Ayetlerden Sorular konusunda en çok merak edilenler

Hasbiyallahu lâ ilâhe illâ Hû, aleyhi tevekkeltu ve Huve rabbül arşıl azîm, ayetini yedi defa okuyanın her istediğini olacağı doğru mudur?

Cevap 1:

Ayetin meali: “Resulüm! Eğer -büyük bir şefkat ve samimiyetle kendilerine ders vermek istediğin- adamlar, yine de aldırmaz, senden yüz çevirirlerse, de ki: Allah bana yeter, O’ndan başka ilah yoktur. Ben yalnız O’na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş’ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.”(Tevbe, 9/129).

Bu ayette, bütün dünyaya karşı meydan okuyan Hz. Muhammed (a.s.m)’i,  hadsiz düşmanları karşısında zaafa düşmemesini tavsiye eden, onun koruyucusunun Allah olduğunu ders veren, ona dayanmasını, güvenmesini söyleyerek teselli eden bir muhteva söz konusudur.

- “Eğri doğru ne isteği varsa Allah kabul eder” ifadesi, bir temenniden ibarettir. Yoksa, “Allah, şu duayı mutlaka kabul eder” demek, isabetli bir hüküm değildir. Çünkü, hiç kimse, Allah’ın yerine hüküm verme yetkisine sahip değildir. Kur’an’da “Her duaya icabet var” denilmekte, “her duanızı kabul ederim” ifadesine yer verilmemektedir. İcabet etmek, dua eden kulun sesini işitmek, çağrısını duymak, arzusuyla yakından ilgilenmek anlamına gelir. Arzulanan şeyi verip vermemek Allah’ın hikmetinin uygun görüp görmemesine bağlıdır.

Bir hasta, bazen midesini tahriş eden bir ilaç isteyebilir, ama uzman doktor bunu vermez.. Allah da şöyle buyuruyor: “Olur ki, hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur, olur ki, hoşlanıp arzu ettiğiniz bir şey de sizin için şerli/kötü olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilemezsiniz.”(Bakara, 2/216).

Cevap 2:

Ebu Davud'un süneninde rivayet olunduğuna göre; Ebu'd-Derdâ Hazretleri demiştir ki, "Her kim sabah ve akşam yedi kere bu ayeti okursa, Allah Teâlâ o kulun önemsediği şeylere kifâyet eder". (Suyuti, ed-Dürrü'l-mensur, 4/334; Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini, ilgili ayetlerin tefsiri)

Yedi defa okunmasının sırrına gelince; Ayetin merkezinde oturan cümle “hasbiyellah” dır.

a. “Allah bana yeter” mealindeki “hasbiyellah” cümlesine kadar yedi kelime kullanılmıştır. Buna bir tevafuk düşünülmüş olabilir.

b. Okunmayan vasıl elifi hariç, “hasbiyellah” cümlesinin yedi harfi vardır. Bu sayı göz önünde bulundurulmuş olabilir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

Okunan dualara verilen sevaplarla ilgili rivayetler...

Yedi, sayısının hikmeti nedir?

"Her nefis ölümü tadacaktır." ifadesi ayet midir, yoksa hadis-i şerif midir? Bu ifadedeki "nefis" sözünden kasıt sadece insan mıdır?

"Külli nefsin zâikatü'l-mevt", yani "Her nefis ölümü tadacaktır."

 meâlindeki âyet Kur'ân'da üç sûrede geçmektedir. (bk. Âl-i İmran, 3/185; Enbiyâ: 21/35; Ankebut, 29/57) Bu âyetlerde "nefis", insanın ruhunu ifade etmektedir. Çünkü insan bedeni ölür, ama ruh ölmez. Beden mürekkeptir, yani birçok zerrelerden, moleküllerden, hücrelerden, organlardan vs. yaratılmıştır. Bu sebeple değişmeye ve sonunda bozulmaya mahkûmdur. Ama ruh ise basittir; birleşik değildir. Bu yüzden de çürümeye, bozulmaya maruz kalmaz. Ruh adeta beden evininin misafiri konumundadır. Ev yıkıldığında misafir de kendisine başka bir yer bulur. Orası ise ruhlar âlemidir. Buna göre ölüm, ruhun bedenden ayrılmasını ifade ediyor. 

Ayrılık bazen acıdır, bazen de tatlıdır. İnsan eğer bir mekândan ayrılıp başka bir yere taşınırken sevdiği kişilerin yanına gittiğini düşünürse, bu ayrılık onu acısıyla yakmaz, tam aksine sevindirir. Çünkü bu gerçekten bir ayrılık değil, bir kavuşmadır, visaldir. O halde ruh ayrılığın tadını tadar. Eğer ölümün bir visal, bir kavuşma olduğunu düşünürse, bu ona tatlı, ölümün ebedî bir ayrılık olduğunu düşünüyorsa bu ona çok acı gelir.

Râzî de; "Her nefis ölümü tadıcıdır." âyetini tefsir ederken, bedenin fânî, ruhun bâkî olduğuna dikkat çekmektedir. Çünkü bir şeyi tadanın onu tadarken var olması gerekmektedir. (Razi, Tefsiru Kebir, VII/253.) 

Sonuç olarak bütün ruhların ölümü tadacaklarını ihtar eden âyetler, bir açıdan insanı insan yapan unsurun, insanın bedeni değil ruhu olduğu gerçeğinin vurgulanmasıdır. Bu anlamda ölen, yani fonksiyonunu icra edemez hale gelen bedendir; ruh ise devamlıdır, bâkîdir ve ölümü tadandır. Zaten ölüm denilen şey ruhun bedenden ayrılması, mekân yenilemesi, hayat görevinden paydos ve bâkî bir hayatın başlangıcından başka bir şey değildir.

Her nefis (canlı) ölümü tadacaktır, ayetiyle ilgili Hamdi Yazır'ın açıklamaları şöyledir:

Her nefis (canlı) ölümü tadacaktır. (Yani herkes ölecektir) Nefs, zat ve ruh mânâlarına geldiği için, bundan bazı kimseler ruhun ebedî olduğu mânâsını anlamışlardır. Çünkü tatmak, bir hayat eseridir. Ve zevk anında tadıcının bakî (ebedî) olduğunu anlatır, yoksa zevk tasavvur olunamaz. O halde mânâ: "Her nefis bedeninin ölümünü tadacaktır." demek olur. Bu da nefsin, bedenden başka olduğunu ve bedenin ölümüyle onun ölmeyeceğini anlatır. Şu halde ölüm zorunluluğu cismânî hayata mahsus olup, mücerred (soyut) ruhların yok olmadığını söylerler. Ve ahiret meselesini bu şekilde ruhun ebedî oluşuna dayanan ruhanî (ruhlara ait) bir hayat tasavvur etmişlerdir. Fakat diğer taraftan bir çok tefsirciler ve bilginler demişlerdir ki, bu şekil yorum, bir zorlamadır. Zaikatü'l-mevt demek, ölecektir demek olduğu açıktır. Belli ki tadan kim ise, ölen o olacaktır. Evet, bedenin ölmesiyle nefis ve ruhun büsbütün yok oluvermeyip bir müddet kalabileceği diğer delillerden açıkça anlaşılıyor ise de, genelde ruhların ölmedikleri davası ne aklen, ne de naklen zorunlu olarak sabit değildir. Önce "zaikatü'l-mevt", herhalde, tadan nefsin ölümünü ifade etmektedir. Rivâyetler de bu mânâyı göstermektedir. 

Rivâyet olunuyor ki, ne zaman 

"Yeryüzündeki her canlı yok olacak." (Rahman, 55/26)

âyeti indi melekler, yeryüzündekiler öldü dediler. Sonra "Küllü nefsün zaikatül mevt" indiği zaman biz de öldük dediler. "Küllü nefsün zaikatül mevt" Ruhların ölümünü de ifade etmeseydi, meleklerin ölümünü de anlatmazdı ve melekler için ölüm ve yok olma düşünülünce, beşer ruhları için de düşünülmesi gerekir. Ancak "Küllü nefsün zaikatül mevt" genel hükmünün de umumi üzere cereyan edemeyeceği de hatırlatmaya değer görülmüştür. Çünkü,

"Allah'ın diledikleri hariç olmak üzere, göklerde ve yerde kim varsa hepsi düşüp ölmüş olacak." (Zümer, 39/68)

âyetinde Allah Teâlâ'nın diledikleri, bu genelden hariç tutulmuşlardır. Buna göre göklere ait olsun, yere ait olsun, gerek melekler ve gerek bütün nefisler yanında ebediyete kadar ölmeyecek olanlar da bulunabilecektir.

İşte İslâm âlimlerinin çoğunluğunun görüşleri budur. Özetle ruhun ebedî oluşu inkar edilemez. Ve fakat umum için zorunlu değildir. Dinin ve ahiretin imkanının, mutlak olarak, ruhların ebedîliği nazariye (teori)sine dayanması da zorunlu değildir. "Kıyamet" kelimesi de tamamen yok oluşu ve ondan sonra kıyam (öldükten sonra dirilme), neşr ve haşr (dağılıp, toplanmay)ı ifade eder ki, ölüm ve öldükten sonra dirilme, özetle ahiret inancı, bir ebedî olma inancıdır. Fakat bu ebedîlik, ilk oluşum değil, ikinci oluşumdur. 

Evet her nefis ölümü tadacak; dünyanın ne üzüntüsü, ne sevinci hiç biri kalmayacak, ve sevaplarınızın size tam olarak ödenmesi de ancak kıyamette olacaktır. Dünyada iyi veya kötü bütün çalışmaların sevap veya cezasını yine dünyada elde etmek mümkün değildir. Mesela şehidlerin kanlarıyla kazanılan savaşların başarı meyvelerinden o şehidlerin dünyada istifade etmelerini düşünmek tenakuz (çelişki) olur ki, bütün faziletler de böyledir. Gerçi dünyada hiçbir ücret verilmez de değildir. Burada da bazı çalışmaların karşılığının alındığı da vardır. Fakat bu dünyada sonuç, ölüm ve yok olmak muhakkak bulunduğu için; gelen herhangi bir menfaat ve tad, kesilme ve sona erme korkusuyla karışık ve muhakkak gam ve kederle sarılıdır. Gamsız sevinç, korkusuz eminlik, ıstırapsız lezzet, kesintisiz ebedi saadet kıyamet gününde hasıl olur.

(Elmalılı M. Hamdi YAZIR, Kur'an-ı Kerim Tefsiri)

Ahzab suresi 50-52. ayetleri açıklar mısınız? Bu ayetler bahane edilerek Peygamberimize yöneltilen iftiralar var, bunlara nasıl cevap vermek gerekir?

- Söz konusu ayetlerden 50. ayette; Hz. Peygamber (asm)'in evlenebileceği bazı kadınların -amca kızı, dayı kızı gibi- özellikleri sayılmıştır. Ayrıca, o gün bütün dünyaca bir sistem olarak kabul edilen, İslam’dan çok öncesinden devam edip gelen (ve İslam’ın her fırsatta bunun kaldırılması için Müslümanlara telkinde bulunduğu, ancak evrensel bir mahiyet arz ettiği için o gün kaldıramadığı) bir teamül çerçevesinde savaş esirlerinden olan cariyelerle de evlenebileceği vurgulanmıştır.

Bırakın diğer kadınların köle gibi muamele görmesi, köle / cariye kadınlar dahi İslam nizamında ve Hz. Peygamber (asm)’in yuvasında birer hanım efendi statüsüne girmiş ve bütün müminlerin annesi sayılmıştır. Efendimizin İbrahim adındaki oğlu, Müslüman olan ve Peygamber Efendimiz (asm) tarafından azat edilen Hz. Mariye’dendir. Bundan daha büyük şeref mi vardır?

- 51. ayette vurgulanan şey şudur: İslam’da birden fazla eşli olanların vaktini onlara eşit olarak paylaşması farzdır. Hz. Peygamber (asm) ise böyle bir zorunluluktan muaf tutulmuştur.  Hem maddî hem manevî bir devlet reisi olarak ailesine karşı olduğu gibi topluma karşı da çok büyük görevleri vardı. Böyle yoğun bir çalışma temposu içerinde bulunan elçisine -imkân bulamadığı takdirde, ailesine ayırdığı vaktini eşit bir şekilde taksim etmek zorunda olmadığına dair tolerans tanımasının garipsenecek hangi tarafı vardır? Bu toleransı Hz. Peygamber (asm) kendi kendine tanımıyor, Allah ona tanıyor. Üstelik, tanınan bu ruhsata rağmen, Hz. Peygamber (asm) kendi tercihini yine de “vaktini eşleri arasında eşit ayırma” yönünde kullanmış ve bu tavrı eşlerini daha da sevindirmiştir. Nitekim Hz. Aişe (r.anha) şöyle demiştir: Hz. Peygamber (asm), eşleri arasında vakit taksimatını eşit bir şekilde uygular ve şöyle dua ederdi:

“Ya Rabbî! Ben elimden geleni yapıyorum. Öyleyse elimde olmayıp yalnız Senin kudretinde bulunan bir şeyi yapamadığımdan dolayı beni sorumlu tutma.”

Allah’a ve Resulullah (asm)’a iman eden kimsenin bundan rahatsızlık duyulacak bir şey algılaması söz konusu olmaz. Bu konuya itiraz edenler Hz. Peygamber (asm)’e iman etmemiş kimselerdir.

- Surenin 52. ayetinde ise, Hz. Peygamber (asm)’in bundan böyle evlenmesinin uygun görülmediği hususu seslendirilmiştir. Bu husus tek başına Hz. Peygamberin (asm) Allah’ın hak resulü olduğunu, O’nun emirlerinden bir santim bile dışarı çıkmadığını, bütün hayatını ona göre tanzim ettiğini, aleyhinde olsa bile Allah’ın hükümlerini açıkça herkese bildirdiğini gösteren bir risalet belgesidir.

- Küfür ve iman mücadelesi, Hz. Adem (as)’den beri devam etmektedir ve kıyamete kadar sürecektir.

Bu mücadelede; hakla batılı, doğruyla yanlışı karıştıran ve hakikatleri ters yüz ederek insanları saptırmaya çalışanlara; İslam literatüründe “deccaliyet vasfı sahipleri” denmektedir. Bu manada deccal gibi adamlar İslam'a, Kur'an’a, Peygamber Efendimize (asm), mukaddesatımıza iftiralar etmektedir. Hakkı batıl, batılı da hak olarak göstermeye çalışmktadır. Nitekim, bir  hadis-i şerifte Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

“Ümmetim için en çok korktuğum, dili güçlü, iki yüzlü olan kimselerdir.” (Kenzu’l-Ummal, h. No: 28969-70).

Yani cerbeze yapacak kadar bilgi sahibi, başkasını kandırabilecek kadar ifade gücüne sahip iki yüzlü/münafıkların, İslam ümmetine zararı çok fazladır.

Napolyon’un meşhur bir sözü vardır: “Bana öyle bir söz söyleyin ki, -başka bir şeye ihtimali olmasın- onunla sizi idam edeyim.” Bunun anlamı şudur: Her sözü farklı yorumlamak mümkündür. Cerbezenin özelliği budur. En güzel şeylerin bir ucundan tutup onu çirkin göstermek... En çirkin bir şeyi de çok güzel olarak lanse etmeye çalışmak...

Sekkakî’nin çok güzel bir söz vardır: “Eğer her havlayan köpeğe bir taş atmaya kalkarsan, yerde taş kalmaz.”

Bir insan düşünün ki, elçisi dahil, bütün insanların hayatlarını tanzim etmek üzere vahyedilen bir kitabı, barındırdığı bu konulardan ötürü onu uydurma sayabiliyor. Örneğin Hz. Muhammed (asm)’in kaynaklarda onlarca hikmeti belirtilmiş olan çok evliliğini seslendiren Ahzab suresinin 50-51. ayetlerini, bir uydurma ve Hz. Peygamber (asm)’in arzularını pekiştirmeye yönelik olduğunu söylüyor. Güya inandığı bir Kur’an var da, Muhammed (asm) tarafından içine konulmuş bazı ayetler de varmış gibi, “bu ayeti Kur’an’a soktu” gibi herzeler savuruyor. Oysa, öyle adamlar, A’dan Z’eye Kur’an’ın Allah kelamı olduğuna inanmadığı gibi, hiç bir peygambere, hatta Allah’a da inanmayanlardır.

Hz. Peygamber (asm) devrindeki en şiddetli kâfirlerin bile söylemedikleri çirkin sözleri ve iftiraları söylemekten çekinmeyen bu tür insanların cehaletini ve karaktersizliklerini ifşa eden Allah’ın şu ayetini okuyacağız:

“Biz cehennem için cinlerden ve insanlardan öyle kimseler yarattık ki, onların kalpleri vardır ama bu kalplerle idrak etmezler, gözleri vardır onlarla (hakikati) görmezler, kulakları vardır onlarla işitmezler (gerçekleri duymazlıktan gelirler). Hasılı onlar hayvanlar gibidir, hatta (bakış açısı ve hayat felsefesi bakımından) onlardan da şaşkındırlar. İşte asıl gâfil olan onlardır.”(Araf, 7/179).

Ayette geçen özelliklerin bu gibi heriflere nasıl tıpa tıp uyduğunu göstermek için, bir misal olarak, Ahzap suresinin 50-51. ayetini çarpık yorumlarla yorumlarken kendi tuzağına düştüğü gafletin boyutunu göstermektedir.

Ahzab Suresi, Ayet, 50-51-52:

"50. Ey peygamber! Biz bilhassa sana şunları helâl kıldık: Mehirlerini vermiş olduğun eşlerini, Allah'ın sana ganimet olarak ihsan buyurduklarından sahip olduğun cariyeleri, amcalarının kızlarından, halalarının kızlarından, dayılarının kızlarından, teyzelerinin kızlarından seninle beraber hicret etmiş olanları, bir de mümin bir kadın kendini peygambere hibe ederse, peygamber nikâh etmek istediği takdirde, onu başka müminlere değil de sadece sana mahsus olmak üzere helâl kıldık. Onlara eşleri ve cariyeleri hakkında neyi farz kıldığımızı biliyoruz. Bunlar sana hiçbir darlık olmaması içindir. Allah, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir."

"51. Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini yanına alırsın. Sırasını geri bıraktığın kadınlardan dilediğini yanına almanda da sana bir günah yoktur. Onların gözleri aydın olup üzülmemelerine ve kendilerine verdiğin ile hepsinin hoşnut olmalarına en elverişli olan budur. Allah kalblerinizdekini bilir. Allah her şeyi bilir ve yumuşak davranır."

"52. Bundan başka kadınlar sana helâl olmaz. Bunları başka eşlerle değiştirmek de olmaz. İsterse güzellikleri hoşuna gitsin. Ancak sahip olduğun cariyen başka. Allah her şeye gözcü bulunuyor."

AÇIKLAMA:

50. Ey Peygamber! Biz sana özellikle şunları helal kıldık. Bu âyette, peygambere, layık ve faziletli olan hanımlar zikredilmiş ve beyan buyurulmuştur. Çünkü; 

   1. "Ecir"lerini yani, mehirlerini verdiğin hanımların. Şüphesiz mehıri verilmiş olan hanımın gönlü verilmeyenden daha hoştur.

   2. Bir kimsenin bizzat kendisinin katıldığı savaşta ganimet olarak sahip olduğu cariye, elbette satın aldığı cariyeden daha temiz ve daha şüphesizdir.

   3. Kendisi ile birlikte hicret eden akrabaları da hicret etmeyenlerinden daha şereflidir. Bununla birlikte bazılarının dediği gibi, mehrin önce verilmesi peygamberin özelliklerinden olması da ihtimal dahilindedir. Nitekim amca ve hala, dayı ve teyze kızlarının helal olmasında "seninle birlikte hicret edenler,.." diye kayıtlanmasında Peygamber (asm)'in özelliğinin olması ağır basmaktadır.

Bunu şu rivayet de destekler: Ebu Talib'in kızı Ümmühanî şöyle demiştir: "Resulullah (s.a.v.) önceleri, benimle evlenmek istemişti, ben özür diledim; o da özürümü kabul etti. Sonra da Allah Teâlâ bu âyeti indirdi; ben ona helal olmadım. Çünkü ben onunla hicret etmemiştim. Ben Tuleka'dan, yani serbest bırakılanlardandım." Bunun gibi "Ve kendisini Peygambere hibe eden mümin bir kadın,.." yani kendisinin mehirsiz olarak Peygambere nikahlanmasına razı olan kadın, fakat bu mutlak değil, "Peygamber O'nu nikah etmek istediği takdirde," böyle mehirsiz olarak nikah da Peygamberin özelliklerindendir. Bazıları Meymune binti Haris, Zeyneb binti Huzeymetel-Ensariye, Ümmü Şerike binti Câbir ve Havle binti Hakîm, bu şekilde kendilerini bağışlamışlardı demiş ise de, İbnü Abbas bunun gerçekten meydana gelmediğini, yani Peygamberin bu şekilde hiçbir kadın ile evlenmediğini söylemiştir. "Bütün bunlar sırf sana mahsus olmak üzere helal kılındı, müminlere değil.", çünkü zikrolunan kayıtlarla hepsinin helal olması diğer müminler hakkında gerçekleşmiş değildir. Sayıca da, şekilce de fark vardır.

"Onlara hanımları ve "mülk-i yeminleri" olan cariyeleri hakkında farz kıldığımız, takdir buyurup karara bağladığımız hükümleri gerçekten bilmişizdir." Yani onlara layık olanı menfaat ve yararlarını bilerek takdir etmişiz ve bildirmişizdir ki, Nisa Sûresi'nde geçtiği üzere dörde kadardır, onun için bu beyan olunanları diğer müminlere değil, sadece sana helal kıldık. "Şunun için ki sana hiçbir zorluk, bir darlık olmasın." Olmasın da kalbin huzur içinde ilahî vahyin ortaya çıktığı yer olsun.(...)

51. Onlardan dilediğini geriye bırakırsın. Dilediğini de yanına alırsın. Birden çok hanımı olanlara sıra ile bir nöbet izlemek vaciptir. Buna "Kasm" denilir. Fakat Peygamberin özelliklerinden olmak üzere ona "Kasm" vacip kılınmayıp kendi dilemesine bırakılıyor. "Azlettiğin, yani bıraktığın yahut boşadığından arzu ettiğine dönmen durumunda da üstüne bir günah yoktur. Bu hüküm," yani tertib üzere nöbetle "Kasm" sana vacip kılınmayıp böyle senin arzu ve dilemene bırakılması, "onların gözlerinin aydın olmasına ve gözleri aydın olup da üzülmemelerine ve senin kendilerine verdiğin ile yaptığın davranış ve ihsan ile hepsinin hoşnud olmalarına daha elverişlidir." Çünkü o, bir kere hepsinin eşit oldukları bir hükümdür, sonra sen aralarını eşit tutar "Kasm" yaparsan, onu senin bir ihsanın bilerek sevineceklerdir. Ve eğer bazısını tercih edecek olursan, onu da Allah'ın bir hükmüyle yaptığını bilecekler, yine gönülleri hoş olacaktır. bundan anlaşılır ki hanımları sevindirmek, gönüllerini hoş etmek de şeriatın gözettiği maksatlardandır.

"Kalblerinizdekini Allah bilir." Hatırınızdan neler geçiyor, gönüller neler istiyor, ne duyguda, ne niyette bulunuyor hepsini bilir. Onun için kalplerinizi de güzel tutmaya çalışın. "Allah her şeyi bilir ve yumuşak davranır." ALÎM, mübalağa ile alîm, çok, pek çok bilir; onun için gizli açık neyiniz varsa bilir. Fakat halimdir, ceza vermekte acele edivermez, mühlet verir, ihmal etmez; o halde cezanın geri bırakılmasından dolayı aldanmamalı ve çok titizlik etmemelidir.

52. "Sana bundan öte kadınlar helal olmaz." Muhayyer kılınıp da seni tercih eden dokuz hanımından başka kadınla evlenmek caiz olmaz. Bu hanımlar, Aişe binti Ebi Bekr, Hafsa binti Ömer, Ümmü Habibe binti Ebî Süfyan, Sevde binti Zem'a, Ümmü Seleme binti Ebi Ümeyye, Safiyye binti Huyeyyi'l-Hayberiye, Meymune binti'l-Harisi'l-Lilâliye, Zeyneb binti Cahşi'l-Esediye, Cüveyriye binti'l-Hârisi'l-Mustalikıyyedir. Allah hepsinden razı olsun. "Onları başka hanımlara değiştirmen de olmaz." Yani bunları boşayıp yerlerine başka kadınlarla evlenmen de caiz olmaz. Onlar Allah ve Resulü'nü seçtikleri için Allah Teâlâ da onlara böyle ikram ve lutufda bulunmuş, Resulullah (s.a.v.) de vefatına kadar sadece bu hanımlarla evli kalmış vefatında da onlar müminlerin anaları olarak kalmışlardı. "Güzellikleri hoşuna gitse bile." Alacağın kadınların güzellikleri, senin takdirine layık olmaları varsayılsa bile helal olmaz. İbni Atiyye tefsirinde der ki: Bu ifade, bir adamın evlenmek istediği kadına bakmasının caiz olduğuna delildir. Nitekim Mugire b. Şu'be ve Muhammed b. Mesleme hadisleriyle Sünen'de de varid olmuştur. "Ancak elinin altında bulunan cariyeler hariç." Çünkü onlar helal, "Bununla birlikte Allah her şeyi gözetliyor." Onun için O'ndan korkmalı, koyduğu sınırları aşmamalı, helalden harama geçmemeli. Yukardaki ayetin eki mahiyetinde olan bu son cümle, yukarsını tamama erdirirken aşağısına bir ön giriş oluyor.

(bk. Elmalılı M. Hamdi YAZIR, Hak Dini Kur'an Dili)

Fetih suresinin fazileti nelerdir; bu sureyi hangi zamanlarda okumalıyız? Bu sureyi 41 kez (ya da 1, 3, 5, 7, 9,.. kez) okursan dileğin gerçekleşir, gibi ifadeler bidat mıdır?

1. Kur'an okumanın faziletiyle ilgili bütün rivayetler Kur'an'ın her suresi ve ayeti için geçerlidir.

2. Fetih suresiyle ilgili Peygamber Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

"Bu gece bana bir sure indirildi. O benim için, güneşin, üzerine doğduğu her şeyden daha se­vimlidir." Sonra Resulullah Fetih suresini okudu. (Buhari, IV / 1531, 1829, 1915; Tirmizi, V / 385; Muvatta, I / 203)

3. Kur'an'ın diğer sure ve ayetlerinde olduğu gibi Fetih suresinin de, namazlarda, namazlardan sonra, cami ve mescidlerde, geceleri, Ramazan Ay'ında, Mübarek Gecelerde okunması daha faziletlidir. Ancak belli bir zamanı beklemek ve mekan aramak için Kur'an okumayı geciktirmek doğru olmaz. Bu açıdan her zaman okunabilir.

4. Kur'an'ın sure ve ayetlerini ne kadar çok okursak o kadar iyidir. Ancak "şu kadar okunması gerekir" diye bir kayıt koymak doğru olmaz. Sorunuzda geçen, belli rakamlarda Fetih suresinin okunmasıyla ilgili bilgiler bulamadık.

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an okumanın ve ezberlemenin sevaplığı ile ilgili ayet ve hadisler nelerdir?

Kur'an-ı Kerim'de geçen surelerin faziletleri hakkında bilgi verir misiniz?

Araf Suresi 32. ayette "Allah'ın kulları için çıkardığı süslü ve temiz rızıkları kim haram etmiş?". Hadis?de ise "Altın ve ipek ümmetimin kadınlarına helal, erkeklerine ise haramdır." deniliyor. Bunu açıklar mısınız?

"De ki: “Allah’ın kulları için yaratıp ortaya çıkardığı zineti, temiz ve hoş rızıkları haram kılmak kimin haddine?” De ki: “Onlar, dünya hayatında iman etmeyenlerle birlikte, iman edenlerindir. Kıyamet günü ise yalnız müminlere mahsustur. İşte Biz, bilip anlayan kimseler için, âyetleri bu şekilde açıklıyoruz." (A’raf, 7/32)

Bu âyetin açıkça gösterdiği gibi Allah dünyadaki bütün nimetleri kullarının istifadesi için yaratmıştır. Şükrünü yerine getirerek meşrû olan her şeyden yararlanmak mümkündür.

Müfessirler, bu âyette zikredilen "Temiz rızıklar"dan neyin kastedildiği hususunda iki görüş zikretmişlerdir.

a. Bazılarına göre burada zikredilen "temiz rızıklar"dan maksat, et, iç yağı, süt vb. şeylerdir. Çünkü cahiliye dönemindeki müşrikler, Hac yapmak için ihrama girdikten sonra et vb. şeyleri kendilerine haram kılıyorlardı. Allah Teâlâ bu gibi insanlara, bu nimetleri kendilerine haram kılmaya hakları olmadığını bildirdi.

Hasan-ı Basri bu âyet-i kerimeyi delil göstererek, israf ederek yeyip içen ve çeşitli süs eşyasına önem veren insanları yeriyor ve bu hallerin, şeytanların dostlarına yakışacağını söylüyor. (Taberi, A'raf Suresi 32. ayetin tefsiri)

"Eşyada asıl olan mubah olmasıdır." Buna göre ölçüsüz dindarlık duygusu, şahsî tercihler, ortalıkta görülen kötülüklerle mücadele arzusu gibi -iyi niyetli de olsa- kişisel hassasiyetlerin etkisiyle dinin izin verdiği alan içinde kalan tutum ve davranışları, yiyecek, içecek, giyecek gibi nesneleri haram, sakıncalı ve günah olarak nitelendirmek bu âyetin hükmüne aykırı ve yanlış­tır. Hatta Müfessirler, âyetin "De ki: O nimetler dünya hayatında müminlere yaraşır." mealindeki kısmından hareketle, bunların esas itibariyle müminlere lütuf olmak üzere yaratıldığını, fakat kâfirlerin de onlar sayesinde bu nimetlerden yararlan­malarına imkân verildiğini belirtirler.

De ki: Allah'ın kulları için çıkardığı zineti (mesela pamuk, keten gibi bitkilerden, yün ve ipek gibi hayvanlardan, zırh vb. gibi madenlerden çıkan ve insanları süsleyen giysiler gibi Allah zinetlerini) ve rızık türünden temiz ve lezzetli şeyleri: (kısmet olup lezzet ve iştahla faydalanılacak, hoş hoş, temiz temiz çeşitli yiyecek ve içecekleri) kim haram kılmış? Bu bir inkarî istifhamdır. Yani Allah'ın çıkardığı bu zinetleri ve tertemiz şeyleri haram kılmak kimsenin haddi değildir.

Şu halde bu âyet yenecek ve giyilecek ve çeşitli süs eşyalarında aslolanın mubahlık olduğuna delildir. İbnü Abbas ve birçok tefsir bilgini zineti, giyilecek şeyler ile tefsir etmişlerdir. Fakat diğer bir görüşe göre israf olmamak üzere çeşitli zinetlerin hepsini içine almaktadır ki, zahiri de budur. Şu halde her yönden bedeni temizleme, hayvanlar ve diğerlerinden üzerine binilen binitler ve zinet eşyalarının her çeşidi, zinet deyimi altında dahildir. Çünkü hepsi zinettir.

Zinet ve temiz şeyler bu dünya hayatında iman edenler için kıyamet gününde halis olarak vardır. Yani o zinetler, o temiz şeyler, esas itibariyle, müminler içindir. Çıkarılmasının hikmeti müminlerin faydalanmasıdır. Fakat bu, dünya hayatında kâfirler de ona, tâbi olmak sûretiyle de olsa, iştirak ederler. Fakat kıyamet gününde onlar yalnız bu dünyadaki müminlere mahsus olacak, kâfirler asla ortak olamayacaklardır.

 

b. İkinci olarak o zinet ve temiz şeyler, bu dünyada, her ne olursa olsun eksiklikten, tatsızlıktan, karışıklıktan, kederden uzak kalmaz. Kıyamet gününde ise her türlü kederlerden uzak olarak vardır. O zaman o özel zinet, ancak bu dünya hayatında iman etmiş olanların olacak, kâfirlere de sadece mahrumiyet ve acı kalacaktır. İşte bilecek olan bir topluma âyetleri biz böyle açıklarız. (Elmalılı Hamdi Yazır, A'raf Suresi 32. ayetin tefsiri)

Eğer nebevî hadiste erkek için altın ve ipeğin haram olması hakkında özellikle nass (dînî delil) gelmemiş olsaydı bunlar da bu genele dahil olurdu.

Birtakım giyim ve süs eşyaları vardır ki, bazı hikmet ve sebeplerden dolayı kullanılmaları ve giyilmeleri erkekler için caiz görülmemiştir. Fakat yaradılışları icabı ziyneti ve süsü seven kadınlar için helâldir. Bunlardan birisi ipekten yapılmış giyim eşyaları, diğeri de altındır.

Bu husustaki hadis-i şerif gayet açıktır. Hazret-i Ali’nin rivayetine göre, bir defasında Peygamberimiz (a.s.m.) ipek bir kumaşı sol eline, bir parça altını da sağ eline aldı. Sonra bunları elleriyle yukarı kaldırdı, orada bulunanlara gösterdi ve şöyle buyurdu:

“Şu iki şey ümmetimin erkeklerine haram, kadınlarına helâldir.”( İbni Mâce, Libas: 19.)

İslâmiyet'in haram kıldığı meselelerde şüphesiz, birçok hikmetler vardır. Ancak haramlığın hikmet ciheti, illet yerine geçmez. Yani bir şeyin haram kılınışında asıl sebep, Allah’ın onu yasaklamış olmasıdır. Yasaklanış hikmetleri için, Allah yasakladığı için o haramdan sakınmamız gerekir. Hikmetlerin araştırılması bu temel prensibin anlaşılmasından sonra gelmelidir. Bu çerçevede, altın yüzüğün erkeklere haram oluşunun bir hikmeti şu olabilir:

Altın ticarî bir madendir. Piyasada tedavülde olan en mühim bir maldır. Eğer altın yüzük takmakta bir beis olmayıp sünnet olsaydı, bugün hemen hemen her Müslüman erkek takmaya gayret gösterecekti. Bu da iktisadî hayatın önemli bir parçası olan altının büyük bir kısmının tedavülden kalkıp faydasız olarak insanların parmağında âtıl kalmasını netice verecek ki, iktisadî hayata menfî yönde tesir edecekti. Nitekim Peygamberimizin bizzat altın yüzüğü parmağından çıkararak atması, iktisadî yönden müsbet gelişmeleri netice vermiştir.

Ayrıca, altın kadına ait süs eşyası olduğundan, erkeğin şahsiyeti üzerinde menfî tesiri düşünülebilir. Nasıl ki kadının erkek elbisesi giymesiyle kadınlık şahsiyetinde menfî değişmeler oluyorsa, erkeğin de kadınlara ait kıyafet ve süs eşyalarını giyip takmasıyla da erkeklik şahsiyetinde menfî tesir bıraktığı psikolojik bir gerçektir.

Peygamberimizin dini bir mesele de hüküm vermesi müminler için bağlayıcıdır. İslâm âlimlerinin hepsi, Kur’ân’ı açıklamada Peygamber (a.s.m.) sünnetini birinci kaynak olarak görmüşlerdir.

“Allah ve Resulü bir meselede hükmünü verdiği zaman, bir mü’min erkeğin yahut bir mü’min kadının artık işlerinde başka bir yolu seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse, apaçık bir sapıklığa düşmüştür.” (Ahzab Sûresi, 33/36)

“Peygambere itaat eden Allah’a itaat etmiş olur. Kim bundan yüz çevirirse, seni öylelerinin üzerine muhâfız olarak göndermedik; sen ancak doğru yolu gösterip tebliğ etmekle mükellefsin.”(Nisa, 4/80)

“Peygamber size ne emretmişse alın, neyi yasaklamışsa ondan da kaçının. Allah’tan korkun. Muhakkak ki Allah’ın azâbı pek şiddetlidir.”(Haşir Sûresi, 59/7)

“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.” (Âl-i İmran Sûresi, 3/31)

Efendimizin (asv) görevleri arasında, âyetleri açıklamak da vardır.

Meselâ, “Allah alışverişi helâl, faizi ise haram kıldı.”(Bakara Sûresi, 2/275) buyuruyor. Bu âyet-i kerîmeye göre her şeyin alışverişi helâldir. Ama Peygamberimiz buna bir sınır getirerek domuzun ve içkinin alışverişini yasaklamıştır. Demek meşru alışverişin sınırlarını bu şekilde açıklamış oluyor.

Besmelenin (Bismillahirrahmanirrahim) anlamını detaylı olarak açıklar mısınız?

Besmele, dilimize genellikle "Rahman ve Rahîm olan Allah adıyla" şeklinde çevrilmektedir. Bu cümlede zikredilmeyen fakat her besmele, okuyanın başlayaca­ğı işe göre niyetinde bulunan "...okuyorum, başlıyorum, yapıyorum, yiyorum,.." gi­bi bir yüklem vardır. "Allah'ın adıyla yemek, okumak" ifadesinden Türkçe'de "yenen ve okunanın Allah'ın adıyla birlikte yenildiği veya okunduğu" anlaşılır. Bu mâna kastedilmediğine göre maksadı doğru anlatabilmek için besmeleyi "Rah­man ve rahîm olan Allah adına,... adını anarak,... Allah'tan yardım dileyerek..." şekillerinde çevirmek de uygun olur.

Kul, herhangi bir davranışta bulunurken, önemli bir işe teşebbüs ederken ön­ce "eûzü" çekerek muhtemel olumsuz etkileri defetmekte, sonra da besmeleyi okuya­rak "kendinin tek başına yeterli olmadığını, basan ve gücün ancak Allah'tan gele­bileceğini, Allah'ın yeryüzünde halife kıldığı bir varlık olarak O'nun mülkünde, O'nun adına tasarrufta bulunduğunu, asıl mâlik ve hâkim olan Allah'ın koyduğu sınırları aşarsa emanete hıyanet etmiş olacağım..." peşinen kabul etmekte ve bun­dan güç almaktadır.

Burada tevhid cümlesinin mânası da üstü kapalı olarak mev­cuttur. Zira nasıl ki tevhid cümlesinde "lâ ilahe" denilerek önce bütün sahte tanrı­lar zihinlerden siliniyor, sonra da "illallah" ifadesiyle hakiki, tek, eşi ve benzeri bulunmayan Tanrı (Allah) kalbe ve zihne yerleştiriliyorsa, eûzü besmele çekildi­ğinde de önce kulluk ilişkisine engel olan kirli çevre temizleniyor, sonra da bu İliş­kinin en uygun anahtarı kullanılmış, doğru kapılar açılmış, sağlıklı bağ kurulmuş oluyor.

Allah yerine "tanrı", rahman yerine "esirgeyen", rahîm yerine de "bağışla­yan" kelimelerinin kullanılması bu isimlerin anlamlarını tam olarak karşılamaz. Çünkü Allah ismi, bu isme hakkıyla lâyık olan "tek, eşsiz, benzersiz, bütün kemal sıfatlarına sahip ve eksikliklerden uzak, varlığı zaruri (olmazsa olmaz), yokluğu düşünülemez" olan yüce zâta mahsustur; bu sıfatları taşımayan hiçbir varlığa Al­lah denemez.

Halbuki insanların uydurdukları, kendilerine göre bazı nitelikler yükledikleri mâbudlara tanrı denebilir, Başka bîr deyişle tanrı kelimesi Allah için de kullanılabilir, halbuki Allah ismi O'ndan başka hiçbir varlık için kullanılamaz ve Arap dilinde de kullanılmamıştır.

Kur'an dilinde Rahman sıfat-ismi de Allah'a mahsustur, başka hiçbir varlık İçin kullanılmamıştır. Rahman "en uzak geçmişe doğru bütün yaratılmışlara son­suz ve sınırsız lütuf, ihsan, rahmet bahşeden" demektir. Rahman, rahmetiyle mu­amele ederken buna mazhar olan varlığın hak etmesine, lâyık olmasına bakmaz, bu sıfatın tecellisi yağmur gibi her şeyin üzerine yağar, güneş gibi her şeyi ısıtır ve aydınlatır.

Rahim "çok merhametli, rahmeti bol" demek olup bu sıfatla kullar da nite­lenebilir. Allah'ın rahîm sıfat-ismi O'nun, daha ziyade kullarının gelecekte elde etmek üzere hak ettikleri, lâyık oldukları sınırsız rahmetini, lütuf ve merhametini ifade etmektedir. "Esirgemek" ve "bağışlamak" bu sonsuz, engin ve etkisi çeşitli rahmetin ancak bir parçası, etkilerinin yalnızca bir çeşididir.

(Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an Yolu:I/6-8.)

İlave bilgi için tıklayınız:

BESMELE.

ER-RAHMÂN / ER-RAHÎM...

"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler, kâfirlerin ta kendileridir." (Maide, 5/44) ayetini açıklar mısınız?

İslam'ın sosyal hayata bakan yönlerini yanlış değerlendiren bazı kişiler, o yüce dinin bir kısım hüküm ve meselelerine sathi olarak baktıklarından hataya düşmekten kendilerini alamıyorlar. Açmış oldukları bu yanlış çığıra başkalarını da sürüklediklerinden hata genişliyor, neticede zihinlerin karışmasına sebep oluyorlar. İşte bu meselelerden birisi de

"Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir."(l)

mealindeki ayet-i kerimeden çıkarılan hükümdür. Bu ayetin mealinden hareket edenler, İlahi hükümleri tatbik etmeyen kişilerin "kâfir" olduklarını, dolayısıyla bunların Müslüman sayılmayacağını söylemektedirler.

Gariptir ki, bu ayet-i kerime İslam'ın ilk yıllarında da tartışmaya konu teşkil etmiş, Hariciye ve İbadiye gibi sapık mezhepler, günah işleyen Müslümanları küfürle itham etmişlerdir. Hatta Hariciler bu ayete dayanarak "Hakem Hadisesinden" dolayı Hz. Ali'yi tekfir etme cüretini bile göstermişlerdir. Halbuki ümmetin cumhuru, imam ve müçtehidleri, onların bu iddialarını çürütmüş ve bir Müslümanın günah işlemesiyle kâfir olmayacağını açıklamışlardır.(2)

Bu ayetin tefsirinde "Camiu'l-Beyan" isimli 30 ciltlik tefsirin müellifi İmam Cerir et-Taberi, ayette geçen "küfr"ün İslam'dan çıkma manasında değil, Allah'ın nimetini inkâr, yani nankörlük manasında" olduğunu ve bid'at ehli olan İbadiye grubunun bu ayeti, yönetimi elinde bulunduranların küfrüne delil gösterdiklerini izah eder ve ibni Abbas'tan (r.a.) şöyle bir rivayette bulunur:

"Kasden inkâr ederek Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyen kimseler kâfirlerdir. (Allah'ın hükümlerini) Kabul ettiği hâlde onunla hükmetmezse zalim veya fasık olur."

Nitekim, hemen bundan sonraki ayetlerde Allah'ın hükmüyle hükmetmeyenlerin zalim ve fasıklar olduğuna dikkat çekilmektedir. Aynı rivayeti İbni Abbas'tan (r.a.) İmam Nesefi de nakletmektedir. İmam Fahrüddin Razi de 32 ciltlik "Tefsir-i Kebir" isimli eserinde bu ayetin tefsirini yapmakta, Haricilerin bu husustaki görüşlerinin yanlış olduğuna işaret ederek şöyle demektedir:

"Bir kimse Allah'ın hükümleriyle hükmetmezse dahi, kalbiyle o hükümlerin doğruluğuna inanırsa kâfir olmaz. Zira küfür, hak olan hükümleri kalbiyle inkâr ve lisanıyla reddetmektir . Fasık, kalbiyle tasdik ettiği için mü'mindir. İmanla beraber Allah'ın hükümlerinin aksi ile hüküm vermek diğer günahlar kabilindendir. En doğru olan görüş budur." (3)

Kadı Beyzavi ise Allah'ın hükümlerini inkâr edip onlara hakaret edenlerin kâfir olacaklarını açıklamaktadır.(4) İbni Kesir, bu ayetin Yahudiler hakkında nazil olduğunu ifade ederken,(5) Osmanlı devletinin şeyhülislamlarından olan Ebu's-Suud Efendi, ayette geçen hükmetmemeyi inkâr manasında almakta ve "Allah'ın hükümlerini hakir ve basit görerek inkâr eden kimse, kim olursa olsun dinden çıkar." demektedir.(6) Diğer çağdaş müfessirler de ayette geçen "hükmetmeyenler" ifadesinin, "inkâr edenler," yani "tasdik etmeyenler" manasına geldiğini söylemektedirler.

Konyalı Vehbi Efendi, "Eğer ayetten maksat bu olmasa Kur'an'ın hilafında bir şey irtikap edenlerin (işleyenlerin) kâfir olmaları lazım gelirdi. Halbuki, hak olduğuna imanla beraber hilafını irtikap küfür değildir ve olamaz." der. "Çünkü, bilumum günahlar Kur'an'ın hilafıdır. Günahtan hali (hiç günahı olmayan) bir fert tasavvur olunamaz. Eğer her günahı irtikap eden kâfir olsa, alemde mü'min bulunmamak gerektir."(7)

Vehbi Efendi, Ebu's-Suud Efendiye ve Fethul Beyan'a atıfta bulunarak, "Allah'ın inzal ettiği ahkamla [Allah'ın indirdiği hükümlerle] hükmetmemek" hususunda, "istihfaf veya istihlal veya inkâr tarıklariyle (bu hükümleri küçük görmek yahut helal saymak veya inkâr etmek suretiyle) hilafında hükmün (İlahi hükümlerin aksine hüküm vermenin) küfür olduğunu, ancak bu ahkamın (Allah'ın indirdiği hükümlerin) hak olduğunu tasdik ve ikrarla beraber hilafında hükmün küfür olmadığını" belirtir.(8)

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, ayetteki "hükmetmeme"nin, "Onun hakimiyetini tanımamak" durumunda küfre gireceğine işaret eder.(9) Ömer Nasuhi Bilmen de şu izahı getirir:

"Bir kimse hükm-ü İlahiyi kalben kabul etmez, onu bile bile lisanen inkâr ederse o takdirde kâfir olur. Fakat onu kalben tasdik ettiği hâlde terk eylerse kâfir olmaz, günahkâr olur."(10)

Bilmen, büyük İslam alimi İkrime'den de şu iktibası yapar:

"Her kim Allah Teala'nın hükmettiği ile, onu bilerek inkâr ettiği hâlde hükmetmezse kâfir olur. Fakat her kim onu ikrar ettiği hâlde onunla hükmetmezse, o fasıktır, zalimdir, yoksa kâfir değildir." (11)

Görüldüğü gibi, bütün müfessirler ayetin tefsirinde görüş birliği içindedir. Hepsi, bir kimse Allah'ın hükümlerini inkâr etmediği, onlara hakarette bulunmadığı müddetçe kâfir olmayacağı görüşündedir. Nitekim, Bediüzzaman da Münazarat isimli eserinde, bazı kimselerin Kanun-u Esasiyi ve hürriyetin ilanından dolayı idarecileri tekfir ettiklerini belirtmekte ve onların "Allah'ın hükmüyle hükmetmeyenler" ifadesinin "Allah'ın hükmünü tasdik etmeyenler" manasında olduğunu bilmediklerini beyan etmektedir.(12)

O hâlde, mü'min olarak Ehl-i Sünnet ve Cemaat görüşüne sımsıkı sarılmamız, bid'at ehline iltifat etmememiz gerekir. Büyük imam ve müçtehidlerin tefsir ve izahlarına dikkat edip onlardan istifade etmemiz şarttır. Her hususta olduğu gibi, tekfir meselesinde de bu imamların görüşlerini esas almalıyız. İmam Suyuti'nin "Tekfire yeltenmek, kendini beğenen cahil kişilerin işidir." ikazını da unutmamalıyız.(13)

Kaynaklar:

1. Maide Sûresi, 44.
2. et-Tefsirû'l-Kebir
3. et-Tefsirü'l-Kebir, 12:6
4. Tefsir-i Beydavi, 2:295
5. İbni Kesir, 2:61.
6. Tefsir-i Ebu's-Suûd, 3:42.
7. Hülasatü'l-Beyan,3:1231.
8. a g. e.
9. Hak Dini Kur'an Dili, 3:1690.
10. Kur'an-ı Kerimin Türkçe MeaH Alisi ve Tefsiri, 2:772.
11. a. g. e.
12. Münazarat, s. 69.
13. İ'cazü'l-Kur'an, 3:5/7.

"Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir." (Bakara, 2/256) Bu ayeti nasıl anlamalıyız?

İlgili ayetin meali ve açıklaması:

"Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir." (Bakara, 2/256)

Tefsiri:

Fakat dinde zorlama yoktur. Allah onu zorla kimseye vermez. Dini, kişinin kendi tercihi ile dilemesi gerekir. Dinde zorlama kanunu yoktur. Bunu böyle anlamalıdır. Çünkü "fi'd-dîn" (dinde) ifadesi, "ikrah"a müteallik değil (zorlama ile ilgili değil) haberdir. Mânânın aslı "zorlama, dinde yoktur" demek olur. Yani sadece dinde değil, her neye olursa olsun, zorlama cinsinden hiçbir şey, hak din olan İslâm dininde yoktur.

Din çerçevesinde zorlama kaldırılmıştır. Dinin konusu, zorunlu fiiller, davranışlar değil; isteğe bağlı fiiller ve davranışlardır. Bunun için isteğe bağlı hareketlerden birisi olan zorlama dinde yasaklanmıştır. Kısaca kaldırılan veya yasaklanan zorlama, yalnız dinde zorlama değil; herhangi bir şeye olursa olsun, zorlama türünün hepsidir. Yoksa dinde dine zorlama yoktur, ama dünyaya zorlama olabilir demek değildir. Belki dünyada zorlama bulunabilir; ama dinde, dinin hükmünde, dinin dairesinde olmaz veya olmamalıdır. Dinin özelliği, zorlamak değil, bilakis zorlamadan korumaktır. Bundan dolayı İslâm dininin gerçekten hakim olduğu yerde zorlama bulunmaz veya bulunmamalıdır.

Zorbalık ve zorlama olursa onun dışında olur. Şu halde din, "zorlayınız" demez, zorlama meşru ve muteber olmaz. Zorlama ile yapılan amelde dinin vaad ettiği sevab bulunmaz, rıza ve iyi niyet bulunmayınca hiçbir amel ibadet olmaz. "Ameller, ancak niyetlere göredir." Dinin isteklerinin hepsi, zorlamasız, iyi niyet ve rıza ile yapılmalıdır. Zorlama ile itikat (iman) mümkün değildir. Zorlama ile gösterilen iman, gerçek iman değil, zorlama ile kılınan namaz, namaz değildir. Oruç da öyle, hac da öyle, cihad da öyledir...

Bundan başka bir kimsenin, diğerine saldırıp da her hangi bir işi zorlama ile yaptırması da caiz değildir. Kısaca İslâm'ın hükmü altında herkes görevini isteyerek yapmalı, zorlama olmadan yapmalıdır. Cihad da bu hikmetle meşrudur.  (Fî) de zarflık değil, sebeblik mânâsı düşünülürse, mânâ şu olur: Zorlama, din için yoktur, yahut zorlama, din için, dine sokmak için yapılmaz. Çünkü zorlama, bir kimseye hoşlanmadığı bir işi fiili bir tehditle zorunlu olarak yaptırmaktır. Halbuki din, hoşlanılmayacak bir şey değildir. Dinin aslı olan imanın kökü tasdik ve kalbden inanmaktır. Bu ise sırf bir rıza ve seçenek işidir.

Bunu "Dilediğini yapar." (Bakara, 2/253; Hac, 22/14) olan Allah'tan başka kimse zorunlu hale getiremez. Allah'ın iradesiyle iman ve hatta iman ile salih amel, zorlamaya değil, güzel bir seçime ve gönül rızasına bağlı bulunduğundan din için zorlama mümkün olmaz. Ancak tebliğ ve teklif edilir. "Eğer Rabbin dileseydi, yer yüzünde bulunanların hepsi iman ederdi. Öyle ise sen, iman etmeleri için insanları zorluyor musun?" (Yunus, 10/99) Şu halde dine girmesi için kimseye zorlama yapılmamalıdır. Çünkü zorlanan kimsenin açığa vuracağı iman, Allah yanında gerçek iman olmaz. Zorlama ile gerçek bir dindar kazanılmaz.

Bununla beraber kalbe Allah'tan başkasının bakışı, geçerli olmayacağından ve bu zorlama hâlinde olsun iman edene de, "Sen zorlama ile iman açıklıyorsun, yine kâfirsin." denilemez, kâfir muamelesi edilemez. Durumu ortaya çıkıp, şüphe ortadan kalkıncaya kadar bakılır. Çünkü o imanı açığa vurması da az çok bir irade eseridir. Hiç istemeseydi onu da yapmazdı. Demek ki imanın zevkinden bir zerre olsun tatmıştır. Bu bakımdan: Zeccac'ın dediği gibi savaşla Müslüman olduğunu açıklayan, "kerahete" nisbet edilmez demek olabilir ki bu, ikrahın (zorlamanın) bir sözlük mânâsıdır.

Zorlamaya ne hacet? Zorlama beklemekte mânâ nedir? Akılların hepsinin, dine sarılması gerekmez mi? Çünkü doğru yolda bulunmak, azgınlıktan; doğruluk, sapıklıktan iyice ayrılmıştır. Bu kadar peygamberlerden ilim ve amel ile ilgili bu kadar delilller ve nihayet ilâhî saltanatın, bu kadar büyük tecellisinden (ortaya çıkışından) sonra, iman ve dinin insanlara kurtuluş ve mutluluk sebebi, inkâr ve dinsizliğin ise azab ve felaket sebebi olduğu kesin olarak ortaya çıkmış; hak batıldan, hayır şerden ayrılmıştır. Belli ki din ehli, muhakkak mutlu olacak, küfür (inkâr) ehli de muhakkak ceza ve azab görecektir. Bunlar her nereden gelse kendi istekleriyle, kendi kazançlarıyla olacak ve o zaman bu mecburiyet, bir zorlama mânâsını içermeyecektir. Bu özellikle şunu gösteriyor ki, "dinde zorlama yoktur" deyince, hiç kimseye sorumluluk, ceza ve azab yoktur, demek şeklinde anlaşılmasın; elbette doğruluğun sapıklıktan kesin olarak ayrılmış bulunması, dine aykırı hareketlerde muhakkak bir azabın ortaya çıkmış olmasındandır.

Bilinmektedir ki zorlama, fiilden önce gelir de o fiil için iradeyi kaldırır veya bozar ve o fiil, böyle rızasız yapıldığı için fiilî sonucu, hayır veya şer, yapanın kazanılmış bir hakkı olmaz. Sorumluluğu, zorlayana ait olur, zorlayanın elinde zorlanan, bir alet olur. Artık kazanç, maksat zorlananın değil, zorlayanındır. Fakat zorlama olmadan yapılmış olan inkâr ve zulmün, fasıklık ve isyanın, isteyerek kazanılmış müktesep bir fiil olduğunda da şüphe yoktur. Artık bu yapıldıktan sonra onun gerekli bir sonucu olan ceza ve azab da yapanın kendi kazancı, kendi hakkıdır ki, bunda zorlama mânâsı düşünülemez, o kendi kendine zulmetmiş olur.

Allah Teâlâ ise rahmetinin genişliğinden dolayı kullarının ne kendilerine, ne de başkalarına zulüm ve tecavüz etmelerine razı olmadığından, onları korumak için sınırlar tayin etmiş, din ve hükümlerini bildirmiş, "Dinde zorlama yoktur." buyurmuştur. Bu delil gereğince zorlama, ehliyetin engellerindendir. İslâm yurdunda zorlama yasaklanmıştır. Hatta hiçbir kimseye İslâm dinine girmek için bile zor kullanılamaz, herkes dininde serbest ve seçme hakkına sahiptir. İslâm hükümleri altında müşrik, kitap ehli, (Yahudi, Hristiyan), hepsi, din hürriyetleriyle yaşayabilirler. Mesela bir müşrik, dilerse Yahudi veya Hristiyan olabilir; hiçbirine Müslüman ol, diye zor kullanılmaz, ahdinde durmak ve vergisini vermek şartıyla dininde bırakılır. Fakat her kim olursa olsun, ahdinde (sözünde) durmayanlar da suçuna göre cezasını görür. Kendi rızasıyla İslâm'ı kabul ettikten, Allah'a ve Peygamberine söz verdikten sonra döner, irtidad eder (dinden çıkar) da tövbe etmezse cezalandırılır ki, bu bir zorlama değil, verdiği sözden caymanın zorunlu bir sonucudur.

Bu noktada İmam Şâfiî gibi bazı âlimler, Müslüman olmaya söz vermiş bulunan Mecusi veya Hristiyanlardan birisi, eski dininde kalmayıp da mesela Yahudi olacak olsa, ben onu: "Ya eski dinine dön veya Müslüman ol, diye zorlarım." demiştir. Fakat Hanefiler ve diğerleri demişlerdir ki, "Küfür, bir tek millettir." ifadesi gereğince o şekilde din değiştirmede, verilmiş bir sözü bozma mânâsı yoktur. Buna göre, "Ya dön veya Müslüman ol!" diye zor kullanılmaz.

Ancak İslâm dinine girdikten sonra dönen, ahdini bozmuş olur ve yalnız bu, tövbe etmezse cezası verilir. Bundan başka ibadet ve diğer muameleler gibi rıza şart olan amel dallarında da zorlama geçerli değildir. Fiilin geçerliliğine engeldir. Ancak fiil, şer'î bir fiil olmayıp, hisse bağlı bir fiil olursa o başka. Ve herhalde zorlama bir saldırıdır, derecesine göre cezayı hak ettirir. İşte hak dinde vicdan hürriyeti, ahd (söz verme), andlaşma ve hukuk bu kadar yüksektir. Hatta bundan dolayıdır ki, cihad ilanında bile düşmana ya hak dini kabul etmesi veya mağlubiyeti kabul ederek dininde kalıp, hakları saklı olmak üzere İslâm uyruğunda vergi vermesi arasında kendi arzusuna bırakılan bir teklif yapılır. Bunlardan birini kabul ederse, andlaşma ile ahdine riayet edilir; kabul etmediği ve savaş yoluyla mağlub olduğu takdirde de yine din değiştirmeye zorlanmayıp, adalet ölçüleri içersinde bir vergiye, bir intizama mecbur tutulur.

Demek cihad, din değiştirmek için zorlayıcı bir vasıta değil, hak dinin yüceliğini fiilen ispat eden hak bir delildir. Çünkü zorlama ile din olmaz. Fakat aklî ve ilmî delilleri dinlemeyen kâfirlerin ve zalimlerin saldırıları da böyle fiilî bir delil olmadan durdurulmaz, herkes her türlü haksızlık ve zorlama ile karşı karşıya gelir. Bununla beraber cihad ve savaş, bir zorlama değil, bir yarıştır. Hangi tarafın tehdidini yerine getireceği bilinmeyen bir imtihandır. Bir de cihad, dinin hükmü geçerli olan İslâm yurdunun dışında cereyan edeceğinden zorlamanın kaldırılmış olduğu din çevresinden dışardadır. Dâr-ı harb (kâfir yurdu) zaten zorlama yurdudur. Böyle iken yukarıdan beri Allah'ın beyanı dikkatle incelenirse anlaşılır ki, "Dinde zorlama yoktur." açık ifadesi, cihad emrinin gayesini tesbit etmektedir.

Yani cihadın hikmeti, insanları zorlamadan korumak, zorlama kabul etmeyen dini hakim kılarak Allah'ın kelâmını yükseltmek, yani herkesi mensub olduğu inançtan zorla çıkarmaya çalışmayıp, hakkın isteyerek kabul edilip yayılmasına set çekmek isteyen ve gücünün yettiğince zor kullanan hak düşmanlarının savulması ve engellerin kaldırılması ile sağlam bir kalb ve güçlü bir akıl için açıkça ortaya çıkmış bulunan doğruluk yolunu, hakkın egemenliğini herkese arz ve ilân etmek ve böylece Muhammed ümmetini, peygamberler cemaati arasındaki Hz. Muhammed (sav)'in makâmı ile uyumlu olarak çeşitli milletlerden teşekkül eden sosyal bir toplum üzerinde genel barışı üstlenen, kamunun kalbi gibi egemen ve orta yolu tutmuş bir ümmet yapmak ve peygamberlerin hiç birini ayırmayıp hepsine derecelerine göre iman etmekle Allah'ın birliğine dayanan İslâm dinini, bütün dinlerin genel bağlantısı ve ilerleme hedefi olan genel bir din olarak savunup açıklamaktır. Bunun için İslâm'da savaşın gayesi, intikam, öldürmek, din değiştirmeye zorlama değil; hasmı mağlub etmek ve zorlayıcı gücünü alıp, dininde serbest olarak hakkın hükmüne tabi tutmaktır ki, Allah'ın kelâmını yükseltmek bundadır. Bu sebeple her ne zaman müslümanlara bir zayıflık gelir, hak din savunulmazsa fitneler kopacak, zorlama çoğalacak, bütün insanlık allak bullak olacaktır.

Fakat bu açıklamadan sonra bir soru kaldı. Yukarıda, "Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın." (Bakara, 2/193) âyetinde görüldüğü üzere, Mekke ve hatta Arap yarımadası müşriklerine kitap ehli gibi din hürriyeti verilmemiş, bunlar hakkında, "Bana, Lâilâhe illallah (Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur) deyinceye kadar insanlarla savaşmam emredildi. Bu sözü söyledikleri zaman canlarını ve mallarını benden korumuş olurlar." hadisiyle ya İslâm, ya ölüm ilan edilmiştir. Bu ise, "Dinde zorlama yoktur." hükmüne ters değil midir? Bunun cevabı şudur: Eğer bunlar birbirine zıt ise, iki âyet, birbirini nesh veya tahsis eder, onların buraya dahil olmadığı anlaşılır. Bununla beraber şu da bilinmelidir ki, onlara din hürriyeti verilmemesi özellikle, "Dinde zorlama yoktur." hükmünün tatbiki içindir.

Bu münasebetle tefsircilerden birkaç görüş vardır:

1. Bu "Lâ ikrâhe" âyetinin önceden genel bir şekilde indiği, daha sonra cihad ve savaş âyetleriyle neshedilmiş bulunduğu Zeyd b. Eslem'den rivayet edilmiştir. Fakat bu görüş genel olarak doğru görülmemiştir. Aslında "Doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir." âyeti, bunun inişinin, dinin tam olarak ayırd edilmesinden sonra olduğunu göstermekte ve böyle bir düşünceye engel görünmektedir. Bir de, görüldüğü üzere cihad meselesi aslında buraya dahil değildir ki, onunla nesih bahis konusu olsun. Fakat şunu bilmek gerekir ki, her nesih, neshedicinin alış derecesine göredir. Şu halde bu, cihad ile neshedilmiştir demek, diğer durumlarda muhkem (neshedilmemiş, hükmü açık) demektir. Ve bu sebeple zorlamanın, cihadı da içine aldığı görüşüne sahip olabilecekler için bu rivayet önemlidir. Demek oluyor ki bu âyette böyle bir ihtimal olursa, bu ihtimal neshedilmiştir. Ve nesih rivayeti ancak bu yöne mahsustur. Yoksa cihad âyetleriyle geri kalan kısmın neshedilmiş olmasına imkân yoktur. Âmm (genel hüküm), nesihten sonra geri kalan kısımda yine kesindir. Kısaca nesih âyetin tamamiyle ilgili değil, kısmîdir.

2. Bu âyet kitap ehli hakkında inmiştir. Dolayısıyla müşrikler, bunun genel hükmünden hariçtir. Gerçi "şu peygamberler..." âyetinden başlayan sözlerin gelişi, bunu teyid ettiği gibi, iniş sebebi hakkındaki rivayetler de bunu desteklemektedir. Rivayet ediliyor ki Hz. Muhammed (sav)'in peygamberliğinden önce Ensar'dan bazıları, çocuklarını Yahudiliğe veya Hristiyanlığa sokmuşlardı. İslâm dini gelince bunlara zor kullanmak istediler. İslâm'dan önce Ensar'dan bir kadının çocuğu yaşamadığı durumlarda, şayet çocuğu yaşarsa onu kitap ehli ile beraber ve onların dini üzere bulundurmayı adardı. Bu sebeple Ensar çocuklarının bir kısmı kitap ehlinin dininde bulunuyorlardı. Dolayısıyla İslâm'a geldikleri zaman dediler ki: "Biz vaktiyle bunların dinlerini, bizim dinimizden daha üstün görürdük ve çocuklarımızı onun için o yola sevkederdik, mademki İslâm dini geldi, her halde biz bunları zorlarız." dediler.

Bu cümleden olarak Salim b. Avf oğullarında Husayn adında Ensar'dan birinin iki oğlu vardı. Önceleri Şam tüccarlarının telkinleriyle Hristiyan olmuş gitmişlerdi. Hz. Muhammed (sav)'in peygamberliğinden sonra Medine'ye geldiklerinde babaları bunlara: "Vallahi sizi bırakmam, mutlaka Müslüman olmalısınız." diye sataştı. Onlar da çekindiler, üçü birlikte Resulullah (sav)'a müracaat ettiler. Bunun üzerine bu âyet indi, babaları da onları bıraktı. Bu olaylar, gerek cihada izinden önce olsun ve gerekse sonra, her iki takdirde nüzul sebebi, müşrikleri içine almamaktadır.

O halde hükmünün genelliği de kitap ehline aittir ve neshedilmiş değil, muhkemdir (hükmü açık ve geçerlidir). Bu güzel! Fakat sebebin özel oluşu, hükmün genel oluşuna mani değildir. "Dinde zorlama yoktur." hükmü ise daha geneldir. Sonra bu hüküm yalnız kitap ehline mahsus olsaydı, dâr-ı İslâm'da (İslâm yurdunda) kitap ehlinden başkasına taahhüd ve güvence (emân) verilmemesi gerekirdi. Halbuki Arap yarımadası müşriklerinden başkasına bu muamele yapılmamıştır. Şu halde bu âyet, mutlak olarak neshedilmiş olmadığı gibi, genel hükmü kitap ehline de mahsus olmamalıdır. Nitekim Hz. Enes: "Nüzul (iniş) sebebi, Resulullah (sav), birisine 'Müslüman ol' buyurmuştu. O da 'kendimi hoşlanmaz buluyorum' demişti. Bu âyet bunun hakkında inmiştir." diye rivayet etmiştir ki, bu sebep daha mutlak olmakla hükmün genel oluşunda daha açıktır.

3. Bilinmektedir ki Arap müşrikleri hakkındaki muamele, "Fitne ortadan kalkıncaya ve din yalnız Allah'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın." (Bakara, 2/193) emrine dayanmaktadır. "Dinde zorlama yoktur." hükmünün ise "Arapların Müslüman oluşundan sonra dinde zorlama yoktur, vergi yeterlidir." meâlinde olduğu Tefsir-i Kebîr'-de açıklanır.

Demek ki doğruluğun sapıklıktan ayırd edilmesi o zamandır. Ve bu hüküm, daha öncesini kapsamaz, bu mânâca bu âyet, "Fitne ortadan kalkıncaya kadar onlarla savaşın..." âyetinden sonra inmiş demek olur. Önce inen, sonra ineni ne nesih, ne de tahsis edemeyeceğinden "Lâ ikrâha = zorlama yoktur" hükmü genelliği üzere kalır. Bu durumda aralarında bir yönden çelişki varsa, sonradan inen, önce ineni neshetmiş olacaktır. Halbuki bunun, öncekini neshettiğine dair hiçbir görüş yoktur ve olamaz. Çünkü bunun tarih itibariyle sonradan indiği açıkça belli değildir. Yukarıda görüldü ki, aksine rivayet bile vardır. Bu bakımdan usûl itibariyle birbirlerine yakın olarak yorumlanması gerekir. Böyle olunca da birbirlerini karşılıklı olarak tefsir (izah) ve tahsis edebilirler.

Şu halde İslâm'ın doğruluğunun ortaya çıkıp ayırdedilmesini Araba ve zorlamanın olmayışını ondan sonraya tahsis de doğru olamaz. Önce İslâm'ın başlangıcında zorlama değil, misliyle karşılık bile verilmediği bilinmektedir. Şimdi Arapların Müslüman oluşundan sonra da zorlama olmadığı kabul edilmiş, bu arada Müslümanlar arasında bulunan Arap müşriklerine de bu olaya kadar hiç bir zorlama yapılmadığı bilinmektedir. O halde, âyetinin bütün kapsamıyla mânâsı, "İslâm dininin, hüküm dairesinde zorlama yoktur." demek olur. Savaş ve savaş hâlinde bulunan düşman meselesi, bu hükümden esas itibariyle hariç olduğu gibi, zorlamaya karşılık vermek ve suça ceza da bunun dışındadır.

Ancak bu, "Fitne ortadan kalkıncaya ve din de yalnız Allah'ın dini oluncaya kadar onlarla savaşın." (Bakara, 2/193) âyetiyle beraber düşünmek lazımdır. Buna göre âyetin sonunun da delâlet edeceği üzere İslâm dininin hüküm dairesinde zorlama bulunmaması, tahsis yoluyla iki kayıt ile bağlanmıştır ki; biri fitne bulunmaması, biri de İslâm yurdunda diğer dinlere mensup olanların tebalığı (uyruğu) bozmamalıdır. Âmm (genellik ifade eden hüküm) ise tahsisten sonra zan ifade eder. Burada fitneden maksat da şirkti. Fakat genel mânâsıyla alınması da caizdir. Bu şekilde ikinci kaydı da içine alacağından, bu bir kayıt, diğerinden müstağni kalır (ona ihtiyaç duyurmaz). Demek ki kısaca mânâ şu olur: "Fitne yoksa dinde zorlama yoktur, çünkü doğruluk, sapıklıktan iyice ayrıldı. Bunları karıştıranlar, belalarını bulurlar."

Bundan dolayı, her kim tağuta, azgınlara veya azgınlıklara küfredip (inkâr edip), Allah'a iman ederse, yani samimi bir kalb ile, "Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur." diyerek önce o tağutları kökünden siler, sonra da bütün varlığıyla Allah'a iman eder ve dolayısıyla Allah'ın gönderdiği peygamberleri, Hakk'ın indirdiklerini tasdik ederse, o mutlaka en sağlam kulpa yapışmıştır ki, kopmak onun için değil. Bu sağlam ipin kulpu, o tutamak ne kopar, ne kırılır. Ancak bırakılırsa fena düşülür. Bu ilmî ve amelî delillerden, hak ve batılın bu ortaya çıkışından sonra akıl ve doğruluğun gereği artık bugün var, yarın yok, gelip geçici olan fani, batıl, koyu gölge kırılıp dökülecek, nihayet kendine tutunanı düşürüp bırakıp gidecek olan tağutların, Firavunlar, Nemrudlar, sihirbazlar, kâhinler, şeytanlar gibi azgın, sahte mabudların çürük kulplarına yapışmak değil, "Ezelden sonsuza kadar diri olan, her şeyin yöneticisi" şaşmaz, yanılmaz, uyumaz, göklerin ve yerin hükümranlığının sahibi, izni olmadan huzuruna yanaşılmaz, şefaate cesaret gösterilmez, büyüklük sahibi, gizli açık, cüz'î (kısmî), genel her şeyi bilen, her şeyden haberdar, ilminin gerçek mahiyetine erilmez, o bildirmedikçe bir şey bilinmez, büyüklük kürsisi yerleri, gökleri tutmuş, yerler, gökler kudret avucunda bir hiç kalmış o yüksek, pek yüksek kudretinin yüceliği, şanı, büyüklüğü sonsuz, kendisinden başka hiç bir ilâh bulunmayan Allah Teâlâ'nın kopmaz, kırılmaz, sağlam kulpuna iki eliyle seve seve canı gibi koruyup yapışmak, yani misal olarak o ilâhî kürsiden uzatılmış, kopmaz, kırılmaz sağlam bir ipin kulpuna, tutamağına benzeyen ve dinin başı olan Hakk'ın tevhidine (birliğine) güzelce inanmak, inanıp gereğince amel etmek ve onu hiç bırakmamaktır. İşte, bu imanı yapan, böyle bir kulpa yapışmış olur. Fakat bu iman ve itikat, yalnız sözde ve yalnız kalbde kalmamalı, ağız, gönül bir, iç ve dış bir olmalıdır. Çünkü Allah her şeyi işiten ve bilendir. Hem sözleri işitir, hem de niyetleri bilir. Ağzından deyip, içinde inkâr saklayan münafıkların ve aksine içinden hakkı bilip, ağzından küfür ve inkâr savuran kâfirlerin yaptıklarından Allah gafil ve habersiz değildir.

TAĞUT: "Tuğyan" (azgınlık) kökünden mübalâğa kipiyle bir cins ismidir ki, aslı "ceberût = zorbalık" gibi "tağavut" olup, yer değiştirmekle "tavagut" yapılarak "vâv", "elif"e çevrilmiştir; tekile, çoğula, erkeğe, dişiye söylenir. Tuğyanın (azgınlığın) kendisi kesilmiş, isyankâr, azgın, azman, azıtgan demek gibidir.

İbnü Cerîr et-Taberî'nin tarif ettiği gibi, Allah'a karşı isyankâr olup zorla, zorlama ile veya gönül rızasıyla kendisine tapınılıp mabud tutulan, gerek insan, gerek şeytan, gerek put, gerek dikili taş ve gerekse diğer herhangi bir şey demektir. Bunun tefsirinde "şeytan veya sihirbaz, yahut kâhin ya da insanların ve cinlerin, inad edip büyüklük taslayanları veya Allah'a karşı mabut tanınıp buna razı olan Firavun ve Nemrud gibiler veya putlar diye çeşitli rivayetlere rastlanır.

Ebu Hayyan der ki: "Bunların birer örnekle açıklanması gerektir. Çünkü tağut bunların her birine hasredilmiş (mahsur)tir.." Yukarıdaki tarif, bunların hepsini içine almaktadır. Bununla birlikte Kâdî Beydavî bu hususa: "Allah yolundan menedenler" fıkrasını da ilave etmiştir ki, daha genel bir tarifi içerir. Çünkü bunu yapanlar, mabud tanınmış olmayabilir. Şu kadar ki, bu da "Heva ve hevesini ilâh edinen kimseyi gördün mü?" (Câsiye, 45/23) âyeti gereğince, kendi hevasına uyup kendi kendine mabut rütbesi vermiş sayılabileceği düşünülürse, önceki tarife dahil olacaktır. Bu açıklamadan birkaç fayda elde edeceğiz:

Önce,
tağutun çeşitli tefsirleri (açıklamaları) örnek veya çeşitlerini gösterebileceği gibi "şeytan, sihirbaz, kahin, batıl mabud, insanların ve cinlerin büyüklük taslayıp inad edenleri" kelimelerinin her biri tağut kelimesiyle tarife benzer ve uygun düşecek bir tarzda ifade edildiğine göre bunların, mânâ itibarıyla tam eş anlamlı değilseler bile pek yakın veya birbirini gerektiren şeyler olarak kullanıldıklarına da işaret edebilir.

İkinci olarak demek oluyor ki, tağutun açığı da, gizlisi de, görünürü de, görünmezi de vardır.

Üçüncü olarak, tuğyan (isyan, azgınlık) kavramından anlaşılıyor ki, putlar ikinci derecede tağutlardır. Bakılırsa akıl sahibi olmayan putların ve dikili taşların tağutlardan bile sayılmaması gerekirdi. Çünkü bunların kendileri Allah'a karşı bir azgınlığa sahip olamazlar ve azgınlığa rıza gösteremezler. Fakat red de edemezler. Bu sebeple nihayet bir azgınlık sebebi olabilirler. Bu sebebi de azgınlar bulurlar. Putlar, aslında erkek veya dişi tağutların hayalleri ve azgınların azmanlarıdır. Gizli veya açık azgınlar, bunlarla kendi azgınlıklarını ileri sürerler. Bu yönüyle putlar, asıl tağut değil, tağutların temsilcileridirler.

Böyle "Kim tağutu inkar ederse..." ifadesi şunu bildirmiş oluyor ki, tevhid emrinde ilk iş, putlardan önce ona sevk eden azgın isyankârlara küfretmek (onları inkar etmek)tir.

Dördüncü olarak, Allah'a karşı isyankâr olmayan ve şirke razı olma ihtimali bulunmayan ve bununla beraber birtakım isyankârlar tarafından ilâh diye kabul edilen Hz. İsa (as) ve Üzeyr (as) gibi büyük insanların kendileri tağutun tarifinden ve kendilerine tağut denilenlerden hariçtirler. Tevhid emrinde, "başka hiçbir ilâh yok" derken bunların ilâhlığını da olumsuz kılıp inkar etmek, ibadet etmemek farz olduğu halde, diğer taraftan bunları inkâr caiz olmayacak, bilakis Allah'a imanın gereklerinden olarak peygamberlere iman ve saygı da imanın şartlarına dahil bulunacaktır.

Bu çok önemli nükteye işaret edilerek "kim tağutu inkâr ederse..." buyurulmuş da diğerlerini inkâr şart koşulmamıştır. Demek ki tevhidin şartı Allah'tan başkalarını inkâr etmek değil, Allah'tan başkalarından ilâhlık vasfını kaldırmak ve bu arada tağutları inkar etmek, yani onları hiç tanımamak, diğerlerinin de ilâhlık altındaki derecelerine göre haklarını tanımaktır. Çünkü hak Allah'ındır. Nihayet şunu da kesinlikle ifade ediyor ki, Allah'ın birliğine inanan bir mümin olmak için, Allah'a imandan önce küfre tövbe etmek şarttır. Ve bu tövbenin şartı da tağutları asla tanımamaya kesin karar vermektir. Bu durumda, "kim tağutu inkar eder de Allah'a iman ederse..." ifadesi, "Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur." kelime-i tevhidinin bir tefsiri demektir. İşte böyle içi ve dışı ile iman eden mutlaka sağlam kulpa yapışmış olur ki, buna tutunanların Allah'ın Kürsisine, cennetin en yüksek tabakalarına doğru çekilip, götürülecekleri ve giderken bırakıverenlerin de dehşetli bir şekilde düşecekleri kelâmın mânâsından anlaşılıyor.

(bk. Elmalılı Muhammed Hamdi YAZIR, Hak Dini, ilgili ayetin tefsiri)

İlave bilgi için tıklayınız:

Dinde zorlama var mı? Namaz kılmayan kişiye ceza verilir mi?..

Kur'an-ı Kerim'de bulunan şifa ayetleri nelerdir? Bunların hükümleri nelerdir ve hangi hastalıklarda daha etkilidir?

Kur'ân'ı şifa için okuyabilir miyiz?

Kur'an'ın her ayeti birer şifadır. Her ayet her hastalık için okunabilir.

a. Kur'an surelerinin ve ayetlerinin her birini şifa, dua niyetine ve isteklerinizi niyet ederek okuyabilirsiniz.

b. Özel olarak Fatiha, İhlas, Nas, Felak, Yasin, Tebareke surelerini Ayet el-Kürsi, Amenarrasülü ve Haşr suresinin son üç ayetini okuyabilirsiniz.

Kur'ân iki şifadan söz eder: Birisi bal, diğeri de Kur'ân'ın kendisi. Bal, maddi bir şifa kaynağı iken, Kur'ân hem maddi hem manevi bir şifa kaynağıdır:

"Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet gelmiştir."(Yunus, 10/57)

"Sonra meyvelerin her birinden ye ve Rabbinin sana kolaylaştırdığı yaylım yollarına gir, diye ilham etti. Onların karınlarından renkleri çeşitli bir şerbet (bal) çıkar ki, onda insanlar için şifa vardır. Elbette bunda düşünen bir kavim için büyük bir ibret vardır." (Nahl, 16/69)

"Biz, Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir; zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır." (İsra, 17/82)

"Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık, diyeceklerdi ki: 'Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu?' De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır. İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar.)" (Fussılet, 41/44)

Kur'ân'ın sunduğu bu şifa nasıl bir şifadır?

Kur'an küfre, şirke, imansızlığa, zulme ve vicdansızlığa karşı bir şifadır. Bu zaten açıkça ortada... Kur'ân'ın davetine uyanlar bu şifayı tadıyorlar, anlıyorlar ve yaşıyorlar. Çünkü Kur'an bu özelliğiyle insanlığın en büyük yaralarını tedavi ediyor.

İman ederek Rabbini tanıyan insan sahibini, malikini ve mabudunu buluyor, vahşetten, dehşetten ve bütün korkulardan kurtuluyor.

Acaba Kur'ân bildiğimiz psikolojik ve bedeni hastalıklarımızın tedavisinde nasıl kullanılır, nasıl kullanılmış?

Kur'ân'dan istifade etmede örnek ve rehber olan Peygamberimiz (asm) bu konuda da bir öncülük ediyor, yol gösteriyor, bizzat kendi uygulamalarıyla ders veriyor. Peygamberimiz (asm) bazı sureleri özellikle kendi hastalığına karşı okuduğu gibi, aile fertlerinden birisi hasta olunca da okurdu.

Peygamberimizin (asm) hanımı Hz. Aişe (r.a.) diyor ki:

"Ailesinden birisi hastalandığı zaman Resulullah (a.s.m.) Muavvizatı (Felak ve Nâs Sûrelerini) okuyarak onun üzerine üflerdi. Vefatıyla sonuçlanan hastalığa yakalandığında bu sureleri okuyup onun üzerine üflemeye ve kendi eliyle meshetmeye başladım. Çünkü onun elinin bereketi benim elimden daha fazlaydı." (Müslim, Selam:50)

Yine Hz. Aişe (ra)'nin anlattığına göre, Peygamberimiz (asm) her gece istirahate çekileceği zaman İhlâs ve Muavvizeteyn sûrelerini okuyup avuçlarına üfler, sonra ellerinin yetişebildiği yere kadar vücudunun her tarafını meshederdi. Hadisin devamında, "Sonra Resulullah hastalanınca ona böyle yapmamı bana emrederdi." diyor. (Buharı, Tıb 39)

Peygamberimizin (asm) sözünü ettiği bir diğer şifa suresi, hepimizin bildiği Fâtiha'dır.

"Fatiha her türlü hastalığa şifadır." (Dârimî, Fadlu'l-Kur'ân 12)

buyuran Allah Resulü (asm) maddi/manevi bütün hastalıklara karşı Fatiha'nın okunması gerektiğini tavsiye eder.

Bu arada Kur'ân-ı Kerim'de "Rabbenâ" ve "Rabbi" ile başlayan pek çok dua âyetleri vardır. Bu âyetleri maddi hastalıkların tedavisi için okuyabileceğimiz gibi, manevi, psikolojik hastalıklar için okumamız da pekâla mümkündür.

Hz. İbrahim (as),

"Hastalandığım zaman bana şifayı veren O'dur."(Şuarâ, 26/80)

derken, şifayı doğrudan doğruya Allah'tan istiyor.

Hz. Eyyup (as) ise seneler süren ağır hastalığına karşı o meşhur duasını okur, Rabbinden yardım ister; Cenab-ı Hak duasını kabul eder, ayağını yere vurmasını emreder. Hz. Eyyup (as) da ayağını yere vurur vurmaz yerden şu fışkırır, bu sudan hem içer, hem de bütün vücudun yıkar, sağlığına kavuşur.

Kur'ân'daki şifa dualarını okumak, ilaç tedavisini ve tıbbın gerekli gördüğü diğer müdahaleleri terk etmek anlamına gelmemelidir.

Doktora gitmek, ilaç kullanmak, ameliyat olmak, perhiz yapmak da birer fiili duadır ve şifayı Allah'tan istemektir. Yoksa ne ilaç şifa verir, ne de doktor. Gerçek Şâfi, şifâ verici Allah'tır.

Kur'an-ı Kerim'de yer alan dört ırmağın (süt, su, şarap, bal ırmakları) isimlerini ve cennet bahçelerinin isimlerini yazar mısınız?

Şunu belirtmeliyiz ki, cennetteki ırmakların özel isimlerine dair bilgilerimiz azdır. Tirmizî’nin rivayet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber (asv); “Kevserin cennetteki bir ırmak olduğunu” söylemiştir. Diğer ırmaklar vasıflarıyla zikredilmiştir. Konuyu bu açıdan değerlendirdiğimizde bu ırmakları şöyle adlandırabiliriz:

a. Dört ırmağın vasıfları:

“Takvâ sahibi / Allah’a karşı gelmekten sakınanlara vâd edilen cennetin durumu şudur: “Orada  bozulmayan su ırmakları, tadı değişmeyen süt ırmakları, içenlere zevk veren şarap ırmakları ve süzme bal ırmakları vardır. Ayrıca onlar için orada, her çeşit meyveden ile Rableri tarafından bir mağfiret vardır...”(Muhammed, 47/15).

Görüldüğü gibi, ayette “su, süt, şarap, bal, ırmağı” denilmiyor, çoğul olarak ırmakları denilmektedir. Bu ise, bu dört çeşit içeceklerden her birisinin değişik kaynaklardan aktığını göstermektedir.
Süt ve bal ırmakları bu ayetten başka bir yerde geçmemektedir. Aslında  süt ve balın başka bir karışımı olmadığı, oradakilerin en kaliteli bir seviyede oldukları için ayrı isimler almalarına ihtiyaç da yoktur. Su ile şarabın değişik karışımı, değişik kokusu ve farklı tatları olduğundan ayrı isimlerle anılmaları uygundur.

b. Su kaynakları:

Kevser Irmağı: (Kevser Suresi, 1; Razî, 32/ilgili ayetin tefsiri).

Tesnim kaynağı:

“İçeçeğin bir karışımı da Tesnimdir. Bu Allah’a yakın olanların içecekleri bir kaynaktır.” (Mutaffifin, 83/27-28).

Kâfur Kaynağı:

“İyi insanlar, Kâfur suyu ile hazırlanmış içecek kâselerini yudumlarlar. Bu Allah’ın has kullarının içip, istedikleri yere akıttıkları bir kaynaktır.” (İnsan, 76/5-6)

Selsebil Kaynağı:

“Onlara karışımında zencefil bulunan kadehler ikram edilir. Bu içecekler, adı Selsebil olan pınardandır.” (İnsan, 76/17-18)

c. Şarap ve meşrubat kaynakaları:

Maîn Kaynağı:

“Etraflarında, cennet (Maîn)şarabından dolu testiler, sürahiler, kadehlerle, ebedîliğe ermiş çocuklar dolaşıp hizmet ederler.” (Vakıa, 56/18)

“Kaynağından taze doldurulmuş, berrak, içenlere pek hoş gelen, içinde zararlı ve sersemletici şey olmayan, sarhoş da etmeyen şaraplar, dolu dolu kadehlerle etraflarında fır dönen hizmetçiler tarafından ikram edilir.” (Saffat, 37/45-47; ayrıca bk. Tur, 52/23;).

Hamr / Şarap Irmağı:

“İçenlere zevk veren şarap ırmakları...” (Muhammed, 47/15).

Cennet Bahçeleri:

Sözlükte "bahçe, bitki ve sık ağaçlarla örtülü yer" anlamına gelen cennet, terim olarak "çeşitli nimetlerle bezenmiş olan ve müminlerin içinde ebedî olarak kalacakları ahiret yurdu"na denir. Cennet ve oradaki hayat sonsuzdur.

Kur'an'da cennet (cennet bahçeleri) için çeşitli isimler kullanılmıştır. Cennetin tabakaları olması ihtimali de bulunan bu isimleri şöyle sıralayabiliriz:

Cennet,  Me'va,  Adn,  Darü'l-huld; Ebedîlik yurdu, Firdevs; Her şeyi kapsayan cennet bahçesi, Darü's-selam; Esenlik yurdu, Darü'l-mukame; Ebedî kalınacak yer, Naîm; Nimetlerle dolu cennetler / bahçeler...

İlave bilgi için tıklayınız:

Cennetin tabakaları hakkında bilgi verir misiniz?

Yasin kelimesinin anlamı nedir?

- “Yasin” sözcüğü, diğer yirmi sekiz surenin başında bulunan mukattaat harflerindendir. Bu harfler “müteşabih” (manaları kapalı, değişik anlamlara gelebilecek) harflerdir. Bu sebeple, diğer harfler için olduğu gibi, “Ya Sin” harfleri için de muhtemel manalar doğrultusunda yorumlar yapılmıştır.

- Bu yorumlardan birisi de “Ey İnsan!” dır. Bu yorumu yapanlar şunu düşünmüş olmalılar: Yasin harflerinden sonra Hz. Muhammed (a.s.m)’e bir hitap vardır: “Kur’an-ı Hakime yemin olsun ki, sen gönderilmiş peygamberlerdensin”. Kur’an’ın bu ifadesi, kendisinden önce gelen “Ya-Sin” kelimesinin bir “nidâ = çağrı” olduğunu gerektirir. Bu harfler de (ya; çağrı edatı, sin ise, insan kelimesinin “Sin” harfini çağrıştırdığı için) böyle bir manaya uygundur. O halde, bütün insanların peygamberi ve onların temsilcisi olan Hz. Muhammed (a.s.m)’e “Ey İnsan!” diye hitap edilmiştir. Bu pek çok yorumlardan sadece biridir.

- Yasin kelimesi için şu yorumlar da yapılmıştır:

Habeş dilinde “ya insan!” anlamına gelir. “ya Recül! = Ey erkek” manasına gelir. Bu bir kasem/yemin üslubudur; bu kelime Allah’ın bir ismidir. Kur’an’ın bir ismidir. Allah’ın, kelamının girişi için kullandığı bir şifre anahtardır.(bk. Taberî, ilgili ayetin tefsiri).

Bazılarına göre, Yasin, Hz. Peygamber’e hitaben; “Ya Seyyid = Efendi!” manasına gelir.(İbn Aşur).

- Aslında “Y” harfi, Meryem Suresi'nin başında da geçmiştir; “Kâf-Ha-Ya-Ayn-Sad". “Y” harfinin burada bir nida edatı olmadığı kesindir.

- Unutmayalım ki, Kur’an’ın ifadeleri çok geniş kapsamlıdır, aynı lafızla pek çok manaya işaret edilmiştir. Çünkü, Kur’an Allah’ın sonsuz ilmini yansıtmaktadır. Bu açıdan bakıldığında, yirmi sekiz surenin başında bulunan şifreli(esrarlı) harflerin bir çok manayı ifade etmesi, bu esrarlı üslubun bir gereğidir. Bu cümleden olarak, heca harflerinin ismi olarak kullanıldığında, Arapça şekliyle “YÂ=(Y-elif- hemze)nin ebced değeri; on iki’dir, “Sin” harfinin ebced değeri ise, yüz yirmi’dir. Bunun toplamı; yüz otuz iki olup, Hem “Muhammed” kelimesinin, hem de “Kalb” kelimesinin ebced değeridir. Bu tevafuk, bu harflerin Hz. Muhammed’e baktığını söyleyen alimlerin görüşlerini desteklediği gibi, “Yasin Suresi Kur’an’ın kalbidir” hadisi şerifinde geçtği üzere, “kalb” ile olan ilişkisine ışık tutmaktadır.

Nur Suresi 31. ayette, başörtüsü emrinin olmadığı söyleniyor; buradaki emri açıklar mısınız?

Cevap 1: 

Allah ve Elçisi'nin bir emrine uymak farzdır. Ona uymamak ise haramdır. Allah ve Elçisi'ne isyan edenlerin cezalandırılacağını bildiren yüzlerce ayet vardır.

Allah’ın ve Elçisi'nin emirlerine ve yasaklarına uymaya itaat, emir ve yasaklarına aykırı hareket etmeye de isyan denilmektedir. Bu nedenle emir ve yasaklara uymayanlar, Allah ve Elçisi'ne isyan etmiş, sınırı aşmış olurlar. Çünkü itaat edenlere mükafat, isyan edenlere ise ceza verileceğini bildiren ayetler ve hadisler vardır. Ayetlerden bazıları şunlardır:

“Allah’a ve Resulüne itaat edin ki merhamete nail olasınız.” (Al-i İmran, 3/132)

"Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden olan ulû'lemre (buyruk sahiplerine) itaat ediniz. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız- onu Allah'a ve Rasule götürün. Bu, hem daha hayırlı hem de neticede daha iyidir." (Nisâ, 4/59).

Başka bir ayet-i celilede, mirasla ilgili hükümler sayıldıktan sonra:

"Bunlar Allah'ın sınırlarıdır. Kim Allah'a ve O'nun Peygamberine itaat ederse, Allah onu, içinden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır; orada devamlı kalıcıdırlar. İşte büyük kurtuluş budur." (Nisâ, 4/13) buyurulur.

"Kim Resule itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur..." (Nisâ, 4/80) buyurulur.

"Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün; 'Keşke Allah'a itaat etseydik, peygambere de itaat etseydik.' derler." (Ahzab, 33/66).

Yine, Allah ve Elçisi'nin emir ve yasaklarına uymayanlar için de ceza verileceği bildirilmektedir:

"Sizi yarattık, sonra size biçim verdik, sonra da meleklere: "Âdem'e secde edin!" dedik, hepsi secde ettiler, yalnız İblis etmedi, o secde edenlerden olmadı (isyankârlardan oldu)." (A'raf, 7/13).

"Allah ve Resulu, bir işte hüküm verdiği zaman, artık inanmış bir erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulu'ne karşı gelir (isyan edip asi olursa), apaçık bir sapıklığa düşmüştür." (Ahzâb, 33/36).

Kur'an-ı Kerîm'de birçok âyette zikredilen "isyan, asi..." kelimeleri Allah'ın emirlerine karşı gelen, O'na itaat etmeyen anlamlarında kullanılmıştır. Hadis-i şeriflerde de Kur'an ayetlerine paralel olarak aynı manalarda kullanılır.

"Babacığım, şeytana tapma, çünkü şeytan, Rahman'a isyan edip asi olmuştur." (Meryem, 19/44).

Ayrıca şu ayet, Allah’ın emrine aykırı hareket edenlerin ve Peygamberimizin (sav) ve müminlerin yolundan ayrılanların cehenneme gireceğini açıkça göstermektedir:

"Kendisine doğru yol açıkça belli olduktan sonra, Peygamber'den ayrılıp mü'minlerin yolundan başkasına uyan kimseyi, yöneldiğine döndürürüz ve onu cehenneme yaslandırırız. Orası ne kötü bir dönüş yeridir. " (Nisâ, 4/115).

Özetle söylemek gerekirse, Allah ve Elçisi'nin her emir ve yasağına uymak farz olduğu ve kişiyi cennete götürdüğü gibi; Allah ve Elçisi'nin her emir ve yasağına uymamak haram olduğu ve kişiyi cehenneme götürdüğü, bu ayetlerden açıkça anlaşılmaktadır. Elbette kulun tövbe etmesi ve Allah’ın affetmesi durumu hariç. Af kapısı ölünceye kadar açıktır.

Cevap 2:

Tesettür konusu, ümmetin bin dört yüz yıllık zaman sürecinde uyguladığı ve İslam alimlerinin ittifakla onayladığı bir konudur. Bununla beraber, baş örtüsü ile ilgili Kur’an’ın hükmünü bir kez daha gözler önüne sermekte fayda vardır; ilgili ayetin meali şöyledir:
 
“Resulüm! Mümin kadınlara da söyle ki; bakışlarını kıssınlar ve edep yerlerini günahtan korusunlar, -mecburen görünen yerler hariç- zinetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler.”(Nur, 24/31).

Arapça’da emir kipi iki şekilde yapılır.

Birincisi: İkinci tekil ve çoğul şahıslar için yapılan özel bir emir kipi biçimi. Ayette şayet doğrudan kadınlara “Siz başınızı örtün” denilseydi, bu kip kullanılacak ve Arapça metin, “Idribne bi humürikünne” şeklinde olacaktı.

İkincisi:  -özellikle- üçüncü tekil ve çoğul şahıslar için kullanılan bir emir kipidir. Bu ise, muzari fiilin başına emir lamı getirilerek yapılır. Kur’an’da “Resulüm! Mümin kadınlara da söyle...” mealindeki bir ifadeyle başladığından, ister istemez, emre muhatap olanlar için bu emir kipi kullanılacaktır. Ve bu yüzdendir ki Kur’an’da bu ifadeden sonra “..Başörtülerini -yakalarının üzerini kapatacak şekilde- örtsünler...” mealinde olan “vel yadribne” emir kipine yer verilmiştir. İnsan merak ediyor, hala bunu bir emir olarak görmeyenler, emir olması için nasıl bir emir üslubunu bekliyorlar?

- Hz. Peygamber (a.s.m) bu ilahî ifadeyi, bir emir olarak telakki etmiş ve bunu uygulamaya koymuştur. Sahabeler, bunu bir emir olarak telakki etmişler ve öyle uygulamışlar. Genel olarak on dört asır boyunca bütün İslam alimleri tarafından, Kur’an’ın bu ifadesi bir emir olarak değerlendirilmiş ve bütün tefsir ve fıkıh kitaplarında bu doğrultudaki beyanlara yer verilmiştir.

Demek ki, Allah’ın ve Elçisi'nin emrine, Müslümanların uygulamasına aykırı düşünenlere, değer vermemek gerekir.

Cevap 3:

Cahiliye devrinde başörtüsü vardı. Ancak enselerine bağlar ve arkaya bırakırlardı. Yakaları önden açılır, gerdanları ve boyunları görünürdü. İşte bu durumu düzeltmek için ayeti kerime, “Başörtülerini yakalarının üzerine vursunlar.” buyurmuştur. Bu örtünün şekli ve biçimi ise önce açık yer kalmayacak şekilde başı, boyun ve gerdanlığı örtmektir. Sonra da ince ve çekici olmayan bir örtüyü kullanmaktır. Mutlaka "şu ölçüde ve şöyle olmalıdır" demek doğru değildir. (bk. Hamdi YAZIR, Hak Dini, Nur Suresi 31. Ayetin Tefsiri.)

Buna göre başörtüsünü yakaların üzerinden örtmenin hikmeti; boyun, gerdan ve göğsün örtülmesini sağlamaktır. Bu zamandaki kadın giyiminde başörtüsü, pardesünün veya üst elbisenin içine konduğunda boyun ve gerdan örtülmüş olmaktadır. Bu örtünme sağlandığına göre başörtüsünü bu şekilde bağlamak caizdir. Önemli olan, İslam'a uygun olarak tesettürün sağlanmasıdır.

Cevap 4:

Nur suresi 31. ayette geçen "humur" kelimesi "başörtüsü" anlamına mı gelmektedir?

Nur suresi 26. ayette geçen, "Temiz kadınlar temiz erkeklere, kötü kadınlar kötü erkeklere yakışır." ifadesi ile ne anlatılmaktadır?

Cevap 1:

“Kötü kadınlar kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara; temiz kadınlar, temiz erkeklere; temiz erkekler de temiz kadınlara yakışır. Bu temiz kimseler, o iftiracıların söylediklerinden uzaktırlar. Kendileri için bir bağışlanma ve cömertçe bir rızık vardır.”

mealindeki Nur suresinin 26. ayetindeki ifadeler hususidir. Hz. Aişe ile ilgili İFK olayına karışanların yalancı olduklarını göstermeye yöneliktir.

Buna göre, bu ayetlerde geçen karşılaştırmanın varmak istediği netice şudur: Hz. Aişe (ra), Hz. Peygamber (a.s.m)’e yakışan, iffetli bir hanımefendidir.

İbn Abbas’a göre, ise bu ayette geçen karşılaştırmalar “yalanın yalancılara, kötülüğün kötü kimselere yakıştığını" göstermeye yöneliktir. Buna göre, ayetin manası şöyledir:

“Kötü sözler kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü sözlere yakışır. Temiz sözler, temiz erkeklere; temiz erkekler de temiz sözlere yakışır. Bu temiz kimseler (Hz. Peygamber, Hz. Aişe ve Hz. Safvan) o iftiracıların söylediklerinden uzaktırlar.” (bk. İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri)

Normalde evlilikte denklik konusu daha çok ahlakî değerlere bakar. Fakat bu husus her zaman gerçekleşmeyebilir. Kader’in çok sırlı hikmetleri vardır. Günahlarından tövbe etmiş bir kimseye güzel bir karşılık olarak güzel bir kocanın verilmesi de bu hikmetlerden biri olabilir.

Cevap 2:

Dileyen dilediği yolu seçebilir. Dileyen dilediğini tercih edebilir.

Allah’ın istediği temizliği tercih edenler temiz olur, Allah’ın değer yargılarına göre pisliği tercih edenler de pis olabilirler. Allah bu dünyada kimseyi zorlamıyor. Eğer Rabbimiz zorla "benim dediğim gibi olacaksınız" deseydi hepimizi temiz yaratırdı, hattâ cinsel organlarımızı yaratmazdı, melekler gibi, ya da şu taşlar gibi hiç birimizi günâh işleyemez bir biçimde yaratırdı olur biterdi. Ama Allah böyle istememiş. Bizleri hem tayyip hem de habis olabilme özelliğinde, ikisinden birini tercih edebilme iradesinde, özgürlüğünde yaratmış ve haydi dileyen dilediğini tercih etsin buyurmuştur. Ve işte bunun kaderini de şöylece belirliyor Rabbimiz:

Habis kadınlar habis erkekler içindir. Kötü kadınlar kötü erkekler içindir. Habis erkekler de habis kadınlar içindir. İffet ve hayasız kadınlar iffet ve hayasız erkekler içindir, namussuz erkekler de namussuz kadınlar içindir. İffet ve hayalı kadınlar iffet ve hayalı tertemiz erkekler içindir, iffet ve hayalarını Allah’a göre ayarlayan tertemiz erkekler de iffet ve hayalı tertemiz kadınlar içindir. Evet demek ki temiz erkeklere temiz kadınlar, temiz kadınlara temiz erkeler yaraşır, onlar kendilerine ancak onları lâyık görürler. Kötü erkekler de aynen kendileri gibi kötü kadınları eş seçerler, kötü kadınlar da kendileri gibi kötü erkeklerden hoşlanırlar.

Veya kötülük, kötü söz, çirkin söz kötü erkekler hakkındadır, kötü erkeklere de kötü söz yakışır. İyi söz, tayyip söz iyi ve temiz erkeklere aittir, güzel sözler iyi erkeklere, temiz erkeklere yakışır. Kötüler, kötü sözlere dalarlar, iyilerin o kötü sözlerle asla bir ilgisi olamaz.

Evet burada bir hususa dikkat çekelim. Bir delikanlı düşünün ki Allah’ın ortaya koyduğu temizlik anlayışından uzak bir hayat yaşıyor. İstediği yerlerde istediği kimselerle düşüp kalkıyor. Toplumun yasallaştırdığı pis yerlere gidip geliyor. Namussuz ve iffetsiz bir hayat yaşıyor. Sonra nihâyet evlenme vakti geldiği zaman da iffetli ve namuslu bir kadın arıyor kendisine eş olarak. Peki kadın için de aynı şey mümkün mü? Elbette hayır. Bırakın nikâh dışı bir ilişkide bulunarak bir günâh işlemeyi, sözlüsünden ayrılan, kocasından boşanan bir kadın bile sanki ebedîyen suçlu görülmektedir. Ama erkek delikanlılık döneminde istediği gibi yaşayacak, istediği şeyleri yapacak ama evlenirken tertemiz bir kız arayacak ve onunla evlenecek.

Tabii evlendikten sonra da yine aynı pislikleri yapmaya devam edecek, ama evdekinin tertemiz kendisini beklemesini isteyecek. İşte Rabbimizin bu âyetlerinde böyle bir anlayışa yer yok. Hanımının temiz olmasını isteyen erkek kendisi de temiz olmak zorundadır. Kocasının temiz olmasını isteyen kadın kendisi de temiz olmak zorundadır. Öyle değil mi? Sen Allah’a ihanet et, sen kendine ihanet et, sen azalarına ihanet et, sen karşındaki kocana / hanımına ihanet et sonrada da karşındakinin tertemiz olması konusunda çaba harca. Olacak şey mi bu?

Öyleyse hanımımız hakkında istediğimizi kendimiz için de isteyeceğiz. Kocamız hakkında istediğimizi kendimiz hakkında da isteyeceğiz. Biz tertemiz olalım ki tertemiz kadınlar bize gelsin. Biz tertemiz olalım ki hanımlarımız da tertemiz hayatlarını devam ettirsin. Allah’a hainlik yapan, Allah’a karşı gelerek bir hayat yaşayan ne erkeğin, ne de kadının tertemiz insanların kanına girmeye hakkı yoktur. Öyle değil mi? Eğer sen Allah tanımaz, temizlik tanımaz, pislik içinde bir hayattan hoşlanıyorsan, o zaman git keyfine göre yaşayan, Allah tanımaz kimselerle evlen. Niye temiz bir Müslümanın kanına girmeye çalışıyorsun?

Eğer namusluluktan, temizlikten hoşlandığın için temiz bir kadın arıyorsan sen de namuslu ol. Niye Müslümanların tertemiz kızlarına, tertemiz erkeklerine ihanet ediyorsunuz? Niye kendi değer yargılarınızla başkalarının değer yargılarını sıfırlamaya çalışıyorsunuz? Ne hakkınız var buna? Allah diyor ki bakın:

"Ey adam, eğer benim değer yargıma göre habissen, pissen git dünyada benim değer yargılarıma göre yaşamayan bir çok insan var onlardan biriyle evlen. Git dilediğin gibi yaşa, ama benim tertemiz kullarıma ilişme, bulaşma ve onları kötülüğe doğru çekip götürme, onların kanlarına girme." diyor Rabbimiz.

Gayri müslimlerin (Ehl-i kitabın) kestiği hayvanların etleri Müslümanlara helal mıdır? Mâide suresinin 5. âyetinde yer alan "Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helal, sizin yiyecekleriniz de onlara helaldir." mealinden ne anlamalıyız?..

Dünya bir köy haline geliyor artık. Müslüman sadece kendi ülkesinin sınırları içinde kalmıyor, gayri müslim ülkelerinde de kendi ülkesi gibi işci olarak, öğrenci olarak, ticaretçi olarak bulunabiliyor.

Buralarda da hayatını İslam'a uygun şekilde yaşamak istiyor. Ancak bazı konularda zorluklarla karşılaşıyor. Kasaplardan et alma konusu da bu zorluklardan birini teşkil ediyor. Kimileri, "Hıristiyan kasaplardan et alınmaz." diyor, özel et kesimine yöneliyorlar. Ancak bunu herkes göze alamıyor. Zaten özel et kesimine sıcak da bakmıyorlar. Bu sebeple buralarda et ihtiyacını karşılamada aile zor durumlara maruz kalabiliyor, bize sorularını da şöyle soruyorlar:

- Yabancı ülkelerde bulunan Müslümanlar, Hristiyan ve Yahudi kasaptan et alamazlar mı?
- Alırlarsa yiyemezler mi? Buralarda satılan et peşin bir hükümle Müslüman'a haram mı?
- Yoksa bir çıkış yolu, bir izah tarzı var mı? Buralarda da İslam kolayca yaşanabilir mi?

Bu konuda ilgili fıkıh kitaplarının verdiği bilgiye bakınca, yabancı ülkelerde bulunan Müslümanları zorda bırakacak bir hüküm görmüyoruz. Bulundukları ülkenin kasaplarından et alamayacakları yolunda bir yasak yoktur. Gördüğümüz temel hüküm şudur:

- Ehl-i kitabın kestiği yenir!..

Ehl-i kitap'tan da, Allah'ın gönderdiği kitaplardan İncil'e inanmış Hristiyan ile Tevrat'a inanmış Yahudileri anlıyoruz.

Buna göre, Hristiyan, yahut da Yahudi kasaptan et alınmaz, alınırsa yenmez, diye bir anlayış söz konusu olmamalıdır.

Zaten, eti satanın değil kesenin inancı mühimdir. Kesen ilahi kitaba inanmış biri ise, yani Ehl-i kitapsa (ki, Hristiyan ülkelerde akla gelen Ehl-i kitabın kesmiş olacağıdır) kasaptan et de alınır, Ehl-i kitabın hazırladığı yemeği de yenir.

Müslümanlar, bulundukları Hristiyan ülkelerde bu sebeple zor durumda kalmazlar. Çünkü Ehl-i kitap olan Hristiyan'ın, Yahudi'nin kestiğinin yeneceğinde tereddüt yoktur... Keserken Allah adını anma konusuna gelince:

Allah'ın adını unutarak söylemeyenin kestiği yenir. İhmalinden değil de inkârından dolayı Allah adını söylemeyenin kestiği ise yenmez... Zaten böyle inkârcı birinin Ehl-i kitap'tan olduğu da söylenemez.

Kasaptaki etleri kimin kestiğini nasıl bileceğiz? Bilgimiz yoksa ne yaparız? Kaldı ki, umumiyetle bilgimiz de olmaz.. Aksine bilginin bulunmadığı sürece, kestiği yenecek kimse tarafından kesilmiştir diye düşünürüz.. Şüphe ile haramlık sabit olmayacağından, söylentilere bakarak haramdır, yenmez diyemeyiz... Bu da umumi olarak rahatlatıcı bir hüküm...

Bir başka tereddüt konusu: Kasaplık hayvanı okla, şokla sakinleştirerek kolay kesime hazır hale getirmek mahzurlu değildir. Burada mühim olan, hayvanın ölümü okla, şokla değil de, kesimle gerçekleşmesidir. Okla, ya da şokla hayvan ölür de, kesim ölümden sonra meydana gelirse bu kesim ölmüş hayvanın etini yenir hale getirmez. Çünkü ölüm, kesimle değil, kesim öncesi yapılan ok, ya da şokla gerçekleştirilmiş, canlı değil ölü hayvan kesilmiştir.

Arz ettiğim bu kolaylıklardan sonra konuya takva anlayışı içinde bakanlar da çıkabilir. Onlar daha dikkatli ve titiz olabilirler. Kendilerine göre şüpheli buldukları kasaplardan et almayabilirler, kesenini bilmedikleri eti yemeyebilirler.. Bunlar tenkit değil takdir de edilirler. Ancak, takvaları tamim edilmez, herkesten aynı titizlik istenilmez. Kendinde bu arzuyu duyanlar tercih ederler takvayı...

Aslında yabancı ülkelerde dikkat edilecek en mühim konu, domuz etidir. Ne türlü kesimle kesilirse kesilsin, hangi temizlik maddesiyle temizlenmiş olursa olsun domuz eti hiçbir suretle temizlik kabul etmez, tümüyle pistir, alınmaz, satılmaz, yenilmez. Tek kelimeyle dışkı hükmünde kabul edilir bulunduğu zeminde. Bulaştığı şeyleri de pis eder. Ancak bulaşarak kirlettiği düşünülen şeyler yıkanarak temizlenebilir. Bu konudaki haramlık hükmü kesindir. Şu, ya da bu yeni yorumlarla domuzun haramlığı tartışılır hale bile getirilemez.

Öyle ümit ediyorum ki, özellikle Tanzanya, Almanya ve Kanada'dan soran okuyucularım, arz ettiğim bu bilgilerle kendilerini zora sokan söylentilerin etkisinden kurtulacak, aile ve çocuklarının et gibi ihtiyaçlarını bulundukları yerlerde karşılayarak İslami hayatı kolayca yaşayabileceklerdir...

Bilerek ve kasden besmeleyi çekmeden kesilen hayvanların eti yenmez. Yahudi ve Hristiyanların kesdikleri bile yenilmektedir. Bir müslüman unutarak besmeleyi çekmese de kesdiği yenilir. Biz müslüman ülkesindeyiz. Burada kesilen her hayvanın islami usüllere göre kesildiği anlayışı olduğundan gelen etleri yiyebilirsiniz.

Not: Haram etlerle helal etlerin aynı yerde satıldığı kasaplardan et ve et mamülleri alırken dikkatli olmak gerekir. Böyle bir yerde domuz eti gibi haram etlerle, sığır eti gibi helal etler iç içe satıldığından karışma ihtimali olabilir. Bir parça haram et veya yağ gibi bir şey karışmış olursa, helal eti de haram eder. Bu açıdan Müslümanların güvenli yerlerden et almalarını tavsiye ederiz.

Bakara Suresi 233. ayeti açıklar mısınız? "Anneler, çocuklarını iki tam yıl emzirsinler. ..."

"Anneler, çocuklarını iki tam yıl emzirsinler. Bu, emzirmeyi mükemmel şekliyle uygulamak isteyenler içindir. Annelerin, münasip şekilde yiyeceğini giyeceğini sağlamak, babanın görevidir. Hiçbir kimse takatinin dışında bir görevle yükümlü tutulmaz. Çocuk yüzünden ne annesi, ne de babası zarar görmemelidir. Babanın varisine de aynı vazife yaptırılır. Fakat anne baba aralarında görüşüp anlaşmaya vararak, iki yıldan önce, çocuklarını sütten kesmek isterlerse, kendilerine bir vebal yoktur. Şayet çocuklarınızı başkalarına emzirtmek isterseniz, kendilerine vereceğiniz ücreti münasip tarzda ödemek şartı ile, bunda da size vebal yoktur. Bununla beraber Allah’a karşı gelmekten sakının ve bilin ki Allah yaptığınız her şeyi görmektedir." (Bakara, 2/233)

Nikâh altında olsun, boşanmış olsun bütün anneler çocuklarını tam iki sene emzirirler, emzirmeleri gerekir, ilâhî hükme göre annelerin durumu budur. Bu hüküm, emzirmeyi tamamlamak isteyen içindir. Şu halde tam iki sene emzirme süresi, en çoğu olup, âyette açıklanacağı üzere bu sürenin azaltılması caizdir. "Mevludünleh" yani çocuk kendisi için doğmuş ve onun doğmasına sebeb ve nesebine sahip bulunmuş olan baba üzerine de, o annelerin ücretleri başta olmak üzere yiyecekleri ve giyecekleri onlara vaciptir. Fakat kayıtsız ve şartsız değil, mar'uf kadar, yani babanın imkanına göre, iki tarafın durumuna uygun olarak bir hakimin uygun görebileceği ölçüde vaciptir. Çünkü hiçbir kimse, gücünün yettiğinden başkasıyla yükümlü olmaz, "teklîfi mâlâ yutak", insanı gücünün yetmediği şeylerle yükümlü kılmak mümkün olsa da yapılmaz.

Ne çocuğu yüzünden anneye, ne de çocuğu yüzünden babaya zarar verilmeye kalkışılmaz. Zarar vermeye kalkışılmasın, hiçbirine zarar verilmesin. "Zarara, zararla karşılık vermek yoktur."

Baba yaşıyorsa rızık ve elbise böyle, ölmesi durumunda, varis üzerine de onun gibidir. Bu varis ya babanın varisi veya çocuğun varisidir. Önce ölen babasına varis olan çocuğa, yeterli mal kalmış ise, o rızık ve nafaka ona; kalmadığı takdirde de o çocuğa o sırada varis olabilecek durumda bulunan "zi-rahim-i mahrem" yakınına (kendisine nikahı haram olacak derecede yakın olan akrabasına) veya asabesine (baba tarafından yakınlarına) vacip olur.

Şimdi ana ile baba iki seneden önce memeden kesmek isterlerse ikisinin biri düşünüp, görüş alışverişinde bulunup hoşnut olmaları şartıyla, ikisine de bunda bir günah yoktur. Ana ile baba birlikte görüş alışverişinde bulunurlarken her halde yavrularının yararını gözetirler. Böyle ikisinin görüş ve düşünceleri birleşip de hoşnut oldular mı, artık hata ihtimali pek az olur. Olsa bile, iyi niyetle işin ehlinden ve yerinde meydana gelen içtihattaki hata bağışlanmıştır. Fakat taraflar birbirleriyle görüş alışverişinde bulunmazlar veya birinin rızası olmadan yapılmış olursa, günah olur. İşte yukarda "emzirmeyi tamam yapmak isteyen kimse", bu görüş alışverişinde emzirmeyi kesmeye razı olmayandır.

Ey babalar! Bir de siz çocuğunuzu süt ana tutup emzirtmek isterseniz, vermek istediğiniz ücreti veya İbnü Kesir kırâetinde medsiz (uzatmadan) okunduğuna göre İhsanı (ikramı) örfe uygun ve şer'an güzel görülen bir tarzda güzelce teslim ettiğiniz takdirde, size bir günah yoktur. Demek ki baba, çocuğuna süt ana tutup gerçek anneyi emzirmekten alıkoyabilecektir. Fakat süt anayı memnun etmelidir ki çocuğa iyi baksın. Dikkat ediniz, ve Allah'tan korkunuz ve biliniz ki her ne yaparsanız Allah onu mutlaka bilir. Dolayısıyla size ona göre ceza veya mükafat verir.

(bk. Elmalılı M. Hamdi YAZIR, Kur'an-ı Kerim Tefsiri)

Not: Konuyla ilgili olarak aşağıdaki makaleyi ve UNICEF (Birleşmiş Milletler çocuklara Yardım Fonu)’in açıklamalarını da okumanızı tavsiye ederiz.

Niçin İki Yıl

En yeni araştırmaların ışığı altında anne sütünün üstünlüklerinden kısaca bahsedeceğiz. Klâsik tıp kitaplarına göre anne sütünün bebeğe altı ay verilmesi kâfidir. Daha sonra bu süre dokuz aya çıkarıldı (1) . En son yayınlarda ise bu sürenin iki yıla çıkarıldığını görüyoruz. Manuel of Pediatric Therapeuties'in son sayılarında bebeğin anne sütü ile iki sene emzirilmesi icâbettiği ifade ediliyor.

Son yayınlar muvâcehesinde anne sütüne şöyle bir göz atalım(2): Anne sütünde "serbest taurine" inek sütünden kırk defa fazladır. Bunun beyin gelişiminde rolü vardır. Yani çocuğun zeki olmasında önemli bir faktör; çocuğun uzun süreli emzirilmesidir.

Anne sütü en kuvvetli bir mikrop öldürücü olarak kabul edilir. Sepsiste (yani vücudun yaygın olarak mikropla istilâsında) kan verilme tedavisi ne ise, süt verme de aynen öyledir. Çocuk o anki hâlinde süt emmemektedir. Burundan fasılalarla mideye az miktarlarda süt verilmesi, en kuvvetli mikrop öldürücülerin işini yapmaktadır. Anneden temiz şekilde alınan süt çocuğuna verilir. Bu mevzuda hatalı bir anlayış da, ishalli çocuğa süt emzirtmemektir. Halbuki günümüzde süt, ishâlli çocuğa gıda olarak vermenin yanında ishalli tedavi için de veriliyor. Bir araştırmaya göre, ishâlden ölüm ve hipematreminin (kanda sodyum fazlalığı) anne sütü verilenlerde daha az olduğu görülmüştür (3) . İngiltere ve Galler'deki seri çalışmalar bunu destekler mâhiyettedir.

Anne sütünde bol miktarda bulunan sekretuar Ig A (bir çeşit antikor molekülü) ile laktoferrin ve ligand mikropların üremesini engeller. Anne sütünde bulunan lizozim, bakterileri öldürücü vasfa hâizdir. Yeni doğum servislerinde çok kısa zamanda anne sütü verilerek bu servisin korkutucu mikrobu olan klebsialla'nin önüne geçiliyor ve karın şişmesi, gaitada kan ile seyreden ağır bir hastalık olan "nekrotizan enterokolit" önleniyor.

Anne sütü virüslere karşı koruyucu maddeler ihtiva eder. Geniş tesirli virüs öldürücü faktörler anne sütünde önemli bir yer işgal ederler. Bilhassa geri kalmış ülkelerde anne sütü ile beslenen bebeklerde ölüm oranı azdır.

Anne sütü alanlar ileride, yaşlıların rahatsızlığı olan damar sertliği ve şişmanlığa karşı korunurlar. Çünkü anne sütünde daha yüksek kolesterol muhtevası, kolesterol katabolizması için lüzumlu enzim yapımına sebep olur (4) .

Lloyd ve Falkner'in yayınlarında şişmanlığın anne sütü ile beslenenlerde az görüldüğüne temas ediliyor.(5)  Troid bezi denen organın kifayetsiz çalışması olan hipotroidi hastalığı, anne sütünü yeteri kadar almış olanlarda daha az görülüyor. Anne sütü ile beslenenlerde inek sütü allerjisi ve süte tahammülsüzlük de görülmez.

Stevenson, ikinci altı aylık sürede solunum yolu infeksiyonunun da anne sütü alanlarda daha az olduğunu, anne sütünde Ig A antikor nispetinin fazlalığını belirtir.

Kabakulak, grip, suçiçeği, Japon B ansefalit (beyin iltihabı) virüslerinin büyümesi insan sütündeki maddeler tarafından engellendiği, sütteki antikorun hazım sisteminin mukavemetini artırdığı, bilhassa E. coli denen mikrop çeşitlerine direnç sağladığı belirtiliyor.

Anne sütünü uzun süre vermek anneye de büyük avantaj sağlar. Bir yayında süt veren annelerde meme kanserinin az olduğu belirtilmekte, ayrıca 18 yaşından önce doğum yapanlarda da meme kanserinin 1/3 oranında azalma gösterdiğine işaret edilmektedir.(7) Bir makalede de 25 yaşma kadar doğum yapanlarda meme kanserinin engellendiği belirtiliyor.(8)

Anne sütü yanında bebeğe ilâve gıda verilmesi artık geciktirilmeye başlandı. Yayınlar bu zamanı altı ay olarak belirtiyorlar. Anne sütü ile beslenen bebeklerde demir eksikliğinin ilk dokuz ay içerisinde çok seyrek görülmesinin sebebi, anne sütünden alınan demirin günlük ihtiyacı karşılayabilmesidir. Ek besinlere geçildiği zaman gerek bu besinler içerisinde düşük nispette demir bulunması, gerekse katı besinlerin anne sütündeki demirin emilmesini azaltmaları ( % 80 nispetinde azaltabilirler) sebebi ile bu çocuklar demir eksikliği açısından riskli bir duruma girmektedirler. Dokuz aya kadar anne sütü dışında herhangi bir ek besin almayan bebeklerde kansızlık (anemi) olmadığı görülmüştür.

Demir eksikliğine bağlı kansızlık üzerinde yapılan bir araştırmada, demir eksikliği anemisi gösteren grubun % 50 sinde taze inek sütüne bağlı olarak mide-bağırsak sisteminden günde 7 cm3 kan kaybının olduğu görülmüştür. İnek sütündeki demir azlığının yanında uzun süreli kan kaybına yol açması demir eksikliği anemisinin gelişmesinde unutulmaması gereken bir husustur. İnek sütünde, müzminleşmiş kan kaybına yol açan faktörün, barsağa tesir eden büyük moleküllü laktalbümin olduğu düşünülmektedir. Açık ifadeyle anne sütünü kesip, diğer gıdalara çabuk geçmek çocuk üzerinde menfi bir durum icra etmektedir. Çocuğu sütten erken kesmek, çocuk ruhu üzerinde aksi tesir yap maktadır. Prof. Adasal(10) ,

"Vakitsiz meme kesimi ileride daima serzeniş ve güç beğenme davranışını doğurur. Ani memeden kesmeyle duygu bozukluğu olabilir."

demektedir. Prof. Köknel (11) ise

"Yemek, içki düşkünlüğü, sigara, uyuşturucu madde kullanma alışkanlığı, oral dönemle (çocuğun süt emme dönemleri) alâkalı inkıta neticesi olur." der.

Çocuğun sütten erkenden kesilmesi, ruhunda menfi durumlar meydana getiriyor. 24 günlük iken 7 kobay çok az besin verilmek suretiyle bir besin mahrumiyetine tâbi tutuldu. Yedi ayrı kobay da kontrol olarak kullanıldı ve bunlar besin mahrumiyetine tâbi tutulmadı. Sekiz gün sonra her iki grup kobay da aynı şekilde muameleye tâbi tutulmaya başlandı. Ve normal bir beslenme tarzı ile yetişkin hayata gelmeleri beklendi. Tecrübeden beş ay sonra, önceden besin mahrumiyetine tâbi tutulan kobaylar ile tutulmayan kobaylar arasında fizikî gelişme ve davranışlar bakımından önemli fark yoktu. Ancak kobaylar bu sefer toptan bir mahrumiyete tâbi tutulunca yavru hâlde aç bırakılan kobaylar, aç bırakılmayan kobaylara nazaran üç misli fazla yemek saklamak, istifçilik, biriktirme, oburluk durumu gösterdiler. O hâlde bunlara çocuklukta yapılan bir tesir yetişkin hayatta da devam ediyor. Bu bakımdan kobayların yavru hâlde geçirmiş oldukları bir hayat onların şahsiyetlerine mâl olmuştur. Açık ifadeyle çocuğun sütten erken kesilmesi ileride bir şahsiyet bozukluğuna yol açabilir.

Sosyolog Mead araştırmasında, çocukluğunda az şefkat gören, gıda açısından cimri bir şekilde beslenenlerin ileride saldırgan, kavgacı, güvensiz kimseler olarak yetiştiklerini tesbit etmiştir. Çocuk iki yıl emzirildiğinde hem gıda problemi, hem de şefkat problemi hâlloluyor. Çünkü emzirmek için kucağa almak, aynı zamanda bir şefkat gösterisidir.

Prof. Harlov, anne varlığının yalnız fizikî destek için değil, çocuğun zevklerinin doyurulması için de önemini ispatlamıştır: İçinde bir yavru maymun bulunan tel kafese sadece telden yapılmış ve karnında biberon bulunan bir maymun maketi ile onun yanına da üstü maymun postuyla, kaplı fakat biberonsuz diğer bir anne maymun maketi yerleştirmiştir. Uzun tecrübelerin neticesi şöyle hülâsa edilebilir: Yavru maymun sadece tel maket anneden emmekte, fakat uyumak için kıllı, postlu anne yanına gitmektedir. Korkutulunca da yavru maymun, postlu olan anneye sarılmaktadır. Yavruda kıllı deriyi tutmak için Önceden bir meyil vardır. Böylece sakinleşmektedir. Anne kucağında emzirilen insan yavrusu da hem beslenmekte, hem de güven ortamı bulmaktadır. Prof. Cebiroğlu'nun dediği gibi "Anne çocuğunun açlığını, ıslaklığını, soğukluğunu giderir. Bunlarla birlikte çocuk her defasında annesinin sesini, kokusunu, temasını hisseder. Bebek de anne yüzüne bakar, iki aydan sonra gülümser, ağlar, kucağa uygun gevşek durum alır. İşte bundan ötürü meme ile beslemek biberonla beslemeye, kucakta biberon vermek de ayrı yatırıp vermeye üstündür." Yine Prof. Cebiroğlu "Çocuk doyduktan sonra da memeyi emmekten hoşlanır. Erken emmekten kesilirse çocuğun zevkini tatmin etmek için parmağını emdiği görülür" demektedir.

Çocuğun annesi tarafından kucakta emzirilerek beslenmesi çocukta, duyduğu huzursuzluğu (sıkıntı, korku ve güvensizlik) giderici, onda huzur sağlayıcı (gevşemek ve güven duygusu) tesirdedir. Çccuk emzirilirken kucakta olması çocuğa güven veriyor. Bowlby anne bedenine değinenin güven duygusu yerleşmesine tesirinin önemli olduğunu bulmuştur. Messerman, annenin çocuğa sarılmasının mühim bir hâdise olduğunu belirtir.

Uzun süre çocuğu emzirmek ileride kendine güvenen istikrarlı bir ruh haleti ortaya çıkarır. Memeden erken kesmede problemli ruh meydana gelir. Nitekim Prof. Yörükoğlu, süt çocukluğu döneminde bu problemin, ileride oburluk, şişmanlık, içkiye ve uyuşturucuya düşkünlük, rûhî çöküntüye sebep olduğunu söylüyor.

Her şeyde "yapan bilir", öyle ise ancak "bilen konuşur". Biz de her şeyin yaratıcısının bu konudaki kelâmına kulak vermeliyiz ve onu tatbik etmeliyiz.

"Çocuklarını tam iki yıl emzirsinler." (Bakara, 2/233)

"Sütten kesilmesi de iki sene içindededir." (Lokman, 31/14)

Kaynaklar:

1) Nelson "Textbook of Pedratrics", 1976; 2) Acta Pedratarica, 1982; 3) Acta Scandinavica 299, 1982; 4) Current Pedratrics, 1982; 5) Lloyd 1980 ve Falkner. 1980; 6) Açta Pedratrica Scandinavica, 1982; 7) Macmalson "Cancer"; 8) Vorherr "Human Breast Cancer"; 9) Psikiyatri; 10) Ruh sağlığı ve hastalıkları; 11) Kişilik.

Anne Sütü Önemlidir!

Anne sütü ile emzirme, bebeklerin sağlıklı büyümesi ve gelişmesi için bilinen en iyi beslenme yöntemi. Oysa 1993 yılında yapılan “Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması”nda ilk altı ayda sadece anne sütü ile beslenen bebeklerin oranı yüzde 1.3 olarak belirtilmiştir. Bu oranı sadece Türkiye’de değil tüm dünyada arttırmayı hedefleyen UNICEF anne sütüyle ilgili merak edilenleri bu yazıda sizlerle paylaşıyor.

Anne sütü ile emzirme, bebeklerin sağlıklı büyümesi ve gelişmesi için bilinen en iyi beslenme yöntemi. Bebeklerin ilk altı ay boyunca hiçbir ek besine gerek duymadan tüm besin gereksinimleri karşılayabilecek bileşime sahip olan anne sütü, her zaman hazır ve bedava olması sebebiyle her annenin rahatça ulaşabileceği bir besin kaynağıdır. Oysa 1993 yılında yapılan “Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması”nda ilk altı ayda sadece anne sütü ile beslenen bebeklerin oranı %1.3 olarak belirtilmiştir. Yine aynı araştırmada, beş yaşın altındaki çocukların %25’inde beslenme eksikliği tespit edilmiş ve her yıl 63.000 çocuğun önlenebilir hastalıklardan dolayı hayatını kaybettiği belirlenmiştir.

Bu ölümlerin sayısını azaltmak ve bebeklerin sağlıklı yaşamasını sağlamak amacıyla, Dünya Sağlık Örgütü ve Unicef gibi organizasyonlar, Türkiye’de ve dünyanın birçok ülkesinde anne sütünün kullanımı konusunda anneleri bilgilendiriyor ve onları teşvik ediyor.

Anne Sütünün Bebeğe Yararları:

- Anne sütü hijyeniktir.

- Bebeği bulaşıcı hastalıklara karşı korur.

- Bebeğin su ihtiyacını tam olarak karşılar, ayrıca su verilmesine gerek yoktur.

- Sindirimi kolay olduğundan, ishal, kabızlık ve gaz sancıları daha az görülür.

- Anne sütündeki demir ve kalsiyum, bebeğin bağırsaklarında daha iyi emilir, bu nedenle raşitizm ve kansızlık daha az görülür.

- Anne sütü alerjik madde içermez.

- Anneyle bebek arasında psikolojik bir bağ oluşturur.

- Anne sütü alan bebeklerde zeka katsayısı daha yüksektir.

Emzirmenin Anneye Yararları:

- Anne sütü ekonomiktir, dolayısıyla maddi durumu ne olursa olsun her anne bu emzirme yöntemini kullanabilir.

- Doğumdan sonra rahmin eski haline dönmesini kolaylaştırır.

- Fazla kiloların yakılmasına yardımcı olur.

- Emziren kadınlarda meme ve yumurtalık kanseri daha az görülür.

Anne Sütü Verilmeyen Bebeklerde Görülen Riskler Nelerdir?

Anne sütü ile beslenmeyen çocuklarda ölüm oranları, beslenenlere göre 4-6 kat daha fazla. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre emziren kadın oranları yüksek olsaydı yılda 1.5 milyon bebeğin yaşamı kurtulacaktı.

Bebekler Ne Kadar Süre Anne Sütü ile Beslenmeli?

Dünya Sağlık Örgütü ve UNICEF, anne sütü ile beslenmenin doğumdan hemen sonra başlanmasını, ilk altı ayda sadece anne sütü verilmesini ve emzirmenin altı aydan sonra uygun besin takviyeleriyle iki yaş ve üzerine kadar devam etmesini öneriyor.

Kaynak: UNICEF

Nur suresi 31. ayetteki "humur" kelimesi başörtüsü anlamına mı gelmektedir? Ayette Arapça "res" yani "baş" sözcüğünün geçmemesi ve saçların görünmemesiyle ilgili kesin bir emrin olmaması, başörtüsünü Kur'an'ın emretmediğine dair yeterli bir delil değil mi

"Mümin kadınlara da bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini günahtan korumalarını söyle! Yine söyle ki mecburen görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler. Zinet takılan yerlerini kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, üvey oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, mümin kadınlar, ellerinin altında bulunanlar (köleler), erkeklikten kesilip kadınlara ihtiyaç duymayan hizmetçileri veya henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocukları dışında kimseye göstermesinler. Saklı zinetlerine dikkat çekmek için, ayaklarını da vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tövbe ediniz ki felaha eresiniz." (Nur, 24/31)

Ayetteki "humur (baş örtüleri)" sözcüğünün tekili "hımar" olup, sözlükte; kadının kendisi ile başını örttüğü şey, demektir. Saîd b. Cübeyr (Ö. 95/713), baş örtüsünün kadının boyun ve göğüs kısımlarını örtecek ve bunlardan hiçbir şey göstermeyecek nitelikte olması gerektiğini söylemiştir.(1)

Müminelere de, yani mümin kadınlara da söyle: Gözlerini indirsinler, helal olmayan erkeklere bakmaktan sakınsınlar, zira bakmak, zinanın postacısıdır, derler. Ve avret yerlerini korusunlar, tamamiyle örtüp, zinadan korunsunlar. Ve zinetlerini teşhir etmesinler. Kadının zineti denince örfte, taç küpe, gerdanlık, bilezik ve benzeri takılar, sürme, kına ve benzerleri ve elbise süsleri gibi şeyler akla geliverir. A'râf Sûresi'nde

"Ey Adem oğulları! Her mescide gidişinizde zinetli elbiseler giyin." (A'râf, 7/31)

âyetinde zinetin elbise demek olduğu da geçmişti. O halde bu zinetleri açmak bile yasaklanmış olunca, bunların mahalli olan vücudu açmak öncelikle yasaklanmış olur. Yani vücudlarını açmak şöyle dursun, üzerlerindeki zinetleri bile açmasınlar. Bununla birlikte bir kısım âlimler, burada zinetten maksadın, zinetin takıldığı, kullanıldığı yer olduğu fikrini kabul etmişlerdir ki, yüz, sürme ve allık yeri; baş, taç yeri; saç, örgü ve büklüm yeri; kulaklar, küpe yeri; boyun ve göğüs, gerdanlık yeri; el, yüzük ve kına yeri; bilekler, bilezik yeri; pazular, pazubent yeri; baldırlar; halhal yeri; ayaklar da, eller gibi kına yeridir. Bunlardan başka vücudun kısımları da aslında açılmaz.

Bu âlimlerden bazıları muzaafın hazfi veya zikr-i hâl, irade-i mahal ile "ziynet yeri" takdirinde bir mecaz gözetmiştir. Buna delil olarak da, kadının vücudundan ayrı olduğu zaman o zinetlere normal olarak bakmak ve alıp satmak ittifakla caiz ve mübah olduğunu ifade ve kabul etmişlerdir. Bazıları da yine bu delil ile, kadının asıl zineti, vücudunun güzel yaratılışı, zinet yapmaktan gaye de vücudun süslenmesi olduğunu kabul ederek bu zinetten maksadın, yalnız vücut olduğunu kabul etmişler ve kadınların birçoğu yapmacık zinetten uzak bulunmakla zaten zinetli oldukları halde, yaratılış zinetinin zaten hepsinde bulunması ve her kadın bedeninin özünde bir zinet olması hükmün genelliği hakkını yerine getirme noktasından bu tahsisin bir destekleyicisi olduğunu söylemişler ve buna göre şu mânâyı vermişlerdir: Kadınlar yaratılıştan zinetleri demek olan vücudlarının hiçbir tarafını açmasınlar.

Doğrusu, doğal olan güzelliklere, zinet denilmekten çok "cemal" denilmesi daha yaygın ve zinet tabiri yapma şeylerle süslenen takılarda meşhur ise de

"Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten...aşırı sevgi ile bağlanılan bu gibi şeyler insanlar için bezenip süslendi." (Âl-i İmrân, 3/14)

âyetinin delaletiyle zinet kavramının yaratılıştan olana da sonradan yapmaya da şâmil olduğunda şüpheye yer yoktur. Zinet ve güzelliğin hakkı da meydana çıkarılmasını kendi sahiplerine tahsis edip başkalarından gizlenmektir.

Ancak görünen kısımları müstesna, O zinetlerden dışa gelen örtülse bile görünmesi doğal olanı, bu hükümden müstesna ve başka bir hükme tabidir ki, bunlar örtünün dış tarafıyla el ve yüz zinetleridir. Çünkü örtünün kendisi de kadının bir zinetidir. Tabiîdir ki, bunun dışı görünecektir. El ve yüzün de, namazda görünmesi adettir. Ebu Davud'un Müsned'inde rivayet edildiği üzere, Peygamber (s.a.v) Hz. Esma'ya

"Ya Esma, kadın bülûğa erince ondan görülebilecek olan ancak şudur."

buyurmuş ve kendi mübarek yüzüne ve avuç içlerine işaret etmişlerdir. İş yaparken, gerekli eşyayı tutarken ve hatta örteceğini örterken bile elin açılması gerekli olduğu gibi ,zarurî olan bakma ve nefes alma sebebiyle yüzün diğerleri gibi örtülmesinde zorluk vardır. Bir de şahitlikte, mahkemede, bir de nikahta yüzün açılmasına ihtiyaç vardır. Bundan dolayı zaruretler kendi miktarınca takdir olunmak üzere bunların açılmasında sakınca yoktur. Fakat bunlardan geriye kalanlarının açılması, görülmesi, bakılması haramdır ve nâmahremden örtülmesi gerektir.

Buyuruluyor ki ve baş örtülerini yakalarının üzerine vursunlar, başlarını, saçlarını, kulaklarını, boyunlarını, gerdanlarını, göğüslerini açık tutmayıp bu şekilde sımsıkı örtünsünler ve o halde bu emri yerine getirebileck baş örtüsü kullansınlar. Tefsircilerin nakline göre cahiliye kadınları da hiç baş örtüsü kullanmaz değillerdi. Fakat yalnız enselerine bağlar veya arkalarına bırakırlar, yakaları önden açılır, gerdanları ve gerdanlıkları açığa çıkardı, zinetleri görünürdü. Demek ki, son zamanlarda asrîlik sayılan açık saçıklık böyle eski bir cahiliye âdeti idi. İslâm böyle açıklığı yasaklayıp baş örtülerinin yakalar üzerine örtülmesini emir ile tesettürü farz kılmıştır.

Görülüyor ki, bu emirde tesettürün yalnız vacib oluşu değil, özel bir şekli de gösterilmiştir ki, kadın edeb ve temizliğinin en güzel ifadesi budur. Görülüyor ki bu emir ev içinde veya dışında diye kayıtlanmamıştır. Bu bakımdan mutlaktır. Ancak görünen istisna edildiği gibi, gizlenen zinetlere bakmanın helal olanları da istisna ile bu tesettürün, yani örtünmenin vacib oluşunun, nâmahreme karşı olduğunu anlatmak için bu vücubun kuvvetini ve önemini göstermek üzere bir daha tekid ile buyurulmuştur ki, öyle örtsünler ve zinetlerini açmasınlar, açık bırakmasınlar ancak kocalarına veya kendi atalarına, yani babalarına, dedelerine ki amca ile dayı da nikah düşmeyeceğinden bunlara dahildir veya kocalarının atalarına veya kendi oğullarına veya kocalarının oğullarına veya kendi erkek kardeşlerine veya erkek kardeşlerinin oğullarına veya kız kardeşlerinin oğullarına veya kendi kadınlarına; müminlerin kadınları, yani Müslüman kadınlar veya hizmet veya sohbetlerinde özel yeri bulunan kadınlardır.

Demek ki, özelliğini bilip tanımadıkları yabancı kadınlara da açılmaları caiz olmayacaktır. Önceki müfessirlerin çoğunluğu demişlerdir ki; müminlerin kendi kadınları demek, kendi dinlerinde olan Müslüman kadınlar demektir. Bundan dolayı Müslüman kadınları Müslüman olmayan kadınlara açılmamalıdırlar. Fakat bazıları da bunu istihsane hamlederek müminlerin kadınları, hizmet veya sohbetlerinde bulunan gerek Müslüman, gerek Müslüman olmayan kadın cinsi demek olduğunu söylemiştir ki, Fahreddin Râzî buna "mezhep budur" demiştir. Önceki daha ihtiyatlı, bu ise daha uygundur.

(1) bk. el-Kurtubî, XII, 153; İbn Kesir, Muhtasar Tefsir, thk. M. Ali es-Sabünî, 7. baskı, Beyrut 1402/1981, II/600; Elmalılı, Hak Dini, İst. (t.y.), VI/15.

İlave bilgi için tıklayınız:

Başörtüsünün hükmü nedir? Başı açık gezmek insanı nasıl bir tehlikeye götürür?

Kur'an-ı Kerim'de Allah Teala'nın, "Biz yarattık, biz yaptık." gibi ifadeleri kullanması hakkında bilgi verir misiniz?

Önce bir hususu belirtelim: Cenab-ı Hak Kur'ân-ı Kerim'de, her zaman "ben" yerine "biz" diye hitap etmiyor. Âyetler hep bu şekilde sıralanmıyor. Yerine göre "Ben", mevzuunun gelişine, meselenin anlatılışına göre hitap tarzları da değişiyor.

Nitekim meallerini vereceğimiz şu âyet-i kerimelere dikkat edilirse bu husus açıkça görülür:

"Ey İsrailoğulları! Size ihsan ettiğim nimetlerimi hatırlayın ve son peygambere iman edeceğinize dair bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, ben de size verdiğim sözü yerine getirip mükâfatınızı vereyim. Ve sadece benden korkun." (Bakara, 2/40-41)

"Kullarım senden beni sordukları vakit de ki, muhakkak ben çok yakınım. Bana dua ettiği zaman, dua edenin duasına cevap veririm. Öyle ise onlar da benim davetime uysunlar. Bana iman etsinler ki, doğru yolu bulmuş olsunlar."(Bakara, 2/186)

"Bana dua edin, icabet edeyim." (Mü'minûn, 23/60)

"Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım."(Zâriyat, 51/56)

Evet, sadece birkaç misal olması bakımından meallerini verdiğimiz bu âyetler gibi daha pek çok âyet-i kerimelerde Yüce Rabbimiz, kendi zâtından "Ben" mânâsına gelen zamirlerle ifade etmektedir. Bu âyetlere dikkat edilirse, "Bana verdiğiniz sözü", "Kabul ederim", "Beni sordukları vakit", "Benden korkun" gibi ifadelerin, doğrudan Cenab-ı Hakk'ın zâtıyla ilgili olduğu ve arada hiçbir vasıta kabul etmeyeceği görülür.

İşte Allah'ın "Ben" diye hitap ettiği âyetlerin büyük ekseriyeti hep zâtıyla ilgilidir; "Biz" diye hitap edilen âyet-i kerimelerde ise, umumiyetle arada bir vasıta vardır.

Mesela, Kur'ân'ın indirildiğini haber veren bütün âyet-i kerimelerde "Biz indirdik" buyurulur. Bütün âyetler vahiy kanalıyla indirildiğine göre, burada Allah ile Peygamber (a.s.m.) arasındaki vasıta, bir melek olan Cebrail (as)'dir.

Yine "Bulutla gölge yaptık." (Bakara, 2/57) gibi âyetlerde işi yaptıran Allah, işi yapan "Allah'ın memurları" mesâbesindeki meleklerdir. Ancak burada, meleklerin "memur" olarak vasıflandırılmasını, insanların işlerini kolaylaştırmak için kullanma zorunda kaldıkları memurlarla kıyaslamaktan kaçınmak lâzımdır. İnsanlar acizliklerinden dolayı memur tutuyorlar; Cenab-ı Hak ise kâinatta hükmeden kudretinin icraatını ilân etmek, onlar vasıtasıyla azametini bildirmek için melekleri istihdam ediyor.

Zaten birçok müfessirimiz, bu çeşit âyet-i kerimelerde Cenab-ı Hakk'ın kendi azamet ve kudreti, ulûhiyet ve kibriyâsı ile hitap ettiğini bildirirler. Yâni Cenab-ı Hak, Esmâü'l-Hüsnâsı ve sıfatlarıyla birlikte hitap ederek, kendi büyüklüğünü ve celâlini bildirmektedir.

Meselâ,

"Kur'ân'ı kesinlikle biz indirdik, elbette onu yine biz koruyacağız."(Hicr, 15/9)

mealindeki âyet-i kerimenin metninde "biz" mânâsına gelen dört kelime vardır. Burada hem Cenab-ı Hakk'ın kibriya ve azametinin ifadesi bahis mevzuudur, hem de meselenin ehemmiyeti zamirlerle kuvvetlendirilmektedir.

Müfessir Ebu's-Suûd Efendi, bu âyetin tefsirinde, "Biz azamet-i şânımız ve uluvv-i cenabımızla Kur'ân'ı indirdik" der.

Kevser Sûresinde geçen "Biz" mânâsına gelen "İnnâ"nın tefsirinde ise Fahrüddin Râzi, "buradaki 'Biz'den murad, Cenab-ı Hakk'ın azametini göstermektir" der. "Çünkü Kevser'i Peygamber Efendimize (a.s.m.) hediye olarak veren, yerin ve göğün sahibi olan Cenab-ı Hak'tır. Hediye edilen şey de verenin büyüklüğüne göre bir kıymet ve azamet kazanır."

Bediüzzaman, Bakara Sûresinin 34. âyetinin tefsirinde "Ben" mânâsına gelen "İnnî" ve "Biz dedik" mânâsına gelen "Kulnâ" kelimelerini ele alır ve şöyle der:

"Cenab-ı Hakk'ın halk ve îcat fiilinde vasıtanın bulunmadığına, kelâm ve hitabında vasıtanın bulunduğuna işarettir."

Devamında ise Nisa sûresinin 105. âyetindeki "Biz" mânâsına gelen "nâ" zamirinin tefsirinde şu hususları dikkate verir:

"Bu âyette azamete delalet eden 'nâ' zamir-i cem'i vahiyde vasıtanın bulunduğuna işaret olduğu gibi, 'Allah'ın sana gösterdiği' mealindeki cümlede müfred hükmünde olan lafz-ı celâl mânâları ilham etmekte vasıtanın bulunmadığına işarettir." (İşaratü'l-îcaz, s. 230)

O halde, Allah'ın bazı âyetlerde "Biz" diye hitap etmesinden, -hâşâ- Cenab-ı Hakk'ın birden fazla olduğu akla gelmemelidir. Zaten gelmez de.

Bazan biz de kendi yaptığımız bir işten bahsederken bile "Biz yaptık" demez miyiz?

İlave bilgi için tıklayınız:

- Neden `Biz`?

- İlah Kur'an-ı Kerim'in bazı ayetlerinde "Ben" veya "Biz" yerine "O" ifadsesinin üçüncü tekili kullanılıyor; Bunun nedeni nedir?..

Bakara sûresinde "Ey iman edenler râinâ demeyin unzurna deyin." diye âyet geçiyor. Râinâ ve uzurna ne demektir?

"Ey iman edenler! 'râine' demeyin, 'unzurna' deyin ve iyi dinleyin, kâfirler için elemli bir azap vardır."(Bakara, 2/104)

Kur'ân'da seksen sekiz yerde müminlere "Ey iman edenler!" diye hitap buyurulmuştur.

Ey iman şerefiyle şereflenmiş olanlar "râinâ" demeyiniz de "unzurnâ" deyiniz, ve kulak veriniz, dinleyiniz! Rainâ "bize mürâat et" demektir.

Mürâât: Müfâale babından ra'y ve riayette mübalağa veya müşareket ifade eder. Ra'y ve riayet, bir kimsenin, başkasının işlerini çekip çevirmesi, yönetip tedbir etmesi, onun lehine olacak şeyleri tedarik edip, ona fayda sağlaması ve korunmasına özen göstermesi demektir ki, hayvanat hakkında gütmek, insanlar hakkında da siyaset adı verilen yönetmek anlamına gelir. Nitekim siyaset ilmine, "ilmü'r-riaye" yani yönetim ilmi adı da verilir. Mürâât da, riayet de mübalağa veya karşılıklı riayet demek olur. Bir insanın haline müraat etmek, ne yapacağını, halinin nereye varacağını gözetmek, murâkabe etmek, saygı ile dikkate almak mânâsına da gelir ki, bizim dilimizde riayet bu anlamda kullanılır.

Başlangıçta Peygamber Efendimiz (asm) tarafından bir şey tebliğ ve tâlim buyurulduğu zaman, ara sıra Müslümanlardan bazıları yani "Bize riayet et ey Allah'ın resulü." derlerdi ve bununla "Bizi gözet, acele etme, müsaade buyur ki anlayalım." demek isterlerdi. Cenab-ı Allah, böyle demeyi, bu "râinâ" tabirini kullanmayı yasaklayarak demeyiniz, bu tabiri kullanmayınız da "unzurnâ" bize bak, bizi gözet, deyiniz ve söze de iyi kulak veriniz, dikkatle dinleyiniz, iyi belleyip akılda tutunuz, buyuruyor ki, bunda çok ince ve mühim bir edep öğretimi vardır.

Gerek ilim öğrenmede, gerek diğer nasihat ve tâlimatları anlama hususlarında Resulullah (asm) ile ümmeti arasındaki sosyal durumu ve buna göre İslâm'daki velayet-i âmme (genel velayet) ilişkisinin özünü ve hakikatini ve resmiyetteki teşrifât (protokol)ın asıl mahiyetini de ifade etmektedir. (Râinâ) demeyiniz. Acaba niçin?

Birincisi: Yahudiler arasında birbirlerine sövmek için kullandıkları meşhur bir kelime vardı, "râînâ" derlerdi, bu tabir Arapça "bizim çoban" demek olduğu gibi, İbrânî ve Süryanî dillerinde "Dinle a dinlenmeyesi, dinle a sözü dinlenmez herif!" gibi hakaret ve alaya alma mânâsı ifade eden bir kelimeymiş. Müslümanların Hz. Peygamber'e karşı böyle diye hitap etmelerini, Yahudiler fırsat bilerek ve kendi dillerindeki kelimesini andıracak şekilde ağızlarını eğerek, bükerek, sövmek ve hakaret kastiyle "râînâ" demeye başlamışlardı. Sa'd b. Muaz Hazretleri, bunu işitmiş, "Ey Allah'ın düşmanları, lanet olsun size, vallahi hanginizin, Resulullah'a karşı bunu söylediğini bir daha işitirsem boynunu vururum." demiş, onlar da buna karşı "Siz böyle söylemiyor musunuz?" diye kaçamak bir cevap vermişlerdi. Bunun üzerine işte bu âyetin inmiş olduğu rivayet edilmiştir.

Nisa Sûresi'nde,

"Yahudilerden bir kısmı kelimeleri yerlerinden değiştirerek, dillerini eğerek, bükerek ve dine saldırarak, peygambere karşı da, "işittik ve isyan ettik, dinle ey dinlenmez olası, râinâ', derler." (Nisa, 4/46)

âyeti bu hadiseyi açıkça göstermektedir.

İkincisi: (Râinâ) emri, ahmaklık ve kabalık mânâsına "ruûnet" masdarından sıfatına da lafız olarak benzer bir kelimedir. Bundan dolayı da bir çirkin cinâs vardır. Bu ise edebe aykırıdır. Her iki sebeple nehiy, kelimenin çirkin olan ikinci bir anlamından dolayı sırf lafzî anlamda bir edebe dayanmaktadır. Riayetle nazaret arasındaki mânâ farkından dolayı değildir

Üçüncüsü: "Mürâât" riayetten müfâale vezninde olduğu ve iki kişi arasında müşareket ifade ettiği için, taraflar arasında müsâvat, yani eşitlik var zannettirir. Bunu söyleyenler, sanki, "Sen bize riayet et, sözümüze kulak ver ki, biz de sana riayet edelim, biz de senin sözünü dinleyelim." demiş gibi olurlar. Böylece Resulullah'dan karşılıklı bir riâyet ve gözetim talep etmiş olurlar. Halbuki Resulullah ile ümmet arasındaki ilişki, öğretmen ile öğrenci, usta ile çırak, yöneticiler ile halk arasındaki karşılıklı taahhütlere ve nisbeten eşit şartlara dayalı bir ilişki değildir. O ilişkiyi karşılıklı şartlara dayalı böyle sosyal ilişkiler cinsinden bir ilişki sanmak, peygamberlik makamının kadrini ve kıymetini bilmemek, ayrıca toplum hayatının değişmez, zararlı ve terakkiye engel birtakım esaslara dayandığını zannetmek demek olur. Nitekim

"Sen onların heva ve heveslerine uyma!" (Maide, 5/48) ve

"Sakın o Resulü, kendi aranızda birbirinizi çağırdığınız gibi çağırmayın!" (Nûr, 24/63)

buyurulmuştur. Şu hâlde imandan sonra müminlerin sosyal durumlarını belirlemenin ve kendilerini imanın hedeflediği maksatlara ve başarılı işlere, güzel hizmetlere sevkedecek bir öndere uymanın en mühim vazifeleri olduğu; fakat bunu mürâât mânâsıyle değil, nezâret mânâsıyle alıp, ona göre güzel sosyal edep ve terbiye kuralları altında takip edip gerçekleştirmek gerektiği beyan buyurulmuştur.

Demek ki, Resulullah'a ait olan vazife mürâat değil, nazârettir. Mürâatın ise onun ümmetine düşen bir vazife olması gerekir. Bunun için ümmet, lafzî ve manevi her türlü kötü vehme düşmekten sakınmak için "râinâ" dememeli, "unzurnâ" demelidir: Öğretilen ilme, tebliğ olunan hükümlere, emirlere ve yasaklara iyi kulak verip dinlemelidir. Nezâret eden de nezâret görevinin gereklerini iyi bilmeli, ona da ümmet tarafından bu vazife ihtar olunacağı zaman, "bizi gözet" diye ihtar edilmelidir.

Dördüncüsü: Mürââtın aslı olan ra'y ve riayette hayvanî bir gözetme anlamı vardır. Nazâret ise katıksız bir insanî kavramdır. Şu halde Müslüman ümmeti, hayvanî kavramlardan uzak durmalı ve sakınmalı, insanî kavramları kabul edip, uygulamalıdır. Bunu yapmak da ümmetin kabiliyetine bağlıdır. Nitekim "Siz nasıl olursanız öyle yönetilirsiniz." buyurulmuştur.

Âyetten çıkan sonuca göre; söz konusu nazâreti talep etmek ve söz dinlemek ümmetin görevidir. Müminler başıboş, terkedilmiş, nazâretsiz bırakılmaya razı olmamalı, kendilerine nazaret edecek bir başkana, bir imama tabi olmalıdır. Bu suretle bir ümmet teşkil etmeliler, fakat "râinâ" diye müraat isteğinde bulunmamalılar, kendilerinin sürü yerine konulmasına razı olmamalılar.

Aslında âyet mutlak anlamda olduğu için, hem Asr-ı saadet'e, hem de bütün asırlara şamil olan bir hüküm taşır. Ümmetin bizzat Resulullah'a karşı "unzurnâ" demeye izinli, hatta görevli ve mecbur olduğuna bakılırsa, bu hak veya vazifenin diğer yöneticilere karşı uygulanması öncelikle istenmekte demektir. Bu mesele akâid kitaplarında imamet bahsi adıyle ve farz-ı kifaye olmak üzere söz konusu edilmiştir. Görülüyor ki, müminlere imandan sonra ilk emir bu oluyor.

Nebe Suresi 33’de "Göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızları" bazıları kabul etmiyorlar ve kevaib kelimesinin üzüm tanesi olduğunu söylüyorlar, bu doğru mudur?

Tefsir kaynaklarının hemen hepsi, “yaşıt” manasına gelen “etrab” kelimesini kızlar için kullanmışlardır. Bu kelime şu ayetlerde geçmektedir:

“Şüphesiz Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için büyük başarı ve mutluluk vardır. Onlara bahçeler, üzüm bağları, turunç göğüslü genç yaşıt dilberler, dolu dolu kadehler var.”(Nebe,78/31-34)

“Onların beraberinde, gözleri kocalarından başkasını görmeyen yumuşak bakışlı, aynı yaşta güzeller vardır.”(Sad, 38/52).

“Ve onlar yükseltilmiş döşekler/mobilyalar üzerindedirler. Biz oradaki kadınları, yepyeni bir yaratılışla yaratıp, sûret ve sîretlerini son derece güzelleştirdik. Böylece onları, ashab-ı yemin için bakire kızlar, kocalarına âşık yaşıtlar kıldık.”(Vakıa, 56/34-38).

Bu kelimenin kadınlar / kızlar için kullanılmasında anlaşılmayan bir taraf yoktur. Bu yorumlar, değişik hadislerde yer alan “Cennet halkının hepsi 33 yaşlarında olur.” mealindeki ifadeye de uygundur.

Ancak bazı tefsirlerde erkeklerin yaşı otuz üç, kadınların yaşı on altı olacağı bilgisine yer verilmiştir.(bk. Alusî, Nebe suresi, ilgili ayetin tefsiri).

Kadınların / kızların yaşının cennette on altı-yirmi civarında olması, Nebe suresinde yer alan “Kevaib” kavramına daha uygundur. Çünkü, “Kevaib” Kaib veya Kaibet’in çoğuludur. Bu kelime hem kalıbı hem de manası itibariyle “Nahid/Nahidet/Nevahid” kelimesiyle aynıdır. Erkek için “NAHİD” denildiği zaman, onun ergenlik çağına giren bir delikanlı olduğuna işaret edilmiş olur. Kadın için “NAHİDET”  denildiğinde ise, onun göğüslerinin tomurcuklandığı anlamına gelir(bk. Taberî, Razî,  İbn Kesir, Şevkanî, Alusî).

Kaynaklardan bazıları Kevaib kelimesinin Kaib’in çoğulu olduğunu söylemişlerdir. Bu kelimenin erkekler için kullanılmadığını düşündüğümüzde, bunun yalnız kadınlara mahsus bir kalıp olacağından dişilik ekin olan ta harfini almasına gerek olmayabilir. Nitekim, hayız halindeki bir kadın için de “Haiz” kelimesi kullanılmaktadır. Çünkü erkek hayız görmez, bir karışıklık söz konusu değildir.

Dahhak da “Kevaib” kelimesinin bakire kızlar manasına geldiğini belirtmiştir(Lubab, İlgili ayetin tefsiri).

İmam Maverdi’ye göre, “Kevaib” iki manaya gelir. Birincisi İbn Abbas’a ait olup “Nevahid = Erginlik çağına girmiş kızlar” manasına;  diğeri Dahhak’a ait olup “Azârâ = bakire kızlar” manasına gelir(bk. Maverdi, ilgili ayetin tefsiri).

Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, Nebe suresindeki ayette “göğüsleri tomurcuklu” şeklinde tercüme edilen “kevaib”in asıl manası erginlik çağına ermiş, bakire genç kızlar demektir. Erginlik çağına girmiş kızların bu erginlik çağının ilk belirtisi göğüslerinin tomurcuklanması olduğu için, kaynaklarda daha çok bu mana verilmiştir. Halbuki asıl mana “ergenlik yaşına ermek” tir; “göğüslerin tomurcuklanması” ise asıl mana değil, lazım-ı manadır. Nitekim İbn Aşur’a göre de “Kevaib”, Kaib’in çoğuludur, on beş ve civarındaki yaşa girmiş (erginlik çağına girmiş) kızlar içi kullanılır. Çünkü, o çağa ayak basmış kızların göğüsleri tomurcuklanır(bk. İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri).

Bu sebeple ve de özellikle hissiyatı mülevves olan bu asırda kelimenin asıl manasını ön plana almak ve ilgili ayeti “ergenlik çağına girmiş genç yaşıt kızlar” şeklinde meallendirmek daha uygundur.

Bizim kanaatimize göre de, ayette “göğüslerin tomurcuklu” vasfına değil, “kızların erginlik çağına” işaret edilmiştir. Bu mana Kur’an’ın belagatına, edebiyatına ve edeb-i nezihanesine daha uygun görünmektedir. Eski zamandaki hissiyatın safiyeti / duyguların safveti yanında, erkeklerin reculiyet hissiyatının bâlâ-pervâzâneleri de bu lazım-ı mananın ön plana çıkarılmasında büyük rol oynamıştır. Yani temiz ve safiyane duygularının duygusallığı sebebiyle, “Kevaib”in asıl manası olan “ergenlik çağı” ifadesi yerine, ikinci derecede bir mana olan ve asıl mananın bir gereği olan “tomurcuklu göğüsler...” ifadesi tercih edilmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Nebe Suresi 33 ve 34. ayette geçen yaşıt kızlar ve dolu kadehler ifadesini açıklar mısınız?

Tevbe Suresi 5. ayette "Müşrikleri gördüğünüz yerde öldürün." der. Bu ayeti açıklar mısınız?

"O halde, hürmetli aylar çıkınca artık öbür müşrikleri nerede bulursanız öldürün, onları yakalayıp esir edin, onların geçebileceği bütün geçit başlarını tutun. Eğer tövbe eder, namaz kılar, zekât verirlerse onları serbest bırakın. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir." (Tevbe, 9/5)

Bu ayeti kerime, o günkü müşriklerle savaşmayı emretmektedir. Ancak günümüzde de İslam toplumuna saldıran olursa, o bölge halkının kendilerine savaş açan kafirlerle savaşması farzdır.

Âyette sayılan önlemlerin kendi içinde tutarlı olabilmesi için "öl­dürme" son çare olarak düşünülecektir. Zira önce öldürme cihetine gidildiğinde diğer önlemlerin bir anlamı kalmamaktadır. Düşmanı öldürme, zaten savaş sürecinin tabii sonuçlarından olduğuna göre, burada öldürmenin özellikle tasrih edilmesi ise -muhtemelen- diğer önlemler göz ardı edilerek bu yola gidilmemesini hatırlatmak içindir. Nitekim müteakip âyette hemen tövbe edip İslâm'a girmemekle beraber İslâm'ı Müslümanların içinde görüp öğrenmek, üzerinde düşünmek için fırsat ve bunu sağlayacak bir güvence verilmesini isteyen müşriklere bu imkânın tanınma­sı istenmiştir. Bu anlayış Kur'an'ın öldürme konusundaki diğer ifadelerine de uy­gun düşmektedir.

Haram aylardan sonra artık onlarla aranızda savaş durumu başlamıştır. Şu halde onların saldırılarını beklemeksizin hemen onlara savaş açınız, haram ve helâl farkı gözetmeden onları nerede bulursanız ve nasıl öldürebilirseniz öylece öldürünüz.
 
Bununla beraber sünnette müsle yapmaktan, yani burun ve kulak gibi organları kesmekten ve bir kimseyi durdurup, elini kolunu bağlayarak ok ve benzeri aletlerle yavaş yavaş ve işkence ile öldürmekten menedilmiştir. Bundan başka Hz. Peygamber (asv) buyurmuştur ki,

"Öldürme yönünden insanların en iffetlisi iman ehlidir." Ve yine
"Öldürdüğünüz vakit güzellikle öldürün." diye buyurmuştur. İşin böyle olması gerektiğini şu âyetler de ima yollu anlatır:

Ve onları tutunuz, yakalayıp esir ediniz. Demek oluyor ki, tutup esir almak mümkün iken hemen öldürmeye kalkmamalıdır ve onları hasrediniz, bulundukları yerden çıkıp serbestçe dolaşmalarına, şuraya buraya gitmelerine izin vermeyiniz, onlar için her mersada oturunuz yani kaçırmamak, geçirmemek için evine, işine veya ticaret için sefere gidecek her geçidi tutup onları göz altında bulundurunuz. Kabe çevresinin müşrik varlığı ve egemenliğinden ebedî olarak arındırılması için lüzumlu her tedbir alınacaktı. (Kuran Yolu, Diyanet, ilgili ayetin tefsiri)

"Artık tevbe ederlerse, yani şirkten vazgeçip imana gelirlerse, namazı kılıp zekatı verirlerse, yani namaz ve zekatı kabul ederek Müslüman olurlarsa, hemen yollarını açınız, koymuş olduğunuz engelleri kaldırınız, yukarıda söz konusu edilenlerden hiçbirini yapmayınız, onları kendi hallerine bırakınız. Çünkü Allah gafurdur, rahîmdir. İmana girmelerinden dolayı, daha önce yapmış oldukları şeyleri, şirk, küfür ve haksızlıkları bağışlar, üstelik iman ve taatlerine ecir ve sevap da verir."

"Demek ki, o müşriklere ya ölüm ve esaret veya İslâm'a girmekten başka birşey bırakılmamıştır. İleride de geleceği üzere, onlardan, ehlikitapta olduğu gibi, cizye dahi kabul edilmeyecektir. Hasan Basri rivayet etmiştir ki; esirlerden biri, Hz. Peygamber (asv)'e işittirecek şekilde "Allah'a tevbe ederim, Muhammed'e tevbe etmem." diye üç kere bağırmış, Peygamber Efendimiz (asv) de "Bırakınız, hakkı ehline tanıdı." buyurmuştur."(Elmalılı Hamdi Yazır, ilgili ayetin tefsiri)

İlave bilgi için tıklayınız:

Yanlış yorumlanan bir ayet: "Onları bulduğunuz yerde öldürün." | Sorularla İslamiyet

Meryem suresinin 71. ayeti kerimesinde cehennem için "içinizden oraya girmeyecek kimse kalmayacak" buyruluyor. Müminler dahi girecek mi?

İlgili ayetler ve açıklaması şöyledir:

68. Rabbine andolsun ki biz onları (öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden kâfirleri) şeytanları ile beraber elbette ve elbette mahşerde toplayacağız. Sonra onları muhakkak cehennemin etrafında dizleri üstü hazır bulunduracağız (ki cennetlikleri görüp hasret çeksinler.)

69. Sonra her zümreden Rahmân'a karşı en ziyade isyankâr hangileri ise, muhakkak ayırıp atacağız.

70. Sonra o cehenneme atılmaya layık olanların kimler bulunduğunu elbette biz daha iyi biliriz.

71. İçinizden hiçbiri istisna edilmemek üzere, mutlaka herkes cehenneme varacaktır. Bu, Rabbinin katında kesinleşmiş bir hükümdür.

72. Sonra Allah'dan korkup, sakınanları kurtaracağız ve zalimleri de toptan cehennemde bırakacağız."

"İçinizden, oraya (cehenneme) varmayacak hiçbir kimse yoktur" mealinde­ki 71. âyette geçen cümle ile devamı üç türlü yorumlanabilir:

a)
Bunlardan mak­sat sırattan geçenlerdir. Mümin olsun kâfir olsun bütün insanlar aynı zamanda ce­hennemin üstünde kurulmuş olan sırattan geçmek zorunda oldukları için oraya uğ­ramış olurlar. Ancak 72. âyete göre "kötülükten sakınanlar" cehennemden esirge­nirken "zalimler diz üstü çökmüş olarak" orada bırakılacaktır.

b) Maksat kâfirler­dir ve bunlar cehenneme gireceklerdir.

c)
Potansiyel olarak her insan ameline gö­re cennete olduğu kadar cehenneme de girebilecek durumdadır. (Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur'an Tefsiri, III / 522-523)

Besâiru'l Kur'an Tefsirinde ise şu açıklama vardır:

Evet herkes cehenneme uğrayacak, herkes cehenneme sunulacak, bu Rabbimizin kesinleşmiş bir hükmüdür. Sizin Ona uğramanız kaçınılmazdır, diyor Rabbimiz. Vazgeçilmez bir yasadır, bir hükümdür. Herkes oraya uğrayacak, ama Rabbimiz muttakileri oradan çekip kurtaracağız buyuruyor. Zâlimleri de orada diz üstü çökmüş olarak bırakacağız.

Burada anlatılan sırat köprüsünün cehennem üzerine kurulmuş olması ve herkesin oradan geçmesi anlamınadır. İmam Ahmet İbni Mes’ud, Efendimizden rivâyet ettiği bir hadislerinde şöyle buyurur:

“Bütün insanlar oraya gelir. Ondan sonra da herkes ameline göre oradan ayrılır."

Yine İbni Mesud'un rivâyet ettiği başka bir hadislerinde de şöyle buyurur:

“Orada insanlar ateşin etrafında ayakta dururlar. Daha sonra amellerine göre kimisi şimşek gibi, kimisi rüzgar gibi, kimisi kuş gibi, kimisi de en hızlı giden deve gibi hızlı geçip gider. Kimisi koşar, nihâyet onlardan en son gelecek kişinin ışığı baş parmaklarının ucunun bulunduğu yere varacaktır. İnsanlar oradan geçerken sırat sağa sola meyledecektir. Sırat oldukça kaygan ve kaydırıcı bir zemindir. Onun üstünde deve dikeni gibi dikenler vardır. Etrafında da melekler durmaktadır. Bu meleklerin yanında ateşten kancalar vardır. Melekler onlarla, onları yakalarlar.”

Evet, herkes oraya uğrayacak ama müminler, muttakiler Allah’ın izniyle cennete uçarlarken kâfirler de diz üstü cehenneme yuvarlanacaklardır.

Hadislerin ortaya koyduklarına bakılırsa yine insanlardan, Müslümanlardan kimileri günahlarının cezasını çektikten sonra tekrar cehennemden çıkarılacaktır. Hadisler konuyu böylece ortaya koymaktadır. Değilse mesele ne Mürcie’nin dediği gibidir, ne de Mutezilenin anladığı gibi. Mürcie kebire sahipleri, yâni büyük günah işleyen kimseler asla cezalandırılmayacaklar, İslâm’la beraber mâsiyet kişiye hiçbir zarar vermez. Binaenaleyh kişi müminse ne kadar günahkâr da olsa direkt cennete gidecektir derken, Mutezile de onların tamamen aksine kebire işleyenler cehennemde ebedîyen kalacaktır der. Biz böyle inanmıyoruz. Biz hadislerin delâletiyle günahkâr müminlerin cehennemde ebedî kalmayacaklarına, belli bir azabı çektikten sonra oradan çıkarılacaklarına inanıyoruz. (bk. Besâiru'l Kur'an, ilgili ayetlerin tefsiri)

İlave bilgi için tıklayınız:

Halk arasında bir düşünce var: Yalnızca Peygamberler direk Cennete gidecek, diğer herkes Cehenneme girdikten sonra Cennete girecek mutlaka her kul önce Cehenneme girecek." Bu ne derece doğru?

Sünnet olmak/hitan, hangi ayetlerde anlatılmıştır? Eğer sünnet olmak farz ise, neden diğer farzlar gibi Kur'an'da yoktur?

Sünnet olmak Kur’an’da yer almamıştır. Ancak Hz. Peygamber(a.s.m)’in sünnetinde/hadislerinde yer almıştır.

Hz. İbrahim, seksen yaşında iken sünnet olduğuna dair -Buharî, Müslim gibi en sahih kaynaklardan gelen- rivayetler vardır(bk. Neylu’l-evtar, 1/111).

İslam’da da, “fıtrattan olduğu” ifadesiyle daha önceki peygamberlerin prensibi olarak zikredilen hususlardan biri de sünnet olmaktır.

Hanefî ve Malikî mezhebine göre sünnet olmak sünnettir, Şafiî ve Hanbeli mezhebine göre vacip/farzdır, çünkü bu İslam’ın/Müslüman olmanın bir simgesidir. (bk. V. Zuhaylî, el-Fıkhu’l-İslamî, 1/306-7, 310)

Sünnet olmak, İslam’ın bir şiarıdır. Bu sebeple, şiarlar/simgeler sünnet kabilindsen de olsa, farzlar gibi önemlidir. Bu sebeple, sünnet olmayı “sünnet” olarak kabul eden alimlerin görüşlerini de bu çerçevede değerlendirmek gerekir. İslam ümmeti hayatı boyunca bu işe böyle bakmıştır.

İslam’da onlarca, farzlar veya haramlar vardır ki, Kur’an’da değil, Kur’an’ın gerçek bir tefsiri olan Hz. Peygamber (a.s.m)’in hadislerinde yer almıştır. Örneğin, namazın rekat sayısı, diğer bazı şartları, Orucun, Haccın, Zekâtın önemli şartları Kur’an’da değil, hadislerde beyan edilmiştir. Bu konunun hikmetini idrak etmek için çok “temel usul” bilgilerine sahip olmak gerekir. İlgili kaynaklardan bunlar öğrenilebilir.

Unutmamak gerekir ki, hadis, İslam’da teşriin ikinci kaynağıdır. “Peygamber size ne verirse onu alın, o sizi neden men ederse ondan sakının.”(Haşr, 59/7) mealindeki ayet, hadisin teşri kayanağı olduğuna dair İslam alimleri için şaşmaz bir rehber olmuştur.

İlave bilgiler için tıklayınız:

SÜNNET (Hitan).

Sünnetin bağlayıcılığı ve, örnek alınması ve ...

Bakara Suresi 230. ayetindeki "üç talakla boşanan kadınla tekrar evlenme" hususunu açıklar mısınız?

"Eğer koca, eşini ikinci talaktan sonra üçüncü defa boşarsa, artık başka bir kocaya varıp ondan boşanmadıkça, o kadın ilk kocasına helâl olmaz. Ama bu ikinci kocası kendi rızasıyla onu boşar ve kadın ile ilk kocası Allah’ın koyduğu evlilik hukukunu yerine getireceklerine inanırlarsa, nikâhla bir araya gelmelerinde bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın belirlediği hudutlardır ki bilmek isteyenler için O bunları beyan buyurmaktadır." (Bakara, 2/230)

İslam dinine göre, bir erkek hanımını üç talak ile boşarsa bu insanın tekrar hanımıyla beraber olması belirli şartlara bağlıdır. Bu şart ise, kadının başka birisi ile evlenip normal bir şekilde boşanmaları veya kocanın ölmesi sonucu eski kocasına varabilir.

İslam'ın her hükmünde sonsuz hikmetler olduğu gibi, bu hükmün hikmeti de sonsuz denecek kadar çoktur. Bir hikmeti şu olmak gerektir ki, insanlar boşamaya ve üç talak ile hanımlarını dışarıda bırakmaya kolay kolay yeltenip, karar vermesinler diye bu kanun konulmuştur. Yani bir arkek hanımına normal bir şeyden dolayı kızıp hemen “seni boşadım” demesin diye bu hüküm konmuş olabilir. Adam anlayacak ki, bu hanımı boşadım mı, o zaman sonucuna katlanmam gerekir.

Ayrıca bu durumda "hulle" dediğimiz, boşanmış bir hanımı anlaşma ile alıp, tekrar boşama da caiz değildir. Peygamberimiz (asv) bu gibi insanları lanetlemiştir.

Bir kimse karısını üç talâk ile boşadıktan sonra pişman olup tekrar onu almak ister, fakat üç talâk ile boşadığı için başka bir kocaya varmadan onunla evlenmek caiz olmadığından hülle -kısa bir zamanda boşamak şartıyla bir diğeriyle evlenme- usulüne baş vurur, böyle bir şeyin İslâm'da yeri var mıdır?

"Hülle" denilen usulün İslâm dininde yeri yoktur. Bu usûlü tatbik eden de ettiren de melundur. Peygamber (sav) şöyle buyuruyor:
 
"Allah helâl kılıcı -muvakkat koca- ve kendisi için hülle yapılan -eski koca- kimselere lanet etmiştir." (1).

Peygamber (sav) ile sahabe arasında şöyle bir muhavere cereyan etti:

Peygamber (sav):  Emanet tekeyi size haber vereyim mi?

Sahabeler: Evet.

Peygamber (asv): Helâl kılıcı kimsedir. Allah hem helâl kılıcı, hem kendisi için helâl kılınan kimselere lanet etmiştir. (2).

İbn Mesud'dan da şöyle rivayet edilmiştir: Peygamber (sav) helâl kılıcı ve kendisi için helâl kılınan kimselere lanet etmiştir. İslâm dini hülle meselesini lanetlediği halde bazı din düşmanları İslâm'ı lekelemek için ona mal etmek isterler. Yüce dinimize göre bir kimse zevcesini üç talâk ile boşarsa tekrar onunla evlenemez. Ancak boşanan kadın normal olarak başka bir kimse ile evlenir, ikinci kocası da ya vefat eder veya anlaşmazlık neticesinde birbirinden normal usule göre ayrılırlarsa, eski kocasıyla anlaşma sağladıkları takdirde, birbiriyle yeniden evlenebilirler. Fakat Allah'ın ve Resûlüllah'ın lanetlediği hülle usulünde olduğu gibi pazarlık yoluyla bu işi yapmak caiz değildir. Kur'ân-ı Kerîm şöyle buyuruyor:
 
"(Üç talâk ile) boşamış ise başka bir koca ile evlenmeden kendisi için helâl olmaz..." (3).

Dipnotlar:

1. Müsned Ahmed bin Hanbel

2. İbn Mâce

3. El – Bakara, 230

(Halil Gönenç, - Günümüz Meselelerine Fetvalar – s: 132)

Oruçla alakalı olan Bakara suresi 187. ayeti açıklar mısınız?

Bakara suresi, 187:

"Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmanız, size helâl kılındı. Onlar, sizin için bir örtü, siz de onlar için bir örtü durumundasınız. Allah, nefsinize güvenemeyeceğinizi bildiği için müracaatınızı kabul buyurdu ve sizi bağışladı. Şimdi onlara yaklaşın ve Allah'ın sizler için yazdığını isteyin. Ta fecrin beyaz ipliği siyah iplikden size seçilinceye kadar yiyin, için. Sonra da ertesi geceye kadar orucu tam tutun. Bununla beraber siz mescitlerde îtikaf halinde iken onlara yaklaşmayın. Bunlar, Allah'ın sınırlarıdır, sakın onlara yaklaşmayın. Allah, âyetlerini insanlara böyle açıklıyor ki sakınıp korunsunlar."

AÇIKLAMA

187. Ey müminler Oruç gecesi kadınlarınıza yaklaşmak, size helâl kılındı. Gecenin hangi saatinde olursa olsun herkes eşiyle karı koca ilişkisinde bulunabilir. Önceden olduğu gibi yatsıdan veya uykudan sonra geceleyin cinsî temas oruca engel olmaz. Buna aykırı olarak "Sizden öncekilere farz kılındığı gibi." (Bakara, 2/183) ifadesinden çıkarılan geçmiş şeriatlerin hükmü, yine ilk oruçta Peygamberin sünnetinden alınmış olan eski hüküm bundan sonra kaldırılmıştır. Böylece Ramazan orucu, önceki oruçları kaldırmıştır ki bundan kitabın, sünnetin hükmünü kaldırmasının caiz olduğu da anlaşılır.

REFES: Çirkin söz, yani kinaye olarak söylenmesi gereken şeyi açık söylemektir ki kinaye olarak cinsî birleşmeye de denir. Burada bu mânâda olduğu üzerinde ittifak edilmiştir. Yani sözlü refes değil, fiilî refestir.

Cenab-ı Allah, Muhammed ümmetine kolaylık dilediğinden orucun vaktini kısaltmış, geceleri neshetmiş, cinsi birleşmeyi helal kılmıştır. Çünkü onlar sizin elbiseniz, örtünüz, siz de onların elbisesi, örtüsüsünüz.

Bu açık bir istiaredir. Açıklanacak olursa mânâ şu olur. İki noktadan böyle birbirinizin elbisesi durumundasınız:

a) Bir taraftan elbise gibi birbirinize sarılır, sarmalaşırsınız,

b) Diğer taraftan elbisenin ayıpları örtmesi, soğuk ve sıcaktan koruması gibi, her biriniz, diğerinin hâlini gizleyip örter, namusunu muhafaza edip, günahlardan korur. Aranızda böyle bir beraberlik ve ilişki vardır. Allah bilmektedir ki, bundan önce muhakkak siz, kendinize hiyanet ediyordunuz. O beraberlik dolayısiyle sabredemiyor, nefislerinizi, sevabın eksiltilmesine ve azaba maruz kılarak kendinize haksızlık ediyordunuz. Bundan dolayı Allah, sizin yüzünüze baktı, tevbenizi kabul, ve sizden oruç gecesi cinsî münasebet günahını af edip sildi. Şimdi onlara yaklaşın, ve Allah'ın sizin için ezelde yazdığı, takdir ettiği, Levh-i Mahfuz'a nakşettiği nesli isteyin. Diğer bir mânâ ile Allah'ın meşru kıldığı üreme yolunu arayın. Üçüncü bir mânâ ile Kadir Gecesi'ni arayın.

MÜBÂŞERET: Beşere, beşereye gelmek, yani çıplak deri, deriye dokunmaktır. Bu münasebetle cinsî ilişkide mübâşeret denir ki burada maksadın bu olduğu üzerinde ittifak edilmiştir. Bu "Mübaşeret ediniz, yaklaşınız!" emrinin, "yiyiniz" gibi ibâha (mübahlık bildirmek) üzerinde de ittifak edilmiştir. Yani, "Mübaşerette bulununuz." demek, "Cinsî münasebette bulunabilirsiniz, yasak değildir." demektir. Bunun arkasında "Allah 'ın sizin için yazdığı nesli isteyin." ifadesi, şunu gösteriyor ki birleşmeden maksat çocuk olmalı, yalnızca şehevî arzuyu tatmin peşine düşülmemelidir. Çünkü şehvetin yaratılmasının ve nikahın meşru kılınmasının hikmeti, üreme ve cinsin devamıdır. Sadece şehveti tatmin değildir. Bu "isteyin" emrinin, azli yasaklamak olduğu da söylenmiş ise de, "ibtiğa" fiilinin mef'ulü olan açık olmadığından kesin değildir. Ancak hadislerden de anlaşıldığı üzere mekruh olduğuna işaretten de uzak kalamaz.

Kısaca oruç gecesi, o şekilde cinsî münasebette bulunun ve yiyin, için ta siyah iplikten beyaz iplik size seçilinceye kadar bunlar helal ve mübahtır. Fakat yanlış anlamayınız, hangi beyaz iplik bilir misiniz? Fecirden olan, fecr-i sadıktan bir parça bulunan beyaz iplik. Yani sabahleyin şafak sökünceye, tan yeri iplik gibi ağarıncaya kadar, bütün gece bunlara izin vardır. İmsak vakti, sabahın bu beyaz ipliğin ortaya çıkacağı andır. Burada "Hatta" kelimesinin sonrası, öncesine; ıstılahî tabiri ile gaye mugayyâda dahil olmadığı için, beyaz iplik seçildiği zaman imsakın da başlamış bulunması farzdır. Şüpheli olursa yememek müstehabdır. Yenirse kaza lazım gelmez. Çünkü seçilip ortaya çıkmak kesin bilgi demektir.

Bu "fecirden ibaret" kaydının, sonradan nazil olduğu rivayet edilmiştir. Şöyle ki: Bundan önce bazı kimseler biri beyaz, biri siyah iki iplik alır; bunlar birbirinden seçilinceye kadar imsak yapmazlarmış. Bu hadise üzerine "fecirden ibaret" açıklaması nazil olarak, kastedilen mânâ açıklanmış; beyaz iplik hakikat olmayıp, bilinen bir mecaz olan fecrin başlangıcı olduğu ve şer'î günün buradan başladığı anlaşılmıştır.

Bunun için usûl ilminde bu beyanın, ihtiyaç vaktinden sonra olup olmadığı münakaşa edilir ki doğrusu değiştirme beyanının, ihtiyaç vaktinden geri bırakılması caiz değildir. Bu rivayete göre ihtimalin kalkması, değişme beyanı değil; tebdil beyanı, yani nesih sayılması gerekir. İmsakın hakikati, fecr-i sadık (doğru fecir)tır. Fecr-i kâzibe ancak "kâzib, yalancı" kaydıyla fecir denir. Bunun için günün başlangıcının ve imsakın vacib oluşunun, fecr-i sadıkın başından başladığına dair icma (ittifak) vardır. Böyle olmakla birlikte buna şöyle bir soru yönetilmiştir: Beyaz ipliğe benzeyen sabah beyazlığı, fecr-i kâzibin beyazlığı olmalıdır. Çünkü bu, dik ve uzun olduğundan ipliğe benzer. Fecr-i sadıkın beyazı ise ufukta daire şeklinde olur. Bu yüzden imsakın, fecr-i kâzibden başlaması lazım gelmez mi? Cevab: Lazım gelmez. Çünkü yemenin haramlığını gösterecek olan beyazlık miktarı, fecr-i sadıkın başlangıcı ve ilk anıdır. Fecr-i sadık, ilkin yayılmadan önce küçük ve ince olur. Ufukta daire şeklinde olması, ipliğe benzetilmesine engel değildir. Hatta fecr-i kâzib ile fecr-i sadık arasında şöyle bir fark vardır: Fecr-i kâzib incecik doğar, fecr-i sadık önce incecik görülür ve uzayarak yükselir. Beyaz iplik burada bilinmektedir. Bundan dolayı öyle bir soruya asla yer yoktur.

Ebu Hüreyre Hazretleriyle Hasen b. Salih b. Cinnî, cünüb olup da gusletmeden sabahlayanın orucunun sahih olmayacağı görüşüne sahip olmuşlardır. Fakat bu âyette fecrin açılmasına kadar cinsî münasebet caiz kılınmış olunca, guslün sabaha ertelenmesi de zaruri olarak caiz kılınmış olacağından âlimlerin çoğunluğuna göre vaktinde imsak eden kimsenin cünüb de olsa orucu sahih olur.

İşte bu izin içinde fecrin, beyaz iplik gibi doğu ufkunda görülmeye başladığı anı aşmamak şartıyla gecenin sonuna kadar yiyip içiniz, cinsî münasebette bulununuz, sonra o andan itibaren tutup, ertesi geceye kadar orucu tamamlayınız, orucu tam olarak tutmuş bulununuz. Yani yalnız yiyip içmekten ve cinsî münasebetten değil, bunlara ilave olmak üzere, bedeninizin iç kısmına herhangi bir şeyin girmesinden oruç niyetiyle kendinizi menediniz. İşte meşru olan oruç, böyle niyetle fecrin başlangıcından günün sonuna kadar, tam olarak kendini oruca mani olacak şeylerden alıkoymaktan ibarettir. Orucun şer'î mânâsı, bu tafsilat ve buna bağlı açıklamalar çerçevesinde sözlük mânâsına ilave edilen kayıtlar ve şer'î sınırlarla sözlükteki imsaktan, özel bir türdür. Bu kayıtlar da imsak vaktinin ölçüleridir. "Orucu tamamlayınız" sözü, oruç niyetini gerektirdiği gibi "sonra" sözü de bu niyetin, gündüzün de olabileceğini gösterir. İbadetler, isteğe bağlı birer fiil olmaları bakımından istemek demek olan niyetle beraber olmaları, mahiyetlerinin gereğinden bulunduğu gibi, "Ameller ancak niyetlere göredir." hadis-i şerifi gereğince, şeriatin genel kaidelerinden olduğu da bilinmektedir.

Bu bakımdan orucun farzları üçtür: a) vakit, b) niyet, c) imsak. Bu âyet gereğince orucun vakti, fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan şer'î gündür. Güneşin doğuşundan batışına kadar olan örfî veya astronomik gün değildir. Niyetin de, günün çoğuna eklenmiş olması gerekir. Fakat kendini oruca mani şeylerden çekme işinin, günün başından sonuna kadar bütün günde tamamen bulunması farzdır.

Beyaz ipliğin görülmesinden itibaren tutulmazsa oruç sahih olmaz. Gecenin başından sonuna kadar hiçbir bölümü, orucun vakti değildir. Bunda orucu bozan şeylerin hepsi mübahtır. Bazı kimseler, fecirden güneşin doğuşuna kadar sabah vaktinin, şer'î güne dahil olmasına dayanarak, güneşin batışından kızıllığa kadar, yani akşam vaktinin de kıyasen gündüzden sayılması lazım geleceği ve hatta yıldızlar doğuncaya kadar orucun devam etmesi gerekeceği görüşüne sahip olmuşlarsa da bu kıyas fasiddir. Çünkü günün başında "fecirden" buyurulmuş, sonra tamamlamaya: "geceye kadar" ile son verilmiştir. Güneşin batmasından sonra, doğu tarafından karanlık ortaya çıkar çıkmaz da akşam olmuş, örfî gece girmiştir. Burada gayenin mugayyaya dahil olmasının ihtimali yoktur. Bunu sabaha kıyas etmek nassı değiştirmek demektir. Zaten nüzul sebebinden anlaşıldığı üzere akşamdan yatsıya kadar olan zaman, gecelerin oruca dahil olduğu geçmiş zamanda bile dahil değildi.

Bununla beraber Caferiye mezhebinde bulunan Acemler, yıldızı görmeden iftar etmezler. "Sonra orucu geceye kadar tamamlayınız" emrine dikkat edilir ve orucun sözlük mânâsının da kendini çekip tutmak demek olduğu düşünülürse; şer'î orucun, sözlükteki tutmak mânâsından hiçbir eksiği olmaması, sırt ve karın bütün organların oruç üzere bulunmasının gereği anlaşılır. Mesela, dilin orucu, yalandan, dedikodudan, gereksiz sözlerden onu tutmak; gözün orucu, şüpheli yerlere bakmaktan onu alıkoymak; kulağın orucu, çalgı ve oyun aletleri gibi şeyleri dinlemekten uzak durmak olduğu gibi; nefsin orucu, şehvet ve arzulara karşı kendini tutmak; kalbin orucu, dünya sevgisinden uzak durmak; ruhun orucu, nimetlerden ve ahiret lezzetlerinden kendini tutmak; sırrın orucu, Allah'tan başkasını görmekten kendini uzak tutmaktır. Tamamlama emri, bütün bunlara delalet ederse de hepsinin vücub yoluyla olduğu iddia edilemez. Öncesinde özellikle yeme, içme ve cinsî münasebetten söz edilmiş olması karinesiyle farz olan imsak, bunlardan ve bunlara ait olan şeylerden bedenin içi hükmünü taşıyan iç kısmını tutup alıkoymaktır ki bu da gusülde yıkanmayan yerlerdir. Bunun dışındakiler mendub ve fazilet cinsindendir, orucun adabındandır. Bu şekilde İslâmî oruçta geceler, vakitten hariç tutulmuş ve başka zaman helâl ve mübah olan şeyler, oruç gecelerinde de helâl kılınmış olduğundan, ey müslümanlar! gündüzleri oruç tutmakla beraber, geceleri bunları yapabilirsiniz. Fakat siz mescitlerde itikaf halindeyken ne gece, ne de gündüz kadınlarınızla asla cinsî temasta bulunmayınız.

Sözlükte itikaf, bir yerde kendini hapsederek durup beklemektir. Dinî açıdan bir mescitte itikaf niyetiyle durmaktır. Buradaki mescit kaydı, işte bu dinî mânâyı tayin eder. Başka bir kayıt bulunmadığı için bu bekleyiş, bir saat bile olsa, şer'î itikaf bulunabilecek gibi görünür. İmam Muhammed'in zahir rivayeti de böyledir. Bu durumda itikafta orucun şart olmaması lazım gelir. Buna nafile itikaf denir ki oruçlu oruçsuz sahih olur. Fakat âyetin gelişine bakılırsa itikafın, orucu gerektirdiği anlaşılır. Zira, "Onlarla cinsi münasebette bulunmayınız." yasağı, oruç gecelerindeki cinsî münasebetin mübah olduğu hükmünü tahsis yerinde olmakla, itikafta orucun şart olduğuna ve bundan dolayı itikaf müddetinin bir günden daha az olamayacağına delalet eder ki bu da asıl şer'î itikaftır. "Oruç olmadıkça itikaf yoktur." hadisi de bunu teyid eder.

İmam-ı Azam'dan bunun ancak büyük bir camide olabileceği ve en azından beş vakit namaz kılınan bir mescitten başkasında sahih olamayacağı rivayet edilmiştir. "Câmi bir mescitten başkasında itikaf olmaz." hadis-i şerifi gereğince mescit, mükemmeline yorumlanmış demektir. Ancak kadınlar için evlerindeki mescitten başkasında itikaf caiz olmaz. Peygamber (s.a.v.) bunu yasaklamıştır. İtikaf, şarta bağlı veya kesin adakla vacib olur. Ramazanın son on günü içinde, yani yirmisinden sonraki günlerde müekked sünnet, diğerleri müstehabdır. Çünkü Buharî ve Müslim'de de rivayet edildiği üzere Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, Medine'yi teşriflerinden vefatına kadar Ramazanın son on gününde itikafa devam etmiştir. Ancak bir defasında temiz eşlerinden Hz. Aişe, Hz. Hafsa ve Hz. Zeyneb'in de sonradan gelip Mescid-i Şerif'te birer çadır kurarak itikafa girmeleri üzerine bunları menetmiş ve kendisi de o sene Ramazanda itikafı terk edip ta Şevval'in ilk on gününde itikafa girmiştir. Bu ise hiç terketmemeye denktir. Bunun için Zührî demiştir ki: "Acaba insanlar itikafı nasıl terk ediyorlar? Halbuki Resulullah, bazı şeyleri yapar, terkederdi. İtikafı ise vefatına kadar terketmedi." Bu kadar devamın, vacib olduğuna delil olması lazım gelirdi. Fakat ashabdan itikaf yapmayanlar da bulunuyordu ve Resulullah, bunlara bir şey demiyordu. Onların bu hâlini reddetmemekle beraber devam etmek ise vücub delili değil, sünnet delili olur. Bununla beraber bir Ramazanda bırakmış olması da vacib olmadığına delalet edebilir. Fakat Şevvalde yine yapmış olması da itikafsız hiçbir sene geçirmediğini ispat eder. Bundan dolayı yapmayanları hoş görmesi yönü olmasaydı, hiç olmazsa senede bir itikaf vacib olurdu.

İtikaf, eski şeriatlerdendir. Katâde'den rivayet edilmiştir ki önceleri bir adam itikafa girerdi ve arada çıkar, eşiyle yatar, yine dönerdi. Bu nass ile, bu durum yasaklanmıştır. Bu yüzden İslâm şeriatinde kadınlarla cinsî münasebette bulunmak itikafı bozar. Önceki gibi burada geçen "mübaşeret" kelimesinden maksat da cinsî münasebettir. Fakat İmam Şafiî Hazretlerinden bir rivayette bu ikincisi, cinsi münasebetten daha geneldir ve iki cildin birleşmesi mânâsınadır ki buna göre şehvetle kadına dokunmak da itikafı bozar. İşte anılan hükümler, Allah'ın koyduğu kanunlardır, yahut yasak sınırlardır. Bu yüzden onları aşmak öyle dursun, onlara yaklaşmayın bile.

Nitekim bir hadis-i şerifte de: "Her hükümdarın bir korusu vardır. Allah'ın korusu da yasakladığı, haram kıldığı şeylerdir. Koru etrafında otlayanlar da içine düşme tehlikesiyle karşı karşıyadır." buyurulmuştur. Böylece haram ve yasaklara yaklaşmaktan sakındırılmıştır ki fıkıh ilminde bundan sedd-i zerîa (zararı önleme) kaideleri çıkarılmıştır. Görüyorsunuz ya Allah insanlara, koyduğu hükümleri gösterecek âyetlerini böyle edebî bir beyan ile açıklıyor. Ki korunabilsinler, emir ve yasaklarına aykırı davranmaktan sakınıp, Allah'ın korumasına kavuşmuş olsunlar.

Şimdi ey müminler! Bu sayılı günlerin oruçlarını ikmal edip tamamladıktan ve Allah'ın yasak sınırlarına yaklaşmama terbiyesini aldıktan sonra siz yine, "yiyiniz" iznine dönerek, bayram yaparak yiyip içeceksiniz...

(ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR, KUR'AN-I KERİM TEFSİRİ)

Duha suresinin açıklaması ve iniş sebebi nedir?

"1. Güneşin yükselip en parlak halini aldığı kuşluk vaktine,
2. Sükûnete erdiği dem geceye yemin olsun ki:
3. Ey Resulüm! Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.
4. Elbette senin için her zaman, işin sonu, başından daha hayırlıdır.
5. Elbette Rabbin sana ileride öyle ihsan edecek, ta ki sen de O’ndan ve verdiğinden razı olacaksın.
6. Seni yetim bulup barındırmadı mı?
7. Seni dinin hükümlerinden habersiz bulup seçerek dosdoğru yola koymadı mı?
8. Seni muhtaç bulup ihtiyacını gidermedi mi?
9. Öyle ise, sakın yetimi güçsüz bulup hakkını yeme, sakın onu küçümseyip üzme.
10. İsteyene de kaba davranma, onu azarlama.
11. Rabbinin nimetlerini ise durmayıp söyle!"

Rivâyetler; Rasûlullah (asm)'e, gelen vahyin bir müddet kesildiğini, Cibrîl (as)'in bu süre zarfında görünmediğini, bunun üzerine müşriklerden bazılarının, "Rabbi Muhammed'e küstü, O'nu terk etti." iddiasında bulunduklarını, bazılarının ise -vahyin şeytandan geldiğine inandıklarından; "Şeytanı onu terk etti." dediklerini naklederler. (el-Vâhidî, "Esbâbü'n-Nüzûl ", Sûretu ve'd-Duhâ; Buharî, Kitâbü't-Tefsîr, Sûretu ve'd-Duhâ)

Teblîğ görevine başladığından beri müşriklerin sert tepkileriyle karşılasan Rasûlullah (asm), bu defa onların alaylarına muhatap oluyordu. Haliyle bu durum onu çok üzüyor, âdetâ dünyayı kendisine zindan ediyordu. Ancak, O (asm) bir peygamberdi ve her ne pahasına olursa olsun görevini eksiksiz yerine getirmesi gerekiyordu. Onun en büyük yardımcısı ve koruyucusu da hiç şüphesiz Rabbi idi. Rabbinden kendisine gelen vahiy, ona bir taraftan bu meşakkatli yolda nasıl hareket etmesi gerektiğini bildiriyor, diğer yandan güç ve huzur veriyordu. Vahiy onun için, âdetâ uzun bir yola çıkmış yolcunun hem azığı hem de can yoldaşı durumundaydı. Vahyin kesilmesi onu bu azıktan ve kendisiyle teselli olacak dosttan mahrum bırakmıştı.

Peygamber (asm)'e huzur ve güven veren, içine düştüğü sıkıntıyı gideren bu sûre, iste böyle bir zamanda nazil oldu. Bu sebepledir ki, asıl konuyu, Rasûlullah (asm)'ı teselli etmek ve bundan sonraki mücadelelerinde, karsılaşabileceği her türlü engelin üstesinden gelebilmesi için ona manevî güç kazandırmak teşkil eder.

Sûre söyle başlıyor:

"Andolsun kuşluk vaktine! Sükuna vardığında geceye (ki), Rabbin seni ne terk etti ne de darıldı." (1-3)

Yüce Rabbimiz, kuşluk vaktine ve sükûna vardığı zaman geceye yemin ederek başlıyor. Böylece bu iki ânın önemine dikkatleri çekiyor. Kâinat hadiseleriyle rûhî duyguları birbirine bağlıyor. Âdetâ Resûlüne, sûrenin basından itibaren çevresini dost varlıklarla doldurduğunu imâ ediyor, yalnız başına ve kimsesiz olmadığını hatırlatıyor. Peygamber (asm)'i üzmek, onu ye'se düşürmek ve savunduğu davadan vazgeçirmek için müşriklerin:

"Rabbi O'nu terketti." demelerine cevap olarak; "Rabbin seni ne terk etti ne de darıldı." (3) buyurmaktadır.

Onların iddia ettikleri gibi Rabbin seni asla terk etmez. Sen onun sevgili kulu ve Rasûlüsün, sen yüce bir dâvânın tebliğcisisin, sen onun tarafından yetiştirilip korunmaktasın, nasıl terk etsin seni? "Âhiret elbette senin için dünyadan daha hayırlıdır. "(4)

Rabbin, sana bu dünyada da verecek. Ancak senin için öbür dünyada, bu dünyadakilerden daha güzel, çok daha mükemmel mükâfatlar hazırlamıştır:

"Şüphesiz Rabbin sana verecek ve sen hoşnut olacaksın. " (5)

Rabbin, senin için, hoşlanacağın her şeyi hazırlamıştır. Bu dünyada davanı başarıya ulaştıracak, yolundaki engelleri kaldıracak, savunduğun düzeni galip getirecek, seni ve davanı üstün kılacaktır. Bundan hiç şüphen olmasın. Nitekim:

"O, seni öksüzken barındırmadı mı? Sen bilmezken doğru yola eriştirmedi mi? Fakirken zenginleştirmedi mi?" (6-8)

Evet, Cenâb-ı Allah, sevgili Peygamberine (asm), geçmişine söyle bir bakmasını tavsiye ediyor. Kimsesiz iken onu korumuş, şaşkın bir durumdayken hidâyete erdirmiş ve fakir iken sonsuz ihsanı ile onu herkesten zengin kılmıştır. Henüz küçücük bir yavru iken de, annesini kaybederek hem ana hem de babadan yetim ve öksüz kalan sevgili Peygamberini (asm) korumuş, sapık bir cahiliyye ortamında yetiştiği halde onu sirkten korumuştur. Ne şirk pisliğine bulaştırmış, ne de muharref dinlerden Yahudilik ve Hristiyanlığa meyletmesine müsaade etmiştir.

Peygamberlik görevini yaparken, kendisini engellemek isteyen müşriklere karşı, amcası Ebu Tâlib'i kendisine yardımcı kılmış, mal bakımından fakir olmasına rağmen gönülce zenginlerin en zengini yapmıştır.

Sûrenin buraya kadar olan kısmı, müşriklerin, "Rabbi Muhammed'e küstü, O'nu terk etti." gibi iftiralarına bir cevap ve vahyin yalnızca Allah'tan olduğunu beyan eder mahiyettedir. Ayrıca sevgili Resûlü’ne ihsan ettiği nimetleri de hatırlatmakta, buna bir şükran olarak kendisinden nasıl davranması lazım geliyorsa öylece davranmasını istemektedir:

"O halde yetime zulm etme. Dilenciyi de azarlama. Sadece Rabbinin nimetini (hatırla ve) anlat. " (9-11)

Rabbi onu yetimken koruduğunu, kararsız iken onu hidâyete erdirdiğini, fakir iken zenginleştirdiğini belirtmişken, hem kendisini hem de pesinden giden ümmetini, her yetimi korumaya, her muhtaca destek olmaya ve Allah’ın üzerlerindeki nimetini hatırlamaya yöneltiyor.

Yetime zulmetmekten nehyettiği gibi, ikram edilmesini de emrediyor. İkram ederken, ona verirken de gönlünü kırmadan, horlamadan, haysiyetini zedelemeden vermeyi emrediyor.

Allah Kur'an'da neden, "biz onların kalplerini ve gözlerini" diyerek çoğul kullanıyor da, "kulağına" diyerek kulağı tekil kullanıyor? Ayetin kelimelerini tahlil eder misiniz?

Ayetin meali şöyledir:

“Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, gözlerinde de kalın bir perde bulunmaktadır ve onlar için büyük bir azap vardır.” (Bakara, 2/7)

Ayetin kısa bir açıklamasını verdikten sonra, kelimelerin tahlilini aktarmaya çalışacağız:

Ayet, önceki ayette bildirilen belli kâfirlerin iman etmemelerinin sebebini ve onu gerektiren durumu beyan eder.

Aslında kalplerinde bir mühür ve gözlerinde bir perde yoktur. Bundan murat, küfür ve günahı hoş gösteren, iman ve taatı da çirkin gösteren bir durumun nefislerinde meydana gelmesidir.

Bu durum,
- Yoldan sapmaları,
- Taklidde kalmaları,
- Sağlıklı bir bakıştan yüz çevirmeleri sebebiyledir.

Böylece artık onların kalplerine hak nüfuz etmez, kulakları mühürlenir, öğüt alamazlar. Afak ve enfüste dikilen ayetler(bk. Fussılet, 53), bunlardan ibret alanlara çok manalar ifade ederken, bunlara fayda vermez. Böylece sanki perdelenmiş gibi olur, görmeleri engellenir.

Cenab-ı Hakk'ın böyle "mühür" ve "perde" ile anlatması, istiare yoluyla bir anlatımdır. (bk. Beydavi, Tefsir, ilgili ayetin tefsiri)

İstiare, bir kelimenin mânasını geçici olarak başka mânada kullanmak veya herhangi bir varlığa ya da mefhuma asıl adını değil de, benzediği başka bir varlığın adını verme san’atıdır. “Adam sevinçten uçuyordu.” dediğimizde, “uçuyordu” kelimesinde istiare vardır. Kuşa ait olan bu özellik, mecazi anlamda çok sevinçli kimse hakkında kullanılmıştır. Onun gibi, kâfirlerin kalplerinde bir mühür ve gözlerinde bir perde olmamakla beraber, bu kelimeler kullanılmak sûretiyle iman etmemeleri ve gerçekleri görmemeleri çok daha etkili bir şekilde anlatılmıştır.

Kur'ân-ı Kerîm'de insanların doğru yoldan sapmaları (dalâlet) veya doğru yolu bulmaları (hidayet), iyilik veya kötülük yapmaları, bunlardan birini tercih etmeleri (irade, meşîet); hakikate his, düşünce ve idrak kapılarını kapamaları (mühürleme, perdeleme) sonucunu doğuran fiiller, birçok âyette Allah'a nispet edilmekte, Allah'ın onlara böyle yaptığı, yaptırdığı ifade edilmektedir.

Allah Teâlâ ilim, hikmet ve adalet sahibi olduğuna göre hem kullarına, onların irade ve etkileri olmadan günah isletmesi, onları doğru yoldan saptırması, kalplerini mühürlemesi hem de bunlardan dolayı kullarını ayıplaması, cezalandırması düşünülemez.

Ayrıca pek çok âyet ve hadiste kulların iradelerinden, belli alanlarda hürriyete sahip olduklarından ve serbest tercihleriyle yapıp ettiklerinin iyi veya kötü sonucunu elde edeceklerinden söz edilmektedir.

Aklın hükmünü ve naklin (vahiy) rehberliğini birlikte değerlendiren Ehl-i sünnet âlimleri şöyle bir sonuç çıkarmışlardır: Kader Allah'ın ezeldeki bilgisi ve hükmü, kaza ise yaratılmışlar âleminde kaderin icrasıdır, yerini bulması ve uygulanmasıdır. Kulların hür ve serbest bulundukları alanda ne yapacaklarını, neyi tercih edeceklerini ezelde bilen Allah Teâlâ, o alanda kader ve kazâsını bu hür tercihe uygun kılmıştır. Bu düzeni kuran güç ve irade, varlıklara mahiyet ve özelliklerini veren yaratıcıdır.

Bu noktadan bakıldığında kulun serbest iradesiyle yaptığı fiiller de dahil olmak üzere, her şey O'nun ilim ve iradesine uygun olarak oluşmakta ve gerçekleşmektedir. O istemeseydi kul irade ve tercih sahibi olamazdı; hayrı veya şerri, doğruyu veya yanlışı, küfrü veya imanı tercih edemezdi; kulağını hak davetine açamaz veya tıkayamazdı. Bu anlamda "hidayete erdiren, saptıran, mühürleyen, hayrı veya şerri işleten Allah'tır."

Bu makro düzeyden mikro düzeye inilerek kulun hayatı, idrak ve şuuru içinde olup biten davranışlara bakıldığında, kula ait hürriyet, irade ve tercih ortaya çıkmakta, etkili olmaktadır. Davranışları değerlendirmeye, aidiyeti tespite böyle yaklaşıldığında, doğru veya yanlış yola giren, hayır veya şer işleyen, mümin veya kâfir olan, idrakini sınırlayıp karartanın... kulun kendisi olduğu anlaşılmaktadır.

Ayet ve hadisler farklı üslûplarla bu iki bakış açısını da dile getirmekte, gerçeğin her iki yönden de görünüşünü vermektedir. Nitekim Nisa sûresinin 155. âyetinde kâfirlerin kalplerinin kılıflanması veya mühürlenmesi, onların irade ve tercihlerini bu yönde kullanmış olmalarına bağlanmıştır. Yûsuf sûresinin 105. âyetinde de kâfirlerin "yer ve göklerde mevcut olup Allah'ın varlık ve birliğini gösteren nice delili (âyet) görmemek için yüzlerini çevirip geçtikleri" ifade edilmiş, böylece "kalplerin kılıflanması ve mühürlenmesi"nin mânasına, sebebine ve bu oluşta kulun tesirine ışık tutulmuştur.

Şu hadîs-i şerif de konuya bir başka yönden açıklık getirmektedir:

"Mümin bir günah işlediğinde onun kalbinde bir nokta oluşturur. Kul tövbe eder, günahı terk eder ve pişmanlık duyarsa kalbinden o lekeyi siler; aksine günaha devam eder ve arttırırsa leke de artar, sonunda bütün kalbini kaplar ve kilitler. Allah'ın "Hayır! Doğrusu şudur ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır." (Mutaffîfîn 83/14) buyruğundaki "karartma"dan maksat budur." (Tirmizî, Tefsir, 5; İbn Mace, Zühd, 29; bk. Kuran Yolu, Heyet, ilgili ayetin tefsiri)

Ayette geçen kelimelerin tahliline gelince:

"Mühürledi."
Onların iman etmeyeceklerini bildiren ayetten sonra kalbin mühürlenmesinin bildirilmesi, kötü bir amele cezanın terettüp etmesi gibidir. Sanki ayet şöyle der: "Onlar cüz'i ihtiyarilerini kötüye kullanıp iman etmeyince, kalbin mühürlenmesiyle ve kapatılmasıyla cezalandırıldılar."

Mühürlemeyi bildiren bu lafız, temsili bir üsluba ima eden mürekkep bir istiareye işaret eder. Bu temsili üslup onların dalaletlerini tasvir eder.

Çünkü bunun manası, hakkın kalbe nüfuzunun men edilmesidir. “Mühürlemek” tabiri şunu tasvir etmektedir:

Allah, kalbi mücevherat hazinesi olsun diye bina etmiştir. Sonra insan iradesini kötüye kullanınca bu kalp bozulmuş, kokuşmuş, içindekiler zehir haline gelmiştir. Sakınılması için kapatılmış ve mühürlenmiştir.

"Allah"
Burada tekellümden gayba bir iltifat vardır. Önceki ayetin sonunda “onlar iman etmezler” yani Allah’a inanmazlar, denilmişti. Bu ayetteki “Allah” lafzının o ayette niyette bulunan “Allah” lafzıyla münasebeti düşünülünce şöyle bir letafete işaret eder: “Marifetullah nuru onlara geldiğinde, kalp kapılarını açmadılar. Allah da onlara gadap edip yüz çevirdi ve kapıyı üzerlerine kilitledi, mühürledi.”

Mühürlemeyi anlatan fiil geçişli olmakla beraber, harf-i cerle kullanılması, bu mühürlemenin damgalamayı tazammun etmesindendir. Sanki şöyle demektedir: “Allah o mührü kalbe bir damga ve alâmet kıldı. Melekler onu bir işaret olarak bilir, görür.”

Keza, dünyaya bakan maddi ve süfli kalp kapısının değil, ulvi olanın kapısının kapatıldığına bir ima vardır.

"Onların kalplerini"
Kâfirlere ilahi ceza anlatılırken kalbin kulak ve gözden önce gelmesi, imanın mahalli olduğu içindir.

Keza, Saniin ilk delilleri, kalbin nefsiyle müşaveresinden ve vicdanın fıtrata müracaatından tecelli eder.

Keza, insan nefsine müracaat ettiğinde şedid bir acz hisseder, bu acz onu bir nokta-i istinad bulmaya zorlar. Ayrıca ümitlerini nemalandırmak için şiddetli bir ihtiyaç duyar. Bu da onu nokta-i istimdad aramaya mecbur eder. İstinad ve istimdad ise, ancak imanla gerçekleşir.

Kalpten murad latîfe-i Rabbaniyedir. Bu Rabbani latîfenin hislerinin zuhur yeri vicdan, fikirlerinin yansıdığı yer ise dimağdır, yoksa çam kozalağına benzeyen maddi kalp değildir.

Öyleyse buna da kalp denilmesinde, cesed için maddi kalp ne ise, insanın manevi hayatında da bu Rabbani latîfenin öyle olduğuna bir remz vardır. Maddi kalp bedenin her tarafına âbıhayat neşreder, tıkandığında ve durduğunda cesed cansız hale gelir. Onun gibi bu latîfe de kişinin maneviyatına, hallerine, emellerine hakikatin nur-u hayatını neşreder. Kendisiyle kâinata meydan okuyabileceği o kalp -Allah korusun- iman nuru yok olduğunda, hareketsiz bir hâle gelir, sahibini karanlıklar içinde bırakır.

"Ve işitmelerini de."
Burada “ala” harf-i cerri tekrar edilmiştir. Bunda, kalp ve kulağın delillerinin müstakil olduğuna bir işaret vardır. Kalbin delilleri aklî ve vicdanî delillerdir, kulağınki ise, naklî ve hârici delillerdir.

Keza bunda kulağın mühürlenmesinin kalbin mühürlenmesi cinsinden olmadığına bir remiz vardır.

Kulaktan önce zikredilen kalp ve sonra zikredilen göz çoğul olmakla beraber kulağın tekil gelmesine gelince:

Burada kalp ve gözlerin çoğul, kulağın tekil olarak kullanılmasının hikmetlerinden biri şudur: Kalp ile gözün misyonlarını icra ettikleri alanlar çeşitlidir, yolları farklıdır, delilleri değişiktir, talim ve telkin edicileri türlü türlüdür. Üstlendikleri görevleri itibariyle çok farklı yönleri bulunan kalp ile gözün çoğul olarak kullanılması, lafzın manaya uygunluğu açısından güzel bir belagat örneğidir. İşitme organı olan kulak ise, göz ve kalbin hilafına çalışma alanı bir birlik ifade etmektedir. Yani, kulak bir anda çok sesleri birden işitip de anlayamaz. Kulak için bir anda farklı yönlerden kaynaklanan farklı bir işitme söz konusu değildir. Altı cihetten gelen sesleri aynı şekilde işitebilir. Kalp gibi manen, göz gibi maddeten sağa-sola yönelmeye muhtaç değildir.

Ayrıca kulak için kullanılan “SEM-İŞİTME’” kelimesi bir mastardır. Mastar ise, -tekil olmasına rağmen- çoğulluğu da ifade etmektedir. Keza mastar gramer bakımından bütün farklı ve çeşitli kalıpların kaynağı olduğu gibi, buradaki mastar olan "Sem" kelimesi de tekil olmasına rağmen bütün farklı yönlerden gelen sesleri işiten, tekil veya çoğul olan bir yönden gelen sesleri aynı şekilde işitebilir. Bir cemaatin / çoğulun işittikleri de ferttir / tekildir, bir ferdin işittikleri de ferttir. Bu açıdan işitme olayını ifade eden sözcüğün tekil olması son derece güzel düşmüştür.

Kur’an’ın hakikatlerini ispat ve tespit etmeye yönelik -enfusî ve âfakî- delilleri araştırmaya koyulan farklı insanların gözleri ve kalpleri çok farklı dersler, farklı ibretler alabilir, farklı deliller çıkarabilirler. Aynı insanların işittikleri gerçekleri, kulakların farklı  işitmeleri söz konusu değildir. Bu da bütün kulakların aynı işitme ortak paydasında bir tek kulak haline getirmektedir. (bk. İşaratu’l-i’caz ve İbn Aşur,  ilgili ayetin tefsiri).

Diğer taraftan, kalpten sonra kulağın gelmesi ise şundandır: Kulak, insanın melekelerinin babasıdır, ona daha yakındır. Kalbin altı cihetten etkilenmesi gibi, o da her taraftan gelen seslerden etkilenir.

“Ve gözlerinde bir perde vardır.”
Burada üslup değişmiştir. Kalbin ve kulağın mühürlenmesi fiil cümlesiyle ifade edilmişken, “ve gözlerinde bir perde vardır” denilerek isim cümlesi gelmiştir. Bunda, gözün kendisinden deliller topladığı bahçelerin, kalp ve kulağın bahçelerinden farklı olarak sabit ve daimi olduğuna işaret vardır. Onların bahçeleri ise değişkendir, daima yenilenir.

Kalp ve gözün mühürlenmesi Allah’a isnad edilirken, gözlerdeki perde isnad edilmemiştir. Çünkü mühürlemek onların kesbine bir cezadır, gözlerindeki perde ise kendi meksublarıdır. Yani, gözlerini kapayınca görmemeleri gibi, kendi iradeleriyle böyle bir perde meydana getirmişlerdir.

Keza işitmede ve kalbî temayüllerin başlangıcı irade ile olur, görmenin başlangıcında ise ızdırar vardır. İradenin mahalli, görmezlikten gelme perdesidir.

“Perde” ünvanında göz için bir cihet olduğuna işaret vardır. Yani, göz sadece önünü görür. Bu perdenin elif-lâmsız ifade edilişi, bilinmez bir perde oluşuna işarettir. Yani, kafirin görmezden gelmesi, alışılmamış bir perdedir. Bundan dolayı ondan sakınması kolay değildir.

"Onların kalplerini" ifadesinin “perde”den önce gelişi gözleri gözlere çevirtmek içindir. Çünkü göz, kalbin sırlarına bir aynadır.

“Onlar için büyük bir azap vardır."

Ayetin önceki kelimeleriyle mel'un küfür ağacının dünyadaki acı meyvelerine işaret ettiği gibi, bununla da bu ağacın ahirete uzanan acı meyvesine, yani cehennem zakkumuna işaret etmiştir.

Burada üslubun seyri onlara çok şiddetli bir cezayı bildirmeyi iktiza ederken, her biri nimette kullanılan kelimelerle “onlar için büyük bir azap vardır" denilmesi onlara bir nevi kınayıcı, tarizli bir tehekkümdür. Sanki şöyle der: "Menfaatleri, lezzetleri, büyük nimetleri bu azaptan başkası olmadı."

Belağatte “onların birbirine selâmları tekme ve tokattır” örneğiyle anlatılan bu tehekküm üslübu, Kur’anda geçen “Elim bir azapla onları müjdele” (Âl-i İmran, 3/21) gibi ayetlerde de söz konusudur.

"Onlar için"
Buradaki “lam” harfi, amelin akıbeti ve faydası içindir. Sanki onlara şunu okur: “Alın bakalım amelinizin ücretini.”

Onlar dünyada günahlarla lezzet peşinde koşmuş, tatlı şeyler aramıştı. Çünkü “azab” kelimesinde bir nevi tatlılık dahi olmasından gizli bir remizle onlara dünyadaki hallerini hatırlatıyor, sanki “tatlı şeylerinizin acısını tadın bakalım” diyor.

“Azîm / büyük” ifadesinde, onlara cennette büyük nimet sahiplerinin halini hatırlatmaya gizli bir işaret vardır. Sanki onlara şunu telkin eder: “Nefislerinizi mahrum bıraktığınız şu büyük nimetlere bakın! Bir de, düştüğünüz bu elîm eleme…” (bk. Nursi, İşaratü’l-icaz, ilgili ayetin tefsiri)

Demek ki, insanlara ceza ve azap görmelerini gerektiren günahları işleten, onları buna mecbur bırakan Allah değildir. Onlara irade, tercih, güç gibi imkânları ve kabiliyetleri veren Allah'tır. Bunları O'nun rızâsı veya gazabı yönünde kullanan, sarfeden -ki, bu sarfa "kesb" denilmiştir- insandır. Dünyadan göçüp giderken insanın elinde ya cennetin anahtarı ya da cehennemin ateşi vardır. Bunları o kesbetmiştir. Dünya hayatı, sermayesi ömür olan bir ticarettir, bunlar da kulun elde ettiği kazanç veya uğradığı zarardır.

İlave bilgi için tıklayınız:

Zira Allah onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de perde vardır ve büyük azab onlar içindir.(Bakara Suesi, 2/7), ayetine göre, kişileri kâfir yapan Tanrı'dır, öyleyse kafirin ne suçu vardır?

Bakara suresi 223. ayette geçen, kadınlar sizin tarlanızdır, ifadesini açıklar mısınız?

"Eşleriniz sizin nesil yetiştiren tarlanızdır. Tarlanıza dilediğiniz şekilde varın. Kendiniz için ilerisini düşünerek hazırlık yapın. Allah’ın haram kıldığı şeylerden korunun ve O’nun huzuruna varacağınızı iyi bilin. (Ey Resulüm)! Mü’minleri müjdele!" (Bakara, 2/223)

Rivayet olunduğuna göre Yahudiler, "Bir kimse karısının önüne arkasından yaklaşarak cinsel birleşmede bulunursa, doğacak çocuğu şaşı olur." derler ve bunun Tevrat'ta olduğunu söylerlermiş, Resulullah (asm)'a bu aktarılmış, "Yahudiler yalan söylüyorlar." buyurmuş ve şu âyet inmiş: "Ey erkekler kadınlarınız sizin tarlanızdır."

HARS: Aslında ziraat gibi ekin ekmek demek olup ekin yeri, ekilecek tarla anlamına isim de olur ki burada bu mânâdadır. Bu ifade ile kadının kadınlık organı bir yere, erkeğin spermi tohuma, doğacak çocuk da bitecek ürüne benzetilerek bir istiâre yapılmış ve bununla Allah'ın emrettiği ekin yeri açıklanmıştır ki anlam şu olur:

Kadınlar sizin ekinliğinizdir, siz onlara insan ve Müslüman tohumları ekip ürün olarak nesil, döl yetiştireceksiniz. Öyle ise tarlanıza (tarla anlamı unutulmamak ve ekin yerinden olmak şartıyla) dilediğiniz taraftan, hangi pozisyonda isterseniz gidiniz. Ve bununla birlikte kendiniz için ilerisini gözetip ona göre ihtiyatlı bulununuz, sadece şehvetinizi söndürmekle meşgul olmayıp geleceğiniz için salih ameller ile hazırlık görünüz. Ve Allah'a isyandan sakınınız da eğri yola gitmeyiniz. Ve biliniz ki, siz mutlaka Allah'a kavuşacak, O'nun huzuruna çıkacaksınız. Dolayısıyla yüzünüzü güldürecek şeyler kazanın da rezil olacağınız şeylerden kaçının.

(Elmalılı Hamdi Yazır Tefsiri)

Tevbe sûresi, 5. ayette; "O müşrikleri nerede bulursanız öldürün." hükmü var mıdır? Bu ayeti nasıl açıklarsınız?

Bilindiği üzere, Kur'an-ı Kerim bir defada bir kitap olarak indirilmemiş, olaylara göre yirmi üç yıl zarfında gelmeye devam etmiştir. Burada söz konusu olan, Hz. Peygamberin ve ilk Müslümanların müşriklerle savaş hâlidir. Nasıl ki, bir devlet teröristlere şöyle bir ültimatom verebilir: "Size dört ay müddet. Ya bu müddet zarfında teslim olursunuz ya da görüldüğünüz yerde öldürülürsünüz."

Onun gibi, Tevbe Sûresinin ilk ayetlerinde belirtildiği üzere, müşriklere dört ay süre verilmiştir. Bu müddet zarfında onlara ilişilmeyecektir. Fakat eski hallerine devam ederlerse, ölüm fermanı söz konusudur. "Onları nerede bulursanız öldürün" mealindeki ayetin son kısmı "Allah Gafur ve Rahimdir'' diyerek biter. Bununla "Allah bağışlayıcıdır, merhamet edicidir. Siz de öyle olun" mesajı verilmektedir. Bir sonraki ayette ise şöyle denilir:

"Eğer müşriklerden biri eman ile sana gelirse ona eman ver. Ta ki Allah'ın kelamını dinlesin. (Müslüman olmazsa) sonra onu güven içinde bulunacağı bir yere ulaştır. Çünkü onlar bilmeyen bir kavimdir."(Tevbe, 9/6)

Bu ayette, müşrikler hakkındaki ilahi rahmetin eserlerini açıkça görmek mümkündür. Demek ki, müşriklere bu dinin güzelliğini görmek, Allah'ın kelamını dinlemek fırsatı verilmelidir. Çünkü onlar, bu dini bilmeyen bir toplumdur. Onlardan bu şekilde gelenler, İslam beldesinde emniyet içerisinde yaşarlar, gezerler. Müslümanların hallerini gözlemlerler, neticede İslama girmeyebilirler. Kabul etmediğinde "Sen müşriksin" denilip öldürülmez, emniyet içinde vatanına dönmesine yardımcı olunur.

Tarihen de sabit olan budur ki, Müslümanlar savaş haricinde gayri müslimleri öldürmemişlerdir. Şayet öldüren olmuşsa, bu dinden değil, o şahsın İslamı bilmeyişinden kaynaklanmıştır. Benzeri durum, gayri müslim ülkeler için de geçerlidir. Söz gelimi, bir Müslüman yabancı bir diyara turist olarak gidip de malından dolayı öldürülmüşse, bunu o ülke insanlarının İslama düşmanlığı şeklinde değerlendirmek doğru olmayacaktır. Günümüz hukuk sistemlerinin de kabul ettiği üzere, suçun şahsiliği esastır. Birisinin yüzünden başkalarını da cezalandırmak adalete aykırıdır. Kur'an bunu şöyle anlatır:

"Hiçbir günahkâr başkasının yükünü yüklenmez." (Necm, 53/38)

İlave bilgi için tıklayız:

Yanlış yorumlanan bir ayet: "Onları bulduğunuz yerde öldürün..."

Bakara suresi 62. ayette ifade edilen Yahudi, Hristiyan ve Sabiilerin (Ehl-i kitabın) kurtuluşu nasıl anlaşılmalıdır?

1. Kur'an'da geçen “İslam” kelimesiyle, Allah'ın gönderdiği bütün dinler kastediliyor. Nitekim pek çok peygamber hakkında müslim ifadesi kullanılıyor. (Maide, 5/111; Enam, 6/163; Al-i İmran, 3/67; Yusuf, 12/101) Yerilen husus ise, din sahiplerinin dinlerini tahrif etmeleri, Allah'ın emirlerini uygulamamalarıdır.

2. Ayette övülen Yahudi ve Hristiyanlar, Peygamber Efendimiz (sav)'e inananlardır. Nitekim bunların ileri gelenlerinden biri Yahudilerin büyük alimlerinden “Abdullah b. Selam”dır.

3. İslamiyet'ten haberi olmayanların sorumlu olmayacağını belirten ayetler vardır. (İsra Sûresi, 17/15) Bu nedenle İslam'dan habersiz olarak kendi inançlarını benimseyip yaşayan Yahudi ve Hristiyanlar da övülmüş olabilir.

4. Âyetin ilk kelimesindeki “İman edenler”den maksat, birçok müfessire göre, dış görünüşte iman ettiklerini söyleyen münafıklardır. Zira daha sonraki kısımda gerçek iman edenlerin bulunması, bu tefsire bir karine teşkil etmektedir. İlgili Ayetteki Allah'a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların” cümlesiyle beyan buyurulan gerçek iman edenlerin, Hz. Muhammed (a.s.m)’in peygamber olarak gönderilmesinden sonrakiler, diye tefsir edilmesi uygundur. Hz. Muhammed’in nübüvvetinden önce Allah’a ve âhirete iman eden ve iyi amel işleyenler bile, Tevrat ve İncîl hükmünce geleceğin büyük Peygamberine iman ile yükümlü idiler. Böyle iken Hz. Muhammed (sav)’in peygamberliğinden sonra onu inkâr edenler arasında gerçek iman ehli bulunduğu varsayımına imkân kalır mı?

İlgili ayetin meali şöyledir  “Şüphesiz, inananlar, Yahudi olanlar, Hristiyanlar ve Sabiilerden Allah'a ve ahiret gününe inanıp yararlı iş yapanların ecirleri/mükâfatları Rablerinin katındadır. Onlar için artık korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de." (Bakara, 2/62)

Tefsirlerde bu ayet hakkında çok değişik görüşler ortaya konmuştur. Özet ve tercihli olarak şu açıklamaları uygun görmekteyiz:

Bu ayette, bütün ümmetlerin, milletlerin kurtuluş reçetesi ve asgari müşterekleri olan, Allah’a ve ahirete iman noktasına dikkat çekilmiştir. Buna göre, her hangi bir ümmet, kendi devrinde -kendi peygamberinin öğretileri istikametinde- Allah’a ve ahirete iman edip ona göre bir yaşantıyı sergilemişse onlar kurtulurlar. İster adı Müslüman, ister Yahudi, isterse Hristiyan olsun fark etmez.

Önemli bir noktada şudur: Ümmetlerin doğru bir çizgiyi takip etmelerinin bir diğer adı olan iyi işleri -düzgün ve Allah’ın rızasına uygun olarak- yapmaları, ancak kendi peygamberlerinin öğretilerine bağlı kalmakla mümkündür.

Buna göre, ayette yer alan Müminler/Müslümanlar, Hz. Muhammed (a.s.m)’in tebliğ ettiği vahye bağlı kaldıkları takdirde kurtulurlar. -Cennet yalnız Müslümanların değil-. Sözgelimi, bir kısım Yahudiler kendi devirlerindeki Hz. Musa’ya bağlı kalmakla kurtulmuşlardır. Hz. İsa devrinde ona bağlı olan Hristiyanlar da kurtulmuşlardır. Yine Sabiler de öyledir.

Kur’an’da bu isimlerin zikredilmesinin bir hikmeti şudur ki; Allah, hepsi de kendi mahluku olan insanların/ümmetlerin isimlerine bakarak hüküm vermez. Bilakis, onların gönderilen elçilerine ve ilahî mesaja iman edip etmemelerine göre leh veya aleyhlerinde hükmünün verir.

Bu ayette, bazı alimlere göre, “Salih amel/ iyi işler” den maksat Hz. Muhammed (a.s.m)’e iman etmektir. Bu yorum doğru olsun olması, şu husus unutulmamalıdır ki, Kur’an’ın açık beyanıyla, Hz. Muhammed (a.s.m) bütün insanlara gönderilmiştir. Buna göre, onun tebligatının hâkim olduğu on beş asır boyunca, mevcut bütün insanlar ona karşı sorumludur. Mazeretsiz olarak ona iman etmeyenlerin durumu hiç de iç açıcı değildir.

Diğer taraftan İslâmiyet'e zahirde iman etmiş olanlar, yani, Muhammed dinini dilleriyle ikrar ettiklerinden dolayı insanlar arasında Müslüman sayılanlar, Musa dinine mensup olan Yahudiler, İsa dinine mensup Hristiyanlar, bu üç dinin dışındaki dinlerden olanlar yani onlardan her kim, Allah'a ve ahiret gününe, bu sûrenin başında beyan buyurulduğu üzere, gerçekten dış görünüşleriyle ve içyüzleriyle iman eder ve bu imana yaraşır şekilde iyi bir iş yaparsa şüphesiz bunların Rableri katında ecir ve mükafatları vardır. Bunlara korku yoktur ve bunlar mahzun da olacak değillerdir, yani, yapılan inzarlar, uyarı ve tehditler bunlar hakkında değildir.

İnsanlar Âdem'in sulbünden yeryüzüne indikleri zaman Cenab-ı Allah kendilerine "Eğer Ben'den size bir hidayet gelir de kim benim hidayetime uyarsa, işte onlara herhangi bir korku yoktur ve onlar üzüntü de çekmeyecekler." (Bakara, 2/38) diye herhangi bir zamanda gelen hidayetine uymaları şartıyla bunu vaad etmemiş miydi? İşte Âdem'in tevbesinin semeresi olan o ilahî va'd, ebediyete kadar sürüp gidecek bir genel kanundur. Ve bu âyet ilahî kanunun bir inkişafıdır. Şu halde Yahudiler gibi zillet ve meskenete düşenler ve Allah'ın gazabına uğramış olanlar bile her ne zaman tevbe eder, Allah'a ve ahiret gününe cidden iman ederek, Allah'ın son zamanda gönderdiği hidayete uyar ve ona göre salih amel işlerlerse o gazaptan kurtulurlar. Ve Allah katında ecir ve mükafat bulurlar. Sonuçta sırrına mazhar olarak, korku ve hüzünden kurtulurlar. Lakin bundan yararlanmak için görünüşte, yani insanlar arasında mü'min ve Müslüman sayılmak yetmez, hatta belli bir süre salih kişi olarak yaşamış olmak da kâfi gelmez. O imanda sebat edip, güzel bir sonla gitmek, yani son nefeste iman ve güzel amel ile Allah'a kavuşmak lazımdır.

Bu sûrenin baş tarafında "İşte onlar Rabblerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve gerçekten kurtuluşa erenler de ancak onlardır." (Bakara, 2/5) müjdesinin kimlere mahsus olduğu bilinmektedir ve bunda "Sana indirilene ve senden önce indirilene inananlar." (Bakara, 2/4) şartı da bulunmaktadır. Bunun için ahirete iman ve gerçek anlamda yakîn de bütün peygamberlerle birlikte Hz. Muhammed'e (s.a.v.) ve ona indirilen kitaba iman etmiş olanlara mahsus bulunduğu tebliğ edilmişti. Şu halde bu ayette beyan buyurulan gerçek imanın Hz. Muhammed (sav)'in peygamber olarak gönderilmesinden sonrakiler diye tefsir edilmesi lazım geldiğinde hiç şüphe yoktur.

Zaten bu âyetin bilhassa bu noktadan İsrailoğulları'na hitap şeklinde bir icmal olup, bütün bu açıklamaların İslâm dinine davet sadedinde ve "Sizin yanınızda bulunan kitabı doğrulayan bu kitaba (Kur'ân'a) iman edin ve onu ilk inkâr eden olmayın!" (Bakara, 2/41) ilâhî emrini desteklemek için gelmiş olduğunda şüpheye yer yoktur. Hz. Muhammed (sav)'in peygamberliğinden önce Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve iyi amel işleyenler bile Tevrat ve İncil hükmünce geleceğin büyük peygamberine iman ile mükellef idiler, buna işaret olmak üzere "Ahdimi yerine getirin." (Bakara, 2/40) buyurulmuştu. Böyle iken Hz. Muhammed (sav)'in peygamberliğinden sonra onu inkâr edenler arasında gerçek iman ehli bulunduğu varsayımına imkan kalır mı? Allah'a ve hesap gününe imanı bulunan ve bu iman ile mütenasip salih amel işleyecek olan kimselerin Hz. Muhammed (sav)'in peygamberliğini inkâr etmelerine imkan tasavvur olunabilir mi? Tarih sayfalarının şahitliğinde Hz. Muhammed (sav)'in peygamberliğinden daha açık, daha belirgin hangi peygamberlik vardır? Şu halde gökyüzündeki yıldızlardan bazılarını kabul edip de güneşi inkâr edenlerin Allah'a karşı imanlarında ciddiyet ve samimiyet tasavvur etmek gerçekle bağdaşmayan bir çelişki teşkil eder.

Dikkat çekici olan şey şu ki, bu âyette iman, biri insanlara nazaran zahirî, diğeri Allah katında geçerli, hakikî iman olmak üzere iki defa zikredilmiş ve her şeyden önce "iman edenler" sözü, Yahudilere, Hristiyanlara ve Sâbiilere mukabil tutulmuştur. Demek ki, bu üçü, Kur'ân'ın söz konusu ettiği imanın mutlak olarak dışındadırlar. Bununla beraber zahirî iman sahipleri bunlarla eşit tutulmuş ve hepsinin kurtuluşu kâmil iman ve salih amel şartına bağlı gösterilmiştir. Demek ki, gerek zahirî mü'min olan Müslümanlar, gerek Müslümanların dışında kalan Yahudi, Hristiyan, Sâbiî vs. Kur'ân'da yer aldığı şekilde Allah'a ve ahiret gününe dış görünüşte ve içyüzüyle cidden iman eder ve salih ameller yaparlar ve bunda sebat gösterirlerse o zaman "Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklar." ifadesinin sırrına mazhar olacaklardır ki, bunda da İslâm dininin davetiyle ve hidayetiyle bütün insanlara açık ve cihanşümûl bir din olduğu aşikar olur.

Bu âyetten nihayet şu sonuca geliriz ki, İslâm dininin hakim olduğu Müslüman toplumun teşekkülü için İman-ı Hakikî (gerçek iman) şart değildir. Onun zahirî bir ikrar ile dahi gerçekleşmesi söz konusu olduğu gibi, bunun içinde dünyaya ait nokta-i nazarlarla bir siyasî anlaşma ile öbür dinlere mensup insanlar dahi din hürriyeti ile hayat haklarına mazhar olurlar. Fakat bütün bunlar arasında ferdî veya ictimaî (sosyal) anlamda gerçek selamet (kurtuluş) ancak kâmil iman ve salih amel sahiplerine vaad olunmuştur. Çünkü toplumun temel direği ve nizamın esas dayanağı bunlardır.

İşte İslâmiyet'in gerek dünya, gerek ahiret için vaad ettiği selamet ve saadetin sırrı da bu gerçeğin içinde gizlidir. Şu halde kâmil iman ve salih amel erbabının bilgi ve amel feyizlerinden mahrum olan, sadece dış görünüşüyle Müslüman bulunan bir İslâm toplumunun "Onlara korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklar." ilâhî va'dine mazhar olması sözkonusu değildir. Allah'a imanı olmayanlar, hakkı yerine getiremezler, ahirete imanı olmayanlar da ebediyete hizmet edemezler. Herkesin yalnızca kendi nefsi için çalıştığı bir toplumun manzarası "Kimsenin kimseye faydası dokunmayacağı günden korkun!"(Bakara, 2/48) âyeti ile tasvir edilen kıyamet gününün bir benzeridir.

Al-i İmran Sûresinde geçen şu ayetler de, islamiyetten haberi olduğu halde Ona ve Onu  getiren Elçisine iman etmeyenler kurtuluşa eremeyeceğini açıkça göstermektedir:

84. De ki: "Allah'a, bize indirilen (Kur'ân)e, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene, Musa'ya, İsa'ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onların arasında hiçbir fark gözetmeyiz, biz O'na teslim olmuşlarız".

85. Kim İslâm'dan başka bir din ararsa ondan asla kabul edilmeyecek ve o ahirette de zarar edenlerden olacaktır.

86. İnandıktan, Peygamber'in hak olduğuna şehadet ettikten ve kendilerine açık deliller geldikten sonra, inkâra sapan bir milleti Allah nasıl doğru yola eriştirir? Allah zalimler güruhunu doğru yola iletmez.

87. İşte onların cezaları, Allah'ın, meleklerin, insanların hepsinin laneti onların üzerlerindedir.

88. Onlar bu (lanetin) içinde ebedî kalacaklardır. Kendilerinden ne bu azab hafifletilir, ne de yüzlerine bakılır.

89. Ancak bundan sonra tevbe edip kendini düzeltenler başka. Şüphesiz ki Allah, çok bağışlayan ve çok esirgeyendir.

90. Şüphesiz imanlarının arkasından küfreden, sonra da küfrünü artırmış olanların tevbeleri asla kabul olunmaz. İşte onlar sapıkların ta kendileridir.

91. Muhakkak ki inkâr edenler ve kâfir oldukları halde de ölenler, yeryüzü dolusu altın fidye verseler bile hiç birisinden asla kabul edilmeyecektir. İşte dayanılmaz azab onlar içindir. Onların hiçbir yardımcıları da yoktur.

İşte ilâhî tevhidin zorunlu bir sonucu olmak üzere bütün peygamberler ve ilâhî kitaplar Allah'a karşı değil, Allah'ın olmaları ve ancak Allah'a kulluk etmeleri yönünden iman edilmedikçe İslâm'ın ve tevhidin mânâsı tahakkuk etmez. Allah'a değil, kendine kul olmaya davet edenler Allah'ın peygamberi olamaz. Elçi ancak kendisini gönderene davet eder. Ve elçiyi inkâr etmek de göndereni inkâr olur. Hak din olan İslâm'ın esası, bu tevhid imanı ile Allah'a teslim olmaktır. Bundan çıkmak küfürdür. İsterse bir peygamberi olsun diğerlerinden ayırıp inkâr etmek, peygamberliğin esasını inkâr etmektir. Peygamberliğin esasını inkâr etmek, bütün peygamberleriyle beraber Allah Teâlâyı inkâr etmektir.


Anlaşıldı ki Allah katında makbul olan din İslâm'dan ibarettir. Ve İslâm'dan başka bir din arayanın dini kabul edilmez, sonu ziyan olur. Allah'a ve Allah'dan gelene tam bir iman ve teslimiyet bulunmadıkça ahirette hiçbir amel fayda vermez. Küfürle ölenlerin her biri dünya dolusu altınlar nafaka vermiş olsalar da ahirette kendilerini kurtaramazlar.

Hz. Muhammed (sav)'in peygamberliğinden önce Allah'a ve ahiret gününe iman eden ve iyi amel işleyenler bile Tevrat ve İncil hükmünce geleceğin büyük peygamberine iman ile mükellef idiler, buna işaret olmak üzere "Ahdimi yerine getirin." (Bakara, 2/40) buyurulmuştu. Böyle iken Hz. Muhammed (sav)'in peygamberliğinden sonra onu inkâr edenler arasında gerçek iman ehli bulunduğu varsayımına imkan kalır mı?

Allah'a ve hesap gününe imanı bulunan ve bu iman ile mütenasip salih amel işleyecek olan kimselerin Hz. Muhammed (sav)'in peygamberliğini inkâr etmelerine imkan tasavvur olunabilir mi? Tarih sayfalarının şahitliğinde Hz. Muhammed (sav)'in peygamberliğinden daha açık, daha belirgin hangi peygamberlik vardır?

Şu halde gökyüzündeki yıldızlardan bazılarını kabul edip de güneşi inkâr edenlerin Allah'a karşı imanlarında ciddiyet ve samimiyet tasavvur etmek gerçekle bağdaşmayan bir çelişki teşkil eder.

İlave bilgi için tıklayınız:

İslam alimlerine göre, İslam dininden haberi olmayanların durumu...
 

Mekke’de doğan bir çocukla, dünyanın her hangi bir yerinde doğan İslam’dan habersiz bir çocuk manevi mesuliyet yönünden bir tutulabilir mi?

Kur'an da Hz. Musa' nın kavmine gökten helva yağdırıldığı ifade edilmektedir. (Bakara, 2/57) Gökten helva yağar mı?
"(Yâ Musa! Allah'ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız) demiştiniz de, gözleriniz göre göre sizi yıldırım çarpmıştı. Ölümünüzden sonra, şükredersiniz diye sizi tekrar diriltmiştik. Bulutla sizi gölgelendirdik, kudret helvası ve bıldırcın indirdik, (Verdiğimiz rızıkların iyi ve güzel olanlarından yiyin) dedik. Onlar bize değil, fakat kendilerine yazık ediyorlardı." (Bakara, 2/ 57)

Peygamberleri katleden İsrailoğullarına, Allah'ın gökyüzünden indirdiği "Kudret Helvası" (Menn), Kur'an-ı Kerim'de böyle anlatılıyor.

Allah, İsrailoğullarını, çölün kızgın sıcağından korumak için üzerlerine bulut göndermişti. Yağmursuz ve bulutsuz çöl; ateş fışkıran ve yalım saçan bir "cehennem" gibiydi. Allah onları serinletmek için bulut göndermiş, yiyecek ve içecek stokları tamamen tükenince de gökyüzünden, Kudret Helvası ile bıldırcın indirmişti. Böylelikle, daha önce bir cehennemden farksız olan çöl, onlar için rahatlığın yaşandığı cennet bahçelerine dönüşmüştü. Ancak İsrailoğulları, Allah'ın bunca nimetine karşılık, bir kerecik olsun şükretmeyi, onurlarına yakıştıramamışlardı.

Müfessirler, "Kudret Helvası"nın (Menn) ne anlama geldiği konusunda değişik görüşler ileri sürüyorlar. Ali bin Ebu Talha, İbn Abbas'tan naklederek,

"Kudret Helvası, onların üzerine ağaçlara iniyordu ve onlar bu helvadan istedikleri şekilde yeyip besleniyorlardı."

diyor. Mücahit ise, Kudret Helvası'nın yapışkan bir şey olduğunu belirtiyor. Süddi, "Onlar, (Ey Musa, burada bu şekilde nasıl olacak, bizim için yiyecek nerede?) dediler. Bunun üzerine Allah Kudret Helvası'nı indirdi. O zencefil ağacının üzerine düşüyordu." derken, Katade ise, Kudret Helvası'nın onların bulunduğu yere kar iner gibi indiğini, sütten daha beyaz, baldan daha tatlı olduğunu söylüyor. Katade ayrıca fecrin doğuşundan güneşin doğuşuna kadar olan sürede helvanın yağdığını kaydediyor.

Bugün günümüzde Kur'an ayetlerinin ifade ettiği ve müfessirlerinde asırlar boyunca yorumladığı şekilde, bazı yörelerde ağaçlık bölgelere yağan "gezo", "şıra" veya doğrudan "kudret helvası" adıyla adlandırılan, tatlı, şifalı bir madde bulunmaktadır. Her ilkbahar-yaz döneminde Mardin/Cizre' de bu şıradan bolca yağdığı yöre halkı tarafından ifade edilmektedir. Önce gökyüzünde mütevazi şimşeklerin çaktığını belirten Cizreli Şeyh, Mehmet Bahir Haşimi, gökyüzünden kar yağar gibi helva yağmaya başladığını, ancak helvanın Cizre'nin sadece ağaçlık bölgelerine yağdığını söylüyor. Baldan ve şekerden daha tatlı olduğu belirtilen helva, sadece meşe ağaçlarının yapraklarının üzerine yapışıyor. Helva, özüne zarar verecek yapraklara yapışmıyor. Helvanın, piyasadaki şeker ve tatlılara oranla içerdiği asit, oldukça az.

Tevrat ve İncil Ne Diyor?

Kudret Helvası, Kitab-ı Mukaddes'te de geçiyor. Hristiyanlar Kur'an'ın "Menn" dediği Kudret Helvası'na, "Tomana" diyorlar. Tevrat'ın (Eski Ahit) Sayılar Bölümü, 11. Babındaki ayette şöyle deniliyor:

"Ve mann, kişniş tohumu gibi idi ve görünüşü ak günlük görünüşü gibi idi. Kavm dolaşır ve onu devşirirlerdi ve yerlerdi ve tencerelerde haşlar ve ondan pideler yaparlardı ve tadı taze yağ tadı gibi idi. Ve geceleyin ordugâh üzerine çiğ indiği zaman üzerine mann inerdi."

Yine Kitab-ı Mukaddes'in Çıkış bölümünde yeralan ayetler de Mann'ın varlığına işaret ediyor:

"Ve vaki oldu ki, akşamleyin bıldırcınlar çıkıp ordugâhı kapladılar ve sabahleyin ordugâhın etrafında çiğ düşmüştü. Ve düşmüş olan çiğ kalkınca, işte, çölün yüzünde, toprağın üzerinde, kırağı gibi küçük, yuvarlak bir şey vardı. Ve İsrailoğulları görüp birbirine dediler: Bu nedir? Çünkü o nedir bilmediler. Ve Musa, onlara dedi: Bu Rabbin yemek için size verdiği ekmektir."

Kudret Helvası'na Hristiyanlar ve Museviler en az bizim kadar inanıyorlar. Ancak Kitab-ı Mukaddes'e tabi olduklarını söyleyen Yehova Şahitleri, Mann'ın hâlâ yağdığına inanmıyorlar. Ek olarak İngiliz Bilim Dergisi Nature Ocak 1981 sayılı nüshasında konuyu işlemiştir.

Netice olarak; mahiyeti ne olursa olsun Yüce Rabbimizin yeryüzünde yarattığı hadsiz nimetleri yedikleri halde O' nu inkar edenler, bugün hayatsız, tatsız, renksiz, kokusuz toprakdan, hayatlı, tatlı, mükemmel renklerle donatılmış, enfes kokulu nimetlerin geldiğini görüp de inkar ediyorlarsa, gökden inen bir kudret helvasını da elbette inkar edeceklerdir. İman imtihandan ibarettir.

"Ey iman edenler, iman ediniz." ayetini nasıl anlamalıyız?..

Bu ayette "nasıl iman edilmesi gerekiyorsa öyle iman edin" diye buyrulmaktadır. Nasıl iman edileceği ise ayetin devam eden kelimelerinde nelere nasıl iman edileceği açıklanmıştır.

"Ey iman edenler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah'ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse sapıklığın en koyusuna düşmüş olur." (Nisa, 4/136)

İlgili ayetin tefsiri;

Ey imana gelenler, Allah ve Resulüne, yani Muhammed Aleyhisselama ve Allah'ın bu Peygamberine tenzil buyurduğu (zaman zaman, kısım kısım indirmekte olduğu) bu kitaba, yani Kur'an'a ve bundan önce indirdiği kitap cinsine iman ediniz. Bunların bir kısmına iman ettiğiniz gibi, hepsine de iman ediniz. İbnü Kesir, Ebu Amr, İbnü Âmir kırâetlerinde meçhul sigasiyle (nüzele) ve (ünzile) okunur. Bunlara ciddi olarak iman ediniz. Zira her kim, Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe küfreder (inanmaz), bunlardan birini inkâr ederse, son derece derin bir sapıklığa düşmüş, doğrudan uzaklaşmış, artık yolunu bulamayacak derecede şaşırmış, gayeyi kaybetmiş olur. Bununla küfrün bizzat (Nisâ, 4/116) hükmüne katılmış bulunduğu, yani her küfrün şirk demek olduğu açıkça gösterilmiştir.

Rivayet edildiğine göre Yahudi hahamlarından bir topluluk, Resulullah'a gelmişler: "Ey Allah'ın Resûlü biz, sana, kitabına, Musa'ya, Tevrat'a ve Üzeyr'e iman ediyoruz ve bunlardan başka kitapları ve peygamberleri tanımıyoruz." demişlerdi. Peygamberimiz (asm) de: "Hayır, Allah'a, bütün peygamberlerine, Muhammed'e ve kitabı Kur'an'a ve ondan önceki her kitaba iman ediniz." buyurdu. "Yapmayız" dediler. Bu âyet nazil oldu ve hepsi iman ettiler. Dikkate şayandır ki, iman fıkrasında "Allah'a, Resulüne, Resulüne indirilen kitaba, ondan önce indirilmiş olan kitaba" diye dört şeye iman belirtilmiştir. Bu da "Allah'a iman, Peygambere iman, kitaplara iman" diye üç mertebede özetlenebilir. Halbuki küfür fıkrasında, "Allah'ı inkâr, meleklerini inkâr, kitaplarını inkâr, peygamberlerini inkâr, ahiret gününü inkâr" diye melekler ve ahiret günü de eklenerek beş şey açıklanmış, hem de Resul (asm)'e diğer resuller de eklenerek cem' (çoğul siyasiyle) buyurulmuştur. Bununla Allah ve Peygamber'e, bütün kitaplara imanın, her halde bütün peygamberlere, meleklere ve ahiret gününe imanı içine aldığı gösterilmiş ve bir insanın Allah'a, Peygamber'e ve kitaplara iman iddia edip de peygamberlerden birini, melekleri veya ahireti inkâra kalkışması ve bu hususta gelmiş olan âyetleri tevile çalışması ihtimali bulunduğundan, bunları inkâr edenlerin Allah'ı da inkâr etmiş oldukları bilhassa açıklanmıştır.

(bk. Elmalılı H. Yazır, İlgili Ayetin Tefsiri)

İlave bilgi için tıklayınız:

“Dünyanın Cenab-ı Hakk'ın yanında bir sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kafirler bir yudum su ondan içemeyeceklerdi.” mealindeki hadis-i şerifi nasıl anlayacağız?

Beş vakit namaz ne zaman farz kılınmıştır? Ta ha 130. ayetin Miraç'tan önce indirildiğini ve Bakara suresinin tamamının Medine'de nazil olduğunu söylemek doğru mudur?

Beş vakit namazın Miraç'ta farz kılındığına dair bilgiler manevî mütevatir hadislerce sabittir. (Buhâri, Salat, 76, Enbiya, 5; Müslim, İman, 263; Ahmed b. Hanbel, V,122,143). Bu husus tereddüde mahal bırakmayacak açıklıktadır. İslam alimlerinin büyük çoğunluğunun bu konudaki ittifakları bunun açık delilidir.

Taha suresinin beş vakit namazı söz konusu eden 130. ayeti, Miraç'tan sonra inmiştir. Başta beş vakit namazın Miraç'ta farz kılındığını söyleyen Abdullah b. Abbas olmak üzere, İslam alimlerinin bu ayetin de beş vakit namaza işaret ettiğini söylemeleri bu ayeti Miraç'tan sonra indiğini kabul ettiklerinin göstergesidir.

Bilindiği üzere, bir-iki sure dışında Kur’an’ın bütün sureleri aynı anda inmeyip farklı zamanlarda gelmiştir. Ta ha ve Bakara suresi de bunun dışında değildir. Hatta Mekke’de inen surelerde Medine’de inen ayetler, Medine’de inen surelerde Mekke’de inen ayetlerin yer aldığı hususunda tefsirciler görüş birliği içerisindedir.

Taha suresinin 130. ayetinin Miraç'tan önce indiğine dair kesin bir delil olmamakla beraber, mevcut bilgiler onun daha sonra nazil olduğunu göstermektedir.

Alimlerin bildirdiğine göre, Miraç'ta farz olan beş vakit namazla ilgili ilk inen ayet İsra suresinin

“Gündüzün güneş dönüp gecenin karanlığı bastırıncaya kadar (belli vakitlerde) namaz kıl; bir de sabah namazını. Çünkü  sabah namazı şahitlidir.”

mealindeki 78. ayetinde beş vakit namaza yer verilmiştir. Kurtubî bu konuda alimlerin icmaı olduğunu söylemiştir.( bk. Kurtubî,  ilgili ayetin tefsiri).

Yine başta Abdullah ibn Abbas olarak pek çok İslam alimine göre

“Haydi siz akşama ulaştığınızda (akşam ve yatsı vaktinde), sabaha kavuştuğunuzda, gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde (namaz kılın), ki göklerde ve yerde hamd O’na mahsustur.”(Rum, 30/17-18)

mealindeki âyetleri de beş vakit namazı bildirmektedir.

"Dünya hayatı oyun ve oyalamacadan ibarettir." ayeti ile, "Biz dünyayı bir oyun olsun diye yaratmadık." ayetini nasıl anlamak gerekir?

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden  ibarettir.”(Enam, 6/32)

“Biz göğü, yeri ve aralarında olan varlıkları oyuncak olsun diye yaratmadık.”(Enbiya, 21/16)

Dünyanın üç ayrı yüzü vardır:

Birincisi, Allah’ın kudret kalemiyle yazılan bir kitap görünümündedir. İmtihana tabi tutulan insanların bu kitabı okuyarak Allah’ı tanımaları, ona kulluk etmeleri gerekir. Çünkü, her eserin bir müessiri, her sanatın bir sanatkârı, her kitabın bir yazarı olduğu gibi, şu kâinat kitabının da bir yazarı, şu hârika sanat tablolarının da bir sanatkârı, şu muhteşem eserlerin de bir sahibi vardır ki, Yüce Yaratıcı'dır.

İkinci yüzü: Ahiret için mahsulatın ekildiği bir tarla, amellerin yazıldığı bir defter, imtihanın yapıldığı bir salon hükmündedir.

Enbiya suresindeki ayetin verdiği mesaj dünyanın bu iki yönüne dikkat çekmeye yöneliktir.

Bu pencereden bakıldığında ayetin mesajını şöyle anlamak gerekir: “Bu dünya ciddi bir okuldur, bir mekteptir, bir üniversitedir... Sakın tembellik edip de imtihanı kaybetmeyin. İmtihan çok ciddidir, ilave bir bütünleme sınavı da asla söz konusu değildir...”

Dünyanın üçüncü yüzü ise, onun fani, geçici bir han olmasından kaynaklanmaktadır.

Enam suresinin ayeti, dünyanın bu konumuna dikkat çekmekte ve insanların buna kanmamasını istemektedir. Çünkü, dünyanın bu yönü nefsânî, heva ve hevese bakan bir oyun ve eğlence yeri olarak boy göstermektedir. Allah’a, ahirete giden yolları tıkayan ve dolayısıyla gayr-ı ciddi insanların oyuncağı olan bir eğlence merkezi hükmündedir.

Gerçekten bu yönüyle şu dünya hayatı bir anlık bir lezzetten ibarettir. Öyle gaddardır ki, bir lezzet verse bin elem takar çektirir, bir üzüm yedirse yüz tokat vurur.

Herkes bu açıdan hayatına bakarsa görür ki, şu geçen hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçmiş, geri kalan ömür ise bir rüzgâr gibi uçar gider.

İlave bilgi için tıklayınız:

Dünya sevgisi hakkında farklı değerlendirmeler yapılıyor. Bazıları dünya zevkinden başka bir şey düşünmezlerken, bazıları da dünyanın her türlü zevkine karşı çıkıyor, sadece ahiret için çalışmak gerektiğini söylüyorlar. Bu iki ucun bir orta noktası yok mu?

Ali İmran suresi 61. ayette Allah Teala'nın lanetlemesini açıklar mısınız?

Kur'an'daki beddua ve lanetler, belli vasıflara sahip kimselere yöneliktir. Kur'an, şahıslardan ziyade vasıfları, düşünceleri, muhatap alır. Netice itibariyle öbür dünyada, insanların bir kısmı, Allah'ın rahmetine ve ihsanlarına kavuşur, cennete girer. Bir kısmı da, onun lanetine uğrar / rahmetinden uzaklaşır, onun gazabı ve azabının merkezi olan cehennem zindanına girer.

Allah'ın Kur'an'daki bu tür ifadeleri, aslında merhameten söylenen birer uyarıdır. Çünkü, kötülüğün ne olduğunu bilmeyen ondan nasıl uzaklaşabilir? İyiliğe rehberlik etmek nasıl bir yoldur.

Kaldı ki, Kur'an'ın bu gibi sert ifadeleri, inkârcılara yöneliktir. Küfür ve inkârcılık ise, Allah'ın bin bir isim ve sıfatlarına karşı bir meydan okuyuştur. Kâinatın binler belgesiyle hak ve hakikatin varlığına yaptığı şahitliği reddetmek anlamına geliyor. Yüz binlerce peygamberin binler mucizelerini ve milyonlarca evliyanın milyonlarca keşif ve kerametlerini inkâr etmek hükmüne geçiyor. Özetle, küfür ve inkâr, Allah'ın bütün isim ve sıfatlarının hadsiz tecellilerini, kâinatın had ve hesaba gelmez şahitliklerini yalanlamak ve onların hukukuna saygısızlık olduğundan, bu sert ifadelerle onları uyarmak tam yerinde bir belagattir.

"Sana bu ilim geldikten sonra seninle bu konuda çekişenlere de ki: Geliniz, sizler ve bizler de dahil olmak üzere, siz kendi çocuklarınızı biz de kendi çocuklarımızı, siz kendi kadınlarınızı, biz de kendi kadınlarımızı çağıralım, sonra da dua edelim de Allah'tan yalancılar üzerine lânet dileyelim."(Al-i İmran, 3/61)

Hz. İsa (as) ile ilgili bu âyetin, Hristiyan olan Necranlıların, Resulullah (asv)'a gelen ve Hz. İsa (as) hakkında onunla tartışmak isteyen heyeti hakkında nazil oldukları rivayet edilmiştir.

Necranlılar Resulullah (asv)'a gelip onunla İsa (as) hakkında tartışarak, o zamanın âdetinden olan "Lanetleşme"yi teklif ettiler. İşte bunun üzerine bu âyetler nazil oldu.

Huzeyfe el-Yeman diyor ki: "Necranın reislerinden, Âkıb ve Seyyid unvanı verilen kişiler Resulullah (asv)'a geldiler. Onunla mübahele / lanetleşme yapmak istediler. Fakat bunlardan biri diğer arkadaşına "Bunu yapma, Allah'a yemin olsun ki eğer o gerçekten peygamber ise ve biz de onunla mübahele edersek, bundan sonra ne biz kurtuluruz ne de soyumuz." dedi. Bunun üzerine o iki kişi Resuiullah (asv)'a dediler ki: "Biz sana istediğini vereceğiz sen bizimle birlikte güvenilen bir kişi gönder. Bizimle güvenilmeyen bir kişi gönderme." Bunun üzerine Resulullah (asv): "Ben sizinle beraber, gerçekten güvenilir olan bir kişi göndereceğim." dedi. Sahabiler bu şerefe nail olmaya hazırlandılar. Resulullah (asv) buyurdu ki "Kalk ey Ebu Ubeyde b. el-Cerrah." Ebu Ubeyde  ayağa kalkınca: "İşte ümmetin emin kişisi budur." buyurdu.1

Sa'd b. Ebi Vakkas diyor ki: "Bu âyet-i kerime nazil olunca, Resulullah (asv) Ali'yi, Fatıma'yı, Hasan ve Hüseyin'i (Allah onlardan razı olsun) çağırdı ve dedi ki: "Ey Allahım, işte benim ehlim bunlardır.”2

Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: Şayet Resulullah (asv)'ı mübahaleye çağıran insanlar mübahaleye çıkmış olsalardı, geri döndüklerinde ne ailelerini ne de malların bulabilirlerdi.

MÜBAHALE: Bu işe "Lanetleşme" derler ve bunu şöyle yaparlardı: Her iki taraf, kadınları ve çocuklarıyla birlikte bir yerde toplanıp kendi inanç ve iddialarının doğruluğunu savunur ve sonunda "Allah'ın laneti yalancının üzerine olsun." derlerdi. İşte Necranlılar bu âdete uyarak Resulullah (asv)'a da bu şekilde mübahale yapmayı teklif etmişlerdi. Fakat bunun sonucundan korkarak kendi tekliflerinden vaz geçmişlerdir.3

Dipnotlar:

1. Buhari, K. el-Mağazi, bab: 72/Ahmed b. Hanbel, Müsned c.l s. 414
2. Tirmizi, K. Tefsir el-Kur'an Sure 3, Hadis No. 2999
3. Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 2/277-278.

Bakara süresi 223. ayette "Kadınlar sizin tarlalarınızdır." buyurulmaktadır. Bu ayeti açıklar mısınız?

"Eşleriniz sizin nesil yetiştiren tarlanızdır. Tarlanıza dilediğiniz şekilde varın. Kendiniz için ilerisini düşünerek hazırlık yapın. Allah'ın haram kıldığı şeylerden korunun ve O'nun huzuruna varacağınızı iyi bilin. (Ey Resulüm)! Mü'minleri müjdele!" (Bakara, 2/223)

Rivayet olunduğuna göre Yahudiler, bir kimse karısının önüne arkasından yaklaşarak cinsel birleşmede bulunursa, doğacak çocuğu şaşı olur, derler ve bunun Tevrat'ta olduğunu söylerlermiş. Resulullah (asm)'a bu aktarılmış, "Yahudiler yalan söylüyorlar." buyurmuş ve bu âyet inmiş: "Ey erkekler kadınlarınız sizin tarlanızdır..."

HARS:
Aslında ziraat gibi ekin ekmek demek olup ekin yeri, ekilecek tarla anlamına isim de olur ki burada bu mânâdadır. Bu ifade ile kadının kadınlık organı bir yere, erkeğin spermi tohuma, doğacak çocuk da bitecek ürüne benzetilerek bir istiâre yapılmış ve bununla Allah'ın emrettiği ekin yeri açıklanmıştır ki anlam şu olur:

"Kadınlar sizin ekinliğinizdir, siz onlara insan ve Müslüman tohumları ekip ürün olarak nesil, döl yetiştireceksiniz. Öyle ise tarlanıza (tarla anlamı unutulmamak ve ekin yerinden olmak şartıyla) dilediğiniz taraftan, hangi pozisyonda isterseniz gidiniz. Ve bununla birlikte kendiniz için ilerisini gözetip ona göre ihtiyatlı bulununuz, sadece şehvetinizi söndürmekle meşgul olmayıp geleceğiniz için salih ameller ile hazırlık görünüz. Ve Allah'a isyandan sakınınız da eğri yola gitmeyiniz. Ve biliniz ki, siz mutlaka Allah'a kavuşacak, O'nun huzuruna çıkacaksınız. Dolayısıyla yüzünüzü güldürecek şeyler kazanın da rezil olacağınız şeylerden kaçının."

(Elmalılı M. Hamdi Yazır, Kur'an-ı Kerim Tefsiri)

Hz. Lokman kimdir, hayatı hakkında bilgi verir misiniz?

LOKMAN (LUKMAN):

Bir nebî veya velî olduğu ihtilâflı; ancak çoğunluğun tercihine göre hakim bir şahsiyet.

Kur'ân-ı Kerîm'de Lokman adı iki yerde geçer (Lokman, 31/12,13). Kelime, aynı zamanda Mekkî bir surenin adıdır. Bu sûrenin nüzul sebebi Kureyşlilerin Lokman'ı Hz. Peygamber (s.a.s)'e sormalarıdır.

Lokman'ın adı geçen iki ayetin meâli şöyledir: "Andolsun Biz Lokman'a Allah'a şükretmesi için hikmet verdik. Şükreden kimse ancak kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden ise, bilsin ki Allah her şeyden müstağnîdir, övülmeye lâyık olandır. Lokman, oğluna öğüt vererek. "Yavrum, Allah'a eş koşma, doğrusu eş koşmak büyük zulümdür" demişti " (Lokman, 31/12,13). Lokman'ın adı içinde geçmese de onun oğluna öğütleri devam etmektedir. Ancak arada iki ayet içinde Yüce Allah, Lokman'ın öğüdündeki eş koşmayı (şirk) tekit için ana-babaya iyi davranmak; yaradana şükür, ana-babaya teşekkür etmesini bilmekle beraber; eğer ana-baba Allah'a eş koşmak üzere çocuğunu körü körüne zorlarlarsa o çocuğun onlara itaat etmemesi, dünya işlerinde onlarla güzelce geçinip Allah'a yönelen kimselerin yoluna uyması gerektiğini bildirmektedir. (Lokman, 31/14,15).

Lokman'ın öğütleri şöyle devam etmektedir: "Yavrum, işlediğin şey bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da, bir kayanın içinde, göklerde veya yerde bulunsa da, Allah onu getirip meydana kor. Doğrusu Allah Lâtif'dir, haberdar'dır. Yavrum, namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten vazgeçir ve başına gelene sabret; doğrusu bunlar azmedilmeye değer işlerdir. İnsanları küçümseyip yüz çevirme, yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseyi hiç şüphesiz ki sevmez. Yürüyüşünde ölçülü ol, sesini de kıs! Seslerin en çirkini şüphesiz merkeplerin sesidir." (Lokman, 31/16-19).

Lokman suresinde geçen meâli verilen ayetlerden anlaşılmaktadır ki, bu zat bir hakimdir. Çünkü ona hikmet verilmiştir. Böyle bir hikmete ulaşan kimseye gereken, o hikmete şükürdür. Aslında Yüce Allah'ın, şükür de dahil hiç bir şeye ihtiyacı yoktur. Ancak şükre ihtiyacı olan insandır. Çünkü Allah, şükredince nimetleri artırma vadinde bulunmuştur. (İbrâhim, 14/7).

Lokman, üç kere "yavrum" veya "oğlum" diye hitap ederek oğluna öğüt vermiştir. Bunlardan ilkinde Allah'a eş, ortak koşmamasını öğütlemiştir. Çünkü bu, Allah'ın hakkını başkasına vermek, kulların ve bütün varlıkların yaratanına olan bu haksızlıkla onların haklarını çiğnemek, başta Yüce Allah'ın ikram ettiği, şerefli kıldığı insan olmak üzere bu varlıkları esas yaratanından başka fâni, âciz, güçsüz şeylere yönelterek onları tahkîr etmektir.

Lokman, ikinci "yavrum" hitabiyle başlayan öğüdünde, Yüce Allah'ın hardal tanesi kadar da olsa yapılan bütün iyilik ve kötülükleri gördüğünü, bildiğini ve onları ahirette değerlendireceğini anlatmıştır. Nitekim Yüce Allah, zerre miktar hayır-şer işleyenin karşılığını göreceğini bildirmektedir. (ez-Zilzâl, 99/7-8).

Lokman, yine oğluna hitaben üçüncü öğüdünde onun namazı kılmasını, iyiliği emredip kötülükten vazgeçirmesini, başına gelene sabretmesini, insanlara böbürlenip kibirlenmemesini, çalım satıp öğünmemesini, yürümesinde, konuşurken sesinde ölçülü olmasını tavsiye etmiştir.

Lokman hakkında hadislerde de bazı bilgiler bulunmaktadır. En'âm suresi'nin 82. ayetinin nüzulünde sahabeler: "Ey Allah'ın Resulü! Bizim hangimiz nefsine zulmetmez ki...?" dediklerinde, Peygamberimiz, "Bu ayetteki zulüm sizin sandığınız gibi değildir. O zulüm, şirk demektir. Lokman'ın oğluna nasihat ederken, yavrum, Allah'a şirk koşma. Zira şirk en büyük zulümdür dediğini işitmediniz mi?" cevabını vermiştir (Sahîh-i Buhârî, Tecrîd-i Sarîh, Tercemesi, IX, 163).

Lokman şöyle derdi: "Yavrum, ilmi âlimlere karşı böbürlenmek, sefihlerle münazarada bulunmak ve meclislerde gösteriş yapmak için öğrenme!" (Ahmed b. Hanbel, I,190). Bu anlatım ve devamı başka bir rivayette şöyle yer almaktadır:  "...Gınâ göstererek ve cehalete düşerek ilmi terketme! Yavrum, meclisleri ihmal etme! Allah'ı anan bir topluluk gördüğünde onlarla otur. Eğer âlimsen ilmin işine yarar; cahilsen onlar sana öğretirler. Umulur ki Allah onlara rahmetini lütfeder, onlarla beraber sana da ulaşır. Allah'ı anmayan bir lopluluk gördüğünde onlarla oturma. Eğer âlimsen ilminin sana bir yararı olmaz; cahilsen onlar seni saptırırlar. Allah onları azabına düçar kılar, sana da onlarla beraber isabet eder." (Dârimî, Mukaddime, 34). Yine bir hadis-i şerifde ilim-hikmet hakkında şöyle denilmektedir: "Hakîm Lokman oğluna şu tavsiyede bulunmuştur. Yavrum âlimlerin yanında otur ve dizlerinle onlara çok yaklaş. Çünkü Allah, gökten indirdiği yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi, kalbleri hikmet nûruyla diriltir."(Muvatta, İlim, 1). Lokman hakkında başka bir hadis de şöyledir: "Hakim Lokman, şöyle derdi: Şüphesiz Allah bir şeyi emânet aldığı zaman onu korur." (Ahmed b. Hanbel, II, 87).

Bu hadislerin, meselâ zulüm, hikmet, ilim gibi konularda Kur'ân-ı Kerîm'deki Lokman ile ilgili ayetlerle rabıtalı olduğu görülmektedir.

Lokman'ın kim olduğu konusunda çeşitli görüşler vardır. İbn İshak'a göre Lokman'ın nesebi [Lokman b. Bâur b. Nahor b. Tarih (Terah: Âzer)] Dördüncü Kuşakda Hz İbrahim (a.s)'in babası Âzer'e ulaşır. Vâkıdî, Lokman'ın İsrâiloğulları kadısı, Eyle ve Medyen taraflarında yaşayan, Eyle'de ölen bir kimse olduğunu zikreder. İkrime'ye göre Lokman bir nebîdir. Ancak onun bir hakim olduğunda âlimlerin ittifakı vardır. (Sahih-i Buharî Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX, 163). Vehb b. Münebbih'e göre; Lokman İbn Bâûra, Âzer neslindendir. Mukâtil'e göre ise, Hz. Eyyub (a.s)'in kızkardeşinin veya teyzesinin oğlu idi. Uzun müddet yaşadı. Hz. Davud'a yetişti ve ondan ilim aldı. Sanat sahibi idi. Bir nebî olduğunu söyleyenler de oldu. İbn Rüşd, Tehâfüt'ünde söylediği gibi, her nebî hakîmdir, fakat her hakim nebî değildir. Bakara sûresi'nin 269. ayetine göre Yüce Allah hikmeti istediğine verir. Kime de hikmet verilmişse ona büyük hayır lütfedilmiştir. Dolayısıyle o kimsenin ilmen, amelen bunun şükrünü yerine getirmesi gerekir. Lokman için de Kur'ân'da böyle söylenmiştir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IX, 3842-3843).

Lokman, İslâm'dan önceki Araplarda kendisinden çok bahsedilen bir şahsiyet idi. Yahudi ve Hristiyan kutsal kitaplarında adı geçmez. Onun Âd kabilesinden veya Habeşli bir köle olduğu da belirtilmiştir (S.G.F. Brandon, A Dictionary of Comparative Religion, London 1970, s. 414).

Eski Arap geleneğinde cahiliyye devri insanları bu zata Lukmânü'l-Muammer diyorlardı. Onun yedi kartalın ömrü kadar uzun yaşadığına inanılırdı. Ebû Hâtim es-Sicistâni'nin "Kitâbül-Muammarîn" adlı eserinde Lokman, Hızır'dan sonra uzun yaşayan ikinci şahsiyet olarak yer alır. Yedi kartal ömrü beş yüz altmış yıl yapsa da çeşitli rivayetlerde onun bin, hatta üç bin-üç bin beş yüz yıl yaşadığı bile ileri sürülmüştür. Lokman'a, Nâbiga'nın şiirlerinde bile rastlanır. Cahiliyye geleneğinde Lokman aynı zamanda bir kahraman ve hakim bir kimse olarak da görülürdü. Bir çok macera ona isnat edilmişti. Bütün bunlar arasında Lokman, Âd kabilesinden olmakla bu kabîleye Sodom gibi günahkârlığı dolayısıyla kuraklık cezası verildiğinde, onun da dahil olduğu bazı kimseler yağmur için dua etmek üzere Mekke'ye giderler. Ancak Âdlılar orada zevk ve safâya dalıp esas vazifelerini unuturlar. Hatırlatıldığında da birisi siyah bir bulut isteyiverir. Âd kabilesinin mahvı bu bulutla olur. Aslında onların cezalandırılmaları Hz. Hûd'a itaatsizlikleri dolayısıyladır. Âd kavmi ile ilgili ayetlerde ve Hûd suresinde Lokman'ın adı geçmez (Bernhard Heller, İA., "Lokman ", maddesi).

Lokman, Kur'ân-ı Kerîm'de yer aldıktan sonra, Arapça darb-ı mesel ve hikmet kitaplarından Kasasul-Enbiyalara kadar bir çok eserlerde yer aldı. Sa'lebî (ö. 427/1035) Ârâisul-Mecâlis"inde ondan bahsederken Kur'ân'daki anlatımı başka rivayetlerle genişletir. O, Lokman'ın kim olduğu konusunda yukarıdaki bütün bilgileri verdikten sonra Mücâhid'in onun uzun dudaklı siyahî bir köle olduğu yolundaki rivayetlerini de bunlara ekler. Ancak bu rivayeti takviye sadedinde insanlardan Sudan'dan çıkmış üç hayırlı kimse arasında, Bilâl (Habeşli ?), Hz. Ömer (r.a)'ın kölesi Mühecca' ve Lokman'a (Sudan'ın Mısır'a yakın Nubya tarafından) yer veren rivayeti de almaktadır. O, Lokman'ın Habeş'li bir marangoz, bir terzi olduğu konusundaki iddiaları da aktardıktan sonra, âlimlerin onun hakim olup nebî olmadığında ittifak ettiklerini, bu konuda İkrime'nin farklı görüşe sahip olduğunu (bazılarına göre Lokman'ın nebîlik ile hakimlikten birini tercihte serbest bırakıldığı, onun hikmeti seçtiğini) belirtmektedir. O, ayrıca Lokman'ın nebî olmadığı; Allah'ın çok tefekkür, iyi yakın ile takvâ ehli kıldığı bir kul olduğu; onun Allah'ı, Allah'ın da onu sevdiği, ona hikmet lütfettiğini açıklayan bir hadis de nakleder (Sa'lebi, Arâisul-Mecâlis, 312).

Sa'lebî, Lokman'ın, dünyada sıkıntı çekenin refahtakinden hayırlı olduğunu; dünyayı ahirete tercih edenin dünyada da, ahirette de kaybedeceğini; malın sıhhat, nimetin nefis temizliği gibi olmadığını; doğru söz, emaneti yerine teslim ve boş yere konuşmayı terkin hikmeti doğurduğunu söylediğini nakleder. Yine onun nakline göre Lokman oğluna şöyle dedi:

"Dünya derin bir denizdir. Çokları onda boğulmuştur. O denizde senin gemin Allah'dan takvâ olsun. Bineğin Allah'a imanın ve yolun Allah'a tevekkül olsun. Umulur ki kurtulursun; tamamen kurtulacağını da sanmam.

Yavrum, insanlar ibadet ve taatte her gün noksanlaştıkları halde nasıl olur da vadolunduklarından korkmazlar! Yavrum! Dünyadan yetecek kadar al, ona kapılma, bu ahiretine zarar verir. Dünyadan el etek de çekme, yoksa insanlara yük olursun. Oruç tut, bu şehvetini keser. Seni namazdan alıkoyan orucu tutma, çünkü Allah'ın katında namaz oruçtan daha büyüktür...

Yavrum! İyiliği ondan anlayana yap. Nitekim koç ile kurt arasında dostluk olmadığı gibi; iyi ile kötü arasında da dostluk olmaz. Çekişmeyi seven hakarete uğrar, kötülük olan yerlere giden töhmet altında kalır, kötülüğe yaklaşan kendini kurtaramaz ve dilini tutmayan pişman olur.

Yavrum! iyilerin hizmetinde bulun; fakat kötülerle dostluk kurma. Yavrum! Güvenilir kimse ol ki zengin olasın. Kalbin günah lekeleriyle dolu olduğu halde insanlara, Allah'dan korkuyormuşsun gibi görünme. Yavrum, âlimlerle bir arada bulun ve onların dizinin dibinden ayrılma; fakat onlarla tartışmaya da girme, yoksa sohbetlerinden seni mahrum ederler. Onlara bir şey sorarken nazik davran. Seni ihmal ettiklerinde onlara bıkkınlık verme, yoksa senden usanırlar. Yavrum! Her şeyi arkanı dönerek isteme ve yüzün dönük olarak da ondan uzaklaşma! Zira bu, basîreti azaltır ve aklı zayıflatır.

Yavrum, küçükken edepli olursan, büyüdüğünde faydasını görürsün! Yavrum, yolculuğa çıktığında, onu çekip götürebileceğin bir yerde olmadıkça, hayvanından emin olma; çünkü onun sırtı çabuk yağır olur ve bu hakimlerin işlerinden değildir. Gideceğin yere yaklaştığında da hayvanından in ve yürü; kendinden önce onu doyur. Gecenin ilk saatlerinde yolculuğa çıkmaktan sakın! Sana gecenin yarısına kadar dinlenip gece yarısından sonra yola çıkmanı tavsiye ederim. Sefere çıkarken yanına kılıcını, mest'ini, sarığını, elbiseni, su kabını, iğne ve ipliğini, biz'ini (saraç iğnesi) al! Ayrıca yanında sana ve beraberindekilere yetecek kadar ilâç bulundur. Arkadaşlarınla, Allah'a isyanın dışındaki hususlarda uyum sağla ve onlara vefâ göster!

Yavrum, kanaatkâr görünmekten sakın, zira bu tavrın sana gündüzleri şöhret, geceleri ise şüphe getirir. Yavrum, kendini unutup da insanlara iyiliği emretme! Yoksa senin durumun, insanlara ışık verdiği halde kendisi yanarak tükenen kandile benzer! Yavrum, küçük işleri umursamazlık etme! Çünkü küçük, yarın büyüğe dönüşür.

Yavrum, yalan söylemekten sakın! Çünkü yalan, dînini ifsat eder, insanların yanında mürüvvetini noksanlaştırır ve bu durumda da utanma duygun yok olur; değerin düşer, makam ve mevkiin elden gider; küçümsenirsin, konuştuğun zaman sözün dinlenmez, söylediğine itibar edilemez. Bu duruma düşüldüğünde de yaşamanın zevki kalmaz!

Yavrum, kötü huydan, sıkıntı vermekten, sabırsızlıktan sakın! Bu hasletler karşısında hiç bir arkadaşın sana dürüst davranmaz ve seninle aralarında dâima bir mesafe bırakırlar. İşini sev; sık sık karşılaştığın olaylar karşısında sabret! İnsanlara karşı güzel huylu ol! Zira huyu güzel olan, herkese güler yüz gösteren ve bunu yaygınlaştıran, iyiler yanında nasîbini alır; ona karşı iyi kimseler sevgi besler, kötüler de ondan uzaklaşır. Yavrum, gönlünü kederlerle ve kalbini üzüntülerle meşgul etme. Aç gözlülükten sakın. Takdire rıza göster. Allah tarafından sana verilene kanaat et ki hayatın güzelleşsin, gönlün sürurla dolsun ve hayattan zevk alasın. Eğer dünya zenginliklerinin senin için bir araya getirilmesini istersen, insanların ellerinde olanlara göz dikme! Zira peygamberleri bulundukları mertebeye ulaştıran şey insanların ellerinde bulunanlara göz dikmemeleridir. Yavrum, dünya hayatı kısadır. Senin oradaki ömrün ise daha da kısadır. Bu kısa ömrün de daha az bir kısmı geride kalmıştır. Yavrum, iyiliği ehline yap, ehil olmayana iyilik yapma; yoksa o, dünyada boşa gider, ahirette de sevabından mahrum olursun. İktisatlı ol, savurgan olma; cimrilik derecesinde mala sarılma, israfa varacak şekilde de onu dağıtma!

Yavrum, hikmete sarıl ki onunla ikram göresin, onu yücelt ki sen de üstün tutulasın. Hikmet ahlâkının en üstünü Allah (c.c)'ın dinidir. Yavrum, hasedçinin üç belirgin özelliği vardır: Gıyabında dostunu çekiştirir, yanında olduğu zaman ona yaltaklanır, o bir musibete duçar olduğunda da ona sevinir"
(Sa'lebî, a.g.e., 313-315).

Lokman'la ilgili olarak sadece oğluna öğütler, hikmetli sözler, atasözleri (emsâl, durub-ı emsâl) değil, kıssalar da nakledildi. Bunlardan Lokman'ın bir köle olarak birisine takdim edildiğinde. o, diğer kölelerin incirleri onun yediğini ileri sürerek efendilerini kandırmak istedikleri zaman, hep beraber sıcak su içmelerini tavsiye eder. Efendileri öyle yapar, sonunda Lokman yalnız su kusarken, diğerleri incir artıklarını su ile çıkarmaya başlarlar. Bir gün efendisi, gelen misafiri için, Lokman'a en iyi ne varsa onu ikram etmesini söyler. O da koyun dili ve yüreği getirir. Bir başka gün yine misafir için bu defa en kötü ne varsa onu çıkarmasını söylediğinde aynı şeyleri verdiğini görünce, sebebini sorar. Lokman, iyi bir dil ve yürekten daha iyi bir şey olmadığı gibi, kötü bir dil ve yürekten de daha kötü bir şey bulunmadığı cevabını verir (Sa'lebî, aynı yer).

Lokman'a bu kıssalar dolayısıyla Araplar'ın Ezop'u (Aesopos) denilmiş, Avrupa'da Ezop'a atfedilen bir çok nükteler Lokman'a isnat olunmuştur. Batılı yazarlar Lokman'la ilgili kıssaların sonraki devirlerde Ezop'unkilerden kopya edildiğini ileri sürerler. Bu konuda karşılaştırmalar ve örneklere de yer verip eski gelenekte Lokman, hakîm, hatta peygamber bir kimse olarak tanınırken; sonraki devrede artık köle, marangoz haline sokulduğunu eklerler. Onlara göre Lokman; Bileam, Ahikar, Ezopla aynı görülmüştür. Bileam, Kitab-ı Mukaddes'te geçer. Müfessirler, seceresi Lokman b. Bâûr b. Nahor b. Tarih şeklinde geçen bu zatın İbrani dilinde "bala", Arapça "Lakama" kökleri aynı yutmak anlamına geldiği için, Kitab-ı Mukaddes'teki karşılığının Bileam olduğu kanaatine ulaşmışlardır (Bileam için bk. Sa'lebî, 209 vd.). Lokman, Bileam mıdır tartışmasında buna olumlu bakanlar yanında karşı çıkanlar; Lokman, Kur'ân ve önceki gelenekte saygı duyulan; Bileâm, Kitab-ı Mukaddes ve Aggada'da nefret edilen bir kimsedir, demektedirler (bk. Belâm). Lokman'ı, Roma'lı Ahikar veya Yunan'ın Ezop'una benzetenler, onların sözlerinin veya onlarla ilgili anlatımların benzerliklerine dayanmaktadırlar (Bernhard-N.A. Stillman,"Lokman", Encyclopedia of İslam, Leiden 1978, IV, 813). (Bk. Şamil İslam Ans. Günay TÜMER)

Nur suresinin 31. ayetinin son parağrafını açıklar mısınız? Topuklu ayakkabılar giymek haram mı? Burdan kadının topuklu ayakkabı giymesi yasaklanmış mıdır, bu anlamı mı çıkarmalıyız?

Kadınların topuklu ayakkabıları giymesi haram değildir. Ancak yabancı erkeklerin dikkatini çekecek şekilde ses çıkaran ve kadının yürüyüşündeki edeb ve vakarını etkileyecek şekilde topuklu ayakkabılar giymek caiz değildir.

"Mümin kadınlara da bakışlarını kısmalarını ve edep yerlerini günahtan korumalarını söyle!"

"Yine söyle ki mecburen görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerini kapatacak şekilde örtsünler."

"Zinet takılan yerlerini kocaları, babaları, kocalarının babaları, oğulları, üvey oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, mümin kadınlar, ellerinin altında bulunanlar (köleler), erkeklikten kesilip kadınlara ihtiyaç duymayan hizmetçileri veya henüz kadınların mahrem yerlerini anlamayan çocukları dışında kimseye göstermesinler."

"Saklı zinetlerine dikkat çekmek için, ayaklarını da vurmasınlar. Ey müminler! Hepiniz toptan Allah’a tövbe ediniz ki felaha eresiniz."(Nur, 24/31)

İşte böyle hür kadınların, bu istisna edilmiş kimselerden başkasına zinetlerini göstermemeleri, kendi iffet ve korunmaları ve güzel geçimleri noktasından gayet önemli olduğu gibi, yabancı erkekleri etkilememek, günaha sokmamak, edeb ve iffet telkin etmek noktasından da çok önemli olduğundan, özellikle bu noktayı da düşündürmek ve tesettür emrinin kuvvet ve şumülünü bir daha hatırlatmak üzere, yürüyüş tavırlarının bile düzeltilmesi için buyuruluyor ki:

"Gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar. Yani baştan ayağa örtündükten sonra yürürken de edeb ve vakar ile yürüsünler. Örtüp gizledikleri sunî veya doğal ziynetler bilinsin diye, bacak oynatıp ayak çalmasınlar, çapkın yürüyüşle dikkat nazarları çekmesinler; çünkü erkekleri tahrik eder, şüphe uyandırır."

(Elmalılı Hamdi Yazır, Kur'an-ı Kerim Tefsiri)

Hz. Âdem (as)'in ilk insan olduğuna kanıt olan ayetler hangileridir?

Hz. Âdem (a.s.)'in  yaratılışına dair Kur'an ayetleri şu mealdedir:

"Hani Rabbin meleklere muhakkak ben yeryüzünde bir halife (bir insan, Âdem) yaratacağım." demişti (Bakara, 2/30).

"And olsun biz insanı kuru bir çamurdan, suretlenmîş balçıktan yarattık." (Hicr, 15/26).

"O insanı (Âdemi) bardak gibi (çınlayan) kupkuru bir balçıktan yarattı." (Rahman, 55/14)

"Yaratılışta kendileri mi daha kuvvetli yoksa bizim yarattıklarımız mı?Hakikat biz onları cıvık bir çamurdan yarattık." (Saffat, 37/11)

"Ki o, yarattığı her şeyi güzel yapan, insanı (Âdemi) yaratmaya da çamurdan başlayandır." (Secde, 32/7)

"And olsun biz insanı (Âdemi) çamurdan (süzülmüş) bir hulâsadan yarattık." (Mü'minun, 23/12)

"O, sîzi çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını takdir edendir." (Enam, 6/2).

"Sizi (aslınızı) ondan (topraktan) yarattık." (Tâhâ, 20/55)

"Sizi bir topraktan yaratmış olması O'nun ayetlerindendir. Sonra siz (her tarafa yayılır) bir beşer oldunuz." (Rum, 30/20)

"... İblis dedi: Ben bir çamur olarak yarattığın kişiye secde eder miyim?" (İsra, 17/61; A'raf,  7/12; Sâd, 38/76)

Bu âyetler özetlenecek olursa, "Âdem çamurdan yaratılmıştır."

"Âdem cıvık çamurdan yaratılmıştır." (Saffat, 37/11)

"Âdem çamurdan süzülmüş bir hulâsadan yaratılmıştır." (Mü'minun, 23/12)

"Âdem kuru çamurdan suretlenmiş balçıktan yaratılmıştır." (Hicr, 15/27; Rahman, 55/4). 

Âdem (yerden çıkmış varlık) edim (yeryüzü, toprak) anlamında İbranice bir kelimeden gelmektedir. Âdem'in çamurdan, yani toprağın su ile karışımından yaratıldığı, daha açık bir ifade ile kuru çamurdan şekillenmiş bir balçıktan yaratılıp ilâhi ruhtan üflendikten sonra canlandığı beyan ediliyor:

"Ki o yarattığı her şeyi güzel yapan, insanı (Âdem'i) yaratmaya çamurdan başlayandır." (Secde, 32/7)

"Sonra onu (Âdem'i) düzeltip tamamladı, içine ruhundan üfürdü; sizin için kulaklar, gözler, gönüller yarattı." (Secde, 32/9).

Zümer suresi 9. ayette ifade edilen "bilenle bilmeyen" kimlerdir? Cahil kime denir?

"De ki: Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak aklı selim sahipleri öğüt alır." (Zümer, 39/9).

Bu âyette, Yüce Allah'ın çeşitli eser ve nimetlerini düşünen ve bunun neticesinde "Tevhid" inancında karar kılanların, gaflet ve dalâlet içinde kalanlardan farklı olduğu vurgulanmaktadır.

Cahil, cehalet: Bilmeyen, iş bilmez, bilgisiz, tecrübesiz anlamlarına gelen ve halk arasında yol yordam, ilim irfandan haberdar olmayan kimse. Cahilin içinde bulunduğu hâle de cehalet denir. Ayrıca cehalet, ilmin karşısında olmak, bilmemek manasını taşır.

İlim; bilmek, her şeyin en iyisi, en hayırlısı olduğu gibi; cehâlet de onun zıddı, her şeyin en fenasıdır. İlim sahibi faziletli, yüce kişi sayılırken; cahil insanlar da bilgiye karşı daima aşağılanan kişiler olarak bilinirler.

Kur'an-ı Kerîm inkârcıları: "...Cehalet içerisinde kalmış (bilgisizliğe saplanıp kalan) gafiller..." (Zariyat, 51/11) olarak zikreder. Yine cahillerden sakınmak için; "Âf yolunu tut, bağışla, mâruf olan şeyleri emret, cahillerden yüz çevir. " (A'râf 7/199) buyurulur. Bilgisiz insanlar körler gibidir: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 39/9). "Aynen görenle görmeyenin bir olmadığı gibi."

Cahil kişiler faziletli, doğru ve ilmi kendine önder seçmiş, akıllı kişilerden kaçarlar. Çünkü, kendini olduğundan büyük görme hastalığına tutulan cahiller, tevazû sahibi bilginlerden hiç bir şey anlayamazlar. Cahil, her şeyin dış yüzünü görür, kabukta kalır. Her şeyi bildiğini sanır, boş iddialarda bulunur. Ancak görünenin arkasında bir de hissedilenin varolduğunu bilemez. Cahilin tedbiri, düşüncesi köksüz ve çürüktür. Bundan dolayı cahiller için:

"Cahil yaşayan ölüdür.", "Diri iken ölü." denilmiştir. Hazret-i İsa (as) da: "Ben ölüleri dirilttim, fakat cahilleri diriltemedim." buyurmuştur.

Halk arasında hadis olarak bilinen yaygın bir sözde: "Akıllının düşmanlığı, cahilin dostluğundan daha hayırlıdır." denilmektedir.

Hazret-i Ali (r.a.): "Faziletli kişiler hakkında haset edilir. Cahiller de ilim sahiplerine düşman kesilirler." buyurmuştur. Eskiden İslâm toplumlarında âlimlerden birine kızıldığı zaman en büyük ceza olmak üzere onu cahil bir kişi ile hapsederler veya bir arada yaşamaya zorlarlardı. "Cahillere para verilse de yüz verilmez" deyimi çok kullanılan bir deyimdir. (Şâmil İA)

İlave bilgi için tıklayınız:

EBU CEHÎL...

Mâide Sûresi, 51. ayette geçen, "Yahudi ve Hristiyanları dost tutmayınız." ayeti nasıl anlaşılmalıdır? Onlarla iktisadî ve sosyal münasebetler içine girmek bu ayetin yasak sahasına girer mi?

Cevap 1:

İslâmiyet, insanlık için bir saadet ve rahmet vesilesidir. Onun şefkat kanatları ve geniş müsamahası kendisine tâbi olmayanları da kuşatmıştır. Diğer dinlerin mensupları kendi dinlerinde görmedikleri rahat ve refahı İslâm'da bulmuşlar, bir İslam beldesinde hiçbir sıkıntıya maruz kalmadan hayatlarını devam ettirmişlerdir. Müslümanlar da bu husustaki İlâhî emirlere tam olarak riayet etmişler ve en geniş mânâda tatbik etmişlerdir.

Ankebut Sûresinin 46. âyetinde şöyle buyurulur:

"Kitap ehliyle ancak en güzel bir yoldan mücadele edin; güzellikle, yumuşaklıkla, delil ve ispat yoluyla onlara hakkı anlatın; ancak onlardan zulme sapanlar müstesnadır. Onlara deyin ki: 'Bize indirilene de size indirilene de îmân ettik. Bizim İlâhımız da sizin İlâhınız da birdir. Biz ancak Ona boyun eğeriz.'"

Bu mânâyı teyit eden diğer âyet-i kerimenin meâli de şöyledir:

"Sizinle din hususunda savaşmamış ve sizi yurdunuzdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmaktan ve adalet etmekten Allah sizi men etmez. Şüphesiz ki, Allah adalet edenleri sever."
"Ancak Allah sizinle din hususunda savaşmış, sizi yurdunuzdan çıkarmış ve çıkarılmanıza yardım etmiş olanları dost edinmekten sizi men eder. Kim onları dost edinirse işte onlar zâlimlerin tâ kendisidir."(1)

Meâlini verdiğimiz bu âyetler gibi daha birçok İlâhî emirler ve hadis-i şeriflerle Müslümanların Ehl-i kitapla münasebetlerinin esasları belirtilmiştir. Dinimiz, hiçbir zaman onları "kâfirdir" diye saf dışı bırakıp alakayı kesmemizi emretmemiş, onlarla dünya işlerinde anlaşmalar yapmayı, ortak hareket etmeyi meşru saymıştır.Yahudi ve Hristiyanlarla yapılan bu gibi münasebetler, Kur'an-ı Kerimin, "Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin." hükmüne aykırı değildir. Ayette yasaklanan dostluk, bir inanç olarak Yahudiliği ve Hristiyanlığı benimsemek, o yanlış inançlara dostluk göstermek manasınadır. Bir ehl-i kitabın ilminden, sanatından faydalanmak üzere kendisiyle dostluk kurmak bu yasağa girmez. Bediüzzaman'ın izahiyle mesele şöyledir:

"Herbir Müslümanın her bir sıfatı her zaman Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, her bir kâfirin dahi bütün sıfat ve sanatları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh Müslüman olan bir sıfatı veya bir sanatı istihsan etmek (hoş karşılamak) iktibas etmek, neden caiz olmasın?"

"Onlarla dost olmamız medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir (güzel görüp almaktır). Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan asâyişi muhafazadır." Çünkü, "Daire-i itikatı daire-i muamelata karıştırmaya mecburiyet yoktur."(2) 

Yani inancı beşerî münasebetlere karıştırmaya lüzum ve mecburiyet yoktur.

Bir Müslümanın diğer din mensuplarıyla veya hiçbir inanca sahip olmayan kimselerle inanç bakımından olmasa da bazı durumlarda müşterek hareket etmesi ve birtakım medenî münasebetlerde bulunması mümkündür. Aynı topraklarda veya aynı dünyada yaşayan insanların zaman zaman birbirleriyle bir kısım meselelerde fikir alışverişinde bulunmaları tabiidir. Bu durum milletler arasında olduğu gibi, dar çerçevede fertler arasında da görülmektedir.

Müslümanlarla, aynı memlekette, aynı şehirde yaşayan gayri müslimlere düşman nazarıyla bakılmasına dinimiz müsaade etmemiştir. Dinimiz, Ehl-i kitabın kadınlarıyla evlenmeyi, yemeklerini yemeyi, hastalandıkları zaman ziyaretlerine gidip hâl ve hatırlarını sormayı, komşuluk hukukuna riayet etmeyi bir vazife saymıştır. 

"Zimmiye eziyet edenin ben hasmıyım." 

buyuran Sevgili Peygamberimiz (a.s.m.) Müslümanları, kendi ülkelerinde yaşayan ve kendilerine tecavüz etmeyip zarar vermeyen gayrı müslim vatandaşların haklarını korumayı, onlara sıkıntı vermemeyi emir buyurmuşlardır.

Ehl-i kitabın İslâm topraklarında dinlerini rahatça yaşamalarına müsaade eden ve onlara tam bir ibadet ve inanç hürriyeti veren İslâmiyet, bu müsamahayı çok geniş tutmuştur. Meselâ, bir âyet-i kerimede Ehl-i kitabın yemeklerinin yenilebileceği, kadınlarıyla evlenebileceği hususunda şöyle buyurulur:

"Bugün temiz ve güzel olan şeyler size helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yemekleri size helâl olduğu gibi, sizin yemekleriniz de onlara helâldir. Hür ve iffetli mü'min kadınlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden hür ve iffetli kadınlar, namuslu olmanız, zina etmemeniz, gizli dost tutmamanız ve kendilerine mehirlerini vermeniz şartıyla size helâldir."(3)

Kaynaklar:

1. Mümtehine Sûresi, 8-9.
2. Münazarat, s. 26-27.
3. Mâide Sûresi, 5.

(Mehmet PAKSU)

Cevap 2:

Dış siyaset konusunda Müslümanlar arasında görüş ayrılığı olabiliyor. Bu gayet normaldir. Fikir hürriyeti içerisinde anlayışla karşılanmalıdır. Ama bazen, bu tip tartışmalarda ölçü kaçıyor. Adam, mesela, NATO'yu savunan bir Müslümanı hemen küfre girmekle itham ediyor, tekfire yelteniyor. “Sen bu görüşünle Hristiyanları desteklemiş oldun ve küfre girdin.” diyebiliyor. Bu yanlışını düzeltmeye kalktığınızda, Kur’an-ı Kerim’de, “Yahudileri ve Nasranîleri dost edinmeyin!” buyurulmuyor mu, diye size çıkışıyor.

Bu âyet-i kerimeyi yanlış değerlendirerek Hristiyan âlemiyle yapılan askeri paktlara ve ticarî anlaşmalara karşı çıkan bir takım çevrelere Bediüzzaman Hazretlerinin verdiği cevabın bir bölümü şöyledir:

“Onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan asayişi muhafazadır. İşte şu dostluk, kat’iyyen nehy-i Kur’anîde dâhil değildir.” (Münazarat)

Bu ifadelerde, Hristiyan dünyasında ortaya çıkan teknik gelişmeleri, fennî buluşları almanın, iktibas etmenin bu ayetin yasağına girmediğine işaret edilmekle birlikte, dünya saadetinin esasının asayiş olduğu, asayişi korumak için onlarla anlaşmalar yapmanın da yine bu ayetle yasaklanmış olamayacağı nazara veriliyor.

Konunun devamında, bu ayet-i kerimeyle Yahudileri ve Hristiyanları “Yahudilikleri ve Hristiyanlıkları cihetiyle” sevmenin yasaklanmış olduğuna dikkat çekiliyor. Ve harika bir misal veriliyor:

“Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin.” Yâni, bir Müslüman’ın Ehl-i kitaptan, meselâ Hristiyan bir hanımı olsa, onu hanımı olduğu için sevecek, ama onun Hristiyanlığına muhabbet etmeyecektir.

İşte bu ince ölçüden mahrumiyet bize çok pahalıya mal oluyor...

Ahzab Sûresi, 72 ayette; "Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O cidden çok zalim, çok cahil bulunuyor." buyurulmaktadır. Bu ayette geçen emanet nedir?

Emanetin lügat manası: eminlik, birisine koruması için bırakılan şey. Eminliğin zıddı, hıyanet... Yani, emaneti korumamak, onu emanet edenin değil de kendi nefsinin arzu ettiği gibi harcamak...

Istılahta, emanet için birçok manalar verilmiş. Bunlar içerisinde en meşhur olanları şunlar:

“Dini tekliflerin tamamı”, “farzlar”, “İslam’ın emirleri”, “insana ihsan edilen her nimet”, “akıl”, “yer yüzüne halife olma kabiliyeti.”

Kur’an güneşinden bir nur:

“Allah hiçbir nefse vüs’atini aşan (güç yetiremeyeceği) bir vazifeyi teklif etmez.”(Bakara, 2/286)

Bu nefislerden birisi göz; ona işitme vazifesi yüklenmemiş. Bir başkası kulak; ona da anlama teklif edilmemiş. Koyun ruhu tefekkür etmekle, dağlar ve taşlar da ışık vermekle vazifeli değiller...

Her varlık kendisine verilen kabiliyete göre bir vazifeye koşulmuş. İnsan ruhunun diğer varlıklardan önemli farklılığı var. Ona cüz’i irade takılmış. Kendisine verilen vazifeyi yapıp yapmamada serbest bırakılmış. Zalim ve cahil oluşunun kaynağı da bu cüz’i iradeyi yanlış kullanması, nefsin emrine vermesi...

Emanet, irade sahibine verilir. Kasaya koyduğunuz para için, “Paramı kasaya emanet ettim.” demezsiniz. Demek ki, cansız eşya emanete muhatap olamıyor... Melekler de onlardan pek farklı değil... Onların vazifelendirilmeleri teklif ile değil, emir iledir.

Emanetle ilgili ayet-i kerimede emanetin göklere, yere ve dağlara “teklif” değil, “arz” edildiğinden bahsedilir. Teklif edilseydi reddetmeleri düşünülemezdi. Arz etmekte bir başka mana vardır. Hani, bir padişah, huzuruna çağırdığı bir askerine bir vazife arz eder. Mesela, ona “Sen katiplik yapabilir misin?” diyebilir. O nefer, padişahından özür dileyerek, “Maalesef benim okuma yazmam yok; olsaydı emrinizi yerine getirirdim.” der. Bu teklif , “Bana bir su getir.” demeye benzemez. Suyu her nefer getirir, ama katipliği herkes yapamaz.

Emanetle ilgili ayette de Cenab-ı Hak, göklerden, yerden ve dağlardan bir vazife istemiştir. Onlara bir emanet arz etmiştir. Bu arz edişin keyfiyetini bilemeyiz ve onların bu vazifeden içtinap etmelerini de bir isyan olarak değerlendiremeyiz. Onlara teklif edilen vazife, onların kabiliyetleriyle, sermayeleriyle, kuvvetleriyle yapabilecekleri cinsten değildir. Ama insanın yaratılış keyfiyeti, ona takılan cihazlar, verilen kabiliyetler, bu vazifeyi yapmasına müsaittir. Nitekim, göklerin çekindiği bu emaneti o yüklenmiştir.

Nedir bu vazife? Bediüzzaman Hazretleri Haşir Risalesinin On Birinci Hakikat'inde bu emanetin “insanın istidadı” olduğuna işaret eder ve bu istidada yüklenen görevi, “Küçücük cüz’i ölçüleriyle, sanatçıklarıyla Halikını (yaratanını), muhit (her tarafı kuşatan) sıfatlarını, külli şuunatını (işlerini), nihayetsiz tecelliyatını ölçerek bilmek.” olarak açıklar.

Kendi misaliyle açıklayalım:

“Ben nasıl bu evi yaptım ve yapmasını biliyorum ve görüyorum ve onun sahibiyim ve idare ediyorum. Öyle de: Şu koca kâinat sarayının bir ustası var. O usta onu bilir, görür, yapar, idare eder ve hakeza...”

İşte bu ve benzeri nice mukayeseleri yaparak Allah’ın sonsuz sıfatlarını, şuunatını bilme vazifesini gökler, yer ve dağlar yüklenememişlerdir; kendilerinde bunu yapabilecek istidat bulunmadığı için...

Bu âyet-i kerime ile insanın semalardan yüksek olan ehemmiyeti ve kâinatı çok gerilerde bırakan ulvî vazifesi beyan edilerek, insanoğluna küçük şeylerin peşinde koşmaması tavsiye edilmekte. Aksi hâlde, kendisine verilen kabiliyetleri yerinde kullanmayarak onlara mânen zulmedeceği ve cenneti bırakıp cehennemi satın alacağı için de câhil olacağı ders verilmekte, ihtar edilmekte.

Nas Suresi'nde geçen, "Hannas" ne demektir? İnsanların kalbine vesvese vermesi ne demektir? İnsanlardan olması ne demektir?

De ki: "Cinlerden olsun in­sanlardan olsun, insanların kalplerine vesvese sokan sinsi şeytanın şerrinden insanların Rabbine, insanların mâlik ve hakimine sığınırım!" (Nâs Suresi, 1-6)

İnsanların göğüslerine vesvese veren, sinsi cin ve insan şeytânlarından Allah'a sığınması, Hz. Muhammed'e (a.s.m.) ve onun şahsında bütün insanlara emredilmektedir.

Âyetlerin sonunda yinelenen en-nâs  insanlar, halk demektir.

Vesvâs, vesvese veren anlamında isimdir, masdarı visvâs'tır. İşi gücü vesvese vermek olduğundan şeytâna vesvâs denmiştir.

Hannâs, geri kalmak, sıkılmak, daralmak anlamındaki hunûs kökünden mübalağa sıfatıdır. Geri kalan, kötülüğe sürüklemek için insanı arkasından izleyip döne döne vesvese veren, Allah anıldığı zaman sıkılan şeytân ve şeytân ruhlu insandır. Vesvese verecek şeytân veya insan, hep insanın ardında gezer, fırsat bulup onu kandırmağa çalışır. Saîd ibn Cübeyr de: "İnsan Rabbini anınca şeytân geri kalır, çekilir; Rabbinden gaflet edince ona vesvese verir." demiştir.

Ebû Hayyân'a göre: Vesvâs'ın, şeytânın adı olduğu söylenmiştir, ama vesvese fısıldayan şehvetlere de vesvâs denilir. Yasaklanan, nefsin hevâsıdır. el-Hannâs, vesveseci sinsi şeytândır. Her insanın, kendisini kötülüklere sürüklemeğe, kötü işleri gözünde süslü göstermeğe çalışan bir şeytânı vardır. Peygamber (s.a.v.): "Sizden hiç kimse yoktur ki, kendisine bir karîn (cin arkadaş) görevlendirilmiş olmasın." buyurmuş.

- Yâ Resûlallah, ya sen (senin de karînin var mı).? demişler.

- Evet var, ancak Allah beni ona galip getirdi. Artık o bana hayırdan başka bir şey emretmiyor, demiş." (Dârimî, Rikak: 25; İbn Hanbel, Müsned: 1/385,397,401,460)

"Peygamber (s.a.v.) itikâfta iken zevcesi Safıyye kendisini ziyaret etmiş, Peygamber (s.a.v.) geceleyin Safıyye'yi eve götürmek için çıktığında iki ensârlı adama rastlamış. Onlar Peygamberi görünce hızla yürüyüp uzaklaşmağa başlamışlar. Allah'ın Elçisi:

- Yavaş olun, bu Huyey kızı Safiyye'dir, demiş.

Adamlar, Allah Elçisinin böyle bir açıklama yapmasını hayretle karşılayarak:

- Yâ Resûlallah, (niçin böyle söylüyorsun)? demişler. Allah'ın Elçisi:

- "Şeytân, Âdem oğlunun kan damarında dolaşır. Ben onun, sizin kalbinize bir şey, yahut kötü bir düşünce atmasından korktum." buyurmuştur. (Buhârî, Ahkâm: 21, Müslim, Selâm: 25; Ebû Dâvûd, Sünnet: 17,18)

Ebû Ya'lâ el-Mavsılî'nin, Enes ibn Mâlik'ten saptadığı bir hadîse göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Şeytân, hortumunu Âdem oğlunun kalbinin üstüne koyar. (Âdem oğlu) Allah'ı hatırlarsa şeytân geri çekilir, unutursa şeytân onun kalbini yutar. İşte el-Vesvâs el-Hannâs odur." Garîb olan bu hadîsin benzeri bir hadîs Abdullah ibn Abbâs'tan rivayet edilmiştir. (İbn Kesîr,Tefsîr: 4/576)

Bu hannâs vesveseci, hem cinlerden hem de insanlardandır. Cin şeytânı nasıl kâh sokulup vesvese verir, kâh geri çekilirse, insan şeytânı da öyledir. Kendisini şefkatli bir öğütçü göstererek insana sokulur, muhatabı yüz vermezse çekilir, yüz bulursa düşüncelerini aşılamağa çalışır. Âyetin akla gelen ilk anlamı budur. "Böylece biz her peygambere, insan ve cin şeytânlarını düşman yaptık. (Bunlar,) Aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar..." (En'âm Suresi, 112) âyeti de insan ve cin şeytânlarının, süslü sözlerle insanları kandırmağa çalıştıklarını anlatmaktadır. Ebûzerr'in rivayet ettiği bir hadîste Peygamber (s.a.v.), Ebûzerr'e: "Cin ve insan şeytânlarının şerrinden Allah'a sığınmasını emretmiş" ve insanlardan da şeytânlar olduğunu söylemiştir. ( Nesâi, İsti'âze 48; İbn Hanbel, Müsned, 5/178,265; Bk. Prof Dr. Süleyman Ateş, Kuran Ans.)

Sûrenin ilk üç ayeti, kendisine sığınılması emredilen Allah Teâlâ'nın Rablık, Hükümdarlık ve İlâhlık sıfatlarını zikretmektedir.

Bu, sığınılan Allah Teâlâ'nın dilediğini her türlü kötülükten koruyabileceğini ve izni olmadan kimsenin kimseye bir zarar vermesinin mümkün olmadığını vurgulamaktadır. Vesvesecinin şerrinden bu sıfatlara sığınıldığı gibi, diğer bütün kötülüklerden korunmak için yine bu sıfatlara iltica edilir: "De ki: Sığınırım bütün insanların Rabbine bütün insanların Hükümdarına, bütün insanların İlâhına." (Nas Suresi, 1-3 ayetler).

Peşinden, sığınılması gereken şer zikredilir: "İnsanlara kötü şeyler (vesvese) fısıldayan o sinci vesvesecinin şerrinden. O ki tekrar tekrar döner ve insanların göğüslerine (kötü şeyler) fısıldar." (Nas Suresi, 4-5).

İnsanları saptırmak, başlarına kötü şeyler getirmek isteyenler, görünmez varlıklar olan cinlerden olabildikleri gibi, insanların arasında dolaşan hemcinslerinden de olabilirler: "Bu vesveseci gerek cinden, gerek insandandır." (Nas suresi, 6).

Bu şerden Allah'a sığınmanın birinci anlamı, şerrin kalbe yerleşmemesi için Allah'a dua etmek ve sığınma isteminde bulunmaktır. İkinci anlamı: Allah yolunda çalışanların aleyhinde halkın kalbine vesvese verene karşı daima Allah'a sığınmaktır. Hak davetçilerinin, Allah'a daveti bırakarak, her bireyin davetçiler hakkındaki yanlış düşüncelerini düzeltemeyeceği ve ithamlara cevap veremeyeceği ve bunlar için vakit ayıramayacağı bilindiğine göre, tek çare bütün bunlardan Allah'a sığınmaktır. Ayrıca muhaliflerin seviyesine inilerek, kendini savunmak için onlara cevap verilmesi de uygun değildir. Onun için Allah, hak davetçilerine yol gösterir ve şöyle buyurur: "Şerre karşı Allah'a sığınarak hiç bir şeye aldırmadan davete devam edin."

Burada vesvesecinin, şer fiilinin başlangıcı olduğu sonucu da çıkmaktadır. Vesvese, gâfil ve zihni boşalan bir insan üzerinde önce etkili olur ve kalbinde kötülüğe istek meydana getirir. Bu kötü niyet daha sonra irade haline gelir ve vesvesenin de etkisiyle irade pekişir. Son adımda ise, şer amel ortaya çıkar. Vesvese verenin şerrinden Allah'a sığınmanın anlamı, Allah'ın henüz başlangıcında şerri yok etmesini istemektir. (Ömer Tellioğlu, Şamil İslam Ans. Nas Suresi)

Bazıları, görmediğini bahane ederek şeytanı inkara kalkışır. Mevlâna, böylelerine der: “Şeytanı görmedinse kendini gör!” (Mevlana, V, 1517. ) Çünkü, şeytan bir cesedle görülseydi, herhalde o inkarcılar gibi görülecekti. Nitekim, Nas Sûresinin son ayeti, “Hannas” olan şeytanın hem cinlerden, hem de insanlardan olduğunu dikkat çeker. “Hannas, kirpi gibi kah başını çıkaran, kâh büzülen anlamındadır. Şeytanın kalbe saldırması buna benzemektedir.” (Mevlana, XI, 1056.)

İlave bilgiler için tıklayınız:

İnsanlardan da şeytan var mıdır?

Her insanının içinde bir şeytan mı var?

VESVESE.

Tahrim suresinin ilk beş ayeti kimler hakkında ve niçin inmiştir? Hz. Ayşe ve Hz. Hafsa hakkında indiğini iddia ediyorlar, doğru mu?

Bu âyetlerin iniş sebebi olarak tefsir ve hadis kaynaklarında zikredilen olaylarla ilgili rivayetler ayrı ayrı ele alındığında konuya ışık tutar nitelikte olmak­la beraber, Taberî'nin belirttiği üzere âyetlerin ifadesine bağlı bir yorum yapmak daha isabetli görünmektedir.

Buna göre 1. âyetten çıkan mâna şu olmaktadır: Hz. Peygamber esasen helâl olan bir şeyi kendisine yasaklamıştı; Allah Teâlâ tarafın­dan, eşlerinin hatırına veya onlar sebebiyle kendisini böyle bir mahrumiyete itme­sinin doğru olmadığı bildirilmiş, 2. âyette de böyle bir karar yemin eşliğinde ve­rilmiş olsa bile, üzerinde sebat edilmesi uygun olmayan yeminlerden vazgeçip ke­faret ödeme tarzında şer'î bir yol bulunduğu hatırlatılmıştır.(1)

Ya­sağın konusu cariyesine yaklaşmama, bir şeyi yememe veya içmeme olabileceği gibi başka bir şey de olabilir. Hz. Peygamber'in kendisi için koyduğu bu yasak ka­rarını alırken yemin edip etmediği kesin olmamakla beraber yemin ettiğine dair bazı rivayetler bulunmaktadır. Bunlarda geçen 'ilâ" kelimesi bir kısım âlimlerce Bakara 2/226 âyetinde geçen anlamıyla belirli süre eşlerine yaklaşmama yemini olarak, bazılarınca ise mutlak anlamda bir yemin olarak anlaşılmıştır. Bu âyetlerin inmesini takiben Resûlullah'ın yemin kefareti ödeyip ödemediği kesinlik taşıma­maktadır. Ödediğine dair rivayet de (dinî vecibe otan yemin kefareti, ihtiyaten yap­tığı bir tasadduk veya bir şükran ifadesi olabileceği şeklinde) farklı biçimlerde de­ğerlendirilmiştir. 3. âyette sözü edilen eşlerle ilgili rivayet farkları bulunmakla be­raber, kendisine sır verilen eşin Hz. Hafsa, bu sırrın kendisine açıldığı eşin Hz. Âişe; dolayısıyla 4. âyette kendilerine hitap edilen İki hanımın bunlar olduğu genel­likle kabul edilir.(2)

Elmalılının, konuya ilişkin rivayetleri tahlile tâbi tuttuktan sonra ulaştığı so­nuç özetle şöyledir: Hz. Peygamberin, eşlerinden birine sır olarak söylediği bir sö­zü o tamamen koruyamamış, yine Resûlullah'ın eşleri içinden en çok samimi oldu­ğu birine çıtlatmış, bundan haberdar olan Hz. Peygamber ona sitem etmiş, bunun üzerine ikisi birbirine arka çıkıp kendisinden bazı maddî taleplerde bulunarak diğer eşlerini de ilgilendirecek tarzda bir dayanışma içine girmişlerdi. Bu durum karşı­sında Resûlullah, hem dünya hayatının kendi nazarındaki önemsizliğini anlatmak hem de ailesine karşı eğitici bir tedbir uygulayarak onların gerçek iradelerini yok­lamak üzere mûtat aile hayatını terketti, dargın bir halde onların odalannda bulun­mak yerine îlâ yemini yapıp kendine ait odasında bir ay uzlete çekildi.

Resûlul­lah'ın bazen itikâfa çekilmek sünnet-i seniyelerinden olduğu için başlangıçta bu du­rum fark edilmedi. Fakat bir süre sonra ezvâc-ı tâhirâtın hepsi Resûlullah'ı gücen­dirmiş olmak endişesiyle hüzünlendiler ve odalannda ağlaşmaya başladılar. Böyle­ce "Peygamber bütün eşlerini boşarmş!.." diye bir söylenti yayıldı ve sahâbe-i kiramı bir telaş sardı. Buna karşılık o sıralarda ortalıkta, Suriye tarafında Bizans hakimi­yeti altında yaşayan Hristiyan Araplardan Gassânîler'in Müslümanlara karşı savaş hazırlığı içinde bulundukları haberi dolaştığından, münafıklar bu yeni gelişmeden büyük memnuniyet duydular. Hz. Peygamber uzlete çekilişinin 29. günün bitimin­de eşelerine döndü; onun eşlerini boşamadığı haberini de sevinç içinde Hz. Ömer duyurdu. Sûrenin asıl nüzul sebebi bu îlâ yeminidir, anlatılan diğer olaylar ise bu­na götüren sebep ve mukaddimeler olmalıdır.(3)

Bizzat Hz. Peygamber'in hayatından örnek gösterilmesi gereğine binaen belirli olaylara gönderme yapan somut anlatım üslûbunun seçildiği bu âyetlerle kuş­kusuz o sırada yaşanan bir probleme çözüm getirilmiş ve âyetlerin nüzulü örnek neslin yetiştirilmesinde etkili olmuştu. Fakat öyle görünüyor ki burada verilmek istenen kalıcı mesaj şu iki ana noktada toplanmaktadır:

a) Peygamberliğin mahiyeti: Resûl-i Ekrem'den önceki peygamberlerin so­nuncusu olan Hz. İsâ'nın mesajının doğru algılanmayıp peygambere tanrılık yakıştırılması, gerek onun müntesipleri gerekse başka bazı dinlerde kendilerini top­lumdan soyutlayan ruhanîler sınıfı oluşup bunların Tanrı adına otorite kullanır ha­le gelmeleri Kur'an'ın eleştirdiği bir olgu idi ve Hz. Peygamber de ümmetinin benzer duruma düşmemesi için uyarılar yapıyordu. Resûlullah'ın omuzlarındaki ulvî görevin tamamlanmasına artık uzun bir sürenin kalmadığı bir sırada, bu âyet­lerde onun beşerîlik yönünün ve vahyin kontrolü dışında kalabilecek dinî nitelik­te bir tasarrufunun olamayacağının özet olarak vurgulanması bu açıdan ayrı bir önem taşımaktaydı.

İlk âyette "Ey Peygamber" diye hitap edilerek onun vahiy al­ma özelliği, Kur'an'ı tebliğ ve açıklama görevi açık biçimde belirtildiği gibi, "Al­lah'ın sana helâl kıldığını niçin kendine haram kılıyorsun?" mealindeki ifade ile de bir yandan onun bu özelliği sebebiyle dinî içerik taşıyan davranışlarının, çev­resinde nasıl algılanacağına, diğer yandan ise esasen onun da bir beşer olduğuna dikkat çekilmektedir. Bir başka anlatımla, âyetteki fiil (4) dinî bir terim olan "haram kılma"yı ifade etmemek­te, hele Hz. Peygamber'in Allah'ın helâl kıldığını değiştirme teşebbüsünde bulu­nup da vahyin bunu düzelttiği gibi bir anlam bulunmamaktadır. Sözün akışı, bağ­lamı ve nüzul sebebi olarak zikredilen olaylar Resûlullah'ın bir beşer olarak ken­disi için koyduğu geçici bir yasağın söz konusu olduğunu, ama âyetin bunun yan­lış anlaşılmasına karşı bir önlem olarak geldiğini göstermektedir. Burada "eşlerini hoşnut etmek arzusuyla" şeklinde bir kayda özel olarak yer verilmesi de bu anla­mı daha belirgin hale getirmektedir. 2. âyette gerekli durumlarda yeminin bozul­masına ilişkin hükmün Allah'a izafe edilmesi de Peygamber'in kendiliğinden bir hüküm koymasının söz konusu olamayacağının ve asıl teşrî iradesinin Yüce Al­lah'a ait olduğunun ayrı bir ifadesidir.

b) Aile sorumluluğunun önemi ve çok eşlilik hükmü: Kur'an'm ilk muhatap­tan olan toplumun realitesinden hareketle ve istisnaî durumlarda uygulanmak üze­re dört sayısıyla sınırlandınlarak birden fazla kadınla evlenmeye müsaade edilmiş, haksızlık etme endişesinin bulunması halinde tek kadınla yetinme emredilmiş ve ardından "Bu, adaletten ayrılmamanız için en uygun olanıdır." buyrularak hükmün gerekçesi açıklanmıştı.(5) Konumuz olan âyetlerde, "Ne kadar üzerine düşseniz de kadınlar arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz." mealindeki âyette ifadesini bulan(6) insanî realitenin çok açık bir ispatı olarak Resûlullah'ın aile hayatından bir örnek verilmekte ve aile hayatının kendine özgü zorluklarına işaret edilmektedir. Bazı hikmetlere ve sosyal sebeplere binaen, hayatının belirli bir döneminden sonra çok kadınla evli olması uygun görülen Hz, Peygamber'in dahi bir insan olarak bu hakikati bertaraf etmesinin mümkün olmadığı ortaya konmakta, dolayısıyla birden fazla kadınla evlenebilme hükmünün amacı üzerinde dikkatle düşünülmesi gerektiği mesajı verilmektedir. Nitekim Resûlullah'ın yeme-içme, aile hayatı yaşama gibi eylem ve özellikleri onun beşerî yönüy­le ilgili olduğu için kendisinden olağanüstü yollarla insanın doğasındaki bu gerçe­ği aşması istenmemiş; sadece, şu mealdeki âyette eşlerinin aklına ve gönlüne hi­tap ederek bulundukları konumu hatırlatması ve bu konuda bir tercih yapmalarını istemesi uygun görülmüştü:

"Ey Peygamber! Eşlerine şöyle de: Dünya hayatını ve güzelliklerini istiyorsanız gelin size bir şeyler vereyim sonra da güzellikle sizi ser­best bırakayım. Yok eğer Allah'ı, Resulünü ve âhiret yurdunu istiyorsanız şunu bi­lin ki Allah, içinizden iyiliği seçenlere büyük bir ödül hazırlamıştır."(7)

Hz. Peygamber'in özel hayatına ilişkin bu örneğin tamamlan­masının hemen ardından 6. âyette bütün müminlere hitaben soyut bir uyarı ifade­sine yer verilmesi de, söz konusu ömeğin asıl mesajlarından birinin aile sorumlu­luğunun ağırlığını belirtmek olduğunu göstermektedir. Konumuz olan âyetlerin nüzul sebebi olarak aktarılan olayların, Hz. Peygamber'in eşleri arasında kıskanç­lık sâikiyle çıkan bir tatsızlığın veya kendisinden daha müreffeh bir hayat istemelerinin onu üzmesi yüzünden, kendisi hakkında böyle bir yasak kararı verdiği nok­tasında birleştiği dikkate alınırsa, birinci sebebin çok eşlilik, ikinci sebebin de he­men bütün aile ilişkileri bakımından bütün zamanlar için geçerli olan hayat stan­dardını yükseltme ve refah seviyesini geliştirme arzusu şeklinde iki temel prob­lemle ilgili olması ilgi çekicidir.

Resûl-i Ekrem'in peygamberlik sıfatının gereklerine uymanın, yani tebliğ et­tiği hükümleri benimsemenin Allah'a itaat kapsamında değerlendirildiğine dair pek çok âyet bulunduğu gibi, beşer olduğunu hatırlatan âyetlerin onun sıradan bir insan olduğu biçiminde anlaşılmaması ve örnek kişiliğinin göz ardı edilmemesi için de Kur'an'da ve hadislerde birçok uyarı ifadesi yer alır. Bu sûreye mushaf sıralamasında, evliliğin sona ermesini belirli kurallara bağlayan Talâk sûresinden sonra yer verilmesi de Resûlullah'ın bu konudaki örnek konumuyla ilgili özel bir anlam taşımaktadır. Şöyle ki, Talâk sûresinin ilk âyetinde açıklandığı üzere orada sûreye "Ey Peygamber" şeklinde başlanmakla beraber çoğul kalıbında fiiller kul­lanılarak Resûlullah'ın şahsında müminlere hitap edilmiş ve mecbur kalınıp evli­lik birliğine son verilmesi halinde uyulması gereken hükümlerden söz edilmişti. Burada ise 5. âyette, eşlerine hitap edilerek "Eğer sizi boşayacak olursa, Rabbi ona, sizin yerinize sizden daha iyi (...) eşler verebilir." buyurulurken bizzat Hz. Peygamber'in evlilik hayatından söz edilmekte, ama "boşayacak olursa" şeklinde var­sayım içeren bir ifadeye yer verilmektedir. Bu, tarihî bilgilerin de desteklediği üzere, göreviyle ilgili hikmetler gereği çok sayıda kadını nikâhı altında bulundu­ran ve iyi bir eş olma hususunda da müminlerin nazarında model şahsiyet olan Hz. Peygamber'in bütün zorluklara rağmen boşama yoluna hiç gitmediğini ortaya koy­maktadır.

İlk âyetin, "eşlerini hoşnut etmek arzusuyla" şeklinde tercüme edilen kısmı bu şekilde veya
"hoşnutluğunu arzu ederek" manasıyla "niçin haram kılıyorsun?" fiiline bağlanabildiği gibi, ayrı bir cümle olarak da düşünülebilmektedİr.(8)

Ayetteki "farada" fiili hem "farz kıldı, gerekli kıldı" hem de "açıkladı" an­lamına geldiği için, "Allah size (belli durumlarda) yeminlerinizi çözmeyi meşru kılmıştır." şeklinde çevirdiğimiz cümleyi, "yeminlerinizi bozup kefaretini verme­nizi emretmiştir" veya "yeminlerinizi nasıl çözeceğinizi açıklamıştır" şeklinde an­lamak mümkündür(9) Buradaki "tehılle" kelimesinin "çözme" an­lamından başka bir de "yemininden istisna etme" anlamı vardır.(10) Öte yandan fıkıh âlimleri kişinin esasen helâl olan bir şeyi kendisine ya­saklamasının kefaret gerektiren bir yemin sayılıp sayılmayacağını tartışmışlar ve farklı sonuçlara ulaşmışlardır.(12)

Ayette belirtildiği üzere Hz. Peygamber Allah tarafından muttali kılındığı bilginin tamamını anlatmamış, verdiği sırrı ifşa etmesine rağmen eşini mahcup dü­şürmek istememişti. Bir kısmını anlatması ise bu konuda yapılacak ilâhî uyarı için yerine getirilmesi gereken bir görev haline gelmişti. Bu âyetteki anlatıma dikkat edildiğinde, Resûlullah'ın davranışlarının -diğer alanlarda olduğu gibi- aile haya­tında da sunîlikten uzak olduğu ve iyi bir eş olma özelliğini öne çıkaran bir tavır sergilediği gözden kaçmamaktadır. Peygamber'e eş olma şerefini taşıyan bir hanı­mın bile bir an için onun Allah'tan vahiy aldığını unutup "Bunu sana kim haber verdi?" diye sorması bunu açıkça göstermektedir.

Bu âyette atıfta bulunan olay vesilesiyle, sır verme konusunda titiz davran­mak gerektiği, sır saklama konumunda bulunanların da ağır sorumluluk altında bulundukları dolaylı biçimde ifade edilmiş olmaktadır. İslâm ahlâkında sırrı sakla­maya "ketum olmak" denir. Ahlâk kitaplarında sır saklamanın başlıca iki şeklin­den söz edilir:

a) Bir kimsenin kişisel sırlarını gizli tutup başkalarına söylememe­si.

b)
Kendisine güvenilerek sır verilen kimsenin bu sırrı, sır sahibi açıklamaya izin vermediği sürece, kendi sırrı gibi gizli tutması. İslâm ahlâkçıları sırrı bir tür emanet, onu başkalarına duyurmayı (ifşa etmeyi) emanete hıyanet saymışlardır.

Saklanmayan sırlar yüzünden nice kanlar döküldüğüne ve nice ümitlerin boşa git­tiğine dikkat çeken Mâverdî, sır saklamanın insanın hayatındaki en önemli başarı ve esneklik sebeplerinden biri olduğunu belirtir ve Hz. Ali'nin şu özdeyişini akta­rır: "Sırrın senin esirindir; sırrını açıkladığın takdirde sen onun esiri olursun."(12)

Bu âyette değinilen sırrın ne olduğu konusunda genellikle âyetlerin nüzul se­bebi olarak zikredilen olaylara bağlı (Resûlullah'ın cariyesi Mâriye'ye yaklaşma­yacağı veya bir daha kıskanılan eşinin yanında bal şerbeti içmeyeceği tarzında) açıklamalar yapılır. Bir rivayete göre ise Resûlullah eşi Hafsa'ya Ebû Bekir ve Ömer'in kendisinden sonra halife olacakları bilgisini sır olarak vermiş, o da sab­redemeyip bunu Âişe'ye açmıştı; âyette buna işaret edilmiştir. Elmalılı, bu ihtima­lin daha güçlü olduğunu özetle şu şekilde savunur:

"Gerçi asıl mesele söylenen sır­rın esas itibariyle büyüklüğünde değil, küçük de olsa sır olması itibariyle büyüklüğündedir. Bununla beraber sözün bağlamı, özellikle 4. âyette yöneltilen ağır eleştiri dikkate alınırsa, burada verilen asıl sırrın yukarıda söylenenler değil, hilâ­fetle ilgili bir bilgi olması uygundur. Tefsirlerde nakledilen bu rivayetin Kütüb-i Sitte'de yer almaması sahih olmamasını gerektirmez. Eğer sır hadisi hakkında Ebû Bekir ve Ömer'in halife olacağı bilgisini içeren rivayetler çok güvenilir ve Hz. Ali'den de değişik yollardan nakledilmemiş olsaydı Şia'nın ileri gelen âlimleri bu­nu kale bile almazlardı."(13)

Bununla birlikte Elmalılı'nın da -da­ha önce- belirttiği üzere âyet karı-koca arasında kalması gereken bir sözle ilgili olup ne o eşin isminin ne de bu sözün neden ibaret olduğunun açıklanması amaç­lanmadığı için Allah Teâlâ âyette onun ismini ve bu sözün ne olduğunu bildirmeyip aile arasındaki bu gibi sırları bilenlerin dahi ifşa etmemeleri yönünde uyarıda bulunmuştur.

4. âyetin "iyi müminler" diye çevrilen kısmıyla sahabe büyüklerinden bazı­larının kastedildiği yorumları yapılmışsa da birçok müfessir mânayı sınırlandırma­nın isabetli olmayacağını belirtmiştir.(14) 4 ve 6. âyetlerde melek inancına güçlü vurgular yapılmış olması, sır saklama temasının sûrede ağır­lıklı bir yere sahip olmasıyla ilişkilendirilebilir. Şöyle ki, bütün söz ve davranışla­rının kayda geçirilmesi için görevlendirilmiş, ama kendisinin göremediği varlıklar bulunduğuna inanan kişi, kendisine verilen bir sırrı -sır sahibinin bilemeyeceği şe­kilde bile olsa- yaymaktan ve emanete hıyanet etmekten daha fazla çekinir ve bu konuda daha dikkatli davranır. Bununla birlikte, meleklerin Allah tarafından görevlendirilmiş varlıklar olduğuna dikkat çekmek üzere önce O'nun dost ve hâmi­liğinden söz edilmiş, 6. âyette de onların ilâhî buyruklara asla karşı gelmedikleri hatırlatılmıştır.(15)

Dipnotlar:

(1) bk. Mâide 5/89
(2) bk. Taberî, XXVIII, 155-159; Elmalın, VH, 5084-5116; Derve-ze,X, 143-149
(3) VII, 5084-5085,5094,5113, 5115
(4) Meselâ A'râf 7/32; Tevbe 9/37 âyetlerinde olduğu gibi
(5) Nisa 4/3
(6) Nisa 4/129
(7) Ayrıca bk. Ahzâb 33/28-29
(8) Şevkânî, V.288
(9) Râzî, XXX, 43
(10) Zemahşerî, IV, 113-114
(11) bk. Şevkânî, V, 288; İbn Âşûr, XXVIII, 348-349
(12) Bil­gi için bk. Mustafa Çağrıcı, "Sn-", İFAVAns., IV, 118-119
(13) bk. VII, 5110-5114
(14) bk. İbn Atiyye, V, 332
(15) Melekler hakkında bilgi için bk. Bakara 2/30; Cebrail hakkında bilgi için bk. Bakara 2/87,97-98; 5. âyette geçen ve "dünyada yolcu gibi yaşayan" şeklinde çevrilen "sâihât" kelimesi hakkında bk. Tevbe 9/112. İbn Âşûr bu grup­taki âyetlerin ifadelerin unsurlarını tahlil ederek, aile eğitimi, muaşeret kuralları ve öğüt bağlamında çıkarılabilecek mânalar üzerinde ayrı ayrı durur, bk. XXVIII, 346 vd., özellikle 350-351
(Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:V/328-334. Diyanet Tefsiri)

Tevbe suresinin son iki ayetinin Kur'an-ı Kerim'e sonradan eklendiği söyleniyor. Neye dayanarak böyle bir şey söylüyorlar?

Kur'an-ı Kerim nazil olduğu gibi günümüze kadar gelmiş ve hiç değişmemiştir. Kur'an-ı Kerim'de her hangi bir ayet eksik olmadığı gibi her hangi bir söz de katılmamıştır.

Allah bir ayetinde, Kur'an'la ilgili olarak,

"Eğer o, Allah'tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok çelişkiler bulacaklardı." buyurmaktadır. (Nisa, 4/82).

Kur’ân-i Kerim’den herhangi bir âyeti inkâr eden kimsenin küfrü üzerinde ittifak edilmistir.

Bilindiği gibi kelimeler manalara, edebî sanatlara zarf olurlar. Esas olan manadır, sanattır. Hepimiz Türkçe bildiğimiz halde kendi öz dilimizle yazılmış bir edebî şaheserin benzerini niçin yazamıyoruz. Demek ki, hüner kelimelerde değil onu çok iyi kullanan ediplerin ilminde, sanatındadır. Arapçanın Kur’an hakikatlerinin ifadesinde müstesna bir özelliği vardır. Özelikle kalp ve his alemine ait kelimeler onda çok zengindir.

Bununla birlikte hiçbir Arap edibi de Kur'ana misil getirememiştir. Zira, Kur’an'da Arapçanın çok ötesinde bir kutsiyet vardır. Taklit edilemeyen, işte o kutsiyettir. Bu ise, Kur’an'ın Allah kelamı olmasında saklıdır. Belağat ilminin dahileri bu manayı çok iyi kavramışlar, bundan da öte tatmışlar, zevk etmişlerdir. Biz ise aynı manayı Allah’ın bir diğer kitabı olan Kâinat kitabından misaller getirmekle bir derece anlayabiliyoruz.

Elementler birer harf kabul edilirse, bu elementlerden insanlar bir takım eserler yaparlar. Allah ise aynı elementlerden insan yapar, hayvan yapar, ağaç yapar. İşte burada elementler ötesi bir ilahi sanat, bir ilahi kudret ve irade söz konusudur. İşte taklit edilemeyen de budur.

Tevbe suresinin son iki ayeti ve açıklaması:

128. Andolsun size içinizden öyle bir peygamber geldi ki, gayet izzetli ve şereflidir. Sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir üstünüze titrer, müminlere gayet merhametli ve şefkatlidir.

129. Eğer aldırmazlarsa onlara de ki: Bana Allah yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben O'na dayanmaktayım ve O, o büyük Arş'ın Rabbidir.

Yemin olsun ki, size hakikaten bir resul geldi öyle bir resul ki sizden biri, kendi içinizden, kendi cinsinizden, melek değil, beşer cinsinden, aslı ve nesebi belli, Arabî ve Kureyşî, Harem ehlinden, sizin sıkılmanız ona ağır gelir, gücüne gider. Yani, azap görmeniz şöyle dursun, bir takım zahmete, sıkıntıya uğramanız bile onu üzer, son derece rahatsız eder. Yahut sizi sıkan, zorunuza giden şeyler beşeriyet icabı onu da üzer, onun dayanma gücü ve metin görünüşü, sıkıntılara göğüs germesi, üzülmediğinden değil, peygamber oluşundandır. Bu tefsirlere göre, cümlenin tamamı bir sıfat cümlesidir. Fakat İbnü Kuşeyrî'nin tercihine göre, "azîz" bir sıfat, "aleyhi mâ anittum" da ayrı bir sıfattır.

Buna işaret olmak üzere bazı mushaflarda "azîz" kelimesinin üzerine bir "cîm" secavendi konmuştur ki, bunda daha başka bir anlam vardır. Yani, bir resuldür ki, azîzdir; büyük izzeti vardır. Sizi sıkıntıya sokan şeyler onun aleyhine olur, ona ağır gelir. O yüksek izzet sahibi peygamber, kendi cinsinin evlatlarının zor durumda kalmasına razı olmaz. Sizin cinsinizden olması ve izzet sahibi bulunması sebebiyle bütün dertlerinizi ve kederlerinizi yüreğinde duyar, acınızı hisseder. Üzerinize düşkündür, size karşı pek hırslıdır.

"(Ey Muhammed) sen onların yola gelmelerini ne kadar istesen de." (Nahl, 16/37)

âyetinde de işaret buyurulduğu üzere hidayet ve iyiliğinize, faydanıza, hayrınıza hırslıdır. Üzerinize toz kondurmak istemediği gibi, sizi mutluluğun zirvesine eriştirmek, selamete çıkarmak, cennete ve rıdvana kavuşturmak için bütün hırsıyla ve var gücüyle uğraşır. Üstelik onun merhameti yalnızca Kureyş'e, Arab'a, şu veya bu kavme değil, hangi kavimden olursa olsun bütün müminleredir ki, o raûftur. Re'feti çok fazladır, yani gayet ince bir şefkati ve derin bir merhameti vardır. Rahîmdir. Fıtraten, doğuştan, yaratılıştan, Allah tarafından pek ziyade merhametlidir. Günahkârlara bile acır.

İşte bütün bunlardan dolayı ey insanlar, Kur'ân'da söz konusu olan mükellefiyetler, özellikle bu Berâetün Sûresi'nde yer almış olan tövbe, cihad vesaire hakkındaki emirler, yasaklar, ikazlar ve itaplar, ağırınıza gitmemeli, gönlünüzü incitmemelidir. Bütün bunlar küfür ve nifakın zararlarına ve uğursuzluklarına karşı genellikle müminlere gayet büyük bir sevgi ve şefkatin tecellileridir. Onun için hiç vakit geçirmeden bunlara iman edip, gereğince amel etmelisiniz.

Görülüyor ki, burada Resulullah (asm)'a Allah'ın güzel isimlerinden raif ve rauf ve rahîm isimleri verilmiştir. Hasen ibn'l-Fadl demiştir ki Allah Teâlâ, hiçbir peygambere, güzel isimlerinden iki isim birden vermedi, ancak bizim peygamberimiz hakkında "raûf ve rahîm" buyurdu. Kendi zat-ı sübhanisi hakkında da

"Muhakkak ki, Allah insanlara raûf ve rahîmdir." (Bakara, 2/143; Hac, 22/65)

buyurdu. Gerçekten de Resulü'ne (asm) bu isimleri vermesi ve onu böyle vasıflandırması, onun hakkında büyük ikram ve tekrîm demektir. Bundan da anlaşılır ki, Allah'ın güzel isimlerinin hepsi "Allah, Rahmân ve Rab" gibi sırf Allah'a mahsus olan isimlerden değildir. Resulullah (asm)'ın kendisi, ilâhî ahlâk ile mütahallik olduğundan dolayı müminlere raûf ve rahîmdir. Getirdiği din de bütün yönleriyle, müminler için ayniyle nimet ve rahmettir.

"Buna rağmen yine de yüz çevirirlerse (ya Muhammed) sen de onlara deki: Allah bana yeter, O'ndan başka ilâh yoktur, ancak O'na dayandım ve O, azîm (yani azametli) Arş'ın Rabbi'dir. Bütün kâinatı kuşatmış olan, en büyük hükümranlığın, en yüce saltanatın sahibi ve rabbidir."

İşbu son iki âyetin Kur'ân'dan en son nazil olan âyet olduğu hakkında bir rivayet vardır: Hz. Übeyy b. Kâ'b (r.a.)den "Kur'ân'ın Allah'a ahdi en yakın olanı, yani en son nazil olanı (...)'den itibaren iki âyettir." diye rivayet bulunmaktadır. (Suyuti, ed-Dürrü'l-mensur, 4/331) Bununla beraber Bakara Sûresi'ndeki 281. âyetin bundan da sonra nazil olduğuna ilişkin rivayet daha çok tercihe şayandır.

Yine rivayet olunduğu üzere Hz. Peygamber (asm)'in vefatından sonra Mushaf cemolunduğu zaman bu âyeti, Zeyd b. Sabit tarafından çok araştırılmış ancak Zü'ş-şehâdeteyn yani, iki şahit hükmünde olan Huzeyme b. Sabit nezdinde bulunmuştu. (Buhari, Tefsiru sureti 9/20) Yani âyet, ashabdan birçoklarının ezberinde olmasına rağmen yazılısı ancak Huzeyme'nin yanında bulunmuştu. Çünkü Kur'ân, yalnızca hafızların ezberinden değil, ondan başka Hz. Peygamber (asm) zamanında yazılmış ve en son arzada karşılaştırılmış sayfaların da bir araya getirilmesi ve bu belgelerin de dikkate alınması ile bir mushafta toplanmıştı. Yazmakla görevlendirilen Zeyd b. Sabit, bu iki âyeti, bir yerde yazılı olarak bulmadan yazamıyordu.

Bundan dolayı kendi ifadesine göre; "Berâetün Sûresi'nin sonundaki bu iki âyeti bulamayıp araştırmaya başlamış ve ancak Huzeyme'nin yanında yazılı olarak bulmuş ve böylece ezberden bilinen bu iki âyetin kesin yazılı belgesi de elde edilmiş oldu.

Ebu Davud'un Süneninde rivayet olunduğuna göre; Ebu'd-Derdâ Hazretleri demiştir ki, "Her kim sabah ve akşam yedi kere (Hasbiyallahu la ilahe illa hu aleyhi tevekkeltü ve huve Rabbül arşıl azim.) derse Allah Teâlâ, o kulun önemsediği şeylere kifâyet eder." (Suyuti, ed-Dürrü'l-mensur, 4/334)

(Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, ilgili ayetlerin tefsiri)

İlave bilgi için tıklayınız:

Kur'an-ı Kerim'in yazılması, toplanması ve kitap haline getirilmesi hakkında detaylı bilgi verir misiniz?

Maide suresi 33. ayeti açıklayabilir misiniz? Ayette geçen, Allah ve Resulüne karşı savaşan'dan maksat kimlerdir?

Maide suresi, Ayet 33:

"Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır."

Bu âyetin nüzul sebebi hakkındaki rivayetler şunlardır:

1. Kitap ehlinden bir kavim hakkında inmiştir ki, Hz. Peygamber (asm) ile aralarında sözleşme yapmışlardı, sözleşmelerini bozdular ve yol kesip yeryüzünde bozgunculuk yapmaya kalkıştılar. (İbnü Abbas'dan bir rivayet).

2. Müşrikler hakkında inmiştir. (İkrime'den, Hasenü'l-Basri'den ve Alâ'dan rivayet)

3. Olayları meşhur olan Ureyneliler hakkında inmiştir ki, Ukûl, Ureyne ve Beciyle'den bir kısım halk yoksulluk ve hastalık içinde oldukları halde Medine'ye gelmişler, Müslüman olduklarını açıklamışlar, Resulullah kendilerini zekattan toplanan beytü'l-mâl develerinin otladıkları yere göndererek bunların sütlerinden içip geçinmelerini ve hastalıklarını da bu develerin sidikleriyle tedavi etmelerini emretmiş, varmışlar. Bir müddet sonra tamamen sıhhatlerini kazanıp iyileştikten sonra dinden dönmüşler, çobanları öldürüp develeri sürmüşler ve yolları kesip ırza da tecavüz ederek kaçmışlar, fakat takip edilerek yakalanmışlardı. (Enes b. Mâlik, Urve b. Zübeyr ve daha bazı zevattan rivayet)

4. Ebu Bürde de denilen Hilâl b. Uveymirî Eslemî'nin kavmi hakkında inmiştir ki, Peygamberimiz (asm) bu Hilâl ile "Ne iyiliğine, ne kötülüğüne yardım etmemek; ona gelen Müslümanlar emanlı olup heyecana düşürülmemek ve aynı şekilde her kim Resûlullah'a gitmek üzere Hilâl'e uğrarsa emanlı olup heyecana düşürülmemek." üzere "barış anlaşması" (akd-i muvâdea) yapmıştı. Bir gün Kinâne oğullarından bir kısım halk Müslüman olmak maksadıyla gelirken Hilâl'in kavmine uğramış, o gün de Hilâl orada yokmuş, kavmi tutmuşlar bunların yollarını kesmişler ve kendilerini öldürüp mallarını almışlardı.

Bu rivayetlerin toplamından anlaşıldığı üzere âyetin inişi, her halde yol kesme haydutluğu ile ilgilidir. Fakat bazıları bu hükmün kâfirlere mahsus olduğuna, bazıları da fâsık Müslümanları da içine aldığına kâni olmuşlardır ki, fakihlerin çoğunun görüşü budur.

Peygamber (asm) ile harb etmek akıl ve âdet bakımından mümkün olabilirse de, Allah ile savaşmak ne aklen ne de şer'an mümkün olmadığından her halde mecazdır. Halbuki bir lafzın hem hakikat, hem mecaz olması caiz olamaz. Şu halde burada savaş, hem Allah'a ve hem peygamberine ilgisi itibariyle mecaz olmak gerekir. Şu halde "muharebe" lafzı, ya Allah ve Resulünün emirlerine ve hükümlerine karşı gelmekten mecazdır. Veya o emirler ve hükümleri tatbik ve icra eden Allah'ın kullarına savaştan mecazdır. Sonra bu savaşın bilinen mânasıyla açık savaş olmadığı da gerek siyak (söz gelişin)tan ve gerekse nüzul sebeplerinden anlaşılmaktadır. Zira görülüyor ki bunda esirlik ve cizye gibi hükümler yoktur.

Tefsircilerin çoğunluğu ve fakihler, harbin aslı, bir selb (zorla alma) mânâsını içine alması bakımından bu savaştan maksat, yol kesmek demek olduğunu beyan etmişler ve buna "büyük hırsızlık" adını vermişlerdir. Bazıları da gerek, şehir dışında ve gerek içinde olsun. Yani açıktan hırsızlığa kalkışmak demişlerdir. Bu mânâda ise müste'min (emân alarak İslâm ülkesinde bulunan gayri müslim), zımmî (gayr-i müslim vatandaş), harbî (müste'min ve zımmî olmayan gayri müslim), kâfirlerden vaki olabileceği gibi, fasık Müslümanlar tarafından da olabilir. Özetle bunlar, biri diğerini koruyarak toplanıp kuvvetli bir engel teşkil eden ve bu şekilde gerek Müslümanların ve gerek İslâm tabiyetinde veya himayesinde bulunanların canlarına veya mallarına veya ırzlarına kasteden ve asayişlerini bozan sosyal ve siyasi sapıklık erbabıdır. Ve bu âyette bunların cezası olan dinî ceza açıklanmıştır. Şöyle ki:

Allah ve Resulüne savaş açan, yani Allah'ın ve Resulünün emirlerine ve hükümlerine fiilen karşı çıkmakla Allah'a ve Resulullah (asm)'a harp vaziyeti alan ve yeryüzünde bozgunculuk için koşan, cana veya mala veya ırza saldırmaya veya tarla ve nesli yok etmeye girişmek ve ihmalcilik ile hak (doğru) nizamı ve halkın asayişini bozmak ve ifsat etmek için çalışan kimselerin suçlarının derecelerine göre cezaları şundan ibarettir:

Öldürülmeleri, yani adam öldürmüşler ise kısas yoluyla değil, affı caiz olmamak üzere cezayı tatbik ederek öldürülmeleri veya asılmaları, yani hem adam öldürmüşler, hem de mal almış veya ırza tecavüz etmişlerse diri olarak asılıp, süngü ile öldürülecek, yahut öldürüldükten sonra ölü olarak asılarak halka gösterilmeleri, veya ellerinin ve ayaklarının çapraz kesilmesi, yani adam öldürmemişler de yalnız mal almışlar ise, biri sağdan, biri soldan olmak üzere birer elleriyle birer ayaklarının kesilmesi, veya bulundukları yerden sürülmeleri, (yani bunların hiçbirisini yapmış olmayıp yalnız yolda tehdit etmişler ise yeryüzünden sürülmeleri), hapsedilmeleri veya bulundukları yerden diğer bir yere sürülmeleri.

İşte Allah'a ve peygamberine harp vaziyeti alarak silahlanıp bozgunculuk yapanların derecelerine göre tayin edilen cezaları, yani şer'î cezaları bu şekilde öldürmek veya asmak veya kesmek veya sürgüne göndermekten ibarettir. Bilinmektedir ki, herhangi bir savaşın mahiyeti bu dördün birinin dışında kalmaz ve bu cezalar bunların gerektirdikleri fiillerin mahiyeti gereği olarak hakkıyle karşılıklarıdır.

A'ta'dan, Katâde'den, Hasen'den buradaki tekrarların, yani "ev" atıf harfinin tahyir (iki şeyden birini seçmek) için olduğuna dair bazı rivayetler vardır. Buna göre âmir bunlara bu dört cezadan birisini tatbik etmeye mecbur, fakat işin gerektirdiği duruma göre bunlardan birini seçmekte serbesttir demek olur. Fakat cumhur (âlimlerin çoğunluğu) bunun gerek rivayet ve gerek dirayet bakımından doğru olmadığını ve tekrarın seçim yapmak değil, yukarda gösterildiği üzere suçun derecelerine göre dağıtım ve taksim etmek için olduğunu ve şu halde veliyyü'l-emr (âmir)in bu konuda seçme hakkı olmayıp, suçun derecesine göre cezayı yerine getirmekle yükümlü bulunduğunu, mesela hapis yatması gerekeni kesmek, kesmek gerekeni öldürmek ve yalnız öldürülmesi gerekeni asamayacağı gibi, bunun zıddını da yapamayacağını ve hiçbir şekilde affetme hakkı olmadığını açıklamışlardır. Hakikatte katili hapsetmekle yetinmek ve katil olmayanı asabilmek gibi rivayet ve dirayet bakımından akla uymayan bir "istediğini seçme" mânâsının batıl olduğu açıktır.

Fakat biz burada şunu söyleyebiliriz ki " = ev" edatı, hakikatte seçmeye ve bölmeye muhtemeldir. Gerçi burada taksim (bölmek) ve tevzi (dağıtmak) rivayet ve dirayet bakımından tercih edilmiş ve seçilmiştir. Fakat bununla tahyir (seçim yapma) ihtimalinin mutlak batıl ve hükümsüz olması da gerekmez. Çünkü sürgüne göndermeyi âzâ kesmeye, kesmeyi öldürmeye, öldürmeyi asmaya çıkarabilecek şekilde, cezayı şiddetlendirme şeklinde bir seçim yapma asla caiz olamamakla beraber, tersine asmayı öldürmeye, öldürmeyi uzuv kesmeye, uzuv kesmeyi hapse indirebilecek şekliyle cezayı hafifletme suretinde bir seçme ve bir selahiyet düşünülmesi akla yatkın ve mümkündür.

Seçim yapma ihtimali, aslında mevcud ve bazı rivayetler de nakledilmiş olduğu halde bu imkan büsbütün inkâr edilemez ve edilemeyince de zaten "cezalar, şüphelerle düşer" olduğu için hâl ve zamanın değişmesine göre cezayı hafifletici olmak üzere, gerektiği zaman bu ihtimali de düşünmek doğru olabilecektir. Bu mânâ, bir lafzı aynı zamanda hem seçim yapmaya, hem de tenviâ (çeşitlendirmeye) yorumlayarak iki mânâyı bir delalette toplamak değil, çeşitli durumlar ve farklı zamanlara göre iki mânâyı sırayla düşünerek bir çeşit seçime ihtimal veren taksim ile "iki ihtimalle amel olarak" her şüpheden uzak bir mânâ almaktır ki, hem cezanın mânâsına, hem de genel kâidelerden hafifletme hükümlerine çok uygundur.

Bilinmektedir ki salb (asman)ın mânâsı kollarından bir yere germektir. Nitekim "salib" bundan alınmıştır. İmam Şâfiî hazretlerinin asmanın ölü olarak yapılmasını, yani önce öldürüp, Müslüman ise namazı da kılındıktan sonra asılıp, herkese gösterilmesini tercih etmiştir ki, faydalı olduğunda şüphe yoktur.

Bir yere sürgüne göndermeye gelince, esasen nefy, idam etmek, yok etmek demektir. Halbuki burada öldürme ve asmaya karşılık zikredilmiş olduğu için "asma" mânâsına olmadığı açıktır. O halde hayatta olan bir kimsenin bütün yeryüzünden sürülmesi ancak hapsetme demek olabilir ki, Arap dilinde nefy bu mânâya da kullanılmış olmasında fikir ayrılığı yoktur. İmam-ı Azam Ebu Hanife hazretleri ve pek çok dil bilgini bu mânâyı tercih etmişlerdir. Gerçi bulunduğu memleketten diğer bir beldeye çıkarmaya veya dâr-ı İslâm (Müslüman memleketin) den çıkarmaya da nefy (sürgün) denilebilirse de, bunun ikisi de sakıncadan uzak olmadığı için caiz görülmemiştir. Çünkü maksat, şerri defetmektir. Halbuki bir haydutu diğer bir memlekete sevketmek, orada bulunan Allah'ın kullarına zarar vermekten uzak değildir. Büsbütün İslâm memleketinden gayri müslimlerin memleketine çıkarmak ise gayri müslimlere bir şahsın katılmasını arzu etmek demek olduğundan hiç caiz olmaz demişlerdir. Bununla beraber şahısların ve yerlerin değişmesine göre anılan sakıncanın ortaya çıkmayacağı anlaşılırsa, diğer bir memlekete sürgün etmenin caiz olduğu söyleyenler de vardır. Bu cümleden olarak Ömer b. Abdülaziz hazretlerinden bu mânâ rivayet edilmiştir. Daha önce Tihâme çölünün en uzağında "Dehlek", Habeş'te "Nâsı' " birer sürgün yeri idi denilmiştir.

Dilimizde de nefy, bu mânâda kullanılmaktadır. İmam Şâfiî de demiştir ki, burada nefy'in iki mânâya gelme ihtimali vardır. Birisi, eğer bunlar adam öldürmüş, mal almış ve yakalanmış iseler, cezaları yerine getirilir. Eğer yakalanmamış iseler devamlı takip edilirler. İşte bu şekilde nefyden maksad, bunların hükümetten korkarak bir beldeden bir beldeye devamlı şekilde kaçıp gitmesidir. İkincisi, yalnız korkutmak ile kalmış, adam öldürmemiş ve mal almamış olanlar da devamlı olarak takip edilir. Fakat tutuldukları zaman tazir edilir (şer'î haddin dışında hakimin uygun göreceği bir ceza ile cezalandırılır)ler ve hapsedilirler. Bunlar hakkında da nefyden maksat yalnız hapistir. İmâm Şâfiî'nin nefyi böyle iki hale göre mânâlandırması bizim tahyir (seçme) ve taksim etme meselelerindeki hatırlatmamıza benzer. Bir de Şâfiî'nin bu ifadesi hapsin had (şer'î ceza) değil, tazir mahiyetinde olduğunu göstermektedir. Hakikatte hapis miktarı tayin edilmemiş olduğuna göre böyle olması gerekir. Şu halde bunun şer'î ceza (had) olması, hapsin aslına göredir.

İşte Allah ve Resulüyle savaş eden ve yeryüzünde bozgunculuk etmek için, koşanların cezaları başka bir şey değil, ya öldürülmek, ya asılmak, ya elleri ayaklarının çapraz olarak kesilmesi veya yeryüzünden nefyolunmak (sürülmek)tır. Fakat bu cezanın kısaltılması (veya tahsisi) mutlak değil, izafidir. Zirâ bu ceza bunların sırf dünyadaki düşüklük ve rezaletleridir. Bundan başka bunlar için ahirette pek büyük bir azab daha vardır. Ki bunların hiçbiriyle kıyas edilmesi mümkün değildir.

(bk. Elmalılı, Hak Dini, ilgili ayetin tefsiri)

"İçinizden zina eden iki kimseye eziyet edin, tevbe edip düzelirlerse onları bırakın. Doğrusu Allah tevbeleri daima kabul eder ve merhamet eder." Nisa Suresi 15-17. ayetleri açıklar mısınız?

Nisa suresi, ayet 15 ve 16:

"Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun. İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir."


Ayetlerin Tefsiri:

Nûr Sûresi hicrî VI. yılda, Nisa Sûresi ise IV-VI. yıllar arasında vahyedilmiştir. Fuhşun çeşitlerine göre cezalarının belirlendiği bu iki sûrenin ilgili âyetleri bir yandan birbirini tamamlamış; diğer yandan -muhtemelen- sonra gelenler, önceki gelenlerin bir kısım hükümlerini değiştirmiştir (nesih veya tahsis etmiştir). Âyetlerin açıklamaya muhtaç kısımlarını da hadisler açıklamış, böylece fuhuş suçuyla ilgili bazı cezaların kaynağını sünnet ve buna dayalı sahabe icmâı teşkil etmiştir.

"Çirkin fiil" diye tercüme ettiğimiz fahişe kelimesi Kur'an'da, hemcinsler arasındaki cinsel ilişki için de kullanılmıştır. (Ankebût, 29/28.) Buradan hareketle âyetler lafızlarına uygun olarak yorumlandığında 15. âyette kadınların kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (sevicilik, lezbiyenlik), 16. âyette de erkeklerin kendi aralarında yaptıkları fuhuştan (livâta, homoseksüellik) bahsedildiği anlaşılmaktadır. Nûr Sûresi'nin 2. âyetinde ise kadınlarla erkekler arasında yapılan fuhuş (zina) suçunun hükmü açıklanmıştır. Şu halde suçların cezalarıyla ilgili hükümlerde bir değiştirme (nesih) söz konusu değildir. Nitekim İsfahanlı müfessir Ebû Müslim (ö. 323/935) âyetleri böyle anlamış, Muhammed Abduh ve Reşîd Rızâ da el-Menâr'da (IV, 438-440.) bu anlayışı desteklemişlerdir. Buna göre:

a) Seviciliğin cezası kadınları evlerde hapsetmektir; "Allah'ın onlara bir yol açması" ise hallerini düzeltmeleri ve erkeklerle evlenmeleridir.

b) Livata suçunun cezası, bunu yapanlara söz ve fiille eziyet çektirmek, onlara maddî ve manevî olarak acı vererek canlarını yakmak, böylece bu iğrenç fiili işlemekten vazgeçmelerini sağlamaktır. Ceza olarak ne söyleneceği, ne yapılacağı âyette açıklanmamış, ictihad ve uygulamaya bırakılmıştır.

c) Kadınla erkek arasında yapılan fuhuşun cezası ise Nûr Sûresi'nde (24/2) açıklandığı üzere yüzer sopa vurmaktır.

Bu anlayış ve yorum, âyetlerin lafzî ifadesine uygun olmakla beraber konuyla ilgili hadisler ve uygulama göz önüne alınınca birçok cevapsız soru ve çözülmemiş problem doğmaktadır. Yukarıdaki anlayışı ortaya koyanlar ve onu destekleyenler bu problemleri, ilgili hadislerin sahih olmadığını ileri sürerek veya "Hadisler daha önceki dinlere veya örfe dayalı uygulamayı aksettirmektedir, âyetler gelince bu uygulamalar terkedilmiştir." şeklinde teviller yaparak (Ateş , II, 229) çözme yoluna gitmişlerdir. Ancak gerek homoseksüel ilişki ve gerekse evli erkeklerin ve kadınların zinası için öngörülen ağır cezaların -Nûr Sûresi geldikten sonra da- asırlar boyunca uygulandığı, yüz sopa cezasının ise evlilik hayatı yaşamamış (muhsan olmayan) erkekle kadının zinasına tahsis edildiği bilinmektedir. İlgili hadislerin sahih olmadığını söylemek, hadis ve usul ilminde yerleşmiş kaidelere göre kolay ve isabetli değildir. Bu hadislerde geçen ifadeler de bu hükümleri açık biçimde içermektedir. Şöyle kî:

1)  İbn Abbas, "Allah'ın açtığı yolun, getirdiği çözümün "Evlilerin zinası için recm (taşlayarak öldürmek), bekârların zinası için ise yüz sopa." olduğunu belirtmiştir. (Buhâri, "Tefsîr", 4/1 vd.)

2) Hz. Peygamber (asv) "Allah'ın açtığı yolun evli zânîler için recim, bekâr zânîler için ise yüz sopa" olduğunu açıklamıştır. (Müslim, "Hudûd", 26.)

3) Yine Resûlullah (asv), Allah'tan başka tanrı olmadığına ve kendisinin Allah'ın elçisi olduğuna iman eden kimseler arasında sadece üç büyük suçtan birini işleyenlerin ölüm cezasına çarptırılacağını belirterek bunlardan birinin de zina eden "evlilik yaşamış" kadın ve erkek olduğunu belirtmiştir. (Buhârî, "Diyât", 6; Müslim, "Kasâme", 25-26.) Bu hadis evlilik hayatı yaşamış bulunan kimseler için zina cezasının ölüm olduğunu açıkça ifade etmektedir.

4) Hz. Peygamber (asv) hayatta iken, onun bilgisi dahilinde ve verdiği hükme dayanan birden fazla recim cezası uygulanmıştır. Bunların bir kısmı Müslüman kadınlarla ve erkeklerle, bir kısmı ise -kendi istekleriyle bir hakim olarak Hz. Peygamber (asv)'e başvurdukları için bu konuda onun hüküm vermesini isteyen Yahudilerle ilgilidir. (Müslim, "Hudûd", 16-33; el-Muvatta', "Hudûd", 2-6.) Yahudiler, zina eden bir kadınla erkeğin davasını Resûlullah (asv)'a getirdiklerinde o, Tevrat'ta bunun cezasının ne oluğunu sormuş, Yahudiler gerçeği gizleyerek sopa cezasından bahsetmişlerdi. Yahudi iken Müslüman olan Abdullah b. Selâm'in müdahalesi ve Tevrat'taki yerini göstermesi üzerine Yahudiler onu doğrulamak mecburiyetinde kalmışlar, Hz. Peygamber (asv) de gereğinin yapılmasını emretmişti. (Müslim, "Hudûd", 26.) Bugün elimizde bulunan Tevrat'ta da recim cezasına yer verildiğini görüyoruz. (Levililer, 20,24/16 vd.; Tesniye, 22/13 vd.)

5) Hz. Peygamber (asv)'in irtihalinden sonra Râşid Halifeler devrinde evlilere zina cezası olarak recim uygulanmıştır. (el-Muvatta', "Hudûd", 9-10; Ebû Bekir İb-nü'l-Arabi, 359.)

6) Hz. Ömer (ra) recim cezasının Allah Teâlâ tarafından Peygamberine (asv) bildirildiğini, bunu âyet gibi okuduklarını, ihmal edilmemesi gerektiğini -önem verdiğini gösteren bir tavır ve üslûp içinde- açıklamıştır. (Müslim, "Hudûd", 15; el-Muvat-fa "Hudûd", 9-10.)

Bu açık ifadeler ve uygulama karşısında müctehid ve müfessirlerin kahir ekseriyeti, evli iken zina eden kadınların ve erkeklerin cezalarının recim olduğu hükmünde birleşmişlerdir. Buna göre eziyet etme ve hapsetme cezalarının yerine gelen sopa cezası âyetle, recim cezası ise hadisle belirlenmiştir. Âyetin âyeti nesh etmesinin caiz olduğunu benimsemiş bulunan usulcülere göre burada bir problem yoktur. Ancak Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, 15. ayetin getirdiği cezanın muvakkat olduğunu ("Allah bir yol açıncaya, başka bir çözüm getirinceye kadar" buyurulduğunu) göz önüne  alarak burada nesihten söz edilemeyeceğini, belli bir müddete kadar geçerli olan hükmün, o müddet dolunca zaten ortadan kalktığını, bundan sonra geçerli olacak hükmün de açıklandığını ifade etmiştir (1,354).

16. âyete gelince buradaki hükmü değiştiren bir âyet, bir de sünnet vardır. Âyet bekâr suçlular için sopa cezasını koymuştur, sünnet ise bunu teyit ettikten sonra evlilerin zina suçu için recim cezasını getirmiştir. Burada recmi kabul edenler, zaruri olarak sünnetin âyeti neshini de kabul etmiş olmaktadırlar. Usulcülerin büyük çoğunluğu, mütevâtir (başından itibaren yalan üzerinde birleşmelerini aklın kabul edemeyeceği ölçüde çok sayıda kişi tarafından rivayet edilmiş) sünnetin âyeti neshedebileceği kanaatindedir. Ebû Bekir İbnü'l-Arabî recmi bildiren hadislerin mütevâtir geldiğini ileri sürmektedir (I, 361). Bazı usul eserlerinde İmam Şafiî'nin, sünnetin Kur'an'la neshedilebileceği kanaatinde olduğu belirtilmekle beraber, kendi eserinde sünnetin Kur'an'ı, aynı şeklide Kur'an'ın da sünneti hiçbir şekilde nesh edemeyeceğini savunmaktadır. (Bilgi için bk Şâfıî, er-Risâle, s. 106-117; Muhammed Ebû Zehre, eş-Şâfiî, s. 260-266.)

Sopa ve recim cezası gelmeden önce inen 15 ve 16. âyetlerin hükmü "kadınların veya erkeklerin kendi cinsleri arasındaki cinsî ilişkiler içindir" denildiği takdirde nesih problemi ortadan kalkar. Geriye Nur Sûresi'nin 2. âyetindeki sopa cezasının evli zina suçlularını da kapsamına alıp almadığı konusu kalır. "Bu âyet bekâr zina suçluları içindir" diyenler recmi getiren hadislere dayanıyorlar.

Bize göre bu hadislerin uydurma olduğunu söylemek -usule göre- mümkün olmamakla beraber getirdikleri recim cezasıyla ilgili bazı sorular ve problemler de yok değildir:

a) Recim cezası İslâm'dan önce vardır ve uygulanmıştır, İslâm'ın getirdiği, başlattığı bir ceza değildir.

b) Zina cezalarının daha hafif olanları Kur'ân-ı Kerîm'de yer aldığı halde recim cezasına Kur'an'da yer verilmemiştir. 25. âyette gelecek olan mümin cariyelerle ilgili "Evlendikten sonra fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yansı gerekir" mealindeki ifade, hür ve evli kadınların zina cezalarının da yüz sopa olduğuna işaret etmektedir. Çünkü yüz sopanın yansı uygulanabilir, fakat recim (ölüm) cezasının yansından söz edilemez.

c) Hz. Peygamber (asv), hayatında uygulanan birkaç recim cezasında hazır bulunmamış, infazı başkalarına havale etmiştir. Suçun ispatı bu vak'aların tamamında suçlunun itirafıyla hâsıl olmuş ve ceza, Müslüman suçluların ısrarla günahtan temizlenmeyi istemeleri üzerine infaz edilmiştir.

d) "Zina ettim, beni cezalandırarak temizle." diye gelen Müslümanları Hz. Peygamber (asv) önce geri çevirmiş, söylediklerini duymamış gibi davranmış, ısrar etmeleri üzerine kurtarıcı telkinlerde bulunmuş, "Deli mi, içmiş mi, yaptığı zina olmadığı halde öyle mi sanıyor?" demiş, bütün bunlara rağmen ısrar ettikleri için cezalandırma yoluna gitmiştir. (Müslim, "Hudûd", 22.)

e) Mâiz isimli sahâbî, infaz başlayınca can acısıyla kaçmaya başlamış; arkasından yetişen infazcılar onu öldürmüşlerdi. Dönünce durumu Hz. Peygamber (asv)'e anlatmışlar. O da "Keşke bıraksaydınız! Tövbe ediyor, Allah da onu kabul buyuruyordu." demiştir. Sahabenin recm edilen Müslümanlar hakkında ileri geri konuşmaları karşısında da, "O öyle tövbe etti ki bir ümmete paylaştırılsa her bir ferdine yeterdi."; başka bir rivayete göre, "O öyle bir tövbe etti ki, Medine halkından yetmiş kişiye paylaştırılsa -bağışlanmaları için- yeterdi." buyurmuştur. (Müslim, "Hudûd", 24.) İbn Teymiyye, İbn Kayyim gibi fıkıhçılar bu hadislere dayanarak tövbe eden, kendiliğinden gelip suçunu itiraf eden suçlulara cezayı uygulayıp uygulamama konusunda ülü'l-emrin serbest olduğu sonucuna varmışlardır. (İ'lâmü'l-muvakkıîn, III, 79.)

f) Recim cezasını getiren hadiste Hz. Peygamber (asv),"... Bekârlar için yüz sopa ve bir yıl da sürgün, evli veya evlilik geçirmiş kimseler için yüz sopa ve recim." ifadesini kullanmıştır. (Müslim, "Hudûd", 12.) Müctehidler bu hadiste geçen cezaların İkisi hakkında farklı görüş, anlayış ve değerlendirme getirmişlerdir:
1. Kadının başka bir yere sürülmesi,
2. Recim yanında bir de sopa cezasının uygulanması.
Hadiste bu iki ceza da yer aldığı halde bunlar uygulanmaz diyen müctehidler olmuştur. Hatta Ebû Hanîfe'nin, "sürgün cezasının had (değişmez, kanunî ceza) değil, uygulaması yöneticilere bırakılmış ta'zir cezası nevinden olduğunu" söylediği nakledilmiştir; (Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, 1,358.) yani Kur'an'da olan ceza had, sünnetin getirdiği ilâve ceza ise ta'zir olarak değerlendirilmiş olmaktadır.

Yukarıdaki altı madde bizi şu sonuca götürmektedir: Recim cezası -mutlaka ve değişmez olarak uygulanacak- hadlerden değildir. İslâm'dan önce de uygulandığı için ilk İslâm topluluğunun tanıdığı, yadırgamadığı, caydırıcı bulduğu bir ceza çeşididir. Bu sebeple Hz. Peygamber çok az da olsa bu cezanın uygulanmasına izin vermiştir. Sonuç olarak evlilerin zina suçlarının had nevinden cezası, bekârlarınki gibi yüz sopadır. Recim ise kamu düzeni ve suçların önlenmesi ilkelerinin gereğine göre uygulanıp uygulanmaması, usulüne göre ümmetin alacağı karara bırakılmış, ta'zir nevinden bir cezadır. Cezaların çoğu gibi bu cezalar da ispat ve infazdan önce tövbe etmekle (pişmanlık göstermek ve ıslâh-ı hal etmekle) ülü'l-emir tarafından düşürülebilir.  (Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu, II/20-24)

    Nisa suresi, ayet 17: 

“Allah, kötülüğü bilmeyerek yapıp da, hemen tevbe edenlerin tevbesini kabul etmeyi üzerine almıştır. Allah işte onların tevbesini kabul eder. Allah Bilendir, Hakîm olandır.”


Tevbeleri kabul edilecekler, bir cehalet sebebiyle, bilmeyerek bir kötülük işliyorlar, ama bilerek değil ve de bu kötülüğe devam da etmiyorlar, hemen arkasından, en kısa bir zamanda kötülükten dönenlerin bu dönüşlerini kabul ediyor Rabbimiz. "İşte Rabbimizin kabul edeceği tevbe budur. "

Herkim ki bir bilgisizlik, bir cehalet sonucu bir kötülük yapar, bir günah işleyecek olur da hemen arkasından tevbe eder ve durumunu düzeltirse, cehaletle günaha gittiği bir anda hemen kıblesini değiştirir ve Allah’a dönerse bilesiniz ki ben böyle yapanlar hakkında rahmeti kendi üzerime yazdım, onu affederim buyuruyor Rabbimiz.

Mü'min bir günahı ancak bir bilgisizlik sonucu, bir gaflet sonucu işleyebilir. Yâni ya onun isyan olduğunu bilmeyerek, ya işleyeceği o isyanın sonucunda, o günahın sonucunda başına gelecekleri bir an unuttuğundan dolayı günah işler, ya da isyanı taate tercih ederek bir isyanda bulunabilir ki bu da ayrı bir cehalettir.

İşte bu durumda hemen kendine gelir gelmez tevbe eden, günahtan vazgeçen, yönünü, kıblesini değiştiren, ve bir daha bu duruma düşmeme konusunda kesin kararlı olan mü'minleri affedeceğini bildiriyor Rabbimiz.

Ama dikkat ediyorsanız âyet-i kerîmede "min gariyb" ifadesi kullanılmaktadır. Yâni işlenen günahın hemen arkasından tevbe edilmelidir. Meselâ adam günahı işler işler de artık o kötülüğü işleyemeyecek bir çağa geldikten sonraya tevbesini geciktirmemelidir. Öyle yaşlanmış ki artık o amelleri işleme imkânı kalmamıştır. Ne zina edebilecek, ne içki içebilecek, ne de başka günahları işleyebilecek dermanının kalmadığı bir çağa gelince tevbe etmeye kalkıyor adam. Eh zaten istesen de yapamayacaksın onları. Kimi kandırıyorsun da? Öyleyse tevbelerimizi geciktirmemeliyiz, Rabbimizle aramızı açmamalıyız ve her an Rabbimizle diyalog halinde olmalıyız.

Evet, sizden her kim ki bir bilgisizlik, bir cehalet sonucu bir kötülük yapar, bir günah işleyecek olur da hemen arkasından tevbe eder ve durumunu düzeltirse, cehaletle günaha gittiği bir anda hemen kıblesini değiştirir ve Allah dönerse bilesiniz ki ben böyle yapanlar hakkında rahmeti kendi üzerime yazdım buyuruyor Rabbimiz.

Demek ki mü'min bir günahı ancak bir bilgisizlik sonucu, bir gaflet sonucu işleyebilir. Yâni ya onun isyan olduğunu bilmeyerek, ya işleyeceği o isyanın sonucunda, o günahın sonucunda başına gelecekleri bir an unuttuğundan dolayı günah işler, ya da isyanı taate tercih ederek bir isyanda bulunabilir ki bu da ayrı bir cehalettir. İşte bu durumda hemen kendine gelir gelmez tevbe eden, günahtan vazgeçen, yönünü, kıblesini değiştiren ve bir daha bu duruma düşmeme konusunda kesin kararlı olan mü’minleri affedeceğini bildiriyor Rabbimiz.

Evet işlenen günahın akabinde hemen tevbe edilecek ve bir daha o günaha dönmeme kararı verilecek. Bu konuda Rasûlullah’ın pek çok hadisi vardır.

"İşlediği bir günahın akabinde tevbe eden (Pişmanlık duyarak, bir aha dönmeme azmi içinde olan) kişi günah işlememiş gibidir." (İbni Mâce)

Bir adam gelip Rasûlullah’a: Ya Rasûlullah bir kul bir günah işlese sonra tevbe etse Allah affeder mi? dedi. Allah’ın Resûlü buyurur ki:

“Bir kul günah işledi, tevbe etti. Affedilir. Yine günah işledi yine tevbe etti, yine affedilir. Yine günah işledi, tevbe etti yine affedilir. En son Rasûlullah şöyle buyurdu. “Hattâ şeytan melül mahsur oluncaya, ümidini kesinceye kadar.”
(Hakim)

Hattâ bir başka hadislerinde de Resûl-i Ekrem Efendimiz (asv) samimi olarak, içiyle dışıyla tevbe edip o günahla ilişkisini kestiği halde dayanamayarak aynı günahı günde yüz defa işlemiş olsa bile Rabbimizin affedeceğini haber vermektedir. Adam gerçekten samimi bir şekilde o günahla ilişkisini kesmiştir, tevbe etmiştir ama bir saat sonra dayanamayarak aynı günahı işlemiş olsa bile, böylece aynı günahı günde yüz defa işlemiş olsa bile Rabbimiz onun tevbesini kabul edecektir. Ama samimiyetle o günahla ilişkisini kesip onu hayatından atması şartıyla.

Meselâ adam içki içiyor, her içişinin sonunda tevbe ettim diyor, ama o günah unsuruyla tümden ilişkisini kesmiyor. Yani onu hayatından söküp atmıyor. Yani tevbe bir daha içmeyeceğim diyor ama hâlâ içki şişeleri buzdolabında duruyor. Veya adam bir kadınla zina ediyor, her birleşmenin sonunda "Tevbe ya Rabbi, bir daha yapmayacağım." diyor, ama o kadını evinden dışarıya atmıyor, onunla ilişkisini kesip atmıyor, yarın öbürsü gün tekrar yapacak. Böyle değil tabii. O günah unsurlarını hayatından söküp atacak, tümüyle ilişkisini kesecek, işte o zaman Allah onun tevbesini kabul edip affedecektir. (Besâiru'l Kur'an)

İmam Azama nisbet edilen, "subhanel ebediyyil ebed" duasının aslı ve tercümesi nedir?

Kaynaklarda -Hafız en-Necm el-Gayzî’den naklen- bildirildiğine göre, İmam-ı Azam  şöyle demiştir:

"Yüce Rabbimi rüyamda doksan dokuz kere gördüm -kendi kendime “Eger Rabbimi yüzüncü defa görürsem "Kıyamet gününde mahluklar ne ile azabından kurtulacak?" diye kendisine soracağım dedim”

Arkasından Hak Sübhanehü ve Teala’yı gördüm ve "Ey Rabbim! Senin koruman güçlüdür, övgün yücedir ve isimlerin mukaddestir. Kıyamet gününde kulların senin azabından ne ile kurtulur?” dedim, Hak Sübhanehu ve Teala şu cevabı verdi:

“Her kim sabah, akşam namazından sonra?”Sübhanel ebediyyil ebed…” duasını okursa  azabımdan kurtulur.”

Duanın tamamı -Arapça ve Latin harfleriyle- şöyledir:

(سبحان الابدي الابد، سبحان الواحد الاحد، سبحان الفرد الصمد، سبحان رافع السماء بلا عمد، سبحان من بسط الارض على ماء جمد، سبحان من خلق الخلق فأحصاهم عدد، سبحان من قسم الرزق ولم ينس أحد، سبحان الذي لم يتخذ صاحبة ولا ولد، سبحان الذي لم يلد ولم يولد ولم يكن له كفوا أحد)

“Sübhânel ebediyyil ebed. Sübhânel vâhidil ehad. Sübhânel ferdis samed. Sübhâne râfiis semâi bi ğayri amed. Sübhâne men besatal arda alâ mâin cemed. Sübhâne men halekal halka fe ahsâhum aded. Sübhâne men kasemer rizka ve lem yense ehad. Sübhânellezî lem yettehiz sâhibeten velâ veled. Sübhânellezî lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekun lehû küfüven ehad.”

Ayrıca bazılarına göre o duanın sonunda şunlar da vardır: “Sübhâne men yerânî ve ya’rifu mekânî ve yerzukunî velâ yensânî.” (bk. İbn Abidin, 1/51)

Duanın Türkçe Anlamı:

“Ebedî olan Allah her türlü noksanlardan münezzehtir. Vahid-Ehad olan Allah münezzehtir. Ferd ve Samed olan Allah münezzehtir. Gökleri direksiz yüksekte tutan Allah münezzehtir. Yeri donup yoğunlaşmış suyun üzerinde yayan Allah münezzehtir. Bütün mahlukları yaratan ve onları bir bir sayan  Allah münezzehtir. Rızkın taksimatını yapan ve hiç birini unutmayan  Allah münezzehtir. Ne eş ne de çocuk edinmeyen Allah münezzehtir. Doğurmayan, doğmayan ve hiçbir dengi olmayan Allah münezzehtir.”

Duanın ilave kısmının tercümesi: “Beni gören, yerimi bilen, rızkımı veren ve beni hiç unutmayan Allah münezzehtir.”

İlave bilgi için tıklayınız:

Dualara vadedilen netice ve sevaplara kavuşmanın şartları nelerdir? O duayı her okuyan o sevabı alabilir mi?

Kur'an'ın ilk emri olan “Oku!..” sözü, nasıl anlaşılmalıdır? Burada okunması istenen nedir?

Nerede ve ne zaman kitap okuma, ilim vs. üzerine konuşuluyorsa, muhakkak şu da söylenir:

“Yüce dinimiz de okumaya büyük önem vermiştir. Nitekim, Kur'an'ın ilk emri 'Oku!..' olmuştur.”

Doğrudur. Kur'an'ın ilk emri okumaktır. Ne var ki, bu ilk Kur'anî kelimenin devamını okumayı, hemen her zaman ihmal ediyoruz.

Ümmi (okuma yazma bilmeyen) Peygambere (asm.) ve Onun elçiliğiyle hepimize gelen “Oku!” emrinden kasıt nedir? Okuma-yazma bilmek midir? Mesela, Hz. Peygamber (asm) bu emre muhatap olur olmaz okuma - yazma öğrenmeye mi başlamıştır? Değilse, “Oku!” emrinden aldığı ders nedir? Hem bu emir, “Ne okuduğun, nasıl okuduğun önemli değil, yeter ki oku.” anlamına mı gelir?

Bütün bu soruların cevabını bulmak için “ikra” ile başlayan bu ayetin devamını okumak gerekiyor:

“İkra’ bismi rabbikellezi hâlak.” Yani, “Yaratan rabbinin adıyla oku.”(Alak, 96/1)

Kur'an'ın kastı rasgele bir “okuma” değildir. Muhakkak yazılı bir kitabı okumak da değildir. İster bir kitabı okusun, ister her cümlesi ve her bir harfi sonsuz hikmetler ve manalar yüklü olan şu kâinat kitabını okusun “yaratan rabbinin adıyla” okumaktır.

Bu emrin ilk kez kendisine verildiği Hz. Peygamber (asm.) ayeti tam da bu manada okumuş; o andan sonra her anı ve her şeyi “Rabbinin adıyla” okuma gayretiyle yoğrulmuştu. Öyle ki, Alman şair Rilke'nin deyimiyle, “meleklerin bile hayran kaldığı” bir okumaydı bu. O, ümmi bir peygamberdi, okuma yazma bilmiyordu. Ama kâinat kitabını, fıtrat kitabını ve Kur'an'ı en güzel o okumuştu.

Hz. Lut’un eşi, hangi nedenden dolayı cezalandırılmıştır?

- ANKEBUT SURESİ 32-33. ayette Lut kavmi helak olurken Hz. Lut’un karısının da helak olduğu bildirilmekte, fakat gerekçesi açıklanmamıştır. Surenin 33. ayetinin meali şöyledir:

“Elçilerimiz Lût’a gelince, onları, halkının tecavüzlerinden koruyamayacağı düşüncesiyle üzüldü, eli kolu bağlanıp göğsü daraldı. Onlar dediler ki: 'Bizden yana endişe etme, üzülme! Biz seni ve yakınlarını kurtaracağız, yalnız eşin geride kalanlar arasında yer alacaktır.'

Ancak, Tahrim suresinin 10. ayetinde Hz. Nuh (as) ve Hz. Lut (as)’un hanımlarının onlara hıyanet ettiklerine işaret edilmiştir:

“Allah, kâfirlere Nûh’un eşi ile Lût’un eşini misal getirir. Her ikisi de iki iyi kulumuzun mahremi idiler. Ama kâfir kalarak / inkâr tarafına giderek eşlerine hıyanet ettiler.”

Burada yer alan “HIYANET”in ne olduğu hususuna İbn Abbas şu yorumu getirmiştir:

Onların bu hıyaneti küfür ve inkârcılıktı. Onlar mümin olmayıp kâfirlere taraftar olmakla eşlerine hıyanet ettiler. Yoksa buradaki hıyanet “kocasını aldatmak” türünden bir hıyanet değildir. Çünkü hiçbir peygamberin karısı böyle bir çirkinliğe düşmemiştir. Allah da peygamberlerinin eşlerini, kocalarını bu tür aldatmaktan korumuştur. (krş. Taberi, Zemahşeri, Razi, İbn Kesir, Kurtubî, ilgili ayetin tefsiri)

İbn Abbas bu hıyanetin şeklini de veciz bir şekilde şöyle belirtmiştir:

“Hz. Nuh’un hanımı eşine iman etmediği gibi, insanlara onun mecnun olduğunu söylüyordu. Diğer bir rivayete göre, Hz. Nuh’un hanımı, iman edenleri -onlara işkence yapsınlar diye- toplumun güçlü olan zalim despotlarına haber veriyordu. Hz. Lut’un hanımı ise, o da iman etmediği gibi, luticilik yapanların işlerine yardımcı oluyor, gelen misafirleri bir şekilde onlara haber veriyordu.” (Taberi, a.g.y)

Öyle anlaşılıyor ki, bunlar iman etmiş görünüyor, fakat gerçekte iman etmeyip münafıklık yapıyorlardı. (Kurtubî, Beydavî, ilgili yer)

- Ankebut suresi ile Enfal suresinin aynı ayet numaralarında benzer konuların varlığı arasındaki tevafuk için şu anda bir şey söyleyecek durumda değiliz...

Belki de sizin gibi zekilerin dikkatini şu noktalara çekmiş olabilir:

Ankebut’ta bir kavmin helak olmaması için Hz. İbrahim (as)’in şefkatli davranışı vardır. Enfal’de ise Hz. Peygamber (asm)'in hatırı sayılıyor. Ancak Lut kavmi helakten kurtulamamıştır. Aynı şekilde Enfal suresinde Hz. Peygambere (asm) meydan okuyan Ebu Cehil ile Nadr b. Haris de BEDİR savaşında helak olmuşlardır.

Bu tevafukun önemli bir hikmeti şu olabilir:

Ankebut suresinde helak olduğu bildirilen Lut kavminin başlarına taş yağdırılmıştı, Enfal suresindeki ayetlerde de taşın yağdırılmasını istiyorlar. Nitekim bu surenin 32. ayetinin meali şöyledir:

“Hani bir zaman da onlar: 'Ya Rabbî, eğer bu Kur’ân senin tarafından gelmiş hak bir kitap ise, hemen üzerimize gökten taş yağdır yahut bize acı bir azap ver!' demişlerdi.” 

Hatta tefsirlerde üzerimize gökten taş yağdır, ifadesinden sonra “Lut kavmine taş yağdırdığın gibi” manasına gelen bir ifadeye yer verilmiştir. (bk. Taberi, ilgili ayeti,n tefsiri)

İlave bilgi için tıklayınız:

Enam Suresi 58. ayette "De ki: O çabuk gelmesini istediğiniz azap benim elimde olsaydı, aramızdaki iş çoktan sonuçlanmış olurdu." buyruluyor. Peygamberimiz (asv) tebliği bırakıp müşrikleri helak etmek mi istemiştir?

Enfal suresi 33. ayette geçen: Sen aralarında iken Allah onlara azap etmez. Şimdi Peygamberimiz aramızda olmadığına göre biz bahsedilen azaba uğrayabilir miyiz?

Siz içinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker, anlamındaki ayetin nüzul sebepleri ve tefsiri nasıldır?

"Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Siz içinizdekileri açığa vursanız da gizli tutsanız da Allah onunla sizi hesaba çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğine de azab eder. Allah her şeye kadirdir." (Bakara, 2/284)

NÜZUL SEBEBİ:

Bu âyetin nüzul sebebinde iki rivayet vardır:

Birisi şahitliği gizlemek ve doğruyu olduğu gibi söylemek hakkında nazil olmuştur, diğeri ise müminlerden kâfirleri dost edinip, onları taklid eyleyenler hakkında nazil olmuştur.

Zira kalbin günahının küfür ile yakın ilişkisi söz konusudur. Göklerde ve yerde bulunan her şey kayıtsız şartsız Allah'ındır. Bütün gerçekliğiyle ve var olan düzenleriyle O'nun mahluku, O'nun mülküdür. O'nun tasarrufu ve tedbiri altındadır. Bütün kâinatta Allah'ın ilminden gizli hiçbir şey düşünülemez. O hepsini bilir. Siz de bunlara dahil olduğunuz için sizin de içinizde ve dışınızda ne varsa, ne yaparsanız onu da bilir. Ve siz içinizde bulunanı açıklasanız da, gizli tutsanız da, her iki durumda da sizi onunla Allah hesaba çeker. Bundan dolayı ne açık, ne de gizli olarak hiçbir fenalık yapmayınız. "İçinizde ne varsa" ifadesi mutlak olduğuna göre, nefsin her türlü hallerini ve hareketlerini kapsamı içine almaktadır. İrade, yöneliş ve duyuş, düşünüş ve hayal ediş ve her çeşit hatıra ile vesveseler, şüpheler, inançlar, huylar ve meleler ve bunlarla ruhsal tepkiler, ister ihtiyarî ve isterse gayri ihtiyarî, sürekli veya gelip geçici, iyi ve kötü nefiste (iç dünyada) bulunan her şey buna dahildir. Fakat her şeyden önce âyetteki siyak, yani sözün gelişi, şahitliği gizlemek ve bildiğini söylememek gibi fena şeylere ait olduğundan, iyi olanlar dış görünüşüyle sanki hesaba çekilmenin dışında gibi görünüyor.

İkinci bir husus "içinizde bulunanlar" zarf-ı müstakar olduğundan, içinizde iyice yer etmiş, karar haline gelmiş olan duygu, düşünce ve niyetler için açık bir anlam taşıdığından, bir var, bir yok olan gelip geçici ve kararsız duygular bunun dışında gibi görülüyor.

Üçüncü olarak gizli tutmak ve açığa vurmak ihtiyarî fiillerden oldukları için, insanların iradeleriyle ilgili olan işlere ve davranışlara, yine kendi içinde bulundurduğu niyet ve tasavvurlara ait olup, gayri iradî olanlar bunun dışında kalır. Zira hesaba çekilmek mutlaka açığa çıkmaya ve gizli kalmaya ait değildir, çünkü niyetlerinin açığa çıkması da, gizli kalması da kendi takdirlerine kalmış bir şeydir. Bu ise kesinlikle kasıt ve niyetle olur. Yani iradeli olarak yapılan bütün işler ve ruhî haller hesaba çekilmeyi gerektirir. Böyle olmayanların gizli kalması da açığa çıkması da Allah Teâlâ'nın isteğine bağlıdır. Lakin kötülük kötülük olduğundan, haddi zatında azap ve acı sebebidir. Bunun için her ne şekilde olursa olsun onun açığa çıkması insanlara başka türlü bir azaptır. Hele zarurisi zaruri bir azaptır. Bunda hesaba çekilmek de felahı, yani ruhsal kurtuluşu sağlamaz. O zaman bunu sağlayacak olan ancak Allah'ın gizli tutması ve bağışlamasıdır. Bunun için insanlar Allah'ın mağfiret ve affına muhtaç olmaktan kurtulamazlar.

Hasılı insanların hiçbir şeyi Allah'dan gizli kalmaz. Bundan dolayı insanların açığa vurmaları ve gizli tutmaları bir önem taşımaz, kendi hür iradeleriyle ve isteyerek yaptıkları tercihler ve seçimlerle yaptıkları işlerin hepsi hesab kapsamının içine girer ve hepsinin hesabını Allah sorar ve sorumlu tutar. Tutar da sorumluluk kesinleştikten sonra dilediğini bağışlar, mağfiret eder, dilediğine de azap eder. İşte bundan dolayıdır ki, O'nun azabı bile katıksız adalettir; mağfireti de katıksız ihsan ve inayettir. Gerçi burada önce mağfiretten söz edilip, azabın önüne alınmıştır. Lakin bunlar O'nun istemesine (meşiyyetine) ait işlemler ve hükümler olduğundan mağfiretin kime, adaletin kime nasip olacağını yine Allah'dan başka kimse bilmez. Bu gerçek karşısında insan olanlar kısmetlerine adalet çıktığında, haklarına düşen şeyin azab olmaması için, açıkta ve gizlide her türlü fenalıktan sakınıp, kâmil imanla hayır hasenata sarılmalı, iyilikleri ve faziletleri alışkanlık haline getirip güzel huylarla donanmalı, kendilerinde çirkin şeyler huy, meleke ve ahlâk olarak değil, hal olarak dahi bulunmamalı, kendi içindeki her fenalığı söküp atmaya çalışmalıdır.

Bunlar nasıl gerçekleşir, demeyiniz. Allah her şeye kâdir, hem de pek ziyade kâdirdir. İnsanları ve bütün içinde bulunanlarla gökleri ve yeri yaratan, bilerek vücuda getiren Allah, hepsini bir anda yok etmeye ve öldürmeye kâdir olduğu gibi, ölenleri tekrar diriltmeye, gizli veya açık geçmişin hesabını sormaya, iyilere iyi, kötülere kötü karşılık ve mükâfat vermeye, azabı hak etmiş olanları bağışlamaya da kâdirdir.

Allah, kendi zat ve sıfatlarına, enfüs (insanların iç dünyaları)ü ve bütün dış dünyayı, bütün âlemleri şahit getirip ve böylece hükmettirdikten ve herşeyi bildiğini ilân ettikten sonra, "Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah'ındır." cümlesiyle "Âyetelkürsî"ye yeniden bir göz atma anlamına gelen bu âyet-i kerime, kalbin günahı olan şahitliği ketm etme işinin ne kadar ağır cezayı gerektireceğini isbat sadedinde ve dolayısıyla yukarıdan beri sûrenin içine aldığı âyet ve delillerin, mükellefiyet (sorumluluk) ve hükümlerin genel bir icmalini (özetini) ve toptan bir muhasebesini yaparak, esas açıklamanın hedefi olan iman ilkelerinden özellikle ahirete iman meselesine getirerek, bunu da dinin temeli olan Allah'ı tanıma meselesine ve bilhassa ilâhî sıfatlardan ilim, irade ve kudret sıfatlarına bağladığı sırada tekrar sağlam ve edebî bir "terci-i bend" neş'e (neşve)si veren "Allah her şeye kadirdir." fasılası ile sûrenin sonunu ta başındaki genel bir hitap olan "Ey insanlar! Sizi yaratan Rabbinize ibadet ediniz!" (Bakara, 2/21) âyetinin öncesine bağlayan ve böylece bu kadar çeşitli açıklamaların ve değişik hitapların tamamını başı ve sonu aynı hizada olan bir genel hitapta birleştiren estetik ve beyan dokusu oluşturmaktadır. Bundan dolayı bununla sûrenin baş tarafında o genel hitaptan önce olan giriş kısmına karşılık bir sonuç kısmına başlanmış oluyor ki, bu sonuç da üç âyetten ibaret olacaktır. Bunlara "havatimi sûreti'l-Bakara" denilir.

Bu üç âyetten birincisi, sûrenin baş tarafında yer alan ve kâfirlerle münafıklar hakkında olan on beş âyete (âyet 6-20) dönüktür. Bunu izleyen son iki âyet ise, hem bu âyetin bazı izaha muhtaç yönlerini açıklamakta, hem de sûrenin en başındaki mümin ve muttakilerle ilgili kısımla uyum sağlamaktadır. Bu uyumu göstermek ve bütünüyle gözler önüne sermek için orada iman ve daha başka özelliklerden sadece nazarî olarak söz eden tasvirler burada o mümin ve muttakilerin kim olduklarını bilfiil tesbit etmektedir. Şöyle ki:

"Bu kitabın müttakiler için hidayet olduğunda hiç şüphe yoktur... ve işte onlar kurtuluşa erenlerin tâ kendileridir." (Bakara, 2/2-5)

âyetlerinin içeriğine göre, hidayet ve ilâhî tebliğin nasıl bir feyiz kaynağı olduğu ve onun nasıl bir sonuç verdiği, buna bağlı olarak o imanın gerçeğe, o gaybın görünüre nasıl dönüştüğünü belgelere dayalı olarak anlatmak ve nihayet Fatiha sûresindeki "Ey Rabbimiz! Sen bizi doğru yola ilet." (Fâtiha, 1/6) duasının nasıl kabul olunup ne gibi gelişmelere yol açtığı gözler örüne seriliyor.

İlave bilgi için tıklayınız:

Bakara Sûresi 286. ayette geçen, "Allah hiçbir nefse gücünün yeteceğinden öte yük yüklemez." ayetini nasıl yorumlarsınız?

Nur Suresi 2. ayette geçen "zina edenlere yüz değnek vurulması" insan haklarına aykırı değil mi?

"Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun; Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın. Müminlerden bir gurup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun." (Nur, 24/2)

Kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerim, davranışlarımızı değerlendiren, bizleri hep iyiye, yararlıya yönlendiren bir rehberdir. Zararlı alışkanlık, Kur’ân’ın iyi ve güzel görmediği, kısaca tasvip buyurmadığı her söz ve eylemdir. Bunların başında bugün pek çok insanın içerisine düştüğü alkol, uyuşturucu, sigara, zina-fuhuş, tefecilik-faiz gibi şeyler gelmektedir. Kur’ân, bunları kötü, zararlı, haram, günah, pislik olarak nitelendirir. Bu davranışlar, tarih boyunca insan toplumlarında hep görünen şeylerdir. Bunlar, Kur’ân öncesi toplumlarda olduğu gibi, Kur’ân’ın indiği toplumda da vardı, günümüz toplumlarında da vardır. Yüce Kitabımız, bu sayılan kötülüklerin içerisinde boğulan insanları almış, onlarla ilgilenmiş, onları aydınlatmış, şuurlandırmış ve sonuçta temiz bir toplum hâline getirmiştir.

Kur’ân’ın kesin olarak haram/günah saydığı bu ve benzeri davranışlar aslında tüm İlâhî dinlerde de yasaktır; doğru düşünen selîm akıl da bunların, hem kişinin kendisine hem de başkalarına zararlı olduğunu söyler. Bunların zararlı olduğu genelde herkes tarafından bilinir ve kabûl edilir. Bu konuda pek çok şey yazılmış ve söylenmiştir, bugün de bilgilendirme ve uyarılar devam etmektedir. Hattâ bunları alışkanlık hâline getirenler de dahil hiç kimse bunların iyi/güzel şeyler olduğunu söylemez.

İslam Hukukunda Cezaların Amaçları

1. İslam bir rahmet dini ve onun peygamberi de bütün varlıklar için bir rahmet ve merhamet sebebidir. Bu nedenle İslam'ın gayesi insanlara ceza vermek ve öldürmek değil, suçluyu cezalandırarak, hem onu suç işlemekten alıkoymak hem de toplumu onun kötülüklerinden koruyup ve suçların yayılmasına engel olmaktır. Zira İslam, insanların kendisiyle dirilmesini, maddi ve manevi yönden hayat bulmasını vazgeçilemez bir ilke olarak ortaya koyar. Bir kişinin hidayetine vesile olmayı, bütün dünya nimetlerini elde etmekten üstün tutar.

2. Suçluyu cezalandırmakla kamu yararı gözetilmiş ve adalet sağlanmış olur. Zira suçluya müdahale etmemek ya da merhamet göstermek, mağdura ve topluma karşı katı kalpli olmak demektir. Bu nedenle Kur'an zina cezasını ifade ettikten sonra infazı hususunda gösterilebilecek tereddütlere karşı insanları uyarmakta ve genel bir ifade kalıbıyla şöyle buyurmaktadır:

“...Allah'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, Allah'ın dininde (hükümlerini uygularken) onlara acıyacağınız tutmasın (merhamet etmeyin)...” (Nûr, 24/2).

Bir kötülüğe benzer şekilde karşılık vermek adaletin gereğidir. Aksine bir durum toplumda zulmün hakim olmasına, güçlünün zayıfı ezmesine, anarşi ve terör ortamının oluşmasına zemin hazırlar. Nitekim ayet-i kerimede

“Kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülüktür. Fakat kim affeder barışı sağlarsa mükafatı Allah'a aittir.” (Şuara, 42/40)

buyurulmaktadır. Adaleti gerçekleştirmek için usulüne uygun olarak verilen cezayı Hz Peygamber (asm) şöyle ifade etmiştir:

“Yeryüzünde uygulanan bir ceza yer yüzü halkı için otuz sabah yağmur yağmasından daha hayırlıdır.”(İbn Hanbel, Müsned, II/402.)

3. Cezalar temelde 'akıl, din, can, ırz (namus) ve malın' korunmasına yöneliktir. Yani bütünü insan için bir fayda temin etmektedir.

Mesela; içkinin yasak olması ve bu yasağın çiğnenmesine verilen ceza aklı korumaya yöneliktir. Sağlıklı bir toplumun oluşabilmesi için 'her çeşit kötülüğün anası' olarak ifade edilen içkinin içilmesinin engellenmesi gerekmektedir.

Kısas, can emniyetini sağlamak içindir. Katil, yakalandığında, kesin olarak öldürüleceğini bilirse böyle bir suça kalkışma cesareti hemen hemen ortadan kalkmış olur.

Zina cezası ise nesep, soy karışıklığını önler. Nesli, ırz ve namusu koruyup sağlam bir aile yapısı oluşmasını sağlar. Diğer bütün cezalar için de benzeri durumlar söz konusudur.

4. Cezalar ibret verici ve önleyicidir. İslam'da cezaların infazı halka açık yapılır. Bu durum daha sonra ortaya çıkabilecek olan suçlar için önemli bir caydırıcılık niteliği taşır. Cezaların halkın önünde uygulanmasının bir diğer amacı da infazı gerçekleştirenin hukukun dışına çıkmasına, cezayı haksız yere artırmasına engel olmaktır.

5. İslam, kötülüklerin işlenmesini ve yaygınlık kazanmasını engellemeye, suçun işlenmesinin en aza ineceği bir hayat ve toplum tarzı kurmaya önem verir. Bu sebeple getirdiği dinî ve ahlakî düzen, suça teşvik eden veya suç işlemeyi kolaylaştıran sebepleri ortadan kaldırmayı hedef edinmiştir.

Mesela; İslam hukuku zinayı yasaklayıp buna en ağır cezalardan birini vermekle yetinmemiş, böyle bir suçun işlenmesine engel olmak için de gerekli tedbirleri almıştır. Bu meyanda nikahı teşvik etmiş, erkek ve kadının, kendilerine has ölçüler içerisinde örtünmelerini, mahrem namahrem sınırlarına riayet etmelerini, gözlerini haramdan sakındırmalarını emretmiştir.

Zina edene ceza tatbik edilirken nasıl bir yöntem uygulanacağı fıkıh kitaplarında açıklanmıştır:

BİRİNCİSİ: Değnek iri olmayacak, çöp gibi çok basit de olmayacak, parmak kadar düz ve budaksız olacak.

İKİNCİSİ: Vuran kimse vururken en son omuzu hizasına kadar kaldıracak ve omuzundan arkasına aşırtmayacak,

ÜÇÜNCÜSÜ: Çıplak vücuda vurulmayacak, fakat kürk gibi kalın elbise varsa çıkarılacak. Rivayet edilir ki, Ebu Ubeyde b. Cerrah (r.a)'a had cezası için bir adam getirildi, adam gömleğini çıkarmya başladı ve "Benim şu günahkâr vücudum dövülürken üzerinde gömlek bulunması uygun değildir." dedi, Ebu Ubeyde, gömleğini çıkarmasına izin vermeyin, dedi ve o şekilde dövüldü.

DÖRDÜNCÜSÜ: Yüz, karın ve edeb yeri gibi nazik ve tehlikeli organlara vurulmaz.

BEŞİNCİSİ: Hepsi bir yere de vurulmayıp diğer organlara gereği şekilde yaygınlaştırılır...

Allah'ın cezasında onlara acıyacağınız tutmasın, Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız öyle yapınız. Allah'ın muhterem tuttuğu iffet ve namusu yırtan zanî ve zaniyeye acıma duygusuna mağlup olup da onlara iltimas göstererek Allah'ın emrettiği cezayı ihmal etmezsiniz, Allah'tan ve ahiret sorumluluğundan korkarsınız. Çünkü onlara acımak, zinalarına göz yummakta değil, tövbelerine sebeb olmak için cezalarını yerine getirmek ve bu şekilde iffet ve namusu koruma ve zinanın genelleşmesini önleyerek nikahın çoğalmasına çalışmaktadır. Çünkü zina; "Çünkü, bu bir hayasızlıktır, iğrenç bir şeydir ve kötü bir yoldur." (Nisâ, 4/22) âyeti kerimesine göre büyük bir fuhuştur, kin ve hiddettir ve yolu pek kötüdür.

Gerek sıhhî, gerek tabiî, gerek ahlâkî, gerek hukukî, gerek ictimâî -hangi yönden düşünülürse düşünülsün- zina çok zararlı, harab edici bir günahtır. Erkekle kadının yaratılış ihtiyaçlarından olan cinsî münasebetlerinin, meşru ve güzel yolu zinada değil, nikahtadır. Nikahta hayatın bir bereketi, zina ve hayasızlıkta ise onun yok olması ve sonuçsuz kalması vardır. Nikahın kolaylığı, doğruluk ve emniyeti, çoğalması bir toplum bünyesinin sıhhatinden olduğu gibi, tersi olan zinanın yayılması da aksine toplum bünyesini kemiren, çürüten, her türlü ahlâkî kötülüklere sürükleyen tahrib edici şeylerin başıdır. Tıbbî ifade ile ifade edecek olursak zina, toplum bünyesinin firengisidir. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimizden (asm) rivayet edilmiştir ki:

"Ey insanlar topluluğu! Zinadan kaçınınız, çünkü onda altı özellik vardır. Üçü dünyada, üçü ahirettedir. Dünyadakiler değerleri giderir, fakirlik getirir, ömrü kısaltır. Ahirette de Allah'ın gazabına, hesabın kötülüğüne, cehennemde ebedî kalmaya neden olur."(Kurtubi, Ahkamu'l-Kur'an, Kahire, 1967, 12/167)

Bu sebepten insanlara yardım ve acıma ona teşvikte değil, ondan menetme ve zorlama ile kurtarmaktadır.

Bu âyette emrolunan yüz sopa vurma ise, sakındırma ve yasaklamanın, gayet basit ve sade ve her türlü sıkıntı ve korkudan uzak en sağlam yoldur. Şu kadar var ki, kötü bir şekilde tatbik etmemek şarttır. Onun için buyuruluyor ki: "Ve müminlerden bir grup da onlara uygulanan cezaya şahit olsun." Yani gizli döğülmesinler de müminlerden bir taifenin (grubun) huzurunda onların şahitliği ve gözcülüğü altında döğülsünler.

Keşşâf'ın açıklamasına göre tâife; bir halka olması mümkün olan gruptur ki, bir şeyin etrafını çeviren topluluk demek gibidir. En azı üç dört kişi olması gerekir. İbnü Abbas'tan bunun tefsirinde dörtten kırka kadar diye nakledilmiştir. Aslında çoğulun en azı üç ise de zinada şahit adedinin istenen haddi dört olduğuna göre, bunun da en azından dört olması gerekir. Çünkü "şahit olsun" buyurulmuştur. Bu sebepten iki kâfi gelmez, Hatta Hasen'den rivayete göre en azı on kişi olmalıdır. Netice olarak gizli dövme suçlamasına meydan vermeyecek kadar bir grup insanın hazır bulunması gerekir. Bu ise bir iki kişi ile olamaz. Sonra yalnız adet değil, nitelik de şarttır. Onun için "müminlerden bir grup" buyurulmuştur ki, şahitliğe ehil halis müminlerdir. Zira şehadete ehil olmayan aşağılık kimselerin şahitliği, yapılmamış gibidir. İbnü Abbas Hazretleri de "Allah'ı tasdik edenlerden kırk kişi kadar,.." demekle bunu kasdetmiştir.

Bu emirde başlıca iki hikmet vardır:

BİRİNCİSİ: İntikam şeklinde bir kötüye kullanmaya meydan vermemek için bir teminattır. Çünkü gizli dövmelerin, hiddetin sevkiyle işkence halini alması veya bir iltimasa uğraması mümkündür. Nitekim tarihin şikayet edegeldiği zalimane işkenceler hep gizlenerek yapılmıştır. Bundan dolayı Avrupalı ceza hukukçularının dövme gibi bedeni cezalandırmaları hoş görmemeleri de hiç sebebsiz değildir. Fakat hapis gibi genellikle uygun görülebilen cezaların çoğu cismani olmaktan kurtulamayacağı gibi, gizli dövme kadar kötüye kullanmaya müsait bulunduğu da inkâr olunamaz. Bir mahpusa, hele yalnız olan bir mahpusa karşı ne yapılmaz. Halbuki, herkesin gözetimi önündeki bir dövme tesirli olmakla beraber, haddi aşmaya müsait değildir. İşte darb, ancak bu şahitlik ve kontrol altında açıkça olmak şartıyla meşru kılınmıştır.

İKİNCİSİ:
Bunda iffet ve namusun kıymetini, ibret ve terbiyenin genelleştirilmesini ifade eden bir ilan ve sergileme vardır. Gerçi bu sergileme bu suçu işleyen kimsenin sadece aleyhine değildir. Açıklandığı üzere lehinde bir teminatı da içinde bulunduran bir ilandır. Mahkemenin ilanının ve hükmün, alenî olması gibidir. Hükmün aleniyeti (açıklığı) ise bir sergilemeyi içerse bile, genellikle bir ceza niteliğinde kabul edilmez. İcranın yani yürütmenin açıklığının da öyle olması gerekir. Özellikle cezalarda uygulama, hükmü yerine getirmede tamamlayıcı unsurlardandır.

Bununla beraber, aklı olanların vicdanında, en küçük bir sergilemenin bile bir ruhî azap meydana getireceğinde şüphe yoktur. Bundan dolayı bu şahitlik, yalnız bedeni olan "celd ceza"sının ruhî bir tamamlayıcısı olur. Bu cümlede "onların her ikisine uygulanan cezaya" buyurulması da buna işarettir. Bir de bu şahitliğin amme hukuku ile ilgisi vardır.

Bakara Suresi 30. ayetinde geçen "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" ifadesi, Adem aleyhisselamın yeryüzünde yaratıldığını mı gösterir? Yani Hz. Adem'in cismine Dünya da mı şekil verilmiştir?

- Önce şunu belirtelim ki, ayette söz konusu edilen “halife” den maksat Hz. Adem mi, yoksa bütün insanlar mı olduğu konusunda görüş ayrılığı vardır. Alimlerin büyük çoğunluğuna göre, burada söz konusu edilen “halife” den maksat Hz. Adem'dir. Ancak önemli bir kısım tefsircilere göre bundan maksat insanlık neslidir.(bk. İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri).

Nitekim, bütün insanlara hitabeden: “Sizi dünyada halifeler yapmış olan O’dur.”(Enam, 6/165), “O nesneler/putlar mı üstün yoksa, çaresiz kalıp kendisine yalvaran insanın duasını kabul edip sıkıntısını gideren ve sizi dünyada halifeler yapan Allah mı?”(Neml, 27/62) mealindeki ayetlerde de bu insanlık hilafetinden söz edilmektedir.

- Şunu da belirtelim ki, ayette  yer alan “cailun/CEALE” kelimesi, yaratmak manasına geldiği gibi, kılmak, yapmak manasına da gelir.(bk. Maverdî, Beyzavî, Şevkânî, ilgili ayetin tefsiri). Taberi, Zemahşerî, Razî, Alusî, bu ikinci manayı tercih etmişlerdir.(bk. a.g.e, ilgili ayetin tefsiri). Şayet bu ikinci manaya göre meal verilirse, manası; “Yeryüzünde bir halife kılacağım” demek olur ki bu, Hz. Adem (as)’ın yeryüzünde yaratıldığını göstermez.

- Hz. Adem (as)’ın göklerde cennette yaratıldığını söyleyen bir kısım alimler olmakla beraber (İbnu’l-Cevzî, Zadu’l-mesir, ilgili ayetin tefsiri), alimlerin büyük çoğunluğuna göre, Hz. Adem, önce yeryüzünde yaratılmış, daha sonra cennete yerleştirilmiştir. "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." mealindeki ayetin açık ifadesi bu görüşü desteklemektedir.

“Bir vakit Rabbin, meleklere “Ben topraktan bir beşer yaratacağım."(Sad, 38/71) mealindeki ayetin açık ifadesi bu görüşü desteklemektedir.

Bu ayeti göz önünde bulunduran Ebu’s-Suud, Bakara, 30. ayetini “Ben bir beşer/insan yaratacağım ve onu yeryüzüne halife kılacağım.” şeklinde anlamanın mümkün olduğunu söylemiştir.

Zaten, İbn Abbas’ın da belirttiği gibi, “Adem” kelimesinin manası, yeryüzü unsurlarından yoğrulmuş varlık demektir. Demek ki, Hz. Adem (as)’in ismi, kendisinin nereli olduğunu gösteren bir kimliği hükmündedir.

Nitekim, bu ismin -med dahil- ebced değeri olan 46 sayısı da, onun temel yapısını teşkil eden kromozomlarının (23+23) 46 adet  olduğunu da bize göstermektedir.

- Bütün açıklamalardan anlaşılıyor ki,  söz konusu ayeti, meallerde geçtiği gibi “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" şeklinde anlamanın hakikate aykırı bir yönü yoktur.

İnsan : Yeryüzünün  Halifesi

Hilafet, “birisini temsil etmek, onun yetkilerini kullanmak” demektir.

Allah Kelamında, “yeryüzünde her ne varsa hepsinin insan için yaratıldığı" beyan edilmektedir (Bakara, 2/29). İnsan, yeryüzünde Allah’ın halifesi olduğuna göre, bu nimetlerde O’nun rızasına uygun olarak tasarruf etmek durumundadır.  Hz. Adem bir peygamber ve ilk halife  olarak bu manayı yaşamış ve yeryüzünün hakkıyla halifesi olmuştur. Ancak, hilafet ona mahsus değildir, bütün insan nevine şamildir. Şu var ki,  Allah’ın mülkünde O’nun rızası hilafına icraat yapanlar “halife” değil, emanete hıyanet eden “asi” birer kuldurlar.

“Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” mealindeki ayet-i kerimenin de bildirdiği gibi, iman, ibadet ve marifet görevini yapan kişiler, yaratılış gayelerine uygun bir ömür sürmüş olurlar. Aksini yapanlar, yaratılış gayelerine ters düşerler; hilafet de bu cümledendir. Böyle kimseler hilafete de aykırı hareket etmiş olmakla bu şereften mahrum kalırlar.

İnsandan önce yeryüzünde bir milyonu çok aşkın bitki ve hayvan türleri yaratılmıştı. Bütün bu varlıkların kendilerine mahsus tespihlerini temsil eden melekler zâten var idi. Ancak, bu bitki ve hayvanlara kumandanlık yapacak, onları sevk ve idare edecek, onlar üzerinde Allah namına tasarrufta bulunacak bir varlık henüz ortada yoktu.

Melekler; “hamd, tespih ve tekbir” görevlerini hakkıyla yerine getiriyorlardı, ancak bu onların arza halife olmaları ve yeryüzündeki canlılarda tasarrufta bulunmaları için yeterli değildi. Mahlukatın tespihlerini temsil etmek başka, bu varlıklar üzerinde icraatta bulunmak daha başka idi. Bunu melekler yapamazlardı. İnsandan önce yaratılan canlılar içinde de bu görevi yapacak bir varlık yoktu.

İşte, Cenâb-ı Hak bu varlığı yaratmayı irade buyurmuş ve  bunu meleklerine de bildirmişti.

Bu hadise  Kur’an-ı Kerimde şöyle haber verilir:

"Hani Rabbin, meleklere “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” demişti.

Melekler, “Ya Rabbi sen yeryüzünde kargaşalık çıkaracak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor, takdis ediyoruz” dediler. Allah meleklere “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” dedi."
(Bakara, 2/30)

Hilafetin meleklere değil de insana verilmesinin birçok hikmeti vardır. Bunlardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz:

- Her melek vazifeli olduğu sahada iş görür. Müekkel olduğu varlığın yahut varlıkların tesbihatını temsil eder. İnsan ise, ibadet ve tespihin bütün çeşitlerini yapabildiği gibi, bütün varlık âlemini de tefekkür edebiliyor.

- İnsan “bütün esmâya” mazhardır.  Bu yönüyle de melekleri geride bırakıyor. Cebrail (as) ile Azrail’in (as.) mazhar oldukları isimler farklıdır, görevleri de farklıdır. Ama insan, iman hakikatlerini ve İslam’ın güzelliklerini başkalarına ulaştırmakta Hz. Cebrail’in sahasına bir derece girdiği gibi, nice canlara kıymakla da Azrail’in görevini taklit edebiliyor.

- Kâinatın meyvesi olan insan bütün bir âleme muhtaç olmakla, onlarda tecelli eden isimlere de muhtaç olmuş oluyor. Rızka muhtaç olduğundan, kendisinde “Rezzak” ismi tecelli ettiği gibi, şifaya muhtaç olmasıyla da “Şâfi” ismine ayna oluyor. Melekler ne yerler ve içerler, ne de hastalanırlar. Dolayısıyla, onlarda ne Rezzak ismi tecelli eder, ne de Şâfi ismi.

Örnekleri artırabiliriz.

- Ayrıca insana cüzi irade verildiği için de meleklerden üstün olmuştur. Meleklerin iradeleri sadece hayra çalışır; şerri irade edemezler. “Şerri irade etmek” kötü bir sıfat ise de, iradenin hem hayrı hem şerri dileme yetkisine sahip olması, bu sıfat yönünden, insanı meleklerden daha üstün kılar.

- Öte yandan, şerri irade etme imkânına sahip olduğu halde hayır işlemek, meleklerin hayırlı işler görmelerinden daha önemlidir. Zira, melekler bir engel olmaksızın ve severek ibadet ettikleri halde, insanoğlu, nefis ve şeytana ve şeytan görevi yapan nice cereyanlara ve onlara kapılan nice kötü insanlara rağmen ibadet etmekle meleklerden üstün olur.

İşin bu mantıkî ve bir bakıma teorik yönü bir tarafa, mazideki uygulamalar ve vakıalar da insanın mahiyet olarak meleklerden çok daha ileri olduğunu açıkça göstermektedir. Meleklerin gıpta ettikleri bütün peygamberler, bütün sahabeler, Allah’ın bütün veli kulları bu davanın canlı şahitleridirler.

Nisa Suresi 24. ayette geçen "Onlardan faydalanmanıza karşılık, kararlaştırılmış olan mehirlerini verin." ifadesi, sanki kadından yararlanılması karşılığı ona para verildiğini gösteriyor?

Bu konuda bazı bilgileri vermeden önce ayetin mealini -yeniden- vermekte fayda vardır:

“Kocası olan kadınlarla da evlenmeniz haramdır, ancak harp esiri olarak eliniz altında bulunan cariyeler bundan müstesnadır. İşte bütün bunlar Allah’ın kesin hükümleridir. Bu sayılanlardan başkalarını, iffetli yaşamak, zina etmemek şartıyla, mal harcayıp mehirlerini vererek nikâhlamanız helâldir. Dikkat edin: Evlenerek beraberliklerinden yararlandığınız kadınlara, belirlenmiş olan mehirlerini verin, bu bir haktır. Ama belirledikten sonra, aranızda anlaşarak miktarını arttırıp eksiltmenizde size bir vebal yoktur. Allah alîm ve hakîmdir (her şeyi hakkıyla bilir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir).”(Nisa, 4/24).

Şimdi ayette -meal olarak- yer alan “Evlenerek beraberliklerinden yararlandığınız kadınlara, belirlenmiş olan mehirlerini verin” ifadesindeki “yararlanma/faydalanma” kavramları üzerinde durmamız gerekir.

- Alimlerin önemli bir kısmına göre, bu ayette yer alan ve “yararlanma/faydalanma” anlamına gelen “istimta’” kavramı, “mut’a” nikahıyla alakalıdır.(bk. Razî, Ebu’s-Suud, ilgili ayetin tefsiri). İslam’da, mut’a nikahının önce mübah olduğu, daha sonra yasaklandığı hususu, Ehl-i sünnet alimlerinin ittifakına dayanan bir görüştür. O halde, ayette söz konusu edilen “istimta’ = faydalanma” ifadesi, bu geçici evliliğin manasını çağrıştıran bir sözcük olarak kullanılmıştır.

- Diğer bir kısım alimlere göre ise, ayetteki “istimta' ” nikah ve evlenmeyi ifade etmektedir.

Bu durumda, bu kavramı şöyle açıklayabiliriz: Evlilik, karşılıklı ihtiyaçlar sonucu, erkek ile kadının hayatlarını birleştirmelerinden ibarettir. Bu sebeple, erkeğin kadından faydalanması söz konusu olduğu gibi, kadının da erkekten faydalanması söz konusudur.

Bu karşılıklı “istimta' = faydalanma” işi, sadece nefsanî duyguların tatmini anlamına gelmez. Yaratılıştan var olan “bir başkasıyla hayatı paylaşma” duygusunun tatmin edilmesi anlamına da gelir. Nitekim,  “Kaynaşmanız için size kendi(cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O'nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.”(Rum, 30/21) mealindeki ayette, bu geniş -müşterek- hayat yelpazesine işaret edilmiştir.

Bu bilgiler ışığında konuya baktığımızda, “istimta’ = faydalanma” kavramının sadece şehevî duygulara -özelikle de erkeklere- hitap eden bir olgu olmadığını görürüz.

Ayette, bu faydalanma işinin erkeklere mahsusmuş gibi ifade edilmesinin hikmeti şunlar olabilir:

a. Kur’an’ın indiği dönemde “istimta’a”,  yerleşik bir kavram olduğu için kullanılmış olabilir.

b. İslam’da yeni kurulan müşterek aile hayatında, geçimi sağlama görevi erkeğe yüklenmiştir. Ayrıca, genellikle mal-mülkü olmayan kadına “mehir”  adında bir malî imkânın sağlanması da erkeğin uhdesine verilmiştir. Ayette, erkekten bu sorumluluğu yerine getirmesi istenirken, onun hayat arkadaşından aldığı destek “istimta’” kavramıyla hatırlatılmıştır.

c. Yukarıda arz edildiği üzere, aslında her iki tarafın da -müşterek hayattan- karşılıklı faydalanmaları söz konusu olduğu halde, bunun yalnız erkeğe hatırlatılması, kadın için bir küçüklük değil, bir şereftir. Çünkü, bu ifadeyle kadın, müşterek aile hayatının huzur simgesi, sükûnet sütunu, müşterek hayatın nirengi noktası, yaşanabilir bir hayatın ekseni olarak takdim edilmiştir. “Cennet anaların ayakları altındadır.” (bk. Nesâî, Cihad, 6), "Anne Cennet kapılarının ortasındadır." (İbn Hanbel, V, 198) diyen bir Peygamber (a.s.m)’in ortaya koyduğu dinden de zaten bu beklenir.

Ayette geçen belli bir süreye kadar, anlamındaki ifadeye gelince:

- İbn Abbas yanında, Ubey b. Kâb, Said b. Cübeyr, Süddi gibi alimler de ayette “ila ecelin müsemma”(belli bir süreye kadar) ifadesini de ayetin bir cümlesi olarak kabul etmişlerdir. Ve bu sebeple muta’ya taraftar olmuşlardır(bk. İbn Kesir, ilgili ayetin tefsiri).

- Ancak bu hüküm daha sonra neshedildiği için, alimlerin cumhuruna göre, muta nikahı haramdır. Bunların dayanağı ise, Buhari ve Müslim’in Hz. Ali’den yaptıkları şu rivayettir: “Hz. Peygamber hayber günü mut’a nikahını ve ehlî eşeklerin etini haram kıldı”(bk İbn Kesir, a.g.y).

- Hz. Ömer’in sahabe cemaatinin huzurunda mut’anın haram olduğunu bildirmesi üzerine bu hüküm sahabenin icmaıyla/büyük çoğunluğuyla sabit olmuştur.

Razi’nin ifade ettiği gibi, Hz. Öermer’in bu sözü özetle şu anlama gelir: “Ben Mut’a nikahını yasaklıyorum; çünkü Hz. Peygamberin bunu yasakladığını çok iyi biliyorum.”

Eğer böyle olmazsa, Hz. Ömer’in ve onun bu söylediklerini kabul eden sahabenin -haşa- dinde oynamış olduklarını ve dolayısıyla dini risk taşıdıklarını kabul etmek gerekir(bk. Razi, ilgili ayetin tefsiri). Başta Hz. Ömer olarak aşere-i mübeşşerenin de içinde bulunduğu sahabe cemaati için böyle bir su-i edep elbette Şialardan başkasında bulunmaz, bulunamaz.

- Razi’nin belirttiği gibi, bu ayette yer alan “Ücur/ücretler” kelimesinin mut’a için değil, doğrudan nikahın mehri olduğunu gösteren deliller vardır(Razi, a.g.y).

- Ehli sünnet alimlerinin görüşüne göre bu konunun özeti şudur:

a. Nisa 24. ayette yer alan “Ucur” kelimesinin normal nikah akdi geçen geçerli olan mehir mi yahut Mut’a nikahına işret eden bir ücret mi olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Bu sebeple bu ayetin ifadesi, -bir ihtimal olmakla beraber-kesin olarak mut’a nikahı hakkında olduğu söylenemez.

b. Bu ayetin manası ne olursa olsun, ehl-i sünnet alimlerinin büyük çoğunluğuna göre, Mut’a nikahı önceleri caiz görülmüş, Hz. Peygamber’in bu konudaki ifadeleri sahih hadis kaynaklarında bildirilmiştir.

c. Mut’a nikahının sonradan yasaklandığına dair sahih hadis kaynaları vardır.

Bu rivayetlerin bir kısmı şöyledir:

- Rebi b. Sebre el-Cuhani babasından nakleder. Babası demiş ki, “Hz. Peygamber Mut’a nikahını yasakladı ve: ‘Mut’a, artık bugünden kıyamete kadar haramdır’ diye buyurdu.” (Müslim, Nikah, 28/1406)

- Hz. Ali anlatıyor: “Hz. Peygamber, Hayber günü kadınlarla mut’a yapmayı (mut’a nikahını kıymayı) ve ehlî eşeklerin etini yasakladı.” (Buhari, Nikah, 31; Müslim, Nikah, 29, 30, 31, 32/1407)

- Müslim’de Mut’a nikahının yeri hakkında, Hayber, Mekke fethi, Evtas günü şeklinde farklılık vardır. (bk. Müslim, 1404-1407)

Ebu Davud’un bir rivayetine göre yasak Veda haccında olmuştur. (bk. İbn Hacer, Fethu’l-Bari, 9/169)

Müslim’in bu konuya başlık atarken kullandığı “Mut’a nikahı konusu ve bunun önce helal kıldığı, sonra neshedildiği,  sonra yine helal kılınıp tekrar neshedildiği, en son kıyamete kadar haram kılındığına dair BAB/bölüm” ifadesi Mut’an’ın en son karar kılan durumunun haram olduğunu göstermektedir.

- İmam Maverdi, Mut’a nikahının bir kaç defa ruhsat verilmiş, sonra tekrar yasaklanmış olduğunu görüşünü belirtirken, İbn Hacer de, bunun doğru olduğu kanaatindedir. (İbn Hacer, a.g.e, 9/170)

- İmam Nevevi’ye göre, bu ruhsat ve yasak iki defa vuku bulmuştur. Birincisi: Önceden izin verilen Mut’a nikahı, Hayber’de yasaklanmıştır. Sonra tekrar izin verilmiş ve Mekke Fethinde kıyamete kadar devam eden kesin yasaklama getirilmiştir. ( İbn Hacer, a.g.y)

Araf suresi 143. ayeti açıklar mısınız? Hz. Musa (as) Tur dağında mı Allah'ı görmek istediğini söyledi?

Araf suresi, 143:

"Ne zaman ki, Musa, mikatımıza geldi, Rabbi ona kelâmıyla ihsanda bulundu. "Ey Rabbim, göster bana kendini de bakayım sana." dedi. Rabbi ona buyurdu ki; "Beni katiyyen göremezsin ve lâkin dağa bak, eğer o yerinde durabilirse, sonra sen de beni göreceksin." Daha sonra Rabbi dağa tecelli edince onu yerle bir ediverdi, Musa da baygın düştü. Ayılıp kendine gelince, "Sen sübhansın", "tevbe ettim, sana döndüm ve ben inananların ilkiyim," dedi."

Açıklaması:

Vakta ki Musa, kardeşini yerine halef bırakıp mîkatımıza, tayin ettiğimiz özel vakitte geldi ve  (...) Rabb'i kelâmıyle onu muradına erdirdi. Meleklere olan kelâmı gibi aracısız fakat perde arkasından ona söz söyledi (...) "Onu, özel konuşmak için yaklaştırdık." (Meryem, 19/52) ilâhî sözü delalet eder ki bu kelâm "mecvâ" idi. Musa aleyhisselam ilâhî kelâmı her cihetten işitiyordu, diye bir rivayet vardır. Bu da gösterir ki, Allah'ın kelâmını işitmek, mahlukatın kelâmını işitmek gibi değildir. Rabb'i onu, doğrudan doğruya fakat perde arkasından kelâmiyle mutlu edip, kelîm kılınca, Allah kelâmının şevk ve neşesiyle Musa'da Allah'ı görme arzusu uyandı ve galeyana geldi de (...) "Ey Rabbim, bana göster kendini, bakıp göreyim seni." dedi. Yani perdeyi kaldır, bana bizzat tecelli et de didarını görmeyi nasibeyle diye yalvardı. (..) Rabbi ona dedi ki, beni katiyyen göremeyeceksin, (...) velâkin dağa bak, "eğer yerinde durabilirse sen de beni göreceksin. Bunun üzerine (...) Rabbi, dağa tecelli edince, ki bu bir izafi tecellidir yani, zatındaki bütün azamet ve kudret-i mutlakası ile değil, azamet ve kudretinden bir lemha zuhur, emir ve iradesinden bir parçasının dağa çarpmasıyla (...) onu hurdahaş eyledi, unufak yapıp yerle bir etti. Hamze, Kisaî, Halef-i Âşir kırâetlerinde okunduğuna göre, "dümdüz ediverdi", yani, dağ gidip, yeri dümdüz oluverdi, hörgüçsüz bir deve gibi oluverdi.

"Dekk": Esasen "dakk" gibi bir şeyi ezip unufak etmek mânâsına masdar olup bunun ismi mefûlü olan "medkuk" mânâsına da gelir ki, burada mânâ böyledir. (...) ise hörgüçsüz deve veya (...) gibi tepe ve sırt demektir. Birinci mânâya göre dağ hiç kalmamış, ikincisine göre de küçük bir sırt, küçücük bir tepe haline gelmiş demek olur. Meşhur olan kavle göre bu dağ Tûr-ı sîna idi, fakat diğer bir dağ olduğu da nakledilmiştir. Bunun "Zebiyr" dağı veya Medyen'deki "Erriyn" dağı veya büsbütün yok olup gitmiş olan bir başka dağ olduğu da söylenmiştir ki, Hz. Musa'nın üzerinde bulunduğu dağ değil, karşıdan baktığı bir dağ demek olur.

Hasılı Rabb'inin tecellisine dağ dayanamadı "dekk" yahut "dekkâ" oldu, (...)  Musa da şiddetle baygın düştü. Söz konusu bu tecelli ile iki olay meydana geldi: Biri dağın parçalanıp ufalanması, diğeri de Musa'nın bayılıp yere düşmesi. Demek ki Musa, dağ dolayısıyla olan bir izafi tecelliye bile dayanamayıp bayıldı, tam ve mutlak bir zatî tecelli olsaydı, bütün dünya ve muhtemelen bütün kâinat bir anda yok olacaktı. İşte (...) "Sen beni katiyyen göremeyeceksin." buyurulmasının esas hikmeti de bu idi. Yoksa haddizatında Allah tecelliden kaçınmış ve lutufta cimrilik etmiş değildir, hâşâ, O'nda buhul ve cimrilik yoktur, mesele tecelliye tahammüldedir. Bu fenâ âleminde O'nu görmeye tahammül olunamaz. O halde bu ilâhî kelâmdan, ölüm ve fenâ âleminin sona erdiği bekâ âleminde, yani ahirette dahi Allah'ı görmenin mümkün olmadığını anlamaya kalkışmak doğru değildir.

(...) Ne zaman ki, Musa ayıldı, (...) Seni tenzih ederim, Sen sübhansın Ey Rabbim, dedi. Fani gözlerle görünmekten gerçekten de münezzehsin. (...) Sana tövbe ettim, çünkü iznine uygun olmayan bir dilekte bulundum, (...) ve ben müminlerin evveliyim, inananların ilkiyim. Bu dünyada (...) "Sen beni göremezsin" tecellisine ilk iman eden benim. (bk. Elmalılı, Hak Dini, ilgili ayetin tefsiri)

Müminun suresinin ilk on ayetiyle amel etmenin faziletiyle ilgili hadis var mıdır? Bu ayetlerde geçen niteliklerin değeri nedir, fert ve toplum hayatında ne gibi bir değeri vardır?

Müminûn suresi, Mushaftaki sıralamada yirmi üçüncü, iniş sırasına göre yetmiş dördüncü sûredir. Enbiyâ sûresinden sonra, Secde sûresinden önce Mekke'de İnmiştir.
 
Adı

Sûrenin genel kabul gören adı, 1. âyette geçen ve müteakip âyetlerde seçkin özellikleri anlatılan "inananlar" anlamındaki Mümıinûn'dur. Nitekim Abdullah b. Sâib isimli sahâbîden gelen bir rivayet, sûrenin Hz. Peygamber (asv) döneminde de bu adla anıldığını göstermektedir. (Nesâî, İftitâh, 76) Ayrıca ilk kelimesinden dolayı nadiren "Kad efleha" ve "Felah" isimleriyle de anılmıştır.
 
Konusu

Mü'nıinun sûresinin öncelikli konusu inananların üstün nitelikleridir. Daha sonra her bir insanın anne karnındaki oluşum süreci, Hz. Nûh (as) ve adı verilmeyen bir peygamber ile Mûsâ (as) ve Hârûn (as) hakkında ibretli bilgiler, tebliğlerinin ortak noktaları, peygamberlerin yolundan giden ümmetlerin ve onların yolundan sapan inkarcıların başlıca özellikleri, Mekke putperestlerinin, sorulduğunda Allah'ın yaratıcı gücünü kabul etmelerine rağmen O'na ortak koşmaları ve âhîrete inanmamaları, bunların âhiretteki acıklı durumları, pişmanlıkları ve karşılık bulmayacak dilekleri hakkında açıklamalar yapılmaktadır. Sûre, "Rabbim! Beni bağışla, bana merhamet et; sen merhametli olanların en üstünüsün!" mealindeki dua cümlesiyle son bulur.
 
Fazileti

Hz. Ömer (ra)'den rivayet edilen bir hadise göre Resûlullah (as), bir ara olağan üstü vahiy hallerinden birini yaşarken kıbleye dönüp ellerini kaldırarak:

"Allah'ım! Bize nimetini arttır, eksiltme; bizi onurlandır, alçaltma; bize ihsan et, mahrum etme; bizi seçkin kıl (düşmanlarımıza karşı) zayıf duruma düşürme; bizden hoşnut ol ve bizi senden hoşnut kıl!"

diye dua ettikten sonra,

"Şu anda bana on âyet indi; kim bu âyetlerin gereğini yaparsa cennete girecektir."

buyurmuş, ardından da bu sûrenin ilk on âyetini okumuştur. .(Müslim, İmân 8; Buhari, İmân 34; Ebû Dâvud, Salât 1; Müsned, 1/34)

İlk on ayetin meali:

"Rahman ve rahîm olan Allah'ın adıyla...
1. Müminler kesinlikle kurtuluşa ermiştir;
2. Ki onlar, namazlarında derin bir saygı hali yaşarlar;
3, Anlamsız, yararsız şeylerden uzak dururlar;
4. Zekâtı verirler;
5. İffetlerini korurlar;
6. Sadece eşleriyle veya ellerinin altında olanlarla yetinirler, bundan dolayı da kınanacak değillerdir.
7. Ama her kim bunun ötesine geçmek isterse işte haddi aşanlar böyleleridir.
8. O müminler, üzerlerindeki emanetleri gözetirler, verdikleri sözleri tam tamına tutarlar;
9. Namazlarını titizlikle eda ederler,
10. İşte vâris olacaklar bunlardır."

Tefsiri

1. Bu bölümdeki âyetlerde İslâm'ın ibadet ve ahlâk alanlarında vazgeçilmez saydığı ilkelerin yanı sıra mümin kavramının içeriği özetlenmekte, kadın olsun erkek olsun "Ben müminim, Müslümanım" diyen her insanın, bu ifadesinin anlamlı hale gelebilmesi için kendisinden beklenen yaşama modeli ortaya konmaktadır. Sûrenin ileriki âyetlerinde âhireti inkâr edenlerin iddiaları geniş olarak ortaya konup bunların eleştirildiği dikkate alındığında buradaki "kurtuluş"un öncelikle âhiret kurtuluşu ve esenliği olduğu anlaşılır. Nitekim yukarıda sûrenin fazileti dolayısıyla aktardığımız hadisteki "... Kim bu âyetlerin gereğini yaparsa cennete girecektir" ifadesi de bunu göstermektedir. Ayrıca doğru inanç ve düzgün yaşayışın sadece âhiret için değil, aynı zamanda dünya mutluluğu ve esenliği için de gerekli olduğunu, gerek naklî deliller gerekse insanlığın tecrübesi gösterdiğine göre, bu âyetlerin dünyadaki kurtuluşun bir reçetesini verdiği de muhakkaktır.

Felah, murada ulaşmaktır. Hayırda sonsuzluk diye de tarif edilmiştir. İflah ise, kurtuluşa erişmek mânâsına geldiği gibi felâha girmek, yani bizi ifademizle selamete ermek, huzur bulmak mânâsına da gelir ki, Kur'ân'da genellikle bu mânâda gelmiştir. Burada Allah Teâlâ, yedi özelliği kendinde toplayan kimseler için kurtuluşun muhakkak olacağını müjdelemektedir ki, bu yedi özellikten birincisi imandır.

2. İkincisi şudur: Ki onlar namazlarında huşû içindedirler. "Namazda derin saygı hali yaşamak" kurtuluşun imandan sonraki ilk şartı olarak gösterilmiştir. Daha yakından bakıldığında bu âyette kurtuluşun şartlarından ikisine işaret edilmektedir. Namaz ve huşu. Bununla birlikte asıl vurgunun "derin saygı" diye çevirdiğimiz huşu kavramına yapıldığı görülmektedir. Taberî buradaki huşu kelimesini, "kulun namaz kılarak Allah'a itaatini, saygısını sergilemesi, namaz kılmak suretiyle Allah'ın emrini yerine getirmesi" şeklinde açıklar (bk. Taberi, İlgili ayetin tefsiri). Âyetin ifadesindekî asıl tanımlayıcı öğe "saygı" (huşu, Taberî'nin açıklamasına göre tezellül, hudû') kavramıdır. Kuşkusuz namaz İslâm'ın temel ibadetlerinden biri ve kulun Allah'a yönelişinin, O'nunla birlikteliğinin en anlamlı ifadesidir. Fakat sembolik yönü de olan namazın bu manevî derinliği kazanabilmesi için bedensel hareketler, dilin âyet ve duaların lafızlarını okuması yeterli değildir; bu şeklî kalıpların kalpteki kulluk niyeti ve bilinci ile bütünleştirilmesi, Allah'a saygı şuuruyla anlamlı hale getirilmesi gerekir. İbadetin ve özellikle namazın bu ruhî ve manevî boyutu Kur'an dilinde huşu, takva gibi terimlerle ifade edilmiştir.

Buruda huşu kavramı ayrıca itikadî ve ahlâkî bir anlam da taşımaktadır. Çünkü Allah'a inanmayanın O'na huşu île yönelmesi beklenemez; böyle birinin inanmadığı, dolayısıyla bir saygı hissi beslemediği halde namaz kılıyor, ibadet ediyor görünmesi ise din dilindeki deyimiyle "münafıklık”tır. Münafıklık ise dinî konularda için ve dışın, özün ve sözün birbirine uymamasıdır, dolayısıyla tam bir ahlâk bozukluğu ve erdemsizliktir. Sonuç olarak âyette ibadetin kurtuluşa götürebilmesi için hem formunun hem de içeriğinin önemine işaret edilmiş bulunmaktadır.
 
3.
Mealinde "anlamsız ve yararsız" diye çevirdiğimiz lağiv kelimesi sözlükte "boş ve mânâsız söz ve davranış" anlamına gelir. Taberî'nin belirttiği gibi kelime burada Allah'ın kullarında görmek istemediği her türlü boş ve yanlış (bâtıl) tutum ve davranışları ifade etmektedir. Hasan-ı Basrî'nin bu kelimeyi bütün günahları içeren bir kavram olarak daha geniş bir muhtevada açıkladığı bildirilmektedir. (Kurtubî, Ahkam, ilgili ayetlerin tefsiri)

4. İslâm'ın beş temel şartından biri olan zekât ibadetinin, Mekkî olan bu sûrenin inmesinden sonra Medine'de farz kılındığı bilinmektedir. Şu halde buradaki zekât kelimesi geniş anlamıyla sadaka yerine kullanılmış olmalıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de zekât ve sadaka kelimelerinin zaman zaman birbirinin yerine kullanıldığı görülür. Nitekim farz olan zekâtın kimlere verileceğini açıklayan âyette de zekât yerine sadaka kelimesi kullanılmıştır (Tevbe 9/60). Zekât ibadeti Medine'de farz kılınmakla birlikte Mekke döneminde inen âyetlerde de sadaka, zekât, infak, ihsan, it'âm gibi kelimelerle Müslümanlar malî yardımlaşmaya teşvik edilmekte, bunun üzerinde önemle durulmakta idi.

5-7. İffetin korunması, İslâm'ın temel ahlâk buyruklarından biri olup, bu âyetler grubunda sayılan diğer niteliklerde olduğu gibi hem erkekleri hem de kadınları kapsamaktadır. (Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, III, 1310)

İslâm'da hayatın çeşitli alanlarına dair pek çok düzenleme, Kur'an ve Sünnet'te ortaya konan genel ilkeler ve amaçlar çerçevesinde ihtiyaçlara, zaman ve şartlara göre İslâm toplumunun takdirine bırakılırken, evlenme ve aile ile ilgili belli başlı hukukî düzenlemelerin doğrudan Kur'an tarafından belirlenmiş olması, İslâm dininin iffet konusundaki duyarlılığının bir ifadesidir. Bu duyarlılık zamanla İslâm toplumlarının genel ahlâk ve iffet telakkilerine de yansımış; bu toplumların karakterini belirleyen aile, namus ve iffet anlayışının oluşmasına zemin hazırlamıştır.

Kur'an'da ve diğer temel İslâmî kaynaklarda kadın olsun erkek olsun her Müslümanın, cinsel ihtiyacını karşılamada kendi eşiyle yetinmesi kesin bir hüküm olarak konulmuş; bu hükümlerle çelişen her türlü uygulama gayri meşru kabul edilmiş, aykırı davranışlar için ağır yaptırımlar getirilmiştir. Bundan başka İslâm'ın geçmişten devraldığı, -öyle anlaşılıyor ki Kur'an ve Sünnet'in bütününden çıkan insanlık anlayışıyla, insan onur ve haysiyetiyle bağdaşır görmediği için, zaman içinde ortadan kaldırmaya yönelik tedbirler getirdiği- kölelik uygulamasının bir sonucu olarak, fakat belirli kurallara uymak kaydıyla cariyelerden yararlanma da meşru kılınmıştır. Âyetin "ellerinin altında olanlar" şeklinde çevrilen kısmı "cariyeler" anlamında kabul edilmiş ve bu sınırlı durumla ilgili fıkhî düzenlemenin temellerinden birini oluşturmuştur. Ancak İslâm'ın hedefine uygun olarak günümüzde kölelik kurumu ortadan kalktığı için, bu konuyla ilgili hükümlerin uygulanmasına da fiilen ihtiyaç kalmamıştır.

Bazı Sünnî âlimler, müt'a nikâhının haram olduğu yolundaki görüşlerini bu âyetlerin sınırlayıcı ifadesine dayandırmışlardır. (bk. Ebû Bekir İbnü'l-Arabî, III, 1310; Kurtubî, Ahkam, ilgili ayetlerin tefsiri)

8. Müfessirler, buradaki emanet ve ahid kavramlarının hem insanlar tarafından korunması ve esirgenmesi için bırakılan nesneler, riayet edilmesi istenen sözleşmeler gibi maddî ve manevî emanetleri, görevleri hem de Allah'ın kullarına yönelttiği ve kulun iman ikrarıyla uymayı taahhüt ettiği ilâhî hükümleri kapsadığını belirtirler. Buna göre meselâ birine korunması için bırakılan mal gibi Allah'ın müminden yerine getirmesini istediği namaz, oruç vb. ibadetler de birer emanettir. (bk. Râzî, ilgili ayetlerin tefsiri)

9. "Titizlikle ifa etme" diye çevirdiğimiz muhafaza kavramı sözlükte "devam etmek, riayet etmek, gözetmek" anlamına gelir. Yukarıda (2. âyet) namazı huşu ile kılmanın önemine işaret edilmişti; burada ise namazı vakitlerine, kurallarına riayet ederek kılmanın önemine dikkat çekilmiştir. (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, "hfz" md.)

10.
İşte onlar, o varisler, ancak bu vasıfları kendilerinde bulunduran müminlerdir.

“Kullarımızdan, takva sahibi kimselere verdiğimiz cennet, işte budur." (Meryem, 19/63),

"Yeryüzüne iyi kullarım varis olacaktır" (Enbiya, 21/105)

âyetleriyle açıklanan mirasa sahipler, o hakka layıklar.

11. ayette geçen Firdevs kelimesinin menşei ve anlamı hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Arapların bu kelimeyi İslâm'dan önce de kullandıkları söylenmektedir. İslâmî kaynaklarda firdevs kelimesi cennetin tamamı veya bir bölümü için kullanılmaktadır. Cennetin ortası ya da en yüksek yeri olduğuna dair değişik rivayetler vardır. (bk. M. Said Özervarlı, "Firdevs", DİA, XIII, 123-124)

Müfessirlerin de kaydettiği bir hadise göre Hz. Peygamber (asv),

"Âhirette her insanın, biri cennette biri de cehennemde olmak üzere iki yeri vardır; inkarcılar ölünce cehenneme atılacakları için müminler cennetteki kendi makamları yanında inkarcılar için hazırlanmış olan makamlara da vâris olacaklar."

buyurmuş, ardından da bu iki âyeti okumuştur. (İbn Mâce, Zühd, 39)

Seyyid Kutup, ilgili ayetlerde geçen niteliklerin değerini, fert ve toplum hayatında ne gibi bir değeri  olduğunu şöyle açıklar:

"Onlar ki, huşu içinde namaz kılarlar." Kalpleri namazda, Allah'ın huzurunda bulunmanın heybeti ile titrer. Bu yüzden durulur ve derinden ürperir. Bu ürperti oradan organlara, duygu ve hareketlere yansır. Allah'ın huzurunda O'nun ululuğuna bürünür ruhları. Zihinlerini kurcalayan tüm uğraşlar kaybolur. Allah'ın ululuğunun bilincine vardıkları onunla konuşmanın verdiği huzuru hissettikleri için başka bir şeyle uğraşmazlar. Bu kutsal huzurdayken, çevrelerinde bulunan, âkıllarında yer eden her şey bir kenara çekilir, kaybolur. Allah'tan başkasını görmezler. Sadece O'nu hissederler. Ancak namazdaki sözlerin anlamlarından zevk alırlar. Vicdanları her türlü kirden arınır. Her türlü leke silinir gider. Allah'ın ululuğu karşısında bunun dışında hiçbir şey barınmaz içlerinde. İşte bu noktada boşlukta yüzen zerre, ana kaynağı ile buluşur. Şaşkın ruh yolunu bulur, ürkek kalp sığınağını tanır. Bu anda Allah'a bağlanamayan bütün değerler, eşyalar ve şahıslar küçülür gider.

"Onlar ki, boş ve yararsız şeylerle ilgilenmezler." Boş sözlerden, boş hareketlerden, boş ilgi ve düşüncelerden kaçınırlar. Çünkü mü'minin kalbini boş şeylerden, oyun ve eğlenceden, gereksiz ve yakışıksız şeylerden alıkoyan uğraşları vardır. Allah'ı anmak, O'nun ululuğunu tasavvur etmek, O'nun iç ve dış alemde yer alan ayetlerini kavramaya çalışmak gibi uğraşları vardır. Evrensel sahnelerin her biri, insan aklını bütünüyle kaplayacak niteliktedir. İnsanın düşüncesini uğraştıracak, vicdanını harekete geçirecek özelliktedir. Sonra, mü'minin kalbinin inancın yükümlülükleri gibi uğraşıları da var. Kalbi arındırmak, ruhu ve vicdanı temizlemek gibi uğraşıları vardır. Hayat tarzında yerine getirmesi gereken sorumlulukları, imanın öngördüğü yüce hayat düzeyini koruma çabaları vardır. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak, toplumsal hayatı bozulmaktan ve sapıklıktan korumak gibi yükümlülükleri vardır. İnancını korumak, zafere ulaştırmak ve her zaman üstün tutmak için cihad etmek, düşmanların komplolarına karşı gece gündüz uyanık bulunmak gibi görevleri vardır... Bunlar hiçbir zaman bitmeyen, sonu gelmeyen sorumluluklardır. Mü'min bunları görmezlikten gelemez, kendini bunlara karşı sorumsuz sayamaz. Bunların hepsi de farzdır, ya farz-ı ayn ya da farz-ı kifayedir. Bütün bu görev ve yükümlülükler insanın tüm emeğini, tüm ömrünü kaplayacak yeterliliktedir.

İnsanın gücü, enerjisi sınırlıdır.. Bu güç ve enerji ya insan hayatını iyileştiren, geliştirip kalkındıran bir yönde harcanacak ya da gereksiz şeyler uğruna, boşu boşuna, oyun ve eğlence için harcanacaktır. Oysa mü'min inancının gereği olarak bu enerjiyi yapıcı bir amaçla dünyanın kalkınma ve ıslahı için harcamak zorundadır.

Bu durum mü'minin kimi zaman dinlenmeyeceği anlamına gelmez. Fakat bu başka, gereksiz ve yakışıksız davranışlar, boş ve anlamsız hareketler başkadır.

"Onlar ki, zekâtı aksatmaksızın, tam olarak verirler." Allah'a yöneldikten, hayatta boş ve anlamsız şeyleri yapmaktan kaçındıktan sonra... Zekât kalp ve malın temizliğidir: Kalbin cimrilikten temizlenmesi, kişinin bencillikten kurtulmasıdır, şeytanın fakirlik konusunda verdiği vesveselere üstün gelmesidir. Allah katındaki karşılık ve mükafata güvenmesidir. Mal için temizliktir zekât. Geri kalanını temiz ve helal kılar. Zorunlu durumların dışında artık hiç kimsenin hakkı yoktur bu malda. Bu mal etrafında herhangi bir kuşku, herhangi bir dedikodu çıkarılamaz.

Zekât, toplumun bir kesimi, her şeyden mahrum, yoksulluk içinde yaşarken diğer kesiminin bolluk içinde tantanalı bir hayat yaşamasından dolayı meydana gelèn dengesizliğe karşı koruyucu bir kalkandır. Zekât bütün fertler için toplumsal bir güvencedir. Çaresizlerin toplumsal garantisidir. Çözülmeye ve dağılmaya karşı toplumun sigortasıdır.

"Onlar ki, edep yerlerini sakınırlar." Bu ruhun, yuvanın ve çevrenin temizliğidir. Nefsin, ailenin ve toplumun arınmasıdır. Bu temizlik ve arınma; mahrem yerleri helâl olma yanların bulaşıp kirletmesine, kalbin helâl olmayan şeylere ilgi duymasına, toplumda şehvet ve arzuların hesapsız bir şekilde başını alıp gitmesine, ailenin ve soyun bozulmasına karşı korunmakla sağlanır...

Şehvet ve arzuların bir sınır tanımadan başını alıp gittiği bir toplum, çözülme ve bozulma ile karşı karşıya kalmış bir toplumdur. Çünkü orada yuvanın güvenliği, ailenim dokunulmazlığı yok demektir. Aile, toplum binasını oluşturan ilk ve temel birimdir. Çocuğun doğup geliştiği yuvadır. Yuvanın ve gelişme ortamının sağlıklı olması, anne-babanın birbirlerine güven duyup bu yuvayı ve içindeki yavruları gözetmesi için bu ortamın güvenli, sağlam ve temiz olması kaçınılmazdır.

İçinde şehvetin hiçbir sınır tanımadan kol gezdiği bir toplum, insanlık basamaklarından aşağıya doğru yuvarlanan pis bir toplumdur. insanlık düzeyinin yüksekliğini gösteren şaşmaz ölçü, insanın iradesine hükmedip ona üstünlük sağlamasıdır. Fıtri istekleri temiz ve verimli bir yöne kanalize edilmesidir. Artık çocuklar dünyaya geliş yollarından dolayı kınanmazlar, çünkü bu temiz ve bilinen bir yoldur. Bu yolda her çocuk babasını tanır. Döllenme dürtüsü ile dişinin önüne gelen erkekle çiftleştiği, insanlık düzeyinden çok aşağı hayvanlarınki gibi bir durum söz konusu değil. Çünkü burada yavru nasıl türediğini, nereden geldiğini bilemez.

Burada Kur'an-ı Kerim erkeğin, hayatın tohumlarını ekeceği uygun ve helâl yerleri gösteriyor:

"Onlar, yalnız eşleri ve cariyeleri dışında mahrem yerlerini herkesten korurlar. Bu iki durumda ayıplanmaları söz konusu değildir."

Eşler meselesi şüphe götürmeyen, tartışmayı gerektirmeyen bir meseledir. Çünkü bu yasal ve bilinen bir kurumdur. Sahip olunan cariyeler meselesine gelince; bu konuda biraz açıklamada bulunmak gerekir.

İslâm'ın geldiği zamanlarda kölelik kurumu evrensel bir kurumdu, savaş esirlerinin köleleştirilmesi uluslararası boyutta geçerliliği olan bir uygulamaydı. İslâm, karşısına maddi güçleriyle dikilen düşmanları ile amansız bir savaşa tutuşmuşken, tek taraflı olarak bu uygulamaya son veremezdi. Düşmanlarının elinde bulunan esir Müslümanlar köleleştirilirken, düşmanlarından esir düşenleri serbest bırakamazdı. Ama -savaş esirlerinin dışında- İslâm köleliğin bütün kaynaklarını kurutmuştur: Böylece insanlık için esirler meselesinde uluslararası boyutta bağlayıcılığı olan bir uygulamanın başlatılmasına imkân sağlamıştır.

Bundan dolayı İslâm ordusunun eline kadın esirler geçtiğinde, misillemede bulunma kuralı bu kadınların köleleştirilmesini öngörüyordu. Ayrıca nikahlı eşlerin düzeyine çıkmamaları da bu kuralın gereğiydi. Bu yüzden İslâm, sadece onlara sahip olanların onlardan yararlanmasına izin verdi. Bunun yanında köleleri özgür bırakmak için İslâm'ın öngördüğü birçok sebepten herhangi biri yerine gelir gelmez bunların serbest bırakılmasını öngörüyordu.

Belki de bu yararlanmada bizzat bu kadın esirlerin fıtri ihtiyaçları göz önünde bulundurulmuştur. Böylece bu ihtiyaçlarını neslin karışmasına neden olan pis ve kural tanımaz yollardan tatmin etmelerine engel olunmuş olur. Nitekim, günümüzde köleliğin kaldırılmasına ilişkin antlaşmalardan sonra bile savaş esiri kadınlarla İslâm'ın sevmediği bu ahlâksız ilişkiye girilmektedir. Bu durum Allah'ın izni ile özgürlüklerine kavuşana kadar sürmektedir. İslâm'da cariyenin özgürlüğüne kavuşmasının birçok yolu vardır. Eğer efendisinden bir çocuk doğurur ve efendisi ölürse, cariye özgürlüğüne kavuşur. Efendisi isteyerek veya bir günahına kefaret ederek serbest bıraktığında yine özgürlüğüne kavuşur. Cariye belli bir meblağ mal karşılığında serbest bırakılması için anlaşır ve bu malı efendisine öderse serbest kalır. Yine efendisi cariyenin yüzüne tokat vuracak olursa, bunun kefareti cariyenin serbest bırakılmasıdır.

Kısacası savaş esirlerinin köleleştirilmesi bir döneme özgü bir zorunluluktu. Kölelik kurumu, savaş esirlerinin köleleştirilmesini öngörèn bir dünyada misillemede bulunma kuralının bir sonucuydu. Kesinlikle İslâmın toplumsal düzeninin bir parçası değildir.

"Bunların ötesine geçmek isteyenler, yasal sınırı aşmış olurlar."
Eşlerin ve cariyelerin fazlasını isteme için hiçbir yol açık değildir artık. Bunun ötesine geçmek isteyen normal sınırı aşmış, serbest bölgeyi geçip harama düşmüştür. Nikâh veya cihadla haketmediği ırzlara tecavüz etmiştir. Burada yasak bir bölgede gezdiğinin bilincinde olan kişi bozulur. Bir güvencesi ve garantisi kalmadığı için aile de bozulur. Bağları koptuğu, temeli dağıldığı için toplum düzeni de bozulur. İşte İslâmın üzerine titrediği, özenle korumak istediği bunlardır.

Emanete ve söze bağlılık

"Onlar ki, uhdelerine verilen emanetleri korurlar ve sözlerini tutarlar." Fert olarak emanetlerine ve sözlerine bağlı kalırlar. Toplum olarak da öyle. Gerek ferdin, gerekse toplumun boynuna yüklenmiş birçok emanet vardır.

En başta da fıtrat emaneti gelir. Yüce Allah onu varlık bütününe egemen olan yasalar sistemi ile uyumlu ve aynı doğrultuda yaratmıştır. O da bu varlığın bir parçasıdır, birlikte yüce yaratıcının varlığına ve birliğine tanıklık oluşturmaktadırlar. Çünkü fıtrat içten gelen bir sezgi ile hem kendisine hem de varlık bütününe egemen olan yasalar sisteminin birliğini ayrıca bu sistemi belirleyip bu varlığı yönlendiren iradenin birliğini bilir. Mü'minler bu büyük emaneti gözetirler ve fıtratlarının bu doğrultudan sapmasına izin vermezler. Yaratıcının varlığına ve birliğine tanıklık eden bu emaneti her zaman korurlar. Bundan sonra bu büyük emaneti izleyen diğer emanetler gelir.

Aynı şekilde bağlı kalınması gereken ilk antlaşma da fıtrat antlaşmasıdır. Bu antlaşmayı yüce Allah, insan fıtratı ile kendi varlığına ve birliğine iman etmesi şartı ile gerçekleştirmiştir. Bütün sözleşme ve antlaşmalar bu ilk antlaşmaya dayanır. Bu yüzden mü'min yaptığı bütün sözleşmelerde Allah'ı şahit tutar. O'na bağlılık içinde Allah korkusunu göz önünde bulundurur.

Müslüman toplum bütün emanetlerinden sorumludur. Yüce Allah'la yaptığı sözleşmeden, bu sözleşmenin öngördüğü yükümlülüklerden sorumludur. Ayeti kerime sözü kısa ve tüm emanet ve sözleşmeleri kapsayacak şekilde genel tutuyor. Mü'minleri emanetlerine ve antlaşmalarına bağlı kimseler olarak tanımlıyor. Bu onların her zamanki nitelikleridir. Emanetler yerine getirilmediği, antlaşmalar gözetilmediği toplumda yer alan herkes, bu kuralları sosyal hayatın temeli olarak görmediği sürece toplum hayatı doğru ve sağlıklı bir görünüm arzedemez. Güven ve huzurun yaygınlaşması için bu ilkelere bağlılık bir zorunluluktur.

"Onlar ki, namazlarını aksatmaksızın kılarlar."
Tembellikten dolayı namazlarını geçirmezler, namazı kılma konusunda ihmalkâr davranmazlar. Nasıl kılınması gerekiyorsa öyle kılarlar, namazı kısaltmazlar. Tam vaktinde, farzıyla, sünnetiyle, eksiksiz kılarlar. Bütün kuralları, bütün hareketleri yerine getirirler. Canlı ve gönüllerini bütünüyle namazın anlamı ile doldurarak kılarlar. Bu duygu ile vicdanları harékete geçer.

Namaz; kalp ile Rabb arasında bir bağdır. Bu bağı korumayan birisinin, vicdanın doğruluğundan kaynaklanan bir duyguyla kendisi ile insanlar arasındaki bağları gerçek anlamda koruması beklenemez. Mü'minlerin nitelikleri namazla başlayıp namazla bitiyor. Bu da namazın iman binasındaki önemli yerini göstermektedir. Çünkü namaz Allah'a ibadetin, o'na yönelişin en büyük ve eksiksiz şeklidir.

Bu özellikler, kurtuldukları tescil edilen mü'minlerin kişiliklerini belirlemektedir. Bu özellikler, mü'min kitlenin özelliklerinin ve hayat türünün belirlenmesinde etkin rol oynarlar. Bu özelliklere sahip mü'min kitlenin hayatı, erdemli ve yüce Allah'ın onurlandırıp kemal aşamalarından geçmesini istediği insana yakışır bir hayattır. Yüce Allah insanların hayvanlar gibi yaşamalarını, onlar gibi yiyip eğlenmelerini istememiştir.

İnsanoğlu için planlanan tam olgunluk düzeyi, bu dünya hayatında gerçekleşmediği için yüce Allah, yollarından sapmadan hareket eden mü'minlerin kendileri için takdir edilen hedefe firdevs cennetinde ulaşmalarını dilemiştir. Burası yok olmanın söz konusu olmadığı sonsuzluk yurdudur, korkusuz güvenin, bitmeyen sürekliliğin yurdudur.

"İşte onlar "varis"lerdir.''

Yani "Firdevs" cennetinin mirasçılarıdırlar, sürekli olacak orada kalacaklardır."

Yüce Allah'ın mü'minler için yazdığı kurtuluşun zirvesi burasıdır. Bunun ötesinde gözlerin ya da hayallerin uzandığı bir zirve yoktur.

Kaynak:
1. Kur’an Yolu, Heyet
2. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
3. Seyyid Kutup, Fi Zılali’l-Kur’an

Kur'an'da "Sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız." anlamında bir ayet var. Bunu açıklar mısınız?

İlgili ayetin meali şöyledir:

“(Ey müminler!)Yoksa siz, sizden önce gelip geçenlerin başına gelenlerin benzeri sizin de başınıza gelmeden cennet’e gireceğinizi mi sandınız?! Onlara yoksulluk ve sıkıntı öylesine dokunmuş ve öyle sarsılmışlardı ki nihâyet peygamber ve beraberindeki müminler, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” demişlerdi. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214)

Ayette herkesin başına gelmesi muhtemel olan sıkıntılara dikkat çekilmiştir. Yani, insan, sadece iman etmekle imtihanını tamamlamış olamaz. Her gün, her an başka bir durumla karşılaşabilir ve bu durumdan kârlı veya zararlı çıkabilir. Onun için -dolaylı da olsa- sabrı öğrenmenin, sabır göstermenin önemine de işaret edilmiştir.

“İnsan yalnız ‘iman ettik’ demekle, hiç imtihân edilmeden bırakacaklarını mı sandılar? Ant olsun ki biz, onlardan öncekileri imtihan ettik. Elbette Allah (imtihan ederek), doğru söyleyenleri de bilir, yalancıları da bilir.” (Ankebut, 29/2-3) mealindeki ayetlerde de bu gerçeğe vurgu yapılmıştır.

Şu hadis-i şerifte de bu gerçek seslendirilmiştir:

Habbâb b. Erett anlatıyor: Rasûlullah (s.a.m) Ka'be'nin gölgesinde kaftanını yastık ederek dayandığı bir sırada yanına vardık. “Yâ Rasûlallah! Bizim  için Allah'a duâ edemez misin? Allah'tan yardım dileyemez misin?” dedik. (Kureyş müşriklerinin işkencelerinden şikâyet ettik) Bunun üzerine Rasûlullah (a.s.m)’ın rengi değişti ve şöyle buyurdu:

"Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler bulunmuştur ki, (zalimler  tarafından) yakalanır, onun için yerde bir çukur kazılır, o kişi o çukurun içine gömülürdü. Sonra büyük bir testere getirilir, onun başı üzerine konulurdu da cesedi ikiye bölünürdü, fakat bu onu dinden döndürmezdi. (Bir başkasına da benzer işkenceler uygulanır); demir taraklar ile etinin altındaki kemiği ve sinirleri taranırdı da, bu işkenceler o mümini dîninden çevirmezdi. (Sahâbîlerim!) Size yemîn ederek söylüyorum ki, Allah bu işi (İslâm dînini), mutlaka tamamlayacaktır. Öyle ki, bir süvârî San'â'dan Hadramevt'e kadar  (tek başına)  yolculuk edecek de Allah'tan ve bir de (yolcu koyun sahibi ise) koyunlarına kurdun saldırmasından  başka hiçbir şeyden korkmayacaktır. Fakat sizler acele ediyorsunuz!." (Ahmed b. Hanbel, 5/109; Buharî, Menakıbu’l-Ensar,29).

İslâm'ın başlangıç yıllarında inkarcıların baskılarından bunalan müminleri hem teselli etmek hem de uyarmak maksadıyla indiği rivayet edilen (bk. Taberî, II, 341; Râzî, VI, 19) bu âyette müminlere, nihaî başarının, iyilikler uğrunda gösterilecek özverilere bağlı olduğu şeklindeki ilâhî yasa hatırlatılmaktadır. Bir önceki âyette Allah Teâlâ'nın müminlere hakkı gösterdiği, bildirdiği, onları sırat-ı müstakime yönelttiği belirtilir. Fakat bu, işin başlangıcıdır. Geçmişteki ümmetlerden bazıları, nefislerinin kıskançlık, kin gibi olumsuz duygularına kapılarak kutsal kitapları ve dolayısıyla dinleri konusunda derin ihtilâflara düşüp dalâlete saptıkları gibi bazıları da yoksulluk ve sıkıntılarla denenmişler, sonuna kadar imanlarında sebat edenler, Allah'ın yardımının geleceği konusunda ümitlerini yitirmeyenler, gösterdikleri sabır ve dayanıklılıkla hem O'nun yardım ve desteğini hem de cennetini kazanmışlardır. Bu Allah'ın bir kanunudur.

Şu halde İslâm ümmeti de gerektiğinde bu tür sıkıntılardan geçeceklerdir. Nitekim eski peygamberler ve onların ümmetleri gibi Hz. Muhammed (asv) ve onun ashabı da imanlarını ve kutsal değerlerini rahatlarının üstünde görmüşler; bu değerleri koruma ve güçlendirme uğruna maddî ve bedensel yararlarını sonuna kadar feda etmeyi göze almışlar; büyük bela ve sıkıntılara katlanmışlardır. Allah'ın rahmetinden asla ümitlerini kesmemişler, aksine "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek!" diye sarsılmaz bir imanla onu bekleyerek, şartların gerekli kıldığı yöntemlerle mücadelelerini sürdürmüşlerdir. Bir yoruma göre onlar, "Allah'ın yardımı ne zaman gelecek!" diye yakarırken, Allah'ın kendilerini düşmanları karşısında yenilgiye uğratmayacağına inandıkları için, "Muhakkak ki Allah'ın yardımı yakındır." diyerek, sordukları soruyu yine kendileri cevaplandırmışlar; "Ya rabbi! Vaadine güvendik dayanıyoruz." demişlerdir.  (Râzî, VI, 21-22)

Nihayet, ormanlık arazinin yağmur bulutlarını çekmesi gibi, onların bu büyük imanları, sabır, sebat ve fedakârlıkları da Allah'ın yardım ve desteğini üzerlerine çekmiştir. Böylece hem dünyada zafere ulaşıp Müslümanlıklarını yaşatmışlar, İslâm'ı güçlendirmişler hem de cennete girmeye hak kazanmışlar; hatta içlerinden bazıları daha hayatta iken cennetle müjdelenmişlerdir.

"O'nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez." (En'am, 6/59) ayetini nasıl anlamalıyız?

Sonbaharda yaprakların birer birer döküldüğünü gördüğümüzde "Aman sen de, basit bir olay." der geçeriz. Halbuki bir yaprağın dalından kopup yere düşmesi, onun ilkbahardaki teşekkülü kadar ilmî ve kanunî bir çok biyokimyevî olayların sonucudur.

Bitki fizyolojisinde "absisyon" olarak adlandırılan yaprak dökülmesi, başlı başına bir inceleme konusudur ve burada cereyan eden biyokimyevî olaylar, bütün detaylarıyla bilinmemektedir. Bir yaprağın dalından kopuncaya kadar geçirdiği absisyon olaylarını şöyle sıralayabiliriz:

Sonbahar geldiğinde mevsim sebebiyle çevre şartlarında meydana gelen değişmeler (günlerin kısalması, sıcaklığın azalması vs.) yapraklardaki hormon dengesine tesir etmektedir. Meselâ büyümeyi teşvik edici oksin ve sitokinin grubu hormanların miktarları yaprakta azalırken, absisik asit ve etilen gibi engelleyici hormonların miktarları tedricen artar. Halbuki bu durum, bahar ve yaz mevsimlerinde tersinedir. Sonbaharda engelleyici hormonlardan hususan absisik asit, yapraktaki mezofil hücrelerinin gen merkezlerine tesir edecek proteaz, RNaz ve klorofillaz gibi parçalayıcı enzimlerin sentezini teşvik eder. Bu enzimler de sırasıyla protein, RNA ve yaprağa yeşil rengi veren klorofil moleküllerini parçalarlar. Böylece yapraklar yeşilliğini kaybederek yavaş yavaş sararıp, hücrelerindeki parçalayıcı enzimlerce parçalanan besin maddeleri yaprak sapından geçerek, bitkinin kök ve gövdesindeki parankima hücrelerinde depolanırlar. Bu sayede yapraktaki besin maddeleri israf edilmezken, maksimum tasarruf esaslarına uyulmuş olur. Çünkü ilkbaharda yapraklar yeniden teşekkül ederken, depo edilen bu maddeler yapı malzemesi veya enerji kaynağı olarak tekrar kullanılacaktır.

Besin maddelerinin gövdeye taşınmasını müteakiben yapraktaki hormonlar da yaprak sapına giderek, sapın gövdeye yakın bir yerinde absisyon tabakasının teşekkülüne sebep olurlar. Buradaki hücrelerde absisik asit ve etilen hormonları, sellülaz ve pektinaz enzimlerinin sentezini teşvik ederler. Bu enzimler de hücre arasındaki bağlantının yavaş yavaş gevşemesine ve hücrelerin birbirinden ayrılmalarına sebep olurlar. Bu ayrılma, önce sapın dış kısımlarında başlayıp içeriye doğru devam eder. Sadece en iç kısımda yaprağa su getiren odun boruları kalır. Bunlar da cansız ve çok ince olduklarından, bir esinti veya yağmur damlası gibi küçük bir dış tesire maruz kalan yaprak kolayca kopar ve yere düşer.

Yaprak yere düştüğünde, yapısında çok az miktarda besin maddesi kalmıştır. Bunlar da topraktaki mikro organizmalar tarafından parçalanarak gübre haline getirilir. Yaprağın koptuğu yerde yeni hücreler meydana gelerek buradaki açıklık bir kallus dokusuyla tamamen kapatılır. Bu doku, bitkideki su kaybını önler. Ayrıca çeşitli dış tesirlerden, meselâ kışın soğuklarından, havadaki zararlı gazlardan veya bakteri ve mantarlar gibi patojenlerden bitkinin korunmasını sağlar.

Buraya kadar çok özet olarak anlatılan bu harika sistemi yapraklara yerleştiren kudret, gönderdiği kitabında

"ONUN İLMİ DIŞINDA BİR YAPRAK BİLE DÜŞMEZ." (En'âm, 6/59)

diye hitabederek, bu hususta dikkatimizi çeken ve bir yaprağın bile kendi ilmi dışında dökülmediğini hatırlatan Rabbimizden başka kime ait olabilir?

Al-i İmran sûresi 103. ayeti: "Hep birlikte Allah'ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın..." Bu ayeti açıklar mısınız?

Al-i İmran Suresi, 103:

"Hep birlikte Allah'ın ipine (kitabına, dinine) sımsıkı sarılın. Parçalanıp ayrılmayın. Allah'ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşmanlar idiniz de, O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O'nun (bu) nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki, doğru yola eresiniz."

AÇIKLAMA:

Hablullah (Allah'ın ipi), Allah Teâlâ'ya kavuşma sebebi olan delil ve vasıta demektir ki, Kur'ân, Allah'ın emrini yerine getirme ve cemaat, ihlas, İslâm, Allah'a söz verme, Allah'ın emri diye rivayetlerle tefsir edilmiştir ve hepsi birbirine yakındır.

Bu âyetin cemaat ve ictimaiyyet (toplum bilim, sosyoloji) ile emir olduğunda kuşku yoktur. Bununla beraber burada cemaat, hablullah (Allah ipin)ın aynı değil, ona yapışmanın ürünüdür. Ebu Said el-Hudrî Hazretlerinden rivayet edildiği üzere Allah Resûlü şöyle buyurmuştur:

"Gökten yeryüzüne indirilmiş olan hablullah (Allah'ın ipi), Allah'ın kitabıdır."

Korkunç bir yolun kenarına çekilmiş olan bir ip veya bir kuyuya düşmüş olanları çıkarmak için uzatılmış bir ip ve ona gereğince iyice tutunmuş bir toplum düşününüz. İşte bu tasavvurdan meydana gelen hey'et-i ictimaiyye (sosyal kurul) Kur'ân etrafında devamlı yükselen bir İslâm cemaatinin misalini teşkil edecektir. Bu i'tisam (tutunma) için herhangi bir cemaat olmak da kâfi değildir.

(ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR, KUR'AN-I KERİM TEFSİRİ)

İlave bilgi için tıklayınız:

İbretli Bir Hatıra...

Dört şey arşın altındaki hazineden indirilmiştir. Fatiha, Ayet el-Kürsi, Amenerresulü, Kevser Suresi'dir. Arşın altındaki hazineyi açıklar mısınız? Bu ayet ve surelerin diğer ayet ve surelerden daha faziletli olmasının nedeni nedir?

Ebû Ümâme radıyallahu anh, ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i: “Kur’an okuyunuz  Çünkü Kur’an, kıyamet gününde kendisini okuyanlara şefaatçı olarak gelecektir” buyururken işittim, demiştir  (Müslim, Müsâfirîn 252  Ayrıca bk  Ahmed İbni Hanbel, Müsned,V, 249, 251)

 

Nevvâs İbni Sem’ân radıyallahu anh  şöyle dedi: Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’i: “Kıyamet gününde Kur’an ve dünyadaki hayatlarını ona göre tanzim eden Kur’an ehli kimseler mahşer yerine getirilirler. Bu sırada Kur’an’ın önünde Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri vardır. Her ikisi de kendilerini okuyanları müdafaa için birbiriyle yarışırlar” buyururken işittim. (Müslim, Müsâfirîn 253. Ayrıca bk. Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân 5)

Hadis kitaplarımızın birçoğunda Kitâbü’l-fezâil bölümleri yer alır  Kur’an’ın faziletlerine ya bu kitapların içinde veya başlı başına müstakil bir bölüm halinde yer verilir  Buralarda genel olarak Kur’an’ın faziletleri, özel olarak da Kur’an’ın bazı sûre ve âyetlerinin faziletleriyle ilgili hadis ve haberler ele alınır  Daha sonraki dönemlerde Kur’ân-ı Kerîm’in faziletlerini konu alan birçok eser meydana getirilmiştir  Bu eserler, tasnif dönemi eserleri gibi sadece konuyla ilgili hadisleri ihtiva eden kitaplar değil, Kur’an ve Sünnet’ten hareketle bu yöndeki görüş ve düşünce farklılıklarını, bu görüş ve düşüncelerin dayandığı esasları, işin itikadî, ilmî ve fikrî boyutunu etraflıca ele alan kitaplardır 

Fazîlet, bir şeyin taşıdığı seçkin ve kıymetli özellikler sebebiyle başka bir şeye üstün olmasıdır  Fazîlet, hayır olan ve övülen bir özelliktir; noksanlığın karşıtı olup kemâli ifade eder  Fazîlet Arap dilinde ilimlerle, yani bilgi alanlarıyla, ibadetler, ameller yani davranışlarla veya ahlâkî niteliklerle ilgili olarak kullanılır  Bir ilim diğerinden veya bir âlim başkasından daha fazîletli olabilir  Bir amel, bir ibadet, bir davranışın da aynı şekilde benzerlerinden daha üstün, daha faziletli kabul edildiği bilinen bir gerçektir. Ahlâkî hasletler de kendi aralarında bir derecelendirmeye tâbi tutulabilirler  Bunların her birinin Kur’an ve Sünnet’te örneklerini görmek mümkündür 

Kur’an’daki bir sûre veya âyetin yine Kur’an’daki başka bir sûre ve âyetten daha faziletli olup olmayacağı, ulemâ arasında görüş ayrılıklarına sebep olmuştur  İmam Ebü’l-Hasen el-Eş’arî, Kâdî Ebû Bekir el-Bâkıllânî ve İbni Hibbân gibi kelâm âlimleri böyle bir şeyin olamayacağı kanaatindedir  Çünkü bilindiği gibi Kur’an’ın tamamı Allah kelâmıdır  Bir sûre veya âyet diğerinden daha fazîletlidir denilirse, mukâbilinin noksan olması gibi bir sonuç ortaya çıkar ki, bu doğru bir düşünce olarak kabul edilemez  Fakat İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu, bir sûrenin başka bir sûreden, bir âyetin de diğer bir âyetten üstün olmasının câiz olduğu görüşünü benimserler  Çünkü bu konuda yoruma ihtiyaç hissettirmeyecek kadar açık naslar bulunduğunu ileri sürerler  Bu kadar çok sahih rivâyet ortada dururken, konu hakkında ihtilaf etmenin bile doğru olmadığını ifade ederler  İmam Kurtubî, doğru düşüncenin bu sonuncu görüş olduğunu söyler 

İmam Gazzâlî de, Kur’an kendisine inmiş olan Resûl-i Ekrem’in bunu ifade ettiğini belirterek, bazı sûrelerin başka sûrelerden, bazı âyetlerin de başka âyetlerden daha üstün sayılması konusunda ihtilâf edecek bir durum olmadığını açıklar  Bunun bir de misâlini verir ve benzer hadislerin pek çok olduğunu söyler  Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Yâsin sûresi Kur’an’ın kalbidir, Fâtiha sûresi Kur’an sûrelerinin en faziletlisidir, Âyetü’l-kürsî Kur’an âyetlerinin efendisidir, Kul hüvellahü ahad sûresi Kur’an’ın üçte birine denktir” (Ahmed İbni Hanbel, Müsned,V, 26)  Fazîlet, bir şeyin mükâfatının büyüklüğü, nefsi etkilemesi itibariyle sevabının kat kat çok olması, insanda Allah korkusu, saygısı ve tefekkürü uyandırmasıyla ölçülür  Daha anlaşılır tarzda ifade edecek olursak, meselâ Âyetü’l-kürsî, Haşr sûresinin son tarafı ve İhlâs sûresinde bulunan Allah’ın varlığına, birliğine, vahdâniyet esaslarına ve Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarına delâlet eden özellikler, Tebbet sûresinde yoktur  Şu halde Kur’an’dan bir sûre veya âyetin yine Kur’an’dan bir başka sûre ve âyete üstünlüğü, ifâde ettikleri derinlikli mânalar ve muhtevâları ile alâkalıdır 

Kur’an’ı okumakta aslolan onu anlamak, ilmine, bilgisine ve mantığına sahip olmaksa da, sadece metnini okumak dahi bir ibâdet olup, pek çok sevabının olduğu Resûl-i Ekrem’in hadislerinde beyan buyurulur  Çünkü Kur’an Allah kelâmıdır; onu okuyan Allah’la konuşuyor hükmündedir ki, bunu önemsememek söz konusu olamaz  Ayrıca her insanın onu gerektiği şekilde anlaması, ilim ve bilgisine vâkıf olması, ondan birtakım istinbat ve istihraclarda bulunabilmesi mümkün olamaz  O halde böyle olanlar Kur’an okumasınlar demek ilâhî hakîkate aykırı bir davranış olur  Zira herkesi âlim yapmamız, herkese dilin inceliklerini kavrayacak derecede Arapça öğretmemiz söz konusu olamaz  O halde insanlardan pek çoğu sadece Kur’an’ı okuyarak sevaba nâil olurken, tarih boyunca sayıları insanoğlunun nüfusuna kıyasla çok fazla olmayan alimler sınıfı da onun ilmini yapar ve bu sayede insanların büyük çoğunluğu hayatta nasıl bir yol izleyeceklerini onlardan öğrenmiş olurlar 

 

Ayrıca “Kur’an ehli” denilen kimselerin, sadece Kur’an hâfızları, onu güzel sesle tilâvet edenler veya yüzünden okuyanlar demek olmadığını, esas Kur’an ehlinin onu ezberleyip okumanın yanında Kur’an’ın muhtevasıyla amel edenler, hayatlarının her safhasını onun emir ve yasakları doğrultusunda tanzim edenler olduğunu Peygamber Efendimizin açık ifadeleriyle anlamış oluyoruz.


Allah’ın sadece okunması için bir kitap göndermeyeceğini her aklı- selim kabul eder. Şayet öyle olsaydı, Kur’an birtakım itikadî, amelî ve ahlâkî hükümler vazedip aynı zamanda bunlara eksiksiz uyulmasını istemez, Hz.Peygamber de bunları sadece insanlara tebliğ etmekle yetinir, uygulanması ve hayat tarzı haline getirilmesi için ömrü boyunca her türlü eziyete katlanmaz, hicret etmez, cihad yapmaz, zahmetsiz ve külfetsiz bir hayatı tercih ederdi. Ondan sonra gelen râşid halifeler ve daha sonraki dönemlerde İslâm toplumlarını yönetenler de böyle hareket ederlerdi. Oysa, İslâm’ın her safhası ve bilinen uzun tarihi bu söylenilenlerin tam zıddı bir hayat gerçeğini yansıtıcı sahneler ve tablolarla doludur. O halde müslümanlar için aslolan, Kur’an’ı hayata hâkim kılma niyeti, düşüncesi ve gayreti içinde olmaktır.


Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri, Kur’ân-ı Kerîm’in en uzun ve en çok ahkâm ihtiva eden sûreleridir. Bu iki sûre, kendilerini okuyup ahkâmını uygulayan, gereğiyle amel edenlere mahşerde şahitlik yapacak ve bu hususta birbirleriyle âdeta yarışacaklar.

 

Kur’an’ın kıyamet gününde şefaatçi olarak gelmesi, onun emirlerini ve nehiylerini yerine getiren kimselere Allah’ın rahmeti ve merhametiyle muamelede bulunmasıdır  Kur’an’ı ibadet kastıyla, hayrını ve bereketini umarak okumak da sevabı ve mükâfatı olan güzel amellerden biridir  Kur’an, kendisini okuyana ve hükmüyle amel edene lehte şahitlik edecek ve o kişinin günahlarının affı için Allah’la o kul arasında aracılık yapacaktır  İşte bu aracılık şefaattir  Bazı âlimler, Kur’an’ın kıyamet gününde bir şekle bürünmüş olarak geleceğini ve Allah’ın kulların amellerini de hayrı ve şerriyle bir şekle ve ölçüye büründüreceğini ve bunun mîzan denilen amellerin ölçüleceği teraziye konulacağını, insanların da bunu göreceğini söylemişlerdir. (bk. Riyâzü’s-Sâlihîn, Nevevî, “Peygamberimizden Hayat Ölçüleri” Fezail Bölümü)


Soruda geçen hadise gelince:

 

Ebu Umame (r.a.)'den rivayet edildi ki, Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

"Dört şey Arşu'r-Rahman'ın altındaki hazineden indirilmiştir. Bunlar Fataha-i Şerif, Ayetü'l-Kürsi, Süre-i Bakara'nın sonu (Amenerresulü) ve Kevser Suresidir." (El-Mütteki, Kenzu'l Ummal, 1/558)

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Bakara Suresi'nin son iki ayetinin "cennet hazinelerinden", "Arş-ı Âzam'ın altında bulunan hazine"den alınmış olduğunu belirtmiştir.(bkz. İ. Canan, K. Sitte, Muhtasar ve Şerhi, Bakara Suresinin Fazileti Bölümü)

"Arşın altındaki hazineden"  ve  "Cennet hazinelerinden" indirilmiş buyrulması bu ayetlerin bereket ve feyzinin çok olduğunu ifade etmektedir. Bu ayetleri okuyanlara Cennette mükafatlar verileceğine işarettir.

Hazine anlamına gelen "kenz" ifadesi, ecir ve mükafat olarak ifade edilmiştir. (İbn Esir, en- Nihaye, HZN md.) Her ibadetin ve duanın bir karşılığı vardır. Bunlar cennette -tabiri caiz ise- depolanır ve sahibi de bu güzelliklere kavuşur. Bundan dolayı hazine denilmiştir.

Buna göre hadiste geçen surelerin cennette büyük bir ecir ve mükafata vesile olacağı anlatılmıştır. Her ayetin elbette bir ecri vardır. Ancak içinde geçen konulardan dolayı bazı ayetler ve sureler diğer ayetlerden ve surelerden daha çok sevaplı olabiliyor. Bunları bize bildiren de Peygamber Efendimiz (asv)'dir.

Hadiste geçen sure ve ayetlerin fazileti:

Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem): "Fatiha her derde devadır." buyurdu.(El-Mütteki, Kenzu 'l-Ummal:l/557 No:2500).

İbn-i Abbas (Radıyallahu Anhuma) dan rivayet edilmiştir ki, bir kere Cibril-i Emin, Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)'in yanında oturuyorken üstten doğru bir ses duydu, hemen başını kaldırıp: "(Ey Muhammed ! (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Bu, gökten bu gün açılan bir kapıdır ki, bu günden önce asla açılmamıştı." dedi. Bunun üzerine ondan bir melek indi. Sonra (Cebrail Aleyhisselâm ): "Bu, yeryü­züne inen bir melektir ki, bu günden evvel hiç inınemişti." dedi. (Böylece o melek gelip), Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) e selâm verdi ve: "İki nurla müjdelen ki, onlar sana verildi. Senden evvel hiç bir peygambere verilme­mişti. Biri Fatiha-i Şerife, öteki de Sure-i Bakara'nın sonlarıdır. Sen bunlardan okuduğun her harfe karşılık mutlaka içlerindekilere (sevaplara, derecelere) nail olur (kavuşur) sun." dedi.(Müslim, Musafirin:254, Neseî, İftitah 25).

Hazreti Enes (Radıyallahu Anh) in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

 "Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir kere seferde konaklamıştı. Ashabından bir kişi yanına geldi, Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) hemen ona döne­rek: "Sana Kur'an'ın en üstün suresini haber vereyim mi ?" buyurdu ve sonra Fatiha'yı okudu."(Hakim, el-Müstedrek; l/l560).

"Her şeyin bir zirvesi vardır. Kur'an-ı Kerim'in zirvesi de Bakara Su­resi'dir. Onun içinde, Kur'an'ın âyetlerinin efendisi olan bir âyet bulun­maktadır ki o da âyete'l-Kürsi'dir." (Timizi, Fedail el-Kur'an)

"Kim Bakara Suresi'nin son iki âyetini geceleyin okursa o âyetler o kişi için kâfidir." (Buhari, Fedailul-Kur'an)

"Bakara Suresi Kur'an'ın zirvesi ve nişanesidir. Onun her âyetiyle birlikte gökten seksen melek inmiştir. Âyete'l-Kürsi, Arş'ın altından alınıp Bakara Suresi'ne katılmıştır. Yasin ise, Kur'an'ın kalbidir. Her kim Allah rı­zasını ve âhiret yurdunu dileyerek Yasin'i okursa günahları muhakkak ba­ğışlanır. Siz, Yasini ölüleriniz üzerine okuyan." (Ahmed b. Hanbel, Müsned)

Müslim'in Enes ibn Mâlik'ten rivayetle tahric ettiği bir hadiste o şöyle an­latıyor:
 
"Bir gün Rasûlullah (s.a.v) mescidde aramızda bulunuyordu. Hafifçe uyur gibi bir hal aldı. Sonra tebessüm ederek başını kaldırdı. Biz: "Seni güldüren ne­dir ey Allah'ın elçisi?" diye sorduk. "Az önce bana bir sure indirildi." buyurdu ve "Rahman Rahîm Allah'ın adıyla. Gerçekten Biz azimüşşan sana kevseri ver­dik." Öyle ise Rabbın için namaz kıl ve kurban kes. Sana buğzeden; şüphesiz ki soyu kesik olan işte odur."u okudu, sonra: "Biliyor musunuz kevser nedir?" di­ye sordu. "Allah ve Rasûlü en iyi bilendir." dedik. "Rabbımın bana va'dettiği bir nehirdir. Onda çok hayır vardır. O, kıyamet günü ümmetimin su içmeye ge­leceği bir havuzdur. Kapları, yıldızlar sayısıncadır. Onların (ümmetimin) için­den bir kul oradan ayrılıp uzaklaştırılacak da ben: "Rabbım, o benim ümmetimdendir." diyeceğim. Rabbım: "Onun senden sonra neler yaptığını bilmiyorsun." buyuracak.(Müslim, Salât, 53)

"Her zorluğun yanında bir kolaylık vardır." (İnşirah, 94/5) âyeti hakkında bilgi verir misiniz?

Soruda geçen âyetlerin mealleri şöyledir:

"Zorlukla beraber kolaylık vardır. Evet, zorlukla beraber kolaylık vardır." (İnşirah, 94/5-6)

Âyetin şüphelenilecek tarafı yoktur. Burada iki kolaylık vardır; biri dünyada, diğeri ise ahirette. Ahiretteki kolaylık, malum sabretmek şartıyla cennettir. Dünyada da zorluğa karşı sabır ve azimle mukabele edildiğinde neticesi kolaylıktır demektir. Yani zorluğun çaresi vardır, çözümsüz değildir. Ancak bu kolaylık sabreden ve zorluğu yenmek için azmedenler içindir. Bunu yapmayanlar için böyle bir şey söz konusu değildir.

İlgili âyetlerin tefsiri şöyledir:

5. Demek ki, "zorlukla beraber bir kolaylık vardır". "Fâ", fasiha olarak kendisinden önceki kısımdan sonraki kısma şahit getirme ve inceleme ile onu dallara ayırma tarzında; yahut sebeb bildiren "fa" olarak öncekini illet olarak göstermek suretiyle ta'diye şeklinde ilerisi için vaaddir.  إنّ Bu vaadin gerçek olduğunu bildirir. Vaadin ne olduğu sözün akışından anlaşılmaktadır. العسر  'deki elif-lam, fa'nın fasiha olması durumunda görünüşte "ahd" içinde olmak lazım gelirse de cüzden külle (parçadan bütüne) geçiş ile gerçekte vaadi ifade için istiğraka işarettir. Yllet için olması durumunda ise kübra (büyük önerme) demek olduğu için dorudan doğruya istiğraktır. Demek ki mânâ şu olur: O göğsü açma ve yarma, yükü kaldırma, adını yüceltme madem ki oldu, demek ki o senin çektiğin zorlukla beraber büyük bir kolaylık varmış, o halde daha da vardır. Yahut, çünkü her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Ondan dolayı seni kolaylığa erdirdik, yine de erdiririz.

Meşhur olduğu üzere burada مع "beraber", بعد "sonra" mânâsınadır. Yakınlık, beraber olmaya benzetilerek ifade olunmuştur. Çünkü o göğsü açma ve yükü kaldırma, yükün sırtı ezmesinden sonra olmuştur. Kısacası, bu böyle olduğu gibi ilerisi için de böyledir. "Allah, bir güçlüğün arkasından bir kolaylık yaratacaktır."(Talak, 65/7) Bir iş darlık halinde genişler.

6.  مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا "Evet, zorlukla beraber bir kolaylık var". Bu da evvelkini vurgulamakla beraber yeni bir başlangıç ile vaadden vaade genelleme halinde bir vurgudur. Bunda 'in istiğrak için olması gerekir. Fakat önceki istiğrak için olduğuna göre bu ona işaretle ahd için olur ve şöyle demek olur: Evet, o her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Yani o zorluğa göğüs gerilip aşılırsa o kolaylığa erilir. Çünkü kolaylığın var olmasından herkesin de mutlaka ona ermesi lazım gelmez. O kolaylığa inanıp, o zorluğa ehemmiyet vermeyip de Allah'ın izniyle sabır göstererek dayanan ona erer. Nitekim  فَأَمَّا مَن أَعْطَى وَاتَّقَى   وَصَدَّقَ بِالْحُسْنَى  فَسَنُيَسِّرُهُ لِلْيُسْرَى "Ve'l-Leyli" Sûresi'nde

"Kim malını Allah yolunda verir ve takva yolunu tutar ve en güzeli de tasdik ederse, biz onu en kolay yola muvaffak kılacağız."(Leyl, 92/5-7)

buyurulmuştur. Şu halde bundan sonra da bir zorluğa tesadüf edersen onu da başka bir kolaylığın izleyeceğini veya beraberinde bir kolaylık bulunduğunu bil, bu vaadi tasdik et de o zorluktan yılma. Onu da gönül hoşluğuyla karşıla. Burada مَعَ "beraber" بَعْدَ "sonra" mânâsınadır. Zira zorluk ve kolaylyk zıt şeylerden olduğu için bir arada bulunmaları caiz olmaz. Bir yere peşpeşe ve ard arda gelirler. Şu kadar ki bir yere varmaları itibarıyla beraber imi? gibi de düşünülebilirler. Yani bir yönden zor görünen bir şeyde diğer yönden bir kolaylık vardır. O şeyi, bu kolay yönünü bularak yapabilen kolaylığına erer. Her zorluğu bir kolaylığın izleyeceğine inanmak da o zorluğun yalnız sonunda değil, beraberinde de bulunan bir kolaylık yönüdür. Bu itibarla "en güzel"i tasdik eden ve ona göre çalışan müminler için her zorlukta iki kolaylık var demektir ki, bunun birine dünya kolaylığı, diğerine ahiret kolaylığı demek uygun olur.

Rivayet olunmuştur ki, Resulullah (s.a.v) bu âyet inince ferahlık ve neşe içinde gülerek çıkmış, لَنْ يَغْلِبَ الْعُسْرِ يُسْرًا "bir zorluk iki kolaylığı yenemez", إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا   إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا   "Zorlukla beraber bir kolaylık vardır, zorlukla beraber bir kolaylık vardır." diyordu.(Muvatta,Cihad, 6). Bu mânâ çoğunlukla zorluk mânâsına gelen "usr" kelimesinin belirli, kolaylık mânâsına gelen "yüsr" kelimesinin belirsiz olmasıyla izah edilmiştir ki bu izah, ikinci usr kelimesindeki "lâm"ın ahit mânâsında olması düşüncesine dayanır. Bununla beraber bu daha çok bu âyetlerin üstündeki ve altındaki "fâ"larla öncesi ve sonrasıyla olan irtibat ve bağlılıktan anlaşılmaktadır. Ahd ise, önceki "usr" kelimesinde açık veya dolaylı olarak anlaşılan genelliğin ahdi olmalıdır. Her zorlukla beraber kolaylığın bulunabilmesini de açıkladığımız gibi tartışmasız olarak anlamak mümkündür. Yani kolaylığın var olması, onun herkes için meydana gelmesini gerektirmez. Mesela, "Kâfire ölüm ve cehennemde ne kolaylık var?" gibi bir soru sorulamaz. Sorulsa, "cennet vardı ama o iman etmedi" diye cevap verilir.

Usr kelimesinin başındaki "lâm"ın umumilik ifade ettiğine ve imanın şart olduğuna şu olay da delil olur: İmam Malik Muvatta'da Zeyd b. Eslem'den rivayet etmiştir ki, Ebu Ubeyde Hz. Ömer b. Hattab (r.a.)'a yazmış, Rumların çokluğunu ve onlardan korktuğunu, endişe duyduğunu anlatmıştı. Hz. Ömer (r.a.) de ona: "Şu muhakkak ki mümin bir kalbe herhangi bir sıkıntı inerse, Yüce Allah ona bunun arkasından bir rahatlık verir ve bir zorluk iki kolaylığı yenemez." diye yazmıştır. "Mümin bir kalbe" denilmekle imanın gereği olan gönül huzuru ve sabra da işaret vardır. Onun için, sızlanan müminin ahiret sevabını kaybetmesi de bu genel mânâ ile çelişki teşkil etmez. Bununla beraber hepsinde de hükmün genelliği yine Allah'ın dilemesi kaydına bağlıdır. Muvaffakiyet ondandır. Onun için bu hüküm ve vaadi hem ileriye genellemek ve dallara ayırmak, hem de Allah'ın lütfuna dayandırmak akışı içerisinde buyuruluyor ki:
 
7.  فَإِذَا فَرَغْتَ O halde boşaldığın vakit, yani her zorluğa bir kolaylık vurgulanarak vaad edilmiş olduğu için bir görevi, bir ibadeti bitirip bir zorluktan bir kolaylığa geçtiğin, biraz dinlendiğin, mesela aldığın vahyi yerine ulaştırdığın, farzlarını yerine getirdiğin vakit  فَانصَبْ yine yorul, iş bitti diye rahata düşüp kalma da yine zahmeti tercih edip diğer bir ibadet için kalk, çalış, yorul; farz bittiyse nafileye geç, namaz bittiyse duaya geç ki, kolaylık da artsın, şükürde devam etmiş olasın. Bilindiği gibi "nasab", yorgunluktur. Kolaylık tembelliğe sevketmemeli, çalışmaya teşvik edici olmalıdır ki onun peşinden de bir kolaylık gelerek, artma ve ilerleme durumu hasıl olsun.(Elmalılı H. YAZIR, Hak Dini Kur'an Dili, İlgili Âyetlerin Tefsiri.)
 
"O halde bu, bütün mü'minler için umumi bir vaaddır ve kimse bunun dışında değildir. Ya­ni dünya hayatında müminlerin karşı karşıya kaldığı zorluklarla birlikte âhı-rette kaçınılmaz olarak bir kolaylık vardır. Bazan dünyadaki kolaylık ile âhi-retteki kolaylık da bir arada bulunabilir. Haberde yer alan "bir zorluk, iki ko­laylığı asla yenemez" ifadesi tek bir zorluğun her ikisini yenik düşüremeye­ceği ancak eğer galib gelirse onlardan birisinin ötekini yenebileceğini gös­termektedir ki bu da (yenik düşecek olanın) dünyadaki kolaylık olduğu an­laşılmaktadır. Âhiretteki kolaylık ise, kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir ve hiçbir şey onu yenik düşüremez."

Yahut şöyle de açıklanabilir: "Evet, gerçekten güçlükle -bu Mekkelilerin Peygamber (sav)'ı Mekke'den çıkarmaları demektir- beraber kolaylık var­dır." Bu da onun çanla, şerefle, güç ve kuvvetle onbin kişi ile birlikte Mek­ke'nin fethi gününde Mekke'ye girmesidir.(İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 19/192-194)

Besmele, Kur'an-ı Kerim'de tek başına bir ayet midir?

Besmele Kuran-ı Kerim'de Neml suresinde geçen bir ayettir. Her surenin başında zikredilen besmelenin ayet olup olmadığı hususunda ise ihtilâf edilmiştir. El-Mushafu'l-imâm (ilk ve esas Kur'ân nüshası) yazıldığı zaman Berâeh (Tevbe) Sûresi dışında kalan sûrelerin başına besmele yazılmıştı. O ana nüshadan istinsah edilen bütün nüshalarda da sûre başlarına besmele yazılmıştır. Sahâbîler, Mushaftan olmayan bir şeyi Mushafa yazmazlardı. O zaman Kur'ân'da nokta ve öteki işaretler de yoktu. Daha sonra konan nokta ve diğer işaretler, Kur'ân'ın metninden ayrılsın diye, metin mürekkebinden ayrı mürekkeple yazılmıştı.
 
Ebû Davud'un ibn Abbâs'tan rivayetine göre: "Peygamber (s.a.v.), kendisine "Bismillahirrahmanirrahim" ininceye dek bir sûreyi diğerinden ayırmayı veya bir rivayete göre surenin bittiğini bilmezdi.(1)" Ümmü Seleme'nin de "Peygamber (s.a.v)'in, besmeleyi Fâtiha'dan bîr âyet olarak okuduğunu söylediği rivayet edilir."(2) Ebû Hüreyre'nin rivayetinde ise Peygamber (s.a.v):

"Fâtiha'yı okuduğunuz zaman 'bismillâhirrahmânirrahîm'i de okuyunuz. Çünkü Fatiha Kur'ân'ın anası, Kitabın anası, yedişerli iki (es~Seb'u'l-mesâni)dir. Bismillâhîrrahmânirrahîm de onun âyetlerinden biridir." demiştir.(3)"

İşte bu kanıtlara dayanan Şafiî, Besmele'yi Fâtiha'dan bir âyet saymıştır, Öteki surelerdeki besmeleler hakkında tereddüdlü bulunan Şafiî, kâh Besmele her sûrenin âyetidir, kâh yalnız Fâtiha'dan bir âyettir, demiştir.(4)"
 
Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Fâtiha'dan önce Besmeleyi okuduğu hakkında hadisler varsa da bu hadisler, Besmelenin, Fâtiha'dan bir âyet olduğunu kanıtlamaz. Peygamber (s.a.v.), her işe Besmele ile başlamanın, İslâmın bîr şiarı olduğunu belirtmek için Fâtiha'ya başlarken de Besmele okumuştur. Kaldı ki Hz. Peygamber (s.a.v.)'in, Besmele çekmeden Fatiha okuduğu hakkında da hadisler vardır.

Hz., Ayşe (r.a)'nin:"Allah'ın Elçisi (s.a.v.) namaza tekbîr ile, okumaya da (elhamdu lillâhi rabbi'l-âlemîn) ile başlardı." dediği rivayet edilir.

Enes İbn Mâlik de şöyle demiştir:

"Peygamber (s.a.v.)'in, Ebubekir'in, Ömer'in ve Osman'ın arkasında namaz kıldım. Bunlar (elhamdu lillâhi rabbi'l-âlemîn) ile başlardı, namazın ne önünde, ne de sonunda (bismillâhirrahmânirrahîm) demezlerdi."(5) "Onlardan hiçbirinin, (bismillâhirrahmânirrahîm) dediğini duymadım.(6)" "Onlar okumaya (elhamdülillâhi rabbi'l-âlemîn) ile başlardı."(7)

Hz. Ebû Hüreyre, Peygamberimiz (s.a.v)'den şu hadisi nakletmiştir:

"Yüce Allah buyurdu ki: Namazı benimle kulum arasında ikiye ayırdım. Yarısı benim için, yarısı kulum içindir. Kulumun dilediği, kendisine verilecektir. Kul, elhamdu lillâhi rabbi'l âlemin dediği zaman Allah: Kulum bana hamdetti, der. Kul, ar-Rahmâni'r-rahîm dediği zaman Allah: Kulum benim şerefimi andı, der. Kul, mâliki yevmi'd-din dediği zaman Allah: Kulum işini bana havale etli, der. Kul, iyyâke na'budu ve iyyâke nesta'în dediği zaman Allah: Bu, benimle kulum arasında (bir sır)dır. Kulumun istediği kendisine verilecektir, der.(8) Kul, ihdinâ's-sırâta'l-mustakîm... dediği zaman Allah: Kulumun dilediği verilecektir, der. "

Burada Hz. Peygamber (s.a.v.), Fâtiha'nın âyetlerini sayarken besmeleyi zikretmemiştir.
 
İşte İmam Mâlik, bu delillere dayanarak Neml suresinin 30 ncu ayeti dışındaki besmelenin, âyet olmadığı kanâatine varmıştır. Ona göre besmelenin sûre başlarına yazılması, Hz. Peygamber (s.a.v)'in böyle emretmesi ve her işe besmele ile başlanmasını buyurması yüzünden olabilir. Gerçi besmelenin, sûre başlarına yazılması mütevatir olarak nakledilmişse de besmelenin Kur'ân olduğuna dair tevatür yoktur.
 
Peygamberimizin (s.a.v), namazda besmeleyi okumadığına dair hadîsler de, okuduğuna dair hadîsler de vardır. Fakat okuduğuna dair hadîsler daha kuvvetlidir. Kendisinin ve sahâbîlerinîn, namazda besmeleyi gizli okuduğuna dair hadîsler de mevcuttur. Bu rivayetlerden, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, namazlarında bazan besmeleyi açık, bazan gizli okuduğu anlaşılır.
 
Yüce Allah: "Allah'ın adı anılarak kesilen hayvanların etinden yeyin(9) buyurmuştur. Hz. Nuh, mü'minlere: "Bismillâhi mecrâhâ ve mursâhâ inne rabbî leğafûru'r-rahîm: Gitmesi de, durması da Allah'ın adiyledir, kuşkusuz Rabbim, bağışlayan, esirgeyendir" diyerek gemiye binmelerini emretmiş, Hz. Süleyman da mektubunun başına "Bismillâhirrahmânirrahîm"(10) yazmıştır. Allah, Peygamberine;: "Onların yoluna uy"(11) buyurduğuna göre yeme, içme, çıkma, girme gibi her mubah işe, "Bismillâhirrahmânirrahîm" diyerek başlamak kuvvetli sünnettir.
 
Hanefilere göre besmelenin Kur'ân'a yazılması, onun Kur'ân olduğunu gösterirse de her sureden bir âyet olduğunu göstermez. Besmelenin, namazda Fatiha ile beraber açıktan okunmadığına dair hadisler de onun, Fâtiha'dan bir âyet olmadığına delildir. O halde her sûre başında bulunan besmele, müstakil bir âyettir, sûreye dâhil değildir. Yalnız Neml Sûresinin ortasında geçen besmele, o sûrenin bir âyetidir.
 
En doğru görüşün, bu görüş olduğu anlaşılmaktadır. Zira sahâbiler devrinde Kur'ân'dan olmayan hiçbir şeyin Kur'ân metniyle yazılmadığı halde besmelenin yazılmış olması, onun Kur'ân olduğunu gösterir. Besmelenin, Fatiha ile beraber açıktan okunmadığını belirten hadisler de besmelenin, Fâtiha'nın bir parçası olmadığını gösterir. Ayrıca bu görüşü destekleyen başka deliller de vardır.
 
Hz. Peygamber (s.a.v.), Mülk Suresinin otuz âyet olduğunu söylemiştir. Kurrâ' ve âyet sayıcılar, "Mülk Sûresinin, besmele hariç otuz âyet olduğunda birleşmişlerdir. Yine Hz. Peygamber, Kevser Suresinin üç âyet olduğunu söylemiştir. Kevser Sûresi de besmele hariç, üç âyettir. Eğer besmele bu sûrelere dahil olsaydı, Mülk Sûresinin otuz bir, Kevser Süresinin de dört âyet olması lâzım gelirdi. Demek ki besmele, sürelere dahil değil, müstakil âyettir.
 
Kur'ân olduğu hakkında tevatür bulunmadığından besmeleyi Kur'ân'dan saymamak doğru olamaz. Zira her âyet için "Bu Kur'ân'dır" denmesi ve bu sözün tevâtüren nakledilmiş olması gerekmez. Bu hususta hal karinesi (durum delili) kâfidir. Peygamberimizin (s.a.v), vahiy kâtiplerini çağırıp bir şeyi Kur'ân'ın falan yerine yazmalarını emretmesi, onun Kur'ân olduğunu gösterir.
 
Besmele de böyle yazılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) "Onu her surenin başına yazın" demiştir.
 
Besmelenin âyet olup olmadığı, âyet ise sürenin bir parçası olup olmadığı hakkındaki bu görüş farkları yüzünden besmelenin namazda okunması meselesinde de görüş ayrılıkları doğmuştur:
 
İmam Mâlik, besmeleyi âyet kabul etmediği için farz namazlarda ne açıktan, ne de gizli olarak besmele okunmasını caiz görmemiştir. İmam Şafiî ve İmam Ahmed de besmeleyi, her sûreye dahil bir âyet gördükleri için açık okunan namazlarda açıktan, gizli okunan namazlarda gizliden besmele okunmasının farz olduğunu söylemişlerdir. Ebu Hanîfe ise besmeleyi müstakil âyet kabul ettiği için Fâtiha'dan önce gizli olarak besmele çekmenin sünnet olduğunu söylemiştir.
 
Kaynaklar:

1. Ebu Davud, Salat, 122
2. el- Fethurrabbani, 3/189
3. Darekutni, Salat, babu vucubi kıraati bismillah
4. el- Cami’li Ahkamil-Kur’an 1/93
5. Müslim, Salât 52; Nesâ'î, İftitâh 20.
6. Müslim, Salât 51.
7. Dârimî, Salât 34.
8. Ebu Dâvûd, Salât: 132; Tirmizî, Tefsir, ; Nesâ'î, İftitah 23; Ibn Mâce Edeb 52.
9. En'âm Suresi: 118.
10. Nem Sûresi: 30.
11. En'am Sûresi: 90.

Maide Suresi 54. ayet: "Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler..." Bu ayeti açıklar mısınız?

Maide suresi, ayet 54:

 "Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, bilsin ki Allah yakında öyle bir toplum getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler; müminlere karşı yumuşak, kâfirlere karşı da onurlu ve şiddetlidirler; Allah yolunda mücahede eder, hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. Bu, Allah'ın bir lütfudur, onu dilediğine verir. Allah, geniş ihsan sahibidir, her şeyi çok iyi bilendir."

Ayetin Tefsiri:

Hasılı, ey iman ehli, sizden fert veya topluluk her kim dininden dönerse bilmiş olsun ki Allah onların belalarını verip, yerlerine diğer bir kavim (toplum) getirecektir. Öyle bir kavim ki hem Allah onları sever, dünya ve ahiret hayırlarını murad eder, hem de onlar Allah'ı severler, itaatına koşar, isyandan kaçarlar.

Öyle bir kavim ki, müminlere karşı alçak gönüllü, dost ve merhametli, kâfirlere karşı izzetli, güçlüdürler, Allah yolunda mücahede ederler, kınayanın kınamasından korkmazlar, yani hem cihad ederler, hem de dinlerinde pek sadıktırlar. Vazife yapmanın gereğini gördüler mi, münafıklar gibi şunun bunun hatırına, gönlüne bakmaz, dedikodudan sakınmaz, vazifelerini yaparlar.

Bu hal, bu vasıflar ise sırf Allah'ın lutfu ve ihsanıdır. O, bunu kime dilerse verir, dileyene de verir. Şu halde hiç biriniz ümitsizliğe düşmeyiniz, düşüp de kâfirlerin peşinde koşmayınız. Allah'tan, böyle vasıflara sahip bir toplum olmayı isteyiniz, dileyiniz. Fakat bunu zorla alınır bir hak da zannetmeyiniz, inhisar (tekelcilik) fikrine sapmayınız. Allah, hem ihsanı çok olan, hem çok bilendir. Lutufları ve ihsanı çok, ihsanına engel olan ve karşı çıkan yoktur. Onu hiçbir şey bağlayamaz, en ümitsiz zamanda, en umulmadık yerden, en umulmaz kimselerde neler neler yaratır! Nasıl yaratır, bunu O bilir. Zira o her şeyi bilir.

Şu halde lutuf ve ihsanını kimlere ve ne şekilde vereceğini de bilir. Bu şereflere, bu hürriyete, bu izzet ve istiklale ermek istiyenler başkalarının değil, ancak Allah'ın dostluğuna koşmalı, Allah'ın sevgili Peygamberine, müminlere kafa tutmamalı, sevmeli ve yardım etmelidir.

Anlaşılıyor ki, dinden dönme bir olaya mahsus olmadığı gibi, bu kavim de belli bir kavimden ibaret değildir. Dinden dönenlerin zararlarına karşı olmak ve onların terkettikleri saadet mevkiini işgal etmek üzere kıyamete kadar zaman zaman nöbetle gelecek ve i'lâ-yı kelimetullah (Allah'ın kelimesini yükseltmek) ile İslâm'a hizmet edecek birçok toplumlara işarettir ki, anılan vasıflar bunların mümeyyiz (ayırıcı) vasıflarını ve birleşme yönlerini teşkil eder. Şu halde bunların hepsini ancak alîm olan (çok iyi bilen) Allah Teâlâ bilir. Fakat gerek ortaya çıkmasından sonra ve gerek eserlere göre ortaya çıkmadan önce bazılarını tayin ve tasavvur etmek mümkün olabileceğinden tefsirciler bunları kaydetmişlerdir:

1. Hz. Hasen, Katâde, Dahhâk, İbnü Cüreyc demişlerdir ki, bunlar Ebu Bekir ve arkadaşlarıdır. Çünkü dinden dönenlerle bunlar savaştılar.

2. Ebu Bekir, Ömer ve arkadaşlarıdır. Zira Resulullah'ın devrinden sonra mücahedeler bunların halifelikleri zamanında olmuştur.

3. Sûddî demiştir ki, bu âyet önce Ensar hakkındadır. Zira ilk önce kâfirlere karşı Resulullah'a yardım eden ve dinin ortaya çıkarılmasına yardımcı olan bunlardır.

4. Yemen ehlidir. Zira Hâkim'in "el-Müstedrek" inde sahih senet ile rivayet edildiği üzere bu âyet indiği zaman Peygamberimiz (asv) Ebu Musa'l- Eş'arî (r.a.)ye işaret buyurarak "Bunun kavmi" buyurmuştur. Ve hakikaten bunlar Resulullah zamanında çok mücahedeler ve hizmetler etmişler ve Hz. Ömer'in fetihlerinin çoğu da bunların eliyle olmuştur.

5. Fürs (fars, eski İran) kavmidir. Çünkü yine sahih rivayette geldiği üzere Peygamberimizden sorulmuş, mübarek elleriyle Selmân-ı Farisî (r.a.)'nin omuzuna vurup: "Bu ve bunun arkadaşları" buyurmuş, sonra da: "İman, Süreyya'ya bağlı olsa, Acem soyundan olan birtakım insanlar her halde uzanır alırlardı." buyurulmuştur ki, bu hadis-i şerifte İmâm-ı Azâm Ebu Hanife hazretlerinin menkıbelerine de delalet vardır.

6. Denilmiş ki, bunlar Neha'den ikibin, Kinde'den beşbin ve diğer insanlardan üç bin kişi idiler ki, Kadisiye günü cihad ettiler.

Sözün kısası bu kavmi, bir zamana mahsus tek bir kavimden ibaret kabul etmemek, imandan sonra herhangi bir şekilde İslâm'dan yüz çevirenlerin kendilerine mevkiyi terketmeye mecbur oldukları ve olacakları herhangi bir kavim olarak anlamalıdır. Ve burada itikat (iman) itibarıyla dinden dönme değil, amel bakımından da dinden dönme bahis konusudur.

Vaktiyle Yahudilerin Hristiyanlara, Hristiyanların Müslümanlara mevkiyi terkettikleri gibi, İslâm nimetinin kadrini bilmeyen nankörler de onun kıymetini bilecek, şükrünü eda edecek yeni bir Müslüman kavme mevkiyi terketmeye mecbur olacaklardır. İnsanlık tarihi, İslâm tarihi bunun büyük küçük misalleriyle doludur. Fertleri, küçük toplumları bırakalım da en büyük misallerini alalım:

Önce Araplar, kavimden kavime bu hizmeti yapmışlar, bundan sonra Emevilerin son zamanlarında olduğu gibi bu hizmet, Araptan Aceme doğru geçmiş, hadis-i şerifin de gösterdiği üzere Fars kavmi maddî ve manevî olarak İslâm'a çok büyük hizmetler etmiş, sonra bunlar da aynı hale gelmiş, bu defa da Allah Türkleri göndermiş, Arapların, Farsların kıymetini bilemeyip kaybettikleri İslâm devletini ele alarak İstanbul'a ve oradan yeryüzünün her kıtasına yaymışlardır.

Şu halde "Ebnâ-i Fâris" hadisinin delaleti ve İstanbul'un fethi ile ilgili hadisin açıklığı ve

"Umulur ki Allah, bir fetih ihsan eder ve katından bir emir getirir." (Maide, 5/52)

ilâhî vaadinin mutlak oluşu ve işareti ile Türkler de, bu ayetin müjdesine girmişlerdir. Demek ki, onlar da bu nimetin kadrini, kıymetini bilmez, küfür ve küfrâna doğru giderlerse yerlerini Allah'ın göndereceği diğer bir topluma terketmeye mecbur olacaklardır. Ve kim bilir, lütfu geniş ve ilmi çok olan Allah, kıyamete kadar daha ne toplumlar gönderecektir. İşte tâ yukarıdan "Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın" hatırlatmasından beri gelen ve daha devam edecek olan açıklamaların geliş ve akışına göre meâlin özeti bu noktada toplanmaktadır. (bk. Elmalılı Tefsiri ilgili ayetin açıklaması)

Zariyat suresi 47. ayeti açıklar mısınız? Bazı çevreler buradaki ayetin günümüz bilimsel gelişmeleri neticesinde evrenin genişletildiği görüşündedir?

Muasır alimlerden önemli bir kısmı, 

“Göğü biz çok sağlam bir şekilde bina ettik. Şüphesiz onu genişleten biziz.”

mealindeki Zariyat suresinin 47. ayetinden evrenin genişlemesinin işaretini çıkarmışlardır.

Ayette geçen “Mûsiûn” kelimesi tam tamına “genişletenler” anlamına gelir. Bir çok ayette olduğu gibi, burada da Allah azametini göstermek için  kendisini birinci çoğul şahıs zamiri olan “Biz” kullandığı için buna uygun olarak da “mûsiun”(genişletenler) kelimesini de çoğul olarak kullanmıştır. Bu ayet, evrenin genişlemekte olduğunu ve bunu yapanın da Allah olduğunu açıkça vurgulamaktadır.

Âyetin açık delâletinden, kâinatın bir balon gibi şişip devamlı genişlediği anlaşılıyor. Ancak Kur'an ayetlerinin birden çok manaya işareti olabilir. Bu nedenle tefsirlerde “Şüphesiz ki biz hep genişleticileriz.” âyetini değişik şekilde yorumlamışlar ve beş kadar farklı tefsîrde bulunmuşlardır. Şöyle ki:

1. Bizim kudretimiz çok geniştir, her şeye yeter.
2. Yarattıklarımıza rızkı genişletmiş bulunuyoruz.
3. Yağmur yağdırmak suretiyle yeryüzünde geniş imkânlar meydana getiriyoruz.
4. Zenginlerinize geniş imkânlar vermiş bulunuyoruz.
5. Halkımıza karşı geniş lütuf ve ihsan sahibiyiz. (bk. Şevkânî, V, 105;  Elmalılı, VI, 4542-4543)

Ne var ki, fezada sayısını henüz kesin olarak bilemediğimiz yıldızlar ve onların oluşturduğu sistemler, galeksiler en küçük bir yanlışlığa meydan vermeyecek plânda yaratılıp her biri için ayrı bir yörünge ve değişik bir hareket takdir edilmiştir. Başıboş hiçbir yıldız veya sistem söz konusu değildir. Başta Einstein olmak üzere, son asrın fizikçileriyle astronomları bu muhteşem kâinatın bir bütün halinde devamlı genişlediğini söylüyorlar. Kuvvetli bir ihtimalle, eğer bunun doğruluğu isbat edilirse, Kur'an'daki ilgili beyânın bu manaya delâlet ettiğini söyleyebiliriz.

Sonuç olarak "Şüphesiz biz genişletmekteyiz" cümlesi, kainatın genişlemesi noktasından iki yoruma uygun olmaktadır:

a. İstersek daha da genişletiriz anlamına gelmektedir. Biz vüs'at yani genişlik ve kudret sahibiyiz; semâdaki bu ihtişamı sağlamakla kudretimizden bir şey eksildiği sanılmamalıdır, dilersek daha da genişletiriz. Bakara sûresinin 255 ve Kaf sûresinin 38. âyetlerindeki içerik ve üslûp bu mânayı çağrıştırmaktadır.

b. "Hâlâ evreni genişletmekteyiz" anlamına gelmektedir: Bu yorum daha çok, uzay cisimlerinin birbirinden uzaklaştığı ve aralarında­ki mesafenin gitgide arttığı yönündeki bilimsel tespitten hareketle ortaya konan "Genişleme teorisi" ışığında yapılmıştır. (bk. Celal Kırca, Kur'ân-ı Kerîm'de Fen Bilimleri, İstanbul, 1984, s. 62-63; eski dönemlerin âlimlerinden bu yorumu destekleyen bazı açıklamalar için bk. Celâl Yeniçeri, Uzay Âyetleri Tefsiri, s. 110-115)

Gök, kelimesinin Kur'an'daki kullanımları dikkate alınarak genişletilen şey, bu ve benzeri bağlamlarda "evren"(Esed, III, 1070-1071) "dünyanın dışındaki bütün kâinat"(Celal Kırca, a.g.e., s. 62) anlamlarında yorumlanabilmektedir. (bk. Razi, XXVIII, 225-226; göklerin ve yerin yaratılması hakkında bk. Bakara 2/22, 29; Kur’an Yolu: V/80-82.)

İlave bilgiler için tıklayınız:

Mucizeler ve Kur'an-ı Kerim'in mucizevi yönü... 

Kur'an’ın mucizelik yönleri kırk tanedir, ifadesini nasıl anlamak gerekir?..

Bakara Suresi 248. ayette bahsi geçen Kutsal tabut yada sandık gerçekten fiziki olarak var mıdır? Ahir zamanda bulunacak mıdır?

Tefsirlerde bu tabutun maddî bir sandık olduğu bildirilmektedir.

“Peygamberleri devamla şöyle dedi: “Onun hükümdarlığının alâmeti, size içinde Rabbinizden bir sekîne ile Mûsâ ve Harun’un manevî mirasından bir bakiyyenin bulunduğu  ve meleklerce taşınan bir sandığın gelmesidir. Eğer iman etmeye niyetli iseniz bunda, elbette sizin için delil vardır.”(Bakara, 2/248) mealindeki ayetin tasvirleri de Tabut’un maddî olduğunu göstermektedir.

Kaynaklarda Tabut hakkında çok farklı rivayetler vardır. Hepsindeki ortak nokta şudur ki; Hz. Musa (as)’ın vefatından sonra, Yahudiler Allah’a isyan etmeye, hak yoldan çıkmaya başladılar. Bu sebeple Allah Amalikaları onlara musallat etti ve sandığı onlardan aldılar. Nihayet Talut’un melikliğine bir alamet olarak geri geldi.(bk. Alusî, Bakara, 248. ayetin tefsiri).

Eski Ahitteki bilgiye göre, Sandık Yahudilerle savaşan Filistinliler tarafından  alınıp götürülmüş, fakat onların elinde sadece yedi ay kalmıştır. Allah’ın başlarına getirdiği değişik musibetlerin sebebi olarak gördükleri sandığı tekrar götürüp yerine (Beytu’ş-şems’e) teslim etmek zorunda kalmışlardır.(bk. Samvail el-evvel, el-Eshah: 6/1).

Bu açıklamalar Tabut’un maddî bir sandık olduğunu göstermektedir.

Akdu’d-dürer fi Ahbari’l-Muntazar(1/34-şamile) adlı eserde, söz konusu tabutun Hz. Mehdi zamanında Taberiye göletinden çıkarılacağına dair bilgi yer almaktadır.

Eğer söz konusu hadis rivayeti sahih ise, bu durumda ilgili ayetle bir paralellik kurulabilir. O takdirde, söz konusu tabutun kaybolması özellikle o devirde İsrailoğulları için bir hezimet alameti olduğu gibi, onun yeniden bulunması, onların zaferlerinin nişanesi oldu. Onun Hz. Mehdi devrinde yeniden bulunması da inkarcılar karşısında hezimete uğrayan Müslümanların da hâkimiyetine bir alamet olabilir.

Bu gibi bilgiler genellikle yorum olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, Mehdi kelimesinin “Antakya’daki sandığı bulacağı” anlamında kullanılması, ilgili rivayet doğrultusunda yapılan bir yorumdur.

Mehdi kelimesinin maddî bir sandukçayı bulmaktan çok, manevî bir sandukça olan Allah’ın rızasına götüren hazineye ulaşan kimseyi ifade etmektedir. Bu maddî sandık, o manevî sandığın bir nişanesi gibi görülebilir.

Mehdi, Allah tarafından -Fatiha suresinde işaret edilen- sırat-ı müstakime hidayet edilmiş/dosdoğru yola iletilmiş kimse demektir. Nitekim, hadiste dört raşit halife için de “sünnetü’l-hulefai’r-raişidine’l-mehdiyyin = hidayete erdirilmiş raşid halifeler yolu” ifadesi kullanılmaktadır.(bk. Ahmed b. Hanbel, 4/126).

Hz. Nuh (as)?ın karısı ve Kenan adındaki oğlu helak mı oldular?

“Allah, inkâr edenlere, Nuh'un karısı ile Lût'un karısını misal verdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki sâlih kişinin nikâhları altında iken onlara hainlik ettiler. Kocaları Allah'tan gelen hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara: 'Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!' denildi” (Tahrim, 66/10) mealindeki ayette Hz. Nuh (as)’ın  hanımının kâfir olduğu bildirilmiş, fakat nasıl öldüğü belirtilmemiştir. Kuvvetli ihtimalle, bu hıyaneti Tufandan sonra başlamıştır. Nitekim, Kitab-ı Mukaddes’in tekvin bölümünde  Hz. Nuh (as)’ın hanımının da gemiye bindiği ifade edilmiştir. (İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

İlgili ifadeler şöyledir: “Ama seninle bir antlaşma yapacağım. Oğulların, karın, gelinlerinle birlikte gemiye bin” (Tekvin, 6/18), “Nuh, oğulları, karısı, gelinleri tufandan kurtulmak için hep birlikte gemiye bindiler” (Tekvin, 7/7)

“Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nuh, gemiden uzakta bulunan oğluna: 'Yavrucuğum! (Sen de) bizimle beraber bin, kâfirlerle beraber olma!' diye seslendi."

"Oğlu: 'Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım,' dedi. (Nuh): "Bugün Allah'ın emrinden (azabından), merhamet sahibi Allah'tan başka koruyacak kimse yoktur" dedi. Aralarına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu”
(Hud, 11/ 42-43) mealindeki ayetlerde Hz. Nuh (as)’ın oğlunun suda boğulduğu açıkça ifade edilmiştir.

Zümer Suresi, 68. ayette; "Sura üflendiğinde Allah'ın dilediği müstesna, yer ve gökte bulunanlar düşüp ölecek..." denilmektedir. Bu ayette, Allah'ın dilediği müstesna, ifadesini açıklar mısınız?

Zümer Suresi, Ayet 68:
"Ve sûra üflenmiştir. Göklerde kim var, yerde kim varsa çarpılıp yıkılmıştır. Ancak Allah'ın dilediği müstesna. Sonra ona bir daha üflenmiştir. Bu defa da hep onlar kalkmışlar bakıyorlardır."

Ayetin Açıklaması:

Ayette geçen "sa'ika" fiili tefsirlerde çoğunlukla "korkudan düşüp ölecek" şeklinde yorumlanmıştır. (meselâ bk. Râzî, XXVII, 18; Şevkânî, IV, 544) Sûrun etkisinden istisna edilenlerin, Cebrail, Mikâİl ve Azrail isimli büyük melekler olduğu belirtilir; bazı rivayetlerde bunlara Rıdvan isimli melek ile Arş'ı taşıyanlar, cennet ve cehennemde bekçilik görevi yapanlar gibi başka melekler de ilave edilmiştir. (bk. Kurtubî, XV, 268-269; Şevkânî, IV, 544) (Bk. Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu: IV/550.)

İlgili Hadisler:

«İki Üfürme Arası Kırk...dır.»

Bunun üzerine Ebû Hüreyre (R.A.)den soruldu :

—  Kırk gün müdür?

—  Bilmiyorum, dedi.

—  Kırk yıl mıdır?

—  Bilmiyorum, dedi.

—  Kırk ay mıdır?

—  Bilmiyorum, dedi.

«Artık insanın her yanı çürüyüp ufalanacak, ancak kuyruk sokumundaki (küçücük bilyamsı) kemik çürümeyecektir. İnsanlar o kemikten oluşup meydana gelecek.» (Buharî/tefsîr:  3/39, 1/78- Müslim/fiten: 141)

Yine Ebû Hüreyre (R.A.)'ın rivayetine göre, Resûlüllah (A.S.) şöyle buyurmuştur:

«Melek Cebrail'e, 68. âyette «Allah'ın dilediğinden başka» sözünden maksat kimlerdir? diye sorduğumda, «onlar şehitlerdir...» diye cevap verdi.» (Ebû Ya'lâ/hadîs zayıftır.) (bk. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yayınları: 10/5278.)

Neml Suresi, Ayet 87– 89:

87. Sûr'a üfürüldüğü gün Allah'ın diledikleri müstesna göklerde ve yerde bulunanlar hep dehşete kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak O'na gelirler.

88. Sen dağları görürsün de, yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler. Bu, her şeyi sapasağlam yapan Allah'ın sanatıdır. Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır.

89. Kim iyilikle gelirse, ona daha iyisi verilir ve onlar o gün korkudan da emin kalırlar.

İlgili Ayetin Açıklaması:

Sûr'a üfürüldüğü gün, büyük kıyamet!

SÛR, bazıları bunu "vâv" harfinin fethi ile "suver" gibi "suret" kelimesinin çoğulu, nefhi de suretlere ruh üflemek diye kabul etmişlerdir. Eğer böyle olsaydı zamirinde denilmesi gerekirdi. Halbuki diğer bir âyette "Sonra, ona bir daha üflenince" (Zümer, 39/68) diye müfred müzekker zamiri gönderildiğinden bu mânâ doğru olamaz. Bazıları da bunu temsilî kabul etmişler, ölülerin kabirlerinden mahşere çağırılışları halini bir orduyu harekete geçirmek için boru çalınması haline benzetmek suretiyle temsili istiare yapıldığını söylemişlerdir.

Tefsircilerin çoğuna göre ise bazı hadislerde rivayet edildiği üzere Sûr, büyük boru gibi bir şeydir ki, üç defa üfürülecektir:
Birincisi, "nefha-i feza',"yani dayanamama, korku üfürmesi.
İkincisi, "nefha-i saık" yani yok olma üfürmesi.
Üçüncüsü ise "nefha-i kıyam", yani kalkma üfürmesidir.
Ve buna memur olan melek İsrafil'dir. Bu âyette açıklandığı üzere birincisi olan nefha-i feza'da göklerde ve yerde kim varsa, yüce Allah'ın dilediklerinden başkası, hep dehşetten sarsılacak.

Zümer Sûresi'ndeki "Sûr'a üflenince, Allah'ın diledikleri müstesna olmak üzeri göklerde ve yerde, kim varsa düşüp ölmüş olacaktır." (Zümer, 39/68) âyeti gereğince ikinci olan nefha-i saık'ta ise Allah'ın dilediklerinden başka hepsi yıkılıp ölecek. "Sonra ona bir defa daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakakalacaklar." (Zümer, 39/68) ve "Bir de ne göresin! Onlar kabirlerinden kalkıp koşarak Rabblerine giderler." (Yasin, 36/51) âyetleri gereğince üçüncüsü olan nefha-i kıyamda kabirlerinden kalkıp mahşere koşuşacaklardır.

Tirmizî'nin Ebu Saîd-i Hudrî (r.a) den rivayet edip hasen dediği hadis-i şerifte Hz. Peygamber (s.a.v): "Nasıl zevk ve neşe içinde olurum, Sûr sahibi boruyu ağzına almış, ne zaman üfürmesi emredilecek diye izin bekliyor." buyurmuştu. Bu, ashabı kirama pek ağır geldi. O zaman Peygamber Efendimiz:

"Allah bize yeter, o ne güzel vekildir." (Âli İmran, 3/173) deyiniz" buyurdu.

FEZA: Korkunç bir şeyden insanda meydana gelen tutukluk ve ürkeklik, yani şiddetli korku ile sarsılıp belinlemek demektir. Ancak Allah'ın dilediği kimseler müstesna olarak korkudan emindirler. Bunların kim olduğu hakkında değişik sözler söylenmiş ise de kesin bir bilgi yoktur. En uygunu, bundan sonraki ikinci âyette "Ve onlar o gün korkudan da emin kalırlar." (Neml, 27/89) ifadesinin, bunun bir açıklaması şeklinde olmasıdır.

Şüphesiz ki O, yaptıklarınızdan tamamıyla haberdardır. Her kim bir iyilikle gelirse ona ondan daha hayırlısı var, hem onlar o iyilikle gelenler o günkü bir feza'dan, yani o üfürülme günü veya tekrar dirilme günü dehşetli bir korkudan emin kalırlar. (bk. Elmalılı Tefsiri)

"Sur'a üfürüldüğü gün, Allah'ın diledikleri bir yana göklerde olanlar da korku içinde kalırlar. Hepsi Allah'a boyun eğmiş olarak gelirler." (en-Neml, 27/87) âyeti Sur'un varlığına bir delildir. Bunun dışında Hz. Peygamber (asm)'den nakledilen bazı hadisler onun mahiyetini ayrıntılı bir şekilde açıklar.

Ebû Ya'la el-Mavsıli'nin Müsned adlı hadis kitabında Ebû Hüreyre (r.a)'den nakledilen bir hadis-i şerif Sur'u açıklar: Ebû Hüreyre der ki: Bir gün Peygamber (s.a.s) bizimle oturuyor sohbet ediyordu. Etrafında sahabelerden büyük bir topluluk vardı. Bize şöyle dedi: "Yüce Allah gökleri yarattıktan sonra, Sur'u yarattı. Ve onu İsrâfil (a.s)'a verdi. İsrâfil ağzını Sur'a dayamış ve gözlerini de Arş'a dikmiştir. Sur'a üfürmesi için verilen emri beklemektedir." Ebû Hüreyre diyor ki; ben, "Ey Allah'ın Rasûlü Sur nedir?" diye sordum. O da, "Boynuza benzeyen bir alettir." diye cevap verdi. Ben yine, "O nasıl bir şeydir?" diye sordum. O da, "O, çok büyük bir şeydir. Beni hakkı tebliğ etmek üzere gönderen Yüce Allah'a yemin olsun ki, yerler ve gökler onun yanında küçük kalır. Hepsi onun içine sığabilir." diye cevap verdi... Bu hadisi şerif uzayıp gidiyor. Ayrıntısıyla her şeyi açıklıyor. Bu hadise göre:

Sur'a üfürülüş üç kez olacak. Birinci üfürüşte korku ve dehşetten bütün yaratıklar sarsılacak. İkinci üfürülüşte bütün kâinat alt üst olup, bütün canlılar ölecek. Allah yeni bir düzen (ahiret yurdu) kurup hesap günü gelince, üçüncü bir üfürülüşle bütün ölülerin ruhlan bedenlerine girerek yeniden dirilecekler. Ve ardından hesap, kitap, mizan, şefaat, sırat, Cennet, Cehennem... kıyamet olayları olacak.

Kur'ân-ı Kerim Sur'un üfürülüşü anında yaşanacak dehşeti, Tekvir, İnfitar, İnşikak ve daha başka sürelerde genişçe haber vermektedir:

"O gün güneş dürülür, yıldızlar kararıp dökülür, dağlar yürütülür, en değer verilen on aylık develer terkedilir, denizler kaynatılır" (et-Tekvir, 81/1-4,6);

"Gök yarılır, yıldızlar etrafa saçılır, denizler akıtılır" (el-İnfitar, 82/1-3);

"Gök yarılıp Rabbinin emrine boyun eğer, yer uzatılır, içinde olanları atıp tamamen boşalır ve Rabbine boyun eğer." (el-İnşikak, 83/1-4); "Büyük bir gürültü koparır, o gün insanlar ateş etrafında çırpınıp dökülen pervaneler gibi olur, dağlar atılmış renkli yüne benzer." (el-Karia, 101/1-5);

"Yer dehşetle sarsılır, ağırlıklarını dışarıya, çıkarır ve insan, "ne oluyor" diye korkusunu dile getirir" (ez-Zilzâl, 99/1-3); "O gün bir sarsıntı sarsar, peşinden bir diğeri gelir kalpler titrer, insanların gözleri yere döner ve "biz ufalmış kemik olduğumuz zaman eski halimize mi döneceğiz" (yoksa). O takdirde bu zararına bir dönüştür diye düşünecekler. Tek bir çığlıkla hepsi bir düzlüğe dökülecekler" (en-Nâziat, 79/6-14); "Surâ üfürüldüğü gün herkes bölük bölük gelecek, gökler kapı kapı açılacak, dağlar yürütülüp serap olacak" (en-Nebe; 78/18-20); "Yıldızların ışığı giderilecek, gök yarılacak, dağlar pamuk gibi atılacak" (el-Mürselât, 77/8-10); "Gözün kamaştığı, ayın tutulduğu, güneş ve ayın bir araya getirildiği zaman insan "kaçacak yer neresi" diyecek, ama sığınak yoktur o gün." (el-Kıyâmet, 75/7-11); "Arslandan ürkerek kaçan yabani merkeplere benzerler" (el-Müddessir, 74/50-51); "Yer yüzü ve dağlar sarsılır, dağlar yumuşak kum yığını hâline gelir" (el-Müzzemmil, 73/14);

"Gökyüzü erimiş maden gibi olur, dağlar da atılmış pamuğa döner; hiçbir dost dostunu soramaz." (el-Meâric, 70/8-10); "Sarsıntıyı gören her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hamile kadın çocuğunu düşürür, insanlar adeta sarhoş gibidir. Onlar sarhoş değildir ama Allah'ın azabının şiddeti onları o hâle koyar." (el-Hac 22/1-2).

Ölü bedenlere ruhların verileceği üçüncü üfürülüş anında ise, "Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış olarak, o çağırana koçarak kabirlerinden çıkarlar. Kafirler 'bu ne zorlu bir gün' derler." (el-Kamer, 51/8-9). "Kabirlerinden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu, söz verilmiş olan gündür." (el-Mearic, 70/43-44).

Yukarıdaki hadis-i şerifte Hz. Peygamberimize (asm); Sur'a üfürüldüğü gün, Allah'ın diledikleri bir yana, göklerde olanlar da yerde olanlar da korku içinde kalırlar. Hepsi Allah'a boyunları bükülmüş olarak gelirler" (en-Neml, 27/87) âyetindeki Âllah'ın diledikleri bir yana" kelamı ile kastedilen kişilerin kimler olduğu Ebu Hüreyre tarafından soruldu. Rasûlüllah cevaben: "Onlar şehidlerdir. Çünkü şehidler Yüce Allah'ın katında diridirler. Allah onları, kıyamet gününün dehşetinden, korku ve endişesinden korumuştur. O günün korku ve endişesi sadece inanmayan âsi ve günâhkâr kullar içindir" karşılığını verdi. Peygamberimiz daha sonra kıyâmet ve sur konusunda özetle şu bilgileri verdi:

"Bütün canlılar öldükten sonra ölüm meleği Azrâil Allah'ın huzuruna çıkar ve Ey Allah'ım, yaşamasını dilediğin kimselerden başka, yerde ve gökte canlı olarak yarayan bütün varlıklar öldü, der. Allah ise, geride kalanları herkesten daha iyi bildiği halde, ölüm meleğine "Geride canlı kalan kimse var mıdır?" diye sorar. Azrâil, Ey Allah'ım, ölmeyen ve daima diri olan Zât-ı Celâlin kaldı. Sen bâkisin ve dirisin. Bir de kalmasını dilediğin Arş'ı ayakta tutan melekler, Cebrâil, Mikâil ve ben kaldım " cevabını verir. Daha sonra Allah'ın emriyle geride kalan melekler de ölür, Azrâile dönen Yüce Allah Ey meleğim, sen de diğer yaratıklarım gibisin. Bütün yaratıklarım öldü, sana ihtiyaç kalmadı. Yaratan ve öldüren benim. Artık sen de öl" buyurur ve Azrâil de ölür. Sonra Yüce Allah "Bugün mülk kimindir?" diye seslenecek ama cevap verecek hiç bir canlı olmayacak; cevabı Allah kendisi verecektir. "Bugün mülk, tek ve herşeye gücü yeten Allah'ındır?"

Yüce Allah, yerleri ve gökleri değiştirecek, yeni bir âlem yaratacak, her yer dümdüz olacak. Allah'ın seslenmesiyle bütün varlıklar tekrar eski haline gelecek; yerin altındakiler altta, üstündekiler üstte olmak üzere dirilme anını bekleyecekler. Allah'ın emriyle gökler kırk gün yağmur yağdıracak, her taraf sularla kaplanacak. Ardından Allah cesetlere yeniden dirilmelerini emredecek. Cesetler bitkilerin yeşermesi gibi yerden çıkacak. Bu arada Cebrâil ve Mikâil de yeniden diriltilecek. Ardından Allah bütün ruhları çağıracak. O gün mü'min ruhlar ışık hâlinde, kâfirlerinki ise karanlık halde gelir. Allah bu ruhları Sur'a doldurup İsrafile emreder. İsrafil emri yerine getirir ve Sur'u üfler. Surdan çıkan ruhlar yerle gök arasını doldurur; ardından Allah, her ruhun kendi cesedine girmesini emreder. Ruhların cesetlere girmesinden sonra yer yarılır ve herkes kabrinden çıkıp ilâhî huzura doğru yürümeye başlar. "Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış olarak o çağırana kabirlerinden koşarak çıkarlar." (el-Kamer, 54/8).

Buna göre Sur, İsrâfil (a.s)'ın kıyâmet anında canların toptan öldürülmesi, kainatın düzeninin bozulması, ardından yeni bir âlemin kurulması ve nihâyet canlıların tekrar dirilmeleri için toplam üç kez üfleyeceği, mahiyetini bilmediğimiz, dünyadaki aletlere benzemeyen, ancak hadislerde boru diye tanımlanan bir âlettir. (bk. Fedakar KlZMAZ, Şamil İslam Ansiklopedisi)

Rahman ve Mearic sûrelerinde "Allah iki doğunun ve iki batının Rabbidir." diye bir âyet var. İki doğu ve iki batıdan kasıt nedir?

"O hem iki doğunun, hem iki batının Rabbidir. O halde Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edebilirsiniz?" (Rahman, 55/17-18)

Âyet şunları düşündürür:

- Güneş, Allah'ın emriyle doğar ve batar; bu doğup batma, her gün farklı açılarla gerçekleşir.

- Dünyanın da güneşin de Rabbi O'dur. Bunların ayrı ayrı sahipleri olsaydı, bu uyum olmazdı.

- Doğu, batı ve ikisi arası her şeyi yaratan Allah'tır. Kâinatın hikmetli nizamının sahibi O'dur.

Hem iki doğunun Rabbi, hem iki batının Rabbidir. O yaratıcı Rahmân, yani yalnız insan ve cinnin başlangıçtan yaratıcısı olmakla kalmayıp, bütün varlık yönlerinin hatta varlık ve yokluk nimetlerinin hepsinin sahibi ve bütün tekamül (gelişme) mertebelerinin Rabbidir.

“O hem iki doğunun, hem iki batının Rabbidir.” (Rahman, 55/17)

mealindeki âyette yer alan "iki doğu -iki batı" ifadesi, birden çok gerçeğe işaret etmektedir: 

a. Bu âyetten önce geçen "Güneş ve ay bir hesap iledir" âyetinden anlaşılacağı gibi, güneş ve ayın doğu ve batıları demektir. [krş. Hâzin (Mecmau’t-tefasir), VI/139; Alûsî, 26/105]

b. Yaz ve kış mevsimlerinde günlerin uzayıp kısalmalarına göre doğular ve batılar demektir. (Zemahşerî, IV/445, el-Beydâvî,VI/139) Buna göre, âyette mevsimlerin her iki tarafı zikredilmiş ve bu iki uç kısımlar arasındaki her günkü doğu ve batı mefhumu insanların aklına havale edilmiştir.

"Doğuların ve batıların Rabbine yemin olsun" (Meâric, 70/40)

âyetinde ise, doğu ve batı kelimeleri çoğul kullanılarak her günkü durumlarına işaret edilmiştir.

c. Yerin küre şeklinde yuvarlak olması sebebiyle, her yarım küre parçasına göre bir doğu, bir de batıya işaret edilmiştir. Buna göre, âyet dünyanın yuvarlak olduğuna da  delâlet etmektedir. Bunda doğu kabul edilen bir nokta aynı zamanda batı,  batı kabul edilen bir nokta ise aynı zamanda doğu kabul edilir. (İbn Aşûr, 26/247;  Hamdi Yazır, 7/370-371)

d. Şafağın doğuşu ile güneşin doğuşu, güneşin batışı ile şafağın batışı. Bu görüş ibn Abbas'a izâfe delmiştir. (Alusî, 26/105)

Bunu şöyle açıklamak mümkündür:  Yerküreden çok büyük olan güneşin  ışınları, yerkürenin kendisine dönük olan yüzüne isabet ettiğinde o taraf gündüz olur. Güneş ışınları, aynı zamanda yer kürenin iki yanından geçer gider. Bundan dolayı kürenin iki yanı, ışınların oraya tam isabet etmemesinden dolayı yarı aydınlık hâlde kalır. Yerkürenin güneş ışınlarına dönük olmayan kısmının ortaları ise tam karanlıktır. Neticede, yuvarlağımsı biçimde olan yerkürede tam aydınlık ve az aydınlık; tam karanlık ve az karanlık şeklinde bölümler ortaya çıkar. Böylece iki aydınlık ve iki karanlık meydana gelir ki, iki doğu ile iki batı manası da anlaşılmış olur. (bk. Niyazi Beki, Rahman suresi, ilgili âyetin tefsiri)

e. Güneşin ve diğer gök cisimlerinin doğuş ve batış yerleri.

f. Güneş gibi maddî, akıl gibi manevî ışık kaynaklarının doğuş ve batış noktaları veya ışıyıp sönmeleri. Elmalılı burada asıl amacın, Allah Teâlâ'nın gerek yiyecek gibi var edilerek, gerekse hastalık gibi yok edilerek oluşan bütün nimetlerin sahibi ve yöneticisi olduğuna dikkat çekmek olduğunu belirtir.

Bunlardan hangisi olursa olsun, asıl kasdedilen mana, Allah'ın var olan ve olmayan bütün nimetlerin sahibi ve yöneticisi olduğunu beyan etmektir. Görülüyor ki bu âyetler, hem nimeti hem kudreti hatırlatmaktadır. Nimeti hatırlatmak, şükrü gerektirir, kudreti hatırlatmak da, nankörlüğe karşı kınamayı takviye eder. (Yorumlar için bk. Râzî, XXIX/99; İbn Âşûr, XXVII/247; Elmalılı. VII/4670-4671; Kur’an Yolu:V/145)

"Hayır, Allah'ın nizamı onların sandığı gibi değildir! Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, Biz onların yerine kendilerinden daha hayırlı insanlar getirmeye kadiriz. Bizim elimizden kurtulan, gücümüzün yetmediği hiçbir şey yoktur." (Mearic, 70/40-41)

Allah’ın Zat-ı Akdesini bilmek mümkün değildir. Kur’an’da, onun sıfatları takdim edilerek kendisini tanımamız istenmiştir. Demek ki, Cenab-ı Hakkı ancak onun isim ve sıfatlarıyla tanıyabiliriz. Onun içindir ki, Kur’an’ın sureleri “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” manasına gelen Besmeleyle taçlandırılmıştır.

Allah’ın kâinat çapında yansımaları görülen en açık vasfı rububiyet (Rab olma, kâinatı tekvinî vahiyle, insanlık camiasını ise teşriî vahiy ile terbiye edip idare etme) vasfıdır. Kur’an’ın ilk suresi Fatiha’nın başında “Rabbu'l-âlemîn/Âlemlerin Rabbi”,  son suresinin başında “Rabbi’n-nas/insanların Rabbi” vasfının kullanılması, tevhid-i rububiyetin idrak edilmesinin ne kadar önemli olduğunun göstergesidir.

İnsanlık camiası için geçerli olan teşriî vahyin muhatabı Hz. Peygamber (a.s.m) olduğu için, Kur’an’da sık sık “Rabbin” ifadesine yer verilmiştir. Nitekim, ilk inen Alak suresinin ilk âyeti “Yaratan Rabbinin adıyla oku” mealindeki ifadeyle başlamıştır.

İşte Maaric Suresinde yer alan “Doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki...” mealindeki âyetin ifadesinde de, inkârcıların kör gözlerine sokulacak Rab olma/rububiyet gerçeği vurgulanmaktadır. Güneşin doğuşu ve batışı, gösterdiği harika bir nizam ve intizam penceresinden, bu nizamı kuran Allah’ın -ilim ve hikmetle bezenmiş- sonsuz kudretini göstermektedir. Bu ifadeyle Kur’an âdeta şöyle diyor:

“Dünyayı, ayı, güneşi, yıldızları bir sapan taşı gibi evirip çeviren, koca güneşi bir gizleyen bir ortaya çıkaran Allah’ın, ölümle batan insanları yeniden güneş gibi, -hayat ışığıyla- ortaya çıkarması, dünyayı kaldırıp yerine ahireti koyması O’nun sonsuz kudretine ağır gelebilir mi?  Ve imtihana tabi tutulan cinler ve insanlar, hesap vermeden sonsuz ilimle yoğrulmuş bu sonsuz kudretten kaçıp kurtula bilirler mi?”

Ali İmran Suresi'nde Hz. Zekeriya (as) çocuğu olması için dua ediyor ve duası kabul olduğu bildirilince neden şüpheye düşüyor?

"İşte o sırada Zekeriya Rabbine niyaz edip “Ya Rabbî,” dedi, “Bana Senin tarafından tertemiz, hayırlı zürriyet ihsan eyle. Şüphesiz ki Sen duaları işitip icabet edersin!”

"Zekeriya mihrapta namaz kılmakta iken melekler kendisine seslenip: “Allah sana, Allah’tan bir kelimeyi tasdik edecek, hem efendi, hem gayet zahid, hem peygamber olacak olan Yahya’yı müjdeler” dediler."

"O: “Ya Rabbî,” dedi, “nasıl benim çocuğum olabilir ki ihtiyarlık başıma çökmüş, hanımım ise kısır hale gelmiştir?” Allah: “Böyle de olsa, Allah dilediğini yapar” buyurdu."
(Ali İmran, 3/38-40)

Zekeriya şöyle dedi: "Ey Rabbim, ben iyice ihtiyarlamış ve karım da kısır iken, benim nasıl oğlum olabilir? Allah: "Bu böyledir, Allah dilediğini yapar" dedi.

Bunun üzerine Zekeriya şöyle dedi: "Ey Rabbim, benim nasıl oğlum olacak? Yaşım çok ilerlemiş hanımım da kısırdır. Allah, "Bu böyledir. Allah seni daha önce ortada yok iken var ettiği gibi, hanımın kısır sen de ihtiyar olduğun halde sana çocuk verecektir." dedi.

Zekeriya'nın bu sorusu üzerine Allahuteala şöyle buyurmuştur: "Bu böyledir. Allah seni daha önce ortada yok iken varettiği gibi, hanımın kısır sen de ihtiyar olduğun halde sana çocuk verecektir.

Rabbim! Benim nasıl oğlum olabilir?" şeklindeki hayret ifadesinin de dua ettiği hususun gerçekleşebilmesinde kuşku duyduğu yönünde anlaşılmaması gerektiğine dikkat çekilmelidir.

Hz. Zekeriyâ'nın sorusunu ifadenin zahir mânasına göre anlamaya, yani bilinegelen sebepler bulunmadan bu sonucun nasıl meydana geleceğini hayret ve merak içinde sormuş olabileceğine bir engel bulunmadığını, ancak peygamberlere yaraşmayacak yorumlara başvurmak ise yanlıştır. İbn Âşür da Hz. Zekeriyâ'nın böyle bir soru sormasının, Hz. İbrahim'in yüce Allah'tan ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesini istemesi ve "Yoksa inanmıyor musun?" buyurulunca "Hayır inanıyorum, fakat kalbim tam kanaat getirsin diye" cevabını vermesine benzetir. (Kur'an Yolu Tefsiri)

Taberi diyor ki: "Zekeriya (a.s.) Allahın peygamberi olduğu halde "Ey Rabbim, ben iyice ihtiyarlamış ve karım da kısır iken benim nasıl oğlum olabilir." sözünü nasıl söyledi? Halbuki melekler kendisine oğlu olacağını müjdelemişlerdi. Zekeriya, meleklerin doğru söylediklerinden şüphe mi etmişti? Halbuki bu mümin bir kula bile yakışmaz. Nerede kaldı ki peygambere yakışsın. Yoksa Zekeriya, Allan'ın kudretini inkâra mı kalkmıştı? Bu ise daha büyük bir suçtur. Zekeriya'dan bunun beklenmesi abestir."

Cevaben denilir ki: "Bu hususta Süddi ve İkrime şunları söylemişlerdir."Melekler Hz. Zekeriya'yı bir oğlu olacağı ile müjdelemelerinden sonra Şeytan ona gelip, müjdeleyenlerin Allah'ın elçileri olmadıklarını, bu sözlerin şeytan tarafından söylendiğini, Zekeriya'ya söylemiş bunun üzerine Zekeriya, içine düşen şüpheyi bertaraf etmek için meselesinin açıklığa kavuşmasını istemiş, ve âyette zikredilen sorusunu sormuştur.

Taberi "Burada, Zekeriya'nın sorusunun, kendisine müjdelenen çocuğun, kısır olan hanımından mı yoksa başka bir kadından mı olacağını öğrenmek için sormuş olabileceğini söylemiştir.

Bazı alimlere göre ise Zekeriya (a.s.) bu soruyu, Allah'ın vaadinden şüphe ettiği için değil, müjdesini sağlamlaştırmak için sormuştur. (Teberi Tefsiri)

"Allah'ın ayetlerini az bir menfaat karşılığında satmayın." ayeti nasıl anlaşılmalıdır?

Yahudilerden, nimetlerin en büyüğü olan hak dini reddedip âhiret kurtuluşundan mahrum kalma pahasına, bunlarla mukayese edildiğinde hiçbir değer ve anlam ifade etmeyen dünya malı, dünyevî mevki ve itibar peşinde koşmamaları istenmektedir. "Ayetlerimi az bir karşılık ile satmayın." mealindeki ifade, Allah'ın yüce ve kutsal kitabını ve dinini kişisel ve maddî çıkarlar için kullanıp yanlış yorumlayanlara, haramları helâl, helâlleri haram göstermeye kalkışanlara karşı kesin bir uyarıdır. (bk. Ateş, I, 155-156; İbn Âşûr, 1,467-469; Kur’an Yolu:I/52-53)

Bu mealdeki ayetlerin anlattığı hususlar, gerçekten  belli bir para karşılığı ayetlerin satımını gerçekleştirmek değildir. Bilakis, "dinlerini dünyaya satmak." Allah’ın indirdiği ayetlerinde ortaya koyduğu emir ve yasaklarını -fani dünya hayatının değersiz menfaati uğruna- çiğnemek, kalplerindeki imanlarına rağmen, şeytanın ve nefs-i emarenin telkinlerine boyun eğmek gibi süflî ve aşağılık bir konumun sergilenmesi söz konusudur.

Örneğin -Yahudilere hitap eden- Maide Suresinin 44. ayetinde “Benim ayetlerimi az bir fiyata satmayın.” mealindeki ayetin sonunda “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler / tasdik etmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” ifadesi ile Hristiyanlara hitaben gelen 47. ayetin sonunda da “Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenler / tasdik etmeyenler fâsıkların- yoldan çıkmışların ta kendileridir.” ifadesinde arz ettiğimiz hususu görmek mümkündür.

Hukuku icra ederken, Yahudi hâkimlerin rüşvet alarak -bile bile- yanlış ve haksız karar vermeleri, bu cümleden olarak recim hükmünü uygulamamaları veya sadece halk kesimine tatbik etmeleri; yine, insanların teveccühünü kaybetmemek, makamlarından olmamak için -bile bile- Hz. Muhammed (asv)’in vasıflarını gizlemeleri, Allah’ın ayetlerini  değersiz bir menfaate satmak anlamına gelir.

Eğer Hz. Muhammed (asv)’in hak peygamber olduğu ortaya çıkarsa, ilim adamları, muhtaç oldukları bilgileri ondan almak durumunda kalır. Haham ve papazlar, birer dinî otorite olarak merci olma konumunu kaybeder, halkın yeni peygambere tabi olmasıyla, onlar geri planda kalmaya mecbur olacaklar. Bu makamlar, manevî makamların dışında maddî makamlar olarak da kendini gösterir. Nitekim, Bizans Kralı, Hz. Peygamber (asm)’in elçilerini ve -o anda daha iman etmemiş olan- Ebu Süfyan’ı dinledikten sonra, onun hak peygamber olduğunu söylemiş, ancak oradaki papazların isyan etmelerinden ötürü –makamını muhafaza etmek için -işi şakaya vurmak zorunda kalmıştı.

Bununla beraber, Kur’an’ın açıkça ifade ettiği üzere, dinlerini dünyaya satan, rüşvet gibi haksız kazançla hayatlarını sürdürmeye alışık olan Yahudî hahamları, iman etmeleri durumunda yalnız makamlarından uzaklaşmakla kalmaz aynı zamanda rant gelirlerini de kaybederlerdi...

Kur'an ayetlerinin yazıldığı kitapları ve levhaları satmak caizdir. Bunun ayette geçen konuyla bir ilgisi yoktur.

Nisa 34. ayetteki, vedribûhünne kelimesine, kadınları dövün anlamı yerine, yatağını ayır anlamı vermek daha doğru olmaz mı? Nitekim, darabe fiili sefere çıkmak anlamına geldiği gibi, Peygamberimiz de bu ayeti uygulamamış.

Kur’an’ın ilgili ifadesi -meal olarak- şöyledir:

“Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onlardan ayrılın/onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.”

Görüldüğü gibi, ayette üç müeyyideden bahsedilmiştir:

a. “fe izuhünne”(onlara öğüt verin).

b. “vehcuruhünne”(onlardan ayrılın)

c. “vedribuhünne”(onları dövün)

Eğer biz (c) şıkkındaki ifadeyi “ayrılmak” olarak değerlendirirsek, (b) şıkkındakini -haşa- yersiz bir tekrar olarak kabul etmek gerekir.

Kaldı ki, “sefere çıkma” manasına geldiği için ayrılmak olarak değerlendirilen “darabe” fiilinin bu anlamda kullanılması ancak “fî” harf-i cerle kullanılması durumunda söz konusudur. “(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple kazanç için yeryüzünde dolaşamayan fakirler için olsun.”(Bakara, 2/273) mealindeki ayette yer alan “yeryüzünde dolaşmayı/sefere çıkmayı/evlerinden ayrılmayı” ifade eden kelime “darben fi’l-ard” sözcüğüdür ki, burada “darabe” fiili “fi” harf-i cer ile kullanılmış ve sefere çıkmayı, evden ayrılmayı ifade eder.

Halbuki söz konusu ayette “darabe” fiili harf-i cersiz kullanılmıştır ki dövme anlamına gelir. Ancak, bu bir yuvayı dağıtacak şekilde başkaldırıda bulunan kadınlar hakkında verilen ve yuvayı dağılmaktan kurtarmayı hedefleyen çok uç bir misaldir. Efendimiz (asv) (c) şıkkındaki ayeti değil, (b) şıkkındaki ayetin ruhsatını kullanmış ve eşlerinden bir ay süresince ayrı kalmıştır. Dövme ruhsatını kullanmamakla da ümmetine bir nümune-i imtisal olmuştur.

İlave bilgi için tıklayınız:

İslâm dini kadınları dövülmesine izin veriyor mu?

Yüce Kitabımız Kur'an'da, Hz. Meryem'in Hz. Harun'un kız kardeşi olduğuna dair ayetler var. Oysa Meryem Oğlu Hz. İsa ile Musa ve Harun peygamberler arasında asırlar var, bu bir isim benzerliği midir?

“Onu kucağına alıp akrabalarına getirdi. 'Kız Meryem! Sen ne tuhaf bir şey yapmışsın öyle!' dediler. Ey Harun’un kız kardeşi! Baban kötü bir insan değildi. Annen de iffetsiz bir kadın değildi!..”(Meryem, 19/27-28).

“Harun’un kız kardeşi” ifadesi, kaynaklarda farklı şekilde yorumlanmıştır:

a. Buradaki Harun, İsrailoğulları tarihinde salahati ve iyiliğiyle meşhur bir şahıstır. Eskiden beri güzellikler için örnek olarak gösterilen bir kişiydi. Hz. Meryem, hep saliha bir kadın olarak bilindiği için ona -benzetilmek üzere- nispet edilmiştir.

b. Bu zat, bildiğimiz Hz. Musa’nın kardeşi olan Hz. Harun’dur. Burada “Harun’un kız kardeşi” ifadesi, onun gibi iyi ve sempatik olduğuna işaret edilmiştir.

c. Kötülüğüyle meşhur bir adamdır. Buna göre bu ifadeyle Yahudiler, Hz. Meryem’i kötülükte bu adama benzeterek yargılamışlardı.

d. Bu zat, İsrailoğulları arasında çok iyi bir kimse olarak nam yapmış Hz. Meryem’in gerçek kardeşidir. Bu görüşün en kuvvetlisi olduğunu savunanlara göre, bunun doğruluğunu destekleyen iki önemli neden vardır. Birincisi: İfadelerde asıl olan -mecaz değil- hakikattir. Bunun hakikat olması ise, ancak Meryem’in Harun adında gerçek kardeşinin olmasıyla mümkündür. İkincisi: Bu makamda Yahudilerin Hz. Meryem’i azarlaması söz konusudur. Bunun dozunu arttırmak için, Meryem’in temiz ailesine benzemediğini, onlara yakışmadığını hatırlattılar. Anne ve babasının kötü olmadıklarını, iffetli olduklarını vurguladıkları gibi, ailenin diğer bir ferdi olan kardeşinin de iyi bir insan olduğunu vurgulayarak, onun bu aileye yakışmayan bir fert olduğunu yüzüne vurdular.

“Ey Harun’un kız kardeşi! Baban kötü bir insan değildi. Annen de iffetsiz bir kadın değildi!..”(Meryem, 19/28)

ayetinde bu gerçeğe vurgu yapılmıştır.(bk. Razî, Meryem, 27-28. ayetlerin tefsiri).

Taberî, İbn Aşur gibi bazı müfessirler, bu konuda var olan bazı hadis rivayetlerine dayanarak, (a) şıkkını tercih etmiştir. Bu rivayetler şöyledir:

Sahabeden Müğîre b. Şube anlatıyor:

Hz. Peygamber (asm) beni, Necran halkına gönderdi. Onlar bana; "Gerçekten siz Kur’an’da 'Ey Harun’un kız kardeşi!' diye bir ayet okuyorsunuz değil mi?” (bir diğer rivayette “Peygamberiniz Meryem Harun’un kız kardeşidir, diyormuş, doğru mu?” diye sordular. Ben de “Evet” dedim. Onlar, “Herhalde, Hz. İsa ile Hz Musa arasında ne kadar zaman geçtiğini de biliyorsunuz..” dediler. Ben Reslullah’(a.s.m)’ın yanına döndüğümde bunu kendisine anlattım. “Deseydin; Onlar daha önceki peygamberlerin ve salih kimselerin ismini kullanıyorlardı...” diye buyurdu.(bk. Taberî, İbn Aşur, Meryem, 27-28. ayetlerin tefsiri).

Ayrıca şunu da hatırlamak gerekir ki, Arapçada eb (baba), eh (kardeş) ve uht (kızkardeş) kelimeleri birçok durumda geniş mânada kullanılır. Gerçek bir kardeşlik değil, akrabalık ve mensubiyet bildirir. Çünkü, Hz. Meryem validemiz beni İsrailden olup Yahudi idi. Hz. Peygambere (a.s.m) bu, bir müşkil olarak sorulmuş, o da:

“Meryem zamanındaki insanlar, kendilerinden önce geçen peygamberlerinin ve iyi kimselerin isimlerini çocuklarına isim yaparlardı, yani onlara nisbet edilirlerdi.”

buyurmuştur. Nitekim: Hz. Safiyye, bazı kadınların kendisine “Yahudi kızı Yahudi!” dediklerini şikâyet edince Hz. peygamber (asm) şöyle buyurmuştu:

“Sen niçin onlara: “Oh ya, Harun babam, Mûsâ amcam, Muhammed eşim oluyor, daha ne isterim!” deseydin ya!” (Tirmizî, Menâkıb 63; Hâkim, el-Müstedrek, 4/31)

Diğer taraftan Kureyş'te Haşimoğulları vardı. Bu kabileden birisi yanlış bir şey yaptığında "Ey Haşimoğlu, bu yanlışı sen nasıl yaparsın." gibi bir söz söylense, bu o kişinin gerçek anlamda Haşim ismindeki soy büyüğünün oğlu olduğunu göstermeyip, o soyun bir ferdi olduğuna kinaye olarak söylenmiş olur. (bk. Razî, Meryem, 27-28. ayetlerin tefsiri)

Bu isimler o zamanda soyu hatırlatan ve soyun büyüklerine hürmeten çok koyulan isimlerdir. Nitekim günümüzde de bazı yörelerde büyüklere hürmeten bazı isimler son derece çok koyulmaktadır.

Son olarak şunu vurgulayalım ki, hiçbir İslam alimi, bu ayetten Hz. Meryem’in gerçekten Hz. Harun’un kız kardeşi olduğunu anlamamış ve böyle bir şeyi düşünmemiştir.

"Biz onlara aşağılık maymunlar olun dedik." (Bakara, 2/65) ayetine göre, maymunlara "aşağılık" denilmektedir. Allah, maymunları neden aşağılık olarak görüyor?

- Bu ayet Sebt/cumartesi günü yasağını delen Yahudiler hakkındadır. Onlar, hem balıkları avlamak, hem de cumartesi günü yasağına uymayı sağlamak için -akıllarınca- şöyle bir hileye baş vurdular: Cumartesi akın akın gelen balıkları avlamıyorlar, fakat onları bir havuzda topluyorlardı, Cumartesi günü geçtikten sonra, havuzda toplanmış balıkları alıp götürüyorlardı. Akıllarınca, artık ne şiş ne de kebap yanmıştı.

- Allah, onların bu durumunu akılsız varlıklardan maymuna benzetmiştir. Maymun -bir çok hayvanlar gibi- gördükleri yeşilliklerin sırf dış görünüşlerine bakarak hareket ederler, bazen yedikleri yeşillik, zehirli yasemin otu olup onları öldürebilir.

Adı geçen Yahudiler de Allah’ın hükümlerinin iç hikmetine bakmayarak, dış görünüşünü esas alarak hileye baş vurdukları için, Allah onları maymuna çevirdi. Bu çevirme, alimlerin çoğunluğuna göre, hem maddî hem manevî duygularıyla maymuna çevrilme şeklinde olmuştur. Mücahid gibi diğer bir kısım alimlere göre ise, bu cismanî değil, ruhanî, yani akılsız, hayvanî duygular taşıyan bir surete çevrilmişlerdir.(bk. Taberî, İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri).

- Diğer hayvanlara değil de maymuna benzetilmesinin, “Allahualem”, bir sebebi şudur: Söz konusu Yahudilerin bulunduğu bölgede en çok göze çarpan hayvanlar maymunlardı. Onlardan misal vermek daha çarpıcıdır. Ayrıca, hayvanlar içerisinde maymunlar hile yapabilecek bir kurnazlığa da sahiptir. Bu da Yahudilerin yaptıklarına uygun bir misal olmuştur.  Sorularınıza gelince;

1. Ayette “aşağılık” manasına gelen “hasiîn” kelimesi iki şekilde değerlendirilmiştir:

    a. Bu kelime, “kıredet = maymunlar” kelimesinin sıfatıdır. Buna göre anlamı: “aşağılık maymunlar” olur.

    b. Bu kelime, -kıredet’ kelimesinin sıfatı değil-, Yahudilere işaret eden “Kanû” filinin ismi olan “vav” zamirine haldir. Buna göre ayetin manası; “aşağılanmış olarak maymun olun” şeklinde olur(krş. Alusî, ilgili ayetin tefsiri). Beğavî, Şevkanî gibi tefsirciler bu ikinci anlamı -“hasiîn” kelimesini “kanû” fiilinin ikinci haberi olarak kabul etmek suretiyle- tercih etmişlerdir.(bk. Beğavî, Şevkanî, ilgili ayetin tefsiri). Ünlü tefsirci Beyzavî ve Nesefî de ifadeyi “yani, hem maymun, hem de aşağılanmış mahluk olun” diyerek ikinci manayı tek mana olarak algılamışlardır. Fakat meallerde daha çok “aşağılık maymunlar” olarak ifade edilmiştir. Biz de bu ikinci manayı tercih ederiz. Dolayısıyla “aşağılık” olan maymun değil, suç işlemiş -ilgili- Yahudilerdir.

Böylece, 2 ve 3. sorunuza cevap verme gereği de kalmamış olur.

- Bununla beraber, son söz olarak şunu tekrar edelim ki; Allah’ın sanatı olarak hiç bir varlık aşağılık değildir. Her varlığın, her canlının kendi konumunda özel bir yeri vardır. Kur’an’da kullanılan bazı ifadeler, bir yandan bazı hikmetlere işaret etmek, bir yandan da insanların algılamalarına uygun hitap etmek içindir.

"Onların alameti, simalarındaki secde izidir." (Fetih, 48/29) mealindeki ayet-i kerimede işaret edilen "secde izi"ni nasıl anlamalıyız?

Konuyla ilgili ayetin meali:

“Muhammed Allah'ın elçisidir. Onun yanında bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûa varırken secde ederken görürsün. Allah'tan lütuf ve rıza isterler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Bu, onların Tevrat'taki vasıflarıdır. İncil'deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, ziraatçıların da hoşuna gider. Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir. Allah inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük bir mükâfat vaad etmiştir.” (Feth Suresi, 29)

Sima, Türkçe'ye de geçmiş bir kelimedir, sözlük mânası "alâmet, nişan, yüz özelliği, Fızyonomi"dir. Burada geçen sîma üç şekilde yorumlanmıştır:

a) Secdeden meydana gelen maddi iz, alındaki siyahlık,

b) Yine secde sebebiyle oluşan manevî iz, yüzdeki nur,

c) Kıyamette namaz kılanların, secde edenlerin tanınmasını sağlayan yüz işareti.

Ayetin ilgili yerini, Elmalılı Hamdi Yazır şöyle açıklar:

“Demek ki, onları hep rükû ve secde halinde görürsün, o kadar namaz kılarlar, öyle itaatkâr ve ibadetlerine düşkündürler. Allah'tan lütuf ve rıza isterler, daha fazla sevab ve hoşnutluğunu isterler, öyle çalışırlar ve daima Allah'ın rızasına doğru ilerlemeyi düşünürler. Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır. Allah için ihlas ile secde edip durdukları yüzlerinin temiz ve parlayan nûrânîliğinden bellidir. Bir Hadis-i Şerif'te "Gece namazı çok olanın, gündüz yüzü güzel olur." (İbn Mace, İkmaet, 174) buyurulmuştur. Ebû's-Suûd tefsirinde der ki: "Çok secde etmekten meydana gelen izdir." Hz. Peygamber (s.a.v.)'den rivayet olunan "Yani suratlarınızı sertleştirmeyiniz, sertlikle damgalamayınız." (İbnü’l-Esir, Nihaye, III, 286) hadisi ile geçen yasaklama, alınlarını yere sürterek o simaları meydana getirmeye çalışanlar hakkındadır ki o sırf gösteriş ve fitnedir. Buradaki söz ise yalnız Allah için secde eden tam samimi secde edenlerin yüzlerinde meydana gelen izdir. Mücâhid'den rivayet edildiğine göre: İbnü Abbas demiştir ki: Yüzlerinde secdelerin izinden nişanları vardır, âyetindeki iz, göreceğiniz iz değil fakat İslâm çehresi, karakteri, tavrı, vakar ve tevazuudur. Bazı müfessirler de bunu dünyadaki secdelerinden, namazlarından kıyamet günü yüzlerinde meydana çıkacak nur diye rivayet etmişlerdir. Şu ayetler buna işaret eder: ‘Yüzlerinde refahın parıltısını tanırsın.’ (Mutaffifîn, 83/24), ‘Birtakım yüzlerin ağardığı gün..’ (Al-i İmran, 3/106)”

Taberi, bununla ilgili bazı görüşleri naklettikten sonra özetle şöyle demektedir: "Allah teala, özelliklerini anlattığı bu müminlerin yüzlerinde secde izlerinden alametler olduğunu beyan etmiş ve bu alametlerin dünya ve âhiret gibi herhangi bir vakitle sınırlı olduğunu veya herhangi bir şekille şekillendiğini bildirmemiştir. Madem ki durum böyledir, o halde bu alamet müminlerin yüzlerinde her zaman mevcuttur. Dünyada müminleri tanıtan bu alamet, İslam’ın izleridir. Bunlar da İslam’ın, mümine bahşettiği, huşu, takva, mütebessim bir sima vb. alametlerdir. Âhirette ise, mümini tanıtan bu alametler, secde izleri, alnında parlayan abdest izleri vb. alametlerdir.” (Taberi, Taberi Tefsiri, Hisar Yayınevi: 7/478)

Bize göre bu ve benzeri yorumların biri diğerine zıt düşmemekte, birbirini tamamlamaktadır. Sahabe gibi çokça namaz kılan ve secde edenlerde bu işaretlerin birden oluşması ve bulunması mümkündür.

Bu konuda dikkat edilmesi gerekenleri şöyle özetlemek mümkündür:

• Ahiretle alâkalı meseleleri bu dünyanın kıstaslarıyla değerlendirirsek yanlış neticelere ulaşmamız kaçınılmaz olur. Mesela, burada söyleyeceğimiz "Elhamdulillah" sözünün bir Cennet meyvesine dönüşmesini fizikî ölçülerle açıklamaya kalkışırsak hatalı yorumlardan kurtulamayız.

• Çok namaz kılan insanların alınlarında tabiî olarak bir iz belirebilir; fakat, insan kendini ifade etme fırsatları kollayan nefs-i emmâreye malzeme vermemek için, mümkünse öyle maddî bir secde alâmetinin ortaya çıkmasına mani olmalıdır.

• Hem çok namaz kılma, hem üzerinde onun izinin görünmemesini sağlama; hem çok ibadet etme, hem ibadet yorgunluğu ortaya koymama; hem çok oruç tutma, hem beti benzi atmış görünmemeye çalışma... böyle derin olup sığ görünme, hâlis bir mü'minin şiarıdır.

• Alındaki secde izi, uhrevî ve melekî bir güzelliktir; o manevî bir alâmet ve farklı buuddaki bir gökçekliktir; onu Cenâb-ı Allah, melekler ve ruhânîler görürler.

• Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz, -az önce aktardığımız gibi- alınların nasırlaştırılmaması gerektiğini beyan buyurmuştur. Dolayısıyla, icap ederse yumuşak bir seccade kullanılmalı ve nefsin riya için sûiistîmal edebileceği bir izin oluşması engellenmelidir.

Ahzab suresi 50 -55. ayetlerde geçen Peygamberimiz (asv)'in evlilik hayatı ve eşleri ile ilgili bilgilerin Kur'an'da geçmesinin nedeni nedir?

Peygamberimiz (sav) İslamı şahsında temsil etmekteydi. Onun her hali insanlar için birer örnek teşkil etmektedir. Peygamberlik gibi kutsi bir vazifeyi omuzlarında taşıyan Hz. Muhammed (sav) hakkında Kur'an-ı Kerim'de ayetlerin olmaması düşünülemez. O (sav) Allah tarafından kontrol edilmekte ve zaman zaman bu konuda ayetler nazil olmaktaydı. Nitekim şu ayetler Peygamberimiz (asv)'in ve dolayısıyla müminlerin nasıl davranması gerektiğini bildirmektedir.

"Onlardan ölen hiçbir kimsenin cenaze namazını kılma ve kabri başında dua etmek üzere durma! Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü tanımadılar ve yoldan çıkmış olarak öldüler." (Tevbe, 9/84)

İbn Übey öldüğünde, halis bir müslüman olan oğlu Abdullah Hz. Peygamber (asv)’e gelerek cenaze namazını kıldırmasını rica etti. Pek şefkatli olan Efendimiz (a.s.m) o tarafa doğru kalkınca Hz. Ömer (ra) 80. âyeti (Onlar için sen ister Allah’tan af dile, ister dileme. Yetmiş kere bile istiğfar etsen, Allah onları asla affetmeyecektir. Evet, böyle! Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü tanımayıp karşı geldiler. Allah da böylesi fâsıklar güruhunu hidâyet etmez, emellerine kavuşturmaz.) hatırlattı. Hz. Peygamber (asv): “Demek Allah izin verdi, ben de yetmişten daha fazla istiğfar ederim.” dedi. Bunun üzerine 84. âyet indirilip kafirler için istiğfar dilemenin yasak olması hakkında kesin hükmü bildirdi.

"Kâfir olarak ölüp cehennemlik oldukları kendilerine belli olduktan sonra, akraba bile olsalar, müşriklerin affedilmelerini istemek, Peygamberin de, müminlerin de yapacağı bir iş değildir." (Tevbe, 9/113)

Cumhur, yani bütün tefsir âlimleri, bu âyetin Ebu Talib hakkında nazil olduğunu nakletmişlerdir ki, bunun dayanağı da Said b. Müseyyeb, Zührî, Amr b. Dinar ve Ma'mer'den gelen bir rivayettir. Demişler ki; Ebu Talib'in hal-i hayatında Hz. Peygamber (asv) "Ey amcacığım de." Bu bir kelimedir ki, Allah'ın huzurunda bunun ben senin lehinde delil olarak kullanayım." dedi. Orada Ebu Cehl ile Abdullah ibni Ebi Ümeyye de vardı. Bunlar "Ey Ebu Talib, Abdülmuttalib'in milletinden vaz mı geçeceksin?" dediler. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de "Yasaklanmadığım sürece ben de senin için istiğfar edeceğim." dedi. Sonra da işte bu "Peygamber ve müminler için müşriklere istiğfar etmek diye bir şey yoktur." âyeti ile "Muhakkak ki, sen kendi istediğini hidayete erdiremezsin, ancak Allah dilediğini hidayete erdirir." (Kasas, 28/56) âyeti nazil oldu.

İşte yukarıdaki hükümler Peygamberimize (asv) hitap edilmişse de aslında tüm müminleri ilgilendirmektedir. Çünkü o müminler için bir modeldir.

Peygamberimiz (asv)'in hane-i saadeti vahye mazhar olması hasebiyle ve o hanedeki eşleri de Peygamberimiz (asv)'in mümessilliğinde İslamı temsil etmesi bakımından onların hakkında da ayeti kerimeler zikredilmesi ehemmiyetlidir. Nasıl ki Peygamberimiz (asv)'e gönderilen hükümler onun şahsında bütün ümmeti ilgilendirdiği gibi ev halkı için nazil olan ayetler de bütün Müslümanları ve özellikle kadınları ilgilendirmekte onlara hitap etmektedir.

Peygamber (asv)'in hanımları elbette diğer kadınlar gibi olamaz. Çünkü onlar bütün mü'minlerin anasıdır. Bu emir sadece Peygamber (asv)'in hanımlarına mahsus değil, onların şahsında mü'mine kadınların hepsine mahsustur. Bir kadının nâmahram bir erkeğe karşı süslenip püslenmesi, onu celbedecek şekilde sesini inceltmesi, kırıtarak konuşması, erkekle yalnız bir yerde kalması ve evinde kimse yokken yabancı bir erkeği evine çağırması yasaktır. Kadının erkeğe cevap vermesi gerektiği yerlerde çok kısa ve erkeğin dikkatini çekmeyecek şekilde cevap vermesi gerekir. Diğer hususlar fitne ve fücurun doğmasına sebeb olur. Zira insandaki nefs-i emmâre daima insanı kötülüğe sevk eder. Şeytan da onun yardımcısıdır.

Bu gibi hatalara düşmemek için, kadın ve erkeğin şehveti kamçılayacak hususlardan daima kaçması lâzımdır.

Allah Teâlâ âyet-i celilesinde şöyle buyuruyor:

"Hem de vakar ve haşmetinizle evlerinizde oturun da, evvelki cahiliye devri kadınlarının kırıla döküle zinetlerini göstererek yürüyüşü gibi süslenip çıkmayın. Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin. Allah ve Resulüne itaat edin. Ey Ehli Beyt, Allah sizden sadece şunu istiyor: Sizden her türlü kiri gidermek ve sizi tertemiz bir hâle getirmek." 

Yani, siz vahyin geldiği evde yaşıyorsunuz. O vahyin nasıl yaşandığını peygamberden görüyorsunuz. Hikmet burada. İslam, Peygamber Efendimiz (asv)'in bütün sözleri, davranışları, onayladıklarıdır. Bunları siz gözünüzle görüyorsunuz. Bunları hatırlayınız. Yani sevgili Peygamberimiz (asv) kendisine nazil olan ayetleri çeşitli vesilelerle insan­lara duyuruyor. Eğitim merkezi olarak mescid birinci derecede, çarşılar, dükkanlar, işyerleri, dağlar, tepeler kullanılıyor. 

Kur'an'ın üslubuna baktığımızda dünya bir medresedir. 

Eğitim salonu yalnız okullar değildir. Oralarda eğitim salonudur ama yeryüzü bir eğitim salonudur. Buralarda eğitim devam ederken, Peygamber Efendimiz (asv)'in ömrünün yansıda evde geçiyor. Evde Peygamber Efendimiz (asv)'in hanımları nazil olan ayetleri, ve o ayetlerin Peygamber Efendimiz (asv) tarafından yapılan hem sözlü, hem de davanış yorumlamala­rının da kıyamete kadar gelecek insanlara nakledilmesi gerekiyor.

İşte bu nakletme görevi de o annelerimize düşüyor. Bu sebeble Allah (c.c.) onları uyarıyor. Evleri onların eğitim merkezi olmuş oluyor. Öğretmenleri de sevgili peygamberimizdir. Ders kitapları Kur'an-ı Kerim'dir ve efendimizin hayatıdır.

Bütün bunların nakledilmesi gerektiğinden rabbim bunu emrediyor. O annelerimiz de gerekeni yapmışlar. Allah o annelerimizle bizi, cen­netinde buluştursun inşallah. Allah her şeye nüfuz edendir, Allah her şeyden haberdardır.

Hz. Peygamber (asv)'in hiç olmazsa aile hayatında rahat olabilmesi, birden fazla eşiyle yaşarken sıkıntıya düşmemesi için kendisine özgü olmak üzere bahşedilen ruhsatlar, kolaylıklar 50. âyetten itibaren bazı açıklamalarla birlikte şöyle sıralanmıştır:

Dörtten fazla olan eşlerle evlenmesinin helâl olması, isteyen kadınlarla mehirsiz evlenmesinin caiz olması, kadınlarının yanlarında kalma sürelerini eşit tutma (buna fıkıh kitaplarında, paylaştırma mânasında kasm denilmektedir) mecburiyetinin bulunmaması, bu âyetler geldiğinde evli bulunduğu kadınlardan başka kadınla evlenmesinin ve bunlardan birini boşayarak yerine bir başka kadını almasının caiz olmaması, vefat ettiğinde veya boşadığmda eşleriyle başkalarının evlenmesinin caiz olmaması ve eşlerinin bundan sonra yabancılara karşı daima perde arkasında bulunmaları.

Birçok kadın, peygamber eşi olabilmek için mehirsiz olarak onunla evlenmek istemişlerdir (âyetin ifadesiyle kadınlar kendilerini ona bağışlamışlardır). Bu şartla evlenmesi âyete göre caiz olduğu halde kendisinin bu ruhsatı kullandığına dair örnek yoktur.  Ayrıca kendisi, yirmi beş yaşında iken kırk yaşında dul bir hanımla evlenmiş, onunla yirmi beş yıl mutlu bir hayat yaşamış, çocuk sahibi olmuş, Hz. Hatice (r.anha)  vefat edinceye kadar da başka bir hanımla evlenmemiştir. Şu halde daha sonra, on yıl gibi kısa bir zaman içinde birçok eşle evlenmesinin cinsel arzuyla izah edilemeyecek sebepleri ve hikmetleri olmalıdır. Fedakârlık eden bazı hanımların ödüllendirilmesi, evlilik yoluyla akrabalık (sıhriyet) bağı kurarak bazı fertleri ve grupları kazanmak, onlarla yakınlık ve dostluk oluşturmak ve bu suretle İslâm'a karşı olan cepheyi zayıflatmak, özel hayatı ve aile ilişkileri başta olmak üzere ümmetin bilmesini istediği hususların eksiksiz zaptedilip başkalarına anlatılmasını, bu amaçla toplumun Peygamber hanımlarının bilgilerinden yararlanmalarını sağlamak bunlardan bazılarıdır. Hanımların da onunla evlenmek istemelerinde birinci saik, peygamber hanımı olarak yaşama ve ölme şerefine nail olmaktır. Bu sebepledir ki, kendilerini, dünya nimetleri ile Peygamber (asv)'den birini seçmede serbest bıraktığında eşlerinin tamamı onu ve Allah nzâsını seçmişlerdir.

"Onlardan dilediğinin beraberliğini erteler, dilediğini yanına alırsın" İfadesinden maksat, çeşitli yorumlar arasından bizim tercih ettiğimize göre, beraber kalma süresinin eşit olması mecburiyetinin (kasm) kaldırılmasıdır. Bu izne rağmen Hz. Peygamber (asv), eşlerini incitmemek için eşitliğe riayet etmiştir. Eşleri de ona olan saygı ve sevgileri sebebiyle, boşayabileceğini ima ettiğinde dünyaları yıkılmış, yanlarında eşit kalmaya riayet etmese de, dünya nimet ve ziynetlerinden kendilerini mahrum etse de onun eşi olmayı tercih etmişler, buna razı ve bununla mutlu olmuşlardır.

Hicâb (perde, örtü) âyeti diye anılan 53. âyet ile onu takip eden iki âyetin gelmesine sebep olarak iki olay nakledilmektedir. Bunlardan birincisine göre Hz. Peygamber (asv)'in kayınpederi de olan Hz. Ömer (r.anha), "Evinize iyiler de kötüler de girip çıkıyor, eşlerine perde arkasında olmalarını söyleseniz!" deyip duruyordu, sonunda hicâb âyeti nazil oldu.

En detaylı bir şekilde olayın şahidi Enes b. Mâlik tarafından anlatılan ikinci olay, Hz. Peygamber (asv)'in Zeyneb ile evlendiği günün akşamında verdiği düğün yemeği ile ilgilidir. Yemek yendikten sonra davetliler kendi aralarında sohbete dalmışlar, yeni evlileri bir türlü baş başa bırakmamışlardı. Hz. Peygamber (asv) birkaç kere dışarı çıkıp girerek rahatsız olduğunu bildirmek istediyse de fayda vermedi, bilhassa sona kalan üç kişi oldukça geç vakitte kalkıp gittiler, Resûlullah (asv) tam yatak odasına girmek üzere idi ki bu âyet vahyedildi.

Ayette, kuşkusuz beşerî ilişkiler ve muaşeret kuralları bakımından diğer Müslümanlar için de aydınlatıcı olan şu hükümlere yer verilmiştir:

a) Hz. Peygamber (asv)'in evine, davet edilmeden yemek maksadıyla girmek yasaklanmıştır.

b) Yemeğe gelenlerin erken gelip yemeğin hazırlanmasını evin içinde bekleyerek hâne halkını rahatsız etmemeleri istenmiştir.

c) Yemek vendikten sonra davetlilerin kendi aralarında sohbete dalıp evde gereğinden fazla kalmaları menedilmiştİr. Burada Hz. Peygamber (asv)'in rahatsız bile olsa bunu sineye çekerek insanları incitmekten geri durduğuna; yani onun güzel ahlâkına, utanıp çekinen kişiliğine, nezaket ve zarafetine de dikkat çekilmiştir.

d) Peygamber eşlerinin her türlü şaibeden, münafıklarla kendini bilmezlerin dedikodu malzemesi olmaktan uzak kalmalarını sağlamak maksadıyla, bundan böyle yabancılarla hep perde arkasından görüşüp konuşmaları emredilmiştir.

e) Hz. Peygamber (asv)'i üzmek ve kendisinin bırakmasından veya vefatından sonra eşleriyle evlenmek müminlere haram kılınmıştır. 57-58. âyetlerde Resûlullah (asv)'ı üzme yasağına müminleri üzmek de eklenmiş, bunları üzenin Allah'ı üzmüş olacaklarına işaret edilmiş ve üzenleri bekleyen korkunç akıbet haber verilmiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Peygamberimiz (asv)'in çok evlenme sebeplerinin izahı hakkında bilgi almak için tıklayınız?

"Zira Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerinde de perde vardır ve büyük azap onlar içindir."(Bakara, 2/7), âyetine göre, kişileri kâfir yapan Tanrı'dır, öyleyse kâfirin / ateistin ne suçu vardır?

Kalp mühürlenmesi, bir kalbin küfür ve isyanla katılaşmak ve kararmak suretiyle imanı kabul edemez hâle gelmesi şeklinde tarif edilir. Allah Resulü (asm.) buyururlar ki:

"Her günah ile kalpte bir siyah nokta meydana gelir. "

Bir ayet-i kerimede de şöyle buyrulur:

 “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını (sair günahları) dilediği kimse için bağışlar.” (Nisa, 4/48)

Bu hadis-i şeriften ve âyet-i kerimeden anladığımıza göre, kalbi karartan en büyük siyahlık şirk, yani Allah’a ortak koşmaktır. Bir insan, şirki dava eder ve bu hususta müminlerle mücadeleye girişirse, her geçen gün kalbindeki bu siyahlık daha da koyulaşır ve genişlenir. Gitgide bütün kalbi sarar. Artık o insanın iman ve tevhidi kabul etmesi âdeta imkânsız hale gelir. Nur müellifinin ifadesiyle,

“Salâh ve hayrı kabule liyakati kalmaz.”

İşte sözü edilen âyet-i kerime, Allah Resûlüne (asm.) cephe alan, onunla mücadele eden müşrikler hakkında nâzil olmuştur. Ve o müşriklerin kalplerinde şirkin tam hâkimiyet kurması ve tevhide yer kalmaması, “kalp mühürlenmesi” şeklinde ifade edilmiştir. İşte kendilerine hidayet kapısı kapananlar, bu noktaya varan müşriklerdir. Yoksa günah işleyen, zulüm eden yahut şirke giren her kişi için hidayet kapısının kapanması söz konusu değil. Aksi hâlde, Asr-ı saadette, daha önce putlara tapan on binlerce insanın İslâm’a girmelerini nasıl izah edeceğiz?!. Şirke giren her insanın kalbi mühürlenseydi, hiçbir müşrikin Müslüman olamaması gerekirdi. Demek ki, kalbi mühürlenenler, tevhide dönmeleri imkânsız hâle gelenlerdir. Ve onlar, bu çukura kendi iradelerini yanlış kullanarak düşüyorlar.

Çok önemli bir noktaya da kısaca değinmek isteriz:

Nur Külliyatı'nda küfür iki kısımda incelenir: Adem-i kabul ve kabul-ü adem. Adem-i kabul, yani “iman hakikatlerini kabul etmeme” hakkında, “Bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve cahilane bir hükümsüzlüktür.” denilir. Kabul-ü ademde ise küfrü dava etmek ve batıl itikadını ispata çalışmak söz konusudur. Bu ikinci gurup, küfür cephesinde yer alarak iman ehliyle mücadele ederler. İşte kalp mühürlenmesi, daha çok, bunlar için söz konusudur.

"Daha çok" diyoruz, çünkü bu insanlardan da, az da olsa, hidayete erenler, İslamı seçenler çıkmaktadır. Şüphesiz ki küfürleri tam ortaya çıkmış olanlar kendilerini ha (Allah'ın azabından) korkutmuşsun, ha korkutmamışsın onlar için aynıdır, iman etmezler. Fakat bu inzâr (korkutma) ve adem-i inzâr (korkutmama) senin için aynı değildir, "senin için eşit" değil, "onlar için eşit" dir. Zira sen görevini yapmış ve Allah'ın delilini göstermiş ve açıklamış olursun, sevap senin, günah onların olur. O eşitliğin, iman etmediklerinin sebebine gelince: Çünkü yüce şân sahibi Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gerçeği kendiliklerinden sezip, düşünüp bulmaya, olmadığı halde dinleyip işitmeye, güzel kabul göstermeye kabiliyet (yetenek)leri kalmamıştır.

Aslî kalp vardır, fakat ilk yaratılıştaki sağlamlıklarını yitirmişler, kötü alışkanlıklarıyla onu örten ikinci bir alışkanlık kazanmışlardır. Bu kazancı da Allah Teâlâ yerine getirmiştir. Artık onlar kendiliklerinden; kendi istek ve arzularından, şahsî ve nefsî gayelerinden başka hiçbir şeye dönüp bakmazlar. Gerçeği anlamak için yaratılmış olan o kalplerin bütün faaliyet ve yetenekleri nefse ait arzularla boğulmuş, isterse gelecekteki menfaatleri adına olsun, kendilerinden şimdiki isteklerinden başka gayba ait gerçeklere karşı inat ile kaplanmışlar, onlar

"Öğüt alacak olanın, öğüt alacağı kadar bir süre sizi yaşatmadık mı?" (Fâtır, 35/37)

âyeti gereğince, Allah Teâlâ'nın verdiği düşünme devresini tamamlamışlar ve artık küfür, onların tam ortaya çıkmış kazançları, huyları ve ikinci yaratılışları olmuştur. Onlar ne hakikatı, kalp gibi nefse ait delilleri, ne de Kur'ân gibi daima açık manevî ve aklî bir mucizeyi düşünürler ve hatta ne dinlerler, ne dinlemek isterler, bilmek işlerine gelmez, bilseler de kabul etmezler. Bunlardan başka gözlerinin üzerinde de bir perde vardır...

Görülen âlemde, âlemin şekli, madenlerin oluşumu, bitkilerin ve hayvanların durumu, anatomi gibi gözle görülebilen doğru delilleri, bakmak isteseler bile göremezler, çünkü o gözler perdelidir. Onları gaflet, şehvetler, kötülükler, bencillik perdesi bürümüştür. Mesela, her gün gökyüzüne bakar, o gönülün hoşlandığı manzarayı görür de, şu yerdeki, şu bedendeki, şu küçücük gözün, küçücük göz bebeğine uyan bir anlık ışık ile dışardan o kadar uzak ve geniş uzaklık ve mesafe içindeki büyük dış manzaranın nasıl ve ne ile anlaşıldığını görmez ve düşünmez. Acıktığı zaman ekmeğe koşar da, dışındaki ekmeği nasıl idrak ettiğini ve ona nasıl ve ne sayede isabet ve uyum sağlayabildiğini düşünmez ve görmez... Böylece onlar, gerçeği anlamak için şart olan kalp ve akıl, sağlam duyular, haberi duyma denilen üç ilim sebebinin üçünden de mahrum bir haldedirler.

- Kalp nasıl mühürlenir?

Malum ya üzerini mühürlenmek; zarf, kap, örtü ve kapı gibi şeylerde olur. İnsanların kalpleri de, ilimlerin ve bilgilerin zarfları ve kapları gibidir. Ne kadar anlayışlarımız varsa orada saklıdır. Kulak da bir kapı gibidir, duyulan şeyler oradan girer. Bilhassa geçmişteki, gelecekteki ve şimdiki gaybla ilgili haberler, kitaplardaki kavramlar duyma yoluyla bilinir. Şu halde kalbin mühürlenmesi, zarfın mühürlenmesine; kulağın mühürlenmesi, kapının mühürlenmesine benzer. Peygamber Efendimiz (asm) hadislerinde şu meâlde buyurmuştur ki:

"Günah ilk defa yapıldığı zaman kalpte bir siyah nokta yani kara bir leke olur. Eğer sahibi pişman olur, tövbe ve istiğfar ederse kalp yine parlar. Etmez de günah tekrarlanırsa, o leke de artar, sonra arta arta bir dereceye gelir ki, leke bir kılıf gibi bütün kalbi kaplar ki Mutaffifîn sûresinde 'Hayır, onların işleyip kazandıkları şeyler, kalplerinin üzerine pas tutmuştur.' (Mutaffifîn, 83/14) âyetindeki "rayn" da budur." (bk. Tirmizi, Tefsiru Sûre, 83, 1; İbn-i Mace Zühd 29)

Bu hadis gösteriyor ki, günahlar devam ettikçe kalpleri bir kılıf gibi kaplar. İşte o zaman bu âyetinde buyurulduğu gibi, Allah tarafından mühür ve baskı yapılır. O salgın leke o kalbe basılıp tabedilir. Başlangıçta âharlı parlak bir yazı kağıdı üzerine dökülmüş, silinmesi mümkün olan bir mürekkep gibiyken, bundan sonra matbû ve silinmez bir hale gelir. Diğer bir deyişle, alışkanlıkla bir ikinci huy olur. Ne silinir, ne çıkar ve o zaman ne iman yolu kalır, ne de küfürden kurtulmaya çare.

Bu mühürleme ve baskının kazanılması kuldan, yaratılması Allah'tandır. Şu hâlde burada hatm (mühürleme)in Allah'a isnadı, aklî mecaz değil, Ehl-i sünnet'in anladığı gibi hakikattir ve cebir (zorlama) yoktur. Bu hadis ve âyet ahlâkta alışkanlık meselesini ne güzel açıklar. Ahlâkın ve dinin kıymeti, devam ve alışkanlıkta olduğunu ne güzel anlatır. Bu nokta terbiye meselesinin sırrıdır. Dinî bakımdan bir günahta ısrar etmekle etmemenin farkı da bundandır. Günahı helal saymanın, haramı helal saymanın küfür olması da bununla ilgilidir. İman meselesinde kâfirler için bu alışkanlığın sonucu, bu ikinci huy, bu sağlam meleke ne ise, amel konusunda müminler için de böyledir.

İyiliklere âdet edinmekle alışılır. Kötülükler de alışkanlık ile içinden çıkılmaz bir ikinci huy olur. Hayatın akışı bu alışkanlığın kazanılması demektir. İlk yaratılışta beşer iradesinin ilgisi yoktur. Fakat alışkanlıkta ilk hissesi önemlidir. Bununla beraber bunun üzerine sonuç olarak yaratma yine Allah'ındır. Şu halde bu meselelerde ilk yaratılış gibi zorlama yoktur. Aynı zamanda insanın yaratıcılığı da yoktur, yalnız kazancı vardır. İnsan bir taraftan yaratılmışı alır, diğer taraftan yaratılacağı kazanır, onun kalbi, Allah'ın yaratığı ve halkının (yaratmasının) güzergâhıdır. İnsan asıl değil, vekildir. Allah Teâlâ onlara başlangıçta kalp vermeseydi veyahut kendiliğinden mühürlü olarak verseydi, o zaman zorlama olurdu. Hâlbuki âyet öyle demiyor.

Şu halde bazı Avrupalıların yaptığı gibi bu âyetlerle cebir (zorlama) isnadına kalkışmak, âyeti anlamamaktır. Yalnız Allah Teâlâ bu gibi kâfirlerin iman etmiyeceklerini bildiği halde yine iman ile sorumlu tutmuştur. Hâlbuki Allah'ın ilminin tersine bir şey olmayacağından dolayı, "bu iman, üstesinden gelinemiyecek bir iman değil midir?" sorusu sorulmuştur. Fakat bunu da şöyle anlamak gerekir: Bu teklif ilk yaratılışa göre güç yetmiyecek değildir ve onun için yapılmıştır. Gerçi ikinci huya göre güç yetmezdir. Fakat onun için yapılmamış, sadece bilinmiştir. Kur'ân'ın hikmeti ve İslâmî esaslara göre ilimde zorlama fiili yoktur. Bundan, "aklî zaruret yoktur" diye de bahsederler. Cebir (zorlama) ve icâb (gerekli kılma), iradenin ve yaratmanın eseridir.

Allah'ın, önden veya sondan bir şeyi bilmesi, onu yapması ve yaptırması demek değildir. Ne bilen yapmaya mecburdur, ne de bilinen yapılmaya mecburdur. İsteğin fiile çıkması bile kudret (güç)e, güçle beraber bir de yaratmaya bağlıdır. Bunun içindir ki biz, kendimizde iradeye bağlanmayan ilimler ve hatta güç bulunduğu halde bile fiile çıkmamış nice iradeler buluruz.

Bütün bunlar bize gösterir ki bilmek, istemek, güç, yaratma bir grup sıfatlardır. Bundan dolayı Allah Teâlâ'nın bilmiş olması da zorla yaptırmış olması demek değildir. Ve Allah Teâlâ mühürü, ikinci huyu kulun istemesinden ve bahsettiği gücünden sonra yaratmıştır ve anılan teklif nihayet geçici ve değişken bir şekilde güç yetmez olmuştur. Bu ise hem mümkün ve hem olagelendir. Ve öyle olması yakışır.

Özetle kader, zorlama değildir. Bunlar, Allah bildiği için kâfir olmamış, kâfir olduklarından ve olacaklarından dolayı Allah öyle bilmiş, öyle takdir etmiştir. Yanılmayanın takdirinin manası düşünülürse, bu pek kolay anlaşılır. Bunlar için kurtuluş da yok, büyük bir azab vardır. Çünkü bunlarda, yukarıda anlatılan iman ve ahirete şeksiz inanma yoktur. Allah, Allah'ın kitabı, peygamber, ahiret denildikçe o mühürlü kalpler kıvranır, çarpınır, o mühürlü kulaklar uğuldar, o perdeli gözler deprenir, etrafa yalpa vurur. Öldükten sonra da cehennem azabını boylarlar.

Nahl Suresi 32. ayette: "(Onlar,) meleklerin, "Size selâm olsun. Yapmış olduğunuz (iyi) işlere karşılık cennete girin" diyerek tertemiz olarak canlarını aldıkları kimselerdir." buyuruluyor. Burada "melekler" deniyor, can alan melek kaç tanedir?

Azrail (as)'ın yardımcıları vardır. Bu bakımdan "melekler" ifadesi kullanılmıştır. Kur'an-ı Kerim'de bu konuda farklı ifadeler kullanılmaktadır:

"Sizden birinize ölüm geldiği vakit, elçilerimiz (meleklerimiz) onun ruhunu alırlar." (Enam,6/ 61)

"Allah, nefislerin ölümü zamanında canlarını alır." (Zümer, 39/42)

"(Ey Resûlüm, onlara) de ki; sizin canınızı almaya vekil kılınan ölüm meleği (Azrail) canınızı alacak..." (Secde, 32/11)

Buna göre, ölüm meleği,  Allah Teâlâ ve Allah'ın ruhları almakla görevlendirdiği melekler ruhu almaktadırlar. Bu âyetler arasında var gibi görünen zıtlığı ortadan kaldırmak için âlimler, hadis-i şeriflere müracaat ederek şöyle bir açıklama getirmişlerdir:

Ölümün gerçek faili Allah Teâlâ'dır. O, hikmeti icabı, ruhları almakla ölüm meleğini (Azrail'i) görevlendirmiştir ve ölüm meleğinin yardımcıları durumunda bir kısım melekler daha bu işte görevlidirler. Buna göre, ölümün başlangıcı olan, ruhun ayaklardan itibaren boğaza kadar çıkarılması işini yukarıdaki birinci âyette işaret olunan ölüm meleğinin yardımcıları yapmakta; gırtlağa gelmiş olan ruhu ise, âyet-i kerimede "Ölüm Meleği" adı verilen Azrail almaktadır. Ölümün hakiki faili ve yaratıcısı ise Allah Teâlâ'dır. Böylece yukarıdaki üç âyet, birbirini desteklemekte ve ölüm fiilinin meydana gelişinde rolü olanları beyan etmektedirler. Aralarında hiçbir zıtlık yoktur.1

Ölüm meleğinin yardımcıları, rahmet ve azap meleklerindendir. Bir insan vefat edeceği zaman ölüm meleği ile birlikte rahmet ve azap melekleri de hazır olur. Bunların sayılarının dört, ya da üç rahmet, üç de azap olmak üzere altı olduğunu bildiren rivayetler vardır.2

Bu melekler eceli gelmiş olan mü'mine güzel surette görünüp rıfk ile, yumuşaklıkla muamele ederler. Ve mü'minin ruhuna: "Çık, ey güzel cesette bulunan doygun ruh. Hamdedici ve Allah'ın rahmetiyle, güzelliklerle müjdelenmiş olarak çık ve Rabbine kavuş." diye hitap ederler.3 Mü'mine verilen bu müjde ve meleklerin güzel görünüşü, kılıçların vuruşundan daha şiddetli olan ölüm acılarını unutturur ve onu sevince gark eder. Bir hadis-i şerifte ölüm acıları, yünün içinden çekilen dikene teşbih edilerek, dikenin yünden bir şeyler kopardığı gibi, ölümün de mutlaka acılarının olacağına işaret edilmiştir. 4 Şeddâd b. Evs de (v. 41/661) şöyle demiştir:

"Ölüm mü'mine dünya ve âhiret musibetlerinin en korkuncudur... Eğer ölülerden biri kalkıp da dünyadakilere ölümü haber verseydi, dünyadan faydalanamaz ve hiç bir şeyden lezzet alamazlardı." 5

Ölümün şiddetini şöyle bir kıyasla daha iyi anlatmak mümkündür: Bizim bir yerimize bir diken batınca, yahut bir uzvumuz kesilince duyduğumuz acı, o anda oradan canın çekilmesi sebebiyledir. Bunu, bütün uzuvlardan canın çekilmesi anındaki duruma kıyaslarsak ölüm acısının ne kadar şiddetli olacağı daha iyi anlaşılır. Ruh vücudumuzu tedricî olarak terk eder. Önce ayaklardan yukarı doğru çekilir, ayaklar soğumağa başlar. Daha sonra ise bacaklar ve daha yukarı kısımlardan çekilir ve gırtlağa gelince artık insanın dünya ile ilgisi kesilir. Dünyayı göremez ve öteki âleme yönelmiş olur. 6

Ölüm anında insanın yanına gelen melekler, kâfire son derece korkunç bir surette görünerek şöyle hitap ederler: "Çık, ey habis cesette olan habis ruh. Alçaltılmış olarak ve Cehennemle müjdelenmiş olarak çık." Bu hitap ruhun çıkışına dek sürer. 7

Lafızlarında bazı faklılıklar olsa da manâ yönünden aynı olan rivayetlerde mü'minin ruhunun ölüm meleği tarafından alınır alınmaz hemen yanında bekleyen rahmet meleklerine verileceği ve onlar tarafından yükseltileceği; kâfir ve kötü kimselerin ruhlarının ise bekleyen azap meleklerine teslim edileceği ve kendisine gök kapılarının açılmayacağı haber verilmiştir. Kur'an-ı Kerim'de işaret olunduğu gibi,8 ölüm meleğinin ruhu alışı esnasında hazır bulunan rahmet ve azap melekleri birbirlerine "Bunun ruhunu kim yükseltecek?" diye sorarlar. Ta ki Allah Teâlâ bunlardan birine o kişinin ruhunu almalarını emredinceye dek.9 Bu esnada ruh müdrik olarak bakî kaldığından dünya hayatının sona erdiğini ve bedenden ayrıldığını bilir.10

Dipnotlar:

1. Hasan el-İdvi, el-Hamzavi, Meşariku’l-envar, s. 23. M. Kesteliyye, 1277 h. ve Mısır, 1316.
2. bk. Aynı eser, s. 25-26.
3. Şa'râni, Tezkiretü’l-imam Ebi Abdillah el-Kutubi,  s. 17, Kahire, 1310..
4. Ahmet Faiz, el-Yevmü'1-âhir, s. 83; Gazzâli, Muhammed b. Muhammed, İhya-u Ulûmi'd-Din, c. IV, s. 447, Mısır, 1939.
5. Gazzâli, a.g.e. c. IV, s. 447; Ahmed Faiz, a.g.e. s. 83.
6. Gazzâli, a.g.e. c. IV, s. 445-446; Ahmed Faiz, a.g.e. s. 82.
7. Şa'rani, ag.e. s. 17.
8. bk. Kıyâme, 75/27.
9. Abdullah Sirâcuddin., el-İman bi Avalimi'l-Ahire, s. 47, Halep, 1977.
10. Gazzâli, Dürretü'l-Fâhire. v. 311 b; Kıyâme, 75/28 âyeti de bu durumu bildirir.

(Süleyman Toprak, Ölüm ve Ötesi)

Duha suresinde, sende dilenciye çıkışma, mealinde bir ayet var. Peygamber Efendimiz (asv) dilencilere çıkışıyor, onları hor mu görüyordu ki bu ayet geldi?

"İhtiyaç ve fakirlikten dolayı yardım isteyen di­lenciye gelince, onu azarlama ve sert söz söyleme. Aksine ona ver veya güzel bir şekilde geri çevir."

Katâde şöyle der: "Yoksulu kibarca ve nazik bir şekilde geri çevir..."

Buradaki ikaz Peygamberimiz (asv)'in yoksulu hor gördüğünden değildir. Ayetler, Peygamberimiz (asv)'in şahsında tüm ümmete hitap etmektedir. Yani kapına gelen yoksulu hor görüp onu azarlamanın caiz olmadığı Peygamberimize (asv) bildirilmiştir. Bu ayetten ümmetin kendisine çıkaracağı dersler vardır.

Peygamberimiz (asv) kısıtlı imkanlarına rağmen hiç bir fakiri boş çevirmediği, hatta onların borçlarını yüklendiği rivayetlerde geçmektedir.

İslâm Dini, dilenciliği hoş görmediği gibi, ihtiyacından dolayı dilenmek zorunda kalan fakir ve yoksulları eli boş çevirmeyi de tasvip etmemiştir. O bakımdan Müslüman cemaate yakışan odur ki, muhtaç oldukları halde yüzsuyu dökmeyi insanî ve dinî vakar ve terbiyesine yediremiyen fakirleri ve muhtaçları bulup onlara yardım elini uzatsınlar.

Aynı zamanda ihtiyacın­dan dolayı mecbur kalıp kapı kapı dolaşan fakirleri de güler yüzle, yumu­şak, tatlı dille karşılayıp imkânları elverdiği nisbette boş çevirmesinler.

Nitekim Resûlüllah (A.S.) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

«Yarım hurmayla da olsa miskini boş olarak geri çevirme!»(1)

«Dilenciyi, yanık hayvan tırnağıyla da olsa (bir şey verip öylece) çe­virin.»(2)

Şüphesiz bu emir ve tavsiyeler, dilenciliği tasvîp ve teşvîk için değil, dilenmek zorunda kalanlara yardımcı olmanın, âlicenap davranmanın se­vap ve faydasını hatırlatmak içindir.

Ünlü veli İbrahim b. Edhem ne güzel söylemiştir:

«Dilenciler iyi dostlarımızdır ki, bizim azığımızı alıp âhirete taşırlar!»

İbrahim en-Nahaî de şöyle demiştir:

«Dilenci, âhiret postacısıdır. Birimizin kapısına gelir de "Yakınlarını­za ve dostlarınıza göndereceğiniz bir şeyiniz var mıdır?" diye sorar...»

Dilencinin ısrarla istemesine gelince : Kur'ân ve Hadîs'te bu davranış yerilmiş ve asla hoş karşılanmamıştır. Çünkü ısrarlı istemede, kendini faz­la acındırma, dilenmeyi sanat edinme ve Müslümanı huzursuz etme anlam ve işareti vardır.

Cenâb-ı Hak, muhtaçlardan söz ederken şöyle buyurmaktadır:

«(Sadakalarınızı) kendilerini Allah yoluna adayıp yeryüzünde (el açıp) dolaşmayan (kapı kapı gezmeyen) fakirlere (verin) ki, onlar yüzsuyu dök­mediklerinden, durumlarını bilmeyen onları zengin sanır. Onları -siz Allah yolunda olanlar- çehrelerinden tanırsınız. İnsanlardan, yüzsüzlük ederek istemezler.»(3)

Böylece İslâm, ihtiyaç sahibi olup dilenmek zorunda kalan kişiyi, az çok bir şey vermek suretiyle memnun etmeyi, bir şey verme imkânı olma­dığı takdirde güzel, tatlı sözle geri çevirmeyi tavsiye etmekte ve böylece fakirle zengin arasındaki köprü ve dengenin bozulmasını önlemektedir.

Bir de ilim, ahlâk, terbiye ve edep, iş ve sanat öğrenmek üzere gelip bir şeyler soranlar olur ki, onlara ayrı bir ilgi göstermek vaciptir. İmam Ebû Hanîfe'nin dediği gibi: «Öylesinin ayağının aîtına altundan eşik dö­şemek çok daha uygun olur.»

İşte bu maksatla gelip bir şey sorana tepe­den bakmak haram olduğu gibi, asık bir cehreyle karşılamak ve sert bir dil kullanmak da asla doğru değildir. Soruya muhatap olan ilim adamı, sorulanı hemen cevaplayacak bilgiye sahip değilse, durumu nazik bir ifa­deyle söylemekten çekinmemeli, ona, o konuyu daha iyi bilen başka bir ilim adamını tavsiye etmelidir. Sorulanı biliyorsa, o takdirde soran kişiye, fazla bekletmeden gereken cevabı vermelidir. Zira Resûlüllah Efen­dimiz (asv) bu konuda ümmetini aydınlatarak şöyle buyurmuştur:

«Kime bir konudan, bir ilimden sorulur da, o (da onu bildiği halde) giz­leyip söylemezse, (âhiret gününde) ateşten bir gem ile gemlenir.»(4)

Dipnotlar:
1. Tirmizi, Zühd: 37.
2. Nesai, Zekat: 70-76; Ebu Davud, Zekat: 3; Tirmizi, Zekat: 29; Ahmed: 4/70, 5/381, 6/381, 6/382, 383, 424, 438.
3. Bakara, 2/273.
4. Ebu Davud, İlim: 9; Tirmizi, İlim: 3; İbn Mace, Mukaddime: 24; Ahmed: 2/263, 305, 344, 353, 495.

Bakara Suresi 193. ayetinde "Din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın." deniyor. Din zaten Allah'ın değil mi?..

"Fitne ortadan kalkıp din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer vaz geçerlerse bilin ki düşmanlık ancak zalimlere karşıdır." (Bakara, 2/193)

Ortada şirk kalmayıncaya ve ibadet ve taatin de putlara ve tağutlara ya­pılmayıp yalnız Allah'a yapılmasına kadar müşriklerle savaşın. Eğer onlar sizin­le savaşmaktan vazgeçer de sizin dininize girerlerse hemen onlarla savaşmayı bırakın. Zira düşmanlık, ancak Allah'a ortak koşan zalimlere karşı geçerlidir.

Ayette zikredilen "fitne"den maksat, "Allah'a ortak koşmak"tır, inkâra düşmektir. Nitekim Katade, Müeahid, Süddi, İbn-i Zeyd ve Abdullah b. Abbas bu kelimeyi bu şekilde izah etmişlerdir.

Âyette zikredilen "Din" kelimesinden maksat, ise, Allah'ın emir ve ya­saklarına itaat etmektir. Bu izahlara göre âyetin baş tarafının mânâsı şöyledir:

"Ey müminler, yeryüzünde Allah'a ortak koşma inkâra düşme fitnesi sona erinceye kadar ve yalnız Allah'a kullak edilip deninceye kadar kâfirlerle savaşın."

Bu hususta Peygamber Efendimiz (asm) bir hadisi şerifinde şöyle bu­yurmaktadır:

"'Ben, şehadet ederim ki Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur, Muhammed Allah'ın Peygamberidir.' deyinceye, namazı kılıp zekatı verinceye kadar ben onlarla savaşmakla emrolundum. Onlar bu şeyleri yaptıkları sürece kanlarını ve mallarını benden koru­muş olurlar. Ancak İslamın getirdiği haklar müstesnadır. Onların herbirinin he­sabı Allah'a aittir."(Buhari, İman, I7; Müslim, İman, 36, Hadis No: 22)

Âyet-i kerimenin sonunda: "Eğer vaz geçerlerse bilin ki, düşmanlık ancak zalimlere karşıdır." buyurulmaktadır. Bu ifadeden maksat şudur: "Şayet size karşı savaşan kâfirler, savaşmaktan vaz geçer, dinininize girer, putlara tapmaktan vazgeçer ve Allah'ın size emrettiği şeyleri kabullenip boyun eğecek olurlarsa artık onlara karşı savaşmaktan vazgeçin. Zira ancak zalimlere karşı düşmanlık yapılır. Onlar da Allah'a ortak koşanlardır."

Âyette ifade edilen "zalime karşı düşmanlık"tan maksat, onun zulmü­ne dur demek ve karşı koymaktır. Yoksa zalime cezasını verdikten sonra hak­sızlık yapmak değildir. Buradaki "zalim" ifadesinden maksat, Rebi' b. Enes ve İkrimeye göre "La ilahe illallah" dememekte direnenlerdir. Mücahide göre ise, Müslümanlara karşı savaşanlardır. (bk. Taberi, Bakara 193. ayetin tefsiri)

Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz, ayetini nasıl yorumlamak gerekir?

"Âlemlerin Rabbi olan Allah dilemedikçe, siz dileyemezsiniz."(Tekvir, 81/29)

Çünkü her şeyi bilen, tam hüküm ve hikmet sahibi olan, Allah’tır. Her şeyi bildiği gibi, rahmet ve hidâyete lâyık olanları da pek iyi bilir.

Bir önceki âyet, dileyenin, Kur’ân’ın rehberliğinde Rabbine varan yolu tutacağını bildirirken, 30. âyet yüce Allah’ın dilediği kimseleri rahmetiyle kucaklayacağını bildiriyor. Demek ki samimi müminler, kendilerini bütün varlıklarıyla Allah’ın iradesine teslim ederler.

Bizim yaratılmamız ve bulunduğumuz ülkede dünyaya gelmemiz; belli bir aile ve çevre içinde yer almamız, bizim isteğimiz ve irâdemizle gerçek­leşmemiştir. Bütün bunlar ilâhî meşietin teaellisiyle vücut bulmuştur. O, ezelde sonsuz ilmiyle, meşietiyle nasıl bir plân hazırlamışsa öyle oluyor.

Dünyaya gelip teklif cağına ayak basınca, yani reşîd olunca irâdemi­ze yer veriliyor; ilâhî buyruklar tebliğ edilerek yönlendirilmek isteniyoruz. Bu noktada biraz durup düşünmemiz gerekiyor. Şöyle ki: Tebliğ ve irşaddan sonra durum bir yandan kulun irâdesine bırakılırken diğer yandan Cenâb-ı Hakk'ın irâdesinin hâkim olduğu belirtilerek «O dilemedikçe siz di­leyemezsiniz.» buyuruluyor. Dış görünümüyle, «insan belli bir çizgide ilâhî irâdeye bağlı kalıyor» sonucu ortaya çıkıyor. O, kulun doğru yolu bulmasını isterse, kul doğru yolu bulabiliyor; dilemezse bulamıyor.

Bu mânayla in­san neden sorumlu tutuluyor? Âyetin asıl delâlet ettiği mana ve hükmü tesbit etmeden sırf zahirine bakacak olursak, Kaderiyye ve Cebriyye mez­heplerinin iddialarının isabetli olduğu duygusu uyanıyor. Oysa mesele çok ciddi ve son derece incedir. Hikmeti kavranmadıkça sonuç çıkarmak çok zordur. 30. âyetle Cenâb-ı Hak kendisiyle kulları arasına koyduğu imkân ve irâde çizgisinden; diğer bir anlatımla hidâyet çizgisinden söz etmekte­dir. Şöyle ki:

İnsan akıl, zekâ ve iradesiyle, aldığı dinî öğüt ve bilgiyle o sınıra gelmedikçe, Allah'ın yüksek irâdesi tecelli etmez ve o sebeple de kula hidâyet kapısı açılmaz.

Hemen her konuda bu sınır önümüzde bulunmuyor mu? Tarlasını sür­meden, emeğini ortaya koymadan kuru toprağa tohum serpmek istenilen neticeyi vermez. İnsan burada da kendine düşeni lâyıkıyla yerine getir­mekle yükümlüdür; ondan sonrası ilâhî meşiete kalır. Artık o noktada Ce­nâb-ı Hak dilemedikçe kul dileyemez; O'nun hidâyet ve yardımı tecelli et­medikçe, kul doğru yola giremez ve başladığı işte istediği neticeyi alamaz.

Konuyu şöyle özetleyebiliriz:

Bir zorlama veya insan irâdesinin geçersizliğini ortaya koyma diye bir hüküm yoktur. Tamamıyla sözünü ettiğimiz imkân ve irâde sınırına kadar erişme olayı söz konusudur. O çizgiye gelindiğinde ilâhî irâde ve hidâye­tin tecellisi her türlü irâdenin üstünde rol oynar; dilediğine hidâyet kapısı­nı açar, dilediğine açmaz. İrâdesini kullanmayan, o sebeple de belirtilen çizgiye kendini getirmeyen kimseye ise, hidâyet kapısı açılmaz.

"Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz" cümlesi, yüce Allah'ın insanın öz yaratılışına yerleştirdiği seçme ve dileme yeteneğini ifade etmekte, yoksa yan bir anlam ifade etme­mektedir. Çünkü insana bu yeteneğin verildiği, Kur'an'm bir çok ayetinde kesin ve net ifadelerle vurgulanmıştır. Öyle ki, bunu İslam öğretisinin sağlam ilkelerinden biri olarak nitelendirebiliriz. Üstelik, bu irade ve yeteneğin de insanda mevcut olmasını dileyen bizzat yüce Allah'tır. Dolayısıyla, insanların hidayeti ya da sapıklığı seçmeleri bu kapsama girer. Yani, Allah'ın izniyle (anladığımız kadarıyla) arada bir çelişki yoktur. Ayet-i kerimenin Peygamberimizi (asm), gördüğü olumsuz tepkilerden dolayı teselli etmesi, bunun yanında kafirleri, temel nitelikleriymiş gibi zalimler biçiminde vasfetmesi, onların kötü niyetlerinden ve zulümlerinden dolayı hidayetten yüz çevirip Allah'ın azabını hakettiklerine ilişkin güçlü bir ipucudur. Bu da "Dilediğini kendi rahmetine sokar" cümlesinin "iyi niyetli, gerçekten hidayete ermek isteyen kimseleri..." şeklinde yorumlanması erektiğine ilişkin bir mesaj niteliğindedir.

Eğer bu dünyada Allah dünyanın konumu, imtihanı gereği dileyip bir irade vermemiş olsaydı, haydi buyurun istediğinizi tercih hakkını size veriyorum dememiş olsaydı, hiç kimsenin böyle dilediğini tercih hakkı olmayacaktı. Yani bilesiniz ki ey insanlar; sizin şu anda küfrü, isyanı tercih edebilmeniz de Allah’ın verdiği bu izne bağlıdır. Eğer melekler gibi, dağlar, taşlar, sema, ay, yıldızlar, güneş, bitkiler, madenler gibi sizlerin de boyunlarınızdaki kulluk ipinin ucunu doğuştan eline alıvermiş olsaydı Rabbiniz, yani tıpkı o varlıklar gibi sizi de iradesiz yaratmış olsaydı, şu anda hiç biriniz dilediğini tercih hakkına sahip olmayacaktı.

Bu imkân ancak insana tanınmıştır. İsyan edebilme, kafa tutabilme özgürlüğü Allah yasaları gereği sadece insana tanınmıştır. Onun içindir ki, insanın itaati diğer varlıkların itaatinden farklıdır. Yani insanın Allah’a itaati kölenin efendisine itaatinden farklıdır. İsyan etme özgürlüğü verildiği için insanın itaati kıymetlidir. Aslında bütün varlıklar da Allah’a itaat etmektedirler ama onların itaati isyana imkân vermeyen bir itaat olduğundan insan gibi değillerdir. Melekler de, dağlar da, semâvât da, arz da, yıldızlar da, ay da, hayvanlar da, bitkiler de Allah’a kulluk yapmaktadırlar, ama onların itaati kendi fıtri halleridir.

İlave bilgi için tıklayınız: 

Allah'ın kula hidayet etmesi için, kulun ne yapması lazım?

Ayette geçen Duhan yani Duman ne demektir? Asrımızda bu konudaki ayetlerin tezahürleri var mıdır?

Duhan Suresi 10-12. ayetlerin mealleri:

"Göğün bütün insanları kuşatan belirgin bir dumana bürüneceği günü bekle. Bu acı veren bir azaptır. "Rabbimiz, üzerimizden azabı kaldır, bizler artık inanmaktayız." (diyecekler)."


Ayetlerin açıklaması:

O halde bekle gözle. İşte buradan inzar (uyarı) başlıyor, artık gözet. o gün ki sema apaçık bir duman ile gelecek insanları saracaktır.

DUHAN-I MÜBİN, aşikara, apaçık bir duman demektir. Bu duman hakkında iki tefsir rivayet olunmaktadır.

Birisi İbnü Mes'ud Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre şiddetli açlık ve kıtlık seneleridir. Çünkü çok aç olan kimseye gerek gözlerinin zayıflığından ve gerek çok kuraklık ve kıtlık senelerinde havanın fenalığından sema (gökyüzü) dumanlı görünür.

Bir de Araplar, gelmesi çok kuvvetle muhtemel olan şerre "Duhan" derler. Nitekim "dumanlı hava" deyimini biz de kullanırız. Olay şudur: Kureyş Resulullah (s.a.v.)'e isyanda ileri gitmek isteyince aleyhlerine şöyle dua etti:

"Allah'ım! Mudar kabilesine karşı cezanı şiddetlendir ve onlara Yusuf'un seneleri gibi seneler göster." Yani, Yusuf'un seneleri gibi kıtlık seneleriyle sıkıntıya uğramalarını niyaz etti. Bunun üzerine onları bir kıtlık yakaladı, hatta cife, kemik, ilhiz yediler. Kişi yer ile gök arasını duman görüyordu. Söyleyenin sesini işitir dumandan kendisini görmezdi. Buyurulduğu gibi insanları sarmıştı.

Bu acı veren bir azab, diyorlardı. Ebu Süfyan bir kaç kişi ile Peygamber (asv)'e geldi. Allahuteâlâ'ya ve rahime (kan akrabalığına) and verdiler. Eğer dua eder de bu hali üzerlerinden savarsa iman edeceklerine söz verdiler. "Ya Rabbi bizden azabı gider, biz müminiz yani bu azabı giderirsen iman edeceğiz." demeleri de budur.

İkinci tefsirde ise Hz. Ali (ra)'den şöyle nakledilmiştir:

Kıyametten önce gökten gelecek bir dumandır. Kâfirlerin kulaklarına girecek ta ki her birinin başı püryan olmuş (sarhoş olmuş) başı dönecek, mümine de ondan zükam (nezle) gibi bir hal gelecek ve bütün yeryüzü içinde ocak yakılmış, fakat deliği yok bir eve dönecek.

Huzeyfe İbnü'l-Yeman'dan rivayet olunduğuna göre Resulullah (asv) buyurmuştur ki:

"Alametlerin ilki Duhan, ve Meryem oğlu İsâ'nın inmesi, Aden'in derinliklerinden çıkacak olan bir ateştir ki insanları mahşere sevk edecektir." Huzeyfe: "Ya Resulullah o duhan nedir" demiş, Resulullah, "O semanın açık bir duman ile geleceği günü ki insanları saracaktır." (Duhan,44/10,11) diye okuyup buyurmuştur ki, "Doğu ile batı arasını dolduracak, kırk gün kırk gece duracak, mümin zükam (nezle) gibi olacak, kâfire sarhoş gibi burnundan kulağından girip aşağısından çıkacak."

Fahruddin Râzî İbnü Abbas'tan meşhur kavlin bu olduğunu söyler. Gerçi "Duhan-ı mübîn" deyimi buna, sözün akışı da öncekine daha uygundur. Çünkü Resulullah (asv)'ın hayatında olduğunu üstü kapalı olarak hissettirmektedir. (bk. Elmalılı ve Taberi ilgili ayetlerin tefsiri.)

Kıyamet alametlerinden mehdi ve deccal gibi şahıslardan her asrın da hissesi bulunacaktır. Her asrın deccalları olduğu gibi, mehdîleri de vardır. Kıyamet alametleirnden duhan için de aynı durum söz konusudur. Her asrın bu ayetlerden hissesi olacaktır.

Deccal,  Mehdî gibi kimselerin gizli tutulmalarının bir hikmeti de hakla bâtıl mücadelesinde her asırda, herkesin kendi safında yerini alması içindir. Bilindiği gibi hakla bâtılın mücadelesi Hz. Âdem (as) ile birlikte başlamış, Kıyamete kadar da devam edecektir. Geçmiş çağların nemrudları, firavunları, Ebû Cehilleri vardı ve bunların herbiri birer deccaldı. Her asrın da kendine göre deccalları vardır. Âhir zamanın Deccalı ise en büyüğüdür.

Peygamberimiz (a.s.m.), "Otuz kadar deccal gelmedikçe Kıyamet kopmaz." (Buharî, Fiten: 25; Menakıb: 25; Müslim, Fiten, 84; Ebû Davud, Fiten: 1.) buyurarak her asrı bu uyanıklığa sevk etmek istemiştir.

İlave bilgi için tıklayınız:

Ahir zamanla alakalı hadislerin bir kesinlik ifade etmemesi insanları her dönemde bir Mehdi, Deccal arayışına itmiştir. Bunun hikmeti nedir?

İsra Suresi, 4-7 ayetlerinde, İsrail Oğullarının / Yahudilerin, iki defa kargaşa çıkaracakları ve cezalandırılacakları haber veriliyor. Bu kargaşalar ve cezalar nedir?

İlgili ayetlerin meali şöyledir:

"Biz kitapta İsrail oğullarına şu hükmü de bildirdik: ‘Siz ülkede iki defa fesat çıkaracak ve açık zorbalıklar yapacaksınız. Onlardan birincisinin vâdesi geldiğinde, kuvvet ve şiddet sahibi olan kullarımızı sizin üzerinize musallat ederiz. Onlar sizi yakalayabilmek için evlerin aralarına bile girerek her tarafı didik didik edip araştırırlar. Bu yerine getirilmesi gereken bir sözdür." (İsra Suresi, 17/4-5).

Bir çok tefsirci, ayetin bu ihbarını İslam öncesi devirlerde Yahudilerin yaptıkları fesat ve uğradıkları hezimete hamlederek ona göre mana vermişlerdir. Kuşkusuz, Kur’an’ın ifadelerinde geçmişe yapılan işaretlerin, geleceğe ait işaretleri de barındırmasına engel değildir.

Ayette geleceğe yönelik işaretleri barındırdığını gösteren ipuçları vardır. Mesela; 5. âyette geçmekte olan "İzâ" Arapça'da zarf edatı olarak kullanılan bir kelimedir ve olayın gelecekte gerçekleşeceğine delâlet eder. Nitekim, Nasr Suresindeki İza'da aynı anlamda kullanılmıştır. Aynı şekilde 4. âyette yer almakta olan "le tufsidunne" "ve-le ta'lunne" fiilleri gelecek zamana ait kiplerdir.  Bu fiillerin başında bulunan "le" de, Arap gramerinde, başında bulunduğu gelecek zaman kipini pekiştirmek için kullanılır.

Öyleyse, ayette yer alan ve geleceğe ait olan bu kelimelerin varlığı, Yahudilerin çıkaracakları fesadın daha gelmemiş olup, âyetlerin nüzulünden sonra gelecek bir zaman diliminde gerçekleşeceğini  düşünmek ve özellikle Kur’an’ın verdiği bu gibi haberleri, “tarihin tekerrür prensibi” çerçevesinde değerlendirmek isabetli bir yaklaşımdır.

Bu ayetlerden anlaşılmaktadır ki Yahudiler, İslâm'ın Mekke döneminden sonra fitne ve fesat çıkaracaklar, ancak vakti geldiğinde, Cenab-ı Hakk'ın "kullarım" dediği Müslümanlarla bu ateş söndürülecek ve Yahudiler bozguna uğratılarak, bütün diyarları İslâm'ın kontrolüne girecektir... Nitekim aynen böyle olmuş, Mekke Dönemi, Medine Hicreti ve sonra gelişen olaylarla Yahudiler, çıkardıkları her türlü hile ve entrikaya rağmen ilk Müslümanlar tarafından mağlûp edilmişler ve Medine, Hayber, Teyma gibi bölgelerdeki Yahudi gücü yok edilerek buralardan kovulmuşlardır. Yâni, İsra 17/5. âyetindeki vaat gerçekleşmiş ve Yahudiler, ikinci fesatlarına kadar bu bölgelerde aktif olarak barınma şanslarını kaybetmişlerdir.

İkinci fesat ve hezimetlerini anlatan ayetlerin meali de şöyledir:

 "Bunun ardından sizleri onlara galip getireceğiz, mallar ve çocuklarla size yardım edecek ve savaşçılarınızın sayısını arttıracağız.. İyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz. Kötülük ederseniz, onu da kendi aleyhinize işlemiş olursunuz. Derken, sonraki taşkınlığınızın vakti geldiğinde, kederinizden suratlarınız asılsın, daha önce girdikleri gibi yine Mescide girsinler ve ele geçirdiklerini mahvetsinler diye başınıza  düşmanlarınızı musallat edeceğiz"(İsra Suresi, 17/6-7).

- Bu âyette Cenab-ı Hak, Yahudilerin bu defa aynı bölgelerde bir gün tekrar hâkimiyet şeklinin bir "devlet" tarzında olacağını da haber vermektedir. Zira âyetin metninde geçen "kerre" kelimesi, Arapça’da “zafer”, “galibiyet”, "devlet" ve "hakimiyet" mânâlarında kullanılır. Nitekim, İslâm'ın ilk devirlerinden sonra (1. Fesat'dan sonra) 1948'lere kadar önemli bir Yahudi meselesiyle uğraşmayan Müslümanlar, 1948 yılında Yahudilerin bir İsrail Devleti kurmasıyla ikinci Yahudi fesadıyla karşılaşmışlar ve Yahudiler, hâkimiyeti tesis ederek, bu bölgeyi elde etmişlerdir.

- Şayet birinci fesat zamanını -tefsirlerde geçtiği üzere- eskiden olmuş kabul etsek bile bu ikinci fesadı şimdiki duruma tatbik etmek çok münasip görülmektedir. Buna göre, her iki olay da Filistin’de gerçekleşmiş oluyor. İlk fesat v e bozgunculuk sonucunda maruz kaldıkları felaket, M. Ö. 598’de Babil kralı Buhtu’n-Nasr’ın Kudüs’ü ve Beytü’l-Makdis’i yerle bir etmesiyle gerçekleşmiştir. Buhtu’n-Nasr, İsrailoğullarını  Filistin’den çıkarıp çeşitli ülkelere sürmüştür.

- İkinci hezimetleri ise, inşallah yakındır. Çünkü, ayette gelecek felaketten önce yapacakları bozgunculuğun bütün unsurları ifade edildiği gibi gerçekleşmiştir: Şöyle ki; Siyonistler, Batının süper güçlerinin desteği ile sun’î bir devleti 1948’de Filistin topraklarını işgal ederek o topraklar üzerinde kurdu. Üç milyon kadar Filistinli Müslüman’ı yurtlarından kovup, 60 yıldan beri İslam dünyasını kana ve ateşe verdi. Bu açıdan bakıldığında bu ayet, mazlum Müslümanların haklarını alıp vatanlarına kavuşacaklarına bir işaret sayılabilir.

Yahudilerin bir gün galip gelerek, yeniden devlet kuracaklarını bizlere bildirildiği İsra 6. âyetten sonra gelen İsra 7. ayette de, bu devlet zulmünün bir gün biteceği ve Müslümanların ilk defa olduğu gibi tekrar Mescid-i Aksa'ya girerek Yahudileri cezalandıracağı ve onların yüz hatlarının çok kötü bir hale geleceği bizlere müjdelenmektedir. Dikkat edilirse, Müslümanların tekrar Mescid-i Aksa'ya gireceği ifadesinde; Mescid'in Yahudilerin işgalinde olacağı da anlatılmak istenmiştir. Nitekim Mescid-i Aksa, 1967 yılında Yahudilerin eline geçmiştir.

Âhirzaman peygamberi Hz. Muhammed (a.s.m) buyuruyor:

"Müslümanlar, Yahudilerle harp etmedikçe kıyamet kopmayacak. Harp olacak ve Müslümanlar onları kırıp mahvedecekler. Öyle ki, Yahudilerden bir kimse bir ağaç veya bir taşın arkasına saklanacak olsa, o ağaç ve taş dile gelerek "Ey Müslüman, ey Allah'ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür," diyecek. Sadece Ğarkad ağacı haber vermeyecek, çünkü bu ağaç, onların ağacıdır. (Müslim, Fiten, 82). Bu hadisten anlaşılıyor ki, Müslümanların galip olmalarının şartı: samimi Müslüman ve içten/gönülden Allah'ın kulu olmalardır. Rabbimiz bizi kendine samimi kul, peygamberine layık ümmet eylesin. Âmin.

"Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur." (İsra, 17/36) ayetini açıklar mısınız?

"Bilmediğin şeyin ardına düşme; doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların hepsi o şeyden sorumlu olur."(İsra, 17/36)

Bu ayette insanın bilmediği bir konuda söz söylemesi, hüküm vermesi, bilgisizce davranması; bilmediği tanımadığı kişiler hakkında ileri-geri konuşması, daha özel olarak yalancı şahitlik yapması, iftira atması, kısaca bilgi sa­hibi olmadan, tahmine göre herhangi biri için maddî veya manevî zarara yol aça­cak şekilde konuşması ve hareket etmesi yasaklanmaktadır.

İnsan ya duyduğu ya gördüğü ile veya akıl ve vicdanıyla hareket eder; yani bilgilerimiz ya habere ya gözleme ya da akla dayanır. Âyette bu bilgi kaynaklarının doğru kullanılması ge­rektiği, bunlardan sorumlu olunduğu ifade edilmektedir. Kuşkusuz bu yasak, insan ilişkileriyle ilgili olup bilimsel ve fikrî konularda kurallara uygun olarak tahmin­ler yürütmek, görüş belirtip ictihadlarda bulunmak meşru, hatta gereklidir.(Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu: III/420).

"Bilmediğin şeyin ardına düşme" emrini hukuki alana çekersek, şahitlik eden insanın duymadığı, görmediği, bilmediği ve kalbinin tatmin olmadığı bir konuda şahitlik etmemesi emredilmektedir, diyebiliriz. Böy­lece bu emir, hukukun yanıltılmasını önlemektedir.

Bu hususta başka bir âyet-i kerimede de şöyle buyuruluyor:

"Ey iman edenler, zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bazısı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Ondan tiksinirsiniz. Allah'tan korkun. Şüphesiz ki Allah, tövbeleri daima kabul eder, çok merhametlidir."(Hucurat, 49/12)

Bir hadisi şerifte de şöyle buyurulmaktadır:

"Görmediği bir şeyi iki gözüyle görmüş gibi göstermek, iftiraların en büyüklerindendir."(Buharî, K. et-Ta'ber, bab: 45) 

Bakara suresi 259. ayette geçen ve öldürülüp yüz sene sonra diriltilen şahıs kimdir?

"Yahut şu kimsenin hali gibi ki o bir şehre uğramıştı. Şehrin altı üstüne gelmiş, ıpıssız yatıyordu. “Allah burayı bu ölümünden sonra nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah onu yüz yıl boyunca öldürüp sonra diriltti. “Ölü vaziyette ne kadar kaldın?” diye sorunca o: “Bir gün veya daha az.” diye cevap verdi. Allah ona: “Hayır! Yüz sene kaldın. İşte yiyeceğine ve içeceğine bak henüz bozulmamış. Bir de merkebine bak! (Kemikleri nasıl birbirinden ayrılmış). Seni de insanlara canlı bir delil yapmak için öldürüp dirilttik. Hele o kemiklere dikkat et, onları nasıl birleştirip yerli yerine koyuyoruz, sonra da onlara et giydiriyoruz!” Böylece işin gerçeği kendisine tam mânasıyla belli olunca: “Artık pek iyi biliyorum ki Allah her şeye kadirdir.” dedi." (Bakara, 2/259)

Hz. Ali, İbnü Abbas, İkrime, Ebü'l-Âliye, Said b. Cübeyr, Katâde, Rebi, Dahhâk, Süddî, Mükâtil, Süleyman b. Büreyde, Nâciye b. Ka'b, Sâlim el-Havâs demişlerdir ki: "Âyette kastedilen kişi Hz. Uzeyr idi."

Fakat Vehb, Mücâhid, Abdullah b. Ubeyd b. Umeyr, Bekr b. Muzar: "Hz. Ermiyâ idi." demişler. İbnü İshak da "Ermiyâ'nın Hz. Hızır olduğu"nu söylemiştir. Bunlardan başka Lût (as)'ın kölesi veya Şa'ya dahi denilmiş. İlk başta bir kâfir kişi ve fakat dirildikten sonra mümin olduğu da söylenmiştir.

Âyet metninde yer alan "KARYE"ye gelince, Vehb, Katâde, Dahhâk, İkrime, Rebi' buna "İlya" yani "Beytü'l-Makdis" demişler; Dahhâk'tan "Beyt-i Makdis"e iki fersah uzaklıkta, "Karyetü'l-İneb" veya "Arz-ı Mukaddes", bazılarından Mü'tefike, İbnü Zeyd'den yukarıda sözü edilen ölümden kaçan "Binler şehri", İbnü Abbas'tan Dicle kıyısında "Deyr-i Hirakl", Kelbî'den, "Şabur-âbâd", Süddî'den "Selâmâd" diye de nakiller vardır.

Bunların içinde en meşhuru bu şahsın Hz. Uzeyr b. Şerhiya, "Karye"nin de İsrailoğulları devletinin yerleşip kurulduğu yer olan "Kudüs" şehri olmasıdır ki, Buhtünnassar'ın savaşı ile işgal edilmiş ve tamamen yıkılmış ve bütün İsrailoğulları üç bölüme ayrılıp, bir kısmı baştan başa öldürülmüş, bir kısmı Şam'da yerleştirilmiş, bir kısmı da esir edilip götürülmüştü. Uzeyr bu esirlerin arasında olup, daha sonra kurtulmuş ve bir gün eşeği ile Kudüs'e uğrayıp Kudüs'ü bu hâlde görmüştü. İbnü Abbas'tan, âyetin iniş sebebinin bu olduğu tafsilatıyla rivayet olunmuştur.

Bununla birlikte, yukarıda açıklandığı üzere, diğerleri hakkında da böyle birer öldürme ve diriltme harikaları rivayet olunmuş ve hikâyenin genel anlamının her birine veya hepsine ihtimali bulunduğu gibi, hikâyenin konusunun bir ümitsizlik karanlığı üzerine gerçekleştirilmiş gibi görünmesine, "ümitsizliğin" de bir "inkâr" olması nedeniyle bu olayı, inkâr karanlığından imanın ışığına, "ümitsizlikten" başarıya ve ümide bir geçiş örneği gibi değerlendiren müfessirler olmuş ise de, âyetin gelecek ifadesi bunun, meşhur anlamına uygun olarak "bir peygamberlik harikası'" olması daha yakın bir ihtimaldir. Ve hikâyenin konusu, kâfirce bir ümitsizliğin değil, mümince bir üzüntünün ve kederin sonuçlarını ve olağanüstü bir ortaya çıkış tarzını kapsar.

Demek olur ki -ismi gerekli değil- o kişi uğradığı köyün bu acıklı durumunu görünce, "Bu dehşetli ölümünden sonra, Allah bu memleketi nerden diriltecek?.." diyordu ki, bu söz o şahsın durumuna göre şu anlamları ifade edebilir:

1. Allah bu memleketi diriltecek ama, acaba nerden diriltecek? Nasıl diriltecek, ne zaman diriltecek?

2. Ben buna çok hızlı bir hayat temenni ediyorum; fakat acizim, yolunu bilmiyorum, bilmem ki Allah bunu yapacak mı? Yaparsa da galiba geç yapacak, onu da ben görmem, ah ne felâket ne felâket!..

3. Yapabilir ama, galiba yapmayacak.

İşte, "Bu ölümden sonra Allah bu memleketi nerden diriltecek?" böyle üzgün, yardım isteyen bir ümit kırıklığı hâlinin ifadesi ise de, bunun az  çok bir ümitsizlik havası vermesinden uzak kalmamış olması, bir "zelle" (ayak sürçmesi) olacağından, o anda hem ilâhî yardım başlayacak, hem de bu sürçmenin bir terbiyesi olmak üzere, arzu edilen şeye kavuşmak, bir asırlık "betaet" (hareketsiz kalma) ile ortaya çıkacaktır.

Bu bakımdan, Allah hemen o kişiye yüz sene süren sürekli bir ölüm verdi. Bu sürede hayat namına bir şey tattırmadı. Rivayete göre o kişi bir uykuya dalmış ve o uykusunda ölekalmıştı. Ve henüz gençti. Sonra da o ölüyü tekrar hayata salıverdi. Önceki gibi canlı, akıllı, anlayışlı; ilâhî bilgide, düşünceye ve delillere dayanarak sonuçlara varmaya (istidlâle) hazır bir ruh ile yeniden dirilmeyi nasip etti.

Bazı rivayetlere göre, bu yüz senenin yetmişinci senesi "Yuşek" adında bir Fars (Acem) hükümdarı tarafından kalabalık bir askerle Arz-ı Mukaddes fethedilip alınmış, Buhtünnassar yok olmuş, İsrail oğullarının geriye kalanları yine Beytülmakdis (Kudüs mescidi) ve civarına yerleştirilmiş, otuz yıl içinde Kudüs yeniden yapılmış ve işte "Bu ölümünden sonra Allah bu memleketi nerden diriltecek?" diyen Hz. Uzeyr (as)'i de Allah bu sırada o karye (köy) gibi öldükten sonra diriltmiştir.

Diriltince, "Ne kadar kaldın?" diye sormuştu. O da bir uykudan uyanırcasına, "Bir gün veya bir günün bir kısmı kaldım." demişti. 

Bu müttakice itiraf üzerine, Allah gerçeği anlatıp buyurdu ki: Hayır yüz sene kaldın, şimdi yiyeceğine ve içeceğine bak, Allah'ın gücünü seyret ki, hiçbiri yıllanmamış yani bozulmamış, hep eskisi gibi tazece duruyor. Eşeğine de bak, onu da öyle bulacaksın. Ve seni ecelin geldiği için değil, sırf bir ibret için, seni insanlara bir delil, Hakk'ın gücünün görülen bir delili kılmak için böyle öldürüp dirilttik, bu harikaları yaptık. Ruhsal, bedensel hayatların tümünde diriltip hayat vermeyi gerçekten gösterdik ki, kuşkusuz bilginin tadına açıktan açığa eresin de insanlara peygamberlik veya velilikle bir Hak tanığı olasın. O halde sadece haberlerle kalma, ilâhî gücü açıkça anlamak için tekrar bak, o kemiklere yani kendinin veya eşeğinin kemiklerine veya her ikisine veya genel olarak kemiklere de bak; hem gözle, hem de sezme gücü ile seyret ki, biz onları nasıl çıkarıp birbirine bindiriyoruz ve yerli yerine koyuyoruz. (bk. Elmalılı Tefsir)

İlave bilgi için tıklayınız:

Hz. Uzeyr hakkında bilgi verir misiniz?

Bakara suresi 282. (Müdâyene) ayetini izah eder misiniz? Burada geçen "borç verirken şahit tutun" ifadesinin hikmeti nedir?

"Ey iman edenler! Belirli bir vâdeye kadar birbirinize borç verdiğiniz zaman onu kaydedin. Aranızda doğrulukla tanınmış bir kâtip onu yazsın. Kâtip, Allah’ın kendisine öğrettiği gibi (adalete uygun olarak) yazmaktan kaçınmasın da yazsın. Üzerinde hak olan borçlu kişi akdi yazdırsın, Rabbi olan Allah’tan sakınsın da borcundan hiçbir şey noksan bırakmasın."

"Eğer üzerinde hak olan borçlu, akılca noksan veya küçük veya yazdırmaktan âciz bir kimse ise, onun velisi adalet ölçüleri içinde yazdırsın. İçinizden iki erkek şahit de tutun. İki erkek bulunmazsa o zaman doğruluklarından emin olduğunuz bir erkek ile iki kadının şahitliğini alın. (Bir erkek yerine iki kadının şahit olmasına sebep) birinin unutması halinde ikincisinin hatırlatmasına imkân vermek içindir. Şahitler çağırıldıklarında, şahitlikten kaçınmasınlar. Siz yazanlar da, borç az olsun, çok olsun, vâdesiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Böyle yapmak, Allah katında daha âdil, şahitliği ifa etmek için daha sağlam ve şüpheyi gidermek için daha uygun bir yoldur."

"Ancak aranızda hemen alıp vereceğiniz peşin bir ticaret olursa, onu yazmamakta size bir günah yoktur. Alışveriş yaptığınız zaman da şahit tutun. Gerek kâtip, gerek şahit asla mağdur edilmesin. Bunu yapar, zarar verirseniz, doğru yoldan ayrılmış, Allah’a itaatin dışına çıkmış olursunuz. Allah’a itaatsizlikten sakının. Allah size en uygun tutumu öğretiyor. Çünkü Allah her şeyi hakkıyla bilir." (Bakara, 2/282)

Kadınlarda duygusallık kuvvetli, hafıza kuvveti erkeklere göre biraz daha azdır. Hafızası erkeklerin çoğundan kuvvetli olan bazı kadınlar bulunabilir. Fakat hüküm kişilere göre değil, cinse göre, genel duruma göre verilir. Onun için, tek kadın değil de iki kadın şartı aranmaktadır. Fakat bu hüküm, genelde kadınların meşguliyet alanları olmayan ticaret alanındadır. Yoksa erkeklerin alanına girmeyen sahalarda tek başına iki kadının, hatta duruma göre tek kadının şahitliği yeterli sayılır.

Kur’ân-ı Kerim bu âyette nüzül ortamından çok ileri bir safhada insanlığın varacağı hukukî ve ticarî kurumları gözönünde bulundurmuş ve noterlik kurumunu tesis etmiştir. Okuma yazma bilenlerin bile son derece az olduğu, yazı malzemesi olarak kâğıdın bile bulunmadığı bir ortamda, çok ileri medenî toplumlarda ihtiyaç duyulacak kurumları başlatmak, Kur’ân’ın evrensel boyutunun delillerinden biridir.

Hakların böylece kaydedilmesinden şu üç fayda elde edilir:

1. Adalete ve istikamete en uygun iş yapılır.

2. Şahitliğin ifası en güzel şekilde yapılır.

3. Şüpheyi gidermede en uygun yol seçilmiş olur.

Âyet-i kerîmede ifade edilen "deyn" kelimesi hem selem (peşin para ile veresiye mal alma) ak­dini, hem karz-ı haseni yâni karşılıksız borç vermeyi hem de vadeli satışlardan doğacak borçlanmaları içine almaktadır. Ancak dil bilim­cileri karz ile deynin birbirlerinden farklı olduklarını söylemişlerdir. Onun içindir ki bu âyette yazılması istenen borçların karzdan doğan borçlar değil sadece alışverişten yâni selem alış­verişinden doğan borçların yazılmasıdır, denmiş.

Selem akdi; peşin parayla, peşin paraya karşılık, özellikleri, miktarı, teslim zamanı belli olan bir malı vadeli olarak almaktır. Bütün âlimlere göre böyle bir alışveriş caizdir. Bakın Buhârî’de İbni Abbas’ın şu ifadesini görüyoruz:

"Allah’ın belirlenmiş bir zamana kadar yapılan se­lem akdini helâl kıldığına ben şehâdet ediyorum." dedi ve bu âyeti okudu.

Allah’ın Rasûlü Buhârî ve Müslim’in birlikte rivâyet ettikleri bir hadislerinde bu hususu anlatırken şöyle buyurur:

"Selem akdi ile hurma almak isteyen belli ağırlık, belli miktar ve belli zaman tayin ederek alabilir."

Allah buyurur ki, işte böyle bir selem alışverişi yaparak borç­lan­dığınız zaman, o borcunuzu gün, ay gibi belirlilik ifade eden ve bilin­mezliği ortadan kaldıracak şekilde yazınız. Falan ki­şiye filan ayın fi­lan gününde ödenmek üzere şu kadar borcum vardır diyerek yazın. Yâni Allah sizin için fâizi haram kıldı diye borç ile veresiye muamele­sine de haram kıldı sanmayın. Allah buna izin vermiştir, birbirinize borç alıp verebilirsiniz, parasını son­radan ödemek üzere alışveriş ya­pabilirsiniz, ama bu borçlarınızı vadesi belli olarak yazmanız ve bel­gelemeniz gerekmektedir. Hattâ günlük alışverişleri bile belgelemek, yazmak her zaman yazmamaktan bizim için daha iyidir bunu unutma­yalım.

Hanefî ulemâsı bu âyet-i kerîmeyi selem alışverişinde süre tayi­ninin şart olduğuna delil göstermişlerdir. Yâni bir alım satım sonucunda doğacak borçların zamanı tayin edilmelidir. Lâkin bir alışveriş sonucu değil de karz olarak, yâni toplumda el ödüncü dediğimiz borçlanmalarda yazmak belgelemek vardır da bu tür borçlanmalarda zaman tayini yoktur. Çünkü bu tür el borçlarında alacaklı her ân onu alabilmelidir. Zira burada ticaret borçlanmalarında ol­duğu gibi her­hangi bir menfaatlenme söz konusu değildir. Bu tür borçlanmalarda alacaklının ona ihtiyacı olduğu andan itibaren borçlunun vermeyip bekletmesi caiz değildir.

Evet Hanefî ulemâsı bu âyeti selem alışverişinde süre ta­yin et­meye delil göstermişlerdir. Çünkü bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz: "Muayyen bir vade ile" Buyurmuştur. Az evvel okuduğum hadis de bunu anlatmak­ta­dır. "Aranızda bir katip de adâletle yazsın."

Ya "bir katip bunu adâletle yazsın." demektir bunun mâ­nâsı, ya da "adâletli bir katip yazsın." demektir. Yâni iki taraftan bi­rine meyil göstermeyecek her iki tarafın da haklarını eşit olarak gözeterek yaza­bilecek tarafsız ve âdil bir katip yazsın demektir. İkisini birlikte söyle­yecek olursak: Borç alıp veren kişiler aralarında yazdıkları konusunda kendisine ve adâletine güvendikleri bir katip yazsın, âdilce ve dikkat­lice yazsın. Yâni yazması gerekenin dı­şında bir şey yazmasın, bir şey de eksiltmesin.

Aranızda bir katip de onu yazsın ifadesinden şunu anlıyo­ruz: Borçlu ve alacaklı her birinin birbirinizin yokluğunda onu kendi kendi­nize kendi defterlerinize, kendi hesabınıza yazdığınız gibi bununla yetinmeyip bir de ayrıca ikinizin birlikte kabul edip adâletine güvendi­ğiniz bir katibe de yazdırın diyor Rabbimiz.

Âyetten anlaşılıyor ki bu tür yazışmaları yapacak kişilerin Müslüman, âdil, dinine bağlı ve fıkıh bilgisine sahip, yazması düz­gün olan kişilerden başkalarının olmaması gerekmektedir. Noterin kimliğini de anlatıyor bu âyetiyle Rabbimiz.

"Katip Allah’ın kendisine öğrettiği gibi yazmak­tan çe­kinmesin ve yazsın."

Allah’ın kendisine İslâm bilgisi verdiği, bu âyetlerin bilgisini ver­diği kimse Allah’ın kendisine yazı yazabilme ve belgeleri tan­zim edebilme imkânı ve bilgisi verdiği hiçbir kimse Müslümanların kendile­rine bir ihtiyaçları söz konusu olduğu zaman onlara yardımı esirge­memelidir. Hemen bu konuda onlara yardımcı olsun. Öy­leyse diyoruz ki borçları yazman farz-ı kifayedir. Yâni herhangi bir yazıyla yazma­sını bilen kişiye farz-ı kifayedir. Fakat böyle bir işle görevlendirildiği andan itibaren bu iş onun üzerine farz-ı ayın ol­maktadır.

"Hak kendi üzerinde olan da yazdırsın."

Bu "hak kendi üzerinde olan" ifadesinde kastedilen borcu alan, üzerinde borç bulunan kimsedir. Borçlu kişi bu şekilde yazdı­rarak zimmetindekini ikrar ve tespit etmiş olacaktır. O halde yazıya geçecek ifade ikrar sahibinin yâni borçlunun ifadesi olacaktır.

Bundan da şu anlaşılıyor ki, böyle bir borçlanmada bu bor­cun senede geçirilip tesbit edilmesini borçlu olan tarafın teklif et­mesi ge­rekmektedir. İşte bu "imla ettirsin, yazdırsın" hitabı borçlu olan kişiyedir. Böylelikle borçlu olan kişi kendi diliyle kendi­sinin borçlu ol­duğunu ikrar ve kabul etmiş, bu konuda şek ve şüp­heyi kaldırmış ve mutmain olmuş olacaktır.

"Rabbi olan Allah’tan da korksun ve ondan bir şey eksiltmesin."

Borçlu olan kimse bunu yazdırırken de Allah’tan korksun. Yâni hem onu yazdırmaktan çekinmesin hem de tarafların üze­rinde anlaş­tıkları bir konuda herhangi bir şey eksiltmek gibi, ya da fazlalaştırmak gibi bir yanlışlık yapmaya kalkışmasın. İfadede bir değişiklik ilerde ih­tilâflara ve yanlış anlamalara sebebiyet verecek bozuk bir cümle yaz­dırarak, gelecekte borcun hukukî şeklini boza­cak veya tahsilini zorlaş­tıracak bir yamukluğa tevessül etmeye kalkmasın. Bu konuda muttaki davransın buyurarak Rabbimiz bu­rada bu borçlanmayı yazacak kişi­leri kendi ismi ve sıfatlarıyla kor­kutmaktadır.

"Eğer borçlu sefih, yahut zayıf, yahut yazdırmaya gücü yetmeyen kimse ise (onun yerine) velisi adâletle yaz­dırsın."

Eğer borç alan kişi sefihse yâni parasını çar­çur edecek, aklı kıt, savurgan birisiyse, ya da zayıf, çocuk, deli, cahil veya bunaklık derecesinde yaşlı birisiyse, yahut da yazdır­maya gücü yetmeyen dil­siz, kekeme veya yazılacak dili bilmeyen bir yabancı, yazdıracak kim­sesi olmayan birisiyse o zaman velisi­nin onun aldığı borcu adâletle yazdırması gerekmektedir.

"Erkeklerinizden iki de şahit yapın."

Bu borçlanma işine Müslüman erkeklerinizden iki kişiyi de şa­hit tutun. Buna göre şahitler erkek olmalı, Müslüman olmalı ve de ço­cuk olmamalıdır. Âkıl bâliğ olmuş iki kişi olmalıdır. Çocukların ve gayri müslimlerin mü'minler üzerine şehâdetleri geçerli değildir. Çünkü Rabbimiz burada "Erkeklerden iki kişi" dememiş de "Er­keklerinizden" yâni sizden olan Müslüman olan erkeklerinizden buyurmuştur. Öy­leyse gayri müslimlerin Müslümanlar üzerine şehâdetleri geçerli de­ğildir. Ama gayri müslimlerin kendi arala­rında şehâdetleri geçerli ka­bul edilmiştir.

"Eğer iki erkek bulunmazsa şahitlerden razı olaca­ğı­nız bir erkek ve iki kadın olabilir. Böylece biri unuttu­ğunda diğeri ona hatırlatacaktır."

Eğer bu konuda şahitlik yapabilecek iki erkek bulunmazsa o za­man razı olacağınız bir erkek iki kadın şahitlik etsin. Buradaki "Razı olacağınız" ifadesinden kasıt dinini, adâletini, dürüstlü­ğünü kabul ettiğiniz kimseler mânâsına gelmektedir. İmam Ebu Hanife’ye göre şahitlerin zahiren Müslüman olmaları, büyük günah işlememiş olmaları ve farzları yerine getiren kimseler olmalarını şart koşulmak­tadır. Ancak kâfirlerin kendi aralarındaki muamelele­rinde birbirlerine şahitlikleri makbul kabul edilmiştir.

Burada bir yanlış anlaşılmaya mahal bırakmamak için bir açık­lamada bulunmak istiyorum. Burada iki kadının şehâdetinin bir erke­ğin şehâdetine eşit tutulması, kadınlara hakaret ya da onları küçük düşürmek için değil hakların kaybolmamasını sağlamak içindir. Bunu kısaca şöyle maddeleştireyim:

1) Evvela kadının fıtratında duygusallık daha ağır basmak­ta­dır. Bu yüzden de yaratılışları gereği kadınlarda aşırı heyecan ve et­kilenme söz konusudur. Aşırı heyecan ve etkilenmeler de hafızayı za­yıflatıp unutkanlığı arttırır.

Nitekim pek çok erkeğin de aşırı heyecan ve etkilenmelerin­den ötürü hafızalarına güvenilmemektedir. Dikkat ederseniz her erkek değil kendisine güvenebileceğiniz âdil erkek deniyor.

2) Dışarıda olup bitecek ticaret, alışveriş, borçlanma gibi ko­nu­lara kadınlar meşgul edilmemelidir. Bu gibi işler esasında er­kekle­rin işidir. Müslüman bir kadının öyle olup bitenlere şahit ola­cak bi­çimde ulu orta yanında hiç kimse olmadan dolaşması müm­kün değil­dir. Kadının dışarıda olup biten olaylara karşı hafızasını kapalı tut­ması kadınlığının gereği mükemmelliktir. Bu yüzden ka­dın şahit ol­duğu bir konuyu unutabilir. İşte tek kadın unuttuğu za­man ona unut­tuğunu hatırlatacak ikinci bir kadının olması daha iyidir. Şahitlik için kadının oraya buraya götürülmesi, olur olmaz in­sanlarla konuşmaya zorlanması veya unuttuğu konuyu başka er­keklerin ona hatırlatmaya çalışması bunlar hoş şeyler değildir. Ama en azından yanında o ko­nuya şehâdet eden bir kadın daha olursa, birinin unuttuğunu öbürü hatırlatır ve böylece bir hakkın yenmesine fırsat verilmemiş olur.

Sorumluluğu üzerine yüklenmemiş olan ticaret konusunu ka­dınların kendilerine dert edinmemelerinden ötürü önemsememiş ola­bilirler. Bu onların ilgi alanlarının genellikle dışındadır. Bu yüzden on­ların bu konuda yanılmaları daha çok mümkündür. Ama eğer iki kadın olursa biri unutmuş olsa bile öte­kisinin hatırlatması sonucunda birile­rinin hakkının yenmesinin önüne geçilmiş olacaktır.

3) Bu aynı zamanda bir iman konusudur, çünkü Allah böyle de­miş­tir, aksini düşünmek ve iddia etmek âyetin hükmünü reddetmek olacağından küfürdür.

"Şahitler (şahitlik için) çağrıldıkları zaman çekin­me­sinler."

Şahitler şehâdete çağrıldıkları zaman da bundan çekinme­sinler. Bildikleri konuda şehâdette bulunsunlar ki insanların hakları kay­bolmasın. Ayetin ifadesinden anlıyoruz ki çağrıldıkları zaman şahitle­rin şehâdete icâbet etmeleri üzerlerine vaciptir. Hattâ âlimlerimiz bu şahitlerin çağrılmadan da gelip şehâdette bulunmaları gerektiğini id­dia etmişlerdir. Çünkü insanların malları­nın ve haklarının kaybolma­ması çok önemlidir. Bakın Rabbimiz bir âyet-i kerîmesinde bu hususu şöyle anlatır:

"Allah için şahitliği ikâme edin." (Talâk, 65/2)

Allah’ın Rasûlü de bir hadislerinde şöyle buyurur:

"Zâlim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et."

Hadis-i şeriften anlaşılıyor ki bir Müslümanın zulme uğra­ması, hakkının gasp edilmesi söz konusu olduğu zaman çağrıl­masa da ya­nında bilgi olan bir Müslümanın hemen onun yardı­mına koşması ge­rekmektedir. Nitekim Allah’ın Rasûlü Müslim’in ri­vâyetinde şöyle bu­yurur:

"Şahitlerin en hayırlısı kendisinden şahitliği is­tenme­den şahitlik edendir." (Müslim, Tirmizî, İbni Mâce)

Allah’ın hakkı söz konusu olduğu zaman kendilerin­den şahitlik istenmeden şahitlerin şehâdetlerini yerine getirmeleri gerekmektedir.

"Borç ister büyük olsun, isterse küçük olsun onu sü­resiyle birlikte yazmaktan üşenmeyin. Çünkü bu, Al­lah katında daha adâletli, şehâdetin doğru olmasına ve şüp­helerin ortadan kalkmasına yardımcıdır."

Rabbimiz insanların haklarının kaybolmaması, kalplere şek ve şüphe girmemesi, adâletin ikâme edilmesi ve iki tarafın da ala­caklının da borçlunun da kalplerinin mutmain olması için borçların, miktarları az da olsa çok da olsa yazılmasını emretmektedir. Borçlar son taksidine kadar, son kuruşuna kadar bütün ayrıntıla­rıyla birlikte yazıl­malıdır.

Ve yazılanlar da açık ve anlaşılır olmalı­dır. "Zaten azdır canım ne kıymeti var? Bu kadarcık şeyde yazılır mı?" diyerek baş­tan savma­yın diyor Rabbimiz. Müslümanların bu konuda gevşeklik gösterme­melerini, ihmalkâr davranmamalarını istemektedir.

Çünkü günümüzde de çokça görüyoruz ki kimi arkadaşlar, kimi akrabalar bir ihmal ve gevşeklik sonucu aralarındaki alacak vere­ceklerini resmi bir yazı ha­line getirmezler. Çünkü sanki bunların açık açık yazılması onların bir­birlerine güvensizliği gibi gelir. Hal­buki Rabbimiz bunun tamamen ak­sine her şeyin açık açık yazıl­masını emretmektedir. Sonunda da ya­zılmadığı için, gevşeklik gösterildiği için unutmalar, ya da hainlikler sebebiyle insanların başına çok kötü şeyler gelmektedir. Müslümanlar arasında mey­dana gelen ihtilâfların çoğu buradan gelmektedir.

Öyleyse bu ihtilâflara sebebiyet vermemek için Rabbimizin bu­yurduğu biçimde aramızdaki borçlar az da olsa çok da olsa onu he­men yazmak zorundayız. Zaten genellikle borçlar az olduğu zaman yazılmayıp ihmal edilmektedir. Halbuki Rabbimiz az da olsa yazılması gerektiğini anlatıyor.

Bakın Allah’ın Rasûlü (asm) bir hadislerinde bu hususu açıklaya­rak üç tür kimsenin Allah’a dua ettiğini fakat bunların dualarına icâbet edilmediğini anlatıyor. Bunlardan birincisinin karısı yoldan çıkmış ol­duğu halde onu boşamayan kimse, ikincisinin kendisine yetim malı emanet edilen fakat henüz bu yetim olgunlaşmadan malını kendisine teslim eden kimse, üçüncüsünün de hiçbir yazılı belge ve delil olmak­sızın başkalarına borç veren kimse olduğunu anlatıyor.

Öyleyse az olsun çok olsun tüm borçlarınızı yazın, çünkü:

"Böyle (ayrıntılarıyla birlikte) yazılması Allah ka­tında takvaya en uygun olanı, şahitliğin yerine getiril­me­sini en iyi şekilde sağlayanı, ve kuşkuya şüpheye düşme­menize en büyük sebeptir."

"Ancak aranızda peşin alışveriş olursa o zaman onu yazmama­nızda size bir günah yoktur."

Aynı mecliste ve peşin parayla alışveriş yapıldığı za­man bu­nun yazılmamasında bir mahzur yoktur. Bu yine de yazmayın anla­mına değildir. Yâni yine de yazmanız daha iyidir ama yazmayabilirsi­niz demektir. Zira böyle peşin para ve peşin mal teslimine dayanan alışverişlerde, borç işleminde söz konusu olan endişeler yoktur. Mal hemen teslim edilmiş para da anında ödenmiştir. Bu durumda onu yazmayabilirsiniz, ama:

"Alışveriş yaptığınızda şahit tutun. Yazana da şehâdet edene de zarar verilmesin."

Bundan önceki âyette peşin alışverişlerde yazmamaya ruh­sat veren Rabbimiz burada alışverişlerde şahit tutmayı emredi­yor. İster veresiye isterse peşin bir alışveriş de yapmış olsanız onu yazmasa­nız bile şahit tutun diyor Rabbimiz. Buradaki şahit tutma emri ister pe­şin olsun isterse veresiye olsun mutlak olarak bütün alışverişleri kap­samaktadır. Yâni ister peşin isterse veresiye olsun, bütün alışverişleri­nizde şahit tutun diyor Rabbimiz. Çünkü böylesi daha ihtiyatlı ve ara­nızda çıkabilecek anlaşmazlıkları daha çok önleyicidir. Yazana da şahitlik edene de zarar verilmesin ifadesini de şöyle anlamaya çalışıyoruz:

1) Yazanın da kendisinden şahitlik istenenin de kendilerin­den isteneni kabul etmemeleri konusunda bir nehiydir bu.

2) Veya yazarken de şahitlik ederken de herhangi bir tahrif­ten, eksiltmekten ve çoğaltmaktan sakınmaları emrediliyor.

3) Veya onlara ısrar edilerek daha önemli bir işlerinden on­ları alıkoymak sûretiyle katibe ve şahide zarar vermekten sakındı­rıyor Rabbimiz.

4) Ya da yazma işi eğer bir ücretle yapılıyorsa, o zaman yazma ücretini vermemekle veya eğer bir beldeden bir beldeye şahit­lik için gidip gelme söz konusu ise şahit ve katibin masrafları­nın ödenmemesi biçiminde onlara zarar verilmemesi emrediliyor.

"Eğer böyle yaparsanız o zaman kendinize bir kö­tü­lük olur. Allah’tan korkun! Allah size öğretiyor. Allah her şeyi bilir."

Eğer yazana ve şahitlik edene bir zarar verirseniz bu, Al­lah’ın emrine isyandır, fısktır, günahtır. Böyle yapanlar Allah’ın emirlerine ters düştüklerinden günahkâr olmuşlardır. Öyleyse ey Müslümanlar! Allah’tan korkun. Onun emirlerini yerine getirme ve yasaklarından ka­çınma konusunda muttaki davranın. Yolunuzu Allah’la bulun, Allah’ın gösterdiği biçimde hareket edin. O zaman Allah size bilmediğiniz şer'i hükümleri öğretecek, size yol göstere­cek ve size basîret ve anlayış lütfedecektir.

Ama kimilerinin iddia etmeye çalıştıkları gibi bu âyetten şunu anlamamalıyız: İnsan Allah’tan korktu mu bu yeterlidir. Hiç uğraşmadan, çaba göstermeden, ilim yoluna girmeden Allah onu âlim yapa­caktır. Bakın bu âyet-i kerîmede, siz yeter ki Allah’tan korkun, o size bilmediklerinizi kesinlikle öğretecek ve sizi âlim ya­pacaktır derler. Bu anlayış pek çoklarının okumadan âlim oldu­ğunu iddia ederek ortaya çıkmalarına sebep olmuş ve bu okuma­dan âlim olmuş insanların Kur’an, hadis ve fıkıh konularında söy­ledikleri sözler cahilleri kandırıp türlü türlü yollara sevk etmiştir.

"Allah’tan korkun. Allah size öğretiyor."

ayetinin anlamı böyle değildir. Takvanın katledilmesidir bu Al­lah korusun. Çaba göstermeden, uğraşmadan, okuyup öğren­meye çalışmadan âlim olmak fıtrata aykırıdır.

Ayet-i kerîmede "Allah’tan korkun" buyurulduktan sonra "Vav" harfi kullanılmıştır. Allah’tan korkun Allah size öğreti­yor demek ola­caktır mânâ. Ama böyle değil de eğer Allah’tan kor­karsanız "fe" ol­saydı, yâni "Vav" yerine "Fa" olsaydı, yâni Allah’tan korkarsanız Allah size öğretir olsaydı veya hiç edat kullanılma­saydı o zaman bu anla­yışa delil olurdu. Halbuki ifade böyle değil­dir. Kaldı ki ilim takvayı do­ğurur. İlimsiz takvadan söz edilemez. İlim asıl takva ise fer'dir. Allah’ın Rasûlü (asm) bunu anlatırken şöyle bu­yurur:

"İlim öğrenmekle olur." (Darekutni, Taberânî)

Camilerde sabah ve akşam namazlarıından sonra imamların okudukları "hüvallahüllezi" diye başlayan ayetlerin Türkçe meali nedir; izahını yapar mısınız?

Haşr suresi Kur'an-ı Kerim'in 59. suresi olup yirmi dört ayettir ve sayfa 544-547'de geçmektedir.

Haşr Suresi 22-24. ayetler:

"22. O, öyle Allah'tır ki O'ndan başka tanrı yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilendir. O, esirgeyen bağışlayandır."

"23. O, öyle bir Allah'tır ki, kendisinden başka hiçbir tanrı yoktur. O, mâlik ve sahiptir, münezzehtir, selâmet verendir, emniyete kavuşturandır, gözetip koruyandır, üstündür, istediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi olmayandır. Allah puta tapanların ortak koştukları şeylerden münezzehtir."

"24. O, yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allah'tır. En güzel isimler O'nundur. Göklerde ve yerde olanlar O'nun şânını yüceltmektedirler. O, gâlib olan, her şeyi hikmeti uyarınca yapandır."

 

AÇIKLAMASI:

22.  هُوَ اللَّهُ الَّذِي O öyle bir Allah'tır ki, bütün kemal sıfatlarını zâtında toplayan, varlığı gerekli ve uluhiyyet kendi hakkı olan en yüce zâttır ki لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ O'ndan başka ilâh, yani tapılacak tanrı yoktur. (Bütün ilâhî isimlerin toplayıcısı, zât ismi olan Allah adı hakkında, Fâtiha Sûresi'nin başında besmelenin tefsirinde geçen açıklamaya bkz.) O Allah, عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ gaybı da bilir şehadeti de. Gayb iki ayrı anlamda kullanılır. Birincisi, mutlak gayb, diğeri izâfi gaybdır. Mutlak gayb: Hiçbir mahlukun ne duyumlarının ne de bilgisinin ulaşamadığı gayba denir. İzâfî gayb ise, bazı yaratıklar için bilinmesi mümkün olmayan gaybdır ki bu, onlara göre gayb demektir. Burada ilk akla gelen ise mutlak gaybdır. Çünkü âyetteki ال ahd için değil istiğrâk içindir. Övgü makamı bunu gerektirdiği gibi, diğer âyetlerde ifade edilen عَالِمُ الْغَيْبِ ismi de, buna delildir. Şu halde söz konusu gayb, ister vacib ister mümkün olsun, ister mevcut olmasın ve isterse varlığı imkansız olsun Allah için müsavidir. Rağıb der ki: "Şuhûd ve şehadet gerek göz ve gerek sezgi ile olsun, görmekle beraber bir mekânda bulunmak mânâsını ifade eder."[1] Bazen de yalnızca hazır bulunmaya denir. Ancak sırf hazır olmaya şuhûd-i evlâ, müşâhede ile beraber hazır olmaya da, şehadet-i evlâ denilmektedir. Buna göre âyetteki şehadetten maksad, yaratıkların göz veya sezgi ile müşâhede edebileceği âlem demektir. Şüphe yok ki gaybı bilenin şehadeti bileceği evleviyetle mümkündür. Bununla beraber لَا يُغَادِرُ صَغِيرَةً وَلَا كَبِيرَةً إِلَّا أَحْصَاهَا  "Bu kitab da ne oluyor, ne küçük, ne de büyük hiçbir şey bırakmıyor, her şeyi sayıp döküyor!.." (Kehf, 18/49) kabilinden saymanın tamamiyle açıklığa kavuşması için ikisi de zikredilmiştir.

 هُوَ الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ O, hem Rahmân'dır hem Rahîm'dir. (Bu iki sıfatla ilgili Fâtiha'nın başında besmelenin tefsirinde açıklama geçmişti. Oraya bkz.) Burada da şöyle özetleyebiliriz: Bu iki sıfat, iki çeşit rahmete delâlet eder. Birisi, Rahmet-i Rahmâniyye, diğeri de Rahmet-i Rahîmiyye'dir. Rahmet-i Rahmâniyye,hiç bir amelin şart koşulmadığı ve geri bırakılmadan başlangıçta bahşedilen ilâhi rahmettir ki, mümini de kâfiri de, çalışanı da, çalışmayanı da kapsamaktadır. Mesela, başlangıçta var olma bu rahmetin eseridir. Nitekim rahimlerdeki ceninler ve bütün hayvanat bu rahmet ile beslenir. Yine bu rahmet ile Allah Teâlâ kâfirlere dahi dünyada rızık, akıl vesâire gibi nimetler verir. Rahmet-i Rahîmiyye ise, elde edilmesi için çalışmanın şart koşulduğu ve Rahmet-i Rahmâniyye'yi güzelce kullanarak çalışan kimselere verilen rahmettir ki, en aşağısı, amelle kazanılmış bir haktan aşağı değildir. Sırf fazilet olan yüksek derecesinin ise, sınırı ve sonu yoktur. İşte dinin, takvanın, çalışma ve gayretin önemi bu sebebledir. Onun içindir ki رَحْمَانُ الدُّنْيَاوَرَحِيمُ الْاَخِرَةِ  yani"Rahmân, dünya ile Rahîm ise ahiretle ilgilidir." denilmiştir. Buna göre Rahîm sıfatı, imanlı ile imansızı, iyi ile kötüyü, korunanla korunmayanları ayırd ederek iyileri sonuçta mükafat ile murada erdirmek mânâsını ifade ettiği için, ona mukabil Rahmet-i Rahmâniyye'yi kötüye kullanmış kişilerin de mahrumiyyet ve ceza göreceklerini ihtivâ eder ki bu anlam, sonraki âyette sayılan vasıflarla izah edilmiş olacaktır. Dikkat edilmesi gereken bir husus da şudur ki, Allah Teâlâ'nın büyüklüğünü ve kudretini beyan ile Allah korkusunun gereğini ispât konumunda gelen bu âyetler, korkudan önce sevgi ve ümid hislerini uyandıracak olan bu rahmet âyeti ile başlamıştır. Ancak ilim rahmetten, vahdâniyyet (Allah'ın birliği) de ilimden önce zikredilmiştir. Çünkü Rahmet-i Rahîmiyye'nin gizli ve aşikâr hiçbir mükafatı zayi etmeyecek tarzdaki güzel cereyanı, ilim sıfatının mükemmelliğine dayalı olduğundan, sübûtî sıfatlardan sayılan ilim sıfatının kemalini gösteren عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ "gaybı ve görüneni bilir." vasfı, fiilî sıfatlardan olan rahmet sıfatını gösteren er-Rahmân, er-Rahîm vasıflarından önce zikredilmiştir. İlim sıfatının bunları temin edecek şekilde kemali ise, her türlü hükmünde ortaklık ve aykırılıktan uzak olarak zât, sıfat ve fiillerde tevhide dayalı olduğu için selbi sıfatlardan olan vahdâniyyet sıfatı da ondan evvel getirilmiştir. Şunu da belirtmek gerekir ki, selbi, sübûtı ve fiili sıfatların mercii olan zâtın varlığı da "Allah" ismi ile hepsinden önce zikredilmiştir. Yukarıda da zikredildiği gibi korku, mutlak ürküntüden ibaret olan bir korku olmayıp, sevgi ve hürmet ile beraber olan saygılı bir korku olduğu için, evvela ilâhî rahmetin, سَبَقَتْ رَحْمَتِى عَلَى غَضَبِى "Rahmetim gazabımı geçti." kudsi hadisi gereğince ilâhî gadabı geçtiğini gösteren bu âyette önce korkunun birinci esası olan hürmet ve saygı hissi uyandırılmak üzere şevk ve ümidle sevgi coşturulmuş, sonra da korkunun ikinci esası olan ve Rahmet-i Rahîmiyye'nin mânâsı içinde bulunan sorumluluk ve korku hisleri de yine aynı ümid ve şevk prensipleriyle beraberce telkin edilmek üzere buyurulmuştur ki:

23.  هُوَ اللَّهُ الَّذِي لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ "O Allah'tır ki kendisinden başka ilâh yoktur." Her şeyden önce bu cümle, Hakk'ın zâtına ve tevhid emrine son derece önem vermek ve itina göstermek maksadıyla tekrar edilmiştir. Evet korkudan dağların bile çatlayarak boyun eğeceği O Allah, öyle bir Allah'tır ki, hakikatte O'ndan başka ibadet edilecek bir varlık yoktur. الْمَلِكُ Mülkün sahibi, bütün eşyanın mülk ve hükümdarlığı O'nun, bütün yaratıklar üzerinde emir ve nehiy, idare ve tasarruf, işinden etme ve iş verme, aziz ve zelil kılma, mükafat ve ceza ile açıkta ve gizlide hüküm, kuvvet ve kudret kendisinin olan yegane saltanat sahibi O'dur. تَبَارَكَ الَّذِي بِيَدِهِ الْمُلْكُ "Mülk elinde bulunan Yüce Allah, kutludur." (Mülk, 67/1). Öyle melik ki,  الْقُدُّوسُ Kuddüs, gayet mukaddes her türlü kusurdan münezzeh (uzak), her vasfında mükemmel, sınırlamaya ve tasvire sığmaz, hiçbir leke kabul etmez, tertemiz demektir. Öyleki السَّلَامُ Selam, her selametin kaynağı, kendisi ayıbdan, kusurdan, eksiklikten, yokluktan kısacası her tehlikeden sâlim olduğu gibi, selamet umulan, selamet arayanları selamete erdirecek olan da O'dur. الْمُؤْمِنُ Mümin, iman, emniyet ve güven verici, şüphe ve tereddütleri kaldıran, isteyenlere iman, korku içinde olanlara emniyet veren ve verecek olan da O'dur. الْمُهَيْمِنُ Müheymin görüp gözeten, her şeye şahid olan koruyan ve bekçilik eden de O'dur. (Bu "Müheymin" kelimesi hakkında Mâide Sûresi'nde geçen وَأَنزَلْنَا إِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ مُصَدِّقًا لِّمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا عَلَيْهِ  (Mâide, 5/48) âyetinin tefsirine bkz.) الْعَزِيزُ Aziz yani gayet izzetli, onurlu ve şanlıdır. Hiçbir şekilde mağlup edilmez, her işinde gâlibdir. Yahut eşi benzeri yoktur ve gayet yüksektir. Yani . وَلَمْ يَكُن لَّهُ كُفُوًا أَحَدٌ  "Hiçbir şey O'nun dengi olmamıştır." (İhlâs, 112/4) âyetinde ifade edildiği gibidir. Yahut dilediğini yapan yani فَعَّالٌ لِّمَا يُرِيدُ  (Hûd, 11/107). Bununla beraber alçaklığı, ahlâksızlığı, küfür, zulüm, fesad, isyan ve küfran gibi fenalıkları sevmez. الْجَبَّارُ Cebbâr, yukarıda da geçtiği üzere cebr'den mübalağalı ism-i fâildir. Yani çok cebredici mânâsını ifade eden الْجَبَّارُ Cebbâr vasfında başlıca iki mânâ vardır. Birincisi, cebr, esasen kırığı yerine getirip sıkıca sarmak, eksiği ıslah edip tamamlamak demektir. Nitekim "Cebr-i mafat etti." denilir ki, zâyi olanı yerine getirdi, telafi etti demektir. Bu mânâda Cebbâr ismi halkın eksikliklerini tamamlayan, ihtiyaçlarını gideren, işlerini düzelten ve bu konuda gereken şeyi gereği gibi yapmakta çok iktidarlı olan hakim mânâsını ifade eder. Müfessirlerin çoğu, Allah Teâlâ'ya Cebbâr ismini vermenin bu anlamda olduğunu söylemişlerdir. Buna göre Allah Teâlâ dertlere derman veren, kırılanları onaran, yoksulları zengin eden, perişanlıkları yoluna koyup düzelten en yüce zâttır. İkincisi, cebr, icbâr etmek, yani dilediğini zorla yaptırmak mânâsına da gelir. Bu mânâda Cebbâr, zorlu demektir. Allah Teâlâ'ya isnadı, Kahhâr ismi gibi, halkı iradesine mecbur eden, dilediğini ister istemez zorla yaptırmaya kadir olan, hüküm ve nüfuzuna karşı çıkılma ihtimali bulunmayan güç ve büyüklük sahibi demektir. Mamafih bundan, Cebriyye'nin dediği gibi kullara hiç irâde vermez, her emrini cebirle yürütür, insanlarda ihtiyârî fiiller yoktur mânâsını da anlamamak gerekir. Çünkü kanun yapma ile ilgili emirlerin kulların cüz'i iradeleriyle şartlı kılınmış olduğu da إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ "Eğer siz Allah'a (O'nun dinine) yardım ederseniz (Allah da) size yardım eder." (Muhammed, 47/7) gibi birçok nass ile tesbit edilmiştir. Ancak bundan şu mânâ anlaşılmalıdır ki, Allah Teâlâ birçok fiilde insana irade vermiş ve hür yaratmış olmakla beraber bütün isteklerini yerine getirmeye mecbur değildir. Dilerse, dilediği anda iradelerini yok eder. Nitekim bir hadiste اِذَآاَرَادَ اللهُ اِنْفَاذَ قَضَائِهِ وَقَدَرِهِ سَلَبَ ذَوِى الْعُقُولِ عُقُو لَهُمْ حَتَّى يُنْفِذَ فِيهِمْ قَضَائَهُ وَقَدَرَهُ فَاِذَامَضَى اَمْرُهُ رَدَّ اِلَيْهِمْ عُقُو لَهُمْ وَوَقَعَتِ النَّدَامَةُ "Allah Teâlâ kaza ve kaderini yerine getirmeyi istediği vakit, akıl sahiplerinin akıllarını gideriverir ki, kaza ve kaderi onlarda yerine gelsin. Emri yerine gelince de akıllarını onlara geri verir. Böylece de pişmanlık başlar."[2] buyurulmuştur. Dilerse onların akıl ve iradelerini yok etmemekle beraber isteklerinin aksine kendi hüküm ve iradesini zorla üzerlerinde icra eder. Nitekim Allah'tan korkmayan, emirlerine karşı gelmek isteyen âsiler, azaba ve cezaya yanaşmak istemedikleri halde, vakti gelince cezalarını çekmeye mecbur olurlar. Hâsılı Allah Teâlâ'nın mutlak iradesi altında mağlub ve mecbur olmayacak hiçbir şey tasavvur olunamaz. Bu husus, وَلَهُ أَسْلَمَ مَن فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ طَوْعًا وَكَرْهًا وَإِلَيْهِ يُرْجَعُونَ "Oysa göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez, O'na teslim olmuştur ve O'na döndürülüp götürüleceklerdir." (Al-i İmrân, 3/83) âyetinde ifade edilmiştir.

Cebbâr isminde bu iki mânâdan başka iki farklı anlamın daha olduğu beyan edilmiştir. İbnü'l-Enbarî der ki: "Allah'ın sıfatlarından olan Cebbâr, kendisine erişilmez, el uzatılmaz اَلَّذِى لاَ يَنَلُ  demektir. Nitekim el yetişmeyen yüksek hurma ağacına da جَبَّارَة denilir. İbnü Abbas'dan yapılan bir rivayette de "el Cebbâr, "Melik-i azîm" yani çok büyük, azametli padişah mânâsına gelmektedir."[3] Vahidi de der ki: "Bu zikredilen mânâlar, Allah Teâlâ'nın Cebbâr sıfatı hakkındadır. Halkın sıfatı olarak kullanılan Cebbâr'ın, daha başka anlamları da vardır. Bunlar şöyle sıralanabilir.

1. Musallat (zorlayıcı - sataşan) demektir. وَمَا أَنتَ عَلَيْهِم بِجَبَّار "Sen onların üstünde bir zorlayıcı değilsin..." (Kâf, 50/45) âyetindeki Cebbâr, bu anlamdadır.

2. İri cisimli mânâsınadır إِنَّ فِيهَا قَوْمًا جَبَّارِينَ "Orada iri cisimli (insanlardan oluşan) bir kavim vardır..." (Mâide, 5/22) âyetinde de, bu anlamdadır.

3. Allah'a ibadet etmeyen, baş kaldıran mânâsına gelmektedir. Bu anlam da, وَلَمْ يَجْعَلنِى جَبَّارًا "Beni başkaldıran bir zorba yapmadı." (Meryem, 19/23) âyetinde vardır.

4. Çok insan katleden yani "kattâl" anlamını da ifade etmektedir. Nitekim وَإِذَا بَطَشْتُم بَطَشْتُمْ جَبَّارِينَ   "Yakaladığınız vakit, çok katleden zorbalar gibi yakalıyorsunuz." (Şuarâ, 26/130) âyeti ile إِن تُرِيدُ إِلَّا أَن تَكُونَ جَبَّارًا فِي الْأَرْضِ "Sen yeryüzünde katil bir zorba olmak istiyorsun." (Kasas, 28/19) âyetinde de bu mânâ söz konusudur."[4] اَلْمُتَكَبِّرُ Mütekebbir. Çok büyük, her hususta büyüklüğünü gösteren, büyüklük, ululuk, kibriyâ, ve azâmet kendisine mahsus, kendisinin hakkı olan demektir. Kibirlenmek ve büyüklük taslamak yaratıkların hak ettikleri bir sıfat değildir. Onun içindir ki mütekebbir sıfatının insan için kullanımı, hoş karşılanmamıştır. Zira mütekebbir kibir gösteren, büyüklenen demektir. Halbuki yaratıklarda esasen büyüklük, ululuk yoktur; aksine aşağılık, horluk, yoksulluk ve ihtiyaç vardır. Hatta zaman olur ki bir sinek, bir mikrop bir Nemrûd'un işini bitirmeye yeter. Böylesine acizlik ve ihtiyaçtan kendilerini kurtaramayan ölümlülerin, büyüklük ve ululuk taslamaya kalkışmaları, cahillikten ve yalancılıktan başka bir şey değildir. Onun için yaratıklarda tekebbür. (büyüklenme) tefa'ul babının tekellüf binâsından olarak hoş karşılanmayan bir noksanlıktır. Fakat Allah Teâlâ zât, sıfat ve fiillerinde büyüklüğün, yüceliğin ve kudsiyyetin her nev'ini toplamıştır. O'nun bu yücelik ve büyüklüğünü göstermesi, hem hiçbir ortaklık kabul etmeyen hakkı, hem de kendisinin celâl ve cemâl sıfatlarını kullarına tanıtmak, onları bilgilendirmek ve huşû ile saadete götürmek gibi, büyük bir lütuf ve yardım gösterdiği için son derece güzel bir sıfattır. O'nun hakkında tekebbür, tefe'ul bâbının tekellüf binâsından değil, bizâtihi kuvvet, kudret ve birliğini ifade eden daha fazla mânâ içindir. Bundan dolayı Allah Teâlâ söz konusu sıfatlarla tavsif edildikten sonra, O'nun mahluklardan hiçbirine benzemediğini ve müşriklerin hayal etmek istedikleri şirk unsurlarından berî olduğunu bir daha açık bir şekilde anlatmak için buyuruluyor ki, سُبْحَانَ اللَّهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ Allah, onların koştukları şirkten münezzehtir. Yani yaratıklardan bazıları, kibirlenerek, zorbalık yapmak isteyerek yahut öyle yapmak isteyenlere aşırı sevgi bağlayarak Allah'ın zikredilen sıfatlarına şirk koşuyorlar.

Halbuki Allah, öyle şirklerden münezzehtir. O şirk koşulan şeyler, Allah'tan çok uzaktır. O'nun yüceliği ve büyüklüğü onlarınkine benzemez. Çünkü onlar, kendi nefislerinde mahluk ve esasen noksan varlıklardır. Tekebbürleri de, noksanlıklarına bir yalancılık ilave etmekten başka bir şey değildir. Allah Teâlâ ise, bütün büyüklüklerin, bütün kuvvetlerin ve üstünlüklerin sahibidir. O'nun tekebbürü, büyüklük üstüne büyüklüktür. Bu yüzdendir ki, Allah Teâlâ, büyüklüğüne hiçbir toz kondurmaz. Ezelî ve kendi zâtına mahsus olan üstünlük ve kudsiyyetiyle onu her şirk unsurundan tenzih eder. O, öyle bir sübhân öyle münezzeh ve mukaddes bir varlıktır.

24. Çünkü هُوَ اللَّهُ  O, öyle Allah'tır ki, الْخَالِقُ  Hâlık'tır diğerleri ise mahluktur. Daha evvel de geçtiği gibi, bizim yaratmak tabir ettiğimiz "halk" fiili, iki mânâ ifade eder. Birisi, takdir etmek, yani bütün açıklığı ile eşyanın miktar ve derecelerini tayin etmektir. Zira bir şeyi bütünüyle takdir etmek, onun eşyâ arasındaki miktar ve derecesini tamamiyle bilmeye bağlıdır. Bu takdir mânâsı itibâriyledir ki halk, ekseriya miktar ve sayısı bulunan şeylerde kullanılır. Diğeri ise, yok olan şeye varlık vermek, hiçbir asıl ve örneği yokken icad etmektir. Bazan bir şeyden başka bir şeyi ortaya çıkarmak mânâsı da verilebilir. Ancak bu mânâya daha çok inşâ (icad) tabir edilir. Yaratıklara nisbet edilen en yüksek sanatlar, Allah Teâlâ'nın takdir buyurduğu keşf ve icad mahiyyetinden ileri geçemez. Çünkü mahluk, fiilerinin tafsilatını takdir edemez ve bir atom bile yapamaz. Böyle bir yaratma sonsuz ilim ve kudrete bağlıdır. Mahluk ise bundan ancak sınırlı kısmını elde edebilir. Herşeyi tam anlamıyla takdir ve icad ederek yaratan Ancak Allah Teâlâ'dır. O, öyle bir yaratıcı ki Bâri'dir. Yani öyle temiz yaratıcı ki yarattıklarını temiz ve sağlam bir nizam üzere seçip düzenleyerek ve tamamlayarak birbirinden farklı özelliklerle yaratır. Hemze ile "berâ" veya berâetten bâri isminin türetilişi hakkında yukarılarda açıklama geçmişti. Râzi der ki: "Bâri ismi, sani (yaratan) ve mucid (icad eden) gibi olmakla beraber cisimlerin yaratılması mânâsını ifade eder. Onun için halka "berriyye" denilir de, renk ve tad gibi başka bir cevherle meydana gelen hususlara denilmez."[5] اَعُوذُ بِكَلِمَاتِ اللهِ التَّامَّاتِ مِنْ شَرِّ ِمَاخَلَقَ  وَذَرَاَ وَبَرَاَ "Allah'ın yarattığı şeylerin şerrinden O'nun kelimelerinin hepsine sığınırım."[6] gibi bazı dualarda zikredilen "halaka", "zeree" ve "beree" fiillerine nazaran "bâri" ismi yaratılışın tekâmül mertebelerindeki icadları ifade eder. الْمُصَوِّرُ  Musavvir'dir, yaratıkların suretlerini ve hallerini takdir edip, dilediği şekilde icad ederek tasvir eden ancak O'dur. Nitekim bu husus şu âyetlerde ifade edilmektedir. هُوَ الَّذِي يُصَوِّرُكُمْ فِي الأَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاء "Rahîmlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur." (Al-i İmrân, 3/6), خَلَقَكَ فَسَوَّاكَ فَعَدَلَكَ  فِي أَيِّ صُورَةٍ مَّا شَاء رَكَّبَكَ "O (Rab) ki seni yarattı, sana düzen verdi, ölçülü bir biçim verdi. Dilediği surette seni terkib etti." (İnfitâr, 82/7,8) Rağıb der ki: "Suret, varlığın kendisiyle nakışlanıp diğerlerinden farkedildiği şeydir. Bu da iki kısımdır. Birincisi, hissedilen surettir ki, onu hem sıradan hem seçkin insanlar, hatta hayvanlardan birçoğu da idrak eder. Mesela görülen bir hayvanın sureti gibi. Biri de makul olan surettir ki, bunu bütün insanlar değil ancak seçkinler anlar. Mesela, insana mahsus olan akıl, düşünce ve eşyanın birbirlerine nazaran hususiyetlerini ifade eden mânâlar gibi ki, وَلَقَدْ خَلَقْنَاكُمْ ثُمَّ صَوَّرْنَاكُمْ "Sizi yarattık, sonra size biçim verdik..." (A'râf, 7/11) şeklindeki âyetlerde iki surete de işaret edilmiştir."[7]

Allah Teâlâ'nın sıfat ve isimleri bunlardan ibaret de değildir. Esmâ-i Hüsna (en güzel isimler) hep O'nundur. Yani Allah Teâlâ'nın vasıflarını ifade eden isimleri, yalnız bu sayılanlar değildir. En yüce mânâlara delalet eden en güzel isimler hep O'nundur. Nitekim وَلِلَّهِ الْاَسْمَآءُ الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا "En güzel isimler Allah'ındır. O halde O'na onlarla dua edin.."(A'râf, 7/180) ve  اللَّهُ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى "Allah ki, O'ndan başka tanrı yoktur. En güzel isimler O'nundur." (Tâhâ, 20/8) gibi âyetler de bu mânâya işaret etmektedirler. En güzel isimler anlamındaki "Esma-i Hüsna" tabiri, şeriat dilinde bilhassa Allah Teâlâ'nın isimleri için kullanılır. Bu isimlerin bazıları, zât, bazıları da sıfat ismidir. Allah ismi, bunların hepsini toplayan zât ismi, diğerleri sıfat ismidir. Rahmân, sıfat ismi olmakla beraber, Allah'tan başkasına verilmeyen özel bir isimdir. Sıfatlar, zâtiyye, fiiliyye ve maneviyye olarak üç kısma ayrılır. Zâtî sıfatlar, Allah'ın zâtından ayrılmayan sıfatlardır ve iki kısımdır. 1- Sıfat-ı Selbiyye 2- Sıfat-ı Sübutiyye'dir.

Selbî sıfatlar: Vücud, kıdem, bekâ, muhalefetün li'l-havâdis, yani yaratıklara benzememek gibi teşbihi ortadan kaldırarak kudsiyyet ve nezâhet ifade eden sıfatlardır ki, kuddüs, selam, ehad, vahid, evvel ve ahir gibi isimler de böyledir.

Sübutî sıfatlar: Hayat, ilim, semi basar, irâde, kudret, kelâm ve tekvin sıfatlarıdır. حَىٌّ،عَلِ،سَمِيعٌ،بَصِيرٌ،مُرِيدٌ،قَدِيرٌ،مُتَكَلِّمٌ،خَالِقٌ İsimleri de zâti sıfatlar hasebiyledir. Fiili sıfatlar, zâti sıfatların eser ve hükümleri ile ortaya çıkışını ifade eden tekvin sıfatının görüntüsünden ibarettir ki,  رَزَّاقٌ،وَهَّابٌ،غَفَّارٌ،سَتَّارٌ،خَلِقٌ،بَارِئٌ،مُصَوِّرٌ،مُبْدِعٌ،مُبْدِئٌ،مُعِيدٌ،مُحْىٍ،مُمِيتٌ gibi isimler de böyledir. Her fiilin özelliğine göre, müstakil olarak ya da ona benzer bir kayıtla zikretmek caiz değildir. Karşılıklı olarak ele almak, edeble güzellik ve kemal yönünü gözetmek ve Allah'ın zikrettiği şekle uymak gerekmektedir. Mesela, Beyhaki'nin de ifade ettiği gibi ضَآرٌّ Dârr ismini tek olarak değil, Nafi' ismiyle beraber söylemek lazımdır. يَدْعُو لَمَن ضَرُّهُ أَقْرَبُ مِن نَّفْعِهِ لَبِئْسَ الْمَوْلَى وَلَبِئْسَ الْعَشِيرُ   "Zararı, faydasından daha yakın olana yalvarır, ne kötü bir yardımcı ve ne kötü bir arkadaştır." (Hac, 22/13) âyetinde de aynı durum söz konusudur. قَابِضٌ،بَاسِطٌ İsimleri de böyledir. Nitekim Kur'ân'da يَقْبِضُ وَيَبْسُطُ،عَزِيزٌذُوانْتِقَامٍ،اَلْعَزِيزٌ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ şeklinde beraber zikredilmiştir. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ, her şeyin yaratıcısıdır. Bütün hayvanatı da O yaratmıştır. Fakat sadece خَالِقُ الْقِرَدَةِ وَالْخَنَازِيرِ "maymun ve domuzların yaratıcısı" demek caiz değildir. Çünkü bu, edebe ters düşmektedir. Bundan dolayı Mu'tezile mensupları, "Allah şerrin yaratıcısı değildir." diyecek kadar ileri gitmişlerse de, bu da doğru değildir. Fakat yalnız "hâliku'ş-şerr" "şerrin yaratıcısı" denmemeli, zıddı ile beraber "hâlıku'l-hayr ve'ş-şerr", "hayrın ve şerrin yaratıcısı", yahut "hayruhu ve şerruhu minallahi Teâlâ" "hayır ve şerr Allah'tandır" şeklinde beraberce zikredilmeli ve manevî sıfatlara da riayet edilmelidir. Manevî sıfatlara gelince, Allah Teâlâ'nın ahlâkını, sıfat ve isimlerinin ahkâm ve kemâlini ifade eden azâmet ve kibriyâ, celâl ve cemâl, izzet, adalet, hikmet, hilim, sabır, fadıl, şedidu'l- ikâb ve seriu'l-hisâb gibi vasıf ve isimler bu kabildendir. Bunlara sıfat da denir. Kısacası, Allah Teâlâ'nın zâtı bir, esmai hüsnâsı çoktur. Kur'ân'da zikredilenler, buradakilerden ibaret değildir. Buharî, Müslim ve diğer hadis kaynaklarında Ebu Hureyre'den rivayet edilen bir sahih hadiste, لِلَّهِ تِسْعَتً وَتِسْعِينَ اِسْمًامِأةً اِلاَّ وَاحِدًامَنْ اَحْصَاهَادَخَلَ الْجَنَّةً "Allah Teâlâ'nın doksan dokuz ismi vardır. Kim onları sayarsa cennete girer."[8] diye haber verilmiş ve  وَهُوَ وِتْرٌ يُحِبٌّ الْوِتْرٌ "O, tektir, teki sever" buyurulmuştur.  (...)

 

Bu hadislerdeki dualardan anlaşılıyor ki, Allah Teâlâ'nın kitabında zikretmediği ve hiçbir kimseye bildirmediği, gayb ilminde yalnız kendisinin bildiği isimleri de vardır. Şu halde evvelki hadisde "Allah Teâlâ'nın doksan dokuz, yani biri müstesna olmak üzere yüz ismi vardır, Onları sayan cennete girer." buyurulması, Allah'ın bilinen en güzel isimlerinden doksan dokuzunu sayan, yani ezberleyip okuyan, yahut Allah ile olan muamelesinde onların sınırlarını koruyup, güzelce riayet eden kimse cennete girer demektir. Tam yüz sayılmayıp birinin istisnâ edilerek doksan dokuz zikredilmesinin hikmeti de اِنَّهُ وِتْرٌ يُحِبُّ الْوِتْرَ "Allah tektir, teki sever." sözünde belirtilen tek sayıya riayetin müstehablığını göstermek içindir. Namazlardan sonra tesbih dualarından otuz üç sübhanellah, otuz üç elhamdülillah ve otuz üç defa da Allahu Ekber denilerek tamamının doksan dokuz olması da, bu hikmete mebnidir. Şu da gözden uzak tutulmamalıdır ki, aynı hadiste وِتْرٌيُحِبُّ الْوِتْرَ buyurulmakla Allah'ın isimlerinden birinin de الْوِتْرُ olduğu bildirilerek yüz isim anlatılmış, ancak saymada biri istisnâ edilerek doksan dokuzla sınırlandırılmıştır. Böylece isimlerin doksan dokuzla kayıtlanmadığı da, aynı hadisle anlatılmış olmaktadır. Hasılı doksan dokuz ismi belleyip saymanın Allah'ı bilme hususunda ve duanın kabul edilmesinde büyük fazileti olduğu çeşitli rivayetlerle haber verilmiş olması yanında, bu konuda müstakil eserler de kaleme alınmıştır. Şurası da muhakkak ki, Allah Teâlâ'nın bildirdiği isimlerinden başka bildirmediği daha birçok ismi de vardır. يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ  O'nu göklerde ve yerde ne varsa hepsi tesbih eder. Tenzih eder. Bu konuda bilgi için وَإِن مِّن شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدَهِ  "O'nu tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur..." (İsrâ, 17/44) âyetinin tefsirine bakınız. الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ  Ve O, Aziz ve Hakîm'dir. Bütün yüceliklerin hepsini kendisinde toplamaktadır. Zira sonsuz çokluk ve bölümleriyle beraber bütün kemalât isimleriyle ifade edilen zâtî sıfatlara döner. Kemal-i izzet ve kemal-i hikmet gibi. Kemal-i izzet hiçbir kusur kabul etmeyen tam bir kudreti, kemal-i hikmet de, kusursuz bir ilim ile yaratılış nizamını ifade eder. Gerek göklerde ve gerek yerde varlığın hangi zerresinden bakılsa, mahiyetini anlama imkanı olmayan bu iki sıfatın yansıması görünür ki, bunlar ancak Allah'ın zatında birleşir. Allah Teâlâ hiçbir tesir altında kalmayan kemal-i izzeti ile bütün sebeplerin üstünde örneksiz ve çeşitli harikalar yaratmaya kadir, hiçbir ortak kabul etmeyen mutlak galibdir. Bununla beraber hiçbir noksanlık kabul etmeyen üstün ilim ve hikmetiyle icadlarını ard arda sıralayarak muntazam yollarla çeşitlendiren, çoğaltan ve bu sayede kullarını da hikmetten hikmete rahmetiyle ulaştıran bir hakîmdir. Bu nükteye işaret etmek için الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ  isimleri سُبْحَانَ اللهِ عَمَّايُشْرِكُونَ fâsılasından önceki الرَّحْمَنُ الرَّحِيمُ isimleriyle simetrik olarak sûrenin sonunu, başına çevirmek üzere, başında ve sonunda tekrar edilmiştir. Binaenaleyh Allah'ın izzetine dokunmaktan korkmalı, O'nu takdis, tesbih ve tenzih ederek iman ve takva ile gelecek için çalışmalı ve rahmetiyle müjdelediği kurtuluş ve murada ermelidir.

Haşr Sûresi'nin sonunda yer alan bu âyetlerin faziletlerine dair çeşitli rivayetler vardır. Bunlardan bazıları şöyle zikredilebilir. Ahmed b. Hanbel, Dârimi, Tirmizî, Taberanî. İbnü Darîs ve "Şu'ab"da Beyhakî, Ma'kil b. Yesâr (r.a)'dan şu hadisi rivayet etmişlerdir: "Hz. Peygamber (s.a.v) buyurmuştur ki: "Her kim sabahleyin üç kere اَعُوذُ بِاللهِ السَّمِيعِ الْعَلِيمِ مِنْ الشَّيْطَّانِ الرَّجِيمِ dedikten sonra Haşr Sûresi'nin sonundan üç âyet okursa, Allah Teâlâ onun emrine yetmiş bin melek verir. Onlar akşama kadar o kimse için selavât getirirler. Eğer o gün ölürse şehid olarak vefat etmiş olur. Onları akşamleyin okuyan da aynı durumda sevab alır."[9] Deylemî de Hz. Peygamber (s.a.v)'e ulaşan bir senedle İbnü Abbas'dan şöyle rivayet etmiştir: "Allah'ın en yüce isimleri Haşr Sûresi'nin sonundaki altı âyettedir."[10] Nisaburî Ebu Ali Abdurrahmân b. Muhammed "Fevâid" adlı eserinde Muhammed b. Hanefiyye'den şöyle bir rivayeti nakletmiştir: "Bera b.Azîb (r.a.), Ali b. Ebu Talib Kerremellahu Vecheh Hazretlerine demişti ki: "Senden Allah aşkına rica ediyorum. Rahmân Teâlâ'nın gönderdiklerinden, bilhassa Cebrail'in Resulullah'a getirdiklerinden ve Resulullah'ın özellikle sana öğrettiklerinden en faziletlisini bana özel bir şekilde öğretmez misin?" Hz. Ali de ona "Ya Bera! Allah'a İsm-i A'zam'ı (en yüce ismi) ile dua etmek istersen, Hadid Sûresi'nin baş tarafından on âyeti ve Haşr Sûresi'nin sonunu oku, sonra de ki: يَامَنْ هُوَ هَكَذَاوَلَيْسَ شَىْءٌ هَكَذَاغَيْرُهُ '"Ey o, böyle olan ve O'ndan başka böyle bir şey olmayan zât! Senden bana şöyle şöyle yapmanı dilerim." Vallahi ya Bera, bununla benim aleyhime dua etsen yere geçerim.' dedi." Deylemî, Hz. Ali ve İbnü Mes'ud'dan merfuan (Hz. Peygamber'e ulaşan bir senedle) لَوْاَنْزَلْنَا 'dan sûrenin sonuna kadar olan kısım, baş ağrısının afsunudur."[11] diye rivayet etmiştir. Hatib Bağdadî "Tarih"inde naklederek demiştir ki: "Bize Hafız Ebu Ubeyd, Gulâm b. Şünbuz adıyla bilinen mukri (Kur'ân öğreticisi) Ebu t-Tayyib Mahmud b. Ahmed b. Yusuf b. Ca'fer'den, o da, İdris b. Abdi'l-l Kerim el-Haddad'dan naklen şöyle dedi: "Ben Halef'den kırâet okudum. لَوْ اَنْزَلْنَاهَذَاالْقُرْاَنَ عَلَى âyetine geldiğimde bana, "Elini başına koy." dedi. Çünkü ben A'meş'ten kırâet okudum, bu âyet geldiğimde bana, "Elini başına koy." dedi, Çünkü ben Yahya b. Vessab'dan kırâet okudum, bu âyete geldiğimde bana, "Elini başına koy." dedi, çünkü ben Alkame ve Esved'den kırâet okudum, bu âyete geldiğimde bana "Elini başına koy." dediler, çünkü biz Abdullah (r.a.)'dan kırâet okuduk, bu âyete geldiğimizde bize, "Elinizi başınıza koyunuz." dedi, çünkü ben Hz. Peygamber'den kırâet okudum, bu âyete geldiğimde bana, "Elini başına koy." dedi, çünkü Cibril bu âyeti bana indirdiğinde "Elini başına koy. Çünkü bu, samdan başka her derde şifadır. Ancak sam, ölümdür." dedi. Daha bunlardan başka hadislerde de mevcuttur. Fakat Hanefi Fıkıh kitablarından olan "Mebsut"ta nakledildiği üzere Abdullah b. Mes'ud (r.a.) Hazretleri'nin, "Kur'ân'ın indirilişinin asıl amacı, onu yalnız okumak değil, gereğince amel etmektir." şeklindeki sözünü de unutmamak gerekir. Onun için her derde şifa olan bu âyetlerden maksat, afsunculuk yapmak, yahut saba ve segâhtan makam çatlatmak değil, elini başına koyarak düşünmek ve bilgi ile bezenip Allah korkusu ile dolarak يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَلْتَنظُرْ نَفْسٌ مَّا قَدَّمَتْ لِغَدٍ  "Ey insanlar Allah'tan korkun ve kişi, yarın için ne (yapıp) gönderdiğine baksın..." (Haşr, 59/18) âyeti gereğince yarın için hazırlanmaktır. Çünkü yarın insan O, Azîz ve Hakîm'in huzurunda imtihana çekilecektir. Nitekim bu hikmete mebni olarak Haşr Sûresi'ni, İmtihan Sûresi takip etmelidir.

Ey o en güzel isimlerin, o yüce varlığın erişilecek en son kemal noktasının sahibi olan Aziz, Hakîm, Rauf ve Rahîm Allah'ım! Bizleri ve geçmişlerimizi mağfiretinle murada erdir, gönüllerimizde mümin kardeşlerimize karşı hiçbir kin ve hile bırakma, iman ve sevgimizi ziyade et, izzetinle aziz, hikmetinle mamur ve rahmetinle gönlümüzü hoş eyle, sen öyle Rahmân, öyle Rahîm, öyle Aziz ve öyle Hakîm'sin ya Rab!

 

Dipnotlar:

[1]Ragıb el-İsfehani,a,g,e.,267-268.

[2]Feyzü'l-Kadir ,I,267 (406);Keşfü'l-hafa,I,81-82 (195).

[3]Fahrü'r-Razi,a,g,e.,XXIX,295.

[4]Fahrü'r-Razi,a,g,e.,295 (Vahidi'den naklen)

[5]Fahrü'r-Razi,a,g,e.,XXIX,295.

[6]Ebu Davud,Tıbb,19;Darimi,İstizan 48;Muvatta,Şiir,11,12,İstizam,34;Ahmed b.Hanbel,V,430.

[7]Rağıb el-İsfehani,a,g,e.,289.

[8]Buhûrî, Tcvhid, 12, Surût, 18, Daavat, 69; Müslim, Zikr, 5, 6; Tİrmizî, Daavat, 82; İbn Mâce, Dua, 10.


[9]Tirmizi.Mevakıt,65,Sevabü'l-Kur'an,22.

[10]Suyuti,a,g,e.,VIII,121.

[11]Deylemi,Firdevs,I,416(1685)

 (ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR, KUR'AN-I KERİM TEFSİRİ)

Ayette geçen "Allah'ın arşı istivası" nasıl anlaşılmalıdır? Allah'ın mekandan münezzeh olmasıyla bunu nasıl telif edebiliriz?

"Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine hükümran oldu (istiva etti). O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir." (Araf, 7/54)

İSTİVÂ: Râğıb der ki: " (istevâ) fiilinin kullanılışı iki şekildedir. Birisi iki veya daha çok fâile isnad olunur. (...) denilir ki "Zeyd ve Amr eşit oldu." demektir. Nitekim "Bunlar, Allah katında eşit olmazlar." (Tevbe, 9/19), "Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?" (Zümer, 39/9) buyurulmuştur. Diğeri de bir şeyin kendi zâtında doğru ve ölçülü olmasına denilir. "Üstün akla sahip (olan melek) doğruldu." (Necm, 53/6) gibi ki, "Onların sırtına binip kurulmanız için" (Zuhruf, 43/13), "Sen ve yanında bulunanlar, gemiye yerleştiğiniz zaman" (Müminûn, 23/28), "Gövdesinin üstüne dikildi." (Feth, 48/29) aynı şekilde Arap kelâmında "filanın işi mutedil oldu", "filan işçilerini idare etti" gibi ifadeler hep bu kabildendir. (ilâ) ile müteaddî olmasında bir istîlâ mânâsını gerektirir. (alâ) ile müteaddi olmasında da bizzat veya tedbirle son bulma mânâsını gerektirir. Bu şekilde istivâ lugatte, bir düze olmak, istikrar etmek yani karar kılmak veya kararını bulmak, ulûvvve isti'lâ yani yükselmek veya yüksek olmak, diğer deyimle üstün olmak, bir düze kurulmak, eşit veya benzer veya denk olmak, dosdoğru varmak veya kasdetmek, isti'lâ etmek mânâlarına gelir.

ARŞ , esas itibariyle "sakf" demektir ki, bir binanın veya yerin yüksek muhîtini teşkil eder. Bir eve nisbette tavanı, tavanına nisbette üstündeki çatısı, kubbesi, tepesindeki köşkü, tahtaboşu, cihannüması (terası) hep Arş mânâsına dahildir. Buna ilave olarak çadır ve çardak gibi yükselen ve gölge veren her şeye de denir. Bu şekilde Arş anlayışının en kesin gereği ulvilik ve üstünlük mânâsıdır. Bundan dolayıdır ki arş, hükümdarların oturdukları "taht" anlamında meşhur olmuş ve tahtın gereği olan mülkten, izzet ve saltanattan kinaye de yapılmıştır. (...) denilir ki, mülkün istilâ edildi, yıkıldı, bozuldu demektir. Mülkü kıvamında ve işi yolunda, emri muntazam ve ahenkli olduğu zaman da "Arşına hâkim oldu, mülkünün tahtına yerleşti." denilir. Bunlardan başka bir işi ayakta tutan şeye, bir şeyin esasına ve bir toplumun işlerini idare eden başkanlarına ve "avvâ' " denilen kuzey tarafın alt yanında Acûzü'l-Esed (arslan burcunun ucundaki takım yıldızları) ve Avşü's-Simâk (biri kuzey, diğeri güneyde iki parlak yıldız) da denilen dört küçük yıldıza, tabuta ve kuyunun dibinden adam boyu kadar taşla örüldükten sonra ağzına kadar yukarısına yaptıkları ahşaba, ayağın parmak tarafına doğru yüzündeki yumruca tümseğe ve kuşun yuvasına da denilir. Ve birçok mânâlarda masdar da olur.

Âyetü'l-Kürsî'de açıklandığı üzere bazıları, "O'nun kürsüsü, gökleri ve yeri kaplamıştır." (Bakara, 2/255) âyetindeki Kürsî ile Arş'ın bir şey olduğunu kabul etmişlerdir ki, ikisini de "taht" mânâsından alınmış olarak düşünmüşler demektir. Fakat çoğunlukla nakledildiğine göre Arş, Kürsî'nin de üstündedir. Bu şekilde Kürsî, taht mânâsıyla düşünülürse Arş onu kaplayan saray ve sarayın tavanı gibi veya bütün memleketin muhîti gibi düşünülür Ve Kürsî, "Mevzii Kademi'l-Arş" (Arş'ın ayağının yeri) olduğu rivayetine göre "başşehir" mânâsıyla düşünülürse, Arş da "taht" mefhûmuyla düşünülür. Ve bu iki mânâ düşüncesiyle Arş, şeriat dilinde âlemin hepsini saran, sınırlamanın ve beşer aklının takdirinin dışında, hakikati Allah'ın ilmine bırakılmış bulunan yüksek bir muhît olmak üzere yaygın olmuştur ki gökler, cennet, sidre, Kürsî hep bunun altında tasavvur edilir. Bu bir sondur ki, âlem tasavvuru burada biter. Fakat Hakk'ın varlığı bitmez ve Sidre-i müntehâ geçilmeden Hak Teâlâ'nın cemalinin müşahedesine erilmez. Nitekim Resulullah (s.a.v) Mi'rac'da Sidre-i münteha'yı geçmişti. Birinci düşünceye göre Arş'ın ihatasının, mekâna ait bir ihata; ikinci düşünceye göre de manevî bir ihata (kuşatma) kabilinden olması gerekir.

Burada önce şunları dikkatnazarından uzak tutmamak gerekir

1. Bilinen mânâsıyla "taht", bir hükümdarın, hükumeti icra ederken üzerine kurulduğu özel, mahdûd bir cisimdir. Fakat asıl önemi, cisimliğinde değil, gereği olan hüküm, izzet ve saltanatındadır.

2. Bütün göklerin üstünde ve bütün âlemi çevreleyen Arş'ın bilinen mahdut "taht" mânâsına, tamamen hakiki lugat mânâsı olarak uyuşmuş olamayacağı şüphesizdir. Bundan dolayı bunda muhakkak mecazî ve kinayî bir mânânın bulunması ve daha doğrusu Arş ve taht cins ismi iken (el-Arş)'ın şer'î konumla bir özel isim gibi düşünülmesi gerekir. Ve o halde bu Arş'da cisim olma zarureti de iddia edilemez.

3. Arş bir cism-i küll olsun, fakat yön ve cisimliğin hepsi bunda son bulacağından, bunun üstünde cisim, mekân, yön tasavvuru çelişkili olur. Burada "Sidretü'l- müntehâ" anlayışını iyi düşünmek gerekir.

4. (Alâ) kelimesinin hakiki mânâsında ne mekâna, ne zamânâ ait bir zarflık yoktur. Bu bir isti'lâ ifade eder. Gerçi ulûv (yükseklik) ve fevkiyyet (üstlük, üstte olmak) bir yön anlatır. Fakat (el-Arş) anlayışı, bütün mekân ve yönleri kapladığından, bu isti'lâda yön de düşünülmüş olamaz. Ve bundan dolayı "Arş üzerine", mekân üstü ve yön üstü, çok yüksek bir yükseklik ile isti'lâ ifade eder ki, asıl gerçek isti'lâ (Yükseliş) da budur. Bu, bütün izafetleri altına alan öyle bir isti'lâdır ki, hiç bir kayıt ve nicelikle şartlanmış olmadığından ihata mümkün değildir. Biz bu yüksekliğin ifade ettiği mâlûlûn izâfetini illet (sebeb)e, mahkûmun hâkime, netice itibariyle bütün varlığı mümkün olanların, varlığı vacib olana, bütün yaratıkların yaratana olan etkilenme ve muhtaç olma nisbeti olmak üzere kendi izafetimizle düşünebiliriz.

5. İstivâ gerçekte sırf cismanî bir anlam değildir. Bunun cismanî olup olmadığına, isnad olunduğu fâili veya medhûlü (dahil olduğu kelime) de bir karîne olur. Mesela "işine hâkim oldu" denildiği zaman bu istivânın cismanî olmadığında şüphe yoktur. Aynı şekilde "filan işine hâkim oldu" denildiği zaman da böyledir. Burada ise fâil, "Kendisinin hiç bir benzeri olmayan" (Şûrâ, 42/11) Allah Teâlâ'dır. Şu halde Arş üzerinde ilâhî istivâyı Allah ile Arş'ın gerisindeki yaratıklar arasında bir uzaklık, bir mekânî aralığı gerektiren cismanî bir mânâ ile düşünmeye imkân yoktur. Zira "Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz." (Vâkıa, 56/85).

6. Bir hükümdarın tahtına oturup kurulması anlamında bile asıl kastedilen mânâ, cismanî bir oturuş değil, hükümdarlık sıfatıyla nitelenmesidir. Bu öyle bir mânâdır ki, hükümdarın taht sayesinde değil, tahtın hükümdar sayesinde ayakta durmasını ifade eder. Ve bir hükümdarın tahtında devamlılığı, cismen taht üzerinde oturup kalması değil, hâkimiyetinde devamlılığı ve bâki olması demek olur. Fakat bu mânâ diğer hükümdarlarda ve tahtlarda tam, mutlak ve hakiki değil, geçici, nisbî ve ârızîdır. Bunun mutlak hakikati ancak Allah Teâlâ'ya mahsustur. Şu halde istivâdan bu mânânın Allah'da zâtî, tam ve hatta tamın üstü mutlak ve hatta mutlak üstü ve hakiki yani cismaniyet ve rûhâniyet gibi imkanî bir vücud ile değil, zarurî bir vücûd ile oluşmuş olduğunu anlamak gerekir. Bunu anlayabilmek için de varlığın gerçeğinin yalnız cisim ve cismaniyete mahsus olmadığını ve hatta cisimliğin gelip geçici ve izafî bir varlıktan ibaret bulunduğunu ve Hakk'ı bilmek için cisim ve ruhun üstüne geçilmek gerektiğini sezmek şarttır. Bunun içindir ki, cisimden başka varlık, cismanî yükseklikten başka yükseklik duyamayanlar, bu konuda şer'an bir dereceye kadar özürlü sayılırlar.

7. İstivâ bir fâile isnat edilmiş ve Arş'a da (âlâ) cer harfi ile bağlanmış bulunduğu için, bunda Allah Teâlâ'nın Arş seviyesi ile eşitlik veya birliğine değil, tersine Arş'tan üstün yükseklik ve mutlak büyüklüğüne delalet vardır. Yani "Arş ile beraber istivâ etti" değil, "Arş üzerine istivâ etti"dir. Bu ise Allah'ı, âlemin kendisi ile birleştiren hulûl veya ittihat görüşlerini red ve iptal ile "her şeye şahittir", "her şeyi kuşatıcıdır", "onun hiç benzeri yoktur" mânâlarının sonsuzluğunu hatırlatan nezih bir tevhid ispat eder. Şu halde bunda bir teşbihi (benzetme) değil, pek yüksek bir tenzihi tasdik etmek gerekir.

Bunun için bu meselede büyük âlimler şu iki mezhepten biri üzerindedirler: Birincisi Selef mezhebidir ki, Allah Teâlâ'nın mekân ve yönden yüksek olduğunu kesin bir şekilde tasdik etmekle beraber Arş üzerine istivâsı sıfatına da -Allah'ın irade ettiği şekilde- iman etmek ve tafsilatıyla te'viline dalmayıp, "Onun açıklamasını ancak Allah bilir." (Âl-i İmran, 3/7) âyetinin delaleti üzere hakikatini Allah'ın ilmine bırakmaktır. Ehl-i Sünnetçe asıl tercih ve itimad edilmiş olan da budur:

"Ey dayımın oğlu, Arş'ın Rabb'ı, Arşın üstündedir, fakat yerleşme vasfı olmaksızın."

İmam Mâlik b. Enes hazretlerine bir gün bir adam "İstivâ nasıldır?" diye bu âyetteki istivânın nasıl olduğunu sormuş ve İmam Mâlik de biraz başını eğip murakabeye daldıktan sonra vücûdundan şiddetli bir ter boşanmış ve demiştir ki: "İstivâ malûm; keyf (nasıl), makul değil; buna inanmak vacib ve bu soru bid'attır. Sanıyorum ki sen sapık bir adamsın." Bundan sonra emretmiş, o adamı huzurundan çıkarmışlar. Aynı mânâ selefin daha birçoğundan nakledilmiştir. Bizim Hanefilere göre asıl rivayet edilen de, "Arş üzerine istivâ, Allah Teâlâ'nın keyfiyetsiz bir sıfatı" olduğudur.

İkincisi, sonradan ortaya çıkıp istivâdan tecsîm (cisimlendirme) veya ittihat (birleşme) şüphesi çıkarmaya çalışan ve selefin sözlerini bu konuda bir çeşit kapalılığa sevketmeye kalkışan nefsine düşkün kimselere karşı müteahhirîn (sonra gelen âlimler)in tercih ettikleri doğru te'vil mezhebidir ki, aklî ve naklî delillere göre Allah Teâlâ'ya nisbeti caiz olmayan bâtıl ihtimalleri atarak caiz olduğunda şüphe edilemeyecek doğru bir meâl araştırmaya girişmektir. Bunda başlıca üç, dört görüş hasıl olmuştur:

     1) Yukarıda gösterildiği üzere lisan örfünde "Arş'ı hükmüne aldı", "mülkünün tahtına yerleşti" deyimleri, tam sahip olmakla işin intizamından kinâye olarak kullanılır ki, "mülkü bozuldu"nun zıddıdır. Şu halde "sonra Arş üzerine hükümrân oldu" âyetinde de en açık ve en olumlu mânâ "bütün yaratıkları üzerinde devamlı emrini yürütmek ve muntazam bir şekilde hükümleri icra etmek sûretiyle eksiksiz kudretin nüfuzu ve iradenin cereyan etmesinden" kinaye olmasıdır. Bu mânânın gerçekte hakikatı şüphesiz olduğu gibi devamında

"O, geceyi, durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir." aynı şekilde Yûnûs Sûresinde

"Sonra arş üzerine hükümrân oldu, işleri nizama koyar." (Yûnûs, 10/3)

buyurulması buna bir karine veya tefsirdir. Hasan-ı Basrî hazretleri bunu "işine hâkim oldu" diye ifade etmiştir ki, aynı mânâyı mecazî isnat şeklinde göstermiş demektir. Yani istivânın Allah'ın zâtına nisbeti hakikatte fiil ve emrinin vasfı olması itibariyledir. "Sonra" buyurulması da buna bir karine gibidir. İlk yaratma lahza (an)ları mukayesesi mümkün hiç bir denk ve misal ile geçmemiş olan ve hiç bir tekrarlama ve benzeme devamını içine almayan çeşitli yaratıklarını yeniden yeniye yaratılmaları ile cereyan ettiği, diğer deyişle altı gün henüz tekrar etme devrine girmemiş bulunduğu için ilk önce yaratma hiç bir devamlılığı içine almış olmayacağından o demlerde istivâ düşünülemez. O vakitler rabbânî tecellîler

"Onun Arş'ı su üzerinde idi." (Hûd, 11/7)

âyetinin delaleti üzere hiç bir seviyede durmayan çeşitli bir cereyanı ifade eder. Mesela bir bulut, bir duman, ondan bir göksel cisim, ondan ateş, ondan toprak, ondan su, ondan bitki ve hayvan yaratılır giderken bu fiilde henüz bir âdet, bir devamlılık, bir istivâ yoktur. Hepsi olağanüstü, hepsi çeşitlidir. Fakat yaratma böyle soyut bir fark ve değişim cereyanından ibaret kalmamış, değişim içinde az çok bir benzeme ile bir düze tekrar ve devam etmiş, genel bir değişim ile değişen ve içerikleri başka başka bulunan yaratıklardan sonra cüz'î değişim ile çeşitli müttefik ve benzer yaratıklar da yaratılmış, yaratılanlar değiştirilmeye ve düzeltilmeye, sonradan olma ve yok olma devam etmeye, mesela buluttan ateş ve su, su ile topraktan hayat bir defa değil birçok defalar yaratılmaya ve giderek bitki bitkiden, hayvan hayvandan, insan insandan yapılmaya başlamış ve artık o zamandan itibaren zamanda bir devir, çeşitli işlerde bir tertip ve devamlılık tecelli etmiştir ki, buna "sünnetullah" (Allah'ın sünneti), "âdetullah" (Allah'ın âdeti) denilir. Bu istivâ vasfı bundan itibaren düşünülebilir. İşte "yarattı, sonra istivâ etti" terâhî (gecikme)si de buna işaret eder. Hasılı istivâ, ne bir fiil, ne de sırf değişme ile değil, bir tekrarlama ve benzeyiş nisbeti ile düşünülebilir. Bu ise zatında çoğalmadan, artmadan, değişmeden münezzeh olan Allah Teâlâ'nın ancak fiilleri arasındaki uyuşma nisbeti itibariyle bir fiilî sıfatı demek olur. Nitekim Süfyân-ı Sevrî hazretleri bunu: "Arş'da bir iş yaptı ki, ona istivâ ismi verdi." diye ifade etmiştir. Diğer bazı âlimler de: Yani hepsi Allah Teâlâ'nın

"Sonra göğe yöneldi ve onları düzenledi." (Bakara, 2/29)

âyetinde açıklanan düzenlenmesiyle muradı üzere istikamet aldı demiştir ki, bu da kinâyede anılan işin intizamı ile devamı, iradenin cereyanı mânâsının diğer bir ifadesi olarak fiil sıfatına işaret demektir. Ancak bunda istivânın esas itibariyle yaratıkların vasfı olması hususunu tercih şüphesi vardır. Halbuki âyet bu istivâyı Arş'ın da üzerine geçirmiş olmak itibariyle Allah'a tahsis eylemiş yani mahkûmun mahkûmiyete istivâsını değil, yalnız hâkimin hâkimiyette istivâsını anlatmıştır.

     2) İstivânın, istilâ mânâsına olmasıdır ki, "Yarattıktan sonra da başından sonuna kadar hepsini kudret ve galibiyeti, velâyet ve hâkimiyeti altında tuttu." demek olur. Bunun "Her şeyi kuşatıcıdır." (Secde, 41/54) mânâsıyla münasebeti açıktır. Bununla beraber istilâ, ihatadan daha şûmullüdür. Gerçi İbnü Arabî, "biz istilâ mânâsına bir istivâ bilmiyoruz" demiş ise de şâirin:

"Bişr, kılıçsız ve kan dökmeden Irak'ı istîlâ etti."

beytiyle şahit getirilerek buna cevap verildiği meşhurdur.

     3) Arş'ın, mülk ve memleket; istivânın, istîlâ mânâsına olmasıdır. Bu da öbür mânâlarla yakından ilişkili olmakla beraber, ayrıca bazı faydalara da işaret etmektedir. Birincisi: nın mânâsına özellikle bir dikkat nazarını celbedicidir. İkincisi: Allah Teâlâ'nın, kendilerini mutlak hâkim gibi sayan beşerî saltanatlar üstündeki yüksek hakimiyetine öbür mânâlardan daha çok bir hatırlatmayı içine alır. Üçüncüsü: Allah Teâlâ'nın yalnız fiilî sıfatı itibariyle değil, bütün zâtî sıfatıyla yüce ve mutlak kemâlinde ısrar eder. Ve bu bakış açısından (sonra) nin mânâsındaki gecikme, yaratma ve istivâ arasında değil, beyan mertebesine ait rütbeyle ilgili bir gecikme olur.

     4) Bir de şöyle, "Arş'ı istivâ etti", yani Allah'a nisbette her şey eşittir. Hiç bir şey ona diğer bir şeyden daha yakın değildir. Çünkü Allah Teâlâ bir mekânı bırakıp da, diğer mekâna giren cisimler gibi değildir" diye de tefsir edilmiştir ki, ilâhî nisbette, mesafeyi reddetme ve adaletin ispatı açısından bilhassa dikkate şâyân bir mânâdır. Yani Allah Arş üzerine öyle bir istilâ ile istivâ etmiştir ki, gökler ve göklerde bulunanlar ona daha yakın, yer ve yerde bulunanlar daha uzak bir mevki ve mesafede değil, hepsi eşit bir nisbettedirler. Bundan istivânın eşitlik mânâsına alındığı sanılmamalıdır. Zira maksat, eşitliğin lüzumu veya gereği olan zâtî veya nisbî bir vasıftır. Nitekim istivânın diğer mânâları da eşitlikten vazgeçmekle düşünülür. Bu mânânın mekânlıkta düşünebileceğiniz misali, eşit iki taraf arasındaki ortanın ve dairenin çemberine göre merkez konumundaki istivâ ve ortada olmaktır ki, bunda eşitlik oranı iki taraf veya çember noktalarına ait olur. Ve orta ve merkezde ancak bunlara bir kararda nisbet edilmiş olarak mânâsı düşünülür. Bu şekilde Arş ve Taht anlamı, çevreleyen mânâsından başka, bir de merkezcilik fikrini telkin eder. Fakat unutmamak gerekir ki, muhît (çevreleyen)in gerisinde olan çeşitli noktaların merkeze oranı eşit değil, farklı uzaklıktadır. Halbuki

"O, gökte de ilâhtır, yerde de ilâhtır." (Zuhruf, 43/84)

âyeti delaletince ilâhî nisbette böyle bir farklılık da düşünülemeyeceğinden bu tefsir, ilâhî istivânın bu geometrik mânâya da ölçü olamayacağını ve bunu anlamak için bütün uzaklık ve mesafe kaydının da kaldırılması gerekeceğini özellikle anlatmıştır. Ve gerçekte mekan ve yön, uzaklık ve mesafe anlayışları da Arş'ın altındadır, "Arş'ın üzerinde" değildir. Allah, her şey üzerine bidüziye hazır ve nâzırdır. Onun tıpkısına benzer hiç bir şey yoktur. Şu halde istivâsı da, mahiyeti belli olan hiç bir istivâ ile kıyas kabul etmez. İlâhî zatı ve sıfatı hakkında varid olan kelimelerin, yalnızca lugata ait gerçeklerin mânâlarıyla değil, birer şer'î hakikat olarak düşünülmesi gerekir. Bunun için burada Arş ve Taht'ın ulvî gerekleri olan hüküm ve saltanatın intizam, emir ve iradenin yerine getirilmesi, istilâ (zaptetme) ve isti'lâ (yükselme)'yı, gücün sınırını ve tam adaleti unutup da istivâ kelimesinin lisanda oturma veya ayakta durma ve korunma ile istikrarda da kulanıldığından dolayı, Allah tıpkı bir taht, bir sandalye veya dam üstünde duran bir şahıs vaziyetinde Arş'a dayanmış bidüziye oturuyor veya dikiliyor veya yatıyor gibi bir düşünceye sahip olmak, aklen ve şer'an pek büyük bir cahillik olur. Böyle bir mânâya lafzın lugat bakımından müsaadesi varsa da şer'an ve aklen yoktur. Ve işte yukarda açıklanan mânâlar bilhassa bunu anlatmak ve öyle vehmi defetmek içindir ki, her biri doğru bir mânâdır. Yüksek nazmın da hepsine hem dil, hem din ve hem akıl yönünden ihtimali ve müsaadesi vardır. Bununla beraber en doğrusu bunları bütünüyle düşünmek ve ihatası mümkün olmayan ilâhî istivânın hakikatinde durmak lazım gelir. Çünkü yaratma, gökler ve yer, altı gün, Arş mefhumlarında bile, idrakimizi aşan bir esası vardır. O halde bütün bunların üzerine taallûk eden istivânın hakikati, idrak seviyemizden pek yüksek olduğunu itiraf etmelidir. Bu bakımdan iman edilecek tefsir Selef'in çoğunluğunun mezhebine göre tefsirdir ki şudur: Allah, gökleri ve yeri özel vakitlerde yarattı, sonra da hudûs (sonradan olma) ve yok olma, bir yer tutma ve yön şüphelerinden münezzeh olarak murad ettiği mânâ ile Arş üzerine istivâ eyledi". Fakat böyle demek, bu yüksek nazımda bizim anlayabileceğimiz hiç bir mânâ yoktur demek olmadığından da gaflet edilmemek gerekir ki, bu âyetin devamı açıklayıp izah edecektir.

Baksanıza: Geceyi gündüze bürüyor. İsti'lâ ve hâkimiyetin en geniş görünümlerinden olan bu iki zıt yaratığın birini diğerine ard arda kaplayıp duruyor. Âlemin idaresinde ışığı karanlığa giydirip örttürdükten sonra, bir de çevirip karanlığı ışığa giydiriyor. Onu ona örtü yapıp sardırıyor. Burada hem

"Geceyi gündüzün üzerine doluyor." (Zümer, 39/5) hem

"Gündüzü de gecenin üzerine doluyor." (Zümer, 39/5)

kavramlarına, biri ibaresiyle biri de işaretiyle olmak üzere delalet vardır. Iğşâ, babından olmak ve bunda birinci mef'ûlün mânâ bakımından fâil olması asıl bulunmak hasebiyle gecenin gündüzü gaşyetme (örtme)si yani "Geceyi, gündüzün üzerine doluyor." (Zümer, 39/5) kavramı ibaresiyle olması açıktır. Yani her akşam görülüyor ki, Allah Teâlâ âlemde ruhları ve nefisleri (objeleri ve subjeleri) isti'lâ etmiş mulût-ı küll (her şeyi kuşatan) ve hâkim-i küll (herşeye hâkim) gibi görünen gündüz yaratılışının; mekân ve zamana bağlı yayılma ve devamıyla aydınlık hissini, hem göz gündüzünü, hem öz gündüzünü bir akşam emriyle dürüp karanlığın, karanlık hissinin içine sokar, gece yaratılışının isti'lası altına verir. Gün ufuk ve histen kaybolur, karanlık içinde his altında bir âleme girer, cihan başka bir cihan olur. Parlayanlar söner, sönenler döner, renkler ve şekiller siyahlar giyer, yayılan mekânlar dürülür bükülür, durmaz zamanlar tutulur geçilir, gözler kararır, gönüller daralır ve siz artık gündüzü ve onun emrindeki her şeyi ve kendinizi gece içinde, bir hayal altında sinmiş, gizlenmiş, mağlub, mahkûm, hapsedilmiş bulursunuz. Ve hatta öyle kendinizden geçer, uyur, yokluk karanlığına gömülürsünüz. Hem ne halde kendinizden geçirttirir? Bu, onu aceleci bir şekilde isterken, yani gündüz geceyi veya aksi takdirde gece gündüzü teşvik ile kandırılmış, heyecanlandırılmış bir tâlib gibi bütün sürat ve hızıyle aralıksız takip edip kovalarken, Allah teâlâ gündüzün bu aceleci isteğinin zıddına o mağlub ve mahkum geceyi getirir bir anda tepesine geçirir, bir anda gâlibi mağlub, mağluba gâlip kılar. Ve bu örtmeyi dilediği kadar devam ettirir, bir kerre değil devamlı yapar. İşte bunu yapan Allah'tır. Bu örtmede ilk ânı itibariyle bir yaratma müşahedesi ve bunun devam ve tekrarında bir ilâhî istivâ delili vardır. Bu şekilde ne gündüz geceyi geçip tamamen mağlub edebiliyor, ne de gece gündüzü

"Ne de gece gündüzü geçer." (Yâsîn, 36/40)

böyle bir dönme hareketinin devam etmesiyle disiplinli bir idare altında alt, üst, iç, dış olarak döner döner giderler, bir düziye Allah'ın saltanatını ilan ederler. Gerek mekân ve gerek zaman, gerek âfâk (objeler) ve gerek enfüs (subjeler) açısından âlem ne yalnız bir gündüz devleti olur, ne de yalnız gece. Aynı şekilde bunlar âlemin bir kısmında daima biri, bir kısmında da daima diğer biri sabit ve devamlı olmak üzere iki bağımsız devlet de teşkil edemezler. Her biri, her an nöbetleşe karşılıklı olarak bir istivâ noktasından geçer, üst ve adaletli bir idarenin hüküm ve nüfuzu altında değişimle biri diğerini örtüp ve kaplayıp emri altına alarak devrederler. Öyle bir idare ile devrederler ki, yalnız takip etme ve birleşme ile kalmaz, karşılıklı olarak biri diğerini örtmekle birbiri içine de girerler. Gündüz gecenin ardında, önünde, halef ve selefi (kendisinden sonra ve önce geleni) olduktan başka, altında veya üstünde, içinde veya dışında memuru ve tâbii de olur. Dünkü gündüz, hem bu gecenin önüne geçmiştir, hem de içinde ve altında gizlenmiştir. Bununla beraber ne gündüz geceye döndürülür, ne de gece gündüze: Görünümleri saklı, değişimleri mazbut, fakat isti'lâları denk olarak ve nöbetleşe altı üstüne getirilmiş ve kararlı. Halbuki gündüzün tabiatına ve aceleci talebine bakılınca, bir kerre nûr (ışık) karanlığı çiğnedikten, gündüz geceyi örttükten sonra bir daha bırakmaması, daima geceye hâkim kalması, istîlâ ettiği yerde sönmemesi, yani istivâsına mutlak bir şekilde sahip olması gerekirdi. Aynı şekilde gecenin tabiatına bakılınca da gündüzün asla meydana çıkmaması, gecenin Arş'ın istivâsına sahip olması gerekirdi. İkisine birden bakılınca da aralarında ne bir devir, ne bir hareket bulunmaması, her birinin diğerini eşit olarak durdurup faaliyetini engellemesi gerekirdi. Demek ki gece ve gündüzün talebi gibi yaratıklara nisbet olunacak bir devamlılık, bir tabiat yok değildir. Herhangi bir şey soyut olarak kendine ve kendi haline göre düşünüldüğü takdirde bir devamlılık vasfını kazanır ki, buna onun tabiatı veya zâtının gereği denilir. Fakat tabiat, kendi kendine etkileyici ve hâkim değildir. Nitekim gece ve gündüzü, tabiatlarının gerektirdiğinin tersine mahkûm eden bu iş, her ikisinin ve tabiatın üstünde bir iştir. Şu halde hakiki gereklik (icâb) de icat gibi tabiat üstüdür. Mesela tabiat açısından bakıldığı zaman harekete getirilen her hangi bir cismin uzayda sonsuza kadar doğru hareket ile hareket edip gideceği düşünülür ki, buna atalet (tembellik) veya istishâb denir. Gerçekte bütün aklî hareketlerin mantıkî gibi tasavvur olunan ve tabiat gereği denilen ıttırat (birbirini takip etme) kanununun hükmü budur. Halbuki incelendiği zaman âlemde böyle bir hareket yoktur. Bir zıddının karşı koymasına maruz olmayan ve tabiat gereği durdurulamayan ve değiştirilemeyen hiç bir şey bulunmuyor. İşte bu öyle bir noktadır ki, bize eşyanın tabiatının hâkim değil, mahkûm olduğunu gösterir. Olayları tayin ve icab eden gerekli sebebin tabiat üstü olduğunu ve istishâbın ispat edici bir delil olmadığını ortaya çıkarır.

Şimdi bütün âlemin mekân ve zamanda, görünür ve görünmezde gece ve gündüz hükmünün dışına çıkmadığı, âlemin tamamen veya kısmen gündüz veya gece içinde bulunduğu, yani zaman zarfı, mekân zarfından daha geniş olup, mekân zarfının, ya gece veya gündüz halinde bir zaman zarfı ânına sığdığı, ışık ve karanlığın uzamasıyla gece ve gündüzün de zaman zarfı tabiatının iki karşıt sınırını çizdiği düşünülünce, ikisi bütün âlemi kaplayan ışık ve karanlığı, gece ve gündüzü birbirine katan ve yaratılışlar üzerinde etkili olan bu örtme ve idare emri bütün âlemin üstünde Yaratıcı Allah'ın

"O, her gün (her an) bir iştedir." (Rahmân, 55/29)

âyeti delaletince doğrudan doğruya, bir emir ve tasarrufun ve Arş üzerine rabbanî istivânın her gün tecelli eden görünen bir delili olduğu derhal idrak olunur. Aynı hüküm ve tasarruf, aynı idare, aynı delil, çekme ve itme, hareket ve sükûn, sıcak ve soğuk, yaş ve kuru, hayat ve ölüm, gam ve sevinç.. gibi bütün çift zıtların karşılıklı ve nöbetleşe dönme ve hükümlerinde artı ve eksi elektrik gibi bütün çeşitli tabiatların çift oluşlarında ve hatta tek tabiatın şekillenmesinde bile cereyan eder. Bütün anlaşanların ayrılıkları, ayrıların birleşmeleri, zıtların dönme ve nöbetleşmeleri doğrudan doğruya yaratıcı Allah'ın yaratıkların tabiatı üzerinde hâkim olan istivâsını gösteren birer şahittirler. Fakat gece ve gündüz bunların hepsini içine aldığından "gece ve gündüzün örtünmesi" tabiatlar üzerindeki bütün bu tasarrufların görünenlerde ve görünmezlerde en genel ve en açık bir resmî tebliği: "bu, onu aceleci bir şekilde isterken" âyetindeki zıt ilişkinin içine almış olduğu bütün karşıt münasebetleri hatırlatmakla bu örtme ânında değişim mukadderatına uğrayan iki zıddın tabiat bakış açısından bulundukları hallerini tasvir etmek ve bu hali tersine çeviren ve değiştiren örtme emrinin tabiat üstü olan ve doğru istivâyı gösteren karakterini açıklamak ve ortaya çıkarmaktır.

(Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, ilgili ayetin tefsiri)

İlave bilgi almak için tıklayınız:

ARŞ...

Fatiha Suresi'nde geçen, "Maliki yevmiddin, yani din gününün sahibi" ne demektir?

"Din gününün, hesap gününün tek hâkimidir." (Fatiha, 1/4)

İbn-u Abbas: «Din günü, mahlûkatın hesab günüdür. O gün kıya­met günüdür. Allah insanları amelleriyle muhakeme eder. Ameli hayır ise, karşılığını hayır verir, ameli şer ise, karşılığını şer verir. Ancak af ettiği kimseler müstesnadır.»

"Dîn" kelimesi Arap dilinde  (hüküm verme) mânâlarına gelir. Ve burada baştaki ceza ve sonuncu bilinen din mânâları ile iki geçerli tefsiri vardır: İlk önce ceza, gelecekte sorumluluk, sorumluluk duygusu, sorumluluğu tatbik etmek gibi mânâlara da gelir. Bunun için (yevmiddîn)'in Türkçemizde bir ismi de rûz-i cezadır (ceza günüdür).

Fakat şunu unutmamalıdır ki, aslında ceza kelimesi şimdiki herkesin bildiği gibi yalnız ceza ve işkence demek olmayıp iyi veya kötü yapılan bir işin tatlı veya acı karşılığını, ücretini vermek mânâsına masdardır. Ve isim olarak bu karşılığa da söylenir. Bundan dolayı "yevmi'd-dîn", ceza günü her işin karşılığı verilip bitirileceği son gün, başka bir ifade ile gelecekte mükafat ve cezanın paylaşılacağı vakit demektir ki, İslâm hukuk dilinde buna "yevm-i âhir = son gün" de denilir. Ve bu kelime de kaza (davaları kanuna göre hükme bağlamak ve çözüme kavuşturmak) ve hükm etmek mânâsını da içine almaktadır.

Gerek Arapça'da ve gerek Türkçe'de olsun bu gibi yerlerde yevm ve gün kelimelerinin mutlak surette vakit mânâsına kullanıldığı da bilinmektedir. Burada geçen "gün" ne bir gündüz, ne bir gece ve ne bir gündüzle gecenin toplamı olan yirmi dört saat mânâlarına olmayıp gerek gün, ay, yıl, asır, devir v.s. gibi bildiğimiz ve gerek bilmediğimiz zaman ölçülerinden herhangi biri olabilir. "Bugün dünya, yarın ahiret" deriz ve bunun için dünya günlerine göre ahiret günleri "bin sene" veyahut "elli bin sene" gibi ölçülerle anlatılagelmiştir.(Elmalılı Tefsiri, Fatiha suresi, 4. ayetin tefsiri)

İlave bilgi için tıklayınız: DİN GÜNÜ

Allah Teala şehitler için, "Onlara ölü demeyin, çünkü onlar ölü değildir." diyor. Başka bir ayette ise, "Her nefis ölümü tadacaktır." diye bizlere bildiriyor. Acaba şehitler için hüküm nedir?

Şehitler de dünya hayatından kabir hayatına, berzah denilen aleme geçerler. Çünkü onların da ruhları bedenlerinden çıkar ve bedenleri toprağa verilir. Bu anlamda onlar da vefat ederler. Ancak onlar öldüklerini bilmemektedirler.

Şehitler kabir hayatında serbest dolaşırlar. Kendilerinin öldüğünü bilmezler. Sanki dünya hayatını yaşadıklarını zannederler. Sadece daha mükemmel bir hayat yaşadıklarını bilirler. Bu nedenle Peygamberimiz (asm), “Şehit ölüm acısını hissetmez.” buyurur.

İşte Kur’an-ı Kerim’deki, "şehitler için ölüler demeyiniz" ifadesi bu anlamdadır. Yani kendilerinin öldüğünün farkında değiller, kendileri hayatta ve diri olarak zannediyorlar, demektir.

Mesela iki adam düşünün. Rüyada çok güzel bir bahçede beraber bulunuyorlar. Biri rüya olduğunu bilir. Diğeri ise rüya olduğunun farkında değil. Hangisi daha mükemmel lezzet alır? Elbetteki rüya olduğunu bilmeyen. Rüya olduğunu bilen, "Şimdi uyanırsam şu lezzet kaçacak." diye düşünür. Diğeri ise tam ve gerçek lezzet alır.

İşte şehit olmadan vefat edenler, öldüklerinin farkında olduğu için lezzetleri eksiktir. Halbuki şehitler öldüklerini bilmediğinden aldıkları lezzet tamdır. Kur'an-ı Kerim'de bu husus bildirilmiştir.

İmanlı ölen ve kabir azabı görmeyen insanların ruhları serbest dolaşır. Bu sebeple pek çok yere gidip gelebilirler. Bir anda çok yerde bulunabilirler. Aramızda dolaşmaları mümkündür. Hatta şehitlerin efendisi Hz. Hamza (ra) pek çok insana yardım ettiği ifade edilmektedir. (bk. Nursi, Mektubat, Birinci Mektup)

Ölüm yokluk değildir. Daha güzel bir alemin kapısıdır. Nasıl ki, toprak altına giren bir çekirdek, görünüşte ölüyor, çürüyor ve yok oluyor. Fakat gerçekte daha güzel bir hayata geçiş yapıyor. Çekirdek hayatından ağaçlık hayatına geçiyor.

Aynen bunun gibi, ölen bir insan da görünüşte toprağa giriyor, çürüyor ama geçekte berzah ve kabir aleminde daha mükemmel bir hayata kavuşuyor.

Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek te inanıyoruz ki, elektrik hala mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor. Fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah Ruh’a münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor.

Bu sebeple Peygamberimiz (asm),

“Kabir ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, yada Cehennem çukurlarından bir çukurdur.”

buyurarak, kabir hayatının varlığını ve nasıl olacağını bize haber veriyor.

Ruhlar aleminden anne karnına gelen insanlar, oradan dünyaya doğarlar. Burada buluşup görüşürler. Aynen bunun gibi bu dünyadaki insanlar da, ölüm ile öbür tarafa doğarlar ve orada dolaşırlar. Nasıl ki buradan öbür tarafa gideni uğurluyoruz. Kabir tarafından da buradan gidenleri karşılayanlar var. İnşallah bizleri de başta Peygamberimiz (asm) olmak üzere, bütün sevdiklerimiz orada karşılarlar. Yeter ki bizler Allah’a gerçek kul olalım.

Yeni doğan çocuğu burada karşıladığımız gibi, buradan öbür tarafa giden bizleri de inşallah dostlarımız karşılayacaktır.

Allah Hz. İbrahim?e babası için dua etmemesini söylediği halde, onun İbrahim Suresi 41. ayette ?Beni, ana-babamı ve müminleri bağışla!" diye dua etmesinin sebebi nedir?

Aşağıda mealleri verilen ayetlerden, Hz. İbrahim (as)’in babası için mağfiret talep ettiği anlaşılmaktadır.

“Rabbimiz! Beni ve anne-babamı bağışla.” (İbrahim, 14/41),

“(Babacığım!) Sana selam olsun, ben senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim.”
(Meryem, 19/47),

“Babamı bağışla o gerçekten sapıklığa düşenlerdendir.”
(Şuara, 26/86),

“Muhakkak ki ben senin için mağfiret dileyeceğim.”
(Mümtahine, 60/4).

Hz. İbrahim (as)’a doğrudan hitap eden ve babası için mağfiret dilemesini yasaklayan bir ayet söz konusu değildir. Ancak, aşağıda mealleri verilen ayetler, kâfirler için mağfiret/af duasının yapılmasının caiz olmadığına delalet etmektedir:

“Şu muhakkak ki Allah kendisine şirk koşmasını afetmez.” (Nisa, 4/48)

“Onlardan ölen hiçbir kimsenin cenaze namazını kılma ve kabri başında dua etmek üzere durma. Çünkü onlar Allah’ı ve Resulünü tanımadılar ve yoldan çıkmış olarak öldüler.” (Tevbe, 9/84)

“Kâfir olarak ölüp de cehennemlik oldukları kendilerine belli olduktan sonra, akraba bile olsalar, müşriklerin affedilmelerini istemek, ne Peygamberin, ne de müminlerin yapacağı bir iş değildir.” (Tevbe, 9/113)

Bu hükümler Kur’an’da yer alsa da bunların bütün dinlerde geçerli evrensel birer ilahî prensip olduğu bilinmektedir. Bu sebeple, Hz. İbrahim’in de bir şekilde bu hükümden haberdar edildiğini düşünmek gerekir. Bu yasaktan haberdar olduğu halde kâfir olan babası için dua etmesi Hz. İbrahim (as)’a yakışmayan bir durum olduğu ortadadır.

İşte Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim (as) gibi Allah’ın dostu unvanını almış bir peygamberin, kâfir olan babası için dua etmesinden ötürü muhtemel itirazları def etmek üzere şu ayet-i kerimeyle konuya açıklık getirmiştir:

“İbrâhim’in, babası için af dilemesi, sırf ona yaptığı vaadi yerine getirmek için olmuştu. Fakat onun Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca, onunla ilgisini kesti. Gerçekten İbrâhim çok yumuşak huylu ve pek sabırlı idi.” (Tevbe, 9/114)

Ayette yer alan “sırf ona yaptığı vaad” ifadesi, Hz. İbrahim (as)’ın babasına veya kendisine ait olduğu şeklinde yorumlanmıştır. Hz. İbrahim’in babasına ait olmadığı takdirde ayetin manası şöyle olur: “İbrâhim’in, babası için aff-u mağfiret dilemesi, sırf  babasının -onun dinine iman edip onu peygamber olarak kabul edeceğine dair- kendisine verdiği sözü yerine getirmesi için olmuştur.”

Eğer bu vaad Hz. İbrahim (as)’ın kendisine ait olduğu kabul edilirse, bu takdirde ayetin manası şöyle olur: “İbrâhim’in, babası için aff-u mağfiret dilemesi, sırf  babasının -onun dinine iman edip onu peygamber olarak kabul etmesi için- kendisine dua edeceğine dair verdiği sözünü yerine getirmesi için olmuştur”. Ancak zamanla onun ıslah ve iflah olmaz biri olduğunu anlayınca bu duayı terk etti. Ayette yer alan “Fakat onun Allah düşmanı olduğu kendisine belli olunca, onunla ilgisini kesti.” mealindeki cümlenin ifadesinde bu gerçeğe vurgu yapılmıştır.

Sebe 14. ayette, cinlerin, Hz. Süleyman (as)’ın öldüğünü, ancak dayandığı asasını bir ağaç kurdunun yemesi sonucu anladıkları bildirilmektedir. Bunu nasıl anlamak gerekir?

İlgili ayetin meali şöyledir:

“Süleyman’ın ölüm fermanını çıkarmamızdan sonra, cinler ve çevresindekiler onun öldüğünü, ancak dayandığı asasını bir ağaç kurdunun yemesi sonucunda, kendisinin yere yıkılmasından sonra anlayabildiler. O, yere düşünce cinler kesin olarak anladılar ki şayet gaybı bilmiş olsalardı kendilerini zelil ve perişan eden angarya işlerde devam edip gitmezlerdi.”


Ayetin açıklaması:

Hz. Süleyman'ın eceli geldiğinde, asasına yaslandığı halde ayakta iken öldü, cinler de onun öldüğünü anlayamadılar. Ondan korktukları için çalışmaya devam ettiler. Onun öldüğünü cinlere ancak asasını içten yiyen bir ağaç kurdu gösterdi. Asası çürüyüp yere düşünce ona dayanan Hz. Süleyman’ın ölü cesedi de yere düştü. Ve böylece cinlerin iddia ettikleri gibi gaybı bilmedikleri ortaya çıktı. Eğer onların gaybı bildikleri şeklindeki iddiaları doğru olsaydı, Hz. Süleyman önlerinde iken onun ölmüş olduğunu anlarlar, onun hayatta olduğunu zannederek görevlendirdiği ağır işlerde, onun ölümünden sonra uzun müddet devam etmezlerdi.

Hz. Süleyman (as)'ın asasına dayanarak beklediği müddet hakkında sahih bir rivayet yoktur. Bununla beraber bu konuda İbrahim b. Tahman'ın İbni Abbas'dan rivayet ettiği  bir hadiste şu ifade yer almaktadır:

"Süleyman Harnûbe asasını oydu. Bu âsâya cinlerin bilmedikleri uzun bir müddet dayandı. Nihayet yere düştü. Böylece insanlar cinlerin gaybı bilmediklerini öğrendiler. Bunun miktarına baktılar. Bu müddetin bir sene olduğunu gördüler." (bk. Kurtubî, ilgili ayetin tefsiri)

Bu konuda birçok rivayetler ve yorumlar yapılmıştır. Çoğunun sağlam dayanağı yoktur. Ancak âyetin açık anlatım ve delâletine bakılınca, cinle­rin, Hz. Süleyman (as)'ın emrine verildiği, onun da onları birçok ağır işlerde çalıştırdığı anlaşılıyor. Ayrıca cinlerin gaybı bilip bilmedikleri ko­nusu ortaya çıkıyor. Kudüs'teki mabedin inşasında çalıştırılan cinlerin gay­retli çalışmaları devam ederken, Süleyman Peygamber'in eceli gelmiş oldu. Hizmet aksamasın, cinler çalışmayı bırakmasın diye Süleyman Peygamber, öldüğünün bir süre bilinmemesini Cenâb-i Hak'tan diledi. Dileği kabul olun­du ve verilen talimat gereği Süleyman Peygamber elindeki bastonunu al­nına dayayarak oturmuş bir halde ruhunu teslîm etti. Mabedin inşası bitin­ce ağaç kurdunun kemirdiği baston kınlıverdi ve Süleyman Peygamber'in vefat ettiği öylece anlaşılmış oldu.

Böylece hem başlatılan iş tamamlandı, hem de cinlerin gaybı bilme­dikleri kesinlik kazandı.

Âyeti zahirinden alıp te'vîl edenlere gelince: Onlara göre nakil ve ri­vayet akılla çatışırsa, te'vîle cevaz vardır. O halde baston, kurulu salta­nata, kırılması ise, o saltanatın yıkılmasına; ağaç kurdu, Süleyman Pey­gamber'in yerine geçen oğlunun beceriksizliğine işarettir ki bu, sözü edi­len konuda çok nefîs bir benzetmedir.

Nitekim İsrail oğullarının Davud  (as) ile Süleyman (as) döneminde başlayan altın çağı, Süleyman Peygamber'in vefatıyla gerileme dev­rine girmiş ve çok sürmeden baş aşağı gelmiştir. (bk. Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, ilgili ayetin tefsiri)

"Düşünüp ibret alırsınız diye her şeyden çiftler yarattık." (Zariyat, 51/49) ayetine göre atom, bakteri, virüs, salyangozun da çifti var mıdır?

"Yerin bitirdiklerinden, insanların kendilerinden ve henüz mahiyetini bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah'ı tesbih ve takdis ederim." (Yasin, 36/36)

"Düşünüp ibret alırsınız diye her şeyden çiftler yarattık." (Zariyat, 51/49)

Bu ayetler farklı yorumlara neden olmuştur.

Zevc: Çift mânasına geldiği gibi çeşit ve kısım mânasına da gelir. Allah'ın bütün çeşit ve sınıflarıyla âlemi yarattığını ifade eder. Bu âyet, çift kavramının insanlar gibi bitkilerde de erkek ve dişi unsurlar ile câri olduğunu, hatta insanların çeşitli dönemlerde bilmedikleri birçok şeylerde de çift unsurun bulunduğunu ifade eder: elektrikte artı ve eksi yük, cisimler arasında itme ve çekme kuvveti, maddenin temeli olan atomlarda pozitif ve negatif elektronlar, bu âyetin mûcizevî olarak haber verdiği şeyler arasındadır. Bütün bunlardan maksat da, her şeyi çift yaratan, bunca çeşitliliği ile kâinatı yaratan Allah'ın tek olup eş ve ortaktan münezzeh olduğunu vurgulamaktır.

Gerçekten de, bugün, maddenin çiftler halinde yaratıldığı biliniyor. Bir toz zerresinden yıldızlara kadar bildiğimiz ne varsa, hepsinin yapı taşlarını teşkil eden atom parçacıkları ve onlardan daha aşağı seviyedeki parçacıklar, yaratılırken daima antimaddeleriyle birlikte çift olarak yaratılırlar.

Müfessirler “her şeyden çift çift yaratma”nın anlamını açıklarken daha çok “gece-gündüz, erkek-dişi, yer-gök, insan-cin, iman-küfür, ay-güneş” gibi karşıtlık örnekleri üzerinde durmuşlardır. Taberî bunu “Cenâb-ı Allah’ın her yarattığının yanı sıra amaç ve işlevi itibariyle ondan farklı bir ikincisini yaratması” şeklinde anlamanın uygun olacağı kanaatindedir. Yine Taberî’nin izahına göre burada esas amaç Yüce Allah’ın yaratma sıfatına dikkat çekmektir. O’nun yaratmasını -meselâ ateşin yakma özelliği gibi- tek sonuçlu olarak algılamamak gerekir, O dilediği her şeyi dilediği biçimde yaratma gücüne sahiptir (Taberi, XXVII/8-9).

Elmalılı, bu konudaki görüşleri özetledikten sonra, Beyzâvî’nin “her cinsten iki nevi bulunduğu” tarzındaki yorumunu öncekileri de içine alması itibariyle daha kapsamlı bulur. Bununla birlikte o, âyetteki “her şey” ifadesinin sadece cinsleri değil fertleri de kapsadığını dikkate alarak, burada dış âlemdekiler ile onların zihindeki formlarının uyumlu eşleşmesiyle tecelli eden idrak olayına da işaret bulunduğu yorumunu yapar; her hangi bir şey hakkında meydana gelen şuur hâdisesinde bu ikiliğin kaçınılmaz olduğunu, bu ikilik içinde birleştirilmeden hiçbir şeyin tasdik edilemeyeceğini, tefekkür ve tezekkürde bulunulamayacağını, âyetin sonunda yer alan “ki inceden inceye düşünesiniz” ifadesinin de bunu desteklediğini belirtir. (bk. Elmalılı Tefsiri, VI/4543-4544.)

Ayrıca Yâsîn 36/36. suresinde,

“Toprağın bitirdiklerinden, kendilerinden ve daha bilmedikleri nice şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah her türlü eksiklikten uzaktır.”

buyurularak, kâinatta insanın bildiği ve bilmediği bütün çiftleri yüce Allah’ın yarattığı belirtilmekte ve her birinin paydaşı, eşi, benzeri, karşıtı olan bu çiftlerin hepsinin yaratılmışlık özelliğine, dolayısıyla bunları yaratanın tek olduğuna dikkat çekilmektedir. İnsanların Kur’an’ın indiği sırada bilmediği birçok şeyde de çift yaratılma özelliğinin bulunduğu modern araştırmalar tarafından ortaya çıkarılmış olup bu, ileride daha nice varlık, olay ve kavram çiftlerinin keşfedilebileceğinin işaretidir.

Paul Dirac adlı bilim adamının atom parçacıklarının da çift yaratıldığını, yani elektron karşısında pozitronun bulunduğunu tespit edip “parite kanunu”nu keşfetmesi ve bu sayede Nobel Ödülü kazanması, bu âyetteki anlam derinliğine ışık tutucu bir gelişme olarak değerlendirilebilir.

Soruda geçenlere gelince:

Daha önce de atom için aynı şey söyleniyordu, ama sonra elektronların "artı ve eksi" yüklü olduğu görüldü. Zaman geçtikçe Kur'an’ın harikalığı daha iyi anlaşılmaktadır. Kur'an’ın bildirdiği şeyler zamanla daha iyi anlaşılacaktır. Bu nedenle henüz bilimin ulaşamadığı gerçekleri hemen inkar etmek asla doğru değildir.

Eşeyli üremede ise, aynı türe ait iki bakteri yan yana gelerek aralarında geçici sitoplazmik köprü oluşturur. Bu köprü aracılığıyla DNA molekülü, tamamen veya kısmen bir bakteriden diğer bakteriye aktarılır. Bu gen aktarımı olayına "konjugasyon" denir. Konjugasyon olayı ile yeni özelliklere sahip ve ortam şartlarına uyum yapmış dayanıklı bakteriler oluşur. Eşeyli üremede gen aktarımında bulunan bakteri erkek, geni alan ise dişi olarak kabul edilir. Olay tamamlandığı zaman bakteriler arasında kurulmuş olan sitoplazmik köprü erir.

Virüsler bölünerek üremezler. Virüslerin kendisi canlı olup olmadığı tartışmalıdır. Canlı hücresini bulduğunda onun DNA'sını kullanarak kendisini kopyalar.

Salyangozun üremesi için de çift olması gerekir.

“Salyangozlar hermafrodit (Çift eşeyli) canlılardır. Yani hem dişi ve hemde erkeklik organı aynı hayvanda bulunur. Fakat yine de çiftleşmeleri gerekmektedir. Kıştan çıkan salyangozlar ilkbaharda gece gündüz sürekli körpe filizleri yerler. Çok çabuk gelişirler. İki salyangoz yüzyüze gelerek uzuvları sayesinde birbirlerini döller. Her yıl çiftleşmeyebilirler ve mayıs ayında çiftleşirler. Bir defa çiftleşme ile birkaç yıl yumurtlamaya devam ederler. Çiftleşme mayıs ve ağustos aylarında iki defadır. Yumurtlama ise bir defadır. Burgonya cinsi salyangoz çiftleşmeden 12-15 gün sonra, bir başka tür ise 5-8 gün sonra yumurtlar..”

Enfal suresi 12. ve 17. ayetlerin açıklamasını yapar mısınız?

Enfal suresi, ayet 12 ve 17:

"İşte o anda Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu: Ben sizinle beraberim, müminlere sebat verin. Kâfirlerin yüreğine korku salacağım, hemen boyunlarının üstüne vurun, parmaklarına, parmaklarına vurun." 

"Sonra onları siz öldürmediniz, lâkin Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, lâkin Allah attı. Bu da müminlere güzel bir imtihan geçirtmek içindi. Allah işitendir, bilendir."

Tefsiri:

12. İşte o vakit, ey Muhammed! Rabbin meleklere şöyle vahyediyordu: Ben sizinle beraberim, yani yardımım ve inayetim, imdadım ve muvaffakiyetim sizinle beraberdir. Şu halde, ey meleklerim, iman edenleri tespit ediniz, ayaklarını kaydırmayıp, dimdik ayakta kalmalarını sağlayınız. Yakında Ben kâfir olanların kalblerine korku salacağım, o zaman hemen boyunlarının üstüne vurunuz, ve onların parmaklarına kadar her taraflarına vurunuz.

17. İmdi onları siz katletmediniz, o öldürülen ve yere düşen, enfâli ve ganimeti söz konusu olan müşrikler sizin gücünüzle ve kuvvetinizle ölmüş olmadılar ve lâkin onları Allah katletti, öldürdü. Size emretmek, nusret ve zafer vermek, üzerlerine sizi saldırtmak ve kalblerine korku düşürmek suretiyle hakikatte onları Allah öldürdü.

Rivayet olunuyor ki, Kureyş ordusu, Akankal'den çıkınca, Peygamber Efendimiz buyurmuştu ki, "İşte Kureyş, gurur ve iftihar ile geldi, Allah'ım bunlar Senin Resulünü inkâr ediyorlar. Bana verdiğin vaadi senden istiyorum ya Rabbi!" diye dua etti. İşte bu sırada Cebrail aleyhisselam geldi, "Bir avuç toprak al, onlara doğru at." dedi. Ne zaman ki, iki taraf savaşa tutuştular Peygamber Efendimiz bir avuç çakıl aldı yüzlerine doğru attı ve "Yüzleri kurusun!" buyurdu. Bunun üzerine düşman saflarında gözüyle meşgul olmayan bir müşrik kalmadı. Bundan sonra bozuldular, müminler de enselerine bindi; bir yandan öldürüyorlar, bir yandan da esir alıyorlardı.

Sonra savaş sona erince Müslümanlardan "Şöyle kestim, şöyle vurdum, böyle esir aldım." diye ileri geri konuşanlar ve yaptıkları ile övünenler oldu. İşte bu âyet bunun üzerine nâzil oldu. Yani siz iftihar edip övünüyorsunuz, ama şunu iyi bilmelisiniz ki, onları sırf kendi gücünüzle yenmediniz, onları siz değil, Allah öldürdü. Ve attığın vakit de sen atmadın ya Muhammed! Bir remiy, bir atış şeklinde bir iş yaptığın vakit, düşmanlara isabet eden ve etkileyen, hepsinin gözlerine batan o atışı sen atmadın, o atışın dış görünüşü senin idi, ama sonuçlarını ve etkisini sen yapmadın ve lâkin Allah attı. Zira sana "At!.." emrini veren O idi, o attığın şeyi hedefine isabet ettiren, gayesine erdiren ve düşmanı bozguna uğratıp, sizi tepesine bindiren ve galip getiren O idi. Eğer atanla atılan merminin içyüzü hesaba katılmayacak olursa, bütün şan ve şeref, düşmanın boynuna inen bir kılıcın veya damarına saplanan okun veya gözüne batan çakıl taşının olması gerekir, o zaman da size hiç bir şeref hissesi kalmaz. Fakat şeref ne kınında duran kılıcın, ne de yerindeki çakılındır. İşte o kılıcın, okun ve çakılın gazilere karşı durumu ne ise, gazilerin de Allah'a karşı durumu ondan da aşağılardadır. Çünkü onlar Allah'ın emrinde ve hizmetindedir. Binaenaleyh gaziler bilmelidirler ki, hakikatte kendilerinin hiçbir hakları yoktur, büyüklük taslayıp böbürlenmeleri de yersizdir. Bütün bunları yapan ve yaratan Allah'tır.

Buradan hareketle bunu vahdet-i vücud görüşüne delil olarak kullanmaya gerek yoktur, böyle bir vehme saplanmak da doğru değildir. Bunda vahdet-i vücud veya ittihat değil, fiillerin yaratılışı, görünüşteki etkilerinin ötesinde ve üstünde olan gizli ve hakiki etkinin ispatı ve gerçek etken olan Allah'ın gücü ve kuvveti söz konusudur.

Aslında ortada atan ve atılan, gazi olan ve ölen yok değil, ancak bütün bunların üstünde mutlak kudret sahibinin emrinin ve iradesinin geçerliliği vardır. Aslında bunların hiçbiri tek tek veya hepsi birden Allah değildir. Fakat hepsinin varlığı üzerinde yegane etki gücüne sahip, hepsi üzerinde hükümran bir Allah vardır ki, bütün sebepler ve amiller, gizli ve açık tesirler ve bunların sonuçları netice itibariyle O'nun hükmü altındadır. Ve Allah, müminlere, tarafından güzel bir tecrübe kazandırsın, güzel bir nimet olan nusret ve zafer tecrübesi ihsan etsin diye bunları yaptı. Şüphesiz ki, Allah işitendir, bilendir. Dualarınızı, feryatlarınızı, gizli ve açık seslerinizi, sözlerinizi işitir. Niyetlerinizi, maksatlarınızı, fikirlerinizi ve kuruntularınızı, bütün hâl ve gidişinizi hakkiyle bilir.


(ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR, KUR'AN-I KERİM TEFSİRİ)

Kur'an-ı Kerim'de hurilerle ilgili ayet şehveti mi tetikliyor? "...kendileriyle bir yaşta, göğüsleri çıkmış genç kızlar ..." ifadeleri gibi!..

Cennet ve cehennemliklerin karşılaşacağı durumlar Nebe' (Amme) suresinde şöyle anlatılmaktadır:

"21. Şüphesiz, cehennem pusuda beklemektedir.
22. Azgınların barınacağı yerdir (cehennem).
23. (Azgınlar) orada çağlar boyu kalacaklar ,
24. Orada bir serinlik ya da (susuzluk gideren) bir içecek tatmazlar,
25. Kaynar su ve irin (tadarlar).
26. Ancak (dünyada yaptıklarına) uygun karşılık olarak.
27. Çünkü onlar hesap gününü (geleceğini) ummazlardı."

"31. Şüphesiz takvâ sahipleri için de başarı ödülü vardır.
32. Bahçeler,bağlar,
33. Göğüsleri tomurcuk gibi kabarmış yaşıt kızlar,
34. Ve içki dolu kâse(ler) .
35. Onlar orada ne boş bir lâkırdı ne de yalan işitirler.
36. Bunlar Rabbinin yeterli bir bağışı, mükâfatıdır."

Allah Tealâ ateş ehli olan kötülerin durumlarından bir miktar bahset­tikten sonra, cennet ehli olan iyilerin kurtuluş ve zafer yerinden de söz et­miştir, onlar ateşten kurtulup cennete sokulmuşlardır. Bunun Allah'ın bir lütfu ve ihsanı olduğu açıklanmıştır.

İyilerin ve kötülerin durumlarının gösterilmesi, düşünme ve karşılaştırma, cennete götüren, kulluğa teşvik ve ateşe götüren masiyet, küfür ve yalanlama konusunda uyarı için bir zemindir. Özet olarak Allah Tealâ kâfirlere olan vaadini andıktan sonra iyile­re olan vaadini de açıklamıştır.

Allah Teâlâ, kullarının uhrevî nimetlere dair yaklaşık bir fikir edinmelerini sağlamak ve onlar­da bir arzu uyandırmak için, birçok âyette olduğu gibi burada da idrak ve anlama gücüne göre temsilî bir anlatımla bu dünyada en çok ihtiyaç duydukları, arzuladık­ları, sevdikleri maddî-bedensel hazlardan örnekler vermiştir. Bu anlatımda Kur'an'ın ilk muhataplarının beklentilerinin dikkate alındığı da söylenebilir. Keza bu anlatımdan, âhirette cennete girmeyi hak eden her bir insana, dünyadaki ame­line zihnî ve ruhî kemaline, mutluluk anlayışına ve beklentisine göre neleri istiyor ve bekliyorsa, onların verileceği sonucunu çıkarmak da mümkündür.

Bu anlatım cennette mü'minler için hazırlanan eşleri tasvir etmek­tedir. Bunlar genellikle iki kısımdır: Biri, cennet yaratıldığı zaman orada yaratılan «Huri» denilen ve mahiyeti bizce bilinmeyen bakire ve yaşıt eş­lerdir. Diğeri, dünyadaki sâliha eşlerdir ki, cennete girince onlar da huri misali yaşıt duruma gelir ve taze kız görünümü alırlar.

Bazı ayetlerde geçen "semavat ve arzın yedi kat olması" ifadelerini nasıl anlamalıyız?

"Allah O'dur ki: yedi göğü ve yerden de onların mislini yaratmıştır. Onların aralarında emri cereyan eder..." (Talak, 86/12).

Evvela şunu hemen ifade edelim ki, yedi, yetmiş ve yedi yüz gibi tabirler, Arap üslubunda çokluğu ifade ettiği için, "yedi tabaka" ile o tabakaların çokluğuna da işaret edilmiş olabilir.

Aslında ayet-i kerimenin bu ifadesinden, çok değişik manaları çıkarmak mümkündür. Bugün anlaşıldığı kadarıyla feza, nihayetsiz bir boşluk olmayıp "esir" adı verilen bir madde ile doludur.

Nasıl ki, hidrojen ve oksijenden su, buhar ve buz gibi tabakalar teşekkül ediyor. Kadir-i Zülcelal, esir maddesinden de yedi kat semavatı, gayet ince bir nizam ile tanzim etmiş ve yıldızları onun içinde yaratmıştır. Hareket eden yıldızlar, balıklar gibi bu sema içinde gezerler.

Bu ayet-i kerimeden, bütün görünen gökleri bu dünyanın bir seması sayıp, bundan başka altı sema tabakasının bulunduğunu da anlamak mümkündür. Yeryüzü ile alakalı ifadesinin de farklı manalara işareti söz konusu. Ancak biz burada, gerek semavat ve gerekse arzın yedi tabakasıyla alakalı ifadelerin sadece bir cihetini, yani zahiri manasını ele alacağız.

Göklerin ve yer kürenin yedi ayrı tabakadan meydana geldiği, astronomi ve jeolojiyle ispatlanmış bulunuyor.

6.370 km. yarı çaplı ve yedi katlı dünyayı, kabuğundan merkezine doğru tetkik edelim. Bu yapı dıştan içe doğru şu yedi kattan meydana gelmiştir:

1. Litosfer veya Kabuk (Lithosphere or Crust)
2. Hidrosfer veya Su Küre (Hydrosphere)
3. Üst manto (Upper Mantle, Astenosfer)
4. Geçiş zonu (Transition Zone)
5. Alt manto (Lower Mantle, Mezosfer)
6. Dış çekirdek (Outer core)
7. İç çekirdek Çekirdek (Inner core)

1. Litosfer veya Kabuk

Yerkürenin en dış kısmında taşküre veya litosfer olarak da bilinen yerkabuğu bulunur. Karalarda daha kalın (35-40 km Tibet Platosunda ise 70 km) deniz ve okyanus tabanlarında ise daha ince (8-12 km) olan yer kabuğunun ortalama kalınlığı 33 km kadardır. Kimyasal bileşimi ve yoğunluğu birbirinden farklı iki kısımdan meydana gelir. Bunlardan biri granit bileşimindeki kayaçlardan oluşan granitik yerkabuğu; diğeri ise bazalt bileşimindeki kayaçlardan oluşan bazaltik yerkabuğudur.

Granitik yerkabuğunda silisyum ve alüminyum elementleri hakimdir. Bu nedenle daha hafiftir; yoğunluğu 2.7-2.8 gr/cm3 arasında bulunur. Yerkabuğunun üst kısmını teşkil eder.

Bazaltik yerkabuğunda ise silisyum ve magnezyumlu unsurlar hakimdir. Dolayısıyla granitik kabuktan daha ağırdır; yoğunluğu 3-3.5 gr/cm3 arasında değişir. Granitik yerkabuğunun altında ve okyanus tabanlarında yer alır. Bu nedenle bazaltik yerkabuğuna okyanusal kabuk adı da verilir.

2. Hidrosfer: Yer kürede bulunan denizler, göller, akarsular ve yer altı suları; su küreyi (hidrosfer) oluşturmaktadırlar. Yer küre yüzeyinin 3/4‘ü sularla kaplıdır.

Manto

Manto; üst manto, geçiş zonu ve alt manto olmak üzere üç ayrı kattan oluşur. Hacim olarak dünyanın % 83'ünü, ağırlık bakımından da % 66'sını teşkil eder.

3. Üst Mantonun kalınlığı 360 km., yoğunluğu ise 3.3.-4.3 gr/cm3 arasındadır.
4. Geçiş Zonu, üst manto ile alt manto arasında yer alır. Kalınlığı ise 600 km.'dir.
5. Alt Manto, yoğunluğu ve elastikiyeti fazla olan kayalardan yapılmıştır. Kalınlığı 1.900 km.'dir.

Çekirdek

Yerin 2.900 km.'den itibaren 6.370 km.'ye varıncaya kadarki bölümünü çekirdek teşkil eder. Bu da, dış ve iç çekirdek olmak üzere iki kısma ayrılır.
 

6. Dış Çekirdek: Yerin 2900 km. ile 5150 km.'lik bölümünü içine alır. Dış çekirdeğin esas maddesini ergimiş haldeki demir ve nikel oluşturur. Deprem dalgalarından ikincil (S) dalgalar, dış çekirdeği geçemediklerinden bu kısmın sıvı durumda olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü ikincil dalgalar, sıvılardan geçemezler.

7. İç Çekirdek: Dış ve iç çekirdek sınırında yoğunluk 12.3 gr/cm3'e, sıcaklık da 4.300 dereceye ulaşır. Bu iç çekirdeğin bileşimini, kristalize demir ve nikel meydana getirir. Bilindiği gibi, bizi üzerinde barındıran dünyamız dev bir mıknatıs özelliğine sahiptir. Bunun manyetik alanı, sıvı olan dış çekirdeğin bir dinamo gibi düzenlenmesinden ileri gelir. Bu özellik sayesinde pusula ibreleri hep aynı noktaya yönelir.

Yedi Katlı Semavat

"O'dur ki: Yeri göğü tabaka tabaka olarak yarattı. O Rahmanın yaratmasında hiçbir uygunsuzluk göremezsin, şimdi gözünü çevir bak, hiçbir çatlak görebilir misin?" (Mülk, 67/3)

Biz, atmosferin dibinde hayatımızı sürdürmekteyiz. Tıpkı denizin dibinde yaşayan balıklar gibi. Hava denizinin yukarılarına doğru yükselmeden önce, atmosferin genel özelliklerini tanıyalım.

Atmosferde % 78 oranında nitrojen (azot), % 21 nisbetinde oksijen ve az miktarda argon, karbondioksit, hidrojen ve diğer nadir gazlar bulunur. Bu oranın devamlılığı sağlanmamış olsaydı, yeryüzünde hayatın varlığı mümkün değildi. Atmosfer ayrıca, zararlı radyasyonlara karşı dünyadaki canlıları koruyan bir bakıma şemsiye ödevini görür. Mesela atmosfer, güneşten gelen ultraviyole ışınlarını filitre eder. Söz konusu filitre olmasaydı, bu ışınlar bütün canlıları öldürecekti. Yine atmosfer olmasaydı, gündüz dünyamızda ısı 100°C'nin üstünde, geceleyin de dondurucu olacaktı. Demek ki atmosfer, ısı enerjisini de düzenlemektedir.

Atmosferin en önemli yönlerinden birisi de rüzgârlar yardımıyla rahmet bulutlarını ihtiyaç duyulan alanlara taşımasıdır.

Atmosfer, nitrojen (azot), oksijen ve karbondioksitiyle en vazgeçilmez maddelere sahip olan büyük bir nimettir. Düşünün, oksijen olmasaydı vücudumuzun en küçük birimi olan hücrelerimiz çalışır mıydı? Oksijensiz yiyeceklerimizi yakamaz ve gerekli olan kimyevi enerjiyi sağlıyamazdık. Oksijen sayesinde hücrelerde oksidasyon adı verilen yanma olayı olmakta, yiyeceklere vücut veren moleküller kimyevi değişikliğe uğramaktadır.

Atmosferin kalınlığı hakkında bir şey söylemek oldukça zor. Deniz seviyesinde bir mil küp havanın ağırlığı 6.000.000 tondur. 350 km. yukarıda aynı hacimdeki havanın ağırlığı ise, 60 gram kadardır. Buradan da anlaşılacağı gibi, yukarılara çıkıldıkça havanın yoğunluğu azalmaktadır. Yine 130-140 km. yukarıda yeterli hareket hâlinde hava molekülü olmadığından, ses dalgaları iletilememekte ve bunun sonucu bir çekicin bile sesini duymak mümkün olmamaktadır.

Atmosfer ve uzaya vücut veren katlar şunlardır:

1. Troposfer,
2. Stratosfer,
3. Kemosfer,
4. Mezosfer,
5. İyonosfer,
6. Ekzosfer,
7. Mağnotosfer.

1. Troposfer: İçinde barındığımız en alt atmosfer tabakasına troposfer adı verilir. Troposfer, bölgelere bağlı olarak ısı ve nem oranı bakımından farklılık gösterir. Bunun kalınlığı 0 ile 16 km. arasında değişir.

2. Stratosfer: Atmosferin ikinci önemli tabakasını teşkil eder ve troposferin üzerinde uzanır. 11 ile 50 km.'ler arasında yer alır. Askeri uçakların pek çoğu bu katta yoluna devam eder. Isı, sıfırın altında elli beş (-55°C) dolayındadır. Stratosferde hiç bir rüzgar olmadığı gibi, bunun sonucu bulut da yoktur.

3. Kemosfer: 80 km.'lik yüksekliğe ulaşır ve stratosferin üzerinde uzanır. Gaz molekülleri burada atomik gaza veya tersine dönüşür.

4. Mezosfer: Atmosferin orta kısmını teşkil eder.

5. İyonosfer: Mezosferin üzerinde 400 km.'ye kadar uzanır. Bu katta hava elektrikle yüklüdür. Sebebi de havaya vücut veren gazların atomları elektronlarını kaybetmiş veya kazanmış olmalarıdır. Elektrikle yüklü atomları, yani iyonları ihtiva etmesi sebebiyle bu tabakaya iyonosfer denilmektedir.

İyonosfer, elektrikle yüklü parçacıkları ve radyo dalgalarını yansıtmaktadır. Yoksa, dünyanın öbür ucundaki radyo istasyonunun yayınını nasıl duyardık? İyonosferin alt kısımları alelade radyo dalgalarını, üst kısımları ise kısa dalga radyo dalgalarını yansıtır. İşte bu özellik sebebiyle kısa dalgadan, deniz aşırı ülkelerin radyolarını kolayca dinleyebiliriz. Televizyon vericisinin dalgaları ise, buradan yansıtılamamakta ve bu tabakayı kesip geçmektedir.

6. Ekzosfer: İyonosferin üzerinde, havanın yoğunluğunun çok azaldığı kattır. Burada hava yoğunluğu çok az olduğundan sürtünme de ihmal edilecek kadar azdır. Dolayısı ile insanların yaptığı suni uydular bu katta dünya etrafında dolaşır.

7. Magnetosfer: Uzayın sonsuzluklarını doldurur. Atmosferin, yani havanın yer almadığı uçsuz bucaksız bir mekândır. Kısmen ekzosferi içine almakta 64.000 km. ve ötesindeki uzay mekânını kaplamaktadır.

Bu kısa izahtan da anlaşılacağı gibi, Kur'an-ı Kerim, ilimlerin en son hududuna işaret ederek beşeriyeti, Cenab-ı Hakk'ın eserlerinden hikmet, sanat ve nizamı araştırmaya teşvik ediyor. Tabii bu teşvik ve işaretler, aynı zamanda, her asırdaki insanın anlayış ve idrakine uygun ve değişik yorumlara da açık tarzda olmaktadır.

Enbiya Suresi 30. ayette, "Göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı görmediler mi?" denilmektedir. Ancak bu olayı kimse görmemiştir?

"İnkar edenler, göklerle yer bitişikken, bizim onları ayırdığımızı ve diri olan her şeyi sudan meydana getirdiğimizi görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?”( Enbiya, 21/30 mealindeki ayet hakkındaki mütalaamızı kısa maddeler halinde arz etmekte fayda mülahaza ediyoruz:

- Ayetten “gökleri ve yerleri ayırdığı esnada bu olayı görmediniz mi?” yorumu isabetli değildir. “yaratılış esnasında” düşüncesine götürecek herhangi bir ipucu yoktur.

Ayeti: “İnkâr edenler, bizim ilk defa gökleri ve yeri bitişik olarak yarattıktan -belli bir süre- sonra, onları ayrı ayrı yapılar halinde düzenlediğimizi ve diri olan her şeyi sudan yarattığımızı görmediler mi?"

- Arapça’da “Görmüyorlar mı? Düşünmüyorlar mı?” anlamlarına gelen “E-Lem- Yere/Tere” şeklindeki istifham/soru sitili, gerçek bir sorgulamaya değil, konuyu pekiştirmeye yöneliktir.

- Hz. Peygamber (a.s.m)’in doğumundan önce gerçekleşen Fil Vakası hatırlatılırken, yine aynı sitile baş vurulmuş ve "E-Lem-Tere = Görmedin mi?” soru üslubu kullanılmıştır.

- Soruda vurgulanan ayetin birkaç mana tabakası vardır. Kur’an’da her asırdaki insanların kendi bilgi-görgü seviyelerine göre alacakları feyiz hisseleri mevcuttur. Kur’an’ın bu engin üslubu bir mucizedir. Ayette, “gökler ve yerin bitişik olup, sonradan onların birbirinden ayrılması” hususu, o asırda da bir şekilde anlaşılıyordu. Bunun en büyük delili, Kur’an’ın şiddetli muarızları bu ayeti işittiklerinde hiç itiraz etmemeleridir. Zaten Kur’an’ın hârika üslubundaki maharet de onlara bir şey anlatabilmekte yatar. Nitekim Abdullah b. Abbas, bu ayetten şunu anlamıştır: Eskiden gökten yağmur gelmiyor ve yerden de bitki bitmiyordu. Bu hal bir retk = bitşiklik halidir. Sonra, şartları oluşturuldu (yani atmosfer teşekkül ettirildi) gökten yağmur, yerden de bitkiler bitiverdi.  Bu ise bir fetk = ayrışma anlamına geliyordu. Canlıların sudan yaratılması ise, genellikle sperma ile açıklanıyordu. Bu tespitler de doğrudur ve o zamanki insanları tatmin etmektedir.

- Yukarıdaki düşünceler, çok cüz'î, küçük çaplı da olsa bir hakikati ifade ediyordu ve Allah’ın varlığına bir delil olabiliyordu. Ancak Kur’an’ın mesajları yalnız  saadet asrındaki insanlara bakmıyor, kıyamete kadar gelecek bütün asırların bilgi seviyesine hitap ediyor.

İşte Kur’an-ı Hakim, Big-bang teorisi ile açıklanan hakikati ile, bir damla suda milyarlarca canlıların varlığı ve hayatın ilk defa denizlerde başladığına dair kabul gören teorilerin getirdiği açıklamalar ışığında ayetin ilmî veçhesini görebilmek için de bazı köşe taşları koymuştur. Bu köşe taşlarından birisi “İnkâr edenler görüp düşünmüyorlar mı?” sitilidir. Bu üslubuyla bu ayet sanki bu asra hitap etmek üzere yeni inmiş gibidir. Çünkü, bu ilmî gerçekleri ilk defa görenler, gayrimüslim olanlardır. Adeta, ayette bu hususa işaret edilerek, Kur’an’ın sonsuz ilim sahibi olan Allah tarafından indirilmiş olduğunun bir belgesini gözler önüne serilmiştir.

Bakara suresi 143. ayette, kıblenin değiştirilmesi manasına gelen bir kelime var mıdır? Ayetin doğru meali hangisidir?

 

İlgili ayetin meali şöyledir:

“Ve işte böylece Biz sizi örnek bir ümmet kıldık ki insanlar nezdinde Hakk'ın şahitleri olasınız ve Peygamber de sizin hakkınızda şahit olsun. Daha önce yöneldiğin kıbleyi tekrar kıble yapmamızın sebebi, sırf Peygamberin izinden gidenlerle ondan ayrılıp gerisin geriye dönecekleri meydana çıkarmaktır. Gerçi bu oldukça ağır bir iştir. Ancak Allah'ın doğru yola erdirdiği kimseler için mesele teşkil etmez. Allah imanınızı zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı pek şefkatlidir, çok merhametlidir.” (Bakara, 2/143)

Ayette geçen “Daha önce yöneldiğin kıbleyi tekrar kıble yapmamız...” mealindeki ifadeyi, kıblenin değiştirilmesi, tahvil edilmesi, önceki kıble istikametine tekrar döndürülmesi gibi ifadelerle söylemek de doğrudur.

Hz. Peygamber (asv), kıble değişikliği ile ilgili bu âyetler gelinceye kadar (on altı veya on yedi ay, bk. Tirmizî, "Tefsir", 3) Kudüs'teki Beytülmakdis'e yönelerek namaz kılmışsa da, Kabe'nin kıble olması hususunda derin bir istek duyuyordu. Nitekim “Biz senin, yüzünü göğe doğru çevirdiğini elbette görüyoruz. İşte şimdi kesin olarak seni memnun olacağın kıbleye döndürüyoruz.” mealindeki bir sonraki ayette de onun bu özlemi dile getirilmektedir. Hz. Peygamber (asv)'in bu arzusu yönünde kıblenin değiştirilmesiyle kimlerin gerçekten Allah'ın Resulü'ne gönülden bağlı samimi müminler olduğu, kimlerin Müslüman görünmelerine rağmen münafık oldukları da ortaya çıkacaktı. Nitekim âyetin üslûbundan anlaşıldığına ve tefsirlerde yer alan bazı rivayetlere göre, hicretin 2. yılında Receb veya Şaban ayında gerçekleşen kıble değişikliği, neredeyse bir fitne sebebi olmuş; Hz. Peygamber (asv) ve Müslümanlar bu değişikliği memnunlukla karşılarken, Yahudilerle birlikte münafıklar da bunu bir dedikodu vesilesi yapıp Hz. Peygamber (asv)'e dil uzatmaya kalkışmışlardır. (bk. Taberî, ilgili ayetin tefsiri)

Kıblenin değiştirilmesi, Allah'ın hidayet verdiği kimselerdin dışında kalanlara -Yahudiler ve münafıklarla henüz İslâm'ı içlerine sindirememiş kesimlere- ağır gelmiş; önemli bir mesele olarak tartışma konusu yapılmış; hatta -Yahudilerin de telkiniyle- Müslümanlar arasında daha önce Kudüs'e yönelerek kılınan namazların boşa gitmiş olacağı kaygısına kapılanlar bile olmuştur. İşte âyette "Allah imanınızı asla zayi edecek değildir. Çünkü Allah insanlara karşı çok şefkatli, çok merhametlidir." buyurularak O'nun, kendisine iman ve itaatin gereği olarak yapılan amelleri kabul edeceğine, dolayısıyla bu hususta bir kaygıya kapılmanın yersiz olduğuna dikkat çekilmiştir. (bk. Kur’an Yolu, Heyet, ilgili ayetin tefsiri)

Not: Prof. Dr. Davut Aydüz’ün, "Kıble'nin Tahvili ile İlgili Ayetlerin Kur'an'daki Tertibi" isimli şu makalesini okumanızı tavsiye ederiz:

Kur’ân-ı Kerîm’in tertib ve düzeni, âhenk ve insicamı, O’nun mûcizevî buudlarından birini teşkil ettiği gibi, ifade tarzı ve anlatım keyfiyeti de beşer karihasını aşan, insan kudretini âciz bırakan bir başka mûcizevî buudunu teşkil eder. Kur’ân-ı Kerîm, 23 sene zarfında, değişik olaylar, durumlar, muhataplar karşısında, parça parça olarak peyderpey inmesine rağmen O’nun sûreleri, âyetleri ve hattâ kelimeleri arasında birbirine zıt düşen, birbirinin âhengini bozan tek bir ifade, tek bir cümle bulmak mümkün değildir. Bir solukta söylenmiş şiir gibidir adeta O’nun bütünü. Bu ise ancak, 23 seneyi bir “an” gibi gören, geçmişi bu günle, bugünü de yarınla bir arada görüp bilen, hâsılı, zamandan ve mekândan münezzeh olan bir Zat’ın kelâmı olmakla açıklanabilir. Halbuki Kur’ân vahyinin, devamlı sûrette değişen sebep ve hâdiselere göre ceste ceste gönderilmesi, bir yandan konuların mahiyetindeki değişiklik, diğer yandan parçalar arasındaki zaman farkı, tabiî olarak, onlardan bahsederken irtibatsızlığa sebep olmalıydı.

Bunları bir sûre başlığı altında toplamak, normalde dağınıklığa yol açmalıydı. “...Eğer O, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, O’nda birçok tutarsızlık bulurlardı.” (Nisâ/4: 82).

İşte sûreler ve âyetler arası bu tanzim bile, tek başına gösterir ki Kur’ân, beşer kelâmı değil, her şeyi bilen Zâtın kelâmıdır (Draz, 152).

Bu gerçeğe rağmen, Kur’ân’a ve sûrelere bir bütün olarak bakamayan oryantalistler ve onlar gibi düşünenler, sûreler ve âyetler arası intizâm ve irtibatı anlayamamaktadırlar. Anlayamayınca da, kendi akıllarını tek doğru kabul etmekte ve Kur’ân-ı Kerîm’in mevcut tertibinin hatalı olduğunu söyleyerek başka tertipler teklif etmektedirler. Halbuki Kur’ân, nâzil olduğu sıraya göre düzenlenmeyip, vahye müstenid Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) emriyle elimizdeki mevcut şekliyle tertip edilmiştir. Bu tertipte birçok hikmetler vardır. Bu hikmetleri müfessirlerimiz, gerek tefsirlerinde âyetleri tefsir ederlerken, gerekse müstakil kitaplarda açıklamışlardır. Âyetler ve sûreler arası hikmetleri bulup çıkarmak için ciddî gayret sarfeden müfessirlerimiz, eğer iki âyet veya iki sûre arasındaki münâsebeti bilememişlerse, hiçbir zaman mevcut tertibi beğenmemezlik etmemiş ve başka bir tertip teklif etmemişlerdir. Fakat oryantalistler ve onların tesiri altında kalanlar, mevcut tertipteki âyetler arası münasebeti bilemeyince, kendi akıllarına göre yeni bir tertip teklif etmektedirler. Halbuki ilâhî bir kitap, hiçbir zaman keyfî tertibe bırakılamayacağı gibi, böyle bir yol açık olsa, farklı tertipte kişiler sayısınca Kur’ân ortaya çıkacaktır. Allah (c.c.), böyle bir şeyden Kur’ân’ı bugüne kadar muhafaza etmiş ve “Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur’ân’ı biz indirdik, onu koruyacak olan da biziz.”(Hicr/15: 9) âyeti gereği kıyâmete kadar da muhâfaza edecektir.

Oryantalistlerin, Kur’ân’ın tertibi ile ilgili tenkit ettikleri hususlardan birisi de, Bakara sûresindeki kıble ile ilgili âyetlerdir. Onlara göre mevcut tertip, anlam ilişkisi bakımından tutarlı değildir ve anlam karışıklığı vardır. İddialarına göre âyetlerin dizilişi, 143-115-144-142 şeklinde olmalıdır:

"Ve işte böylece Biz sizi örnek bir ümmet kıldık ki, insanlar nezdinde Hakk’ın şahitleri olasınız ve Peygamber de sizin hakkınızda şahit olsun. Senin arzulayıp da şu anda yöneldiğin Kâbe’yi kıble yapmamızın sebebi, sırf Peygamber’in izinden gidenlerle O’ndan ayrılıp gerisin geriye dönecekleri meydana çıkarmaktır. Gerçi bu oldukça ağır bir iştir, ancak Allah’ın doğru yola erdirdiği kimseler için mesele teşkil etmez. Allah, imanınızı zayi edecek değildir. Çünkü Allah, insanlara karşı pek şefkatlidir, çok merhametlidir."(Bakara, 2/143)

"Doğu da Batı da Allah’ındır, hangi tarafa dönerseniz, orada Allah’a itaat ve ibadet ciheti vardır. Muhakkak ki Allah’ın lûtfu ve rahmeti geniştir, ilmi her şeyi kuşatır." (Bakara/2: 115)

"Elbette ilâhî buyruğu bekleyerek yüzünün semada aranıp durduğunu görüyoruz. Artık müsterih ol, işte memnun olacağın kıbleye seni yöneltiyoruz. Haydi çevir yüzünü Mescid-i Haram’a doğru! Kendilerine Kitap verilmiş olanlar, kıbleyi çevirmenin gerçekten Rabbileri tarafından olduğunu bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir."(Bakara, 2/144)

"Akılsız insanlar, “Bu Müslümanları daha önce yöneldikleri Kıbleden çeviren sebep nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da Batı da Allah’ındır. O, dilediği kimseyi doğru yola yöneltir.” (Bakara, 2/142).

Biz, bu makalemizde, mevcut tertibe göre Bakara sûresindeki kıble ile ilgili âyetleri (115,142,143,144) kısaca açıklayarak, aralarındaki münâsebeti göstermeye çalışacağız.

وَ ِللهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُوَلُّوا فَثَمَّ وَجْهُ اللهِ إِنَّ اللهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ

"Doğu da Batı da Allah’ındır; hangi tarafa dönerseniz, orada Allah’a itaat ve ibadet ciheti vardır. Muhakkak ki, Allah’ın lûtfu ve rahmeti geniştir, ilmi her şeyi kuşatır." (Bakara/2: 115)

Bu âyetten bir önceki âyet şudur:

"Allah’ın mescidlerinde Allah’ın adının anılmasını engelleyip, oraların ıssız ve harap hâle gelmesine çalışanlardan daha zalim kim olabilir? Bunlar, oralara ancak korka korka girebilirler. Onlar için dünyada zillet, âhirette ise müthiş bir azap vardır." (Bakara, 2/114)

Müfessirlere göre, bu iki âyet arasında şöyle bir münâsebet vardır:

Allah’ın mescitlerini, içlerinde Allah denilmekten menetmek ve harap olmalarına çalışmak, hem Allah’ın, hem mescitlerin, hem de insanların hakkına çok büyük bir tecavüzdür. Şu hâlde, mescitlere saldırmak ve onların maddeten veya manen harap olmalarına çalışmak, zulümlerin en büyüğüdür ve bunu yapanlar en zalim kimselerdendir... O mescitlerden men edilen ve Allah’a cidden ibadet etmek isteyenler asla ye’se kapılmamalı ve ümitsizliğe düşmemelidirler. O mescitlerde ibadet etmekten engellendik diye Allah’tan ve Allah’a ibadetten vazgeçmemelidirler. Çünkü sadece o mescitler değil, doğusu ve batısı ile bütün yeryüzü, bütün yönleri ve istikametleriyle bütün yeryüzü Allah’ındır (Ebû Hayyan 1:530; Bikâî, 2:122). Şu hâlde, her nereye dönerseniz dönünüz, orada, Allah’a ibâdet edecek bir yön, bir cihet vardır. Allah’ın bir mekânı yoktur. O, aslında yönden de, cihetten de münezzehtir, fakat bütün yönler, bütün cihetler O’nundur. Namaz kılmak için, mutlaka bir mescitte bulunmak zarurî değildir. Açık olan şu ki, yeryüzünün her tarafında, hatta zaruret hâlinde her yana, her cihete namaz kılınabilir. Allah’ın, Peygamberlere bir kıble emretmesi darlıktan veya bilgisizlikten değil, kullarını korumak ve onları birlik ve beraberlik demek olan tevhid sırrıyla terbiye etmek içindir. Allah, lûtfu ve rahmeti geniş olduğu için daha önce emrettiği bir kıbleyi değiştirerek, ona benzer ve hatta ondan daha hayırlı bir başka kıbleye tahvil edebilir (Taberî, 1:501; Kurtubî, 2:82).

Büyük müfessir Taberî’ye göre: 115’nci âyette kıblenin çevrileceğine işaret vardır. Elmalılı da, âyetle ilgili açıklamalarında aynı hususa yer vermekte ve “Bakara sûresinin bu 115’inci âyetinde ibadet için, özellikle namaz kılmak için büyük bir genişlik öngörülmüş ve kıblenin değişmesi işine de güzel bir mukaddime (başlangıç) yapılmış, âdeta kıblenin değişmesi gerektiğine işaret edilmiştir” demektedir (Yazır, 1:394).

115’inci âyette kıblenin ileride değiştirileceğine dair bu işaretten sonra, kıble değiştirildiği zaman sefihlerin söyleyecekleri şeyler önceden haber verilerek şöyle deniliyor:

سَيَقُولُ السُّفَهَآءُ مِنْ النَّاسِ مَا وَلاَّهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّتِي كَانُوا عَلَيْهَا قُلْ ِللهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ يَهْدِي مَنْ يَشَآءُ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ

"Akılsız insanlar: “Bu Müslümanları daha önce yöneldikleri Kıbleden çeviren sebep nedir?” diyecekler. De ki: “Doğu da Batı da Allah’ındır. O, dilediği kimseyi doğru yola yöneltir." (Bakara, 2/142)

İnsanlar içinden birtakım beyinsizler, hafif akıllı anlayışsızlar diyecekler ki, bunları, yani Muhammed ve ümmetini, bulundukları kıblelerinden yani Beyt-i Makdis’den çeviren nedir? Bu söz, neshi inkâr eden ve kıblenin tahvîline itiraz etmek isteyen Yahudiler, münafıklar (Vahidî, 42-43; Taberî, 2:1) ve Mekkeli müşrikler (Kurtubî, 2:148) tarafından ileri sürülmüş, âyet de onlar hakkında inmiştir.

İşte bütün bunlara karşı ve daha doğrusu, kıblenin değişmesinden önce sefihlerin ne diyecekleri ve onlara nasıl cevap verileceği hususuna işaret etmek üzere (Taberî, 1:2; Zemahşerî, 1:242; Nesefî, 1:83) 142 ve 143’ncü âyetler inmiştir.

Asrımızın değerli müfessirlerinden Seyyid Kutub’a göre de bu âyet, gelecekten haber vermektedir. Bu âyet, kıblenin değiştirilmesi neticesinde beyinsizlerin söyleyecekleri uydurma lâflar ve sorulara bir mukaddimedir. Âyet-i kerîme, söyleyecekleri şeylerin belli, plânlarının malûm ve cevaplarının hazır olduğu hissini vermek için istikbâl sigası ile başlıyor. Hem yersiz soru sorma hareketlerinin tesirini tedavi ediyor, hem de Resûlullah’a onlara verilecek cevabı telkin ediyor... (Kutub, ilgili âyet)

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Mekke’de iken, bazılarına göre Kâbe’ye, bazılarına göre Beyt-i Makdis’e, doğru namaz kılıyordu. Bu iki görüşü telif edebilen daha başkalarına göre ise, Kâbe’yi önüne alarak Beyt-i Makdis’e doğru namaz kılıyordu (İbn. Kesir, 1:226). İbn Atiyye ve Cessâs gibi bazı âlimlere göre Mekke’de “Kâbe öne alınarakâ“ Beyt-i Makdis’e doğru yönelmenin emredilmesiyle Müslümanlar, Kâbe’ye yönelen müşriklerden ayırdediliyor ve aynı zamanda da imtihan ediliyorlardı. Fakat Medine’de, Kâbe ile Beyt-i Makdis’i cem’etmek mümkün olmadığından, Peygamber Efendimiz (s.a.s.) Beyt-i Makdis’e doğru namaz kılmaya başlayınca, bu iş putperest Araplar’ın gücüne gitti. Daha sonra tekrar Kâbe’ye dönülerek namaz kılınması emir buyurulduğu zaman putperest Araplar sevindi, yahudiler rahatsız oldu (İbn Atiyye, 2:7; Cassas, 1:106). Yahudiler ve münâfıklar: “Bu ne iş böyle, kâh buraya, kâh oraya? Bunda kesinlik yok ve kararlılık olsa böyle olur mu?” diyerek, Müslümanlar arasına şüphe ve fitne sokmaya çalıştılar.

Medine döneminin başında Peygamberimizin Beyt-i Makdis’e dönmesinin emredilmesiyle (Taberî, 2:5; İbn Ebî Hatim, 1:248) kendi Kâbe’lerini bırakmaya hazır olmayan müşrik Araplar denendi. Bu, kabilecilik geleneğini, bu tür cahiliye değerlerinin tesirlerini yok etme adına zorlu bir imtihandı, fakat samimi mü’minler başarılı oldular, kabile taassubu içinde olanlar ise imtihanı kaybettiler. Kıble, Kudüs’ten Kâbe’ye çevrildiğinde ise Müslüman olan Yahudi ve Hırıstiyanlar deneniyordu. Atalarının kıblesinden başka bir kıble kabul etmek onlar için çok zordu. Bu şekilde İslâm’dan yüz çevirenler, Allah’ın gerçek kullarından ayırdedildi ve Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) yanında sadece gerçek mü’minler kaldı (Mevdudî, 1:107). Onlar kıble değişikliklerine itiraz etmedikleri gibi, imanlarında ve imanlarının gereği namazlarında samimi olduklarından ve diğer Müslüman kardeşlerini kendi nefisleri kadar sevdiklerinden: “Vefat eden arkadaşlarımızın kıldıkları namazlar ne olacak?” diye telâş ve endişeye kapıldılar. Bunun üzerine şu âyet indi:

وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَآءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنتَ عَلَيْهَآ إِلاَّ لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنقَلِبُ عَلَى عَقِبَيْهِ وَإِنْ كَانَتْ لَكَبِيرَةً إِلاَّ عَلَى الَّذِينَ هَدَى الله ُوَمَا كَانَ اللَّهُ لِيُضِيع َإِيمَانَكُمْ إِنَّ اللهَ بِالنَّاسِ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ

"Ve işte böylece Biz sizi örnek bir ümmet kıldık ki, insanlar nezdinde Hakk’ın şahitleri olasınız ve Peygamber de sizin hakkınızda şahit olsun. Senin arzulayıp da şu anda yöneldiğin Kâbe’yi kıble yapmamızın sebebi, sırf Peygamberin izinden gidenlerle O’ndan ayrılıp gerisin geriye dönecekleri meydana çıkarmaktır. Gerçi bu, oldukça ağır bir iştir, ancak Allah’ın doğru yola erdirdiği kimseler için mesele teşkil etmez. Allah, imanınızı (Beyt-i Makdis’e doğru kıldığınız namazlarınızı) zayi edecek değildir. Çünkü Allah, insanlara karşı pek şefkatlidir, çok merhametlidir." (Bakara, 2/143).” (Ebû Davud, sünne 16; Tirmizî, tefsir 3; Süyutî, 29)

Hz. Peygamber (s.a.s.), yukarıdan beri devam edegelen bu işaretler üzerine artık kıblenin değişmesiyle ilgili vahiy emrinin gelmesini bekleyip duruyordu. Adeta semadan Cibril’in yolunu gözlüyor ve atası İbrahim aleyhisselâmın kıblesi olan Kâbe’ye yönelmek için Allah’a duâ ediyordu. Nihayet şu âyetler nâzil oldu:

- قَدْ نَرَى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَآءِ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضَاهَا فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ وَإِنَّ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ أَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَمَا اللهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ

"Elbette ilâhî buyruğu bekleyerek yüzünün semada aranıp durduğunu görüyoruz. Artık müsterih ol, işte memnun olacağın kıbleye seni yöneltiyoruz. Haydi çevir yüzünü Mescid-i Haram’a doğru! Kendilerine Kitap verilmiş olanlar, kıbleyi çevirmenin gerçekten Rableri tarafından olduğunu bilirler. Allah onların yaptıklarından habersiz değildir." (Bakara/2: 144)

Kıblenin çevrilmesi hakkındaki 115’nci âyetle başlayıp, 142 ve 143’ncü âyetlerle devam eden işaretler, bu 144’ncü âyet ile son ve kesin şeklini almıştır. Artık namazda Kâbe’ye yönelmek farz olarak kesinlik kazanmıştır. (Yazır, 1: 436)

Sebeb-i Nüzûl Rivâyeti:

Resûlullah (s.a.s.), Medîne’ye geldikten sonra 16 veya 17 ay Beyt-i Makdis’e doğru namaz kıldı. Namaz kılarken Kâbe’ye doğru yönelmeyi arzu ediyordu. Bunun üzerine yüce Allah: “Elbette ilâhî buyruğu bekleyerek yüzünün semada aranıp durduğunu görüyoruz...” (Bakara, 2/144) meâlindeki âyeti indirdi. Bu âyet nâzil olunca, beyinsizler -Yahudiler-: “Bu müslümanları daha önce yöneldikleri Kıbleden çeviren sebep nedir?..”(Bakara, 2/142) dediler. Yüce Allah: “De ki: “Doğu da Batı da Allah’ındır.” (Bakara, 2/142) buyurdu (Buharî, salât 31; Vahidî, 42)

Bu rivâyetin zâhirine bakarak 144’ncü âyet, 142’nci âyetten önce inmiştir denilebilir. Şu kadar ki, Bu rivâyet konusunda Tâhir b. Aşur’un önemli bir değerlendirmesi vardır. Ona göre bu rivâyette, bu konudaki benzeri rivâyetlerde olmayan derc (ilâve) vardır. Bu ilâve de, 144’ncü âyetin, 142’nci âyetten önce indiği intibaını uyandırmaktadır. Halbuki Buharî, bu rivâyeti Sahîh’inde üç ayrı yerde zikretmiştir. Bunlardan “salât 31”de zikrettiği rivâyet; Abdullah b. Recâ, İsrâîl, Ebû İshâk ve Berâ’ senediyle gelmektedir. Bu rivâyet bizim yukarıda verdiğimiz rivâyettir. Senetteki râvilerden birisi hadise, kendine göre açıklama gayesiyle سَيَقُولُ السُّفَهآءُ مِنَ النَّاسِ (Bakara, 2/142) ilâvesini yapmıştır.

“İman 30”da zikredilen rivâyetin senedi ise: Amr b. Hâlid, Zührî, İbn İshâk ve Berâ’ şeklindedir. Bu rivâyette ise, önceki rivâyetten farklı olarak (Bakara 142’nci âyet yerine), yine râvilerden birisi tarafından açıklama gayesiyle dercedildiği anlaşılan şu ifade vardır: وَكَانَتِ اْليَهُودُ قَدْ أَعْجَبَهُمْ

Buhârî’nin bu rivâyeti zikrettiği üçüncü yer ise, “tefsir Bakara 12”dir. Buradaki senet ise şu şekildedir: Ebû Nuaym, Züheyr, Ebû İshâk, Berâ’. Bu rivâyette, önceki iki rivâyetteki dercler yoktur. Müslim (mesâcid 11), Tirmizî, (Bakara, h.no.2964), Nesâi, (kıble 1) ve İbn Ebî Hâtim’in tefsirinde (I: 252-3) zikredilen rivâyetlerde de aynı şekilde سَيَقُولُ السُّفَهَآءُ مِنَ النَّاسِ (Bakara, 2/142) ilâvesi (derci) yoktur. Zira bu rivâyetten hareketle bazı âlimler, 144’ncü âyetin, 142’nci âyetten önce indiğini söylemişlerdir. Fakat bu âlimler tertibin de bu şekilde olması gerektiği hususunda herhangi bir görüş beyan etmemişlerdir (Kurtubî, 2:158). Tam aksine, Taberî, Zemahşerî, Bikâî, Nesefî ve Ebû Hayyân gibi bir çok âlim, 142’nci âyetin önce gelmesinin hikmetleri üzerinde durmuşlar ve bu âyetin gelecekten haber veren bir mûcize olduğunu söylemişlerdir (Taberî, 2:2; Zemahşerî, 1:242; Ebû Hayyan 1:593).

Gerçekten de, şunu belirtelim ki, Kur’ân-ı Kerîm, hâdiseleri anlatırken, mutlaka kronolojik bir sıra takip etmez. Bunu, O’nun hemen bütün kıssaları anlatmasında görebiliriz. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bir tarih kitabı değildir. O, bu kıssaları ana maksatları çerçevesinde anlatır; tarihî bilgi vermek için anlatmaz. Geçmiş kavimlerin kıssalarını anlatırken, arada Resûlüllah’a ve Ashabına dönerek, konu ile ilgili hatırlatmalarda bulunur. Çünkü, o hatırlatmanın tam yeri orasıdır ve bu hatırlatma kıssa ile bağlantılıdır. Aynı şekilde, savaştan bahsettiği yerde namaza, infaka, faizin haramlığına girer. Bunlar da “ister bir arada inmiş olsun, isterse farklı zamanlarda inmiş olsun farketmez“ nihaî olarak bir arada bulunmalıdır. Çünkü Kur’ân, hayata modern görüş açısıyla bakmaz; O hayata bir bütün olarak bakar. Nasıl çevremizde dağlar, dereler, yollar, ağaçlar, otlar, düzlükler, çukurlar iç içe ise, nasıl hayat bölünemez bir bütün ise, aynı şekilde, Kur’ân da kâinatın düzenini yansıtır. Eğer insanlara kalsa idi, tabiat için de, hattâ insan vücudu ve ondaki organların yerleri için de herkes kendine göre bir düzen teklif ederdi. Tabiî Allah, herkesin eksik aklını nazara alacak değildir. O, gerekeni yapar ve insana düşen, O’nun yaptığını anlamaya çalışmaktır. Bir hâdiseyi anlatırken de bazı âyetlerin diğerlerinden önce inmiş olması, onların Kur’ân’da önce yer almalarını gerektirmez. Her âyet, Kur’ân’ın bütünlüğü içinde nerede yer alması gerekiyorsa, orada yer almalıdır. Kur’ân-ı Kerîm, bir defada inmemiştir ki, iniş sırasına göre bir tertip söz konusu olsun. Hemen her bir âyetin, iniş sebebinin dışında, onunla bağlantılı, bir de Kur’ân’ın bütünüyle bağlantılı çok daha başka maksatları ve mânâları vardır. Bunları nazara alamayan ve kendi kıt akıllarını, şaşı bakışlarını Kur’ân’a hakem yapmaya kalkanlar, kendilerini kimin yerine koymaya çalıştıklarının farkında olmalıdırlar.

Muhammed A. Draz’ın konu ile ilgili görüşleri:

Mevcut tertipte, âyetler arasında anlam ilişkisi açısından tutarsızlık olmadığı, yukarıda verdiğimiz kısa açıklamalardan da anlaşılmaktadır. Muhammed A. Draz’ın, en-Nebeü’l-Azîm isimli kitabından konuyla ilgili âyetlerin tertibi hakkında verdiği bilgiyle makalemizi noktalamak istiyoruz:

Draz, kitabının ikinci kısmında, Bakara sûresinin konuları arasındaki nizam ve insicamdan bahsetmektedir: “Bu sûre, hayli uzun olmakla beraber, başlıca bölümleri, bir mukaddime, dört maksat ve bir hatimeden ibarettir. Mukaddime: Kur’ân’ın şanını ve vazifesini tarif etmekte, ondaki hidayetin, selim kalb taşıyanlar nezdinde âşikâr olduğunu, ancak kalbi mühürlenmiş olanların yahut kalbinde hastalık bulunanların ondan yüz çevireceklerini beyan etmektedir.

Birinci maksat: Bütün insanları İslâm’a davet hakkındadır.

İkinci maksat: Husûsiyle Ehl-i Kitâbı, bâtıl itikadlarını terkederek bu hak dine girmeye davet etme hakkındadır.

Üçüncü maksat: Bu dinin ahkâmını tafsîlatlı olarak bildirir.

ِrdüncü maksat: Bu dinin hükümlerinin ifâ edilmesini sağlayacak müeyyideler ve teşvik edici hususlar ihtivâ eder.

Hâtime: Bu maksatları hâvi olan daveti kabul edenleri tanıtır ve onların, dünya ve âhiretteki âkibetlerini beyan eder.

Daha sonra bu maksatları âyetlerle gösteren Draz, sûrenin ikinci maksadı olan, Ehl-i Kitâbı dâvet bölümünün 40-162’nci âyetler arasında yer olan 123 âyetten meydana geldiğini bildirir. Bu bölümü de kendi arasında dörde böler:

Birinci kısımda: Hz. Mûsa’nın (a.s.) bi’setinden itibaren Yahudilerin geçmişte yaptıklarından,

İkinci kısımda: Bi’seti nebeviyeye muasır olan Yahudilerin durumlarından,

Üçüncü kısımda: Hz. İbrahim’in anlatıldığı yerden itibaren Müslümanların ilk döneminden,

Dördüncü kısımda: Bi’set vaktinden Müslümanların hâl-i hazır (o zamanki, yani Kur’ân’ın nâzil olduğu zamanki) durumundan bahsedilmektedir.

Draz’ın taksimine göre kıblenin tahvili ile ilgili âyetler, bu dördüncü kısımda yer almaktadır. Bunlar da 135-162’nci âyetler arasıdır.

Draz’a gِre, bu âyetlerin ِnceki âyetlerle olan irtibatı şöyledir: “Az önce geçen pasajda (122-134’ncü âyetler arası), Hz. İbrahim’in (a.s.) dininin zikredilmesiyle, onun kıblesinin anlatılmasının, nasıl güzelce mezcedildiği görülmüştür. Burada da Müslümanların dinlerinin ve kıblelerinin zikredilmesine, işte o kıssa, pek kuvvetli bir temel teşkil etmiştir.

Bundan sonra, İslâm’ın en mühim iki şeâirinin yani namaz ve haccın medârı olan Kâbe’yi Muazzama meselesindeki iddialarının iptal edilmesine süratle geçilir. Hz. İbrahim ve Hz. İsmâil’in (a.s.) Kâbe’yi merci ve namazgâh edinmelerinin anlatılmasıyla da onun, dindeki yerinin ehemmiyeti gösterilmektedir. Fakat bu, Müslümanların, Kâbe’yi kıble edinip daha önceki kıblelerini terk etmelerini bahane ederek nübüvvete ta’n eden ve hattâ zayıf Müslümanları fitneye düşüren mücadelecileri susturmaya yetmez. Bu hususta daha fazla tafsilata ihtiyaç vardır ki, delil ikâme edilip şüphe reddedilsin. Bundan ötürü bu hususa fazlaca ihtimam gösterilir. Şöyle ki:

Evvelâ Hz. Peygamber’e (s.a.s.), bu değişikliğin hikmetini soranlara, bunun, yaptıklarından ötürü hiç kimsenin kendisini sorguya çekemeyeceğini ve bunun Yüce Zât’a ait bir emir olduğunu bildiren bir “izzet cevabı” vermesini bildirir ki, o da şudur: “Yönlerin hepsi müsâvidir; Allah bizi dilediği cihete yöneltir, nasıl ki dosdoğru yola hidâyet eden de O’dur!”

Sonra, bir defa Hz. Peygamber’e (s.a.s.), bir defa mü’minlere, bir defa da her iki gruba birlikte olarak, gerek ikâmet gerek sefer hâllerinde, her nerede olurlarsa olsunlar, bu kıblede sebat etmelerini mufassal ve te’kidli bir üslûbla emreder (148-149).

Bu kesin emirlerin arasında, eski ve yeni teşriin esrarına dâir dilediği miktarda bilgi verir ve bu muvakkat kıblenin, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) tabi olanla O’ndan ayrılanı açığa çıkarmak için, Muhacirlerin imanlarını sınama hikmetine mebni olduğunu söyler. Fakat bu ebedî kıblenin tayin edilmesi ise yüce hikmet ve maksatlara şamildir. “Bu kıble, ey en iyi ümmet, sizin gibi en iyi ümmete en münasip bir kıbledir. Bu kıble, ey Peygamber, kıble olarak gösterilmesi için, nice zamandır bir vahiy gelir mi diye iştiyakla beklediğin kıbledir. Bu kıble, ehl-i kitâbın kendilerine verilen ilâhî kitapta haber verilen hak kıbledir. Fakat onlar hasedleri ve inatları sebebiyle bunu gizlemektedirler. Bu kıble, Allah Tealâ’nın, Kendi indinden olduğuna şahitlik ettiği hak bir iştir. Bu kıble, insaflıların size karşı hiçbir delil ileri süremeyeceği, fakat zalim düşmanların ise bu hususta mücadeleden vazgeçmeyecekleri bir kıbledir. Fakat siz ey Müslümanlar, onlardan çekinmeyin...” (Draz, 158 vd, 181 vd.)

Sonuç olarak; Kur’ân’a bir bütün olarak bakıldığında O’nun; bir solukta söylenmiş bir şiir gibi âhenk içinde olduğu görülecektir. Kezâ, O’nun sûreleri de böyledir. Fakat Kur’ân’a böyle bakamayanlar, hem âyetler, hem de sûreler arasında tutarsızlıklar olduğunu zannedebilir. Kur’ân’ın nüzûl sırasına göre değil de, elimizdeki şekliyle tertîp edilmesinde, müfessirlerimizin açıkladığı ve ihlâsla gayret edenlerin her gün yeni yeni buldukları birçok hikmetler vardır. Ama Kur’ân’a, O’nu tenkit düşüncesiyle yaklaşan oryantalistlerin ve onlar gibi düşünenlerin bunu ne kabul etmeleri, ne de görmeleri mümkündür. Dolayısıyla onlar, mevcut tertibi beğenmeyecek, her gün yeni yeni tertipler teklif edeceklerdir.

Resûlullah (s.a.s.), Medîne’ye geldikten sonra 16 veya 17 ay Beyt-i Makdis’e doğru namaz kıldı. Namaz kılarken Kâbe’ye doğru yönelmeyi arzu ediyordu. Bunun üzerine yüce Allah: “Elbette ilâhî buyruğu bekleyerek yüzünün semada aranıp durduğunu görüyoruz...” (Bakara, 2/144) meâlindeki âyeti indirdi. Bu âyet nâzil olunca, beyinsizler -Yahudiler-: “Bu müslümanları daha önce yöneldikleri Kıbleden çeviren sebep nedir?..” (Bakara, 2/142) dediler. Yüce Allah: “De ki: “Doğu da Batı da Allah’ındır.” (Bakara, 2/142) buyurdu (Buharî, salât, 31; Vahidî, 42).

Kaynaklar
el-Bikâî, Nazmu’d-Dürer, Kâhire1970.
Ebû Hayyân, el-Bahru’l-Muhît, Beyrut 1993.
Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, Zaman, İstanbul.
İbn Atiyye, el-Muharreru’l-Vecîz, Katar 1981.
İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm, (thk. M.İ.el-Bennâ ve diğerleri), İstanbul 1992.
Kurtubî, el-Cami’ Li Ahkâmi’l-Kur’ân, Beyrut 1985.
Muhammed A. Draz, en-Nebeü’l-Azîm, Kâhire 1969.
Nesefî, Tefsîru’n-Nesefî, İstanbul 1993.
Taberî, Câmiu’l-Beyân, Beyrut 1988.
Tâhir b. Aşur, et-Tahrîr ve’t-Tenvîr, Tunus 1984.
Vâhidî, Esbâbu’n-Nüzûl, Demâm, 1991.
Vehbe Zühaylî, et-Tefsîru’l-Münîr, Beyrut 1991.
 

Kadınların dövülmesi / aile içi şiddetle ilgili âyet var mı, bunun hakkında bilgi verir misiniz?

Erkeklerin aile içindeki yetkileri, kadınların da bu yetki karşısındaki durum ve tutumları konusu şu âyetlerde açıklanmıştır:

"Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah'ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi (kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve (bunlarla yola gelmezlerse) dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür."

"Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur; şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır."(Nisa, 4/34, 35)

Şimdi bu iki âyeti tefsir ederek konuyu anlamaya çalışalım:

34. âyette, yalnızca kocaların değil, bütün erkeklerin koruyucu ve yönetici (kavvâmûn) olmaları iki gerekçeye dayandırılmıştır:

a) Allah insanların bir kısmına diğerlerinden üstün kabiliyetler vermiştir, bu cümleden olarak koruma ve yönetme bakımından erkekler, kadınlardan daha uygun özelliklerle donatılmışlardır.

b) Erkekler aile geçimini ve diğer malî yükümlülükleri üslenmişlerdir.

Bazı müfessirlere göre bu iki gerekçeden birincisi insan tabiatının değişmez özelliğidir; genel olarak erkeklerde akıl ve mantık ön plandadır, kadınlarda ise duygu öne çıkar. Koruma bakımından fizik güç önemlidir ve erkekler bu yönden daha güçlüdürler. İkinci gerekçe ise yaratılıştan değil, kültür ve medeniyet şartlarına bağlı alışkanlıklar, âdetler, tutumlardan kaynaklanmaktadır. İslâm'ın geldiği çağda daha yoğun, günümüzde ise önemli ölçüde olmak üzere erkeklerin bu fonksiyonları da devam etmektedir.

İslâm hukuk kurallarına göre erkek hem -geniş mânada- ailenin geçiminden tek başına sorumludur, hem de mehir, diyet, cihad/askerlik gibi malî tarafı olan yükümlülükleri vardır.

- Erkeğin "kavvâm" olması hangi yetkileri ve vazifeleri ihtiva etmektedir?

Bu soruya verilen cevaplar eskiden yeniye değişik olabilmiştir. Yalnızca âyet ve hadislerin lafızlarını değil, bunların yanında uygulamayı ve dolayısıyla örf ve âdeti de göz önüne alan müctehid ve müfessirler, sözlük mânası "bir şeyin üzerinde duran, hâkim olan, özen gösteren, onunla yakından ilgilenen" demek olan kavvamlığa, "reislik, yöneticilik, eğitim, koruma, savunma, ıslah, kazanma, üretme" mânalarını yüklemişlerdir. Tarih boyunca erkekler bu işleri ve sıfatları, fiilen kadınlardan daha ziyade yüklenmişlerdir. Çağımızda kelimeye yüklenen hâkim mâna ise "aile reisliği"dir.

Âyetten erkeklerin yönetim, savunma ve koruma bakımlarından genel olarak önde oldukları anlaşılmakla beraber, takip eden cümleler göz önüne alındığında burada, aile kurumunda hâkimiyet ve yöneticilik mânasının ağır bastığı görülecektir.

Ailede kurucu unsur karı kocadır. Bu temel kurumu oluşturan, yöneten, yönlendiren dinî, ahlâkî, hukukî kurallar vardır. Kurallara uyulduğu müddetçe mesele yoktur. Taraflar kuralları bozar, hakları çiğnerse düzeni sağlamak ve adaleti gerçekleştirmek üzere çeşitli tedbirler ve müeyyideler devreye girecektir.

Bu âyette karının, aynı sûrenin 128. âyetinde ise kocanın hukuku çiğnemesi ve düzene baş kaldırması (nüşûz) ele alınmıştır. Aile hayatı içinde kadın, kurallara göre rolünü ifa edip etmemesi yönünden iki sıfatla nitelendirilmiştir: Sâliha ve nâşize. Sâliha kadınlar hem kocalarının ve diğer aile fertlerinin yanında (açıkta, zâhirde) hem de onların bulunmadıklar yerlerde (gaybda) vazifelerini hakkıyla yerine getirir, Allah'ın koyduğu, toplumun benimsediği kuralların dışına çıkmaz, aileye ihanet etmez, şerefine leke sürmezler.

- Bazı davranış ve tavırları sebebiyle yoldan çıkma, hukuka baş kaldırma (nüşûz) belirtileri gösteren, böylece nâşize olması ihtimali beliren kadınlara karşı ne yaplacak, aile düzeni ve hukuku nasıl korunacaktır?

İşte bu noktada Kur'ân-ı Kerîm vazifeyi ailenin reisi sıfatıyla önce kocaya vermektedir. Öngörülen tedbirlere başvurmasına rağmen koca düzeni sağlayamazsa ve ailenin dağılmasından korkulursa sıra hakemlere gelecektir. Âyette hukuka baş kaldıran, meşrû aile düzenini bozmaya kalkışan (nâşize) kadına karşı erkeğin yapabileceği şeyler: Öğüt vermek, yatakta yalnız bırakmak ve dövmek şeklinde sıralanmıştır. Öğüt vermek ve yatakta yalnız bırakmak, küsmek gibi tedbirler problem teşkil etmemiştir, ancak dövme tedbiri özellikle çağımızda, kadın hakları ve insanlık haysiyeti yönlerinden önemli bir tartışma konusu olmuştur. Esasen tefsir ve hadis kitaplarına bakıldığında kadının baş kaldırma durumunda bile kocası tarafından dövülmesini, eski tefsirciler arasında da farklı yorumlayanların, bunun câiz olmadığını ileri sürenlerin bulunduğu aşağıdaki alıntılarda görülmektedir.

Dövme tedbiri ve hükmünün -bu âyet dışında- en önemli dayanağı ilgili hadislerdir. Bu hadislerin, aksini söyleyen rivayetlere nisbetle daha sahih ve sağlam olanlarında Peygamberimiz (asm) kadınların dövülmesini menetmekte, karılarını dövenlere "hayırsız" demekte,

"Gündüz karısını köle gibi kırbaçlayan birisi akşam onunla aynı yatağa nasıl girecek?" (Buhârî, "Nikâh", 93; Ebû Dâvûd, "Nikâh", 60)

diye sormaktadır . Eski tefsircilerin, bu âyetin geliş sebebi olarak zikrettikleri bir vak'a, Araplar'da âdet haline gelmiş bulunan "kadını dövme" eylemine Hz. Peygamber (asm)'in bakışı ve bunu ortadan kaldırma iradesi bakımından ilgi çekicidir. Ensardan Sa'd b. Rebî', nâşize olan karısına bir tokat vurmuş, kayınpederi de damadını, Hz. Peygamber'e şikâyet etmişti. Peygamberimiz "Kadın da aynı şekilde kocasına vursun." buyurdu, fakat daha emir yerine getirilmeden açıklamakta olduğumuz âyet geldi, bu durumda kocanın karısına vurabileceği anlaşıldı ve emir geri alındı (Cessâs, 188; İbnü'l-Arabî, 415).

Esasen ayette söz konusu olan her hangi bir kadının dövülmesi değildir. Serkeşlik eden birisinin dövülmesidir ki bir kadın aile içerisinde böyle bir davranışta bulunmuyorsa ayetteki ifade zaten kendisine yönelik olmaz. Nasılki hırsızın elini kesin ayetinden herkes değik sadece hırsızlar rahatsız olmaktadır, bunun gibi kadının dövülmesi ifadesinden de her kadın rahatsız olmamalıdır.

Dövmenin şekli ve miktarı üzerinde durulmuş, kadına zarar vermemesi, iz bırakmaması, yüze vurulmaması genel olarak kaydedilmiştir. Bazı tefsircilere göre vurma tamamen semboliktir, meselâ müfessir Atâ'ya göre misvak (dişlerin temizlendiği, fırça büyüklüğündeki özel, yumuşak ağaç dalı) gibi bir şeyle yapılacaktır (Cessâs, 189; İbn Atıyye, 48).

İkinci nesil âlimlerinden Atâ, hukuku çiğneyen kadına uygulanacak müeyyide ile genel olarak kadın dövme konusundaki hadisleri birlikte değerlendirmiş ve şu sonuca varmıştır:

Erkek, namusu lekeleyecek bir davranışta (fahişe) bulunmayan, yalnızca nâşize olan karsını dövemez, ancak ona karşı öfkesini ortaya koyabilir. Atâ'nın bu anlayışını açıklayan -biri eski, diğeri çağdaş- iki tefsir âlimi farklı dayanaklardan hareket etmişlerdir. Bunlardan Ebû Bekir İbnü'l-Arabî'ye göre Atâ, âyette geçen dövmenin ibâha (serbest bırakma) ifade ettiğini, genel olarak karı dövmeyi yasaklayan hadislerin ise kerahet (mekruh ve çirkin görme) hükmü getirdiğini tesbit etmiş ve sonuç olarak "Koca, karısını dövemez" demiştir (Ahkâm, 420).

Çağdaş tefsircilerden İbn Âşûr'a göre Atâ, âyet ve hadislerin farklı durumlara göre farklı hükümler getirdiğini anlamış, öğüt ve küsmenin kocaya, tecavüzün şiddetine göre sopa vb. müeyyide uygulamanın ise kısmen kocaya, genel olarak da yönetim ve yargıya (ülü'l-emre) ait bulunduğu sonucuna varmıştır. Koca iyi niyetle (ıslah etmek ve aileyi korumak maksadıyla) ve sınır aşmadan, kadına zarar vermeden -nâşize olan eşine- birkaç sopa vurursa buna izin verilecektir, sınır aşılır, bu izin kötüye kullanılırsa ülü'l-emr kocaların eşlerini sopalamasını kesin olarak yasaklayabilecektir (V/43-44).

Fuhuş sebebiyle değil de yalnızca kocasına baş kaldırdığı, aile hukukunu çiğnediği, uzun zaman sevdiği ve kabullendiği kocasını istemez olduğu için karının, kocası tarafından -belli ölçüler içinde- dövülebileceği hükmüne tarihîlik açısından da bakılmıştır. İbn Âşûr'a göre dövme izni bazı toplulukların veya toplum tabakalarının örf, âdet ve ruh hallerine riayet edilerek verilmiştir, her zamanda ve her durumda geçerli değildir. Nüşûz durumunda kocanın karısını dövebilmesi için aralarında yaşadıkları toplumda bu davranışın ayıp, anormal, aşağılayıcı, zarar verici, hukuka aykırı telakki edilmemesi, kocanın öfkesinin karısı tarafından ancak bu vasıta ile hissedilir olması gerekir, izin böyle topluluklar ve durumlar için geçerlidir.

Hz. Ömer'in Mekke halkı ile Medine halkını, kadınlara hâkimiyet bakımından karşılaştırdığı şu sözleri de toplum değiştikçe ilişki ve davranışların da değişebileceğini göstermektedir:

"Biz muhacirler kadınlarımıza hâkimdik, sözümüzden çıkmazlardı, Medine'ye gelince gördük ki, Medine'nin yerli kadınları kocalarına hâkim durumdalar, bu defa bizim kadınlarımız da onlara benzemeye, onlar gibi davranmaya başladılar." (Buhârî, "Nikâh", 83; İbn Âşûr, V/412).

Ata gibi bazı âlimlerin dediği gibi, Hz. Peygamber (a.s.m)’in bu “dövme” ruhsatını asla kullanmaması (Ibn Mâce, nikâh 51) ve “Eşini döven sizin hayırlınız değildir.” (Hâzimî, el-itibâr, 142) diye buyurması, -caydırıcı bir unsur olarak Kur’an’da yer almasına rağmen-, bu ruhsatın kullanılmasının uygun olmadığının bir kanıtı olarak değerlendirilebilir(bk. İbn Aşur, Nisa, 4/34. ayetin tefsiri).

Soru:

- Kadının serkeşlik etmesinden endişelenmek derken ne kastedilmiştir? Ayrıca kadını dövme Ruhsatı var, ama neden kocası aynı günahı işleyince, kadının sabır etmesi isteniyor?

Cevap:

“Erkek serkeşlik edince kadının kocasını dövme hakkına sahip olması” yargısının bir mantığı var mı? Yüzde doksan dokuz erkek kadından güçlüdür. Nasıl dövebilir ki? Böyle bir öneri, kadınla alay etmek anlamına gelir. Bu durumda, eşler evliliği sürdürmek isterlerse “barışmak-uzlaşmak” tan başka seçenek yoktur. Kur’an da şu tavsiyeleriyle bu yolu önermiştir:

“Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, aralarında bir sulh yapmalarında onlara günah yoktur. Sulh (daima) hayırlıdır. Zaten nefisler kıskançlığa hazırdır. Eğer iyi geçinir ve Allah'tan korkarsanız, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa, 4/128).

Âyette, erkeklerin "kavvâm" (hakim, idareci, kayyum) olmasına iki sebep gösteriliyor: Bunlardan birisi vehbî (Allah vergisi) dir ki, "İnsanların bazısını diğerlerine üstün kılması" cümlesiyle ifade edilmiştir. Ancak bu ifade öyle ince bir güzelliğe sahiptir ki, en azından ev reisliği konusunda erkeklerin üstünlüğüne işaret etmekle beraber, açıkça "erkekleri kadınlara üstün kıldığı için" denmemiş de, "İnsanların bazısını bazısına üstün kıldığı için" buyurularak, üstünlük her bakımdan (mutlak manada) erkeklere verilmemiş, böylece kadının da erkekte bulunmayan bazı meziyetlere sahip olmakla, ondan üstün olabileceği yönlerinin bulunabileceğine işaret edilmiştir. (Elmalılı, III/ 1348)

Bu vehbî (Allah vergisi) olan sebepte, yani idarecilik kabiliyetinde nâdir de olsa bazı kadınlar kocalarından daha başarılı olabilirler. Bu durumda ikinci ve kesbî (iş sahasında, cinsiyete dayalı rolle ilgili) olan sebep yine erkeklerin "kavvâm" olmasını gerektiriyor ki, bu, ev için harcama yapma, dolayısıyla kazanma sorumluluğunun erkeğe yüklenmiş olmasıdır. Bu erkeğin "kavvâm" oluşunun kesbî (kendisinin oluşturduğu) sebebidir. Elmalılı Merhumun ifadesi ile, "şu halde, eşinin hakkını yerine getirmeyen, kadın malına göz diken ve harcama (infak) görevini yapmayan ve ailenin ırz ve namusunu korumayan erkekler "ricâl= kâmil erkekler" den sayılmazlar"(age. II/1350) Dolayısı ile dövme izni verilen erkeklerden olamazlar. (bk. Kurtubî V/169)

Âyette geçen anahtar kelimelerden biri de “nuşuz”dur. "Nüşûz" kelimesinin kökündeki "yükseklik" ânlamından hareketle; baş kaldırma, isyan, hukukunu tanımama, eşlerden her birinin diğerini ikrah etmesi gibi manalara gelir. (bk. Kurtubî V/ 170-171; Elmalılı II/1351) Şu halde bu âyetle kendisine dövme hakkı verilen erkek "kavvâm" olabilme vasfına sahip "kâmil erkek" (bk. Elmalılı, age) tir ve dövülmesine müsaade edilen de kadın değil, "nâşize"dir:

Zâten âyet-i kerîmenin devamından da anlaşılacağı üzere, artık durum o kerteye gelmiştir ki "şikak" tan, yani evliliğin parçalanmasından endişe edilmektedir. Bir başka ifade ile; bu noktada ya "kâmil racul" olan erkeğe, işi yuvanın yıkılması kertesine geçiren "nâsize"ye, karakol komiseri gibi küçük bir ceza uygulama yetkisi verilip, mesele dallandırılmadan, âilenin parçalanmaması için en son ihtimale de başvurulacak, ya da her türlü sosyal, psikolojik ve ekonomik zararına rağmen derhal yuvanın yıkılmasına müsaade edilecektir. Âyet birinci yolu tavsiye etmektedir. Bunda aynı zamanda âile sırlarının mahkemelerde fâş olmaması hikmeti de söz konusudur.

Peygamberimiz (a.s.m)’in Veda haccında konuyla ilgili olarak söylediği şu sözleri, ilgili âyetin de bir nevi açıklaması durumundadır:

“Kadınlar hakkında Allah’tan korkun. Onlar, Allah’ın yanınızdaki aveneleridir. Onların da sizin hoşlanmadığınız/istemediğiniz kimseleri evinize almamaları sizin onlar üzerindeki hakkınızdır. Şayet öyle bir şey yaparlarsa (istemediğiniz kimseleri evinize alırlarsa), -onların canını yakmadan- dövebilirsiniz. Memleketin örfüne göre onları giyindirmek, yedirip içirmek sizin görevinizdir.”(Müslüm, Hac,147; İbn Kesir, Nisa 34. âyetin tefsiri).

Görüldüğü gibi bu hadis-i şerifte “kadını dövme ruhsatı”, erkeğin istememesine rağmen kadının bir kimseyi eve alması gerekçesine bağlanmıştır. “erkeğin istemediği, hoşlanmadığı kimse”, şüphe uyandıran bir konumda olan kimse anlamına gelir.

Aslında evin içerisinde kendisine terettüp eden görevlerini yapmaması da “nüşuz/serkeşlik” anlamına gelmekle beraber, bunun en kritik noktası, erkek açısından şüphe uyandıracak davranışlarda bulunma hâlidir. Öyle anlaşılıyor ki, âyette söz konusu edilen “nüşuz/serkeşlik” de ailenin huzurunu içten dinamitleyen “şüpheli ortam” anlamına gelir.

Nitekim ilgili âyette (Nisa, 4/34) -meal olarak- yer alan: “O halde iyi kadınlar(…) kocalarının gıyabında/yokluğunda, onların hukuklarını, onurlarını koruyan kadınlardır,..” cümlesinden de böyle bir işareti görmek mümkündür. Kur’an’ın, bu ailevî “kaba davranışı”, zor sezinlenebilecek “çok kibar” bir kalıpta anlatması, onun ifade inceliğini ve nezaketli üslubunu göstermektedir.

İşte, böyle bir ortamı hazırlayan bir kadının -hadiste ifade edildiği şekilde- hafifçe dövülmesi, şişirilmiş balon haline gelen erkeğin şak diye patlamaması, yuvayı bir anda dağıtmaması için, hikmetli bir sübap görevini yapacak ve adamın kafatası tenceresinde kaynayan türlü, türlü şeytanî telkinlerden uçuşan buharların yavaş, yavaş beyni terk etmesine imkân sağlayacaktır. Bununla beraber, âyette “önce öğüt, sonra uzak-küs durma, en son çare olarak da dövmenin” sahneye konulmasının ön görülmesi, Allah’ın adalet, ilim ve hikmetine inanan kimselerin üzerinde uzun uzadıya düşünüp kavramaya çaba göstermeleri gereken bir hikmet tablosudur.

İlave bilgi için tıklayınız: 

NÜŞÛZ

Bakara Suresi 284. ayette insanın içinden geçirdikleri şeylerden dolayı hesaba çekileceklerini bildirmektedir. Bu konuyu açıklar mısınız?

Bu âyetin nüzul sebebinde iki rivayet vardır: Birisi şahitliği ketmetmek ve doğruyu olduğu gibi söylemek hakkında nazil olmuştur, Diğeri ise müminlerden kâfirleri dost edinip, onları taklid eyleyenler hakkında nazil olmuştur. Zira kalbin günahının küfür ile yakın ilişkisi söz konusudur.

 

Göklerde ve yerde bulunan her şey kayıtsız şartsız Allah'ındır. Bütün gerçekliğiyle ve var olan düzenleriyle O'nun mahluku, O'nun mülküdür. O'nun tasarrufu ve tedbiri altındadır. Bütün kâinatta Allah'ın ilminden gizli hiçbir şey düşünülemez. O hepsini bilir. Siz de bunlara dahil olduğunuz için sizin de içinizde ve dışınızda ne varsa, ne yaparsanız onu da bilir Ve siz içinizde bulunanı açıklasanız da, gizli tutsanız da, her iki durumda da sizi onunla Allah hesaba çeker. Bundan dolayı ne açık, ne de gizli olarak hiçbir fenalık yapmayınız. "içinizde ne varsa" ifadesi mutlak olduğuna göre, nefsin her türlü hallerini ve hareketlerini kapsamı içine almaktadır.

 

İrade, yöneliş ve duyuş, düşünüş ve hayal ediş ve her çeşit hatıra ile vesveseler, şüpheler, inançlar, huylar ve meleler/zan ve bunlarla ruhsal tepkiler, ister ihtiyarî ve isterse gayri ihtiyarî, sürekli veya gelip geçici, iyi ve kötü nefiste (iç dünyada) bulunan her şey buna dahildir. Fakat her şeyden önce âyetteki siyak, yani sözün gelişi, şahitliği gizlemek ve bildiğini söylememek gibi fena şeylere ait olduğundan, iyi olanlar dış görünüşüyle sanki hesaba çekilmenin dışında gibi görünüyor.

 

İkinci bir husus "içinizde bulunanlar" zarf-ı müstakar olduğundan, içinizde iyice yer etmiş, karar haline gelmiş olan duygu, düşünce ve niyetler için açık bir anlam taşıdığından, bir var, bir yok olan gelip geçici ve kararsız duygular bunun dışında gibi görülüyor.

 

Üçüncü olarak gizli tutmak ve açığa vurmak ihtiyarî fiillerden oldukları için insanların iradeleriyle ilgili olan işlere ve davranışlara, yine kendi içinde bulundurduğu niyet ve tasavvurlara ait olup, gayri iradî olanlar bunun dışında kalır. Zira hesaba çekilmek mutlaka açığa çıkmaya ve gizli kalmaya ait değildir. Çünkü niyetlerinin açığa çıkması da, gizli kalması da kendi takdirlerine kalmış bir şeydir. Bu ise kesinlikle kasıt ve niyetle olur. Yani iradeli olarak yapılan bütün işler ve ruhî haller hesaba çekilmeyi gerektirir.

 

Böyle olmayanların gizli kalması da açığa çıkması da Allah Teâlâ'nın isteğine bağlıdır. Lakin kötülük kötülük olduğundan, haddi zatında azap ve acı sebebidir. Bunun için her ne şekilde olursa olsun onun açığa çıkması insanlara başka türlü bir azaptır. Hele zarurisi zaruri bir azaptır. Bunda hesaba çekilmek de felahı, yani ruhsal kurtuluşu sağlamaz. O zaman bunu sağlayacak olan ancak Allah'ın gizli tutması ve bağışlamasıdır. Bunun için insanlar Allah'ın mağfiret ve affına muhtaç olmaktan kurtulamazlar. Hasılı insanların hiçbir şeyi Allah'dan gizli kalmaz.(Elmalılı, İlgili ayetin Tefsiri)

 

Müslim'in naklettiği bir hadis bu âyet geldiğinde sahabenin onu nasıl anladıklarını ortaya koymak suretiyle âyetin yorumuna ışık tutmaktadır. Rivayet özetle şöyledir:

Bu âyet nazil olunca sahabeye ondan anladık­ları ağır gelmiş, Resûlullah'ın huzuruna gelerek diz çökmüş ve "Ey Allah'ın elçisi! Namaz, oruç, cihad, sadaka (zekât) gibi gücümüzün yettiği amellerle yükümlü kılındık (bunlara bir diyeceğimiz yok). Şimdi ise size bu âyet geldi; buna uymaya gücümüz yetmez!" demişlerdi. Resûlullah "Sizden önceki iki kitabın tabileri gibi siz de 'Duyduk ve uymadık' mı diyeceksiniz? Oysa 'Duyduk, itaat ettik. Senin bağışlamanı dileriz ey Rabbimiz, gidiş sanadır' demeniz gerekir." (Müslim, İman, 199) buyurmuş, onlar da aynen böyle söylemişler, bu cümleyi tekrarladıkça dilleri de buna alışmıştı. Bunun üzerine (onların bu tutumunu öven) 285. âyet, daha sonra da 284. âyete açıklık getiren ve bir bakıma sahabenin bu âyetle ilgili yukarıdaki anlayışlarını düzelten "Allah hiçbir kimseyi gücünün yetmediği bir şeyle yükümlü kılmaz..." mealindeki 286. âyet nazil olmuştur.

 

Müslim yukarıda özetlenen rivayetin ardından aynı konuyla yakından ilgisi bulunan şu mealdeki hadisleri de nakletmİştİr: "Allah ümmetimin içinden geçir­diklerini -söylemedikçe ve yapmadıkça- bağışlamıştır. (Müslim, İman, 201-202)

 

"Kulum iyi bir şeyi yapmaya niyetlendiği zaman ona bir sevap yazarım; onu yaptığı zaman ise ondan 700'e kadar katlayarak sevap yazarım. Kötü bir şey yap­maya niyetlenip de onu yapmadığı zaman günah yazmam; yaptığı takdirde ise bir günah yazarım. (Müslim, İmân, 204-207)

 

Sahabe Resûlullah'a gelerek zihinlerinden, inançla ilgili olup açıklamaları mümkün olmayan bazı kötü düşüncelerin gelip geçtiğini söylediklerinde Allah'ın elçisi kendilerine şu cevabı vermiştir: "O imanın ta kendisidir."(Müslim, İman, 209) 

 

Mealleri nakledilen âyet ve hadisleri, birbiriyle çelişmeyen bir mâna çer­çevesine doğru anlayabilmek için bir bütün halinde düşünmek, "insanların içlerinden geçirip açığa bile vurmadıkları bir şeyden hesaba çekilmeleri ve Allah isterse azap görmeleri" hükmüyle -yine Allah'ın açıkladığı- "zihinden geçirilip yapıl­mayan kötülüklere günah yazılmaması; zihinden gelip geçen şeyler gibi insanın hâkim olamayacağı (gücünün yetmeyeceği) düşüncelerden dolayı sorumluluğun bulunmaması" hükümlerini uzlaştırmak gerekmektedir. Tefsirciler bu maksatla farklı yorumlar yapmışlardır.

 

İbn Abbas'tan bu hükmün, şahitliği gizlemek ve yalancı şahitlikle ilgili ol­duğu yorumu nakledilmiştir. Yukarıdaki âyetlerde borcu yazdırma, şahitlik, rehin gibi tedbirler emredildikten sonra borcun taraflarının emanete hıyanet etmesi durumunda ne ile karşılaşacakları da bu âyette bildirilmiş, "Allah her şeyi eksik­siz bilir; çünkü tamamının yaratıcısı, mâliki, yöneticisi O'dur. Şahit bildiğini giz­lerse veya eksik söylerse Allah onu da bilir ve gereğini yapar' denilmek istenmiş­tir.

 

İbn Âşûr'dan özetleyerek sunacağımız şu açıklama, âyet ve hadisleri -biri diğerinin hükmüyle çelişip onu kaldırmadan- bir bütün halinde anlama ve değerlendirme bakımından güzel bir örnektir: İnsanın zihninden gelip geçen şey yalnızca bir "hatır"sa (hayal, tasavvur, doğuş) bundan sorumlu olmayacağında şüphe yoktur. Çünkü buna hâkim olup engellemek kulun elinde değildir. "İnsanların zihinlerinden gelip geçen şeylerden sorumlu olmadıklarını" bildiren hadis bu hatırla ilgilidir.

 

Eğer "hâtır" gelip geçmemiş, üzerinde durulmuş, düşünülmüş, niyet ve karar safhasına kadar gelmişse bunun da konusuna göre şıkları vardır:

 

a) Eğer bunlar iman, inkâr, haset, kin, nefret gibi -tabiatları gereği dışa vurmayan, fiile dönüşmeyen, kalpte ve zihinde kalan- psikolojik haller, duygular ve kararlarsa, bunların sorumluluk doğuracağı açıktır.

 

b) Niyet ve karar konusu "fiil"le ilgili ise, meselâ hırsızlık yapmaya niyet edilmiş, karar verilmiş, sonra bundan, dış etki ve engelleme bulun­madan vazgeçilmişse, buna ecir bile verileceği hadiste bildirilmiştir.

 

c) Eğer kötü niyet ve karardan bir dış etki ve engel sebebiyle vazgeçilmiş olursa, o fiili işlemiş gibi cezalandırılma konusunda birbirine zıt iki görüş vardır.(Diyanet Tefsiri, Kur'an Yolu, Bakara Süresi 284. ayetin tefsiri)

Hurma ve üzümle ilgili Nahl suresi 67. ayetini açıklar mısınız; orada şarabın faydalı olduğu yazıyor mu?

"Hurma ve üzüm gibi meyvelerden hem içki hem de güzel gıdalar edinirsiniz. İşte bunlarda da aklını kullanan kimseler için büyük bir ibret vardır." (Nahl, 16/67)

"İçki" ifadesi içecek anlamındadır. Yani hurma ve üzümden şerbet ve pekmez gibi helal olan içecekler edinilebildiği gibi, sarhoş edici içecekler de elde edilebilir. Ve ayetin devamında da anlaşıldığı üzere, bu konuda "akıllıca düşünen topluluklar elbette aklı giderici içecek olan içeceklerden uzak duracağı" ifade edilmiştir.

Bu âyet, hurma ve üzümden, güzel gıdadan farklı olarak sarhoşluk veren bir madde de elde edildiğini bildirmektedir. Böylece sarhoşluk veren şeylerin güzel ve makbul içecek sayılmadığı tasrih edilmekle onun ileride yasaklanacağı da ima edilmektedir. Mekke döneminde içki hakkında başka âyet yoktur.

Bu âyet, sarhoş edici şeylerle ilgili olarak ilk inen âyettir. Bununla içki henüz haram edilmiş olmamakla beraber görülüyor ki, güzel rızka karşılık zikr edilmiş ve dolaylı yoldan güzel bir şey olmadığı anlatılmıştır. Daha sonra gelen ayetlerle de içki/sarhoşluk veren şeyler yasaklanmıştır.