YARATILIŞLA İLGİLİ ESRARLI SORULAR

Dr. İdris GÖRMEZ
Cumhuriyet Mah. 622 Sok. no: 25. Muratpaşa / ANTALYA
idrisgormez@hotmail.com
Ahievren Üniveristesi, Kırşehir, Emekli Öğretim Görevlisi.

       Kâinatın yaratılışı ve Yaratıcısı ile ilgili Risale-i Nur’da geçen sorulardan bazıları aşağıda verilmiştir. Bunlar tek tek ele alınıp tahlil edilecektir.Bunlardan;

  • “Neden aklıyla herkes (Allah’ı) göremiyor?”
  • “Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrattan teşekkül-ü envâ gibi umûr-u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?”
  • “Nedir şu tabiat, kavânin, kuva ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?”

    Dördüncüsü: “Nazm ve nizam-ı tâmme ne ile sabittir?”

    Birinci Soru

     “S: Neden aklıyla herkes (Allah’ı) göremiyor? Bu soruya şöyle cevap verilmektedir:

     C: Kemâl-i zuhurundan ve zıddın ademinden”[1].

      Yani kâinatı yoktan yaratan ezelî ve ebedî bütün noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’ın varlığı o kadar açıktır ki, akıl onu son derece açık olmasından ve gözlerin görme sınırını aşacak şiddette açık ve meydanda bulunmasından ve her şey zıddıyla bilinir kaidesince Allah’ın zıddının yokluğundan dolayı aklıyla herkes göremiyor.

     Kâinat kitabına hikmet ve ibret nazarıyla bakılırsa;

“تَأَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَإِنَّهَا     مِنَ الْمَلاَئ اْلاَعْلٰۤى اِلَيْكَ رَسَۤائِل

     Yani, "Sahife-i âlemin eb'âd-ı vâsiasında (geniş mesafeler, uzaklıklar) Nakkaş-ı Ezelînin (başlangıcı ve sonu olmayan ve her şeyi sanat incelikleri ile süsleyen Allah’ın) yazdığı silsile-i hâdisâtın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki mele-i âlâdan (Allah katında en yüksek en yakın makam, melekler âleminden) uzanan şu selâsil-i resâil (mektup silsileleri, mektup zincirleri), seni âlâ-yı illiyyîn-i tevhide (tevhid mertebelerinin en yükseği; her şeyi bir olan Allah’a verme derecelerinin en yükseği, en zirvesine) çıkarsın.

     Şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam var ki, nazzâmı (en güzel düzenleyici) güneş gibi içinde tecellî ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu'cize-i kudret olan bu kitab-ı kâinatın te'lifinde öyle bir i'câz var ki, bütün esbab-ı tabiye (tabii sebepler) , farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemâl-i acz ile o i'câza karşı secde ederek لَنَا قُدْرَةَ لاَ سُبْحَانَكَ

  الْحَكِيمُ  الْعَزِيز اِنَّكَ اَنْتَ (Sen her türlü noksandan münezzeh ve uzaksın. Bizim hiç bir kudretimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen Azîzsin, Senin kudretin her şeye galiptir; Hakîmsin, Senin her işin hikmet iledir.) diyeceklerdir[2].

     Demek kâinat kitabına hikmet nazarıyla bakılırsa; Sinek kanadından semanın yıldızlarına kadar kâinat kitabının bütününde öyle nizam var ki; onları en güzel şekilde tanzim eden, düzenleyen bir zatın varlığı güneş gibi içinde görünüyor. Her kelimesi, her harfi birer kudret mucizesi olan kâinat kitabının yazılışında öyle bir mucizelik var ki, bütün sebepler toplansalar bu mucize karşısında secde ederek şöyle diyeceklerdir; " Sen her türlü noksandan münezzeh ve uzaksın. Bizim hiç bir kudretimiz yoktur. Şüphesiz ki Sen azizsin, Senin kudretin her şeye galiptir; Hâkimsin, Senin her işin hikmet iledir. Faydasız ve gayesiz işin yoktur. " diyeceklerdir.            

     Kâinat Kitabının Her Bir Harfi Birbiriyle Bağlantılıdır

     Kâinat kitabının kelimeleri, harfleri, noktaları gibi olan bütün varlıklar bir ağ gibi birbirine bağlanıp dayanmış ve dizilmişlerdir. Bir nokta hükmünde olan bir çekirdeği icat etmek için bütün kâinatı icat edecek sonsuz bir kudrete ihtiyaç olduğu şöyle beyan edilir:

     “Her bir kelimesi bütün kelimatıyla münasebettardır ve her harfi, bâhusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzâaf iştibak-ı tesânüd-ü nazmı (bir ağ gibi birbirine bağlanıp dayanmış olan nazım, dizilişi) vardır ki, bir noktayı yerinde icad etmek için, bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahi (sonsuz bir kudret ve muktedir bir iktidar) lâzımdır. Demek sivrisineğin gözünü halk eden, güneşi dahi o halk etmiştir. Pirenin midesini tanzim eden, manzume-i şemsiyeyi (güneş sistemini) de o tanzim etmiştir”[3].

     Demek bir harf, bir nokta hükmünde olan sivrisineğin gözünü yaratan, güneşi de yaratan olacaktır. Çünkü sivrisineğin gözü ile güneş arasında sımsıkı bir bağ vardır. Mesela; pirenin midesini düzene koyan, güneş sistemini de o düzene koymuştur. Çünkü pirenin midesi ile güneş sistemi bağlantılıdır. Öyle ise kâinatta her şey her şeyle bağlantılıdır. Kâinatta bir şeyin bağı kimin elinde ise bütün bağlar onun elindedir. Yukarıdaki misallerde denildiği gibi, sivrisineğin ve pirenin bağı kimin elinde ise, güneşin ve güneş sisteminin bağı da onun elindedir. Bu da kâinat kitabının her şeyini, her şeyiyle bilen, idare eden sonsuz bir ilim, irade, kudret sahibinin işi olabilir. İşte bu işler ilimsiz, iradesiz, şuursuz sebeplerin, sağır tabiatın, kör tesadüfün işi olamaz. Akıl bunu kabul etmez.

     Kudret Mucizesi Olan Bal Arısı ve Mikroskobik Varlıklar

     Bal arısı; kâinat kitabının bir kelimesi hükmündedir. Allah'ın sonsuz kudretinin bir mucizesi olan bal arısı, O'nun varlığına birliğine olan şehadet ballarını akıtmaktadır.

     Bu konu Risale-i Nur’da şöyle dile getirilir:    

     “Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan balarısını gör: Nasıl şehd-i şehadet (şehadet balı) o mu'cize-i kudretin lisanından akıyor! Veyahut şu kitabın bir noktası olan hurdebînî (mikroskobik) bir huveynat (çok küçük canlılar, bakteriler ve virüsler) ki, çok defa büyülttükten sonra görünür.

     Dikkat et! Nasıl mu'ciznümâ, hayret-fezâ bir misâl-i musağğar-ı kâinattır (âlemin küçültülmüş örneğidir). Sûre-i Yâsin, sûret-i lâfz-ı Yâsin’de yazıldığı gibi, cezâletli, mûciz bir nokta-i câmiadır. Onu yazan, bütün kâinatı da O yazmıştır.

     Eğer insaf ile dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynatın sureti altında olan makine-i dakika-i bedîa-i İlâhiyenin (Allah’ın eşi ve benzeri olmayan ince ayarlı makinası, sistemi, düzeni) şuursuz, kör, mecrâ ve mahrekleri (hareket yerleri) tahdid olunmayan ve imkânâtından evleviyet olmayan (ihtimallerindeki öncelikleri ayırt edilemeyen, teşekkül ihtimallerinde öncelik olmayan) esbab-ı basîta-i câmide-i tabiiyeden (tabiattaki basit cansız sebeplerin) husulünü, muhal-ender-muhal göreceksin”[4].

     Demek mikroskopla görülebilen çok küçük canlılar, bakteriler, virüsler kâinat kitabının birer noktaları gibidirler. İyice dikkat edilirse nokta hükmündeki bu küçücük varlıklar adeta büyük kâinat kitabının küçültülmüş örnekleridir. Mesela; Yasin suresinin ”Yasin” lafzında, kelimesinde yazıldığı gibi kâinatın her şeyine uygun çok özellikleri kendinde toplayan bir nokta gibidirler. O noktayı kim yazmışsa bütün kâinat kitabını da o yazmıştır. Yani o küçücük varlıkları kim yaratmış ise bütün kâinatı da o yaratmıştır.

     Eğer insaf ile dikkat edilirse o küçücük varlıkların her birisinin Allah'ın yarattığı eserleri içerisinde, eşi ve benzeri olmayan ince ayarlı makineleri, sistemleri, düzenleri olduğu anlaşılacaktır. Bu harika eserlerin, tabiattaki basit cansız sebeplerin eseri olma ihtimalinin sıfır olduğu görülecektir. İşte kâinatın yaratılmasını, en küçüğünden en büyüğüne kadar yani zerrelerinden güneşlerine kadar sebeplere, tabiata, tesadüfe havale etmek muhal ender muhaldir; yani imkânsız içinde imkânsız, olamaz içinde olamazdır.

     Zerreler; Filozof, Doktor, Hâkim Olabilir Mi?

     Kâinat kitabının yazılışı, âlemin yaratılışı Allah'a verilmediği takdirde kâinatın yapıtaşı olan zerrelere verilecektir. Bu ihtimal ise imkânsızdır.

     Bu konu Risale-i Nur’da şöyle dile getirilir:

     “Eğer her bir zerrede hükemâ şuuru, etibbâ hikmeti, hükkâmın siyaseti bulunduğunu ve her bir zerre de sair zerratla vasıtasız muhabere ettiğini itikad edersen, belki nefsini kandırıp o muhali de itikad edebilirsin. Hâlbuki o zîhayat (canlı) makinede öyle bir mu'cize-i kudret, öyle bir harika-i hikmet vardır ki, ancak bütün kâinatı, bütün şuûnatını icad eden, tanzim eden bir Sâniin sun'u (yaratması) olabilir. Yoksa kör, az, basit imkân tereddüdüyle ayak atamaz. Esbab-ı tabi’îden olamaz”[5].

     Demek varlıkların kendiliğinden veya tabiatın eseri olarak meydana geldiğine nefsini kandırmak için her bir zerrenin bir filozof gibi şuur sahibi, bir doktor gibi hikmet ve ilim sahibi; bir hâkim gibi her şeye sözünü geçiren bir hüküm sahibi olduklarını kabul etmek lazımdır. Hâlbuki o yaratılan canlı makineler Allah'ın sonsuz kudretinin mucizeleridir. O'nun hadsiz fayda ve gaye gözeterek donattığı harika eşsiz eseleridir. Bu varlıkların yaratılması ancak ve ancak bütün kâinatı her şeyiyle icat eden düzenleyen, sanatlı ve güzel bir şekilde yaratan bir yaratıcının sanat sahibi birinin eseri olabilir. Yoksa tabiattaki sebeplerin işi olamaz.

     Tabiatta Allah'ın Kanunları Hâkimdir

     Özellikle tabiattaki sebeplerin en önemli ve en sağlam temel esası ayrılmaz bir parçası olan çekim kuvveti, itme kuvveti gibi kuvvetlerin birleşmesinin imkânsızlığı söz konusudur.

     Bu konu Risale-i Nur’da şöyle dile getirilir:

    “Bâhusus o esbab-ı tabiîyenin (tabii sebeplerin) üssü'l-esası hükmünde olan cüz-ü lâyetecezzâdaki kuvve-i câzibe ve kuvve-i dâfianın içtimâlarının (atomdaki çekme ve itme kuvvetleri toplamının) hortumu üzerinde, bir muhaliyet damgası var. Fakat câizdir ki, her bir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def, hareket, kuvâ gibi emirler, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten hâricîliğe ve itibarîden hakikata ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz.[6]

     Demek ki, her şeyin esası zannedilen tabiattaki çekme kanunu, itme kanunu, hareket kanunu, bir takım hisler, kuvveler, duygular, kuvvetler gibi işler Allah'ın kâinata koyduğu kanunlara birer isim olarak kabul edilebilir. Bu kanunlar birer kaidedir tabii değildir. Yani Allah tarafından kâinatta konulmuş prensiplerdir. Kendiliğinden olmuş değildir. Zihinle alakalıdır. Hariçte gözle görülmez. Varlıkları başka şeylere nispet edilmesi halinde bilinir, hakiki bir kıymeti olmayıp kıymeti var kabul edilir. Bu kanunlar bir sebeptirler, vesiledirler, fakat hakiki tesirleri yoktur. Kanunları koyan ve onlara hükmeden ilim, irade, kudret sahibi birisi vardır. Anayasa kanunları bir kanun koyucu ve uygulayıcı hâkimi gösterdikleri gibi kâinattaki kanunlar da bir kanun koyucu ve uygulayıcı hâkiminin olduğunu göstermektedir.

     Demek kâinattaki kanunlar kendi kendine konmuş değildir. Allah’ın (c.c)  bütün kâinatta varlıkların yaratılış ve idarelerinde sürekli uyguladığı kurallardır. Bunlar adetullahın kanunlarına birer isimdir. Kendilerini koyan kudret sahibini göstermektedirler.    

    İkinci Soru

     “S: Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrattan teşekkül-ü envâ gibi umûr-u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?”  Yani; maddeye ezeliyet verilmesi ve nevlerin zerrelerin hareketinden teşekkül ettiğine inanılması gibi asılsız, uydurma işlere ihtimal verilmesinin sebebi sorulmaktadır. İşte bu sorunun cevabı hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde aşağıda nefsi, aklı ikna edici misallerle verilmektedir.

     “C: Sırf başka şey ile nefsini ikna etmek sadedinde olduğu için, o umûrun esas-ı fasidesini tebeî bir nazarla derk etmediğinden neş'et ediyor. Eğer nefsini ikna etmek suretinde kasden ve bizzât ona müteveccih olursa muhaliyetine ve makul olmadığına hükmedecektir. Farazâ kabul etse de, tegafül-ü anis-Sâni' (her şeyin sanatkârı olan Allah’ı unutma veya unutur gibi yapma) sebebiyle hasıl olan ızdırar ile kabul edilebilir. Dalalet ne kadar acibdir. Zât-ı Zülcelal'in lâzım-ı zarurîsi olan ezeliyeti ve hâssası olan icadı aklına sığıştırmayan, nasıl oluyor ki gayr-ı mütenahî zerrata ve âciz şeylere veriyor. 

     Evet, meşhurdur ki: Hilâl-i îde (Ramazan Bayramı için Batıda ayın görünmesine) bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemin etti: "Hilâli gördüm." Hâlbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin tekavvüs etmiş (kavis şekline girmiş) beyaz bir kılı idi. Kıl nerede, Kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede, sebeb-i teşkil-i enva' nerede?”[7]

     Yukarıdaki cevapta denildiği gibi bu asılsız, uydurma, hurafe bir kısım soruların sorulmasının en önemli sebeplerinden birisi; yapılan işlere sathi, yüzeysel ve uzaktan bakmaktır. Çünkü bir şeye uzaktan üstün körü bakış her zaman insanı aldatır. Nefsini o yanlış görüşle ikna etmeye çalışır. Eşyanın sanatkârı ve yaratıcısı olan Allah’ı inkâr gafletine düşer. Bu da iman ve İslam yolundan sapıtmanın doğru yoldan ayrılmanın ne kadar hayret edilecek bir şey olduğunu göstermektedir. Mesela Allah’ın zaruri lazımı olan ezeliyet sıfatını aklına sığıştıramayanlar sayısız zerrelere ve aciz şeylere o ezeliyeti isnad etmektedirler. Aynı zamanda nihayetsiz ilim, irade, kudret sahibi olan Allah’ın zerreleri teşekkül ettirerek meydana getirdiği eserleri o akılsız, şuursuz, ilimsiz, iradesiz zerrelere vermek ne kadar büyük bir yanlışlık olduğu açıktır.  Çünkü o zaman tek bir yaratıcının varlığını ve sıfatlarını kabul etmeyen ahmaklar, hadsiz zerreler sayısınca yaratıcıyı kabul etmek zorunda kalacaklardır. Allah’ın sıfatlarını zerrelere vermeyi kabul edeceklerdir. Bunu ise dünyada en ahmak insan bile kabul etmez.

     İşte bu yanlışlığın sebebi yukarıdaki misalde Ramazan hilalini görmeye çalışan ihtiyarın; beyazlaşmış eğilmiş olarak gözünün önüne gelen kirpiğinin bir kılını ay zannetmesinden başka bir şey değildir. Ay nerede kıl nerede? Zerrelerin hareketi nerede, yüz binlerce çeşit çeşit varlıkların türlerini yaratma nerede?

     İnsan Hakkı Aramaktadır

     İnsan saygı değer, şerefli, üstün özellikler verilerek yaratılmıştır. Bu özelliklerinden dolayı hakkı aramaktadır.

      Bu konu Risale-i Nur’da şöyle dile getirilir:

    “İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir. Hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken ihtiyarsız dalalet başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor”[8].

    Ben kimim? Bu dünyaya nereden geldim? Beni kim getirdi? Nereye gideceğim? gibi sorular insanoğlunu hep meşgul etmiş, bu sorulara cevap aramıştır.

     Yaratılıştan Allah'ı arayan bu insanın eline bazen asılsız, gerçekdışı, hurafe, yanlış ve yalan şeyler geçer. Bunları hak zannederek koynunda saklar. Hakikati; yani Allah'ı ve onun gösterdiği doğru yolu bulmaya çalışırken istemeyerek sapıtır, iman ve İslam yolundan ayrılır. Bulduğu yolu hakikat zannederek başına giydirir. Bütün izmlerin, batıl dinlerin, mezheplerin ortaya çıkışı böyle olmuştur. Bunun için gerçek yaratıcıyı bilmek ve yaratılışı doğru anlamak insan için en önemli meseledir.

     Üçüncü Soru:

     “S: Nedir şu tabiat, kavânin, kuvâ ki, onlarla kendilerini aldatıyorlar?

     C: Tabiat, âlem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anâsır ve âzâsının ef'âlini intizam ve rapt altına alan bir şeriat-ı kübrâ-yı İlâhiyedir (Allah’ın kâinata koyduğu ve bütün varlıkların tabi olduğu büyük anayasa). İşte şu şeriat-ı fıtriyedir ki, "sünnetullah" ve "tabiat" ile müsemmadır (isimlenmiştir). Hilkat-i kâinatta (kâinatın yaratılışında) câri olan kavânin-i itibariyesinin (maddi olmayan kanunlar) mecmû ve muhassalasından (toplamından) ibarettir. Kuvâ (kuvvetler, güçler, hisler, enerjiler) dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer hükmüdür. Ve kavânin (kanunlar) dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer meselesidir. Fakat o şeriattaki ahkâmın yeknesak istimrârına istinaden vehim, hayal tasallut ederek tazyik edip, şu tabiat-ı hevaiye tevazzu' ve tecessüm edip mevcud-u haricî ve hayalden hakikat suretine girmiştir. Hayali, hakikat suretinde gören, gösteren, nüfusun istidat-ı şûresinden, fâil-i müessir tavrını takmıştır. Hâlbuki kör, şuursuz tabiat, kat'iyen kalbi ikna edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ona ünsiyet edecek hiçbir mülâyemet ve münasebet yok iken ve masdar olmaya kabiliyeti mefkud iken, sırf nefy-i Sâni (kâinatın sanatkârı olan Allah’ı inkar etme ve yok sayma) farazından çıkan bir ıztırar ile veleh-resan-ı efkâr olan (fikirleri düşünceleri hayrette bırakan) kudret-i ezeliyenin âsâr-ı bâhiresinin tabiattan suduru tahayyül edilmiş”[9].

     Tabiat, kuva, kavanin,  kelimelerinin iyi bilinmesi gerekir. Çünkü bu kelimeler haşa Allah (c.c) yerine yaratıcı, yaratılışta doğrudan doğruya tesir sahibi olarak takdim edilmektedir. Hâlbuki tabiat; kâinattaki Allah tarafından hareketlerini düzenleyen yine Allah'ın koyduğu kanunlar mecmuasıdır. Tabiat, şehadet alemi, yani görünen alem denilen elementlerin ve bedendeki uzuvların fiillerini nasıl işlediklerini, yaratılış gayesine göre birleşmelerini düzenlemek için Allah tarafından konulmuş kanunlardır. Allah (c.c.) kâinattaki bütün varlıkların yaratılış ve hareketlerini ve olayların akışını bu kanunlarla düzenlemektedir. Bu kanunlar kısaca sünnetullah ve tabiat diye isimlendirilmişlerdir. Bunlara itibari kanunlar da denilmektedir. Yani, hariçte yaratılmış varlığı bulunmayan ilim özelliğindeki kanunlardır.

     Kuva ise, kuvveler, kuvvetler, hisler, duygular gibi manalara gelir. Bunların her biri Allah'ın (c.c.) kâinatta koyduğu birer hükümdür. Allah'tan (c.c.) gelen emir ve yasaklarla ilgili kurallar topluluğunun hükümlerindendir.

     Kavanin ise kanunlar demektir. Bu kanunların her biri Allah'ın (c.c) kâinata koyduğu sistemin birer meselesidir.

     Burada akla şöyle bir soru gelmektedir: Tabiat nasıl olmuşta yaratıcı yerine konmuş?

     İşte Allah'ın kâinatta koyduğu kanunlar, hükümler hep aynı tarzda, düzenli bir şekilde tekrarlanmaktadır. Bundan dolayı insandaki vehim ve hayal yani boş kuruntu, asılsız ve gerçek dışı düşünceler insanı baskı altına alır, musallat olur, hava gibi olan tabiatı cisimleştirir. İlim durumundan hariçte maddî bir varlıkmış gibi görmeye başlar. Hayalden hakikat suretine getirir. Tabiatı tesir sahibi kendi başına iş yapan etki edici durumuna getirir. Böylece kâinatta Allah'ın yarattığı eserleri tabiata verir. Bu da inkar etmeye zorlanan insanların içine düştüğü en büyük inkar bataklığıdır. Allah'ın başlangıcı olmayan sonsuz gücü ile yarattığı eserlerini mevhum tabiata vermek, cehaletin en katmerlisi ve en gülüncüdür.

     Tabiat Nedir? Ne Değildir?

     Tabiat kitap ve gazete gibi yayınların basıldığı yer gibi bir basım yeridir, matbaadır. O matbaayı yapan ve eserleri basan değildir.

     Tabiat, “nakkaş değil”  nakıştır,  yani güzel sanatlı şekillerle süslenmiştir. Nakkaş değildir, yani sanatkar, güzel şekillerle, süslerle süsleyen değildir.

     Tabiat, “fâil değil”  kabildir, yani varlığı başkasının varlığına bağlıdır. Tabiat  olabilir de olmayabilir de  bir varlıktır. Olup olmaması Allah’ın dilemesine bağlıdır. Fail değildir,  yani işi yapan değildir.

     Tabiat, “mastar değil” mistardır,  yani cedveldir. Bir şeyin düzgün olmasına yarayan bir alettir. Kendi başına bir şey yapamaz. Masdar ise, bir şeyin çıktığı menba, bir işin kaynağı, temelidir. İşte tabiat hiç bir işin temeli değildir.

     Tabiat, “nâzım değil”  Nizam, kurulmuş bir düzendir, bir sistemdir. Nâzım ise düzene koyan, düzenleyen, tertipleyendir. İşte tabiat kurulmuş bir düzendir, düzenleyen başkadır.

     Tabiat, “kanundur, kudret değil.” Kanun, emirler, yasaklar, kaideler ve kurallardır. Kudret ise kaideleri, kuralları koyan ve uygulayandır. Tabiat, kudret sahibi uygulayıcı değildir.

     Tabiat, “ şeriat-ı iradiyedir, hakikatı-ı hariciye değil.” Şeriat-ı iradiye, Allah'ın (c.c.) irade sıfatından gelen ve kâinattaki bütün varlıkları zorunlu olarak düzenleyen kanunlar sistemidir.  Hakikat-ı hariciye ise hayat gibi alem-i şehadete, görünen aleme gelmiş bir varlıktır. İşte tabiat böyle görünen harici hakikatı olan bir varlık değildir.  Bu mesele Risale-i Nur’da şöyle özetlenmiştir:

     “Hâlbuki tabiat misalî bir matbaadır, tâbi' değil; nakıştır, nakkâş değil; kàbildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-i hariciye değil”[10].

     Bir Soru Bir Misal

     Burada yine akla bir soru gelmektedir. Peki, nasıl olmuşta tabiat hariçte bir varlık olarak kabul edilmiş ve bir kısım insanlar tarafından ilah yerine konulmuş? Bu soru Risale-i Nur'da güzel bir misal verilerek cevaplandırılmıştır.

    “Meselâ, yirmi yaşında bir adam birden bire dünyaya gelse, hâli (boş) bir yerde, muhteşem ve sanayi-i nefîsenin (çok güzel sanatlar, ileri sanayi) âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farz etse, kat'iyen hariçten gelme hiçbir fâilin eseri değil. Sonra içindeki eşya-yı muntazamaya sebep ararken, tanziminin kavâninini câmi (düzenleme ile ilgili kanunları içine alan) bir kitap bulsa, onu mâkes-i şuur (şuurun-Allah’ın gayelerinin yansıtıcısı, aksetme yeri)  olduğundan, bir fâil, bir illet-i ıztırarî kabul eder. İşte, Sâni-i Zülcelâlden tegafül sebebiyle, böyle gayr-ı mâkul, gayr-ı mülâyim bir illet-i ıztırarî olan tabiat ile kendilerini aldatmışlar”[11].

     Demek tabiatı yaratıcı yerine koymak tamamen bir gaflet eseridir. Allah'ı (c.c.) görmemezlikten gelenler bir ilah arayışına zorlanmışlardır. Bu zorlanma yaratıcı arama mecburiyeti onlara kabul edilmesi aklen mümkün olmayan tabiatla kendilerini aldatmışlardır. Yani Allah’ı inkâra zorlandıkları için, O’nun eserlerini tabiata vererek kendilerini kandırmışlardır.

     Allah'ın İki Çeşit Kanunu Vardır

     Allah'ın kâinata koyduğu şeriat-ı ilâhîye denilen iki türlü kanunu vardır.

     Bu konu Risale-i Nur’da şöyle dile getirilir:

    “Şeriat-ı İlâhiye ikidir: Biri: Sıfat-ı kelâmdan gelen bir şeriattır ki, beşerin ef'âl-i ihtiyariyesini tanzim eder. İkincisi: Sıfat-ı iradeden gelen ve "evâmir-i tekviniye" tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir ki, bütün kâinatta câri olan kavânin-i âdâtullahın (kâinatta işleyen İlâhî yasalar, yaratılış kanunları) muhassalasından ibarettir. Evvelki şeriat nasıl kavânîn-i akliyeden (akla uygun kanunlardan) ibârettir; tabiat denilen ikinci şeriat dahi, mecmu-u kavânin-i itibariyeden (varlığı bulunmayan ve ilim özelliğinde olan kanunların hepsinden) ibarettir. Sıfat-ı kudretin hassası olan tesir ve icada mâlik değillerdir.

     Sabıkan, sırr-ı tevhid beyanında demiştik: Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halk eden, her şeyi halk etmiştir. Öyleyse, bir şeyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zarurîdir”[12].

      Demek bu kanunlardan biri kelam sıfatından gelen şeriat kanunudur. Bu kanunlar insanoğlunun serbest iradesi ile yaptığı işleri tanzim eder, düzene koyar.

     İkinci şeriat kanunu ise, irade sıfatından gelen tekvini emirler olarak isimlendirilen kanunlardır. Bunlar kâinattaki varlıkların yaratılış ve hareketleriyle ilgili kanunlardır. Bu kanunlara adetullah kanunları da denir. Adetullah kanunları, kâinattaki bütün olayları ve varlıkların hareketlerini birbiriyle bağlantılı olarak düzenleyen Allah'ın kanunlarıdır. Bütün canlılar bu kanunlar çerçevesinde yaratılmakta ve hareketleri, her şeyleri o yaratılışa göre tanzim edilmektedir. Bir tesadüf, bir gelişigüzellik yoktur. İnsanın yaratılışı da maymunun yaratılışı da bu kanunlara bağlıdır.

     Birinci kısım şeriat akılla ilgili akla uygun olan kanunlardır. İkinci kısım şeriat ise tabiat denilen itibari kanunların toplamından ibarettir.

     Bu kanunlar Allah'ın (c.c.) sonsuz kudret sıfatının özelliği olan tesir ve icada, yani yaratmaya malik değildirler. Yaratılan bütün mülkün sahibi Allah olduğu gibi yaratan, icat eden, tesir sahibi olan ve idare eden de ancak Allah'tır. Bir şeyi yaratan her şeyi yaratandır. Öyle ise kâinatta her bir şeyi yaratanın, bir ve tek olması; her şeyin her işinde daima O’na muhtaç olması fakat kendisinin hiç bir şeye hiç bir zaman hiçbir cihetle ihtiyacı olmaması zaruridir.

    Sebepler Yaratıcı Olamaz

     İman ve İslamiyet yolundan sapan, doğru yoldan ayrılan ehli dalaletin sebepleri yaratıcı gibi takdim etmektikleri şöyle dile getirilir:

     “Şu ehl-i dalâletin gösterdikleri esbab-ı tabiiye, hem müteaddit, hem birbirinden haberi yok, hem kör, iki elinde iki kör olan tesadüf-ü a'mâ ve ittifakıyet-i avrânın (kör ittifakın, kör tesadüfün) eline vermiştir.

قُلِ اللَّهُ  ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ  (Sen Allah de, sonra da onları daldıkları batakta bırak, oynaya dursunlar.)[13]

     Elhâsıl: İkinci bürhanımız olan kitab-ı kebir-i kâinattaki nazm ve nizam, intizam ve telifindeki i'câz (mu’cize, Allah’tan başkasının yapamayacağı şey) güneş gibi gösteriyor ki, bir kudret-i gayr-ı mütenahi (sonsuz bir kudret), bir ilm-i layetenâhî (sonsuz bir ilim), bir irâde-i ezeliyenin (ezelî olan Allah’ın iradesi) eserleridir”[14].

     Demek ki sebepler ne birbirlerinden ne de yaptıkları işten haberdardır. Sebepler, onlardan hâsıl olan neticelere göre daha adi; neticeler ise daha alidirler. Mesela; meyvenin sebebi ağaç, yumurtanın sebebi tavuk, sütün sebebi inektir. Bunlardan ne ağacın ne tavuğun ne de ineğin; ne yaptığından, ne yaptıklarının mahiyetinden faydasından, yapılanların neye yaradığından haberi yoktur. Hâlbuki meyveye, yumurtaya, süte ihtiyacı olan en başta insandır. İnsan akıl sahibi, ilim sahibi, şuur sahibi olduğu halde bunları yapmaya gücü yetmez. Akılsız ilimsiz şuursuz olan bu sebeplerin o neticeleri yapması ise hiç kabul edilemez. Öyle ise onları yapan başkadır. Yani; insanı bilen birisi ancak onları insanın ihtiyacına cevap verecek şekilde yapabilir. Çünkü onlar; tadıyla, kokusuyla, gıdasıyla, rengiyle insanın gözüne, diline, burnuna, midesine göre uygun yaratılmışlardır.

     İşte onları yaratan ancak insanı yaratan ve o sebepleri de yaratan birisi olabilir. Çünkü o ağaç, tavuk, inek de sonradan yaratılmışlardır. Öyle ise sebepleri de neticeleri de yaratan; sebeplerin perdesi arkasında iş gören birisi vardır. Bütün bu işler onun işleridir. Sebepler birer perdedir. Her şey O’nun sanatıdır, O’nun eseridir. Sanat sanatkârsız, eser ustasız olmaz. Kâinattaki zerrelerden seyyarelere kadar harika eserlerin aciz sebeplerin, kör tesadüfün, sağır tabiatın işi olmasını hiçbir akıl kabul etmez.

     Demek şu kâinat kitabındaki düzenli ölçülü yaratılış ve insanların yapmaktan aciz kaldıkları harika eserler güneş gibi gösteriyor ki; kudreti sonsuz, ilmi nihayetsiz,  iradesi ezeli olan bir zatın eserleridir.


[1] Nursî, Bediüzzaman, S. Mesnevî-i Nûriye. a. g. e. s. 343.(Nokta, İkinci Bürhan)
[2] Nursî, Bediüzzaman, S. Mesnevî-i Nûriye. a. g. e. s. 343.
[3] Nursî, Bediüzzaman, S. Mesnevî-i Nûriye. a. g. e. s. 343.
[4] Nursî, Bediüzzaman, S. Mesnevî-i Nûriye. a. g. e.  s. 343-344.
[5] Nursî, Bediüzzaman, S. Mesnevî-i Nûriye. a. g. e. s. 344.
[6] Nursî, Bediüzzaman, S.  Mesnevî-i Nûriye. a. g. e. s.344.
[7] Nursî, Bediüzzaman, S.  Mesnevî-i Nûriye. a. g. e.s. 344-345.
[8] Nursî, Bediüzzaman, S. Mesnevî-i Nûriye . a. g. e. s. 345.
[9] Nursî, Bediüzzaman, S. Mesnevî-i Nûriye . a. g. e. s. 344-345.
[10] Nursî, Bediüzzaman, S. Mesnevî-i Nûriye. a. g. e.s.345.
[11] Nursî, Bediüzzaman, S. Mesnevî-i Nûriye. a. g. e. s.346.
[12] Nursî, Bediüzzaman, S. Mesnevî-i Nûriye. a. g. e. s.346.
[13] En'âm Sûresi, 91. ayet.
[14] Nursî, Bediüzzaman,.S. Mesnevî-i Nûriye. a. g. e. S. 346.

105 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun