Kendisini Her Konuda Âlim Zanneden Ve Evrimi Dinsizliğe Âlet Eden Evrimciye Cevap

Evrim terimi, kendi bilimsel platformundan çıkarılıp, bir yaratıcıyı inkâr fikrine âlet edilmektedir. Bu dün böyle olduğu gibi, maalesef bugün de böyledir.

 

Evrim terimi, kendi bilimsel platformundan çıkarılıp, bir yaratıcıyı inkâr fikrine âlet edilmektedir. Bu dün böyle olduğu gibi, maalesef bugün de böyledir.

Evrim nedir?

Evrim terimi, her türlü değişme, başkalaşma ve farklılaşma manalarında kullanılmaktadır. Evrimin üzerinde fırtına koparılan manası; bir türden bir başkasının tesadüfen meydana geldiği görüşüdür.

Evrimciler evrimi nasıl algılıyor?

1. Evrimcilere göre her şey gelişi güzel ve tesadüfün eseridir. Bütün canlılar, bir hücrenin  gelişigüzel değişmesi ve farklılaşmasıyla silsile halinde birbirinden meydana gelmiştir.

2. Varlıkların bir yaratıcısı yoktur.

3. Varlıkların ortaya çıkışında bir plân ve program yoktur.

4.İnsan da yapı fonksiyon ve görev itibariyle diğer canlılardan farksızdır. O da tesadüfen ortaya çıkmıştır. Onun bu âlemden başka gideceği bir âlem de yoktur. Her şey bu dünyada başlayıp bitmektedir.

 

Yaratılışçılar evrimi nasıl algılıyor?

Yaratılışçılar, evrimin bir canlıdan bir başka canlının tesadüfen meydana geldiği şeklinde kullanımına karşıdırlar. Değişme başkalaşma ve farklılaşma şeklinde algılanan ve bu manalarda kullanılan evrime yaratılışçılar hiçbir zaman karşı olmamışlardır. Cansız ve özellikle canlı âlemde hiçbir şey kararında değildir. Her şey her an değişmektedir. Canlılar, bünyelerine giren elementlerle her an adeta yeniden yaratılmakta, bir saniye sonraki canlı bir saniye öncekinin aynı olmamaktadır.

Evrende durağan bir şey yoktur. Atomun etrafındaki elektronlar saniyede elli bin devir yaparken, çekirdek merkezindeki nötronlar da her an harekettedir. Yer küre ve onun uydusu olan ay da, güneş ve güneş sistemi de Allah’ın ilim, irade ve kudretiyle hareket halindedir. O’nun emrindeki elektromanyetik kuvvetlerle, itme  ve çekme kanunlarıyla atom ve moleküller her an devir ve deveranda, felekler ve galaksiler seyr ve seyranda, âlemler seyelanda devamlı sergiledikleri farklılıklarla Allah’ın varlığını ve birliğini terennüm etmektedirler.

Allah bizi, bu âlemin hakikatini, anlamaya, sırrını çözmeye, insan ve diğer bütün varlıkların yaratılış maksat ve gayesini öğrenmeye davet ediyor. Beşikten mezara kadar öğrenmemizi ve ilim tahsil etmemizi istiyor. Bilimsel çalışmayı, farzları yapmak kaydıyla, ibadetten sayıyor.

Demagojiye dayalı aldatıcı sözlerle, geçmişin bir takım hurafavari düşünce ve telakkilerini İslâmiyet’in malı gibi göstermek, bu dinin, insanları tembelliğe ve atalete attığını iddia etmek, bilime ve bilimsel çalışmaya karşı olduğunu ileri sürmek, cehalet değilse,  bu dine bir ihanettir.

Yaratılışçıların kâinata bakışını söyle özetlemek mümkündür:

1. Her şey bir plân ve programa göre yaratılmaktadır. Kâinatta gelişî güzellik ve tesadüf yoktur.

2. Kainattaki her şey, sonsuz güç, ilim ve kudret sahibi birisinin eseridir.

3. Her varlık bir gayeye ve amaca göre yaratılmıştır. Bunların içerisinde insan, sahip olduğu akıl ve yüksek duyguları sebebiyle bütün yaratıklardan daha üstün bir yere sahiptir.

4. İnsan sadece bu dünya için yaratılmamıştır. Onun pek çok duygu ve hislerinin tatmin edileceği ebedî bir âlem vardır.

 

Evrimcilerle yaratılışçıların uzlaşabilecekleri ortak noktalar vardır. Bunlar:

1- Evrimciler, evrimle ilgili lehte ve aleyhteki  görüşlere müsamahalı davranmalı, bu konudaki  her düşünce ve görüşe saygı duymalıdırlar. Zaten bilimsel çalışmanın gereği de bu değil midir?

2- Varlıkların ortaya çıkışı ve işleyişi, peşin bir hükümle doğrudan tesadüf ve sebeplere verilmemelidir. En azından, bir yaratıcı ile tesadüf ve tabiata eşit uzaklıkta durulmalıdır. En iyisi, bunu  medarı bahis etmemeli, herkesin inanç ve düşüncesine saygı duyulmalıdır.

 

Evrimi kimler bilimsel zemininden çıkarmaktadır?

Evrimi kendi istediği gibi yorumlayıp, bir yaratıcıyı inkar fikrine âlet edenlerin başında, kendilerini ilerici, karşı fikirde olanları gerici ve yobaz olarak niteleyenler gelmektedir. Bunlar, evrimi kendilerine göre yorumlamakta, hayale ve varsayıma dayanan bir takım düşüncelerini, bilimsel bilgi gibi takdim etmektedirler. Bunların, bir takım varsayım ve kabullere dayanan bu evrim düşüncelerinin aksine fikirlere tahammülleri yoktur.

Bunlardan birisi, evrime karşı yaratılış görüşünü savunanları, bir bilim adamına yakışmayacak bir üslupla; gerici, yobaz olarak nitelemekte ve yazısının  hemen yarısına yakınında bu kelimeleri tekrar etmektedir.

Yaratılışçıların  neyi kabul edip neyi reddettiklerine bakmadan kendi hayalinde olan ne kadar kötülük ve olumsuzluk varsa yaratılışçılara yüklemekte, insanlık tarihi boyunca her türlü gelişme ve düşünceye el çabukluğu ve cerbeze ile, evrimci adına sahip çıkmaktadır.

Gericinin lügat manası: Geçmişe özlem duyanlar. Dini yanlış yorumlayanlardır. Yobaz’ın lügat manası ise, bir düşünceye, bir inanca aşırı ölçüde bağlı olan kimsedir.

Evrim felsefesinin bir bakıma kurucularından sayılan Anaximander, Milat’tan önce dördüncü yüzyılda; insanların tesadüfen balıktan geldiğini ileri sürüyor. Bu günde insanın geçmişiyle ilgili olarak evrimcilerin ileri sürdüğü düşünce budur. Biyokimya, embriyoloji ve genetik bilgisi ile istatistik değerlendirmeler, hiçbir canlının tesadüf ve gelişigüzellikle ortaya çıkıp rastgele değişmesinin mümkün olmadığını ortaya koyduğu halde, canlıların tesadüfen birbirinden meydana geldiği görüşünü evrimciler ilk çağlardan beri savunmaktadırlar.

Şimdi bu durumda evrim konusunda gerici ve yobaz birisi varsa, o da, dini yanlış yorumlayan ve  belli bir fikre körü körüne bağlı olan evrimcilerdir. Bunlar, üstelik kendi düşüncelerinin aksine fikirlere müsaade etmeyen ve görüşlerinin tenkidine tahammülleri olmayan evrim yobazı ve gericilerdir.

Bu evrim yobazlarından birisi, yaratılışı savunanların evrimi, yani hiçbir değişimi kabul etmediğini yazıyor. Bu evrim yobazı (bundan böyle evrim yobazı yerine evrimci tâbiri kullanılacaktır) kendisini her şeyi bilen âlim, başkalarını da cahil kabul ediyor. Günümüzdeki her türlü olumsuzluğun sorumluluğunu, yaratılışçılara fatura ediyor. Üstelik bilim adamına yakışmayan bir üslupla. Yazısında ihtisas alanı olmayan sahalarda ahkam kesiyor, İran’ın füze fırlatmasını, evrimin okutulmasına bağlıyor. İnananlara ve Müslümanlara hakareti, kendine bir hak olarak görüyor. Yazısında pek çok mantık hataları yapıyor, edep sınırlarını ve haddini aşıyor, nerede neyi söylemesi gerektiğini bilmiyor.

 

Ahiretin yokluğu endişesinden mi?

Bu evrimci zatın böyle bir ruh haline sahip olmasını bir bakıma normal karşılamak gerekir. Çünkü, ilerlemiş yaşı sebebiyle ayağının birini kabir çukurunda zannedip, ahiretin yokluğu vehmiyle ve her an adım adım bu yokluğa doğru yaklaştığı hissiyle hareket ettiği anlaşılıyor. Bu yok olup gitme düşüncesiyle her şeyi kendine düşman görüyor.  Bilimsel sahalarda da sağlıklı ve mantıklı bir yaklaşım sergileyemiyor.

Kendisine müjdeli bir haberimiz var. Sen inanmasan da ahiret var. O bakımdan endişe etme. Senin inanmaman, ahirete gitmene mani değil. Her halükarda  ahirete gidilecek.

Onun mantık çelişkilerinden birisi şöyle:

” Öyle ki, bir şempanze ile bir insan arasındaki genetik benzerlik %99’dan bile fazla; yaklaşık 32000 genden ancak 300 tanesi farklı. Bu benzerliğin basit bir rastlantı ile olamayacağını Homo habilis bile anlayabilir.”

Yani, bu yapılar basit bir rastlantı eseri değilse, bir plânlayıcının, bir Yaratıcı’nın eseri olduğu ortaya çıkmaz mı?

20 farklı renkte boncuk bulunan bir boncuk çuvalından kör bir kimsenin 100 tesbih tanesini istenen şekilde dizme olasılığının istatistik olarak mümkün olmadığını vurguladıktan sonra;

“... Bu durumda insan ile şempanze arasındaki rast gele olma olasılığı, 20-99 dur. Yani bir insanın  bir şempanzeye benzemesi , eğer ortak bir kökten gelmiyorsa,  bir rakamını, 20’nin arkasına 99 tane sıfır koyarak (1/20.....99 sıfır) elde ettiğimiz sayıya böldüğümüzde çıkan düşük olasılık kadar küçüktür. Bu, tüm evrene bir kum tanesi attıktan sonra  tekrar aynı kum tanesini rast gele ilk seçimde bulma olasılığından katrilyonlarca kat daha  düşük bir olasılıktır. Pekala, rast gele bir dizilimi kabul etmiyorsanız, akrabalığı da (ortak gen havuzunu) da kabul etmiyorsanız, bu ve buna benzer, onlarca molekülümüzdeki benzerliği nasıl açıklayacaksınız?”

Görüldüğü gibi hem rast gelelik, istatistik olarak mümkün görülmüyor, hem de bir evrendeki her şeyi bir Yaratıcının plânladığı kabul edilmiyor.

Aslında yukarıdaki istatistikî değerleri alışımız, O’nun fikrinin doğruluğunu, ya da yanlışlığını burada tartışmak değildir. Asıl mesele, canlı bünyesinde her hangi bir olayın tesadüfen meydana gelme ihtimali, yukarıdaki istatistiki değerlerden çok daha azdır. En iyimser bir değerlendirme ile, sonsuz ihtimalde bir ihtimaldir. Meselâ, insan gözünün bilinen büyüklükte olması, sonsuz ihtimalde bir ihtimaldir. Gözün büyüklüğü neyse şekli de odur. Şekli neyse yeri de öyledir. Yani, insanın gözü, elinin içinde olabileceği gibi, elinde üstünde, bedenin her hangi bir yerinde de olabilirdi. Şu andaki yerinde bulunma ihtimali sonsuz ihtimalde bir ihtimaldir. Aynı şey kulak için de geçerlidir. Bütün iç ve dış organların, şu anda bulunduğu yerde tesadüfen görev alma ihtimali, sonsuz ihtimalde bir ihtimaldir. Haydi kabul edelim ki, sizin vücudunuzdaki organlar, gerek sayı gerek şekil ve gerekse yapı itibariyle, nasıl olmuşsa olmuş tesadüfen bu şekilde yerleşmişler. Ama iş bununla kalmıyor ki, bütün insanların organları ve dokuları aynı. Bütün koyunların doku ve organları birbirinin aynı. Bütün ineklerin, bütün sineklerin, bütün şeftalilerin ve bütün elmaların işleyişleri, planları, yapıları ve ürünleri birbirine benziyor. Evrendeki bu son derece nizam ve intizam tesadüflerin eseri ve bunu böyle kabul etmek ilericilik öyle mi? Sizin ilericilikten kastettiğiniz bu ise, böyle bir ilericilik sizin olsun. Bizim bu şekildeki safsatalarla işimiz yok.  

 

Yaratıcı varsa, Himalaya dağlarına ismini yazdırmalı imiş.

Bu evrimci, Himalaya dağlarına yaratıcının ismini niye yazdırmadığını soruyor ve şöyle diyor:

Patlıcanın içindeki tohumların diziliminde, balıkların kuyruğundaki desenlerin diziliminde, odunların damar tezyinatında Allah, ya da Maşallah, ya da Kelime-i Şehadet ifadelerinin Arapça, ya da başka bir dilde görünmesini bu kombinasyonlardan birine değil, Tanrı’nın büyüklüğüne bağlar (Yaratılışçı). Sanki Tanrı’nın işi gücü yokmuş gibi bir patlıcan bulup da, adını onun tohumlarına yazdırmasının büyüklüğüyle ne ilgisi varmış gibi.  Eğer adını yazdıracaksa, adını Himalaya dağlarına niye yazdırmasın.” 

Kendini âlim zanneden bu evrimci, kendine göre bir İlah modeli çizmeye çalışıyor. Patlıcanda, ya da balığın kuyruğunda Allah yazılmış olmasını alay konusu yapıyor. Patlıcanın çekirdek dizilişinde şu ya da bu dilde “Allah” yazılması, elbette çok önemli bir konu değildir.

Sen bilim adamı olarak, patlıcanın sodyum, potasyum, karbon ve hidrojen gibi basit elementlerden belirli bir şekil ve yapıda nasıl yazılmış olduğuna bak. Patlıcanın bütün genetik özelliklerinin süzülerek belirli elementlerden bu çekirdeklerin içerisinde kromozom ve genler olarak nasıl yazılmış olduğuna dikkat et. Sen 29 harften 8 harfi kullanarak “PATLICAN”  yazdığın gibi, Allah da belirli elementleri kullanarak böyle patlıcan yazıyor.

Himalaya dağları, hem kendi varlığı ile ve hem de üzerinde barındırdığı bitki ve hayvanlar ile bir yaratıcı göstermiyor mu? Başka nasıl yazı istiyorsun. Bir eser varsa mutlaka bir ustası olacaktır. Yoksa sen de sofastailer gibi,”Evrende hiçbir şey yok, bir yaratıcı yok, ben de yokum” mu diyorsun. Aslında, sofastailer böyle bir düşünce ile senden daha mantıklı bir düşünce sergilemiş oluyorlar. Kendileri de dahil, hiçbir varlığı kabul etmiyorlar. Ama sen, hem varlıkları kabul ediyorsun, hem de; “bunların bir ustası yoktur” diyorsun. Sence bu mantıklı bir düşünce olabilir mi?

Allah kendisini, sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi olarak tanıtıyor. Allah, bir atomu yaratmakla, galaksileri yaratmak, bir çiçeği yaratmakla, bir baharı yaratmak arasında farkın olmadığını gözümüz önünde sergiliyor.  O yaratıcı bir atomu nasıl idare ediyorsa, bütün kâinatı da öyle idare ettiğini bildiriyor. O’na göre uzak-yakın, büyük-küçük, az-çok bir hükmünde. Bir atomu nasıl görüyor, onun sesini  nasıl işitiyorsa, bütün evreni öyle gördüğünü, bütün onların sesini birden işittiğini, birinin imdadına bütününü gönderdiğini gösteriyor.

Kendini âlim zanneden bu evrimci, evrim karşıtlarının hiçbir probleme çözüm getirmediğini ileri sürüyor. Güya yaratılışçının, “bunu Allah yarattı öyle ise, araştırmaya gerek yoktur,” mantığıyla hareket ettiğini nazara vermekte, bazı Müslümanların menfi davranışlarıyla İslamiyet’i suçlu sandalyesine oturtmaktadır.

 

İslâmiyet bilimsel çalışmayı teşvik eder, bilim adamına ayrı bir değer verir

Bu evrimci, İslamiyet’in bilime ve bilim adamına karşı bir emrini veya bir rüknünü ortaya koyamadığı halde, bu dine ve inananlara hakaret etmeyi kendisine bir görev telakki etmektedir.

Halbuki, İslâm dini bilime ve bilim adamına ayrı bir değer vermekte, bilimsel çalışmayı ve araştırmayı teşvik etmektedir. İlk emri “Oku” olan ve beşikten mezara kadar okumayı tavsiye eden, âlimin mürekkebini şehidin kanından üstün tutan, “iki günü eşit olan aldanmıştır” diyen, “âlimin uykusu, cahilin ibadetinden hayırlıdır” diyen, “âlimler bir milletin kandilleridir, ışıklarıdır” diyen bir din, bilimsel düşünce ve çalışmaya karşı olabilir mi?

Atomdan galaksilere kadar o varlıkları yaratan, yani şu kâinatı bir kitap şeklinde ortaya koyan, tanzim eden Allah’tır. Bilimsel çalışmaların konusu da işte bu evren içerisindeki varlıklardır. Kur’an da Allah’ın kitabıdır. Dolayısıyla bu kâinat kitabı ile Kur’an’ın birbirine ters düşmesi mümkün değildir. Allah, kâinattaki bu varlıkların incelenmesini ve araştırılmasını tavsiye etmekte, böylece Allah’ın varlığının daha iyi anlaşılacağı vurgulanmaktadır. Yani, iki dalda ihtisas sahibi olanın, tek dalda ihtisas sahibi olana göre Allah’ı ve O’nun evrendeki tasarrufunu daha iyi anlayacağı nazara verilmekte ve buna Marifetullah, yani Allah’ı bilme ilmi denmektedir. Dolayısıyla bir kimse ne kadar çok bilgi sahibi olsa, bu bilgileri Allah’ın eseri olarak kabul etmek şartıyla, o kadar Allah’ı daha iyi bilmiş olacaktır. Onun için Kur’an’da; “Düşünmez misiniz, Akıl etmez misiniz” diyerek düşünme ve akıla vurgu yapılmaktadır. Daha enteresanı, İslâmiyet, Allah’ın eserleri üzerinde bir saat düşünmeyi, yani tefekkürü, bir sene nafile ibadetten üstün tutmaktadır. Dünyaya ait işleri, farz namazları yerine getirmek kaydıyla, nafile ibadetten saymaktadır. Yani, sen 24 saatini laboratuarda çalışmakla geçirsen, yukarıdaki şarta göre, bütün bu zamanın ibadetten sayılıyor.

Bağında, bahçesinde, okulunda, iş yerinde, nerede çalışırsa çalışsın, yaptığı bütün müsbet işlere, farzları yerine getirmek kaydıyla, ibadet yapmış sevabı verileceği vaat ediliyor. Şimdi bu dinin, bilime ve çalışmaya karşı olduğu söylenebilir mi?

 

Evrimci ile yaratılışçının evrene bakışı

Evrimci bir yaklaşımla yaratılışçı bir yaklaşımı bir misâlle gösterelim. Konu Selimiye Camiinin incelenmesidir. Evrimci düşünceye göre bu bina kendi kendine, ya da tesadüfen ortaya çıkmıştır veya tabiatın eseridir. İlim, irade ve kudret sahibi birinin eseri olamaz. Burada kasıtlı ve plânlı  bir yapılış söz konusu değildir. Kapısından penceresine, tabanından tavanına kadar her şey, gelişi güzelliğin ve tesadüfün eseridir. Böyle bir kabulle incelemeye başlanır.

Yaratılışçıya göre ise, bu eser ilim, irade ve kudret sahibi birinin eseridir. Hiçbir yerinde tesadüf  ve gelişi güzellik yoktur. Her şey belirli bir plânla ve bir veya bazen birden çok gaye ve maksada göre plânlanıp yapılmıştır.

Bu camii neyse, bir karınca da odur, bir insan da böyle incelenir, bir yaprak, ya da bir hücre de bu tip bir yaklaşımla araştırılır. Bunlardan hangisinin akıl ve mantığa dayandığını ve araştırma ve inceleme aşk ve şevkini körüklediğine siz karar verin.

Bir hücreyi inceleyen yaratılışçı, önüne çıkan her bir sistem ve birimin muhakkak bir, ya da bir çok gaye için yaratıldığını düşünecek ve bu organellerin ne işe yaradığını bulmaya çalışacaktır.

     

Evrende hiçbir şeyin sabit olmayışı, bir yaratıcıyı gösterir

Bu evrimci bilim insanı, yazısının bir yerinde de hiçbir şeyin sabit olmadığını, şayet tabiatta her hangi bir varlık sabit olsaydı, bunun doğa üstü bir gücün eseri olduğuna inanacağını ileri sürüyor ve şöyle diyor:.

...bir doğa bilimci olarak şunu söyleyebilirim. Aynı çocuk bahçesindeki gibi, doğada aynen tekrarlanabilen hiçbir olay ve varlık görmedim.  Eğer bu bahçenin üzerindeki fotoğrafta öğrencilerin tek bir çizgi boyunca belirli bir sıraya göre dizilmiş olduğunu görseydim (ve özellikle her defasında bir çizgide dizildiklerine  tanık olsaydım) bunun ancak doğa üstü bir güç tarafından yapılabileceğine inanırdım. Böyle bir dizilim hiç görmedim. Doğa random ( bir anlamda rast gele) dilim gösteriyor.”

Esas şaşılması ve hayret edilmesi gereken şey, evrendeki müthiş  değişiklik ve farklılığın idaresi değil midir? Sen bir hücre olarak anne rahminde iken, o bir hücreden gözünü açan, kulağını ve kalbini yerine yerleştiren, o bir hücreden itibaren her an vücudunda binlerce faaliyeti gerçekleştiren ve her an seni aldığın besinlerle adeta yeniden yaratan ve seni yine sen olarak muhafaza eden denizdeki balık veya bataklıktaki kurbağa mıdır? Yoksa sel gibi akan ilim, şuur ve kudreti olmayan elementler midir?

Evrende sabit bir olay görse imiş, bunun bir doğa üstü güç tarafından yapıldığına inanabilirmiş. Karbon, hidrojen ve oksijen gibi belirli elementleri kullanıp kromozomları ve içerisindeki gen merkezlerini aynen kopyalayıp muhafaza eden, böylece nesillerin   genetik özelliklerini muhafaza eden sana hiçbir şey hatırlatmıyor mu? Bir incir çekirdeğindeki genlerin dizilişi, yapılışı ve nesiller boyu aynen muhafazası, bahçedeki öğrencilerin dizilmesi kadar sana orijinal gelmiyor mu?

Sen ister bir doğa gücüne inan ister inanma. Yaratılışçıların, başkasının inancıyla bir problemi yoktur. İnanıyorsan ve gereğini yapıyorsan mükafatını, yapmazsan cezasını öbür âlemde verecek Allah’tır. Ancak, yaratılışçılar, evrendeki bu külli tasarruf, fiil ve icraatların başı boş ve tesadüfe verilerek ateizme âlet edilmesine itiraz etmektedirler.  

           

Evrim kuramını  dinsizliğe âlet ediyor

Evrimci zat, dinin prensipleriyle bilimin prensiplerini mukayese ederek yanlış bir kıyas yapıyor.  Şayet yapılacaksa, İslâm dini ile ateizmin, ya da dinsizliğin insan ve toplum hayatına kazandırdıklarının kıyası yapılması gerekir.

 O, Müslümanların inançlarıyla alay ediyor. İnananların Eyüp Sultan’a gidip dua etmelerini diline dolayarak, hacca gitmeyi, zekat vermeyi ve ibadet etmeyi zaman ve para kaybı olarak görüyor ve Kur’an Kursu açmayı tenkit ediyor.

Senin, dinsizliğe dayalı materyalist sistemi müdafaa etmek için İslamiyet’e ve inananlara saldırmana gerek yok. Sen dinsiz bir milletin yaşayamayacağını görmek istiyorsan 1990 öncesi Rusya Federasyonuna bak. Senin hayranlıkla anlatmaya çalıştığın o sistemi bu ülke 70 yıl tatbik etti. Hem de milyonlarca insanın hayatı pahasına. Şimdi sonucu sen de görüyorsun.

 

Bilimsel gelişmeler bütün insanlığın ortak malıdır

Bu evrimci zat, insanların gösterdiği her türlü olumsuz davranışı, tembelliği ve cehaleti evrim karşıtlarına ve özellikle  Müslümanlara yüklemekte, toplumda görülen her türlü teknik ve bilimsel gelişmeyi de evrimcilerin eseri olarak görüp sahip çıkmaktadır.

Bilimsel gelişmeler sadece ateistlerin ve evrimcilerin değil, her din, ırk ve düşüncedeki tüm insanlığın malıdır.

 

Bütün gayret ve çalışmaların hedefi, insanlığın saadet ve mutluluğudur

İnsanların bütün çalışma ve gayretlerin ana hedefi, insanın kendi mutluluğu, huzur ve saadetidir. Her türlü teknik gelişme ve bilimsel çalışmaların altında yatan mana, insana ve dolayısıyla bütün insanlığa refah ve mutluluğu sağlamaktır.

Senin materyalist felsefene göre; Allah’ı ve ahireti bilmeyen ve kabul etmeyen, her an ölümle ebedî olarak yok olma korkusu içindedir.  Bu kimseye göre geçmiş ecdadı çürüyüp yok olmuştur. Gelecekte kendisi ve bütün yakınları ve sevdikleri de yok olacaktır. Böyle bir düşünce ve ruh halini taşıyan insana dünya zindan olur. Bu düşünce, daha ahirete gitmeden dünyada ona cehennem hayatı yaşatır. Böyle bir insan, her an aya gidip gelse bile mutlu olabilir mi?

 

Ateizme ve materyalizme dayalı Batı felsefesi, insanlığı perişan etmiştir.

Yüz elli yıldır senin felsefenle eğitilmiş, haram-helal telakkisi, ahirette hesap verme endişesi taşımayan bir kimsenin neler yapabileceğini görmek isteyenlerin insanlık âlemine bakması kâfidir. Her türlü manevi değer hükümlerinden yoksun olan, bütün hedef ve gayesini dünya hayatı kabul eden, kimse görmeden her türlü suçu işleyebilen bir kimse için en iyi kazanç yolu, şu veya bu şekilde gasp ve hırsızlıktır, anarşi ve terördür, uyuşturucu bataklığıdır.

 “Kuvvetliler yaşar, zayıflar elenir. Yaşamak kuvvetlinin hakkıdır. Kim kuvvetliyse o haklıdır” felsefesiyle, “insan tesadüflerin eseridir. Kendi kaderini kendisi tayin etmektedir. Hiçbir kimseye karşı hesap verme durumunda değildir. Nefsin her istediğini yapabilir” mantığı ile geldiğiniz nokta ortadadır. Bu felsefe ile Batı âlemi asırlarca, bütün yakın ve uzak Doğu ve Afrika insanını  ya öldürmüş, ya da köleleştirmiştir.

Senin esas aldığın ve herkese empoze etmeye çalıştığın  ateizme dayalı materyalist felsefe, Batı toplumlarını manen çökertmiştir. Batı âlemi, uyuşturucu bataklığında ahlâken bitmiştir. Aile müessesi hemen hemen yok olmuştur.Çocukları bile ailelerinin tecavüzünden kurtarmanın yolları aranmaktadır. Bugün şikayet ettiğiniz bütün bu olumsuzluklardan senin felsefenin taraftarları sorumludur. Yaklaşık iki yüz yıldır bütün dünyada ateizme dayalı evrimci eğitim sisteminin olumsuzluklarını, cerbeze ile, yani aldatıcı sözlerle inananlara yükleyerek kaçamazsınız. Bunun hesabını verme durumundasınız.

 

Materyalist felsefe hakkı kuvvette görürken, Kur’an nazarında ise, haklı olan kuvvetlidir.

Senin savunduğun Batı felsefesinin dayanak noktası kuvvettir. Kim kuvvetli ise, o haklıdır ve onun hedefi de menfaattir. Hayat düsturunu mücadele bilir. Hedefi ise, nefsin arzularını tatmin ve beşerin ihtiyaçlarını arttırmaktır. Halbuki, kuvvetin neticesi tecavüzdür. Menfaatin neticesi, her arzuya kafi gelmediğinden üstünde boğuşmaktır. Mücadelenin neticesi çarpışmaktır. İşte bu sebeptendir ki, senin savunduğun bu felsefe, yaklaşık iki yüz yıldır toplumların istirahat ve huzurunu bozmuştur.

Amma Kur’an ise, dayanak noktasını kuvvete bedel hakkı kabul eder. Kim haklı ise, o kuvvetlidir. Menfaate bedel, fazilet ve Allah rızasını esas alır. Hayatta mücadele yerine, yardımlaşma düsturunu esas tutar. Gayesi, nefsin heveslerine set çekip, ruhun ulvi hislerini tatmin etmektir.

Toplumlardaki bütün ihtilallerin temelinde, senin felsefenin bıraktığı bir kelime vardır. O da, “Ben tok olayım, başkası açlıktan ölse bana ne.”dir. Aynı şekilde bütün kötü ahlâkların kaynağı da yine bir kelimedir. O da; “Sen çalış, ben yiyeyim.”dir.

İşte senin felsefen budur. Senin bu felsefen, zenginleri zulme, ahlaksızlığa ve merhametsizliğe, avam tabakasını da kine, hasede ve kavgaya sevk ederek toplumun tabakaları arasındaki dengeyi bozmuş, insaniyetin huzur ve saadetini yok etmiştir.

Kur’an ise, birinci kelimenin verdiği yarayı, faizi yasaklayarak, ikinci kelimenin hastalığını, senin tenkit ettiğin o zekat düsturu ile tedavi eder. Böylece, yukarı tabakadan aşağı tabakaya merhamet ve şefkati, aşağı tabakadan yukarıya da hürmet ve itaati temin ederek tabakalar arasında dengeyi sağlar, beşerin saadet ve huzurunu temin eder.

Sonuç olarak, İslâmiyet, her türlü bilimsel çalışmayı ve araştırmayı teşvik eder. Allah’ın eseri olarak gördüğü kâinatın atomdan galaksilere, hücreden insana kadar her varlığın araştırılmasını ve incelenmesini, her türlü farklılaşma ve değişimi, bunların üzerinde fikir yürütülmesini, yani tefekkürü ibadetten sayar.  Farklı kanaat ve inanıştaki kimselere hoş görülü yaklaşır. İnsanın özel olarak yaratıldığını nazara verir.

İnanan bir bilim adamı da bundan farklı düşünmez. Ancak, evrim adı altında insanın aşağı yapılı canlılardan tesadüfen veya tabiatın eseri olarak ortaya çıktığı görüşüne itiraz eder.

 

Prof.Dr. Adem Tatlı

Okunma sayısı : 100+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun