Akıllı Tasarım mı Evrimsel Tasarım mı?

İnternet ortamında, materyalist felsefeciler tarafından hazırlanmış bir yazı dolaşıyor. Yazı; bu kâinatın akılsız bir tasarımın ürünü olduğunu, insanın da eşrefi mahlûkat değil, sefil mahlûk şeklinde ortaya çıktığını iddia ediyor.
Hem bir plan ve programın ve tasarımın varlığından söz edeceksiniz ve hem de bunun bir tasarımcısı ve planlayıcı olmadığının iddiasında bulunacaksınız. Bunu da “bilimsel düşünce” olarak adlandıracaksınız. Demek ki, Allah’ı unutmuş ve yolunu şaşırmış felsefe, hakikatsiz bir safsatadan ibaret.
 Ancak, konunun içinde olmayanlar bunda belki bir hakikatin bulunduğu düşüncesine kapılabilirler.

İnternet ortamında, materyalist felsefeciler tarafından hazırlanmış bir yazı dolaşıyor. Yazı; bu kâinatın akılsız bir tasarımın ürünü olduğunu, insanın da eşrefi mahlûkat değil, sefil mahlûk şeklinde ortaya çıktığını iddia ediyor.
Hem bir plan ve programın ve tasarımın varlığından söz edeceksiniz ve hem de bunun bir tasarımcısı ve planlayıcı olmadığının iddiasında bulunacaksınız. Bunu da “bilimsel düşünce” olarak adlandıracaksınız. Demek ki, Allah’ı unutmuş ve yolunu şaşırmış felsefe, hakikatsiz bir safsatadan ibaret.
 Ancak, konunun içinde olmayanlar bunda belki bir hakikatin bulunduğu düşüncesine kapılabilirler.

Materyalist felsefe gözlüğü ve iman gözlüğü ile âleme bakış

İnkârı Ulûhiyeti kendisine prensip edinmiş felsefe gözlüğü ile kâinata bakan kimse, her şeyi karmakarışık ve her tarafı karanlıklar içinde görür. Hiçbir şeyin hakikatine nüfuz edemez. Bu gözlükle dünyayı, buradan yeterince faydalanamadan gidenlerin çığlıkları, geride kalanların feryatlarıyla umumi bir matem yeri şeklinde görür. Ne geçmişe nüfuz edebilir ve ne de geleceği yorumlayabilir. Geçmişte gelecekte ona göre yok hükmündedir. Çünkü kendisinden önce ölenler yok olmuş çürüyüp gitmişlerdir. Kendisinin ve kendisinden sonra geleceklerin de istikbalde çürüyüp yok olacağını zanneder. Böylece bu iki kabir arasına sıkışmış, dünyanın en bedbaht ve en kederli mahlûku olarak dünyadan göçüp gider.
İman gözlüğü ile kâinata bakan kimse, her tarafta hikmetli, gayeli ve planlı yaratılışların olduğunu görür. Yaratıcısının insanı çok sevdiği için, kâinatı kendi emrine verdiğini, kısa süreli dünya hayatında ebedî âlemi kazanma ve kaybetme gibi bir imtihana tâbi tutulduğunu bilir.  Geçmiş ve gelecek onun için birer mezaristan değildir.  Ufku her iki âleme uzanmıştır. Geçmişte Hz. Âdem babasını, gelecekte de Cennet bahçelerini seyreder.
Allah’ın emirlerini yapmak kaydıyla, dünyevî işlerinin de nafile ibadet olduğunu bildiğinden, hem dünyasını ve hem de ahretini ihya eder, güzelleştirir ve dünyanın en mutlu ve bahtiyar insanı olarak ebedî âleme göç eder. 

Eşrefi mahlûk mu, sefil mahlûk mu?

Materyalist evrimci felsefeciler, insanın şerefli değil, sefil bir varlık olarak yaratıldığını iddia etmektedirler.
Her konuda ihtisas önemlidir. Bir meseleyi en iyi, o işin uzmanı ve yapanı bilir. “Yapan bilir, bilen konuşur.” Umumi bir düsturdur. Bilgisayar hakkında söz sahibi, onu yapan ve programlayandır.

Bir bina hakkında da bin doktorun görüşü değil, ehli ihtisas iki mühendisin raporu geçerlidir. Bir hasta hakkında ise, bin mühendisin teşhisi değil, iki doktorun raporu dikkate alınır. Niye? Çünkü onlar mesleklerinde ihtisas sahibidirler. İnsanın yaratılış gayesi, maksadı ve hedefleri ile ahiret hayatı hakkında söz sahibi ateist felsefeciler ve materyalist ve ateist biyologlar olamaz.
İnsanın yaratılışı, mahiyeti ve geleceği hakkında da söz sahibi ancak ve ancak onu yaratan Allah’ın ve O’ndan bu konuda ders alan peygamberinin ve o peygamberin yolundan gidenlerinindir. Çünkü onlar bu konuda ihtisas sahibidirler.

         
 İnsan maddî ve manevî en güzel şekilde yaratılmıştır

Cenab-ı Hak bir ayette şöyle buyuruyor:

“İncire, zeytine, Sina dağına ve şu emin beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik. Ancak iman edip Salih amel işleyenler müstesna. Onlar için tükenmesi mümkün olmayan ecir vardır” (1)

Allah’ı Teâlâ insanı ruh ve beden kabiliyetleri bakımından canlıların en mükemmeli kılmıştır. İnsan, kendi iradesi ile kabiliyet ve istidatlarını ya doğru yolda, yani Allah’ın istediği şekilde kullanarak en yüksek manevî makama çıkacak, ya da aksi yönü tutarak manen canlıların en aşağı mertebesine inecektir.
Allah’ı unutmuş, hakikatin yolunu şaşırmış olanlar, insanı “En sefil mahlûk” olarak ifade ederken, belki de ayette işaret edildiği şekilde, esfeli safilin tarafına giden insanı tarif etmektedirler.

Bilgisayarın değeri, insana muhatap olmasından ve insanın sorularına cevap vermesinden kaynaklanır. Yoksa bilgisayarı sadece maddî olarak değerlendirmek ve birkaç kg demir ve bakalit olarak görmek, bilgisayarı anlamamak demektir.
İşte insan da böyledir. Onu, ateist ve pozitivist düşünürlerin yaptığı gibi, sadece maddî olarak değerlendirmek; et, kemik, kan ve dokulardan meydana gelmiş bir varlık olarak ele almak, onun hakiki vazifesini ve değerini takdir edememektir.
 İnsan, şu dünyaya bir memur ve misafir olarak gönderilmiştir. Çok ehemmiyetli istidat ona verilmiştir. Kabiliyetine göre ona ehemmiyetli vazifeler yüklenmiştir.

İnsana verilen bütün acip cihazlar, bu dünya hayatı için değil, pek ehemmiyetli bir ebedî hayat için verilmiştir. Çünkü insan hayvana kıyas edildiği zaman görülüyor ki, insan, duygu ve cihaz yönünden hayvandan yüz derece fazladır. Ama dünya hayatından lezzet alma yönünden yüz derece aşağıya düşmektedir. Çünkü gördüğü her lezzetinde binler elem izi vardır. Geçmiş zamanın elemleri ve gelecek zamanın korkuları onun zevklerini bozmakta ve her lezzetinde bir elem iz bırakmaktadır. Fakat hayvan öyle değildir, elemsiz bir lezzet alır, kedersiz bir zevk eder. Ne geçmiş zamanın elemleri onu incitir, ne gelecek zamanın korkuları onu ürkütür. Rahatla yaşar, yatar, Hâlıkına şükreder(2)

İnsanı kıymet değeri, kendisine verilmiş olan;  akıl, fikir ve hayal gibi manevî cihazlar ile Allah’ı tanıması ve O’nun bütün isimlerinin tecellilerine ayna olması ve bunların manalarını anlaması nispetindedir. İnsan, Allah’ın kendisine, başta iman olmak üzere verdiği bütün nimetlerle beraber, sevdiği ve muhabbet ettiği varlıklara da maddî ve manevî ikramlarını, inayetlerini ve ihsanlarını görüp takdir ve ibadetle mukabele ederek Allah’a muhatap ve O’nunla dost olur ve böylece manen insaniyetin en yüksek mertebesine çıkar.

Kusur insanın yaratılışında değil, ateistlerin düşüncelerindedir

    Materyalist biyologlar ve pozitivist felsefeciler, insanın gelişigüzel tabiat olayları sonunda tesadüfen ortaya çıktığını ileri sürmekteler. Onlara göre insan mükemmel bir varlık değildir. Aşağı yapılı canlılardan kalan bir takım işe yaramayan organları olan kusurlu bir varlıktır.  Akıllarınca, insan şayet bir yaratıcının eseri olsa idi, böyle kusurlu değil, mükemmel olması gerekirdi

Materyalist biyologlar, yaklaşık yüz yıl önce, insanda işe yaramayan ve dolayısıyla onun önceki atalarından kendisine miras kalan 150’e yakın organ sayıyorlardı. Kör barsak, epifiz, hipofiz bezleri ve kuyruk sokumu gibi yapılar, bu lüzumsuz organların başında geliyordu. Neyse ki, yapılan çalışmalarla bunların öyle lüzumsuz organlar olmadığı, bilakis insanın sıhhati için çok önemli görevlerinin bulunduğu anlaşıldı da lüzumsuz organ listesinden çıkarıldılar(3)

Ancak, ateist düşünceyi kendilerine meslek edinmiş bazı materyalist biyologlar, insanın var oluşunu, ateizme dayalı pozitivist felsefeyle açıklamayı sürdürüyorlar. İnsanda vazifesi tam bilinemeyen bazı yapıları lüzumsuz addediyorlar. İnsanda görülen bazı hastalıkları da kendi akıllarına sığıştıramadıklarından, bunları, bir yaratıcının olmadığına ve insanın gelişigüzel ve daha aşağı yapılı varlıklardan ortaya çıktığına delil göstermeye çalışıyorlar. Bununla ilgili, internette yer alan iddialarından bazıları şöyle;

    Çocukların, doğumdan itibaren ilk birkaç ay içinde gaz çıkaramaması,
    Çocukların iç kulak ile ağız arasındaki östaki borusunun kısa oluşunun orta kulak rahatsızlığına sebep olması,
    Çocuklarda, idrar kesesinin dışarıya bağlayan kanalın erişkinlere göre kısa olması nedeniyle idrar yolları hastalıklarının görülmesi,
    Penisteki sünnet derisinin varlığı,
    Anne sütünde D vitamininin olmaması,
    İnsandaki diş çürüklüğü ve 20 yaş dişlerinin varlığı,
    Kemik erimesi (Osteoporaz),
    Yaşlılarda görülen prostat rahatsızlığı,
    Kadınlarda görülen rahim ve meme kanserleri,
    Omurga rahatsızlığı,
    Bazı insanlarda kasık fıtığının görülmesi,
    Yaratıcını, yaklaşık 400.000 bitki olmasına rağmen niye daha çok çeşitli meyve ve sebze sunmadığı ve domatesi, şeftaliyi, elmayı, portakalı niye yabani tarzda verdiği gibi ardı arkası kesilmeyen sorular.

    Bu soruların özeti; insan başta olmak üzere, bütün varlıkların yaratılış hikmeti ve gayesinin ne olduğu ve niçin yaratıldığıdır.    Bu soruların cevabını bilimsel bilgi veremez. Yani, insanın niçin yaratıldığı, hastalıkları yaratmadaki hikmetlerinin neler olduğu gibi soruların cevabını bilimsel bilgi, yani laboratuar değil, semavî kaynaklar verir.
Ateist düşünürler, bu ve benzeri sorulara felsefî bir takım yorumlar getirip, cerbeze ile bunu da bilimsel bir bilgi gibi takdim ediyorlar.  Onların yaptığı, fizik ötesine ait, kendi anlayış ve inanışlarına dayalı bir takım faraziye ve yorumlardır. Bilimsel bilgi değildir.
Burada kusur, insanın yaratılışında değil, Allah’ı bilmeyen, Peygamberleri tanımayan ve Allah’a dost olamayan ateist ve materyalist felsefeci ve evrimcilerin düşüncelerindedir.

Materyalist evrimciler başta insan, bütün varlıkların yaratılış itibariyle kusurlu oluşunu, bunların planlı tasarımın eseri olmadığına delil gösteriyorlar. 

Burada önemli soru şudur:

—Kusursuzluğun ölçüsü nedir?

Bir varlığın veya âletin mükemmelliği, ya da noksanlığı, ne gaye için yapıldığına bağlıdır. Söz gelimi, buzdolabının yapılış gayesi bellidir. Buzdolabını yapan usta, onun ne için yapıldığını, hangi gayeye göre plânlandığını bilir ve bildirir. Siz şayet buzdolabının yapılış gayesini, çamaşır yıkamak olarak alır, ona göre bakarsanız buzdolabında pek çok yapılış hatası bulursunuz.

     Ateist evrimcilere göre, ölünce çürüyerek yok olup gidecek ve bir daha dirilmeyecek olan insanın bütün arzu ve istekleri bu dünyada gerçekleşmelidir. Onlara göre insan hiç hasta olmamalı, hiçbir şeyi noksan bulunmamalıdır.

Hâlbuki bir öğrencinin ders çalışmada, imtihana girmede, yeme ve barınmada çektiği sıkıntı ve meşakkatleri dikkate alarak, eğitim hayatının onun için faydalı mı, yoksa faydasız mı olduğu değerlendirmesi, öğrencilik safhasında yapılamaz. Çünkü henüz hedefe ulaşılamamış, çalışmanın meyvesini alma zamanı gelmemiştir. Eğitim hayatında çekilen bütün sıkıntılar, o meyve, yani diploma ve dolayısıyla o diplomanın sağladığı faydalardır.

Yaratıcı da, insanın bütün arzu ve isteklerini ahiret hayatına göre planladığını, insanın arzu ve isteklerini bu dünya hayatının tatmin edemeyeceğini bildirmektedir. Dolayısıyla bu dünyadaki yaşayışa göre insanın durumunu değerlendirmek yanlış olacaktır. Çünkü ondaki istidat ve kabiliyetler inkişaf edecek ve bunların sonuçları ahirette alınacaktır. Bu dünyada çekilen bir takım meşakkat, hastalık ve sıkıntılar belki o insanın ebedî hayatını kurtaracaktır. Bu bakımdan bir takım istidatların inkişafı ve gelişmesi, hastalık, açlık, zenginlik, fakirlik ve sabır gibi imtihanları gerekli kılmaktadır. Bütün bu imtihanların sonucu ahiret hayatında görülecektir.

Allah, bir ayette dünya hayatının bir oyun yeri olduğunu hatırlatıyor:

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Muttaki olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır”(4)

Yine bir başka ayette de dünya hayatının aldatıcı olduğunu beyan eder:

 “Dünya hayatı, aldatıcı menfaatten başka bir şey değildir”(5)

“Artık her kim azgınlık etmiş ve dünya hayatını (ahirete) tercih etmiş ise, şüphesiz (o kimse için) varılacak olan yer ancak Cehennemdir”(6)

Demek ki, Allah’ın yanında, esas hayat ahiret hayatıdır. İnsandaki bütün duygular ahiret hayatını kazanmak için verilmiş ve ona göre programlanmıştır. Buranın imtihan yeri olduğu, imtihanın gereği olarak da burada hastalık ve musibetlerin bulunacağı belirtilmektedir.

“Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir”(7)

“Her nefis ölümü tadacaktır. Hayır ve şerle deneyerek sizi imtihan edeceğiz”(8)
 
“O ki, hanginizin ameli daha güzeldir diye sizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yarattı”(9)

“And olsun ki, senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından boyun eğsinler diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık”(10)

“Hem hastalandığım zaman da bana O şifâ verir”(11)

Bir hadiste Peygamberimiz, en ziyade musibete ve meşakkate giriftar olanlar, insanların en iyisi ve en kâmilleri olduğunu beyan eder. Başta Hazreti Eyüp Aleyhisselâm, Enbiyalar, sonra evliyalar ve sonra muttaki müminler çektikleri hastalıklara halis birer ibadet ve Allah’ın bir hediyesi olarak bakmışlar, sabır içinde şükretmişler(12)
 

    İnsandaki diş çürüklüğü ve prostat rahatsızlığı gibi hastalıklardan yakınanlar, şayet Allah’ı tanımıyor ve emirlerini yapmıyor ve peygamberi bilmiyorlarsa, onlarda öyle manevi bir hastalık var ki, onun dehşetinden yer ve gök titrer.

      

 İnsanın yaratılış gayesi
 Allah, insanın yaratılış gayesini ibadet olarak beyan ediyor:

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etsinler diye yarattım”(13)

Demek ki, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi, kâinatın yaratıcısını tanımak ve O’na iman ve ibadet etmektir. Hâlbuki materyalist ve ateist felsefeci ve evrimciler için hayatın bütün gayesi ve maksadı dünya hayatıdır.

Materyalist evrimcilere göre, bütün canlıların ve özellikle insanın yaratılış gayesi, sadece kendi nefsine hizmet etmektir. Hâlbuki insanın yaratılışında kendisine bakan yaratılış hikmeti bir ise, yaratıcına bakan hikmeti doksan dokuzdur. 

Nasıl ki bir ev sahibi evinin içinde istediği gibi tasarruf hakkına sahiptir. O evinde içinde kendine göre bir takım gerekçe ve sebeplere göre evin içini belli bir düzene koyar. Onun evine verdiği şekil ve düzenin bir takım sebep ve gayelerini bizim bilemememiz normalse, Allah’ın insan başta olmak üzere yarattığı varlıklarda kendisine göre bir takım sebep ve maksatlar, gaye ve hikmetler olacaktır. Birisinin evinde yaptığı bir takım tanzim ve düzenin gerekçelerini tamamen bilemezken, sonsuz ilim ve kudret sahibinin kâinatta yaptığı icraatının bütün gerekçelerini bilmememiz, onların başıboş ve sahipsiz olduğu manasına mı gelir?

Allah’a inanma bilimsel araştırmaya engel midir?

Allah’ inanma bilimsel çalışma engel değil, tam aksine teşvik edici bir unsurdur.

Materyalist evrimcilerden birisi, İslâmiyet’i bilmediğinden diyor:

“Eğer akıllı tasarımla yetinmeye kalkışsaydık ne uzaya gidebilirdik ne denizlerin dibine inebilirdik”.

Bu ahmak anlamıyor ki, her şeyi Allah’ın planlı ve gayeli yaratmış olmasını bilmek, araştırma ve incelemeye daha fazla teşvik edicidir. Madem Cenab-ı Hak, hiçbir şeyi gayesiz ve faydasız yaratmamıştır. O halde her bir varlığın en ince ayrıntılarına kadar bilinmesi arzu edilecektir. Böyle bir arzu araştırma ve incelemeyi kamçılayıcı bir unsurdur.

İslâm dini bilimle çatışmaz.

İslâmiyet bilime, araştırmaya teşvik eder, farz ibadetleri yapmak şartıyla dünyevî işleri de nafile ibadetten sayar. İslâm dini, kâinatın tamamını âdeta bir kitap gibi kabul eder. Allah’ın kudret sıfatının eseri olan ve elementlerle yazılmış bir kitap. Yani, kâinat kitabı. Her bahar sanki bu kitabın bir sayfası, asırlar o kitabın formaları hükmünde. İnsan da bu kitapta bir kelimedir. Bütün ilimlerin konusu, bu kâinat kitabıdır. Yani, taşıyla, toprağıyla, havasıyla ve suyuyla, bitkiler, hayvanlar ve insanlarıyla âlemi dolduran canlı ve cansız umum varlıkların yapısını, bağlı olduğu kanunları ortaya koyma görevi ilimlerindir. İlimler bir bakıma bu kâinat kitabını tefsir etmekte, yani açıklamaktadır. Atomdan galaksilere kadar her bir cismin yapısında ve tâbi olduğu kanunlarda; yüksek ve derin bir ilmin, geniş bir kavrayışın, engin ve sonsuz bir düşüncenin, son derece hassas bir ölçü ve plânlamanın, gayet merhametli ve sanatlı yapılışın varlığı görülmektedir. İşte, Allah’ın eseri ve sanatı olan bu kâinat kitabı, O’nu tanıttırmaktadır.
İslâm kaynaklarında, bilimde ne kadar çok terakki edilse, yani varlıklar hakkında ne kadar geniş bilgi sahibi olunsa, O’nun kâinattaki tasarrufunun, hikmet ve hâkimiyetinin bilinmesini sağlayacağı, dolayısıyla Allah’ın o kadar daha iyi tanınmış olacağı vurgulanır.
 Cisimlerdeki bu ölçülü, bir maksat ve gayeye göre plânlı yaratılışın düşünülmesi de “Tefekkür”, fikir ve akıl yürütme, yorumlama olarak ifade edilir. Böyle bir saatlik akıl yürütme ve düşünmeyi, İslâmiyet bir sene nafile ibadetten üstün görmektedir.

Kur’an;

“Düşünmüyor musunuz?”(14)

 “Aklınızı kullanmıyor musunuz?”(15)
 
diyerek akla havale eder. Akıllı düşünmeye teşvik eder.

“Bu inceliği, ancak aklı selim sahipleri düşünüp anlar”(16)

der Allah’tan ilmimizin arttırılmasını istememizi öğütler:

“Rabbim, ilmimi arttır”(17)

der , bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığına dikkat çekilir:

“Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”(18)

 “Düşünesiniz diye gerçekten size âyetleri açıkladık”(19)

Bilinmeyen bir şeyin sorulup araştırılarak öğrenilmesi istenmektedir:

“Eğer bilmiyorsanız, bilenlerden sorun” (20) denmektedir
 

Hadislerde de ilme teşvik vardır:

“İlim talebi için yola çıkan kimse, dönünceye kadar Allah yolundadır”(21)
  “Kim ilim öğrenmeyi talep ederse, bu onun geçmişteki günahlarına kefaret olur”(22)
  “Hikmetli söz mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursa, hemen almaya ehaktır”(23)

 “İlmin azalması, cehaletin artması”(24)

dünyanın sonu olarak belirtilmiştir
 

İslâmiyet’te âlimin mürekkebi, şehidin kanından üstün tutulmuştur.
Böyle bir din, ilme karşı olabilir mi? zaten bütün ilimler, Allah’ın kâinat kitabının tefsiri ve açıklaması değil midir? Kur’an da O’nun kitabı, kâinat da. Kur’an’a ters düşen, ilim değil, ancak bir takım teori ve hipotezler veya ideolojik yaklaşımlardır.
Cenab-ı Hak, kâinatı ve dolayıyla isimlerinin tecellilerini hakkıyla anlamayı ve O’nun istediği gibi kul olmayı bize nasip etsin, âmin.

Sağlıcakla kalın.

Prof. Dr. Âdem Tatlı

(1)Tin Suresi, 95/1-8.
(2) Nursi, B.S. Sözler. Envar Neşriyat, İstanbul, 1996, 23. Söz, s.323-329..
(3)Richard, M. Shattering the Myths of Darwinism. Terc. İ. Kapaklıkaya. Son Tartışmalar Işığında Darwinizm’in Mitleri. Gelenek Yayıncılık, İstanbul, 2003.
(4) En’âm, 32.. 
(5) Âl-i İmrân, 185..
(6)
 Nâziât, 37-39..
(7) Enfâl,28..
(8)Enbiya, 35..
(9)
 Mülk, 2..
(10) En’âm, 42..
(11) Şuarâ, 80..
(12)Nursi, B.S. Lem’alar. Sözler Yayınevi, İstanbul, 1976, s. 201..
(13) Zâriyât, 56..
(14)Bakara, 76.. 
(15) Bakara, 44.
(16) Âli İmran, 7..
(17)Tâhâ, 114..
(18) Zumer, 9..
(19) Hadîd, 17..
(20) Nahl, 43..
(21)Tirmizî İlim 2, 2649; İbn Mâce, Mukaddime 17, 227..
(22)Tirmizî İlim 2, 2650..
(23)Tirmizî, İlim, 19, 2688..
(24)Buhari, Kitabu’l-İlim, 71-72.. 

       

       

 

Okunma sayısı : 37
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun