TABİAT KANUNLARININ MAHİYETİ NEDİR?

Prof. Dr. Mehmet CESUR
Gaziantep Üniversitesi, Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Rean AD, Gaziantep
mcesur68@gmail.com   05324088384

     Her insan çevresindeki bazı değişmez düzenlilikleri fark eder. Keşfettiği bu düzenlilik sayesinde hadiselerin akışının nereye varacağı konusunda tahminlerde bulunabilir. Bu düzene uyum sağlayarak hayatını kolaylaştırır, gücüne güç katar. Bilim bu düzenliliğin keşfine dair daha sistematik ve güvenilir araştırma metotları geliştirir. Bulduğu bu düzenliliği sade, zarif, genel ifade ve formüllerle özetler. Gözlem ve sınamalarla yeterince desteklenmiş olan bu genel ifade ve formüllere de bilimsel kanunlar denir. Sonra da bu bilimsel kanunlardan hareketle teknolojik bir dünya üretilir.

     Kâinattaki Tabiat Kanunları Ne Anlatır?    

     1. Tabiat Kanunları Kâinatta Bir Düzenin Varlığını Gösterir

     Öncelikle bilimden, bilimsel kanunlardan bahsediyorsak “kâinattaki düzenliliği” en baştan bir realite olarak kabul ediyoruz demektir. Çünkü düzenlilik olmazsa bilim de bilimsel kanun da söz konusu olamaz.   

    2. Tabiat Kanunları Kâinattaki Düzenin Nasıl İşlediğini Tarif Eder

     Bilimsel kanunlar, bu düzenin “nasıl işlediğine dair zarif bir “tasvir”, ince bir “tarif”dir. Bilim geliştikçe düzenin “nasıl işlediği” daha detaylı bir şekilde ortaya konulmaktadır. Bazen de bu tasvir ve tariflerde bazı revizyonlar söz konusu olmaktadır. Fakat bir düzenin varlığı realitesi hiç değişmeksizin tüm açık-seçikliği ile ortadadır.

     Meselâ güneşin yıldızlarla beraber etrafında döndüğü bir dünya düzeninden, güneşin etrafında dönen bir dünya düzenine geçilmiştir. Bilgimizde önemli bir revizyon söz konusu olmuştur. Yani, düzenin tasviri değiştirilmiş, ama bir düzenin varlığı değişmemiştir. Değişen tek şey düzenin öyle değil, böyle olduğudur.

     Düzenliliğin varlığı konusunda ve bu düzene riayet konusunda teist veya ateist hemen hiç kimsenin bir anlaşmazlığı yoktur. Yani bir fabrikayı kurarken de, bir mabedi inşa ederken de, her iki görüş sahibi de fizik kanunlarına riayet ederler.

    Tarlasını eken her iki kesimden insan, mevsimlerin düzenini bilir ve ona uygun hareket eder. Teknolojiyi üretenlerin de teist, deist veya ateist olmaları pratikte bir farklılık göstermemektedir.

    3. Tabiat Kanunları Kâinattaki Düzeni Açıklar

     Tüm varlığı maddeye indirgeyen materyalist ve her şeyin kendi içinde açıklanabileceğini kabul edip, dış bir düzenleyiciyi reddeden tabiatçı felsefî görüş, tabiat kanunlarının, tabiatı idare ettiğini ileri sürer. Hâlbuki bu kanunlar tabiatı idare etmez, sadece kâinatın düzenini açıklar.

     Tabiat Nedir? Ne Değildir?

     “Hâlbuki tabiat misalî bir matbaadır, tâbi' değil; nakıştır, nakkâş değil; kàbildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-i hariciye değil”[1].

     Tabiat kitap ve gazete gibi yayınların basıldığı yer gibi bir basım yeridir, matbaadır. O matbaayı yapan ve eserleri basan değildir.

     Tabiat, “nakkaş değil”  nakıştır,  yani güzel sanatlı şekillerle süslenmiştir. Nakkaş değildir, yani sanatkâr, güzel şekillerle, süslerle süsleyen değildir.

     Tabiat, “fâil değil”  kabildir, yani varlığı başkasının varlığına bağlıdır. Tabiat  yokluktan var edilmiştir. Olup olmaması Allah’ın dilemesine bağlıdır. Fail değildir,  yani işi yapan değildir.

     Tabiat, “mastar değil” mistardır,  yani cedveldir. Bir şeyin düzgün olmasına yarayan bir alettir. Kendi başına bir şey yapamaz. Masdar ise, bir şeyin çıktığı menba, bir işin kaynağı, temelidir. İşte tabiat hiç bir işin temeli değildir.

     Tabiat, “nâzım değil”  Nizam, kurulmuş bir düzendir, bir sistemdir. Nâzım ise düzene koyan, düzenleyen, tertipleyendir. İşte tabiat kurulmuş bir düzendir, düzenleyen başkadır.

     Tabiat, “kanundur, kudret değil.” Kanun, emirler, yasaklar, kaideler ve kurallardır. Kudret ise kaideleri, kuralları koyan ve uygulayandır. Tabiat, kudret sahibi uygulayıcı değildir.

     Tabiat, “ Şeriat-ı iradiyedir, hakikatı-ı hariciye değil.” Şeriat-ı iradiye, Allah'ın (c.c.) irade sıfatından gelen ve kâinattaki bütün varlıkları zorunlu olarak düzenleyen kanunlar sistemidir.  Hakikat-ı hariciye ise hayat gibi âlem-i şehadete, yani görünen âleme gelmiş bir varlıktır. İşte tabiat böyle görünen harici hakikatı olan bir varlık değildir.  Bu mesele Risale-i Nur’da şöyle özetlenmiştir:

      Varlığı maddeden ibaret sayan indirgemeci materyalizm, maddeye hükmeden ve onu tüm kâinatta tek tip standart davranışlara zorlayan şeyin ne olduğu konusunda hiçbir şey söyleyememektedir. Zira, gölge bir asıla, gündüzün ışığı bir güneşe atfedilmeden açıklanamaz.

     İşte onlar, kâinatın asıl sahibi olan bir Yaratıcı’yı bulamadıkları ve göremedikleri için, hakikatin gölgesine yapışmışlar, sebepleri İlah kabul etmişlerdir.

     Aynı şekilde, maddeyi düzene sokan bir planlayıcı-düzenleyici bilgi-irade-kudrete dayanmayan, sadece “düzenin kendisini, düzeninin nedeniymiş” gibi takdime çalışan ayakları yere basmayan ve açıklayıcı hiçbir temeli bulunmayan bu parlak fikir (!) ancak kendini kandırmaya çalışanları ikna edecek bir safatadan ibarettir.

     Bunu Ludwig Wittgenstein’in vurucu ifadeleri ile söylersek; “Modernitenin büyük bir aldatmacası, tabiat kanunlarının kâinatı açıkladığı yalanıdır. Tabiat kanunları kâinatı tarif eder, düzeni tarif eder. Ama hiçbir şey açıklamaz”

   4. Tabiat Kanunları Düzenin Kaynağını Ortaya Koymaya Çalışır

    Kâinat yoktan yaratılmıştır. Mevcut varlıklar belirli düzen ve sistem içerisindedirler. Bu düzenlilik, kâinatta cereyan eden kanunlarla sağlanmaktadır. Bu kanunlar da sonradan yaratılmıştır.     

     Yokluktan varlığa çıkabilme imkânı bizi getirip “ezeliyet” konusunun eşiğine bırakır. Ezeliyet kabul edilmeden varlık açıklanamaz. Bu ezeliyetin mahiyetini kavramak, her ne kadar insan kavrayışının sınırlılığı nedeniyle çözümsüz bir paradoks olarak kalsa da, ezeliyetin varlığını bir realite olarak kabul aklen zaruridir. Ezeliyet, ya kâinat cinsinden olmayan zaman ve mekânın sınırlılıklarını taşımayan sonsuz ilim, irade ve kudret sahibi bir yaratıcıya verilecektir, ya da maddeye ezeliyet isnat edilecektir.             

     Materyalist-naturalist ateist felsefe ezeliyeti maddeye vermiştir. Hâlbuki günümüzde Big Bang gibi aktüel teorilerle, artık maddenin ezeli olamayacağı ilmî olarak ortaya konulmuştur. Bundan sonra maddenin ezeli olduğu iddia ediliyorsa,

burada bilimsellikten söz edilemez.

    Kâinatta Kaos Değil de Bir Düzen Vardır

     Kâinat nasıl “kanun”lu hale gelmiştir ve kanunlar nasıl hayata geçmiştir?     Kâinatın başlangıcına dair bilimsel çevrelerde delillere dayanarak en çok destek ve kabul gören görüş Büyük Patlama’dır. Uzak galaksilerden gelen ışınların kızıla kayması, kozmik mikrodalga arka fonu ve termodinamiğin bulguları gibi bilimsel delillerden hareketle genişleyen bir kâinatta olduğumuz ve zamanda geriye doğru gittiğimizde kâinatın yaklaşık 13.7 milyar yıl önce bir muazzam patlama ile başladığı en geniş kabul gören teoridir. Aslında nedenselliğin izini takip ederek bu ilk başlangıç noktasına gitmekteyiz.

     Fakat bu patlama çok çok “ince hesaplı”dır. Astrofizikçi Hugh Ross’un ifadesi ile; “Planck süresi içinde (kâinatın başlangıcından sadece 10-43 saniye sonra) genişleme ve çökme kuvvetlerinin oranında 1055’te bir kadar bir farklılık olsaydı ya genişleme çok hızlı olup galaksiler meydana gelmeyecekti ya da daha yavaş olup çok hızlı bir çöküş olacaktı[2].

     Ayrıca hemen bu zaman içinde kendisini gösteren fiziğin dört temel kuvvetinin çok hassas değerlerde ortaya çıktığı görülmektedir:

  • Çekim gücü elektromanyetizmadan 1039 kere daha zayıftır. Azıcık daha zayıf olsaydı, yıldızların yoğunluğu çok daha az olacak ve yıldızlar yakıtlarını hızla tüketeceklerdi.
  • Zayıf nükleer güç, çekimden 1028 kere daha güçlüdür. Bu güç biraz daha fazla olsa ne helyum ne de diğer ağır elementler oluşurdu. Biraz daha az olsaydı, kâinattaki bütün hidrojen, helyuma dönüşürdü. Su ortaya çıkmazdı.
  • Kuvvetli nükleer gücün yüzde 2 daha az olması durumunda proton ve dolayısıyla atom oluşamazdı.
  • Biyolojik hayat için temel element olan karbonun sentezi ve diğer elementlerle bağlar kurması için kuvvetli nükleer gücün, elektromanyetik güce oranının şimdiki gibi olması gerektiği, en ufak bir sapmanın bile hayatı imkânsız kılacağı modern fiziğin gerçekleridir.

     Bunun gibi aklın düşünmekte zorlandığı incelikte bir ince ayarla karşı karşıya olduğumuz net bir şekilde görülmektedir. Bu değerlerden en küçük sapma bile şu anda yaşadığımız hayatı imkânsız kılacaktı. Hâlbuki en başta insanların hayatı için lazım olan bütün şartlar ince bir şekilde planlanmış ve ayarlanmıştı. Bu ince ayarlı kâinat modeline uygun bir isim de verildi: Antropik ilke, yani insan gayeli bir kâinat.

     Şeker fabrikası kurulurken şekerin “gaye, ideal” olarak en önce var olduğu, her şeyin o şekeri netice vermek üzere dizayn edildiği, idealdeki şekerin ise en son varlık sahasına geldiği gibi, insan ideal varlık olarak bir Yaratıcı tarafından her şey insanı netice verecek şekilde planlanıp ayarlanmıştır. Bir başka ifade ile kâinatın yaratılışından maksat, insanın yaratılacak olmasıdır.

     Kâinatın yaratılışında bu hassas ayarlar düşünüldüğünde, bu zarif hayatın ortaya çıkışının ne kadar inceler incesi sabit parametrelere dayandığı görülmektedir. Söz buraya geldiğinde üç temel sorunun gündeme gelmesi kaçınılmazdır. Bunları ünlü astrofizikçi Paul Davies diliyle ifade edersek;

  • Fizik kanunlarının kaynağı nedir?
  • Neden başka kanun kümeleri yoktur da sadece bunlar vardır?
  • Nasıl oluyor da elimizde hiçbir özelliği olmayan gazlara can veren, bilinci ve zekâyı yönlendiren bir kanunlar kümesi vardır? [3]

          Bu sorular karşısında araştırıcı bir aklın tatmin olması için;

  • Bu sabit parametreleri koyan bir planlayıcı bilince,
  • Bu parametrelere en uygun değeri seçen bir iradeye ve
  • Bu değerleri maddeye dayatan bir kudrete atıfta bulunmak zorunludur.

     Bütün bu ince hesaplar karşısında kâinatın düzenini kanunlarla “açıkladığını” iddia edip, başka açıklamaya da gerek olmadığını dayatmak, bir de buna da tarafsız bilim diye sunmak tam bir bilim düzenbazlığı, hatta despotluğu değil de nedir? 

     Kanun formülleri kendi başına var olamayacağı gibi, o formüle hayat üfleyen bir kudret olmazsa, bir etkileri de söz konusu olmaz, kâğıt üstündeki veya zihindeki ölü bir kanundan ibaret kalır.

     Kısacası; bir yasa varsa, elbette bir yasama ve bir yürütme de vardır. Ülkelerin düzenini sadece iyi kanunların varlığına veremezsiniz. O kanunları iyi bir yürütme iradesi ve kudreti de olmalıdır. Evet, ülkeleri kanunlar yönetmez, ülkeler kanunlarla yönetilir. Stratejiler zafer kazanmaz, stratejilerle zafer kazanılır. Edilgen nesnelere etken özneler gibi etkinlik atfetmekten farksız olan kanunu her şeyin açıklaması olarak takdim etmek bilim olmadığı gibi, sıradan bir aklın bile kabul edemeyeceği batıl bir bağnazlık eseridir.

    5. Tabiat Kanunları Kâinattaki Bütün Birimlerin Nasıl Beraber Hareket Ettiğini Araştırır

     Ateis-teist tüm bilim adamlarının tereddütsüz kabul ettiği gibi, tabiatta düzen var ve bu düzen matematiksel olarak kesin, evrensel ve “birbirine bağlı”dır.  Yani kanunlar tüm kâinatta, her yerde aynı şekilde değişmeden işlemektedir. Şimdi böyle olduğu gibi, tüm zamanlar da böyleydi ve böyle kalacaktır. Atom altı dünyadan dev galaksilere aynı standart ve hassas dengeler hükmünü icra ediyor. Ateist bir felsefî yaklaşımı tercih eden materyalist-naturalist kesim, kendilerinin de altına imza attığı bu “evrensel düzene” bir açıklama getirmek durumundadır. Ortada maddeden başka bir şey yoksa, maddenin yapı taşlarının atom altı parçacıkların nasıl standart bir davranış sergilediğini, nasıl beraber hareket ettiğini açıklamak durumundadırlar.

     Şefsiz orkestranın bir senfoniyi icra edebilmesi mümkün mü? Atom altı parçacıkların kendi başlarına tüm kâinat çapında organize olup tam bir ahenk içinde çalışması mümkün müdür? Böyle bir iddianın, kör, sağır, akılsız, cansız parçacıkların kusursuz bir iletişim ve organizasyon becerisini sergilediğini kabullenmek, yani tüm parçacıklara bir çeşit İlahlık bilgi ve becerisini atfetmek anlamına gelmiyor mu? Her şeyi bilen ve her şeye gücü yeten bir tek ilahı kabul edip kanun dediğimiz şeyin onun emir, komuta ve talimatlarından ibaret olduğunu kabul etmekten kaçıp kâinatın partikülleri sayısınca ilahları kabul etmek ve bu bağnaz inanca bilimsellik namını takmak tam bir çelişki değilse tam bir düzenbazlıktır.

     Fizik Kanunları Kendi Başına Bir Yaratıcı Olabilir mi?

     Bir kısım deistik inanç sahiplerinin ifade ettiği gibi “Allah kâinatı yaratmış, sistemini kurmuş ve bırakmıştır. Artık kâinat kendine verilmiş bu iç sistem sayesinde, kendine yeterli bir otomatik makine gibi bir dış müdahale olmadan işlemektedir. Bazılarına göre de; kâinatın veya kanunların nereden çıktığının bilinemeyeceği, ama mevcut kanunların bir realite olduğu ve kâinattaki her şeyin bu kanunlarla açıklanabileceği ve bir Yaratıcı’nın müdahalesine artık gerek olmadığı şeklindedir.

    Böyle düşüncelerin bilimle bir ilgisi olabilir mi? Ya da bilim böyle bir yaklaşımı kabul edebilir mi? Elbette bunların ilmî ve kabul edilebilir olmadığını aklı başında herkes anlar.

     Bir makinenin nasıl çalıştığını açıklamanın, onu dizayn eden ve üreten bir mühendisi dışlamadığı gibi, kâinatın nasıl bir sistemle işlediğinin keşfedilmesi Allah fikrini dışlayamayacağı çok açıktır. Dolayısıyla gerçek bilimden ateizme destek çıkarılamaz. Fakat bir defa kurulduktan sonra artık kâinatın da otomatik bir makinanın mühendisinden bağımsız ve onun müdahalesi olmadan işleyebileceği şeklindeki bir iddia kafa karıştırmaktan başka bir şey değildir. 

     Sonuç itibariyle bu fizik kanunlarla hayatın kendiliğinden, yani hiçbir kasıt ve planlamaya dayanmadan, ortaya çıktığı iddiasının hiçbir ilmî dayanağı yoktur. Diğper taraftan kendiliğinden tesadüflerle dünya dolusu akıl almaz derecede ince hesap ve sanatlara dayanan özelliklere sahip bitki ve hayvanın ortaya çıktığı görüşünün de bilimle ve bilimsel düşünce ile bir ilgisi yoktur. Tesadüflerle hayvanların mükemmelleştiği ve sonunda akıllanıverdiği ve insan olduğu safastasının bilimsel bilgi gibi takdimi işin daha da vahimidir.

     Fizik kanunları olmadan hiçbir düzenin olmayacağı açıktır. Fizik kanunlarının varlığı, evrenselliği ve etkinliği için fizik ötesi sonsuz bir ilim, irade ve kudret sahibi bir “Nedene”nin varlığının aklen zaruri oluşu da daha da açıktır. Peki, bir defa, bir şekilde varlığı kabul edildiğinde fizik kanunlarının sonsuz bir ilim, irade ve kudret sahibinden bağımsız olarak her şeyi açıklaması söz konusu olabilir mi?

     Fizik kanunları şart; onlarsız olmuyor. Ama olanları açıklamak için fizik kanunları da yeterli değildir. Yere dökülen bir suyun veya havaya savrulan bir sigara dumanının aldığı şekil tamamen fizikî kanunlarla oluşur. Ama bunların anlamlı hususi bir şekil alması beklenemez. Ortaya çıkacak şekil tamamen tesadüfîdir. Fakat ortaya özel bir şekil çıkmışsa, meselâ sudan dünya haritası ve dumandan bir insan silueti meydana gelmişse, bunun sadece fizikî kanunlarla ortaya konamayacağı açıktır.

    Demek ki kâinattaki kanunları bir enstrüman gibi kullanarak icraat yapan bir kast ve iradenin müdahalesi var demektir. John Leslie’nin ifadesi ile;  "Eğer tabiatın isleyişinin oldukça tesadüfî ve ayrıca tamamıyla zorunlu gibi görünen yönleri varsa, bunlar özellikle Yaratıcı’ya inancı destekleyen deliller delillerdir[4].

     Bilimsel bir realite olan insanın kâinata bir madde ve bir kanun ilave edemediği ve kâinatta gördüğümüz kanunları da ihlal edemediği gerçektir.  Ama bu insanın mevcut madde ve kanunları kullanarak ortaya koyduğu sun’î kültür, sanat ve teknoloji dünyası bütün ihtişamıyla karşımızdadır. İnsanın ortaya koyduğu bir mermer heykel tamamen kâinatta mevcut madde ile yapılmıştır. Ona şekil verirken de fizik kanunları kullanmıştır. Ama mermere verilen hususi şekil bütünüyle başka bir şeydir, ne malzeme ne de fizikî kanunlar tek başına bu sanatı açıklamaz. Kâğıt ve mürekkep başka, mürekkeple kâğıda yazılan şiirdeki anlam başka bir şeydir.

     Malzeme ve kanunlar ayrı, onlarla ortaya koyduğumuz muazzam sun’i dünya apayrıdır. Madde ve kanunlar şarttır. Ama bilgi, irade, kudret sahibi bir Yaratıcı olmadan o madde ve kanunlar nasıl şekillenecektir? Zihin ve akıl yapısına sahip bir insanın müdahalesi olmadan, tesadüflerle teknolojik dünyamızı izah mümkün müdür? Meydana getirilen bütün teknik gelişmeleri tesadüf ve tabiatla açıklayanı gördünüz mü?

     Kâinattaki malzemeler ve fizik kanunlarıyla tesadüfen canlılığın meydana geldiğini ileri sürmek akıllı bir davranış mıdır? Örnek olması açısından hayatın hepsi değil; hayatın yapı taşlarından biri olan bir protein molekülüne bakmak yeterince fikir vericidir. Proteinler aminoasitlerin belli dizilimleri ile ortaya çıkar. 20 çeşit aminoasit vardır. En küçük bir protein en az 300 amino asitten meydana gelmektedir. Böyle en küçük bir proteinin tesadüfen veya kendiliğinden amino asitlerden meydana gelme ihtimali nedir biliyor musunuz?

     Matematikçi astronom Sir Fred Hoyle’in ifadesi ile bakarsak:

     “En basit bir enzimin (100 amino asitli) doğru yerde ortaya çıkması için ihtimal (1/20)100. Bu da yaklaşık 10130’de bir demektir. En basit mikroorganizmalardan E. Coli için 2000 enzime ihtiyaç vardır. Bunların tamamının bir bakteride bir arada bulunma şansı 1040.000’de birdir .” Bu rakamın büyüklüğünü anlamak için kâinattaki tüm atomaltı parçacıkların sayısının 1070-80’den az olduğunu düşünmenizi rica ederim.

    Demek ki bu hesaba göre bir koli bakterisinin tesadüfen meydana gelmesine dünyanın ömrü yetmemektedir.

     Hoyle bu hesaplamadan sonra sonuç olarak şunu itiraf etmek zorunda kalmıştır:

     “Olguların sağduyulu bir yorumu, zekâ üstü bir varlığın fizik kimya ve biyoloji ile uğraştığı ve tabiatta sözü edilmeye değer kör kuvvetlerin bulunmadığını ortaya koymaktadır

     “Bunun doğru bir yorumu yapılacak olursa, koli bakterisi gibi bütün varlıkların, tabiatta kör kuvvetlerin ve tesadüflerin değil, sonsuz, ilim, irade ve kudret sahibi, tabiat üstü bir varlığın eserleri olduğu gayet açıktır.”

       Demek ki, ateistlerin tesadüflerle bir proteinin bile meydana gelmesini açıklamaları mümkün değildir.

       Kaldı ki, proteinin bir kerecik bir şekilde oluverdiğini varsaysak bile, protein hemencecik bozulur. Üstelik bir proteinle de iş bitmiyor. En basit bir bakteri için yüzlerce çeşit proteinin beraberce mevcut olması gerekiyor. Bunların her birinin akıbetinin hemencecik bozulmak olduğu hatırlandığında, canlılık için şart olan bu kadar proteinin bir arada tesadüfî olarak bir araya geldiğini düşünmek aklın onaylayamayacağı bir hurafedir.

     Bir şekilde bir canlının oluşmuş olduğunu varsaysak bile, zor bulduğumuz bu canlı da akıbette ölür. Yani canlının bir şekilde var olması bile yetmez. Kendi kopyasını üretebilecek kabiliyette olması gerekiyor. Böylesine kompleks bir canlıyı tesadüf sonucu oluşuverecek bir ilkel şey olarak adlandırmak bilimsellikle beraber anılamayacak bir batıl inancın ifadesidir.

     Her şeyin kolayca bozuluverdiği, yıprandığı, yıkıldığı bir entropi dünyasında tesadüflerin basit şeyleri nasıl geliştirip mükemmelleştirdiği ve tesadüf sonucu ortaya çıkıverdiği masalları anlatılmaktadır. Bunun için de sadece kanunlar ve tesadüf gibi kör sağır cansız tanrılardan başka dayanak bulamayan kerameti kendilerinden menkul “bilim adamları(!)nın” bilimsel düşünceden ne kadar uzak düştükleri görülmelidir.

     Hayat, Düşünce, Bilinç, Benlik, İrade Sadece Fizik Kanunlarıyla Açıklanabilir mi?

     Bu soruların cevapları bu yazının hacmini çok aşar. Cansız maddelerden, canlılığın ortaya çıkışının ne kadar akıldan uzak olduğunu kısaca yukarda gösterdik. Sadece bu imkânsızlık bile, düşüncesiz canlılardan düşünce, bilinç, benlik gibi hâlâ sırrına eremediğimiz şeylerin sadece fizik kanunlarının kendi dinamikleri içinde çıkabileceğini kabul etmek ne kadar akıldan uzaktır.

     Sonuç Olarak

     Pek çok düşünür, bu işlerin arka planında her şeyi bilen, her şeye gücü yeten, madde cinsinden olmayan, uzay ve zamandan mücerret merhametli bir fail olmadan, tabiat kanunlarının ve varlıkların hayat bulamayacağını ifade etmişlerdir.


[1] Nursî, Bediüzzaman, S. Mesnevî-i Nûriye . s.345.
[2] John Lennox. Aramızda Kalsın Tanrı Var. Ufuk Yayınları, 2013, s. 96.
[3] Antony Flew, Yanılmışım Tanrı var mı? Profil Yayınları, 2016, s. 105.
[4] John Leslie, Infinite Minds, Oxford: Clareendon, 2001, s 213.

86 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun