinden izin istedi. Annesi, kendisine bakacak kimsesi olmadığı için izin veremedi.

Peygamber Efendimiz (asm);

"Üveys-i Karnî, ihsân ve iyilikte Tâbiînin hayırlısıdır.” buyurdu. (İbn Hacer, el İsabefi Temyizsi's-Sahabe, 1/115)
 

Resûlullah Efendimiz (asm), zaman zaman mübârek yüzünü Yemen tarafına döndürür ve; “Yemen tarafından rahmet rüzgârı estiğini duyuyorum.” buyururdu.

“Ümmetimden bir kimse vardır ki, Rebî’a ve Mudar kabîlelerinin koyunları kıllarının adedince kişiye kıyâmette şefâat edecektir.” buyurdu. Arabistan’da bu iki kabîlenin koyunları kadar kimsenin koyunu olmadığı söylenmiştir. Eshâb-ı kirâm;

“Yâ Resûlallah, bu kimdir?” dediler. Peygamber Efendimiz (asm);

“Allah’ın kullarından biri.” buyurdu.

"Biz hepimiz kullarız, ismi nedir?" dediler.

“Üveys.” buyurdu.

"Nerelidir?" dediler.

“Karnlıdır.” buyurdu.

"O sizi gördü mü?" dediler.

“Baş gözü ile görmedi.” buyurdu.

"Hayret, size bu kadar âşık olsun da, hizmet ve huzûrunuza koşup gelmesin!" dediler.

“İki sebepten: Biri hallerine mağlubdur. İkincisi ise benim dînime bağlılığından dolayıdır. İhtiyar bir annesi vardır. Îmân etmiştir. Gözleri görmez, el ve ayakları hareket etmez. Üveys gündüzleri deve çobanlığı yapar, aldığı ücreti kendisinin ve annesinin nafakasına harcar.” buyurdu.

"Biz onu görür müyüz?" dediler. Hazret-i Ebû Bekr’e;

“Sen onu kendi zamânında göremezsin.” Ama Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali’ye; “Siz onu görürsünüz. Sol böğründe ve avucunun içinde bir gümüş miktarı beyazlık vardır. Bu baras hastalığı beyazlığı değildir. Ona varınca, benim selâmımı söyleyin ve ümmetime duâ etmesini bildirin.” buyurdu.

Veysel Karânî Hazretleri gece-gündüz ibâdet ve tâatle vakit geçirirdi. Kendini halktan gizlerdi. İlk zamanlar herkes ona dîvâne gözü ile bakıyordu. Sonradan onun büyüklüğünü anladılar, çok ikrâm ve hürmet göstermeye başladılar. Bunun üzerine, annesinin vefâtından sonra Karn köyünden çıkıp Kûfe şehrine gitti.

Peygamber Efendimizin (asm) vefâtı yaklaşınca, "Hırkanızı kime verelim?" dediler. “Üveys-i Karnî'ye verin.” buyurdu. Resûlullah (asm)’ın vefâtından sonra Hazret-i Ömer ile Hazret-i Ali Kûfe’ye geldiklerinde, Ömer (radıyallahü anh) hutbe esnasında; “Ey Necdliler, kalkınız!” buyurdu. Kalktılar. "Aranızda Karn’dan kimse var mıdır?" buyurdu. "Evet." dediler ve birkaç kişiyi ona gönderdiler. Hazret-i Ömer, onlardan Üveys’i sordu. "Biliyoruz. O, sizin bildiğinizden pek aşağı bir kimsedir. Dîvânedir, akılsızdır ve insanlardan kaçar bir hâli vardır." dediler. “Onu arıyorum, nerededir?” buyurdu. "Arne vâdisinde develerimize çobanlık yapmaktadır, biz de karşılığında ona akşam yiyeceği veririz, saçı-sakalı karışıktır, şehirlere gelmez, kimse ile sohbet etmez, insanların yediğini yemez; üzüntü ve neşe bilmez. İnsanlar gülünce, o ağlar; insanlar ağlayınca o güler." dediler. “Onu arıyorum.” buyurdu.

Sonra Hazret-i Ömer’le Hazret-i Ali, onun olduğu yere gittiler. Onu namaz kılar gördüler. Allah Teâlâ, develerini gütmesi için bir melek vazifelendirmişti. Namazı bitirip selâm verince, Hazret-i Ömer, kalktı ve selâm verdi. Selâmı aldı. Hazret-i Ömer; “İsmin nedir?” diye sordu. “Abdullah, yâni Allah’ın kulu.” dedi. “Hepimiz Allah’ın kullarıyız; esas ismin nedir?” diye sordu. “Üveys.” dedi. “Sağ elini göster.” buyurdu. Gösterdi. Hazret-i Ömer; "Peygamber Efendimiz size selâm etti. Mübârek hırkalarını size gönderip; “Alıp giysin, ümmetime de duâ etsin.” diye vasiyet buyurdu." dedi.

“Yâ Ömer! Ben zayıf, âciz ve günahkâr bir kulum. Dikkat buyur, bu vasiyet başkasına âid olmasın?” deyince; “Hayır yâ Üveys, aradığımız kimse sensin. Peygamber Efendimiz (asm) senin eşkâlini ve vasfını belirtti.” cevâbını verdi.

Bunun üzerine, Hırka-i şerîfi hürmetle aldı, öptü, kokladı, yüzüne gözüne sürdü. Sonra; “Siz burada bekleyin.” dedi. Yanlarından ayrıldı. Biraz ileride hırkayı yere bırakıp, yüzünü yere koydu. Cenâb-ı Hakk’a şöyle duâda bulundu:

“Yâ Rabbî! Sevgili Peygamber Efendimiz (asm), ben fakir, âciz kuluna Hazret-i Ömer ve Hazret-i Ali ile Hırka-i şerîflerini göndermiş.” dedi. Günahkâr olan bütün müslümanların affı için duâ etti. Bir çok günahkâr Müslümanın affolduğu bildirilince, Hırka-i şerîfi hürmetle giydi. (Bilgi için bk. Ragıp İsfehani, Hiyetü'l-evliya, 2/82-87; Ahmed b. Hanbel, Kttabu'z-Zühd. s.343 vd.;Şeyh İsmet Efenedi, Risale-i Kudsiye; Üveys El Karnî,)

İlave bilgi için tıklayınız:

Sahabenin tanımı nedir, kimlere sahabi denilir?..

91 Abdullah b. Huzafe es-Sehmi hakkında ve özellikle esirken yapılanlar konusunda bilgi almamız mümkün müdür?

Ebû Huzâfe; Abdullah b. Huzâfe el-Kureşî es-Sehmî (ö. 35/655-56), Hz. Peygamber (asv)'e elçilik yapan sahâbîlerden biridir.

İslâmiyet'in yayılmaya başladığı ilk günlerde Müslüman olan Abdullah, Mekke döneminin çileli hayatını yaşadı ve kardeşi Kays b. Huzâfe ile birlikte ikinci Habeşistan hicretine katıldı. Hicretten sonra Medine'ye dönen Abdullah'ın Bedir Savaşı'nda bulunup bulunmadığı konusunda ihtilâf vardır. Hâkim'in el-Müstedrek'inde yer alan bir rivayette (bk. Müstedrek, III, 63), Ebû Saîd el-Hudrî, Bedir'de onu bir bölük askerin başında kumandan olarak gördüğünü söyler.

Hz. Peygamber (asv) komşu devlet başkanlarına dine davet mektupları gönderdiği sırada, İran Kisrâsı'na hitaben yazdığı mektubu, üstün temsil kabiliyetine sahip olan Abdullah'ın başkanlığındaki bir heyetle gönderdi.

Abdullah, hicrî IX. yılda (630) Alkame b. Mücezziz'in kumandasındaki bir seriyyeye katıldı. Halife Ömer (ra) devrinde Suriye'nin fethinde görev aldı, Bizanslılar'a esir düştü. Daha sonra Mısır'ın fethinde bulundu ve Hz. Osman (ra) devrinin son yıllarında Mısır'da öldü.

Güvenilir kaynaklarda Abdullah b. Huzâfe'nin iman gücünü ve kahramanlıklarını dile getiren rivayetler bulunmaktadır. (bk. İbn Hacer, el-İsabe, 4/56)

Bunlardan biri şudur:

Bir vakit Hz. Ömer (ra) tarafından Romalılar üzerine gönderilen bir ordu içerisinde Abdullah b. Huzafetü’s Sehmi de vardır. Kendisi Romalılara esir düşer... Zorlamalar, işkenceler.. Ancak amaçlarına ulaşamazlar... O büyük Dava Adamı imanından taviz vermez... dininden vazgeçmez... Sevgililer Sevgilisi’ ne (a.s.m.) ihanet etmez... Roma kralı, Hristiyan olması durumunda kendisini mülküne, saltanatına ortak edeceğini önerir. Bu teklifi kabul etmeyince, idam olmasına karar verildi. Bir ağaca asıldı ve kendisine ok, mızraklarla atış emri verildi. Fakat o bu durumda da hiç korkaklık göstermedi. Bunu gören kâfiler, kendisini ağaçtan indirdiler. (Öyle anlaşılıyor ki, onu öldürmeye fazla hevesli olmayan kâfirlerin maksadı onu Hristiyan dinine girmeye zorlamaktı). 

Bundan sonra bir büyük tencereye su koyup kaynattılar ve kendisine (Müslüman) esirlerden birini bu kaynar suyun içine atmasını emrettiler. Bunu yapmadığı takdirde kendisinin bu suyun içerisine atılacağını söylediler. Bu emri de yerine getirmedi. Bunun üzerine düşman askerleri kendisini yakalayıp kaynar tencereye doğru yürüttüler. Bu yürüyüş esnasında ağladığını görünce, kral kendisine geri getirmelerini istedi. Ağlamasının sebebini sorunca şu şaşırtan cevapla karşılaştılar: “Keşke benim yüz canım olsaydı da hepsi tek tek Allah yolunda bu tarz işkenceyle ölüme mahkum edilseydi. Böyle bir imkândan mahrum olduğum için ağladım.” deyince başta kral olmak üzere hepsi şaşırıp kaldı. Bunun üzerine kral, “benim başımı öpersen seni serbest bırakacağım” dedi. Abdullah da “eğer bütün esirleri bırakırsan bunu yaparım" dedi. Bu sözü alınca başını öptü ve bir çok Müslüman esirin kurtulmasına vesile oldu. Bu olayı Hz. Ömer (ra)’e anlatınca, Hz. Ömer de kalkıp onun başını öptü  ve Abdullah'ı başından öpmenin her Müslümanın görevi olduğunu söyledi.

Kaynaklar:
- İbn Hişâm, es-Sîre (nşr. Mustafa es-Sekkâ v.dğr.), Kahire 1375/1955.
- İbn Sa'd. et-Tabakâtü'l-kübrâ (nşr. İhsan Abbas), Beyrut l388/1968.
- İbnü'1-Esîr, Ûsdü'1-ğâbe, Kahire 1285-87.
- İbnü'1-Esîr, el-Kâmil (nşr. C. I, Tornberg), Leiden 1851-76-Beyrut 1399/1979.
- Zehebî, Aclâmun-nübelâ II, 11-16.
- İbn Hacer, el-lsâbe. Kahire 1328.

92 Muhammed b. Ebu Bekir'in kişiliği ve hayatı hakkında bilgi verir misiniz?

Ebu'l-Kâsım Muhammed b, Ebî Bekr es-Sıddîk Abdillâh b. Osman el-Kureşî et-Teymî (ö. 38/658) Hz. Ebû Bekir'in oğlu, Mısır valisi.

Veda haccı yolculuğu sırasında (1) Zülhuleyfe (2) veya Beydâ (3) mevkiinde doğdu. Annesi Has'am kabilesine mensup Esma bint Umeys'tir. Hz. Peygamber (asv)'den gelen adını ve Ebü'l-Kâsım künyesini baba bir ablası olan Hz. Âişe vermiştir. (4) Esma, önce Ca'fer b. Ebû Tâlib'le, onun şehid düşmesinin ardından Hz. Ebû Bekir (ra) ile, onun vefatından sonra da Ca'fer'in kardeşi Hz. Ali (ra) ile evlendi. Annesinin Hâşimîler'e iki defa gelin gitmesi ve üç yaşında iken yetim kalarak Hz. Ali (ra)'in terbiyesiyle büyümesi, onun ( Muhammed b, Ebî Bekr es-Sıddîk) Hâşimîler'e ve özellikle Hz. Ali'ye bağlılığında önemli rol oynamıştır.

Muhammed b. Ebû Bekir'in adı kaynaklarda ilk defa, Hz. Osman (ra)'a karşı onun himayesinde yetişen Muhammed b. Ebû Huzeyfe ile birlikte Mısır'da yürüttüğü faliyetler münasebetiyle geçer. (5) Hz. Osman (ra)'ın yönetimine duyulan genel hoşnutsuzluk sebebiyle Medine'ye gelen bir grup Mısırlı, Hz. Ali (ra)'in de aracılığı ile Muhammed'in eyalete vali tayin edilmesini sağladı. Ancak Muhammed ve Mısırlılar yolda halife tarafından eski vali Abdullah b. Sa'd b. Ebû Serh'e hitaben yazılmış, kendilerinin cezalandırılmasını isteyen bir mektup ele geçirince, geri döndüler ve diğer muhaliflerle birlikte görevinden ayrılması için halifenin evini kuşattılar; bekledikleri gerçekleşmeyince de saldırıya geçtiler. İçeriye ilk önce Muhammed girdi ve Hz. Osman (ra)'a hakarette bulundu. Fakat onun, "Baban Ebû Bekir sağ olsaydı, senin bu davranışından memnun kalmazdı." demesi üzerine yanından ayrıldı. (6) Daha sonra da halife şehid edildi. Muhammed âsileri halifeye karşı kışkırtanlar arasında yer almakla birlikte, bizzat onun katillerinden biri olmamıştır. (7) Hz. Âişe (r.anha)'nin Mekke'de oluşturduğu muhalif gruba katılmayan Muhammed, Küfe’ye giderek halkı ona karşı Hz. Ali (ra)'in yanında savaşmaya çağırdı. (8) Cemel Vak'ası'nda da Hz. Ali (ra)'in ordusunda yer aldı ve Kûfeliler'in galibiyetiyle sonuçlanan savaşın ardından esirler arasında bulunan Hz. Âişe (r.anha)’yi, halife Hz. Ali (ra)’in emriyle Basra'ya götürdü.

Mısır valiliğine tayin edilmiş olmasına rağmen makamına oturamayan Muhammed b. Ebû Bekir, Hz. Ali (ra)'in ilk Mısır valisi Kays b. Sa'd'ın geri çağrılmasından sonra tekrar Mısır valiliğine getirildi. (9) Görev mahalline ulaşınca bir yandan Muâviye b. Ebû Süfyân'a tehdit ve hakaret dolu mektuplar gönderirken, (10) bir yandan da eyaletteki Hz. Osman (ra) taraftarlarına çok sert davranarak kısa sürede düşmanlıklarını kazandı.

Muhammed b. Ebû Bekir'in de katıldığı Sıffîn Savaşı sonrasında gerçekleşen tahkimde, istediği neticeyi alan ve kendisini halife ilân eden Muâviye'nin ilk hedefi Mısır'ı ele geçirmek oldu. Muâviye'nin niyetini öğrenen Muhammed halifeden yardım talebinde bulundu. Hz. Ali (ra) ise onun tecrübesizliği sebebiyle Şamlılar'la baş edemeyeceğini düşünerek valiliğe Mâlik el-Eşter'i tayin etti; Muhammed'e de bir mektup yazıp gönlünü yapmaya çalıştı. (11) Eşter'in Mısır valiliğine getirildiğini haber alan Muâviye onu daha yolculuğu sırasında zehirletti. Bunun üzerine Hz. Ali, henüz görevini bırakmamış olan Muhammed'e bir mektup göndererek valiliğini sürdürmesini ve Şamlılar'la savaşa hazırlanmasını emretti. 6000 kişilik ordusuyla Mısır'a doğru yola çıkan Amr b. Âs'a eyalette bulunan Hz. Osman (ra) taraftarları da katıldı. Amr askerî harekâta girişmeden önce Muhammed'e şehri terketmesini, aksi takdirde öldürüleceğini bildirdi. Muhammed ise tekrar halifeden yardım istedi. Hz. Ali (ra) verdiği cevapta ona yardım yollayacağını bildirdi ve askerin başına Kinâne b. Bişr'i geçirmesi tavsiyesinde bulundu. Muhammed, Kinâne b. Bişr'i 2000 kişilik bir kuvvetle Amr b. Âs'a karşı gönderdi. Ancak askerlerin tamamı kumandanlarıyla birlikte kılıçtan geçirildi; durumu öğrenen Mısırlılar valinin etrafından dağıldılar. Muhammed b. Ebû Bekir, Fustat'tan kaçtıysa da Amr'ın kumandanlarından Muâviye b. Hudeyc onu bir mağarada yakaladı ve öldürdükten sonra cesedini yaktırdı. Halifenin yolladığı yaklaşık 2000 kişilik kuvvet de Mısır'a hareketinden beş gün sonra Muhammed'in öldürüldüğü haberini alınca geri döndü. Hicri 38 yılı Safer ayında (12) meydana gelen bu olay Hz. Ali (ra)'i derinden etkilemiş, Hz. Âişe (r.anha)de kardeşine yapılan muameleden dolayı çok üzülmüştür. Muhammed b. Ebû Bekir babasından hac menâsikiyle ilgili bir hadis rivayet etmiştir. (13) 

İlave bilgiler için tıklayınız: 

Hz. Ayşe, Hz. Osman'ın katillerini bulmak için Hz. Ali ile Cemel'de savaştığı halde, Hz. Osman'ı şehit etmeye gelenlerden biri olan kardeşi Muhammed bin Ebubekir'den niye hesap sormadı?  

Hz. Ali (ra), Hz. Osman (ra)’ı şehit edenleri bulup cezalandırdı mı? Muhammed b. Ebubekir onlardan mıdır?

Dipnotlar:
1. Zilkade 10 / Şubat 632
2. Belâzürî, I, 369
3. İbn Sa'd, Tabakat, VIII, 283
4. İbn Abdülber, İstiab, III, 1366
5. Taberî, Tarih, IV, 457-458
6. İbn Sa'd, III, 73
7. İbn Abdülber, III, 1367
8. Taberî, IV, 485
9. a.g.e., IV, 555
10. a.g.e., IV, 557
11. a.g.e., V, 97
12. Temmuz 658
13. İbn Mâce, Menâsik, 12
Kaynak: Diyanet İslam Ansiklopedisi, Muhammed b. Ebu Bekir es-Sıddık md.

93 Cafer bin Ebi Talib'in savaşta atının ayaklarını kesmiş ve "Şehit oluncaya kadar savaş alananından çıkmayacağım, savaşacağım!.." demesi ve şehit olmasını nasıl değerlendirmeliyiz? Bazı sahabelerin, şehit olmak için savaşta zırh giymemesi tedbirsizlik...

Hicretin sekizinci senesinin başlarında Rasûiüllah (s.a.v.), Kuzey Arabistandaki Bizanslılarla savaşmak için bir ordu hazırladı. Ordunun ba­şına Zeyd İbn-î Harîse'yi getirdi ve şöyle dedi:

« Eğer Zeyd öldürülür veya yaralanırsa, Cafer İbni Ebî Talib komutayı alsın, şayet Cafer de öldürülür veya yaralanırsa bu defa komutayı Abdullah İbni Ravaha alsın. Abdullah İbni Ravaha da öldü­rülür veya yaralanırsa Müslümanlar kendilerine birini komutan olarak seçsin.»(İbn Kesîr, El Bidaye Ve'n-Nihaye, Çağrı Yayınları, 4/405-420)
 

Müslümanlar Mûte'ye varınca -Müte, Ürdün'de bir köydür- gör­düler ki Bizanslılar onlara karşı yüz bin kişi hazırlamışlar. Ayrıca onları Lahm Cüzam, Kuzaa ve başka Hristiyan Araplardan yüz bin kişi des­tekliyordu.

Müslüman ordusu ise üç bin kişiydi...

İki ordu karşılaşıp harp başlar başlamaz, Zeyd İbni Harise bir da­ha ayağa kalkmayacak şekilde yere yıkıldı.

Cafer Ibni Ebî Talib hemen doru renkli kısrağının sırtından yere atlayıp kendisinden sonra düşmanlar faydalanmasın diye kılıcıyla ayaklarını kesti. Sancağı alıp Bizans saflarına daldı. Bir taraftan da şu şiiri okuyordu:

«Cennet ne güzeldir. Ona yaklaşmak hoş ve onun iiecekleri soğuktur. / Bizanslılara azâb yaklaşmıştır. Onlar kâfir ve soysuzdurlar. öyleyse karşılaştığım zaman onlarla dövüşmek bana şarttır.»

Kılıcıyla düşman saflarında devamlı dolaşıp saldırılarda bulunu­yordu. Nihayet ona sağ elini koparan bir darbe isabet etti. Sancağı sol eliyle tuttu. Çok geçmedi, solunu da koparan başka bir darbe isa­bet etti. Sancağı göğsüyle ve pazılarıyla tuttu. Biraz sonra da bir üçün­cü darbe onu ikiye böldü. Sancağı ondan Abdullah İbni Ravaha aldı, arkadaşına kavuşuncaya kadar o da devamlı dövüştü.

Görüldüğü gibi Cafer bin Ebi Talib, atı düşman eline geçmesin diye ayaklarını kestirmiştir. Ayrıca Mute savaşı çok çetin geçeceği için oraya katılan sahabiler ölümü göze alarak bu cihada katılmışlardır.

Sahabeler cihada giderken zırh giyenler de giymeyenler de şehitlik arzusu ile gitmektedirler. Nitekim bir çok sahabe şehid olmadıklarından dolayı üzüldüklerini ve şehid olmak için dua ettikleri görülmektedir. Ancak İslam ordusu madden güçlü olmadığı için tüm sahabeler zırh giyememiştir.

94 Peygamberimiz (asv)'ın vefatından sonra Hz. Aişe (r.anha) nasıl yaşamıştır?

Hazret-i Ebû Bekr (ra)'in devrinde, Hazret-i Aîşe'ye, Rasûl-i Ekrem'in Hayber'den tahsis ettiği erzak veriliyordu. Bu da seneden seneye ve­rilen bir miktar un, arpa ve buğdaydan ibaretti.

Zevcât-i Tâhirâta verilmekte olan bu erzak, Hazret-i Ömer (ra)'in dev­rinde umum meyanında nakde çevrilmekle, Hazret-i Aîşe (r.anha)'ye de, senevî on iki bin dirhem tahsis olunmuştu.

Hazret-i Aîşe, varlıkta da, darlıkta da, aynı şekilde yaşamış, ken­disine teveccüh eden dünyayı dâima reddetmiş, ona, asla iltifat et­memiştir.   

Hazret-i Aîşe, eline geçeni biriktirir, biriktirdiğini de, muhtaç ve yoksullara paylaştırırdı. 

Kendisine Beytülmâl'dan verilen tahsisatı dahi yoksullara, fakir­lere dağıtırdı. Hîşam b. Urve, Hz. Aîşe'nin 70 bin dirhemi birden tasadduk edip, kendisine bir şey bırakmadığını gördüğünü söyler.

MüsIümanların eline pek çok ganîmet malı geçiyordu. Buna rağ­men Hz. Aîşe, sâde ve son derece mütevâzi bir hayat yaşıyordu. Yir­mi beş bin dirhem gibi büyük miktarda bir parayı tamamen dağıttığı halde, oruç olduğunu ve paranın bir dirhemine et alıp onunla iftar et­meyi bile aklına getirmiyordu. Bugün buna benzer olaylar o kadar uzaklarda kaldı ki, bu gerçek olaylar bize inanılmaz geliyor. Ama o günlerde Müslümanların genel yaşayışını gözönünde tutan ve bilen insanlar nazarında, bunun gibi on binlerce olay olağandır, ve şaşıla­cak bir yanı da yoktur... 

Abdullah b. Zübeyr, bir kerre, Hazret-i Aîşe'ye yüz bin dirhem göndermişti. Bu kadar paradan akşama bir şey kalmamış, hepsi muh­taçlara dağıtılmıştı. O gün kendisi de oruçlu idi. Hizmetçisi : «Akşama, iftar için bir şey bırakmalıydınız» dediği zaman ona, «Bunu ön­ce söylemeliydin» demekle iktifa etmiş, zerre kadar telaşlanmamış ve nedamet hissetmemiştir. 

Hazret-i Aişe'nin kendisine ait bir evi dahi Muâviye'ye satıp pa­rasını muhtaçlara dağıttığı rivayet edilir.

Hazret-i Aîşe, yetim çocukları alır, terbiye eder, yetiştirir ve evlendirirdi. Bunu, kendisi için bir vazife ve borç bilirdi.

Hazret-i Aîşe, hayatın bütün zevkini Allah'a ibâdet ve tâatta, in­sanlara iyilik etmekte bulan, hayatını dinî hüküm ve esaslara göre ayarlayıp buna ömrünün sonuna kadar riâyet eden muttaki bir insandı. 

Rasûl-i Ekrem'in sağlığında O'nun nafile oruç ve namazlarına seve seve iştirak ettiği gibi, irtihalinden sonra da, bunlara i'tinâ ile devam­dan geri durmamıştır. 

Hazret-i Aîşe, Rasûl-i Ekrem'le kıldığı teheccüd namazını da hiç bı­rakmamış, Rasûl-i Ekrem gibi, günlerinin çoğunu oruçlu geçirmiştir.

Mü'minlerin emiri Ömer, Hayber'i taksim ettiğinde Hz. Peygam­ber (asv)'in eşlerini, onlara araziden verilmesinde veya her yıl onlara yüz vesak tanzim edilmesinde muhayyer bıraktı. Aîşe ve Hafsa Bint Ömer :
—  Biz her yıl yüz vesak isteriz, dediler.

Sa'd Ibni Ebı Vakkas Medain'i  (Kisra'nın oturduğu yer)   fethedip Müslümanlar birçok ganimet elde ettiğinde... Mü'minierin emiri Ömer de humusu (beşte biri) taksim etmek istediğinde mü'minlerin anneleri­ne on bin verdi. Aîşe'ye iki bin daha ilâve etti ve şöyle dedi: 
—  O Rasûlüllah'ın (S.A.V) en çok sevdiği hanımıdır.

Mü'minierin annesi, mü'minlerin emiri Hz. Osman İbn Affan zamanın­da hacca gitmek için yola çıktı. Âsîler Hz. Osman'ın evini kuşatmışlardı.. Hac ibâdetini tamamlayıp Medîne'ye dönerken yolda, mü'minlerin emî­ri Hz. Osman İbn Affan (ra)'in öldürülmüş olduğunu öğrendi ve Mekke'ye geri döndü. Hicr'de ayakta durup mü'minlerin emîri Hz. Osman İbn Affan'ın ka­nını talep etti. 

Âişe Vâlidemiz’in vefat tarihi konusunda farklı rivayetler vardır. Zira onun vefat ettiği yıl ve o günkü yaşıyla ilgili olarak hicrî  55, 56, 57, 58 veya 59; yaşıyla alakalı olarak da altmış beş, altmış altı, altmış yedi veya yetmiş dört gibi farklı tarih ve rakamdan bahsedilmektedir. Bu ise, doğum tarihinde olduğu gibi onun vefat tarihiyle ilgili de kesin bir kabulün olmadığını göstermektedir. 

Özellikle 58. yılında ve 74 yaşında iken vefat ettiğini ifade eden rivayette, onun vefat ettiği günün çarşamba olduğu, vefat tarihinin, Ramazan ayının on yedinci gecesine denk geldiği, vasiyeti üzerine Vitir namazından sonra Cennetü’l-Bakî’ye geceleyin defnedildiği, yine vasiyeti gereği namazını, Hz. Ebû Hüreyre’nin kıldırdığı, mezarına da, ablası Hz. Esmâ’nın iki oğlu Abdullah ile Urve, kardeşi Muhammed’in iki oğlu Kâsım ve Abdullah ile diğer kardeşi Abdurrahman’ın oğlu Abdullah gibi isimlerin indirdiği rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber (asv)'in diğer hanımlarının yanına defnedildi.

(Sahabe Hayatından Tablolar)

95 Peygamber Efendimiz'in kızı, Hz. Fatıma'nın orjinal ismi ve bu ismin manası nedir?

Hz. Fatıma'nın ismi: Ümmü'l-Haseneyn Fâtıma bint Muhammed ez-Zehrâ.

Zehebî'nin belirttiğine göre künyesi "babasının annesi, anam" mânasına gelen "Ümmü ebîhâ" idi.

Bu künyeyi almasının sebebi, Fâtıma'yı an­ne sevgisiyle seven Resûlullah'ın kendi­sine bu şekilde hitap etmesi olmalıdır.

Lakabı "beyaz, parlak ve aydınlık yüzlü kadın" anlamında Zehra olmakla bera­ber "iffetli ve namuslu kadın" anlamın­daki Betûl lakabıyla anıldığı da görül­mektedir. (Ebû Nuaym, Hilye, II, 39)

Fatıma isminin anlamı:  1. Sütten kesilmiş. 2. Kendisi ve zürriyeti cehennemden uzak kılınmış.

(bk. T.D.V. İslam Ansiklopedisi, M. Yaşar Kandemir, FATIMA mad., İstanbul 1995, XII/219)

Sahabeden olmayanlara, radıyallahü anh demenin sakıncası var mıdır?

Hz. Bilal’e "Siyahın oğlu" diyen sahabi kimdir?

Hz. Osman'ın Müslüman olmasına vesile olan kâhin kimdir?

Sahabeler Hz. Cebrail'i (as)görmüşler mi?

Vefatına ağlayan kadınlara susun diyen sababi kimdir?

Kabre konulurken konuşan şehit sahabe kimdir?

Duası kabul olan kadının oğlu nasıl dirildi?

Bir sahabenin elindeki ur, birden nasıl iyileşti?

Hz. Ali (ra)'ın ağrıyan gözü nasıl şifa buldu?

Hz. Ukkaşe (ra)'a verilen kalın değnek nasıl kılıç olmuştur?

Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Ömer (ra), neden az hadis rivayet etmişlerdir?

Hz. Ali (ra) üstün faziletlerine rağmen neden birinci halife seçilmedi?

Hz. Ali (ra) neden son halife olmuştur? Onun zamanında neden çok karışıklıklar meydana gelmiştir?

Peygamberimiz Hz. Osman (r.a.)'ın şehit edileceğini haber vermiş midir?

Sahabelerde velayet var mıdır?Sahabeler tarikattaki mertebeleri geçmişler midir?

Peygamberimiz (asm)'den sonra çıkan iç savaşları ve karışıklıkları, sahabeler nasıl fark edemediler?

Hz. Ömer (ra) İran'daki askerlerini gördüğü halde, hemen yanındaki katilini neden görmedi?

Hz. Hasan (ra) ve Hz. Hüseyin (ra)'ın başına gelen belaları değerlendirir misiniz?

Hz. Ali (ra)'ın, Hz. Ebu Bekir (ra) ve Hz. Ömer (ra)'ın halifeliklerine nisbeten başarısız mı olmuştur?

Hz. Ali (ra) döneminde başlayan iç savaşların mâhiyeti hakkında bilgi verir misiniz?

Peygamberimizin (asm) mânevi evladı Hz. Zeyd (r.a)'ın boşadığı eşiyle evlenmesi konusunda ne dersiniz?

Sahabelere Yetişilemez mi ?

Sahabe Hatasız mıdır ?