Güneş döner ayetini, 1400 yıl önceki insanlar nasıl anlayabilirler ki?

Soru Detayı

Yasin Suresi 38-40. Ayetler Hakkında:
- Bu ayetlerde güneşin yörüngesinde yüzdüğü söylenmektedir. Modern bilime göre bu çok doğru ve mucizevidir.
- Ancak 1400 yıl önceki insanlar bu ayeti bu anlamda nasıl anlayabilirler ki?
- Surenin önceki ayetlerine de bakıldığında çıkan anlam daha önce gelen 2 peygamberden sonra 3. peygamberi de yalanlayan ve Allahı kabul etmeyen halk için Allah'ın delilleri sıralanmaktadır. Onların bu delilleri idrak edebilme kapasitesine bakarak bu ayetteki bilgiler bugünkü bilimsel anlamda değil de dünyanın sabit güneşin hareketli olduğu teoriler üzerine kurulu olduğu anlamı çıkıyor.
- Bu ayeti nasıl anlamalıyız?
- Acaba onlar için delil olarak "güneş" vurgulanıp sonra onun özellikleri -Mesela belirli bir ana kadar yüzmesi- mi anlatılmış, yoksa "güneşin yüzmesi" mi delil olarak vurgulanmış?
- Bir ikinci yorum ise Allah her dönem için farklı anlamlar taşıyacak kelimeleri mi seçmiş ve o insanların gözüyle gördükleri "güneşin kaymasını" Allahın yaptığını anlatmak isterken aynı zamanda da bugünün bilimine göre de doğru olmasını sağlamış?Bu şekilde yorumlarsak Kuran dünya sabit Güneş dünyanın etrafında dönüyor demiş olur, bu da Kuran-ı Kerimde bilimsel hata olduğu anlamı ortaya çıkarmaz mı?
- Bu ayeti, benzer ayetler ışığında detaylı olarak açıklayıp o günün insanlarının bu ve benzer ayetleri nasıl anladığını ve tefsircilerin bu ayetler hakkındaki görüşlerini siz de kendi yorumlarınızı katarak açıklayabilir misiniz?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bu konuda bir mantık yürütmek gerekirse, kıyamete kadar gelen farklı bilgi, görgü ve anlayışa sahip olan bütün insanlara hitap eden Kur'an’ın insanlara nasıl bir üslupla hitap etmesinin daha uygun olduğuna dair ihtimalleri -kısaca- şöyle sırlayabiliriz:

a)  O gün orada bulunan mevcut insanların durumunu esas alan bir üslup kullanmak,

b)  Özellikle büyük önem arz eden müspet ilimlerin ortaya çıktığı yaklaşık son üç asrın insanlarını muhatap alarak hitap etmek,

c) Bütün asırların kültür seviyesini, her asırda bulunan bütün insanların bilgi, görgü durumlarını esas alan bir üslupla hitap etmek.

- Burada “a, b” şıklarında yer alan bir üslup ne akıl ve mantığa, ne evrensel bir kitap olan Kur'an’ın kimliğine, ne de onun bir irşat kitabı olma özelliğine uygundur.

Çünkü;

- Bütün insanlara hitap eden Kur'an’ın yalnız o günkü insanların anlayışlarını esas alması, kıyamete kadar her asırda gelen, bilgi, görgü ve anlayışları farklı olan insanları göz ardı etmesi anlamına gelir. Bu ise, bütün insanlara hitap eden ve en son vahiy kitabı olan Kur'an’ın gönderiliş amacına taban taban zıttır...

- Keza, Kur'an’ın yalnız sonraki asırlarda gelen insanları muhatap alması, onların seviyelerine göre bir üslup kullanması, ilk muhatapları olan o günkü mevcut insanları yok sayması da ne akıl ve mantıkla, ne “muhatabın seviyesine göre hitap etmeyi gerekli gören” belagat ilmiyle ve ne de dinin esprisiyle bağdaşır bir tarafı vardır..

“Biz seni bütün insanlara bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bunu bilmiyor.” (Sebe’, 34/28)

mealindeki ayette açıkça bildirildiği üzere Kur'an, indiği günden kıyametin kopacağı güne kadar gelen bütün insanlara hitap etmektedir.

O halde, "c" şıkkında belirtilen üslubun kullanılması zorunlu bir hitap tarzıdır. Bütün insanlara aynı ifadeyle hitap ederken, her kesimi tatmin edecek geniş kapsamlı sözcüklerin, ifadelerin kullanılması şarttır.

İşte Kur'an-ı Hakim de bu üslubu tercih etmiştir. Öyle bir sofra kurmuş ki, içinde “yok, yok” Herkes dimağının zevkine göre serilen hakikat ürünlerinden, hazmedebileceği ilimlerinden istediğini alabilir.

- Kur'an bir fen bilimi; bir tarih-coğrafya, bir fizik-kimya, astronomi kitabı değildir. Bu sebeple, eğer Kur'an yüzler sene sonra insanlar tarafından keşfedilen bilimsel veriler hakkında kullanılan bazı kavramları, ta o zaman kullansaydı, onun zaman ve mekan üstü evrensel hitabına aykırı düşerdi.

Kur'an-ı Kerim'de -yaklaşık 15 asır önce-, değişik ayetlerle beraber, özellikle Rahman suresinin 5. ayetinde “Güneş ve ay bir hesaba göre (hareket etmekte)dir.” denilmiştir.

Fakat ilginçtir “hesaba göre” diye meal verdiğimiz kelime, “husban” şeklinde kullanılmıştır. "Husban" kelimesinin nekre olarak kullanılması ise he­sabın inceliğine, insan aklının kavramayacağı kadar da­kik olduğuna işarettir.

Bununla beraber, büyük müfessir Mücahid'in belirttiğine göre, değir­men taşının hareketini sağlayan mile "husbanü'r-reha" denilir. Günümüzün ilmî anlayışı içerisinde ifade edilirse "husban" kelimesi “eksen ve yörünge” anlamındadır. Ve bu kelimenin başında bulunan "ba" cer harfi, "fi" anla­mında olup zarfiyeti ifade eder. (bk. Taberi, Alusî, ilgili ayetin tefsiri)

Bu mana, bu­günkü As­tronomi bilgimiz açısından önemlidir. Kur'an'ın, "hesap" kelimesi yerine bu kelimeyi tercih etmesinin bir hikmeti, bu her iki anlamı da ifade etmesi için olsa gerek­tir. "Ne Güneş Ay’a yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebi­lir; her biri bir yörüngede yüzerler."(Yasin, 36/40) ayeti, Güneş Sistemi içerisinde yer alan Güneş, Ay ve diğer gezegenler­den hiçbirinin, kendi­sine tahsis edilen yörüngeden dışarı çıkmasının mümkün olmadığını ifade etmektedir. (bk. Nİyazi Beki, Rahman Suresinin tefsiri, ilgili yer)

- Kur'an’ın kâinattan detaylı bir şekilde bahsetmemesinin hikmetini açıklayan Bediüzzaman Hazretleri şu görüşlere yer vermiştir:

Kainatta bir tekâmül kanunu vardır. Eskiden çok kapalı meseleler zamanla bedihî ilimler sırasına geçebilir. Hâlbuki irşadın özelliği, mevcut ilim ve fikir seviyesini nazara almaktır. Meselâ: Şayet Kur'an, 14 asır önceki insanlara "Kendi ekseninde dolaşan güneşin duruşuna ve onun etrafında pervane gibi dönen dünyanın hareketine bakın! Bir milyondan fazla mikroskobik canlıları barındıran bir damlacık suyu temaşa edin ki, Allah'ın sonsuz kudretinin belgelerini görebilesiniz." deseydi, insanların çoğunu şaşırtmış olacaktı.

Çünkü onlar, gözleriyle dünyanın değil, güneşin dönmekte olduğunu görüyorlardı. Ve bir damla suda ise, hiçbir şey görmüyorlardı.

Fennî keşifler ancak hicri onuncu asırdan sonra ortaya çıkmıştır. O asra kadar gelen insanları şaşırtmak, yalnız yeni müspet fenlerin keşiflerinden sonra ancak anlaşılabilen konuları ders vermek, irşad prensibine de belagat kuralına da aykırıdır.

Demek ki, insanların aklına göre konuşan Kuran, tam belagat göstermiştir. (bk. İşârâtu’l-İ’caz, s. 203; Muhâkemat, s. 160-161)

- Kur’an’ın ifadeleri belagatin zirvesinde olduğu için, dengeleri en güzel şekilde gözeten bir ölçüye sahiptir. Bu sebepledir ki, Kur'an'da medeniyet harikaları denilen müspet fenlerin keşfettiği teknolojik harikalara ayrıntılı bir şekilde yer verilmemiştir.

Demek ki, birer teknolojik harikalar olarak bilinen uçak, denizaltı, tren, elektrik gibi sanatlar Kuran'da daha fazla yer almak isteseler, bu taktirde yıldızlar, şimşekler, atmosfer, gök cisimleri onlara karşı mücadele edecek ve siz kendi cisminiz kadar Kuran'da yer alabilirsiniz ve o kadar da almışsınız, diye onları susturacaklardır.

Buna göre her şey kendi sanat değeri kadar Kuran'da yer almıştır denilebilir. (bk. Sözler, s. 276)

- Bununla beraber, Kur'an’da Güneş Sisteminde yer alan güneş ve yıldızların yörüngelerinden de söz edilmiştir. Nitekim “Ne Güneş Ay’a kavuşabilir, ne gece gündüzün önüne geçebilir. O gök cisimlerinden her biri, birer yörüngede akar, durur.” (Yasin, 36/40) mealindeki ayette bu gerçeğin altı çizilmiştir.

- Az önce de ifade edildiği üzere, şayet Kur'an, 14 asır önceki insanlara "Kendi ekseninde dolaşan güneşin duruşuna ve onun etrafında pervane gibi dönen dünyanın hareketine bakın!” deseydi, insanların çoğunu şaşırtmış olacaktı. Çünkü onlar, gözleriyle dünyanın değil, güneşin dönmekte olduğunu görüyorlardı. Bundan da anlaşılıyor ki, Kuran insanların bilgi ve görgü seviyelerini göz önünde bulundurarak konuşur. Genel halk kitlesinin anlayışlarını ve  asırların bilgi seviyelerini nazara almakla beraber, ileride fenni keşifler sayesinde ortaya çıkacak gerçeklere de işaret eder ve bilim adamları için bir köşe taşı bırakır.

Mesela: Cer edatı "lam"ın farklı üç anlamı:

"Güneş kendisi için belirlenen yerde akar (döner)" (Yâsin, 36/38) ayetinde geçen "li müstakarrin" kelimesinin başında bulunan ve bir harf-i cer olan "lam" değişik anlamlara gelir. Farklı seviyelere değişik mânâları bildirmek hikmetiyle, ayette özellikle "lam"ın kullanıldığını ifade eden müellif Bediüzzaman, şu görüşlere yer vermiştir:

Buradaki lam, hem kendisinin asıl manası olan illiyet anlamına, hem zarfiyeti ifade eden "fi" manasına ve hem de bir mesafenin son sınırını gösteren "ilâ" manasına gelir. İlmî seviye ve ihtisas bakımından farklı bir yerde olan değişik insan kesimleri, söz konusu farklı manaları anlayabilir ve ayetten farklı dersler çıkarabilirler.

Meselâ: Avam tabakasından olan bir kimse, "lam"ı "ilâ" manasında görüp ayetten, ısındırıcı ve ışık verici bir lamba olan güneşin bir gün seyrini tamamlayıp son durağına ulaşacağını ve artık kimseye bir faydası dokunmayacağını anlar. Güneşe bu kadar nimetleri takan Rabbine hamd eder.

Bir ilim adamı da "lam"ı "ilâ" anlamında anlar. Ancak o, diğerinden daha farklı olarak şöyle düşünür ki: Güneş yalnız bir lamba değil, aynı zamanda bahar ve yaz tezgahında dokunan Rabbani mensucatın bir mekiği, gece gündüz sahifelerinde yazılan ilâhî mektupların mürekkebi, nur bir hokkasıdır. Ayet, bu alime dünyanın zahiri dönüşünü, güneşin hakiki dönüşüne bir alamet yaptığını ders verir. Ve güneşi, dünyanın mevcut intizamının büyük bir zembereği olarak gösterir. Bunu gören ilim adamı ise, Allah'ın bu sonsuz hikmetine karşı "Maşallah" deyip, secdeye kapanır.

Kozmoğrafyacı bir astronomi bilgini ise, "lam"ın, "fî" anlamında görülen zarfiyet manasına uygun olarak ayetten şunları anlar: Güneş kendi merkezinde ve kendi ekseninde, zemberekvâri bir hareket ile manzumesini, yani kendisine bağlı olan gezegenlerle birlikte oluşturduğu güneş sistemini Allah'ın emri ile belli bir düzen içerisinde harekete geçirir.

Böyle büyük bir saati yaratıp tanzim eden Allah'ın sonsuz kudret ve azameti karşısında hayrette kalan, bu mütefennin adam, "büyüklük ve sonsuz güç Allah'a mahsustur" deyip, Allah'a itaat eder. Maddeci felsefeyi bir kenara atıp, Kur'an'ın hikmet dairesine girer.

Dikkatli bir Hakîm nazarında, buradaki "lam", hem illiyeti, hem de zarfiyeti ifade edip şu dersi veriyor: Hikmet sahibi yaratıcı, sebepleri işlerine zahiri perde yaptığından, genel çekim kanunu denen bir ilâhî kanunla, sapan taşları gibi -yer küresinin de dahil olduğu- gezegenleri güneşe bağlamış ve çekim kanunu ile farklı ve fakat düzenli hareketle o gezegenleri hikmet dairesinde döndürüyor. Çekim kanununun meydana gelmesi için, güneşin kendi ekseninde hareket etmesini bir zahiri sebep olarak vaz'etmiştir. Çünkü, zahiri sebepler dairesinde, hareketten hararet; hararetten kuvvet; kuvvetten cazibe meydana gelir. Bütün bunlar, yaratıcı kudretin birer yansıması olarak ve ilâhî prensip çerçevesinde meydana gelir. (bk. Sözler, s. 412-413)

Görüldüğü üzere, bu ayette kullanılan sözcükler ilim adamlarına bir köşe taşı bir alamet olmakla görevlendirilmiş ve yerküresinin belli bir yörüngede ve de güneşin etrafında döndüğüne işaret edilmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Güneşin dünyanın etrafında döndüğüne dair bir ayet var mı?
Kur'an'da, güneşin dünya etrafında doğup batmasıyla ilgili ayetler ...

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
1.439 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR