KÂİNAT KİTABINDAN YARATICI’YI TANIMAK

Dr. İdris GÖRMEZ[1]
Gazi Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Kırşehir, (Emekli).

     Varlıkların yaratılışını anlamak; yaratıcısını iyi tanımak ve doğru anlamakla mümkündür.

     Varlıkların yaratıcısı Allah nasıl bilinecektir? Allah’ı doğru bilmenin ölçüsü nedir? Allah’ı bütün sıfatlarıyla anlamak ve bilmek, Kur’an’ın bildirdiği şekliyle tanımakla mümkündür. Allah’ın sıfatları doğru bilinemezse, herkes kendi âleminde bir İlah modeli hayal edecektir. Fertlerin âlemindeki o modelle kâinattaki varlıkların yaratılışlarını anlamak mümkün olmayacaktır.

     Allah'ın varlığının ve birliğinin delilleri bir değil, bin değil, âlemdeki zerreler adedince hadsizdirler. Kur’an’ın bu asrın insanlarının anlayışına taze bir tefsiri olan ve zihinleri meşgul eden sorulara ilimler ışığında ispatlı ve ikna edici cevaplar veren Risale-i Nur Külliyatı; Allah'ın varlığı ve birliği ile ilgili susturulması ve karşı konulması imkânsız deliller ile doludur. Bunlardan dört tanesine Mesnevî-i Nuriye adlı eserde şu şekilde işaret edilmektedir.

     Birincisi: Âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammed Aleyhissalâtü  Vesselâm’dır.

     İkincisi: Kâinat kitabıdır.

     Üçüncüsü: Mu’cize ve ilâhî bir kelâm olan Kur’an-ı Kerîm’dir.

     Dördüncüsü: Hiç yalan söylemeyen fıtrat ve vicdandır.

     Yukarıda sayılan bu delillerden biz ikinci delil olan kâinat kitabını nazara alacağız.

     Allah’ın Varlığını Tanıtan Kâinat Kitabı

     Kâinat adeta iç içe yazılmış kitaplardan meydana gelmiştir. Meselâ yeryüzü yazılmış bir kitap şeklindedir. Ondaki her bir varlık, o kitabın sayfaları ve cümleleri şeklindedir. Bu kâinat kitabını tarif eden Kur’an’ın bir tefsiri olan Risale-i Nur’da bu konu şu şekilde izah edilmektedir:

     “İsm-i Hakem’in tecelli-i a’zamı şu kâinatı öyle bir kitap hükmüne getirmiş ki her sahifesinde yüzer kitap yazılmış ve her satırında yüzer sahife dercedilmiş ve her kelimesinde yüzer satır mevcuddur ve her harfinde yüzer kelime var ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitabın sahifeleri, satırları, tâ noktalarına kadar yüzer cihette nakkaşını, kâtibini öyle vuzuhla (açık şekilde) gösteriyor ki, o kitab-ı kâinatın müşahedesi, kendi vücudundan yüz derece daha ziyade kâtibinin vücudunu ve vahdetini ispat eder. Çünkü bir harf, kendi vücudunu bir harf kadar ifade ettiği halde, kâtibini bir satır kadar ifade ediyor”[2].

     İşte kâinat öyle bir kitaptır ki, her sahifesinde, her satırında, her kelimesinde, her harfinde, her noktasında binlerce kitap yazılmıştır. Nasıl bir harf kâtipsiz olamazsa, bu kadar harika yazılan bir kitabın da kâtipsiz olması asla düşünülemez. Benzersiz olan böyle bir kitabın tesadüflere, tabiata ve sebeplere verilmesi ve kendi kendine olması imkânsızdır. Aklı olan bunu kabul edemez. Kitap ne kadar harika ise o derece ilmi, iradesi ve kudreti sonsuz bir harika Zat’ın eseri olduğunu gösterir.

      Demek bir kitabın sahifeleri,  satırları,  ta noktalarına kadar yüzer cihette o kitabın yazarını çok açık bir şekilde gösterir. Meselâ o kitabın bir harfi kendi varlığını bir harf kadar gösterdiği halde yazarını bir satır kadar ifade eder.  Bunun bir ‘A’ harfi olduğunu kabul edelim. Bu harf kendisini bir ‘A’ kadar gösterdiği halde; yazarına birçok cihette şahitlik yapar. Meselâ der; “Benim yazarımın ilmi var, iradesi var, kudreti var, benim yazarım sanatkârdır” gibi çok cihetlerle yazarının varlığını gösterir.

     İşte aynen bunun gibi, kâinatta her bir varlık bir ‘A’ harfi gibidir. Kendi varlığını bir cihette gösterirken onu yaratan Yaratıcı’nın varlığını, birliğini, isimlerini ve sıfatlarını çok cihetlerle ispat eder. “Ne güzel yapılmış, ne güzel yazılmış.” dedirtir.

      Kâinat Kitabının Bir Sahifesi Yeryüzüdür

     Yeryüzü sahifesinde yaratılan her bir bitki, her bir hayvan adeta birer kitap gibi yazılmışlardır. Bu kitaplar her bahar mevsiminde bir anda yanlışsız çok mükemmel bir şekilde yazıldığını dikkat eden herkes görür. Bu yazılan hadsiz kitaplar bir yazarının varlığını göstermektedir.

     Bu konu Risale-i Nur’da şu şekilde ifade edilmiştir:

     “Evet, bu kitab-ı kebirin bir sahifesi, zemin yüzüdür. O sahifede nebatat, hayvanat taifeleri adedince kitaplar, birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gayet mükemmel bir surette bahar mevsiminde yazıldığı gözle görünüyor”[3].

     Kâinat Kitabının Bir Satırı Bir Bahçedir

     Kâinat kitabının satırı hükmündeki bir bahçede bulunan bütün çiçeklerin, bitkilerin, ağaçların her biri son derece düzenli, tertipli, nizamlı yazılmış yazarlarını öven kasideler ve şiirler gibidir. Ve bu şiirler yanlışsız bir şekilde yazıldığı gözümüz önünde görüldüğü şöyle ifade edilmiştir:

     “Bu sahifenin bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebatlar adedince manzum kasideler; beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz”[4].

     Kâinat Kitabının Bir Kelimesi Bir Ağaçtır

     Yeryüzünde muntazam, ölçülü, süslü yaratılan her bir ağaç; çiçekleri, meyveleri, yaprakları sayısınca sonsuz büyüklük sahibi bir yaratıcının varlığına şahitlik yaptığı şöyle dile getirilir:

     “O satırın bir kelimesi, çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime; muntazam, mevzun, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince Hakem-i Zülcelal’in medh-ü senasına dair manidar kısa yazılardır.    

     Güya çiçek açmış her ağaç gibi o ağaç dahi nakkaşının güzel süslerle süsleyen sanatkârının medîhelerini teganni eden manzum bir kasidedir.

     Hem güya Hakem-i Zülcelal, zeminin meşherinde teşhir ettiği antika ve acib eserlerine binler gözle bakmak istiyor.

     Hem güya o Sultan-ı Ezelî’nin o ağaca verdiği murassa (süslü) hediye ve nişanları ve formaları, hususi bayramı ve resm-i küşadı olan baharda padişahının nazarına arz etmek için öyle müzeyyen, mevzun, muntazam, manidar bir şekil almış ve öyle hikmetli bir şekil verilmiştir ki, her bir çiçeğinde, her bir meyvesinde birbiri içinde çok vecihler ve deliller ile nakkaşının vücuduna ve esmasına şehadet ederler.

     Meselâ, her bir çiçekte, her bir meyvede bir mizan (ölçü) var. Ve o mizan, bir intizam içinde ve o intizam, tazelenen bir tanzim ve tevzin içinde ve o tevzin ve tanzim, bir ziynet ve sanat içinde ve o ziynet ve sanat, manidar kokular ve hikmetli tatlar içinde bulunduğundan her bir çiçek, o ağacın çiçekleri adedince Hakem-i Zülcelal’e işaretler ediyor”[5].

      Demek kâinatta ve bütün varlıklarda en kolay şekli ve en kısa yolu en faydalı biçimi uygulayan ve varlıkları düzenli ve faydalı şekilde karıştırmadan birlikte idare eden Allah Celle Celaluhü’ den başkası olamaz. Sonsuz ilim, irade, kudret gibi sıfatlara sahip olan Allah; yeryüzünde sergilediği bütün bu antika eserleriyle akıl sahiplerine kendisini göstermektedir.  

     Kâinat Kitabının Bir Harfi Bir Meyvedir

     Kâinat kitabının bir harfi hükmünde yaratılan her bir meyvede daima tazelenip yenilenen harika bir mizan ve intizam bulunmaktadır. Bu ölçülü, tartılı, dengeli, düzenli, tertipli, faydalı, sanatlı yaratılış; kâinatta yaratılan hoş kokulu ve tatlı meyveler sayısınca bir sanatkârın ve onları öyle yapan bir ustanın varlığına, birliğine açıkça şahitlik yapmaktadırlar.

      Kâinat Kitabının Bir Noktası Bir Çekirdektir

     Kâinat kitabının bir kelimesi olan bir ağacın bir harf hükmünde olan meyvede bulunan bir çekirdek noktası bütün bir ağacın programını içinde taşımaktadır. Bu öyle bir noktadır ki, bir ağacı yapamayan bu noktayı yapamaz. Bu nokta hükmünde çekirdeği yapan ancak bir ağacı yapabileceği şöyle ifade edilmiştir:

     “Ve bu bir kelime olan bu ağaçta, bir harf hükmünde olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün ağacın fihristesini, programını taşıyan küçük bir sandukçadır. Ve hâkeza…

    Buna kıyasen kâinat kitabının bütün satırları, sahifeleri böyle ism-i Hakem ve Hakîm’in cilvesiyle yalnız her bir sahifesi değil, belki her bir satırı ve her bir kelimesi ve her bir harfi ve her bir noktası, birer mu’cize hükmüne getirilmiştir ki bütün esbab (sebepler) toplansa bir noktasının nazirini getiremezler, muaraza edemezler”[6].

     Sonuç olarak; kâinat kitabının bütün sahifeleri, satırları, kelimeleri, harfleri, noktaları birer mucize hükmüne getirilmiştir. Bütün sebepler toplansa bu kitabın bir harfinin, bir noktasının benzerini yapamazlar. Kâinat adeta yazılmış büyük bir Kuran gibidir. Her bir varlık o Kuran’ın tekvini bir ayetidir. Allah’ın varlığına, birliğine bu varlıkların her biri delil ve işaret olarak yaratılmışlardır. Bu yaratılış serseri tesadüfe, kör kuvvete, ne yaptığını bilmeyen şuursuz mevhum tabiata havale edilemez. Bu iş ancak her şeyi gören, bilen, her şeye gücü yeten, her şeyde bir fayda gözeten, her şeyi mizanlı, ölçülü, intizamlı, tertipli, düzenli yaratan Allah’ın işi olabilir.

     Bu işlerin tesadüfün ve tabiatın işi olmadığı şu şekilde ifade edilmiştir:

     “Evet, bu Kur’an-ı Azîm-i Kâinat’ın her bir âyet-i tekviniyesi, o âyetin noktaları ve hurufu adedince mu’cizeler gösterdiklerinden elbette serseri tesadüf, kör kuvvet, gayesiz, mizansız, şuursuz tabiat hiçbir cihetle o hakîmane, basîrane olan has mizana ve gayet ince intizama karışamazlar. Eğer karışsaydılar elbette karışık eseri görünecekti. Hâlbuki hiçbir cihette intizamsızlık müşahede olunmuyor”[7].

     Kâinat Kitabının Ezeli Yazarı Kendisini Tanıttırmak ve Sevdirmek İstiyor

     Her cemal ve kemal sahibi; cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi değişmez bir kaidedir. İşte bu esaslı kaideye binaen sonsuz kemal ve cemal sahibi olan kâinat kitabının ezelî ve ebedî yaratıcısı da bu kâinat kitabının her bir sahifesi ile ve her bir satırıyla, bütün harfleri ve noktalarıyla kendini tanıttırmak ve kemalatını bildirmek ve güzelliklerini göstermek ve kendini sevdirmek için küçük büyük her bir varlığın dilleri adedince kemalini ve cemalini tanıttırıyor ve sevdiriyor. İnsandan da hadsiz dillerle kendisini tanıttırmasına mukabil imanla tanımasını ve sevdirmesine mukabil ubudiyetle, kullukla kendisini sevdirmesini istediği şöyle ifade edilmiştir:

     “Nihayet kemalde bir cemal ve nihayet cemalde bir kemal, elbette kendini görmek ve göstermek, teşhir etmek istemesi, en esaslı bir kaidedir. İşte bu esaslı düstur-u umumîye binaendir ki, bu kitab-ı kebîr-i kâinatın Nakkaş-ı Ezelîsi, bu kâinatla ve bu kâinatın herbir sahifesiyle ve herbir satırıyla, hattâ harfleri ve noktalarıyla kendini tanıttırmak ve kemâlâtını bildirmek ve cemâlini göstermek ve kendisini sevdirmek için, en cüz'îden en küllîye kadar herbir mevcudun müteaddit lisanlarıyla cemâl-i kemâlini (kemalinin güzelliğini)  ve kemâl-i cemâlini (güzelliğinin mükemmelliğini) tanıttırıyor ve sevdiriyor[8].

       İnsana Yüklenen İman ve Kulluk Sorumluluğu

     Her şeyi gayeli ve faydalı olarak karıştırmadan ve birbirine zarar verdirmeden beraberce emir ve iradesi altına alan yüce Allah kendini bütün yaratıklarıyla tanıttırmak ve sevdirmek istemektedir. Ve insandan da iman ile tanımasını, emir ve yasaklarına uymakla sevdirmesini istemektedir. Bunu yapmayan insanın büyük bir cehalet ve vurdumduymazlık içerisinde zarar edeceği şöyle ifade edilmiştir:

     “İşte, ey gafil insan! Bu Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i Zülcelâli ve'l-Cemal (Cemal ve kemal sahibi her şeyin hakimi Cenab-ı Hak), sana karşı kendisini her bir  mahlûkuyla böyle  hadsiz ve parlak tarzlarda tanıttırmak ve sevdirmek istediği halde, sen Onun tanıttırmasına karşı imanla tanımazsan ve Onun sevdirmesine mukabil ubudiyetinle (kulluğunla ve ibadetlerinle) kendini Ona sevdirmezsen, ne derece hadsiz muzaaf (kat kat) bir cehalet, bir hasâret (zarar) olduğunu bil, ayıl[9].

     Kâinat Kitabı Allah’ın Varlığını ve Birliğini Okuyor ve Okutuyor

     Kâinat adeta kitap gibi son derece güzel bir şekilde tanzim ve tertip edilmiştir. İçerisinde en küçük bir karışıklık ve gelişigüzellik yoktur. Bu kitabın okunması bilinirse, hem yaratılışı anlamak ve hem de Yaratıcıyı tanımak mümkün olacaktır.

     Bu konu Risale-i Nur’da şöyle dile getirilir:

     “Evet, şu kitabın bütün hurufu ve bütün noktaları, efrâden ve terekküben (ferd ve birleşik olarak) Zât-ı Zülcelâlin vücud ve vahdetini, elsine-i mahsusaları (hususi lisanlarla) kıraat ile  وان من شيء الا يسبح بحمده 'yi tilâvet ediyorlar.”

      Demek Kâinat Kitabı bütün harfleri ve noktalarına varıncaya kadar her şeyi ile kâinatın yaratıcısının varlığına ve birliğine işaret etmektedir. İşte yukarıdaki ifadelerde denildiği gibi, kâinattaki bütün mevcudatın muntazam suretleri, ölçülü yaratılışları, mükemmel hayatları her biri ayrı ayrı birer dildir. Varlıkların bu dilleri çok açık bir şekilde hususi tesbihatları ile bir tek mukaddes Zata şehadet etmektedirler. Işık güneşi gösterdiği gibi bütün bu diller Allah’ın varlığını ve birliğini açık bir şekilde okumakta ve okutturmaktadırlar. İşte ayette ifade edildiği gibi;

 "Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp, Onu tesbih etmesin (Kusursuzluğunu bilip kemâlâtını göstermesin)"[10] .

    Kâinatta Bütün Zerreler Bir Yaratıcının Varlığına ve Birliğine Şahitlik Yapmaktadırlar

     Kâinatın bütün zerreleri ile Yaratıcısı’nın varlığına şehadeti Risale-i Nur’da şöyle dile getirilir:

     “Cemî zerrat-ı kâinat (Kâinat atomlarının tamamı), birer birer, zât ve sıfât ve saire vücuh ile hadsiz imkânat mabeyninde mütereddit iken, birden bire bir ciheti takip, muayyen bir sıfatla ittisaf (sıfatlanma), mahsus bir keyfiyetle tekeyyüf ederek (belirli bir özellik kazanarak)  hayret-bahşâ hikemi (hayret veren faydaları) intaç (hasıl) ettiğinden, Sâniin vücub-u vücuduna (Yaratıcı’nın varlığına) şehadetle, avâlim-i gaybiyenin enmuzeci (bilinmeyen âlemlerin numunesi) olan lâtife-i Rabbâniye içinde ilân-ı Sâni (her şeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah’ı ilan) eden misbah-ı imanı (iman lambasını) ışıklandırıyorlar. Evet, bir nefer, nefsinde ve takımda ve bölükte, taburda ve orduda gibi; her bir zerre de, kendi başıyla zât, sıfât, keyfiyetindeki imkânat cihetiyle Sânii ilân ettiği gibi, tesâvir-i mütedahileye (iç içe geçmiş tasvirlere) benzeyen mürekkebat-ı müteşâbike-i mütesâide-i kâinatın (kâinatta bir ağ gibi birbirine bağlanarak genişleyen terkiplerin) her bir makamında ve her bir nisbetinde ve her bir dairesinde, her bir zerre, muvâzene-i cereyan-ı umumîyi muhafaza; ve her nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazifeyi ifa (yapma) ve hikmeti intaç ettiklerinden, Sâniin kast ve hikmetini izhar ve vücut ve vahdetinin âyâtını kıraat ettikleri için, Sâni-i Zülcelâlin berâhini (güçlü delilleri), zerrattan kat kat ziyade olur. Demek الطرق إلى الله بعدد أنفاس الخلائق  hakikattir, mübalâğa değil; belki nâkıstır.[11]

      İşte; kâinattaki bütün zerrelerin hadsiz şekiller alabilme imkânı varken bir tek şekil almaları ve en faydalı bir tarzda en isabetli yerde yerleştirilmeleri ve aynı zamanda bulunduğu yerde bütün zerrelere nispetle farklılık göstermeleri, başıboş olmadıklarını, onları yaratan zatın memuru olduklarını ve onun emri ile hareket ettiklerini apaçık bir şekilde göstermektedirler. Çünkü; bir insanın parmak izinde yer alacak bir zerre, bugüne kadar yaratılmış ve kıyamete kadar yaratılacak olan bütün parmaklarda yer alan zerreleri bilerek onlardan farklı bir şekil alması gerekmektedir. Ta ki dünyada hiçbir insanın parmak izi diğer bir insanın parmak izine benzememiş olsun. Parmak izindeki zerre böyle olduğu gibi göz retinası gibi bütün azalardaki vazife alan zerreler için de böyledir. Meselâ insanın yediği bir besinin içerisindeki zerrelerin trilyonlarca hücrede hiç şaşırmadan göz hücresi, beyin hücresi gibi bedende sevk edilen yere gitmesi ve o uzuvda dünyada hiçbir uzva benzemeyecek şekilde yer alması düşünen insanı hayretler içerisinde bırakacaktır. Bunun gibi kâinatta hadsiz misaller vardır.

     İşte eğitimli bir neferin bir komutanın emriyle takımda bölükte taburda ve orduda vazifelendirildiği gibi, akılsız şuursuz bu zerrelerin bulunduğu yere göre ayrı ayrı vazife almaları, bir fayda gözeterek hareket etmeleri, bütün kâinattaki varlıklardan farklı bir şekil göstermeleri onları o vazifeye kast ve hikmet ile sevk eden bir zatın varlığına ve birliğine zerreler sayısınca şahitlik yapmaktadırlar.  Kendileri de o zatın emri altında çalıştırılan birer memuru, birer askeri olduklarını göstermektedirler. Bunun böyle olduğu kendilerinden beklenmeyen büyük işleri yaptıklarından anlaşılmaktadır.

     Çünkü bu iş nihayetsiz bir kudret, her şeyi ihata eden bir ilim ve irade ile olabilir. Onun için bu harika işler ilimsiz, iradesiz, kudretsiz, aciz, akılsız, şuursuz zerrelerin işi olamaz; akıl sahipleri bunu kabul etmez.

     Netice olarak;  kâinattaki bütün varlıklar Allah’ın varlığını ve birliğini göstermektedir. “Mahlûkatın sayısınca Allah’a giden yollar vardır”.


[1] Dr. İdris GÖRMEZ. Cumhuriyet Mah. 622 Sok. no: 25. Muratpaşa/ANTALYA. 05052554133.  idrisgormez@hotmail.com
[2] Nursi, Bediüzzaman, S. Lemalar. Envar Neşriyat, İstanbul, 1996, s.311.
[3] Nursi, B., S. Lemalar. a. g. e. s. 311.
[4] Nursi, B., S. Lemalar. a. g. e. s. 311.
[5] Nursi, Bediüzzaman, S. Lemalar. a. g. e. s. 312.
[6] Nursi, Bediüzzaman, S. Lemalar. a. g. e. s. 312.
[7] Nursi, Bediüzzaman, S. Lemalar. a. g. e. s. 312.
[8] Nursi, Bediüzzaman, S. Lemalar. a. g. e. s. 312.
[9] Nursi, Bediüzzaman, S. Lemalar. a. g. e. s. 312.
[10] İsrâ Sûresi, 44.ayet.
[11] Nursî, Bediüzzaman, S. Mesnevî-i Nûriye. Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları- 1182, İstanbul, 2016, s. 342.

32 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun