KUR'AN'A GÖRE İNSANIN YARATILIŞ MUCİZESİ

Prof. Dr. Musa Kazım YILMAZ
Harran Üniv., İlahiyat Fakültesi, Tefsir Bilim Dalı, Şanlıurfa.
musakazimyilmaz@gmail.com

     Allah, insanı annelerinin karnında üç kat karanlığın ortasında birbirini izleyen yaratma merhalelerinden geçirerek yarattığını ifade ediyor.[1] İnsanın, üç karanlığın ortasında mükemmel bir varlık olarak dünyaya getirilmesi, Kur’an’ın 1400 yıl önce haber verdiği yaratılış mu’cizelerinden sadece bir tanesidir. Nitekim günümüz tıp bilginlerinin ortaya koydukları verilere baktığımız zaman, anne karnındaki ceninin tam da üç ayrı zarın içinde büyüdüğünü görüyoruz. Bunlardan birisi Amniyon zarıdır ki, cenin bunun içinde yer alır. İkincisi eş dediğimiz Koriyon zarıdır. Üçüncüsü de düşen eş dediğimiz Decidua geçici zarıdır.[2]

     Kur’an bununla da kalmayarak, sürekli bir şekilde insanın dikkatini kendi yaratılışına çekiyor ve nasıl yaratıldığı konusunda düşünmesini emrederek şöyle diyor:

     “İnsanoğlu neden yaratılmış olduğuna bir baksın. O, (üreme organlarından) fışkıran ve omurga ile kaburga arasındaki bölgeden çıkan ve hayat tohumları ihtiva eden basit bir sudan yaratıldı.”[3]

     Bir diğer ayette:

      “İnsan görmez mi ki, biz kendisini bir damlacık hayat suyundan yarattık (ve akıl fikir bahşettik), fakat o apaçık bir hasım oluverdi” buyuruyor.[4]

     Diğer taraftan, insanın yaratılışıyla ilgili olarak nazil olan yetmişten fazla ayette, yaratılış mu’cizesinin bir yasaya dönüştüğüne işaret ederek “Yarattık” (Halakna), “Yarattı” (Halaka), “Sizi yarattık” (Halaknakum) gibi geçmiş zamana ait ifadeler kullanılmıştır. Özellikle Hac (22. Sure) ve Muminûn (23. Sure) surelerinin başlarında yer alan ayetler, bu konuda çok dikkat çekici ifadeler ihtiva etmektedir. Biz Muminûn Suresinin 12.13.14.15.ve16. ayetlerinin mealini buraya alarak açıklamaya çalışalım:

     “Doğrusu biz insan türünü bir nevi yoğunlaştırılmış balçıktan yarattık. Epey sonra onu karar kılacağı  (rahimde) yer tutan bir hayat tohumu kıldık. Daha sonra, o hayat tohumundan döllenmiş hücreyi yarattık; hemen sonra döllenmiş hücreden cenini yarattık ve ceninden de kemikleri yarattık. En sonunda kemiklere kas giydirdik; sonuçta onu bağımsız bir varlık olarak inşa ettik. İşte her şeyi en güzel şekilde yaratan Allah’ın şanı böyle yücedir. Ve kuşku yok siz, bu sürecin ardından elbette öleceksiniz. Yine kuşku yoktur ki siz, kıyamet günü tekrar dirileceksiniz.”

     Bu ayette görüldüğü gibi, insanın yoğunlaştırılmış balçıktan yahut balçığın özünden yaratılmış olduğunu gösteren çok sayıda ayet vardır. Fakat en kapsamlı ve detaylı anlatım, meallerini yukarıya aldığımız Muminun Suresinde yer almıştır. İnsanın yaratılışı ile ilgili olarak Kur’an’da yer alan çok sayıdaki bu atıflar, insan bedeninin toprakta yetişen, ya da toprağın birleşiminde var olan çeşitli organik ve inorganik unsurlardan meydana gelmiş olduğunu gösterir. Ayrıca bu ayetler, toprakta yetişmekte olan besinlerin özümlenmesi yoluyla bu unsurların, sürekli olarak canlı ve üretken hücrelere dönüştüğüne de işaret etmektedir. Böylece insanın bedenine ait menşeinin özünün basitliğini ve buna bağlı olarak da, ona akıl ve duygu donanımını bahşeden Allah’a karşı, insanın ödemesi gereken şükran borcunun bulunduğunu dile getirmektedir.[5]

     İnsanın embriyolojik yaratılış sürecini de dile getiren bu ayetler, insan var oldukça sürecek olan bir “Yaratılış Yasası”na dikkat çekmektedir. Çünkü yaratmak, Allah’a mahsus olan bir yasa şeklinde takdir edilmiştir. Yaratıcı, bu yasayı istediği zaman işleterek yeniden ve hiç yoktan eşyayı var etmektedir. 

     Kur’an’da“Yarattık” (Halakna) şeklinde ifadesini bulan geçmiş zaman sığası, “Yaratılış Yasasını takdir ettik” anlamındadır. Başka bir ifadeyle, “Yarattık” kelimesi, yaratılış devrelerinin hepsinin Allah tarafından öngörülüp gerçekleştirildiğine ve bu sürecin, insanın ilk yaratılışından bu yana aynı şekilde hep tekrarlanıp durduğuna işaret etmektedir. Şu halde insanın ilk yaratılışı bağımsız bir şekilde gerçekleştirilmiş ve bu süreç, Hz. Âdem’in yaratılışından sonra “bir erkek ile bir dişiden” günümüze kadar tekrarlanarak devam etmektedir.

     Ayetlerde yer alan “İnsanın balçıktan yaratılması” şeklindeki ifadeler, insan ile toprak arasındaki sıkı ilişkiye de vurgu yapmaktadır. Zira insan hem element halinde, hem embriyolojik, hem de doğduktan sonraki biyolojik varlık süreçlerinin tamamında toprağa borçludur. Diğer taraftan, insanın yaratıldığı çamur, toprakla suyun birleşmesini temsil eder. Nitekim insanı besleyen tüm nebatî ve hayvanî besinler toprak ve suyun birleşmesinden elde edilir. Toprakta mevcut olan element ve minerallerin yaklaşık olarak insanda da bulunduğu gerçeği bunu doğrulamaktadır. Bu ayet aynı zamanda, insanın ilk canlıdan son canlıya kadar yeryüzündeki serüveniyle, anne karnındaki spermadan doğuma kadarki serüveni arasında bir paralellik bulunduğunu da göstermektedir.

     Kur’an-ı Kerim’in diğer bir ayetinde Allah;

(إنا خلقنا الإنسان من نطفة امشاج نبتليه) “İnsanoğlunu katmerli bir karışım olan hayat tohumundan biz yarattık[6] buyuruyor.

     Bazı müfessirler bu ayete mana verirken “امشاج” kelimesinin “karışım” manasında olduğunu söylüyorlar.[7] Bazıları “halden hale dönüşebilen” karışık bir su damlası” olduğunu söylemişlerdir. Seyit Kutup gibi çağdaş müfessirler ise,  “امشاج”ın, erkeğin suyunda yer alan sperma ile kadının rahminde yer alan yumurta olduğunu söylemişlerdir. Seyit Kutup, aynı kelimenin nutfede saklı bulunan ve insanın ailevi özelliklerini ve temel vasıflarını taşıyan genlere de işaret ettiğini belirtmiştir.[8]

     Şüphesiz insanın, şekilden şekle girebilen bir nutfeden yaratılması, sonra yaratılma sürecinde çeşitli merhaleler geçirmesi üzerinde dikkatle durulması gereken düşündürücü olduğu kadar mucizevî bir olaydır. Asıl dikkati çeken nokta ise, ancak binlerce defa büyütülerek görülebilen insan tohumunu evirip çevirerek mükemmel yaratılışta bir insan haline getiren eşsiz yaratıcının kudretidir.        

     Yaratma Sanatının Düşündürdükleri

     Bu girişten sonra, her şeyin Allah tarafından bağımsız bir şekilde yaratıldığını, hiç bir şeyin kendi kendine meydana gelmediğini, başka bir deyimle, hiçbir türün başka bir türe dönüşmediğini görelim. Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor:

     “İşte Rabbiniz Allah budur; O’ndan başka bir ilah yoktur. O her şeyin yaratıcısıdır. O halde yalnızca O’na kulluk edin. Çünkü her şeyi koruyup gözeten o’dur.”[9]

      Kur’an’da, Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu ifade eden çok sayıda ayet bulunmaktadır.[10] Bu ayetler yaratma sanatının Allah’a mahsus olduğunu gösteriyor. Kur’an, Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu vurgulamadan önce göklerin, yerlerin, güneşin, yıldızların, bulutların, şimşeklerin, yıldırımların, yağmurun, karın, ağaçların, hayvanların ve insanların birer varlık olduklarını ve bu varlıkları ve fiillerini yaratanın da fail-i hakiki olan Allah olduğunu bildiriyor. Nitekim Allah bazı ayetlerde eşyanın ortaya koyduğu fiil ve eserlerin de Allah’ın sanatının eseri olduğunu vurguluyor. Mesela, insanın yürümesi, balıkların yüzmesi, kuşların uçması v.s…Bu mealdeki ayetler aynı zamanda dikkatleri insanın yaratılış mucizesine de çekiyor. Yani, bir insanın bir damla sudan meydana gelmiş olması insanı düşünmeye davet eden müthiş bir olaydır.

     Kur’an’da Her Canlı Grubunun Ayrı Yaratılması

     Bununla ilgili olarak Allah şöyle buyuruyor:

     “Yine her türlü canlıyı sudan yaratan Allah’tır. Onlardan bazıları karnı üzerinde sürünmektedir; kimi iki ayağı üzerinde, kimi de dört ayağı üzerinde yürümektedir. Allah dilediğini yaratır; şundan emin olun ki, Allah her şeye gücü yetendir.”[11]

     Bu ayet, insanın balık, kuş, sürüngen ve maymun yoluyla evrim geçirerek mükemmelleştiğini iddia edenlere bir cevap niteliğindedir. Zira bu ayete göre Allah insana, sürüngenlere ve kuşlara ayrı ayrı ve birbirinden bağımsız birer yaratma bahşetmiş ve her bir türü kendi içinde mükemmel bir şekilde yaratmıştır. Nitekim “O yarattığı her şeyi en mükemmel şekilde yapandır[12] ayetinde her şeyin aslında ilk defa mükemmel yaratıldığı, tekâmülün ve zamanla mükemmelleşmenin, sadece yaratma merhalelerinde söz konusu olduğu vurgulanmıştır. Bunun en büyük delili de ayetin devamında yer alan diğer iki ayettir. O ayetlerde Allah şöyle buyuruyor:

     “Öyle ki, Allah insanı yaratmaya, balçıktan başlamıştır. Sonra onun neslini basit bir sıvı özünden sürdürmektedir. Daha sonra onu, yaratılış amacını gerçekleştirecek bir donanıma sahip kılarak kendi ruhundan ona üflemiştir. Derken sizi (Ey İnsanoğlu), hem işitme, hem görme, hem de duygu ve düşünce kabiliyetleriyle donatmıştır. Buna rağmen ne kadar da az şükrediyorsunuz![13]

     Şu halde tekâmül ve zamana bağlı olarak mükemmelleşme türler arasında değil, her türün yaratılış merhalelerinde söz konudur.

     Ayetin sonunda yer alan “Buna rağmen ne kadar da az şükrediyorsunuz” kısmı, Allah’ın yaratmasını inkâr ederek her şeyi sebeplere bağlayan ve insanın kendiliğinden, ya da bir hayvan türünden meydana geldiğini iddia edenlerin nankörlüğüne bir işarettir. Eski zamanlardan beri, yaratılış ve hayat mucizelerini gözleriyle gördükleri halde akıllarına sığıştıramayan insanlar, sebeplere müracaat etmişler ve gerçek tesiri camid ve şuursuz sebeplere vererek yaratıcının varlığından gaflet etmişlerdir. Bediüzzaman, eşyayı sebeplere bağlayan ve Allah’ın yaratmasını inkâr edenlere verdiği cevapta özetle şöyle der:

     Kudret-i ilâhîyenin zahiri kusurlara, merhametsizliklere ve noksanlıklara kaynaklık etmemesi için Allah sebep ile müsebbebi (sebep olunan şeyi, sonucu) birlikte yaratmış, sebepleri ve tabiatı kudretine perde yapmış ve izzetini bu şekilde muhafaza etmiştir. Tıpkı bir saatçinin saat yapması gibi… Eğer saatçi önce saatin çarklarını yapıp sonra saati çalıştırmaya başlarsa bu son derece kolay bir yoldur. Ama eğer saatin çarklarını yaptıktan sonra bu çarkları çalıştırabilmek için mükemmel bir makine icat edip satın içine yerleştirirse işi zorlaştırmış olur. Tıpkı bu misal gibi Allah sebepleri yaratmış, müsebbebatı da yaratarak ikisini bir birine bağlamış ve eşyanın tabiatını iradesiyle tayin etmiştir. Tabiatın dışa bakan yüzünü kudretiyle icat etmiş ve eşyayı o tabiat üzerinde yaratmıştır[14].

     İhtira ve İbda Şeklinde Yaratma

    İnsanın yaratılmasından söz eden ayetler, aynı zamanda her şeyin Allah’ın yaratmasıyla meydana geldiğini ve hiçbir şeyin yaratma sanatının haricinde tutulamayacağını ifade ediyor. Demek ki, ister insan, ister hayvan, ister bitki, ya da cemadat (cansız varlıklar) olsun, yaratılan her şeyin fiilleri, hareketleri, gayeleri ve kaderleri Allah’ın elindedir. Ancak Allah’ın yaratması iki türlüdür. Bu iki farklı yaratılışı Bediüzzaman şöyle ifade eder:

     “Birincisi ihtira ve ibda şeklindedir;  yani Allah her şeye hiçten ve yoktan vücut veriyor ve o şeye lazım olan her şeyi de hiçten icat edip eline veriyor. Allah’ın diğer yaratması inşa ve sanat yoluyladır. Yani kemal-i hikmetini ve isimlerinin cilvelerini göstermek için bir kısım mahlûkatı, kâinatın unsurlarından inşa ediyor. Her emrine musahhar olan zerreleri ve maddeleri razzakiyet kanunuyla o eşyaya gönderir ve onları çalıştırır. Evet, Allah’ın hem ibda hem inşa suretinde yaratması vardır. Var olanı yok etmek ve yok olanı var etmek Onun için çok kolay ve sürekli, hatta Onun için genel bir kanundur.[15]

     Görülüyor ki,  kâinatta var olan bütün eşya ve mahlûkat, özünde, kendisi için takdir edilen yaşama süresinde, hedef ve gidişatında Allah’ın yaratmasına dayanıyor. Her tür, basit bir sudan yaratıldıktan sonra, yaratılış merhalelerinden geçerek gittikçe olgunlaşır ve nihayet yaratıcının takdir ettiği en mükemmel hale ulaşır. Hayvanlar ve canlılar arasında rüştünü (kemale erme sürecini) en geç tamamlayan yaratık insandır. Bir yaşında ancak ayağa kalkabiliyor; beş yaşında ancak kendi başına yemek yiyebiliyor; on beş yaşında ancak zararı ve menfaati birbirinden ayırabiliyor ve ancak 20 yaşında sosyal hayata ilk adımı atabiliyor. Bu da insana verilen değerin büyük olmasından kaynaklanıyor. Çünkü insan kâinat ağacının en son ve en kapsamlı meyvesi olduğu gibi, Hz. Peygamber’in (s.a.v) zat-ı akdesini göz önünde bulundurduğumuz zaman, aynı zamanda kâinatın çekirdeği konumundadır.[16] Şöyle ki:

     Kâinata hikmet nazarıyla bakılırsa büyük bir ağaç mahiyetinde görülür. Bu ağacın ana gövdesinden çıkan iki büyük ana dal vardır. Yaşadığımız şahadet âlemi (gözle görülen âlem) bu ağacın bir büyük dalını oluşturur. Diğer büyük dalı da gayb (melekût) âlemidir. Şahadet âlemindeki unsurlar (toprak, hava, su, ateş) bu ağacın küçük dalları hükmündedir. Bitkiler ve ağaçlar, kâinat ağacının yapraklarıdırlar.  Hayvanlar kâinat ağacının çiçeklerini oluşturur; insan ise o ağacın meyvesi hükmündedir.

    Bilindiği gibi çekirdek, ağacın plan ve programını içinde saklar. Nasıl ki bir bina mimarlar ve mühendisler tarafından çizilen plana göre yapılır; bunun gibi her ağaç da çekirdeğin içindeki plana göre şekillenir. Allah’ın dünyadaki ağaçlar için geçerli olan kanunu, büyük kâinat ağacı için de geçerlidir. Zira bu durum, Hakîm isminin bir gereğidir. Öyle ise nasıl ki ağaçlar bir çekirdekten yapılıyorsa; kâinat ağacının da bir çekirdeği vardır. İşte o çekirdek Hz. Peygamber’in (s.a.v) nurudur.

     Hz. Peygamber (s.a.v) kâinatın çekirdeği olduğuna göre o çekirdekte hem kâinat ağacının şahadet âlemiyle ilgili özellikleri ve hem de gayb âleminin manevî özellikleri ve numuneleri vardır.

     Kâinat ağacının çekirdeği olduğu gibi meyvesi de olması yine Hakîm isminin gereğidir. Çünkü çekirdek meyvede bulunur. İşte o meyve insandır. Bütün insanlığın ittifakıyla, insanların içinde en seçkin varlık Zât-ı Muhammediyye ’dır (s.a.v).  Kısacası; kâinatın var olmasına çekirdek olan nur Hz. Peygamber’in (s.a.v) zatında tecessüm ederek (cisim haline gelerek) kâinatın en son meyvesi suretinde ortaya çıkmıştır. Şu halde insan hem kâinatın meyvesi hem de çekirdeği hükmündedir.

     İnsanın Yaratılıştaki Bağımsızlığı

     Kur’an-ı Kerim, İnsanlığın atası olan Hz. Âdem’in yaratılış kökeniyle ilgili olarak “topraktan, çamurdan, kurutulmuş balçıktan, yoğunlaştırılmış süzülmüş balçıktan, pişirilmiş ses veren balçıktan…” gibi farklı ibareler kullanır. Bu farklılıklar insanın ilk yaratılışının aşamalı olduğuna delalet etmektedir. Üstelik insanın ilk yaratılışını ifade eden ibarelerin tümünün belirsiz (Nekire) gelmiş olması dikkat çekicidir. Bunun anlamı, insanoğlunun yaratılışıyla ilgili bu tür nitelemelerin, birebir bilinen toprak v.b. şeylerin ötesinde bir mananın varlığına işarettir. Çünkü Allah (c.c), yaratırken dahi her şeyi belli bir sebebe bağlamıştır. Yani, aslında “Kün” (Ol) fabrikasından çıkan yaratıklar, istenilen seviyeye gelebilmek için sebep-sonuç ilişkisine bağlı olarak yaratılışın muhtelif merhalelerinden geçmeleri gerekmektedir.

     Üç tanesi Hicr Suresinde (26, 28, 33), birisi de Rahman Suresinde (14) olmak üzere Kur’an’da dört ayette insanın ilk menşei olarak “ses veren çamur” (من صلصال كالفخار) ifadesi yer almaktadır. Kuşkusuz bu ifade “düşünen ve konuşan, yani akıl sahibi bir varlık” anlamına gelmektedir. Ayetlerde yer alan toprak, balçık, ses veren çamur v.b. gibi ifadeler, karmaşık ve muhteşem bir inşanın eseri olan insanoğlunun biyolojik kökeninin basitliğine dikkat çekmektedir.  Böylece sebeplere gerçek tesiri verme istidadında olan inkârcıların nazarlarını sebeplerin hakirliğine çevirmektedir. Yani Allah’ın emri ve müdahalesiyle, bu değersiz, yetersiz ve hakir sebeplerden, (elementlerden) insan gibi bir şaheser yaratılmıştır.

     Şüphesiz ki her bir canlı, hassas ölçülerle alınan muhtelif maddelerden yapılmıştır. Üstelik bu maddeler de mahlûktur (yaratılmıştır). Bediüzzaman bu hususta özetle şöyle der:

     Bir eczanede muhtelif maddelerle dolu yüzlerce şişeden hayat sahibi bir karışım yapılmak istendiği takdirde her birinden hassas ölçülerle bir miktar madde alınarak yapılabilir. Eğer birinden bir dirhem az veya fazla olsa o karışım hayat sahibi olamaz. Hiç mümkün müdür ki, şişelerin garip bir tesadüf ya da bir rüzgârın çarpmasıyla devrilmesi sonucu, her bir şişeden istenilen miktarda madde aksın ve bir araya gelip o organik ilacı oluşturabilsin? Aynen öyle de, Kâinatın büyük eczanesinde, yaratıcının kaza ve kader mizanıyla (hassas ölçüsüyle) alınan hayatî maddeler, ancak sonsuz bir hikmet ve ilim ve her şeyi kuşatan bir irade ile canlılara vücut verebilir. Yoktan var etmek, ya da unsurlardan (elementlerden) canlı inşa etmek, kör, sağır, sınırsız ve sel gibi akan unsurların (elementlerin) ve sebeplerin işi değildir. ‘Canlılar, sebeplerin bir araya gelmesiyle oluşuyor’ diyen adam, tıpkı ‘O acayip organik ilaç, şişelerin devrilmesi sonucu bir araya gelen maddelerden oluşmuştur” diyen adama benzer.[17]

     Kur’an’ın insanın yaratılışını toprak ve toprak cinsinden olan sebeplerle irtibatlandırmasının bir başka sebebi ise, insanın yeryüzündeki hayatını ve gelişimini toprak ve onun üzerindeki organik ve inorganik elementlere bağımlı olarak sürdürmek zorunda olduğunu açıklamak içindir.

     Diğer taraftan Kur’an-ı Kerim’de sadece dört yerde kullanılan “Başkalaşabilen kara balçık(من حمإ مسنون) ifadesi kullanılmıştır (Hicr, 15/26, 28, 33). Bu durumda “Kokuşup başkalaşarak hüviyetini değiştiren kara balçık” anlamına gelen (من حمإ مسنون) ibaresi, insanın Allah tarafından belirlenen ideal sureti alması için, hem ilk yaratılıştaki biyolojik gelişme sürecine, hem de anne karnındaki embriyolojik sürece işaret etmektedir. Yani, insanın anne karnında yaratılışı dokuz ay, on gün gibi uzun bir süreye yayıldığı gibi, balçıktan ilk yaratılışı da uzun bir süreçte olmuştur. Nitekim şu ayet de bu manayı desteklemektedir:

     “Size ne oluyor ki, Allah için vakarlı bir tavır takınmıyorsunuz? Hâlbuki sizi uzun süreçler içinde halden hale geçirerek yaratan odur[18].

     Kaldı ki, giriş bölümünde ele aldığımız Muminun Suresi 12 ve 14. ayetlerinde insanın hem ilk yaratılış süreci ve hem de embriyolojik süreci birlikte ele alınmıştır.

     Diğer taraftan Kur’an-ı kerim’de “يآايهاالناس” (Ey İnsanlık Ailesi!) ile başlayan Nisa Suresinin başında şöyle buyrulur:

     “Ey İnsanlık Ailesi! Sizi bir tek canlı varlıktan yaratan, ondan da eşini var eden ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın üreten Rabbinize karşı sorumluluğunuzun şuurunda olun.”[19]

     Şüphesiz “Bir tek canlı varlık” tan maksat Hz. Âdem’dir. Çünkü Hz. Âdem hem ilk insan aynı zamanda kendi nesline yol gösteren ilk peygamberdir. Onun eşinden maksat da Hz. Havva’dır. Bu iki insan, bugün yeryüzünde varlıklarını sürdüren insan neslinin ebeveynleridirler. Bunu destekleyen diğer ayetler şöyledir:

     “O sizi de bir tek canlı varlıktan yaratmış, ondan da eşini meydana getirmiştir.”[20]

     “Ey Âdemoğulları! Tıpkı atalarınızın cennetten çıkışına sebep olduğu gibi, şeytanın sizi şaşırtmasına fırsat vermeyiniz.” [21]

     “(İblis itirazına devamla dedi ki): Benden üstün tuttuğun şu (aptal) şeye bak! Eğer bana kıyamet gününe kadar izin verecek olursan, çok azı dışında onun soyunun ağzına gem vurup tümünün ipini elime geçireceğim.”[22]

     Havva annemizin, insanlığın ilk babası Hz. Âdem’den yaratılmış olması, türlerinin aynı olduğunu ifade etmek içindir. Ayet demek istiyor ki, bugün yeryüzünde olan bütün insanlar, birbirilerine benzeyen iki ayrı şahsiyetten neşet etmişlerdir.

     “Allah sizin için, sizin cinsinizden eşler var etti ve eşlerinizden sizin için çocuklar ve torunlar takdir etti.”[23] ayeti ile “Yine sizin için, kendileriyle huzur bulasınız diye kendi türünüzden eşler yaratması onun mucizevî ayetlerinden biridir[24] ayeti, Hz. Âdem ile eşi Hz. Havva’nın aynı türden şahsiyetler olduklarını açıkça ifade ediyor.

     Hz. Havva’nın yaratılışı ile ilgili Kur’an’da açık bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak müfessirler üç surede geçen, “Nefs-i vahide”(tek bir canlı varlık) ibaresinin tefsirini yaparken, o tek nefsin Hz. Âdem (a.s.)  olduğunu ve ondan (kaburgasından) yaratılanın da, zevcesi Hz. Havva olduğuna hükmetmişlerdir. Ancak Kur’an-ı Kerim’de, Hz. Havva’nın kaburga kemiğinden yaratıldığına dair hiçbir bilgi verilmemektedir. Hz. Âdem’in yaratılmasından sonra Allah’ın yaratma kanunu, bir erkekle bir dişinin birleşmesi şeklinde tecelli etmektedir. Fakat bu ilahî kanunda bazen değişiklikler yapılmaktadır. Şüphesiz farklı yaratılışlar  Allah’ın kudretini gösteren açık delillerdir. Nitekim Allah Hz. Âdem’i anasız ve babasız olarak topraktan, Hz. Havva’yı anasız ve babasız olarak Hz. Âdem’den, Hz. İsa’yı da babasız olarak Hz. Meryem’den yarattığı beyan edilmiştir. Böylece, yaratma sanatının birkaç şekilde tecelli ettiği anlaşılmaktadır.

     İnsan neslinin sadece Hz. Âdem ve Hz. Havva’dan yaratılarak devam ettiğini gösteren en büyük delil, Nisa Suresinin 1. ayetinde yer alan:

      “Ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın üreten Rabbinize karşı sorumluluğunuzun şuurunda olun” kısmıdır.

      Eğer insanlık Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın dışında bir varlıktan türemiş olsaydı ayette “Ve o ikisinden” ifadesi yer almaz, onun yerine “Onlardan ve diğerlerinden…” şeklinde bir ifade yer alabilirdi.

     Diğer taraftan Allah mahlûkatın her türüne ve her ferdine, o türe ve o ferde özel kabiliyetler taşıyan birer vücut vermiştir. Buna göre kâinatta hiçbir yaratık ezelden beri var değildir; her şey sonradan yaratılmıştır. Allah bir ayette şöyle buyuruyor:

     “Musa: Bizim Rabbimiz her şeyin yaratılışını takdir eden, sonra da onu yaratılış amacına yöneltendir, dedi[25]

     Bir diğer ayette:

     “Şimdi sen kalkmış, seni toz-topraktan ve ardından bir damla sudan yaratan, sonra da seni yarattığı amacı gerçekleştirecek bir donanıma sahip kılarak adam eden Allah’ı inkâr ediyorsun öyle mi?[26] buyuruyor.

     Bediüzzaman bu konuda özetle şöyle der:

     Kur’an-ı Kerim, ihtira delilini (Allah’ın her şeyi yoktan var ettiğini ifade eden delili), yaratılışla ilgili ayetleriyle insanların zihnine yerleştiriyor. Demek istiyor ki: Müessir-i hakiki Allah’tır. Sebeplerde hakiki tesir yoktur. Sebepler, izzet ve azamet-i İlahiye’nin perdesidir. Ta ki, kudret elinin sıradan şeylerle irtibatı görünmesin. Çünkü her şeyde iki cihet vardır. Birisi mülk cihetidir; aynanın renkli yüzüne benzer. Bu yüzde zıtlıklar birleşebilir; çirkin olur, şer olur, hakir olur v.s. Sebepler bu yüzde vardır.  İzhar-i azamet ve izzet-i kudret böyle ister. Diğeri melekût cihetidir; aynanın şeffaf yüzü gibidir. Bu yüzde her şey güzeldir ve burada sebeplerin tesiri yoktur. Allah’ın birliği bunu ister.[27]

     İnsan Türünün Devam Etmesi

     Şimdiye kadar gördüğümüz ayetler, insan türünün nesil itibariyle Hz. Âdem’e dayandığını ve topraktan yaratıldığını ifade etmektedir. Başka bir deyimle, insanlık Hz. Âdem ve Hz. Havva’ya dayanmaktadır ve insanın başka türle hiçbir ilgisi bulunmamaktadır.

     Kur’an-ı Kerim insanın müstakil bir varlık olarak Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın neslinden geldiğini ve onların da topraktan yaratıldıklarını dile getirmektedir. Hiç şüphe yoktur ki, bugün dünyada hayatiyetlerini devam ettiren insanların nesli Hz. Âdem ve Hz. Havva’ya dayanıyor. Her insan müstakil birer varlıktır ve hiçbir tür insanlara kaynaklık etmemiştir. Ancak Hz. Âdem’in evlatları arasındaki ilk evlilik, farklı zamanda doğan kız kardeşlerle erkek kardeşler arasında yapılmıştır. Çünkü o gün için başka çare yoktu. Bu yüzden bugün için şer’an haram olan bir hüküm, o gün uygulama sahasına konmuştur. Çünkü kardeşler arasında yapılan nikâh akdi tekvinî değil, teşri’î bir hükümdür ve zamanla değişebilen bir karakterdedir. Yani o gün için bu hükmü koyan Allah’tır ve Allah isterse bu hükmü yeniden kaldırabilir.

     Bugün kardeşler arasında evlenmenin yasaklanmasının en büyük hikmeti, toplumda fuhşun ve ahlaksızlığın yayılmasını önlemektir. Oysa o gün henüz insan toplumu teşekkül etmemişti ve insanlık yeni üretilmekteydi. Dolayısıyla o gün için kardeşlerin evlenmesinde ahlakî bir engel de bulunmamaktaydı.  Üstelik Allah’ın ortağı yoktur ve o istediği gibi hüküm vermekte serbesttir. Allah şöyle buyuruyor:

     “(Şu kesindir ki,) Allah yasa koyar ve Onun yayasını kimse bozamaz.”[28]

     “Nihaî yargı yalnızca ve yalnızca Allah’a aittir.”[29]

     “O egemenlik ve otoritesine kimseyi müdahil etmez.[30]

      Hz. İsa’nın Babasız Yaratılışı

     Kur’an-ı Kerim İsa’nın yaratılış serüvenini anlattıktan sonra, babasız dünyaya gelen Hz. İsa ile topraktan yaratılan Hz. Âdem arasında bir benzetme yaparak şöyle buyurur:

     “Allah katında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Allah onu toprak türünden yarattı; ardından ona: “Ol” dedi; o da oluş sürecine girdi. İşte bu gerçek sana Rabbin tarafından bildirildi; öyleyse tereddüt edenlerden olma.”[31]

     Yani Hz. İsa’nın babasız bir şekilde dünyaya gelmiş olması, Hz. Âdem’in topraktan yaratılmasına benzemektedir. Allah her ikisini de yaratmak istediği zaman “Ol” demiş ve onlar da oluş sürecine girmişlerdir. “Bizim emrimiz göz açıp kapamak gibi bir anlık iştir[32]ayetine rağmen bu ayette yer alan “Ol” emri, tedriciliği kaldıran bir emir değildir.  Çünkü Allah’ın “Ol” emrinden sonra onlar da teşekkül sürecine girmişlerdir. Hz. Âdem toprağın muhtelif süreçlerinden, Hz. İsa da annesinin vücudundan yaratılmıştır. Buna Hz. Havva’nın, Hz.Âdem’in (a.s) vücudundan yaratılmış olmasını da ilave edebiliriz. Bu ayet insanlığa iki temel mesaj da getirmektedir. Birincisi, ayet, Hz. İsa’yı tanrılaştıranlara zımnî bir cevap taşıyor. Çünkü madem Hz. İsa Allah tarafından yaratılmıştır; o halde yaratılmış olan bir mahlûk elbette ki ilah olamaz. İkincisi, Hz. İsa’nın babasız dünyaya gelmesini akıllarına sığıştıramayanlara cevap veriyor. Yani, Hz. İsa’nın yaratılışı, egemen olan neslin devamı sürecine aykırı olmakla birlikte Hz. Âdem’in yaratılışından farklı değildir. Başka bir deyimle ayet, sebepleri gözünde büyüten ve onlara gerçek tesiri verenlere diyor ki:

     “Görüyorsunuz ki, Allah istediği zaman taptığınız sebepleri ortadan kaldırabiliyor. İşte Hz. Âdem ile Hz. İsa’nın yaratılışı böyledir. Hep bir anne ile bir babadan meydana gelenlerden farklı olarak bu iki insan babasız dünyaya gelmişlerdir.”   

      Sonuç

     Allah (c.c) kâinatta yarattığı mahlûkları iki türlü yaratıyor. Bir kısmı anidir;  bir anda ve hiçbir sebep yok iken var ediliyorlar. Yeryüzündeki bütün hayatlar ve ruhlar böyledir. Allah her gün milyonlarca yeni hayatları ve ruhları yaratıyor. Şüphesiz yaratılan bu hayatlar kusursuz ve mucize sahibi bir yaratıcıyı göstermektedir. Tıpkı dünyaya hâkim olan ışığın güneşin varlığını açıkça gösterdiği gibi…

     Diğer taraftan, yeni yeni hayatlar yaratıcının varlığına delil oldukları gibi, hayattan terhis anlamına gelen ölümler de yaratıcının varlığını gösteriyorlar. Çünkü ölenler, yeni gelecek hayatlara yer veriyorlar.[33]

     Allah basit ve hakir olan elementler gibi şuursuz ve camit sebeplerden insan gibi çok mükemmel bir varlık yaratıyor. Kur’an-ı Kerim, insanın balçıktan yaratıldığını tekrar ile beyan ederek böyle basit bir maddeden bu kadar harika donanımlı bir varlığı yaratmanın bir mu’cize olduğuna dikkatleri çekiyor. Evet, insan yaratılış itibariyle mucizevî bir varlıktır. İnsanın donanımı içinde yer alan ve mercimek büyüklüğünde olan insan hafızasına bakalım: Yüz binlerce kitabı ve insanın tüm serüvenini içine alan insan hafızası doğrudan doğruya bir kudret mucizesi olduğu halde, bu mucizenin arkasında duracak ve ona kaynaklık edecek hiçbir maddi sebep görünmüyor. Bir sanat mucizesi olan insan hafızası bile, insanın doğrudan doğruya Allah’ın sanat eseri olduğunu akil sahiplerine ihtar ediyor. Bütün yumurtaları, çekirdekleri, insan ve hayvan tohumlarını insan hafızasına kıyaslamak mümkündür.  Kısacası, basit ve dağınık sebeplerin birleşmesiyle meydana gelen her mahlûk aslında birer mucizeden başka bir şey değildir.[34]

     Ancak Allah bir varlığı (bir şeyi) ilk olarak yarattığı zaman basit bir maddeyi o varlık için bir tohum yapmış, sonra diğer fertlerini o tohumdan üretmeye başlamıştır. Nitekim insanı bir balçıktan yarattıktan sonra, insan neslinin bir erkek ve bir dişiden devam etmesini takdir etmiş ve yaratma yasası artık bu şekilde devam etmiştir. Eğer Allah isterse,  hiçbir sebep olmadan da hiçten ve yoktan en mükemmel bir mahlûku yaratabilir.

     Ayrıca Allah her mahlûku müstakil birer varlık olarak yaratmıştır. Ancak her mahlûk, mükemmel oluncaya dek yaratma sürecinde bir takım olgunlaşma merhaleleri geçirmektedir. Yaratma sürecinde takip edilen merhalelere bakan inkârcılar, canlı türler arasında da geçişler olabileceğini iddia ederek insanın maymundan geldiğini ileri sürmüşlerdir. Kur’an bu iddianın asılsızlığını nazara vererek eşyayı ve eşyanın hareketlerini yaratanın Allah olduğunu vurgulamıştır.


[1]  Zumer Suresi, 6.ayet.
[2]  Muhammed Ali el-Bar. İnsanın Yaratılışı (Terc. Abdulvahhap Öztürk), s. 161 vd., Ankara, 1991.
[3]  Tarık Suresi, 5-7.ayetler.
[4]  Yasin Suresi,, 77.ayetler.
[5]  Alusi, Ruhu’l-Ma’anî, XVIII, 13 vd.,Beyrut, Tarihsiz. Ayrıca bkz. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, II, 690,İst., 1999.
[6]  İnsan Suresi, 2.ayet.
[7] İbnu Kesir, Tefsr, IV, 483; Beyrut, 1987M.
[8]  Kutub, S. Fi Zilali’l-Kur’an, VI, 3779, Beyrut, tarihsiz.
[9]  Enam Suresi, 102. ayet.
[10]  Rad Suresi, 16.ayet; Zumer Suresi, 62; Mumin Suresi, 62.ayet.
[11] Nur Suresi, 45.ayet.
[12]  Secde Suresi, 7. ayet.
[13]  Secde Suresi, 8-9. ayetler.
[14]  Nursi, Bediüzzaman, S.  Lem’alar. Sözler Yayınevi, İstanbul, 1976, s.176-177,
[15]  Nursi, Bediüzzaman, S. Lem’alar, s. 183.
[16]  Nursi, Bediüzzaman, S.  Şualar. Zehra Yayıncılık, İstanbul, 2001. s. 223.
[17]  Nursi, Lemalar, s. 168.
[18]  Nuh Suresi, 13-14. Ayetler.
[19]  Nisa Suresi, 1.ayet.
[20]  Zumer Suresi, 6. ayet.
[21]  Araf Suresi, 27. ayet.
[22]  İsra Suresi, 62. ayet.
[23]  Nahl Suresi, 72. ayet.
[24]  Rum Suresi, 21. ayet.
[25]  Taha Suresi, 50. ayet.
[26]  Kehf Suresi, 37. ayet.
[27]  Nursi, B.S. Mesnevi-i Nuriye, s. 231, İstanbul, tarihsiz.
[28]  Rad Suresi, 13/41.
[29]  Yusuf Suresi, 12/41
[30]  Kehf Suresi, 18/26.
[31]  Al-i İmran Suresi, 60-61. Ayetler.
[32]  Kamer Suresi, 50. ayet.
[33] Nursi, Sözler, s. 716 vd.
[34] Nursi, Sözler, s. 720.

Okunma sayısı : 100+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun