Evrim üstün gelenin zayıf olanı yok ederek yenilendiği merhametsiz bir mekanizma mıdır?

Soru Detayı

- Evrim teorisine göre, tesadüfi mutasyonlardan faydalı olanlar kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüzdeki canlılar hasıl olmuştur. Evrim teorisinin asıl temelini teşkil eden eleme mekanizması olan tabii seleksiyon veya seçilim, kör ve amaçsız tesadüfi bir süreçtir. Daha avantajlı olanı bırakır, daha az avantajlı ya da zararlı olanı yok eder. Canlılar dünyasında amansız bir rekabet, acımasız bir mücadele vardır. Uyum sağlayan kalır, diğerleri yok olur. Bu süreçte merhamet yoktur.
- Böyle bir dünyayı bir yaratıcının yarattığını, tasarladığını söylemek ise, o yaratıcının aynı zamanda acımasız olduğunu kabul etmek değil midir?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Kâinatta hiçbir şey tesadüfi ve gelişigüzel değildir. Çünkü bütün varlıklar son derece mükemmel planlanmış, programlanmış, canlıların her birisinin yaşaması için hangi şartlar gerekli ise onlar hazırlanmış ve o canlılar ondan sonra yeryüzüne gönderilmiştir. Öyle bir yaratıcıyı inkar edenlerin ileri sürdükleri gibi kâinat başı boş ve tesadüflerin eseri değildir. Hele kör ve şuursuz olan tabiatın işi hiç değildir. Kainat sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi Allah’ın eseridir.  

“Tesadüfi mutasyonlardan faydalı olanlar kuşaktan kuşağa aktarılarak günümüzdeki canlılar hasıl olmuştur.” diyorsun. Bununla ilgi tek örneğin var mı? Nerede, ne zaman, hangi canlıdan tesadüfi mutasyonlarla bir canlı meydana gelmiştir? Bahanen hazır. “Çok uzun zamanda olmuştur.” deyip işin içinden çkıyorsun. Sen nereden biliyorsun, çok uzun zaman içinde böyle olduğunu?  

 Böyle, ilmen ispatı mümkün olmayan, tamamen hayali olan bir şeyi nasıl bilimsel bilgi olarak takdim ediyorsun? Sen de biliyorsun ki, mutasyon milyonda bir ortaya çıkar. O da canlıdaki küçük değişiklikler şeklinde görülür. Mesela, normal koyundan kısa ayaklı koyunun meydana gelmesi gibi. Yani mutasyonla koyundan başka varlık meydana gelmiyor, yine koyun hasıl oluyor. Zaten o değişiklik canlıyı değiştirecek şekilde olsa, o canlının yaşaması mümkün değildir. Daha embriyo safhasında iken ölür. 

Tek hücreli koli bakterisini ve çok hücreli sirke sineğini 1960’lı yıllardan beri uzayda radyasyon ışınlarına maruz bıraktılar. 50 yılda, normal şartlarda milyonlarca yılda meydana gelebilecek mutasyona tabi tuttukları halde, o canlılarda hiçbir değişiklik olmadı. Bu senin savunduğun, taa Milattan önce 400-500 yılların düşüncesi olan, "tesadüfen canlıların biribirinden meydana geldiği" düşüncesi çoktan miadını doldurup çöpe atıldı. Anlaşılan senin bundan hiç haberin yok. 

Varlıkların yaratılışlarını anlamak için tâ varlıkların ilk yaratılışına gitmeye gerek yoktur. Aynı varlıklar şimdi de bütün çeşit ve farklılıklarıyla ve en mükemmel şekilde yeniden ve hiçten yaratılmaktadırlar. Bugün senin hücreni anne karnında yaratan ve o hücreden gözler, kulaklar, eller, ayaklar, ciğerler ve böbrekler hasıl eden ve onları yerli yerine takan, akıl, hayal, hafıza, merak ve endişe gibi duygularla bezeten kim ise, senin babanı da anneni de onların babaları ve annelerini de ilk insan Hz. Âdem ve Hz. Havva’yı da yoktan yaratan sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi olan Allah’tır.  

Bak hem sen dünyaya geldiğin gibi kalmadın. Büyüdün ve geliştin. Bütün iç ve dış organların da aynı oranda ve simetrik olarak büyütüldü. Bütün bunları kim yaptı zannediyorsun? Bunların tesadüfen olması mümkün mü? Tesadüfen çorba bile olmuyor. Bir hücre içerisinde bir saniyede üç bin değişik hadisenin meydana geldiği ve ortalama yüz trilyon hücreden yaratılmış ve yapılmış olan insanın vücudunda tasarruf eden, gerekli fiilleri yapan, her türlü mekanizmayı en uygun şekilde çalıştıran kimdir? Biz kendi vücudumuzda bu işleri yapamadığımıza göre, bizim bedenimizdeki en ince ayrıntılara kadar bütün fiileri yapan her halde bataklıktaki kurbağa ya da havada uçan serçe veya ahırdaki at değildir.  

Hem bak, yavrular daha dünyaya gelmeden annenin memesinde onların rızıkları hazırlanıyor. Bu bizim için de böyle koyun için de böyle. 

Şayet inkarcı biyologların yaptığı gibi, Allah’ı devreden çıkararak her şeyi kör ve sağır tabiata, gelişigüzel hareketin bir ifadesi olan tesadüfe verecek olsan, o zaman senin kulakların yeri ve şekli, ağzın ve burnun yapısı, ellerin tanzimi ve uzunluğu, ayakların ve kafanın şekli nasıl olacaktı? Böyle ne olduğu belli olmayan bir hilkat garibesi olmaktan seni çekip alan birisi yok mu? 

Şimdiki gibi her aza ve organın yerli yerinde ve istenen şekilde ve yapıda olmasını tesadüfle ya da rastlantı ile açıklamak mümkün mü? İki basamaklı bir merdiven yapacak olsan önce kalıbını hazırlıyorsun. Peki, bu organ ve azaların, ayak ve ellerin böbrek ve ciğerlerin kalıbı nerededir ve bunları kim hazırlıyor? Hiç düşünmüyor musun?  

Elementlerde bulunmayan duygu ve düşüncenin, hayal ve hafızanın, merak ve endişenin kaynağı nedir? Kim bunları sana verdi? 

“Tabiat varlıkları seçiyor veya eliyor.” diyorsun. Tabiat dediğin; hava, su, toprak, güneş, deniz, bitki, hayvan ve insanlardan meydana gelen bir varlık değil mi?  Görüyorsun ki onlar da yaratılmışlar. O tabiatın içinde en akıllı ve şuurlu sensin. Sen kendini bırak yoktan meydana getirmeyi, idare etmekten acizsin. Lokmayı ağzına götürünceye kadar senin iktidarında. O lokmayı yuttuktan sonrasına sözün geçiyor mu?

O lokmadaki elementlerden her birisi vücudun muhtelif yerlerine dağıtılıyor. Sen akıllı, şuurlu ve iradeli olduğun halde kendi vücuduna sözünü geçiremezsen, koyun mu kendi bedenine sahip olacak? Yoksa güneş mi bütün bu canlıları yapıp idare edecek? Ya da denizlerdeki su veya karalardaki patlıcanlar mıdır bütün bu canlı âlemde tasarruf eden ve icraat yapan?  

Tabiat dediğin işte bunlar ve bunların tâbi olduğu, büyüme, gelişme, farklılaşma gibi bir takım kanunlar değil midir? Kanun iş yapmaz. Sonsuz, ilim, irade ve nihayetsiz güç sahibi o kanunlarla gerekli icraatını yapar. Allah sana ve senin gibi düşünen tabiatperestlere insafla beraber, mantıklı ve muhakemeli düşünme nasip etsin. 

Senin âlemde gördüğün ve güya kuvvetli oldukları için hayatta kaldıklarını zannetiğin canlılar sonsuz bir hayat sahibi midir? Böyle kuvvetli olup ebedî yaşayan bir varlık hiç gördün mü? Senin de bildiğin gibi, her canlı eninde sonunda bu hayat sahnesinden alınmaktadır. Onların hayatını sen vermediğine göre, onların ne kadar yaşayacaklarına da sen karar verecek değilsin. Senin acımasız mücadele olarak gördüğün bu hayat sahnesi, kâinatın düzeni için kurulmuş mükemmel işleyen bir fabrika gibidir. Şayet gelenler ölümle gitmeyecek olsalardı, senin de bu hayat sahnesinde yerin açılmaz ve sen bu dünyada yer bulamazdın. Aklın almadığı bu hadiseler karşısında İbrahim Hakkı gibi; 

“Mevla görelim neyler, 
Neylerse güzel eyler.”
 

de. Mevla’nın işlerine karışma ve karıştırma. O yük ağırdır, altından kalkamaz, ezilirsin. 

“Tabiatta amansız bir mücadele var.” diyorsun. Sen bu insanlık makamına hangi mücadeleyi ve kimle yaparak oturdun? Öküzle, inekle, atla, koyunla, tavukla ve balıkla mücadeleden sonra mı onları kendine hizmekar ettin? Bulutu, güneşi, yağmuru, arpayı, buğdayı, fasulyeyi, domatesi, kavunu, karpuzu, üzümü, elmayı, kirazı, havayı ve suyu hangi meydan savaşıyla emrine aldın, söyler misin? Sen ki dünyaya geldikten sonra yerinden bir senede zor ayağa kalktın. On beş senede zararı ve menfaati ancak öğrendin. Yeryüzünün en akıllı, şuurlu ve iradeli olan mahluku sen kâinatla bir meydan savaşı yapmadığına göre, bu büyük savaşı kim yaptı söyle bakalım?  

Kâinatta mücadele değil, aksine son derece güzel işleyen karşılıklı bir yardımlaşma sistemi vardır. Canlı ve cansızlar birbirlerinin yardımına ve imdadına koşturulmaktadır. Yağmur gökten, bitkilerin ve hayvanların imdadına gönderilmekte, güneş semadan toprağı, bitkileri ve hayvanları hem ısıtmakta ve hem de besinlerin yapılmasında, olgunlaştırılmasında ve pişilmesinde görev almakta, hava teneffüsle hem bitkilere, hem hayvanlara ve hem de insanlara hayat kaynağı olarak ikram edilmektedir.

Bitkiler hayvanların, hayvanlar ve bitkiler insanların imdadına rızık olarak gönderilmektedir. İnsanda yaklaşık yüz trilyon hücre birbiriyle devamlı irtibatta ve birbirinin yardımına ve imdadına koşturulmaktadır. Sen dürbüne tersinden mi bakıyorsun ki, bütün bu yardımlaşmaları, amansız bir mücadele olarak algılıyorsun? Ya da senin ruh âlemin öyle kararmış ki, gündüzü gece olarak görüyorsun, Allah insaf versin. 

“Bu süreçte merhamet yoktur, bir yaratıcı olsa merhamet olurdu.” diyorsun. Seni ve senin bütün tanıdıklarını ve tanımadıklarını, anne karnından itibaren gıdalarla besleyen kimdir? Yeryüzündeki tavuktan koyuna, balıktan arıya, elmadan cevize ve nara varıncaya kadar sana rızık yapan, o rızka uygun mide ve güzel bir iştah veren Merhamet sahibi kimdir? Seni çok seven ve hiç incinmene razı olmayan, sevgi ve şefkatinden dolayı, uyurken dahi rahatsız olmaman için uzayda saatte 108 bin kilometre süratle giden yerkürenin sarsıntısını dahi hissettirmeyen, sesini duyurmayan, teneffüs ettiğin havayı senin emrine veren ve karışıımını devamlı belli oranda tutan, gece ve gündüzü devamlı senin etrafında gezdiren kimdir?

Senin sıkıntı çekmene razı olmadığı için, bütün yiyeceklerini pişiren ve seni ısıtan güneşi yaratıp sana hizmetkar eden kimdir? Bütün bunlar ve bunlar gibi daha sayamadığımız binlerce nimetin ve güzelliğin sana verilmiş olması, Allah’ın sana olan merhametini, muhabbetini, sevgisini, şevkatini, inayetini, rahmetini göstermiyor mu? Bütün bu nimetlerin sana verilmiş olması, O’nun sana düşmanlığını ve merhametsizliğini mi gösteriyor? Bu kadar nankörlük olur mu? Bir çay ikram edene teşekkür ediyorsun da bütün bu nimetlerin senin yanında bir çay kadar da mı kıymeti yok ki, O’na teşekkür etmiyor ve merhametsizlikle itham ediyorsun? 

Daha saymaya devam edeyim mi? Bak seni yoktan yaratmış, ağaç, taş yapmayıp insan olarak yaratmış. Her türlü aza ve duygularını, akıl ve hayalini noksansız olarak vermiş. Daha ne istiyorsun? Hem sadece seni değil, kâinattaki bütün varlıkları böyle merhamet, rahmet, inayet, sevgi  ve şefkatiyle besliyor, yaşatıyor, günü gelince ebedî âlemde tekrar yaratmak üzere bu dünyadan yerini değiştiriyor. 

Hem bak sana daha fazlasını vermek istiyor; ebedî bir âlemi, ahireti vaat ediyor. Cenneti müjde veriyor. Ancak oraya layık hale gelmek için seni imtihana tâbi tutacağını, bir takım sıkıntı, hastalık, zenginlik ve fakirlik gibi hadiselerle imtihan edeceğini bildiriyor ve emirlerinin yerine getirilmesiyle ebedî bir cennetin verileceğini müjde veriyor. Bu dünyanın gecici olduğunu, her varlığın belli bir süre burada kalıp, bir takım sebeplerle bu dünyadan alınacağını beyan ediyor.

Bütün canlıları yaratan ve onlara hayat veren O olduğu gibi, bu hayattan alan da yine O’dur. Mülk O’nundur. O mülkünde istediği gibi tasarruf eder. O’nun deniz gibi olan ilminin yanında bir damla kadar dahi olmayan ilminle O’nun kâinattaki icraat ve tasarrufuna niye burnunu sokuyorsun? Senin aklın kâinata mühendis mi tayin edildi ki, her şey senin o kısa aklına ve fikrine göre tanzim edilecek. Sen kâinatta kendini ne zannediyorsun? Sen yaratılmamış olsaydın güneş doğmayacak mıydı? Rüzgâr esmeyecek miydi? Bahar gelemeyecek miydi?

Sen yaratılmamış olsaydın, sadece sen bu dünya bulunmamış olacaktın. Hepsi o kadar. Herkes haddini bilmeli, aklının yetişmediği, fikrinin ermediği kâinat hadiselerine itiraz etmemeli, güya ilim yapıyorum diye gevezeliğe kalkışmamalıdır. Yoksa böyle şarlatanlıklarla ve haddini bilmemekle, O’nun varlığına, icraatına ve uluhiyetine ilişecek ağır sözlerle O’nun nefreti ve gadabı celbedilirse, o zaman ebedî bir cennet hayatı kaybedilip, ebedî bir cehennem hayatına düşülebilir. Akıl sahibi herkes böyle bir sonuça düşmekten titremelidir. 

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun