Evren tasarlanamaz mı, Allah neden bu kadar bekleyip kainatı yarattı?

Soru Detayı

- Bazı kimseler, teist tanrı tarafından dünyanın tasarlanamayacağını, iddia ediliyor.
- Ve Allah neden bu kadar süre bekleyip güneş sistemini oluşturmuş ve neden bu kadar bekleyip vahiy indirdi, diye soruyorlar.

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Şu evren vardır, inkâr edilemez. Bu evrenin var olmasının aklî ihtimalleri yalnız şu dört ihtimaldir:

a) Şu kâinat tesadüf eseri kendiliğinden var olmuştur.

b) Bazı sebepler, atomlar, elementler tarafından yaratılmıştır.

c) Tabiat denilen bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır.

d) Allah tarafından yaratılmıştır. 

Şimdi sıra ile bakacağız. Acaba bu ihtimallerden hangisi akıl ve mantık açısında, fikir ve ilim bakımından kabul edilebilir. İşte bakıyoruz:

a) Tesadüf oyuncağı bir var oluşu, ne akıl ne de ilim kabul eder.

Bununla beraber, soruda yer alan “Neden bu kadar süre bekleyip güneş sistemini oluşturmuş?” şeklindeki soru burada da geçerlidir.

- Neden bu EVREN bu kadar süre bekleyip meydana gelmiş?

- Neden bu güneş sistemi bu kadar bekleyip sonra kendiliğinden oluşmuş?

- Veya neden tesadüf denilen şey bu kadar süre beklemiş sonra bu evreni, bu güneş sistemini oluşturmuş?

b) Sebeplerin evreni yaratması da muhal içinde muhaldir.

Zira, bu ihtimalin akli bir ihtimal olarak tasavvur edilmesi, her şeyden önce hayal edilen atom-element gibi sebeplerin ezeli olmalarını kabul etmekle mümkündür.

Bu takdirde, bir tek Allah’ın ezeliliğini aklına sığıştıramayanlar, milyarlarca sebeplerin ezeliliğini nasıl akıllarına sığıştırabilirler?

- Bununla beraber, her yönüyle külli bir şuur, mutlak bir kudret ve sonsuz bir ilmin parıltılarını yansıtan bu kâinatın var edilmesi, şu  cansız, cahil, âciz, akılsız, şuursuz, kör ve sağır olan bu sebeplere hangi akıl ile verilebilir?

- Kaldı ki, farzımuhal, bu sebepleri ezeli kabul eden bir deli çıksa, ona da aynı soru sorulur: “Neden bu sebepler, bu kadar uzun bir süre beleyip sonra bu evreni meydana getirmişler?”

c) Maddesinde yer alan ihtimale ihtimal verenlerin, aslında kabil-i hitap bile olmadıklarını düşünüyoruz. Zira, bu “tabiat/doğa” tantanasını koparanlar, bizzat bu tabiatın ne demek olduğunu açıklayamazlar.

Yine de biz onlara da yardımcı olmak için deriz ki: Tabiat, bir şeyin mizacı, huyu, ahlakı, yapısı, varlığının iç dinamiği gibi sözcüklerle ifade edilebilir. Mesela: “İnsanların farklı tabiatı var.” dediğimiz zaman, onlarını farklı yapısı, farklı ahlakı, farklı mizacı ve huylarının varlığından söz etmek isteriz.

- Şimdi evren yokken, nasıl tabiatı olabilir?
- Kâinat yokken, nasıl yapısı, huyu, ahlakı olabilir?
- Biri çıksın bu deli saçmalığını izah etsin!..

Mantık bakımından “tabiat” bağımsız bir cevher değil, başkasına bağlı bir arazdır. İnsan olmadan onun huyundan bahsedilemediği gibi, kâinat olmadan onun tabiatından söz edilemez.

Bununla beraber, sorudaki soru aynen burada da geçerlidir:

- Bu tabiat denilen muamma, neden böyle uzun bir süre bekledikten sonra evreni var etti?!.

- Bu üç muhal-ihtimal için geçerli olan bir diğer soru da şudur: Ezeli olmadıkları ilmen sabit olan kâinat, şu üç yoklarla nasıl var olabilir? Zira bu üç ihtimalin hiçbirisi ezeli olamaz. Halbuki bir şeyin kendiliğinden olması demek, bir "yok"un kendiliğinden var olması demektir. Bir YOK’un bir YOK’u var etmesini düşünmek için zırcahillik bile yetmez...

- Bu üç ihtimal imkânsız olduğuna göre, d) Maddesinde yer alan “Allah’ın kâinatı yaratığı” gerçeğini kabul etmekten başka aklın bir seçeneği yoktur.

Kaldı ki, bütün semavi dinlerin bu konudaki ittifakları tartışma kabul etmez bir delildir. Bütün peygamberlerin insanüstü harika denilen mucizeler göstermesi, onların doğruluğunu tasdik ettiği gibi, onların “Kâinatı yaratan yegâne bir olan Allah’tır.” davalarının doruluğunu da elbette tasdik etmektedir.

- Bununla beraber, bırakın bütün kâinatı, yalnız bir insanı düşünün ki, kâinatın her tarafında bulunan bütün maddeler, malzemeler onda da vardır. Örneğin, bedeni, yerde ve gökte var olan elementlerden; ruhu, ruhlar aleminden; aklı, melekler aleminden; kuvve-i hafızası, Levh-i mahfuzdan alınmıştır.

İnsan âdeta bütün kâinatın bir özeti mahiyetindedir. Varlığının arka planında ve her tarafında külli bir şuur, sonsuz bir ilim, hikmet ve kudret izlerini taşıyan böyle bir insan tesadüfe, sebeplere veya tabiata nasıl havale edilebilir?

- Bediüzzaman Hazretleri, yalnız bu dinsizlik hezeyanlarına cevap vermek için “Tabiat Risalesi” adlı bir eser yazmıştır. Samimi olarak gerçekleri görmek ve öğrenmek isteyenlere bu kitabı okumalarını tavsiye ederiz. Burada bir misal olsun diye şu ifadelerini de takdim ediyoruz:

“... Elhasıl: Şu eczahane-i kübra-yı âlemde, Hakîm-i Ezelî'nin mizan-ı kaza ve kaderiyle alınan mevadd-ı hayatiye, hadsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilim ve her şeye şamil bir irade ile vücud bulabilir. 'Kör, sağır, hududsuz, sel gibi akan küllî anasır ve tabayi' ve esbabın işidir.' diyen bedbaht, 'O tiryak-ı acib, kendi kendine şişelerin devrilmesinden çıkıp olmuştur.' diyen divane bir hezeyancı, sarhoş bulunan bir ahmaktan daha ziyade ahmaktır. Evet o küfür; ahmakane, sarhoşane, divanece bir hezeyandır.” (bk. Asa-yı Musa, s. 159)

- Burada, “Neden Allah bu kadar bir süre beledikten sonra kainatı yaratmış?” sorusuna başka açılardan birkaç noktaya daha -kısaca- değinmekte vardır:

1) İlmin ortaya koyduğu kâinatın/evrenin yaklaşık yaşı olan “on dört-on beş milyar senelik” (bu sayıyı “25-30” a vardıran teoriler de var) tespit yalnız fizik kuralına tabi şahadet alemi için geçerlidir. Fizik ötesi alemleri barındıran Melekut, Ceberut alemi gibi ilahî sıfatların tecelligâhı olan gayb alemleri, belki sayısız yıllar önce yaratılmış olabilir.

2) Kâinatı varlık yaşıyla ilgili rakamlar yalnız bu dünyanın yaratılışı ile ilgidir; öbür dünya denilen ahiret âlemiyle ilgili değildir. Beka âlemi olan, cennetin ve cehennem yurtlarını barındıran ve Allah’ın celal ve cemal sıfatlarının tecellilerinin merkezi olan burasının yaratılış yaşını hesaplama imkânımız yoktur.

3) İslam âlimlerinin ittifakla kabul ettikleri bir hakikat da şudur ki, bütün varlıklar yaratılmadan önce, Allah’ın ezeli ilminde var idi. Burada yer alan varlığa “vücud-u ilmî” denir.

Bu ilimdeki varlıkların dışarıda görünecek şekilde yaratılmış varlığına ise, “vücud-u haricî” denir. Bir kısım alimler, bu ilmi varlıklara “âyan-ı sabite” diyorlar.

4) İslam’da imanın altı şartından biri KADERe imandır. KADER, bütün varlıkların yaratılmadan önce, plan ve programları ihtiva eden ve Allah’ın ezeli ilminde ve bu ilmin bir manevi defteri hükmünde olan “levh-i mahfuz”da yer alan varlıkların mukadderatıyla ilgili bir ilahî dosyadır. Kâinat, var edilmeden önce de bu manevi varlığıyla  EZELİ KADER programında yaratılmaları takdir edilmiştir. Demek ki Cenab-ı Hak, hikmetinin gereği olarak, varlığı değişik sahnelere ayırmış ve yaratmasını  öngördüğü varlıkları, zamanı geldiğinde yaratmıştır.

Bütün bu gerçekler karşısında “Allah neden bir süre bekledikten sonra evreni yarattı?” sorusu havada kalır...

5) Eğer bir insan samimi olarak bu kâinatın yaratıcısını tanımak isterse, kâinatın şahadetiyle sabit olan onun sonsuz ilim, hikmet, kudretine iman eder. Ve Allah’ın KADER ile takdir ettiği yaratma zamanını -şunun bunun küçücük aklına, heva ve hevesine göre değil- kendi sonsuz hikmetiyle tayin edeceğini bilir ve “Allah neden bir süre bekledikten sonra evreni yarattı?” sorusunu sormayı kulluk edebine aykırı, akıl ve ilim adabına da mugayir olduğunu anlar...

Rabbimiz hepimize iman, izan ve marifetini ihsan eylesin, âmîn!..

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun
UYGULAMALAR