KUTSAL KİTAPLARDA İNSANIN YARATILIŞI

Dr. Öğr. Üyesi Selahattin ÇELİK
Kilis 7 Aralık Üniversitesi Coğrafya Bölümü
selahattincelik@kilis.edu.tr

Bu sonsuz kâinatta sayısız varlık yaratılmıştır. Hiç biri çirkin ve bozuk bir biçimde değildir. Her varlığın kendine has güzelliği vardır ve kendi yaratılış tarzı ile uyumludur. Belli bir hikmete göre yaratılan varlıklara en uygun biçim verilmiş ve en uygun keyfiyetlerle donatılmışlardır. İnsanda görmek ve işitmek için yaratılmış olan göz ve kulağın daha iyi, daha uygun bir yapıda düşünülmesi mümkün değildir. Aynı şekilde hava, su ve toprak da yaratılmış oldukları hikmetlere en uygun özelliklere sahip olarak yaratılmışlardır. Hiçbir kimse, herhangi bir yaratığın biçiminde ne bir kusur, ne de bir çatlak gösterebilir ve ne de o biçiminde herhangi bir değişiklik yapabilir. Yaparsa, fıtrata uymayan bu değişikliğin hemen sırıttığı ve yapanı aciz bıraktığı görülür.

İlk insanın yaratılışı ya da insanların ne zamandan beri yeryüzüne teşrif ettikleri hep merak konusu olmuştur. Bu konuda çok sayıda görüş ve teori ileri sürülmüş, hararetli tartışmalar yaşanmıştır. Özellikle kutsal kitaplardaki bilgileri esas alan ve maneviyatı önemseyenlerle varsayımlar (teoriler) ileri süren evrimciler bu meselenin odağına oturmuşlardır. Kutsal kitaplarda ilk insan Hz. Âdem olduğu, kâinatta yer alan sayısız varlık gibi Allah tarafından var edildiği ve ilk kadın olan eşi Hz. Havva’nın da kendisinden yaratıldığı açık ve net bir şekilde belirtilmektedir. Yani ilk insan olan Hz. Âdem’den, İlk kadın olan Hz. Havva yaratılmış ve bu ilk çiftten de diğer insanlar türemiştir. Böylece insanlar günümüze kadar gelmiştir.

Kuran’da Hz. Âdem’in yaratılışı ile ilgili ayetlerde, Allah’ın irade ve kudretine özellikle dikkat çekilip, Hz. Âdem’in topraktan yaratıldığı ve evrimle bir ilgisinin olmadığı belirtilmektedir. İnsanlık tarihi de evrimcilerin ileri sürdüğü kadar çok eskilere gitmemektedir. İnsanlığın ilk yayılış noktası Ortadoğu ve özellikle Mezopotamya ve Şam civarıdır. Yahudiler, apokrif kitaplarında Hz. Âdem’in İ.Ö. 3761-3760’ta yaratıldığını kabul ederler.[1] Ancak tahrif edilen kaynakları ve çeşitli varsayımları reddeden bazı bilim insanları, ilk insanın yaratılışı ile ilgili olarak 1400 küsur senedir bir harfi bile değişmeyen Kuran’da bildirilenlerden başka güvenilir bilgiye sahip olmadıklarını belirtirler[2].

İnsan, Allah’ın kâinatta yarattığı sayısız varlıklardan sadece birisidir ve yaratılmışların en şereflisidir. İnsanı yaratılmışların en şereflisi kılan ise, Allah’ın insana diğer varlıklardan farklı olarak verdiği nimetlerdir. Gerçekten de kendisine verilen akıl, irade, his ve sevgi, düşünce ve muhakeme, irade ve istek, ünsiyet (adaleti zulümden ayırabilme) ve bunların yanında şereflendiği İslam nimetiyle, insan yeryüzünde canlı ve cansız bütün varlıklar üzerinde kesin bir üstünlüğe sahiptir.

İnsanın en güzel bir şekilde yaratılışı ile ilgili olarak Kur’an’da birçok ayet vardır. Bunları bazıları şöyledir:

İncire, zeytine, Sina Dağı’na ve şu emin beldeye yemin ederim ki, biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.[3]

Bu ayetlerde Allah, insanı ruh ve beden kabiliyetleri bakımından canlıların en mükemmeli olarak yarattığını belirtmektedir. İnsan serbest iradesi ile ya bu kabiliyetlerini en güzel bir şekilde kullanarak, meleklerden bile üstün ‘kâmil insan’ olacak ya da en kötü bir şekilde kullanarak yaratıkların en aşağı mertebesinde, yani Kur’an’da geçen ifade ile ‘esfel-i safilin’ olarak yer alacaktır.

O, O’dur ki: Sizi yaratmıştır, öyle iken sizden kâfir de vardır ve sizden mümin de vardır ve Allah, ne yapar olduğunuzu hakkıyla görendir. Gökleri ve yeri hak ile yarattı ve size suret verdi de suretinizi güzel yaptı ve dönüş de ancak onadır.[4]

Buradan, Allah’ın insanı her yönüyle üstün meziyetlere sahip olarak yarattığı halde bir kısmının kendi akıl ve hür iradesiyle fıtratlarına uygun olmayan küfrü,  bir kısmının da imanı seçtiği anlaşılmaktadır.

     İlk İnsanın Yaratılışı

     Kutsal kitaplara göre ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’dir. O, insanoğlunun atasıdır. Lakabı Ebul Beşer ve Ebu Muhammed’dir. Kur’an’da Allah’ın seçtiği kişiler arasında zikredilerek ‘Safiyullah’ (seçkin, temiz kul) unvanıyla anılmaktadır.[5]

     Sahih olarak kabul edilen bir rivayette de Allah, Âdem’i yeryüzünün her tarafından alınan toprak örneklerinin birleşiminden yaratmıştır. Bu toprağın çeşitliliğinden dolayı da Âdem’in nesli değişik karakterler taşır.[6]

İlk insan olan Hz. Âdem’in yaratılışı Kuran ve Tevrat’ta geçer. Her iki kaynakta da topraktan yaratılarak ruh üflendiği ve böylece canlı bir varlık olduğu açıklanmaktadır. Kuran’da İlk yaratılışla ilgili ayetler şöyle geçer:

Hani Rabbin meleklere demişti: ‘Ben, kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan bir beşer yaratacağım[7].

Sizi çamurdan yaratan, sonra bir ecel belirleyen O’dur. Adı konulmuş ecel O’nun katındadır. Sonra siz yine kuşkuya kapılıyorsunuz.[8].

Yaratmaya başlayan, sonra onu tekrarlayan O’dur ki bu, O’nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde (tecelli eden) en yüce sıfat O’nundur. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir. Allah, (o yüce varlıktır) ki sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra O, hayatınızı sona erdirecek, daha sonra da sizi (tekrar) diriltecektir. Peki, sizin (Allah’a eş tuttuğunuz) ortaklarınız içinde bunlardan birini yapabilecek var mı? Allah onların ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir. Sizi güçsüz yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından kuvvet veren ve sonra kuvvetin ardından güçsüzlük ve ihtiyarlık veren, Allah’tır. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir.[9]

Rabbimiz bu ayetlerde insanın yoktan var ettiğini, bunu yapmanın ise ona hiç zor gelmediğini, insanın cenin ve çocukluk döneminde nasıl zayıf ve çaresiz olduğuna, sonra gelişip gücünün zirvesine ulaştığına, daha sonra da nasıl ihtiyarlayıp tekrar güçsüz duruma düştüğüne dikkat çekerek, insanın yalnızca Allah’a kulluk etmesi gerektiğini hatırlatmaktadır.

“Allah, yaratmayı başlatır ki O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya bir çamurdan başlayandır. Sonra onu iade eder, sonra da siz O’na döndürülürsünüz”.[10]

Bir ayette de; “Allah nezdinde İsa’nın durumu, Âdem’in durumu gibidir. Allah onu topraktan yarattı. Sonra ona ‘ol!’ dedi ve oluverdi[11] denilerek bu iki peygamberin yaratılışlarındaki olağanüstü duruma işaret edilmektedir.  Hz. Âdem’i topraktan, anasız ve babasız olarak yaratan Allah, Hz. İsa’yı da babasız olarak yaratmıştır. Bu ayet, Allah’ın kudretinin sonsuzluğu yanında, Hz. Meryem’in de iffetli olduğunu ifade etmektedir. Allah, yaratıp da bırakan değil devamlı olarak yaratıp kontrol edendir:

“(Allah) İnsanı yarattı. Göklerde ve yerde bulunan herkes, O’ndan ister. O, her an yaratma halindedir.”[12]

Yaratılış şekli de şöyle belirtilmektedir:

Andolsun ki biz insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık. Yani insan cinsini başlangıçta biz vurulduğunda ses çıkaran kuru bir çiğ çamurdan, değiştirip dönüştürme ile özel bir şekilde yoluna konmuş kokar bir balçıktan yarattık[13]

Ayette geçen salsâl, su ile karıştırıldıktan sonra süzülüp kuru çamur haline gelmiş bulunan, yeryüzünün rutubetsiz olan tamtakır durumunu gösteriyor ki, tabiatı itibariyle bunda hayat düşünülemez. Bunun özellikle "salsâl" deyimi ile anlatılması, insanın, yeryüzünden bir tabiat eseri olarak ortaya çıkmasının mümkün olamayacağını tam bir açıklıkla anlatmak içindir. Öyle ya, tamtakır bir kuru çamurun tabiatı, hayata ne kadar zıttır. Tabiata kalsa bunda, insan veya hayvan şöyle dursun, bir otun bitme imkânı bile yoktur. Fakat şu bir gerçektir ki, bundan insan yaratılmıştır. Bu ise doğrudan doğruya Allah Teâlâ'nın kudretinin sanatına, ilim ve hikmetine apaçık bir delildir. Tabiat, kendine bırakılınca hiç değişmemesi gerekirken Allah Teâlâ onu yumuşatıp değiştirerek bir balçık haline çevirmiş ve o balçığa sanat ve hikmeti ile öyle bir sünnet (ilâhî kanun) vermiştir ki bununla insan yaratılışı için ilâhî kanunun meydana geldiği maya ortaya çıkmıştır.[14]

Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık. Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun, ister nankör. Onları (İnsanları) biz yarattık; onların yaratılışını sapasağlam yaptık. Dilediğimizde (kendilerini yok eder) yerlerine benzerlerini getiririz.”[15]

Yaratılış şekli Kuran’ın daha birçok yerinde detaylarıyla açıklanmaktadır:  

Ey insanlar, sizi tek bir nefisten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ve kadın türetip yayan Rabbiniz’den korkup sakının.”[16]

Bu ayet açık bir şekilde bütün insanların bir tek ana-babadan yaratıldığını belirtmektedir. İlk önce bir tek insanın (Hz. Âdem’in) yaratıldığı ve sonra bütün insanların birbirinden türeyip yeryüzüne yayıldığı açıklanmaktadır. Diğer bir ayette  “Andolsun, biz sizi yarattık, sonra size suret (biçim, şekil) verdik”[17]denmektedir.

İlk insan Hz. Âdem’in süzülmüş yapışkan, siyah sert balçıktan yaratıldığı Kuran’ın dört ayrı yerinde nüans farklarıyla açıklanmıştır. Bu ilk yaratılış ayetinde insanın yaratılışında iki ayrı kanuna işaret ediliyor. Hz. Âdem’in süzülmüş çamurdan, fakat bizim bilmediğimiz bir kanunla yaratıldığı, O’ndan üreyen insanların ise bizim bildiğimiz biyolojik kanunlarla vücut bulduğu hatırlatılıyor. Yani insanın yaratılış safhaları, bilinen biyolojik ölçülere göre açıklanıyor, böylece yaratan yüce kudretin (Allah’ın) her şeyi belli plan ve kanunlara göre var kıldığı ana fikir mahiyetinde bildiriliyor.[18]

Yaratılıştan sonraki tekâmüle Kur’an’da şöyle işaret buyrulur:

Ey insanlar eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; ta ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin.[19]

Allah Teâlâ bu ayette, öldükten sonra tekrar dirilmeyi inkâr edenlere karşı, önce, insanın yaratılışının seyrini veciz bir şekilde ifade buyuruyor. Burada insanın nutfe, yani sperma halinden başlayarak dünyaya gelişine kadarki bu gelişimi açıklanmıştır. ‘Alaka’ kelimesi Arapçada ilişik, ilişki, kulp, sülük, tutunmak, yakalanmak, donmuş kan gibi manalarda kullanılmaktadır. İnsanın oluşumunda kullanılan ‘alaka’ kadının, sperm tarafından aşılanmış ve rahme yerleşmiş yumurtasıdır.[20]

Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı.”[21] 

Şunu önemle belirtmek gerekir ki, yaratılış belli bir gelişme safhası takip edebilir. Ancak bu gelişme hiçbir zaman ilâhî irade ve kudretin tesiri olmaksızın tabii bir tekâmül şeklinde olmamıştır. Yaratılış ile ilgili olan bütün Kur’an ayetlerinde Allah’ın irade ve kudretinin etkisine özellikle dikkat çekilmiştir:

 “Andolsun sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra da meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ diye emrettik. İblis’in dışındakiler secde ettiler. O secde edenlerden olmadı.”[22]

Bu ayette, “sizi yarattık, sonra size şekil verdik, sonra meleklere, “Âdem’e secde edin dedik” ifadesiyle Hz. Âdem’in birdenbire değil, bir süreç içerisinde yaratılmış olduğunu hatırlatmaktadır. Çünkü önce insanın esas maddesi yaratılmış, sonra ona insan şekli verilmiş, sonra duyularını kazanıp Âdem durumuna gelince, meleklere O’na boyun eğmeleri emredilmiştir. Hz. Âdem’in, Allah’ın “Kün!” emriyle bir anda yaratılmış olması da Allah’ın kudreti dâhilindedir.[23]

Bu ayetlerden kesin olarak anlaşıldığı gibi insan yoktan var edilmiştir. Dolayısıyla bir dizi genetik adaptasyonlardan geçerek tekâmül etiğini iddia eden Darwin’in Evrim Teorisi reddedilmektedir.

İnsanın yaratılmasında şüphesi olanlara bir ayette şöyle seslenilmektedir:

Sizi yaratmak mı daha güç, yoksa gökyüzünü yaratmak mı ki, onu Allah bina etti, onu yükseltip düzene koydu. Gecesini kararttı, gündüzünü ağarttı. Kahrolası insan! Ne inkârcıdır! Allah onu neden yarattı? Bir nutfeden (spermadan) yarattı da ona şekil verdi. Sonra ona yolu kolaylaştırdı. (Ana karnından çıkmayı veya hayır ve şer yolunu seçmeyi kolaylaştırdı.) sonra onun canını aldı ve kabre soktu. Sonra dilediği bir vakitte onu yeniden diriltir.[24]

Bu muazzam kâinatı yaratan, insanı yaratmadan aciz olamaz. “İlk yaratmada acizlik mi gösterdik? Hayır, onlar yeni bir yaratma hususunda şüphe içindedirler. Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.”[25]

 Yaratılış ile ilgili olarak yapılan bütün bu uyarılara rağmen küfürde inat ederek böbürlenen, yeniden dirilmeyi inkâr edenlere şöyle seslenilmektedir:

İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: ‘Şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diyor. De ki: Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her türlü yaratmayı iyi bilir. Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O’dur. İşte siz ateşi ondan yakıyorsunuz. Gökleri ve yeri yaratan, onların benzerlerini yaratmaya kadir değil midir? Evet! Elbette kadirdir. O, her şeyi hakkıyla bilen yaratıcıdır. Bir şey yaratmak istediği zaman O’nun yaptığı ‘ol’ demekten ibarettir. Hemen oluverir. Her şeyin mülkü kendi elinde olan Allah’ın şanı ne kadar yücedir! Siz de O’na döneceksiniz.”[26]

Bir insanın yaratılması ile bütün insanların yaratılması veya bir varlığın yaratılması ile bütün varlıkların yaratılması arasında, Yaratıcı açısından bir fark yoktur:

“(İnsanlar!) Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Unutulmasın ki, Allah her şeyi bilen ve görendir.[27] Yani Yaratıcı kâinattaki bütün sesleri bir veya aynı zamanda işitir; hiçbir ses, bir diğer sesi duymasını engelleyecek kadar O’nun işitmesini sekteye uğratamaz. Aynı şekilde O, bütün kâinatı, içindeki bütün ayrıntısına varıncaya kadar, nesne olsun, olay olsun bir ve aynı zamanda görür ve hiçbir şey, başka bir şeyi görmesini engelleyecek kadar O’nun görüşünü sekteye uğratamaz. Aynı mükemmellik insanın yaratılışı ve yeniden yaratılışı için de söz konusudur. O, yaratılışın başlangıcından beri doğmuş ve kıyamete kadar da doğacak olan insanları aynı anda yeniden yaratmaya muktedirdir. Hiçbir insanın yaratılışı, O’nun aynı anda diğer insanları yaratmasını engelleyecek kadar O’nun yaratıcı gücünü sekteye uğratmaz. Çünkü O’nun için bir tek insanın yaratılışıyla milyarlarca insanın yaratılışı denktir, bir ve aynı şeydir.[28]

Hz. Âdem’in ilk insan olması esas olmakla birlikte, O’nun yaratılışıyla ilgili ‘Yeryüzünde orayı fesada verip kan dökecek birini mi yaratacaksın?[29] Mealindeki ayette geçen ‘halife’ kelimesine bakılarak, yeryüzünde Âdem’den önce başka bir insan türü yaşamış olduğunu düşünmek yanlıştır. Çünkü bu kelime daha önceki bir insan topluluğunun yerini alma anlamına gelmeyip, Allah’ın vekili, yani yeryüzünde O’nun hükümlerini yaşatan, uygulayan, dünyayı imar eden ve eşyaya müessir olup, dünyadaki diğer canlı ve cansız her şeyi etki ve tesiri altına alan üstün varlık anlamındadır. Meleklerin, O’nun yaratılması konusundaki endişesi ise, kendileri masum sayıldığından, diğerlerinin günah işleyebileceklerini, bu fiilleri yapmadan önce ‘ilmi İlahi’den öğrenmiş olmalarından kaynaklanmaktadır.[30]

Gerçekten sağlıklı düşünen bir insan, göklerin ve yerlerin de içinde bulunduğu bu sonsuz kâinatı yaratan ve bu kadar uzun süredir kusursuz, mükemmel bir şekilde idare eden yaratıcı için insanı yaratmak çok daha basit bir olay olduğunu hemen anlar.

Elbette göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler.[31]

Şimdi sor onlara! Yaratma bakımından onlar mı daha zor, yoksa bizim yarattığımız (insanlar) mı? Şüphesiz biz kendilerini yapışkan bir çamurdan yarattık.[32]

İşte Allah (başlangıçta bu şekilde yarattığı) insanı tekrar yaratmaya da kadirdir.

     En Üstün Yaratık

     İnsanın yaratıklar içinde çok özel bir yere sahip olduğunu belirten birçok ayet vardır.

Biz gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık[33]ayetinde Yüce Allah, insanı ruh ve beden kabiliyetleri bakımından canlıların en mükemmeli olarak yarattığını belirtmektedir. İnsan, serbest iradesi ile ya bu kabiliyetlerini iyi kullanarak ‘kâmil insan’ olmakla meleklerden bile üstün olabilecek, ya da aksine yönelerek şuurlu varlıkların ve hatta diğer canlıların en aşağı mertebesinde ‘esfel-i safilin’ olarak yer alacaktır.

Biz, hakikaten insanoğlunu şan ve şeref sahibi kıldık. Onları, (çeşitli nakil vasıtalarıyla) karada ve denizde taşıdık; kendilerine güzel güzel rızıklar verdik; yine onları yarattıklarımızın birçoğundan cidden üstün kıldık[34]

Ayetinde de Allah Teâlâ, insanoğluna lütuf ve ikramının bir özetini vermekte ve onun âlemdeki özel yerine işaret etmektedir. Müfessirlere göre insanın şan ve şerefi ve diğer varlıklardan üstünlüğü; Allah’ın ona verdiği beden güzelliği, el, göz, kulak, burun gibi organlarını daha becerikli bir şekilde kullanması, konuşabilmesi, gülüp ağlayabilmesi, okuyup yazmasıdır. Bunun yanında başka birtakım varlıkları kendi hizmetinde kullanması, âletleri icat etmesi, olaylar arasındaki sebep sonuç alakasını görmesi ve bu sayede geleceğe yönelik programlar ve hazırlıklar yapması, iyi kötü, doğru yanlış, güzel çirkin, faydalı zararlı, adalet ve zulüm kavramlarının anlamlarını kavrayabilmesi; kısaca, maddî, bedenî, ahlakî ve ruhî meziyetleri haiz olmasıdır.[35]

 “O, insanı bir damla sudan yarattı. Fakat bakarsın ki, (insan) Rabbine apaçık bir hasım oluvermiştir.[36]

Sonra onun soyunu dayanıksız bir suyun özünden (sülaleden), basbayağı bir sudan üretmiştir. Sonra O’nu tamamlayıp ve düzeltip şekillendirip ‘bir biçime soktu’ ve O’na kendi ruhundan üflemiştir. Ve sizin için kulaklar, gözler, kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”[37]

O, insanı bir meniden yarattı. Düşünmeli ki bir nutfe, bir sperma damlası ne kadar değersiz bir sıvı, ne güçsüz ve zayıf bir şeydir? Ondan bir insan yaratmak ne büyük bir kudrettir. Maddesine bakınca böyle bir damla sümükten oluşan insan, yalnız yüce Allah'ın kudretiyle, Allah'ın ona üfürdüğü ruh ile duyu ve irade, konuşma ve fikirlerini açıklamaya sahip kuvvetli bir insan kılığına girer de bir de bakarsın o, bir damla spermadan yaratılan mahlûk apaçık bir mücadeleci kesilir. Kendini savunma yolunda çok konuşan bir tartışmacı ve mücadeleci haline gelir. Veya aslını unutur da yaratıcısına karşı açık bir düşman olur. Ona karşı ortak koşmaya, mantık ve felsefeden bahsetmeye kalkışır. Bundan dolayı bütün bu âlemde haksızlık yalnız insanlarda bulunur. Ve onun içindir ki, uyarı emri de insanlara yönelir.[38]

Sizi topraktan yaratması, O’nun varlığının delillerindendir. Sonra siz, (her tarafa) yayılan insanlar oluverdiniz. Kaynaşmanız için size kendi cinsinizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peyda etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır. O’nun delillerinden biri de, gökleri ve yeri yaratması, lisanlarınızın ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için (alınacak) dersler vardır.”[39] 

Ayetlerde insanların bir erkek ve bir kadından yaratılmakla beraber farklı özelliklere sahip topluluklara ayrılmış olmaları konusuna da dikkat çekilmektedir.

     “Yeri sizin için yerleşim alanı, göğü de bir bina kılan, size şekil verip te şeklinizi güzel yapan ve sizi temiz besinlerle rızıklandıran Allah’tır. İşte Allah, sizin Rabbinizdir. Âlemlerin Rabbi Allah, yücelerden yücedir. Sizi topraktan, sonra meniden, sonra alakadan (yapışkan bir şeyden) yaratan, sonra bebek olarak çıkaran, sonra sizi güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyarlamanız -ki içinizden daha önce vefat edenler de vardır- ve belli bir vakte ulaşmanız için sizi yaşatan O’dur. Umulur ki düşünürsünüz.[40]

“Böylesi mükemmel nitelikleriyle bu harika insan ruhu, “dünyada hayvanlar gibi yaşayın” yahut  “hayatı hayvanlar gibi orman yasalarına göre düzenleyin” diye bahşedilmedi size. Gözler verildi sizlere ki, nesneleri apaçık göresiniz, körler gibi yaşamayasınız. Kulaklar verildi sizlere ki, nesneleri dikkatle işitesiniz, sağırlar gibi yaşamayasınız! Kalpler verildi sizlere ki, hakikati anlayasınız, düşünce ve yaşayışta doğru yolu bulasınız. Hayvanî yönünüzü besleyip azdıracak şeyleri biriktirmek için tüm kabiliyetlerinizi seferber etmek yahut yaratanınıza karşı isyan programları, isyan felsefeleri hazırlamak için bahşedilmedi size bu kalpler. Bütün bu değeri takdir edilemez nimetlere mazhar olduktan sonra şirk ve ilhadı benimsediğinizde, kendinizde ilahlık vehmettiğinizde yahut düzmece tanrıların kulu haline geldiğinizde, şehvetinizin esiri olduğunuzda, Aslında Allah’a şunu demiş oluyorsunuz:

 “Biz bu nimetlere layık değiliz. Sen bizi insan yerine bir maymun yahut bir kurt, bir timsah, bir karga olarak yaratsaydın yeriydi.”[41]

İlk Kadının Yaratılışı

Hz. Âdem’in topraktan olan ilk yaratılışından sonra, Hz. Havva’yı da kendisinden yaratarak onları birbirlerine eş yaptı ve onları, diğer insanların yaratılışının müsebbibi kıldı. “Sizi çifter çifter yarattık.[42]

Allah sizi topraktan yarattı, sonra bir damla sudan (meniden) yarattı. Sonra sizi çiftler (erkek ve dişi) kıldı. O’nun bilgisi olmadan hiçbir dişi ne gebe kalır ne de doğurur. Bir canlıya ömür verilmesi de, onun ömrünün uzatılması da mutlaka bir kitaptadır. Şüphesiz bunlar, Allah’a kolaydır.”[43]

Ayetten anlaşılan, önce topraktan yaratılan kişinin Hz. Âdem olduğu, daha sonra meniden yaratılanların da diğer insanlar olduğudur. Her şeyin yazılı olduğu kitap ise, Allah’ın bilgisinin ve yapacağı işlerin tespit edildiği Levh-i Mahfuz’dur.[44]

Âdem Aleyhisselam cennette tek başına yaşarken, Yüce Allah O’na bir uyku verdi. Sol eğe kemiklerinden birini alıp yerine et doldurdu. O daha uykudan uyanmadan Hz. Havva’yı ondan yarattı, Hz. Âdem kendisine verilen uykudan uyanınca başucunda bir kadının oturduğunu gördü. O’na kim ve ne olduğunu, niçin yaratıldığını sorduğunda, Hz. Havva, bir kadın olduğunu ve isminin Havva olduğunu ve onun kendisinden sükûnet bulması için yaratıldığını söyledi. Böylece Allah, Hz. Havva’yı Âdem Aleyhisselam’a eş yaptı ve onlardan insanlar yaratılmaya başlandı.[45]

Bu konudaki ayetler şöyledir:

Sizi tek bir nefisten yarattı, sonra ondan kendi eşini var etti ve sizin için davarlardan sekiz çift indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında, üç karanlık içinde, bir yaratılıştan sonra (bir başka) yaratılışa (dönüştürüp) yaratmaktadır. İşte Rabbiniz olan Allah budur, mülk O’nundur. O’ndan başka ilah yoktur. Buna rağmen nasıl çevriliyorsunuz?[46]

Onda ‘sükûn bulup durulmanız’ için, size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O’nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için gerçekten ayetler vardır.[47]

Kitab-ı Mukaddes’te ise ilk kadının yaratılışı şöyle anlatılmaktadır:

Ve Rab Allah, yerin toprağından Âdem’i yaptı ve O’nun burnuna hayat nefesini üfledi, Âdem yaşayan bir canlı oldu… Ve Rab Allah, Âdem’den aldığı kaburga kemiğinden kadını yarattı ve onu Âdem’e getirdi… Ve Âdem ve karısı ikisi de çıplaktılar ve utançları yoktu.[48]

Prof. Dr. Ahmet Bedir ilk kadın Hz. Havva’nın yaratılmasıyla ilgili olarak şu bilgileri vermektedir:

İlk kadın, Hz. Âdem’in zevcesi ve insan neslinin annesi olan Havva, Tevrat’ta Havvâh, Eva, Heva ve Eve olarak geçer. Rivayetlerde Âdem, O’nu ilk gördüğünde Havva adını vermiştir. ‘Havva’ ismi Kuran’da doğrudan geçmeyip ‘Âdem’in zevcesi’ olarak tanıtılır. Nisa Suresi birinci ayetinde belirtildiği gibi, ilk merhalede insanın eşi müstakil yaratılmayıp, insanın kendisinden yaratılmıştır. Böylece insanın ilk çoğalması mucizevî bir şekilde meydana gelmiştir. Bir mucize olarak gerçekleşirken bu vaka, günümüzde Genom projelerine ciddi bir ilham kaynağıdır. Diğer semavi kitaplar da Havva’nın eşinden yaratıldığı hususunu kabul ederler.[49],[50]

 Bütün âlimlerin ittifakıyla, Hz. Âdem’in eşi Havva, Hz. Âdem’den yaratıldı. Hz. Âdem’de olduğu gibi, Havva’nın da yeryüzünde mi, yoksa cennette mi yaratıldığı ihtilaflıdır. O’ndan yaratılış keyfiyeti ise değişik yorumlara yol açmıştır.

Âdem Aleyhisselam, cennette uykuda iken Havva, Âdem’in nefsinden,[51] O’nun tabiatından veya O’nun eğe kemiğinden yaratıldı. Uyanınca başı ucunda Havva’yı gördü. Havva, bir canlıdan yaratıldığı için bu adı almıştır.[52]

Hz. Âdem ve Havva’nın Cennet’te ne kadar süre kaldığı da bilinmemektedir. Kimi öğle ile ikindi arası bir süre kaldığını söylerken, kimileri de farklı zaman dilimlerini ileri sürmüşlerdir. Bir rivayette ise, dünyadaki zamana göre 130 veya 250 yıl kalmıştır.[53] Yasaklı meyveyi yedikten sonra cennette ne kadar kaldığı ise bilinmemektedir.

Eşinin Hz. Âdem’den nasıl yaratıldığı konusunda kesin ve ayrıntılı bir bilgiye sahip değiliz. Müfessirler, genellikle Hz. Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığını söylerler. Kitab-ı Mukaddes’te de aynı bilgi vardır. Hatta Talmud O’nun Hz. Âdem’in 13. kaburga kemiğinden yaratıldığını belirtir. Kaburga kemiğinden yaratıldığı semavi dinlerle beraber, birçok kültürde de mevcut olmasına rağmen, Kuran’da net bir bilgi yoktur.

Cennetten indirildikten sonraki hayatı hakkında Kuran ve Kitab-ı Mukaddes dışındaki kitaplarda geniş malumat vardır. Bunlara göre, Havva Dicle sularında 37 gün, Âdem ise Eden ırmağında 40 gün kalır. Eden ile Fırat ve Dicle havzası yani Mezopotamya kastedilmektedir. İslami kaynakların çoğunluğuna göre Hz. Âdem, Hindistan’a, Havva’da Cidde’ye iner, Müzdelife ve Arafat’ta buluşup bir araya gelirler. Hz. Âdem ve Hz. Havva bir rivayete göre cennette evlenir, bir rivayete göre de cennetten ayrılışlarının 223. gününde evlenirler. Hz. Havva ağrılı bir doğum ile Kabil’i (Kain) ve aynı batından olan kız kardeşi Aklima’yı (Luva), ardından Habil ve Lebuda’yı (Aklejan) dünyaya getirir. Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın her hamilelikte iki çocuk olmak üzere birçok nesilleri olur. Şit Aleyhisselam ise, Habil’in öldürülmesinden sonra tek olarak dünyaya gelir. Hz. Âdem ile Hz. Havva Habil’in öldürülmesinden dolayı 100 yıl yas tutarlar.

Hz. Havva, Hz. Âdem’den bir yıl sonra vefat etmiş ve vefat ettiğinde El-Halil (Hebron) Harem-i Şerif’e (Makpela Mağarası) gömülmüşlerdir.

İslami kaynakların dışındaki bilgilere göre, Nuh tufanında, Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın cesetleri gemiye alınarak, Âdem’inki, bugün Kudüs’te Kıyam Kilisesi’nin yerine defnedilir. Hz. Havva’nınki ise Beytüllahim’e, Mesih’in doğduğu mağaraya götürülür.  Gerçek olan şu ki, bunların metfun bulundukları yer kesin olarak bilinmemektedir. Cidde’de 1928’e kadar, boyu 400, eni 7 ayak genişliğinde Havva’nın mezarı olduğu söylenen bir türbe mevcuttu. Suudi idaresi bunu kaldırttı. Şimdi bu kabrin yerinde Makbaratü Ümmüna Havva (Annemiz Havva Kabristanı) mevcuttur. Hz. Peygamber’in, ‘kadınlardan Havva, Asiye, Musa’nın Annesi ve Hz. Meryem olmak üzere dört kadın peygamber vardır’ sözüne dayanarak Eş’ari, Hz. Havva’nın da bir peygamber olduğunu beyan etmiştir.[54]

Hz. Âdem ve Yaratılış Gerçeği

Canlılık, tesadüfen hâsıl olmamıştır, bilinçli bir biçimde var edilmiştir. Diğer bir deyişle yaratılmıştır. Yani tüm canlı varlıklar, üstün bir güç, bilgi ve akıl sahibi Yaratıcının tasarlamasıyla var olmuşlardır. Yaratıcı yarattığı her şeyi bir hikmet ve sebep ile yaratmıştır. Yani öylesine, iş olsun diye, boşu boşuna bir yaratma söz konusu değildir. İnsan da yaratılmış bir varlıktır. İnsanın fiziki ve ruhi yapısı kusursuz bir yaratıcı tarafından tasarlanıp yaratıldığının delillerindendir.

Ölüm ise bu yaratılışın başka bir delilidir. Son kutsal kitap Kur’an’da bu görüşü destekleyen çok sayıda ayet vardır. Bu gerçek yalnızca bir inanç biçimi değil; akıl, mantık ve bilimin vardığı ortak bir sonuçtur. Halik (Yaratıcı) olan Allah, yaratıp bırakan da değildir. O, sürekli olarak yaratma özelliğine sahiptir:

Halkı sürekli yaratmakta olan, sonra onunla iade edecek ve sizi gökten ve yerden rızıklandıran mı? Allah ile beraber başka bir ilah mı? De ki: Eğer doğru söyleyenler iseniz, kesin delilinizi getiriniz.”[55]

Evrimcilerin ortaya attığı iddialardan biri de insanın maymundan geldiğini ileri sürerek yaratılış gerçeğini insanlardan gizlemeleridir. Yaratılan kâinatta bir tekâmül ve gelişme şüphesiz ki vardır. Ancak bu tekâmül ve gelişme inkârcıların sandığı gibi veya olmasını istediği gibi, bir türden diğer bir türe geçiş şeklinde değildir. Aynı türler arasında bir değişme ve gelişme söz konusudur. Yaratıcı onları birbirinden yaratmaktadır. Her çeşit hayvan ve bitki türünün yapısı ve düzeninde mükemmel bir mekanizma yerleştirilmiştir. Hayvan ve bitki fertlerinin yaratılışlarında, kendilerine has bu özellikleri değişmez.

Modern genetik bilimcilerin bu konudaki gözlemleri, önümüze gerçekleri sunuyor. Bunlara göre her bitkiye, sadece kendi türünü üretme kabiliyeti verilmiştir. Öyle ki, her nesil kendi türünün tüm farklı özelliklerine sahip olur. Özel yapıları bakımından her türün fertleri, diğer bütün fertlerden ayrılır, farklı olur. Türlerin bekası için gerekli olan bu unsur ve üreticilik, bütün canlı ve bitkilerin her hücresinde ayrı ayrı vardır. Harikalara vesile olan bu genler, ancak güçlü mikroskoplarla görülebilir. Bu ufacık harika mühendis, bitkinin gelişmesini özellikle kendi farklı türü istikametinde olmasını temin eder. Dünyanın her yanında, buğday tanesinden elde edilenin yine buğday tanesi olması bundandır. Nitekim dünyanın hiçbir ikliminde ve hiçbir yerinde bir buğday tohumunun cinsinden, bir fasulye veya patates elde edildiği görülmemiştir. İnsan ve hayvan türleri için de durum aynıdır.

Yaratma işinin bizatihi kendisi bile başlı başına cevaplanması gereken bir sorudur diyen Mevdudi bu konuda şunları söyler:

Hayatın ne olduğunu, nasıl ve nereden geldiğini, insan kendi bilgisi ile keşfedemez. Cansız maddenin sadece bir araya getirilip düzenlenmesiyle bizatihi hayat denilen gerçek ortaya konamaz. Bilimsel olmamasına rağmen İlah tanımazlar, varlık için gerekli temel maddelerin, rastgele uygun oranlarda bir araya geldiği zaman, hayat denilen olgunun varlık olarak ortaya çıkacağını sanırlar, yeter ki, şansın matematiksel kanunu buna el vermiş olsun. Yine de böyle bir şeyin meydana geliş imkânı sıfırdır. Laboratuvarlarda cansız bir maddeden deneme yolu ile canlı bir varlık meydana getirmek üzere şu ana kadar yapılan bütün teşebbüsler, mümkün olan her türlü ihtimamın da gösterilmesine rağmen tam bir başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Neticede meydana getirilen şey, sadece canlı hücrenin temel yapısını teşkil eden DNA’dır. Bu ise hayatın özü ve fakat hayatın bizatihi kendisi değildir. Hayat olayı bugün bile, bilimsel olarak izah edilemeyen bir mucizedir. Bu noktada yaratılışın, ancak Yaratıcı’nın iradesi, emri ve tasvirinin bir sonucu olduğunu söylemenin ötesinde bir şey denilemez.

İnsanoğlu şu ana kadar yeryüzünde, yüz binlerce bitki ve hayvan türü keşfetmiş bulunuyor. Bunların tümü, yapısı ve özel karakterleri bakımından son derece açık ve kesin olarak birbirinden tamamen farklıdır. Ayrıca sahip oldukları farklı yapılarını, bilinen ilk zamandan beri öyle ısrarla sürdürmektedirler ki, hiçbir Darwin taraftarı buna, bir olan ‘Allah’ın yaratıcı planının bir neticesi’ olduğu şeklindeki itiraf dışında herhangi bir akli izah getiremez. Bir türün yapısı ve şeklini değiştiren ve başka bir türün yapı ve özelliklerini ona kazandırmış olan bir bağ, şu ana kadar keşfedilmemiştir. Varolan hiçbir türün hiçbir mensubu, kendi türünden farklı özellikler taşımaz. Yaratma işini yapan, sayısız farklı şekilleri ile hayatı ihsan eden hakîmane düzenleyici, yaratma işine planlayıcı olan, üstün bir varlık vardır.[56]

İnkârcılar, insanları: ‘Nasıl olsa hayvandan gelmişiz. Ölünce de toprak olacağız. O halde bu dünyada yiyelim, içelim, eğlenelim. Hakkımız olsun veya olmasın, her şeyden gönlümüzce yararlanalım, hiçbir hak ve hukuk kuralı, ahlaki ve insani değeri tanımayıp hep kendi menfaatimizi ön planda tutalım’ düşüncesine sevk etmektedirler.  Kuran’da bu konuda şöyle denilmektedir:

“O, sizi tek bir nefisten yaratandır. (Sizin için) Bir karar (kalış) ve emanet (olarak konuluş) yeri vardır. Kavrayabilen bir topluluk için ayetleri birer birer açıkladık.”[57]

Yani anlayış sahibi olanlar, insanlığın yaratılışında ve doğumundan ölümüne kadar, insan hayatının çeşitli aşamalarında erkeğe ve kadına biçilen farklı fonksiyonlarda gerçekliğin hikmetlerini bulabilirler. Fakat hayvanlar gibi yaşayıp, nefsanî tutkuları peşinde koşanlar bu ayetlerde (hikmetlerde) görmeye değer bir şey bulamazlar.

     Yaratıldıklarından bugüne kadar hiçbir hayvan ve bitkinin, fiziksel benzerlikleri olmasına rağmen, gelişerek kendi cinsinden başka bir hayvan veya bitkiye dönüşmemiştir.  Kedi, köpek, at, eşek, deve, maymun v.b. gibi bütün çeşitleriyle hayvanlar ancak kendi cinslerini devam ettirdiği gibi, buğday, arpa, pirinç, nohut, fasulye gibi bütün çeşitleriyle bitkiler de ancak kendi cinslerini devam ettirmişlerdir. Yani hiçbir zaman kediden köpek doğduğu veya buğday ekilen yerden pirinç biçildiği görülmemiş ve duyulmamıştır. Her çekirdek, her tohum, her tür ancak ve ancak kendi cinsinin özelliğini sürdürdüğü gibi, insan da ancak kendi türü olan insanın özelliklerini taşır.  Hiçbir zaman bir insan kurt veya maymun doğurmadığı gibi, kendisinin de bir kurda veya maymuna dönüştüğü görülmemiştir. Ancak Yüce Allah istediğinde, gazabını hak eden bazı kavimleri aşağılık mahlûklara dönüştürerek cezalandırabilir:

Onlar, sakındırıldıkları şeyi yapmada ısrar edip başkaldırınca, onlara: ‘Aşağılık maymunlar olunuz’ dedik.”[58]

Kur’an’ın “Aşağılık maymunlar olun” ifadesi, bunun fiziksel bir değişme olduğuna işaret eder.

Yasağı çiğnedikleri için aşağılık maymunlara çevrilmelerine sebep olan meşhur ‘Cumartesi Yasağı’nı biraz daha açmakta fayda vardır. “Yahudi kabilelerinden bir grup, Cumartesi Günü’ne saygı göstermediği için dejenere edilip domuz ve maymun şekline konulmuşlardır. Olayın ne olduğu konusunda görüş ayrılıkları vardır. Bazıları onların fiziksel olarak maymuna çevrildikleri görüşündedirler; bazıları ise onları o zamandan itibaren maymun gibi davranmaya başladıklarını söylerler. Maymuna çevrilme keyfiyeti, yaygın görüşe güre tam bir maymuna dönüşmedir. Kimi de bu dönüşümü, mesh olmaktan (dönüşmekten) kinaye yolu bir dönüşüm kabul edip, Yahudilerin ahlaki yozlaşma ve deformasyona uğramak suretiyle maymuna dönüştüklerini savunmuştur.[59]

Kimine göre onların vücutları maymuna çevrilmiş, azabın en şiddetlisini çekmeleri için zihinleri insan olarak bırakılmıştır.[60]

Bir başka görüş ise şöyledir:

“Bir insanın şeklinin değiştirilip hayvan şekline konmasına ‘mesh’ denir. Eski milletlerde bu değişme olurdu. Bu, insanların bozulması sonucu Allah tarafından verilen bir ceza idi. Ancak bunun hakiki olarak insanın maymun biçimine sokulması mı, yoksa ahlaken bozulup maymun gibi taklitçilik ve aç gözlülük durumuna düşürülmesi mi olduğu hakkında görüş ayrılığı vardır. Eğer ayet, ahlaki bir bozulmaya işaret ise, bu her zaman her millette olabilir. İnsanlar nefislerinin zebunu oldukları zaman şeklen değil, huy itibariyle herhangi bir hayvanın kılığına girmiş olurlar.”[61]

Bir başka ayette de yine Allah’ın emirlerine karşı gelenlerin akıbeti ve kendilerinden sonra gelenlere bir ibret vesikası oluşları şöylece belirtilmektedir:

Andolsun, sizden Cumartesi (günü) yasağı çiğneyenleri elbette biliyorsunuz. İşte biz, onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun’ dedik. Bunu, hem çağdaşlarına, hem sonra gelecek olanlara ‘ibret verici bir ceza’, takva sahipleri için de bir öğüt kıldık.”[62]

Ayetlerde, İsrail oğullarından sürekli bir ahit ve “Benimle sizin aranızda nesiller boyu sürecek bir işaret’ olmak üzere Sebt’e (Cumartesi Yasağı) uymaları istenmişti. Buna göre, “altı gün iş yapılabilir; fakat yedinci gün Rab’ba mahsustur ve Sebt günüdür. Kim Sebt Günü iş yaparsa, mutlaka öldürülecektir[63].

Fakat İsrailoğulları dinî ve ahlakî yönden bozulunca bu yasağı açıkça çiğnemeye ve cumartesi günü iş yapmaya başladılar. Allah, Beni İsrail’den kötülükte şuurlu olarak ısrar edenleri önce maymun kılığına sokmuş, sonra da onları helak etmiştir. Bunun, insanların aslının maymun olduğu iddiasıyla bir ilgisi yoktur.

Araf Suresi 163. ayette de Cumartesi Yasağı ve buna uymayanların domuza çevrildiklerinden şöyle bahsedilmektedir:

Onlara, deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Hani onlar cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Çünkü cumartesi tatili yaptıkları gün, balıklar meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi. Cumartesi tatili yapmadıkları gün de gelmezlerdi. İşte böylece biz, yoldan çıkmalarından dolayı onları imtihan ediyorduk.[64]

Daha sonraki ayetlerde de:

Onlar kendilerine yapılan uyarıları unutunca, biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri de yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azapla yakaladık. Kibirlenip te kendilerine yasak edilen şeylerden vazgeçmeyince onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun’ dedik.”[65]

Yahudi şeriatında cumartesi haftalık tatil günü olup o gün çalışmak ve dolayısıyla avlanmak yasaklanmıştır.[66]

Ashab-ı Sebt ise, Sebt gününün icaplarını ihlal ettikleri için gençleri maymun, ihtiyarları ise domuz suretine çevrilerek cezalandırılmış olan Yahudilerdir. Ashab-ı Sebt ile ilgili; “Ey ehli kitap! Biz, birtakım yüzleri silip dümdüz ederek arkalarına çevirmeden yahut onları, Cumartesi Adamları gibi lanetlemeden önce (davranarak), size gelenleri doğrulamak üzere indirdiğimize (kitaba) iman edin; Allah’ın emri mutlaka yerine gelecektir[67] ayetinde geçen ‘Sebt’, Yahudilerce mukaddes olan cumartesi günüdür.[68]

Âlimler, maymun haline getirilen bu kimselerin bu halde kalıp kalmadığı, maymunların bunların neslinden olup olmadığı ve bunların helak olup, nesillerinin sona erip ermediği gibi konularda ihtilaf etmişlerdir.[69]

Ne Kur’an’ı Kerim, ne de hadisi şerifler insan suretinden maymuna dönüşenlerin neslinin devam edip etmediğine dair bir açıklama yapmaz.[70]

Cumartesi yasağını çiğneyenlerin meshi konusunda Hasan basri Çantay, bunların üçgünden fazla yaşamadığına dikkati çeker:

Cenab-ı Hak, Cumartesi günleri çalışmayı İsrail oğullarına yasak kılmıştır. Onlar bu yasağa uymayınca, Eyle kasabasında bu hadise meydana gelmiştir. Bu değişme hakkında iki görüş vardır. Birisi, bunların sadece ahlak yönünden maymun şekline getirildiğidir. Diğeri de suret olarak maymun şekline dönüştürüldükleridir. Zaten o insanlar bu olaydan sonra fazla yaşmamışlar, üç gün sonra ölmüşlerdir. Yani hadise, bir beldede (Eyle kasabasında) meydana gelmiş ve maymun şekline dönüştürülen insanlar üç gün sonra ölmüşlerdir[71].

Kuran Kerim ayetlerinde görüldüğü gibi, evrimcilerin ısrarla iddia ettiği, ‘maymunun zamanla evrimleşerek insanlaştığı tezi’ tamamen gerçek dışı bir hayal ürünüdür. Maymunun insanlaştığına dair, insanlık tarihi boyunca hiçbir ize rastlanmadığı gibi, herhangi bir hayvan cinsinden başka bir hayvan cinsinin, herhangi bir bitki cinsinden de başka bir bitki cinsinin türediğine dair hiç bir örneğe de rastlanmamıştır. İnsanın aşağılık maymunlara dönüştürüldüğü ise şeklen mi yoksa davranış özellikleri bakımından mı olduğu tartışma konusu olmuştur.   

     Sonuç

     İlk insan olan Hz. Âdem herhangi bir canlıdan tekâmül suretiyle değil, topraktan ve tamamıyla bağımsız insanın ilk atası olarak yaratılmıştır. Yeryüzünde öteki bütün canlı cansız varlıkların aksine, yükümlü ve sorumlu tutulan ve bunun için gerekli olan manevî, ahlakî, zihnî ve psikolojik kabiliyetlerle donatılmış bir varlık olduğu kutsal kitaplarda tartışmaya yer vermeyecek şekilde kesin ve net olarak açıklanmıştır. Bundan dolayı insanın yaratılışının bu müstesna özelliğini reddederek onu diğer canlılar seviyesine indiren teorileri gerçeklerle bağdaştırmak asla mümkün değildir.

     Aslı bozulmamış tek kutsal kitap olan Kur’an’da insanın ilk suretinin çürümüş topraktan yaratıldığı ve kuruduktan sonra ona ruh üflendiği anlaşılmaktadır. Bu şekilde Kur'an: insanın bir dizi genetik adaptasyonlardan geçtiğini iddia eden Darwin’in Evrim Teorisini reddetmektedir. Bu sebeple, bazı çağdaşlaşmış tefsircilerin yaptığı gibi, bu teoriyi Kur'an'a dayandırmak saçma olacaktır.

Ayrıca Kuran’da birçok yerde insanlara: ‘Ey Âdemoğulları’ diye hitap edilmektedir. Bu ifade ile bütün insanların Hz. Âdem’den geldiği açık bir şekilde belirtilmektedir. Yine Kuran ayetlerinde Hz. Âdem’in ilk insan, yani Ebul Beşer (İnsanların Babası), Hz. Havva’nın ise Ümmül Beşer (İnsanların Anası) olduğu ayrıntılarıyla açıklanmaktadır. İnanç cephesinde, bu konuda bazı düşünürler zaman zaman şüphelere düşmüş ancak gayet açık ve kesin ayet ve hadisler karşısında kendilerini derhal frenlemişlerdir. İnkâr cephesinde ise, insanın kökenini insandan başka nesnelerde arama gayretleri her zaman sonuçsuz kalmıştır.

Başlangıcından bugüne kadar hiçbir hayvan ve bitkinin, fiziksel benzerlikleri mümkün olmasına rağmen, gelişerek kendi cinsinden başka bir hayvan veya bitkiye dönüşmemiştir. Kedi, köpek, at, eşek, deve, maymun gibi bütün çeşitleriyle hayvanlar ancak kendi cinslerini devam ettirdiği gibi, buğday, arpa, pirinç, nohut, fasulye gibi bütün çeşitleriyle bitkiler de ancak kendi cinslerini devam ettirmişlerdir. Yani hiçbir zaman kediden köpek doğduğu veya buğday ekilen yerden mısır biçildiği görülmemiş ve duyulmamıştır. Her çekirdek, her tohum, her tür ancak ve ancak kendi cinsinin özelliğini sürdürdüğü gibi, insan da ancak kendi türü olan insanın özelliklerini taşır.  Hiçbir zaman bir kurt veya maymunun insan doğurmadığı gibi, insandan da bir hayvanın doğduğu görülmemiştir.

Aslı değişmemiş kutsal kitap Kur’an, insanın yaratılışı ile ilgili olarak verdiği bilgilerle insanlık tarihinin bir bölümüne, başka türlü ispatlanması mümkün olmayan, insanın yaratılışına ışık tutmaktadır. Şüphesiz bu, daha güvenilir bir bilgi olup, sadece tahmine ve yerin altından çıkarılan kemiklere dayanan bilgiden çok daha önemlidir. Her şeyin ötesinde bu bilgi insanı, zavallı bir evrim yaratığı seviyesinden, Allah’ın en şerefli yaratığı, melekler ve her şeyin secde ettiği, Allah’ın yeryüzündeki halifesi seviyesine çıkarmaktadır.

Eğer yaratılış kabul edilmezse, bu durumda insan hayatı yalnızca tesadüf eseri meydana geldiği şeklinde tamamen saçma bir fikri kabul etmek zorunluluğu doğar. Oysa bir tek hücreli organizmada var olan en basit hayat biçimi bile öylesine karmaşık ve inceliklerle doludur ki, onu bir tesadüf eseri saymak akıl dışıdır. İlk tohumu doğrudan yaratılış eseri olarak kabul etmekten başka çıkış yolu yoktur. Canlılar ailesinin her türüne ait ilk üyenin Allah’ın yaratmasıyla var olduğunu ve soy sürmenin çeşitli üreme şekilleriyle başladığını kabul edilmesi insanı çıkmazdan kurtarır. Aksi halde kendileri de birer yaratık olan Darwin ve yandaşları tarafından geliştirilen ve tüm bilimsel görüşlere rağmen çıkmazdan kurtulamayan Evrim Teorisi’nde çözülmeden kalmış problem ve karmaşıklıklar devam eder.


[1] James Barr, p. 380.
[2] Bedir, A. Tevhidin Yurdu Kur’an-ı Kerim Atlası”, Kaynak Yayınları, İstanbul. 2010, s. 28.
[3] Tin Suresi, 1-5.ayetler.
[4] Tegabün Suresi, 2-3.ayetler.
[5] Ali İmran Suresi, 33.ayet.
[6] Ebu Davud, ‘Sünnet’, 16; Tirmizi, ‘Tefsir’, 2/1; Müsned, IV, 400.
[7] Hicr Suresi, 28.ayet.
[8] Enam Suresi, 2.ayet.
[9] Rum Suresi, 27, 40, 54. Ayetler.
[10] Rum Suresi, 11.ayet; Secde Suresi, 7.ayet.
[11] Ali İmran Suresi, 3.ayet.
[12] Rahman Suresi, 3, 29.ayetler. 
[13] Hicr Suresi, 15, 26.ayetler.
[14] Yazır, M. H. Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, İstanbul 1990;  Hicr Suresi,  26.ayet.
[15] İnsan Suresi, 2, 3, 28.ayetler.
[16] Nisa Suresi, 1.ayet.
[17] Bakara Suresi, 34.ayet.
[18] Celal Yıldırım, Kuran Tefsiri; Müminun Suresi, 12.ayet.
[19] Hac Suresi,  5.ayet.
[20] Komisyon, Kur’an-ı Kerim Açıklamalı Meali, TDVY, Ankara,  2014,  s. 321.
[21] Alak Suresi,  1-2.ayetler.
[22] Araf Suresi, 11.yet.a
[23] Komisyon, Kur’an-ı Kerim Açıklamalı Meali, TDVY, Ankara,  2014, s. 143.
[24] Naziat Suresi, 27-29.ayetler.
[25] Kaf Suresi, 15-16.ayetler.
[26] Yasin Suresi, 77-83.ayetler.
[27] Lokman Suresi, 28.ayet,
[28] Mevdudi, E.A. Tefhimü’l Kur’an, İnsan Yayınları, İstanbul 1991, s. IV, 337.
[29] Bakara Suresi, 31.ayet.
[30] İbn-i Kesir, Tefsirü’l-Kur’ani’l-Azim”, Tah. Sami Muhammed Selame. 2. Baskı, DaruTaybe 1999. s. I, 6, 454.
[31] Mümin Suresi, 57.ayet.
[32] Saffat Suresi, 11. ayet.
[33] Tin Suresi, 4. ayet.
[34] İsra Suresi, 70. ayet.
[35] Komisyon, Kur’an-ı Kerim Açıklamalı Meali, TDVY, Ankara 2012, s. 273.
[36] Nahl Suresi, 4.ayet. 
[37] Secde Suresi, 8-9.ayetler.
[38] Yazır, M. H. Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, İstanbul 1990; Nahl,  4.ayet.
[39] Rum Suresi, 20-22.ayetler.
[40] Mümin Suresi, 64-67.ayetler.
[41] Mevdudi, Tefhimü’l Kur’an, s. IV, 357-358.
[42] Nebe Suresi, 8.ayet.
[43] Fatır Suresi, 11.ayet.
[44] TDVY, Kur’an-ı Kerim Açıklamalı Meali, s. 426.
[45] Köksal, M. A. Peygamberler Tarihi, TDVY, Ankara 1990, s. 34.
[46] Zümer Suresi, 6.ayet.
[47] Rum Suresi, 21.ayet.
[48] Kitab-ı Mukaddes, Yaratılış-Tekvin, 2: 7-25.
[49] Tekvin Suresi, 18-23.ayetler.
[50] Ahmet Bedir, Tevhidin Yurdu Kur’an-ı Kerim Atlası, 28, 560.
[51] Nisa Suresi, 1.ayet.
[52] İbn-i Asakir, VII, 402; Taberi-Tefsir, Muhammed b. Cerir et-Taberi. (2000). Camiü’l Beyan an Tefsir-i Ayi’l-Kur’an, I, 513.
[53] Dürrül-Mensur, 1, 127.
[54] Ahmet Bedir, Tevhidin Yurdu Kur’an-ı Kerim Atlası, 28, 560.        
[55] Neml Suresi, 64.ayet.
[56] Mevdudi, Tefhimü’l Kur’an, IV, 133-134.
[57] Enam Suresi, 98.ayet.
[58] Araf Suresi, 166.ayet.
[59] Taberi, Tefsir, I, 333.
[60] Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, I, 73.
[61] Komisyon, Kur’an-ı Kerim Açıklamalı Meali, 160.
[62] Bakara Suresi, 65–66.ayetler. 
[63] Çıkış, 31/ 12–17.
[64] Araf Suresi, 163.ayet.
[65] Araf Suresi, 165-166.ayetler.
[66] Çıkış, 20/ 8–11.
[67] Nisa Suresi, 47.ayet.
[68] Taberi, Tefsir, XI, 91.
[69] Razi, Tefsir, XI, 126-127.
[70] Ahmet Bedir, Tevhidin Yurdu Kur’an-ı Kerim Atlası, 89-90.
[71] Çantay, B. H. Meâlî Kerim. C.1. s.25.

Okunma sayısı : 500+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun