KUR'AN IŞIĞINDA EVRİMCİ YARATILIŞ GÖRÜŞÜNÜN DEĞERLENDİRİLMESİ

Prof. Dr. Veysel GÜLLÜCE
Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri Bölümü.
veyselgulluce@atauni.edu.tr

Kur’ân’da yaratılış konusu çok geniş bir alanı içine alır. Bütün varlıkları içine alır. Kur’an kâinâtın ilk halinden, göklerin ve yerin yaratılış ve tesviyesinden, başlangıçta bitişik olan gökler ve yerin daha sonra ayrıldığından[1], semavat ve arzın “altı gün” olarak ifade edilen altı devirde, altı merhalede yaratıldığından, yer küredeki kûtların (bitki ve rızıkların) dört merhalede takdir edildiğinden bahseder[2]. Her canlıya su ile hayat verildiğini[3], keza her canlının sudan yaratıldığını bunlardan kiminin karnı üzerinde süründüğünü, kiminin iki, kiminin de dört ayak üzerine yürüdüğünü belirtir[4]. Canlıların çift yaratıldığına, büyük ve küçükbaş hayvanların çift olarak ayrı ayrı yaratıldığına işaret eder[5].

İnsana gelince, Kur’ân insanın yaratılışı hakkında tafsilatlı bilgi verir. İlk insanın topraktan yaratılış merhalelerini çeşitli âyetlerde anlattığı gibi, diğer insanların anne rahmindeki yaratılış merhalelerini de ayrıntılı bir şekilde anlatır.

Tüm bu âyetlerde herhangi bir canlı türünün bir diğerine dönüştüğüne, birbirlerinden türediğine dair bir ifadeye rastlanmaz. Bilakis türlerin müstakil olarak yaratıldığına işaret edilir.

 Kur’ân’da anlatılan yaratılış konularına dikkat ettiğimizde iki türlü yaratılış sahnesine şahit oluruz. Birincisi fevrî, yani âni ve def’i yaratmadır. Buna ibdâ’ (yoktan, daha önce örneği görülmemiş bir surette yaratma[6]) da denilmektedir. İkincisi ise, tedricî yaratmadır. Buna da inşâ yani, yaratılan şeyin merhaleler halinde, zaman içinde tamamlanıp kemâle erdirilmesi diyebiliriz. Bu iki yaratılışa dikkat çeken Muhammed Hamidullah, fevrî yani âni –bir anda olup bitme- tarzındaki yaratmaya, “Bizim emrimiz ancak bir keredir; bir göz kırpması gibidir[7].  “Bir şeyi yaratmak istediğimizde ona sadece ol deriz o da derhal oluverir”[8]. âyetlerini örnek olarak zikreder. Tedricî yaratma hususunda ise, semavâtın altı günde yaratılışına dair âyetleri zikreder. Daha sonra yaratmanın bu iki kısmı arasında bir tezat olmadığını, fevrî yaratmanın Yüce Allah’ın kemâl-i kudretini, diğerinin ise, sünnetini (âdetullah) ve bunun gerçekleşme şeklini ifade ettiğini belirtir.[9]    

      Evrim ve Evrimci Yaratılış Teorisi

     Hayatın ortaya çıkışını, canlıların çoğalıp çeşitlenmesini tamamen tesadüfî başıboş, sahipsiz, gayesiz bir şey olduğunu iddia eden ve temelde, ateizme, materyalist tabiatçı düşünceye dayanan evrim teorisi, ateist bir bakış açısına sahip ideolojik sebeplerle, bir teori olduğuna bakılmaksızın bilimsel bir gerçekmiş gibi kabul edilip sıkça gündeme getirilmiştir. Öyle ki, bitki ve hayvanlarla ilgili belgesellerde bu teoriden sıkça bahsedilir olmuş, gazete, dergi, kitap ve ansiklopedilerde yer almış, çizgi filmlerde, reklamlarda dahi yer verilmiş, pek çok filmin konusu olmuştur. Böylece insanlar yoğun bir evrim propagandasıyla karşı karşıya kalmış, pek çok kimse bu teorinin tartışmasız bilimsel bir gerçek olduğunu zanneder olmuştur. Bu durumdan bazı Müslümanlar ve ilâhîyatçılar da nasibini almış, böylece gerçekte dini talimatlara zıt görünen bu teori bazı ilâhîyatçılar tarafından da benimsenmiş, bu teoriyi bilimsel bir gerçek zanneden bu ilâhîyatçılar, “mademki evrim bilimsel bir gerçektir ve ilâhî bir kelam olan Kur’an’ın bilime aykırı olması düşünülemez, o halde Kur’an bu teoriye de aykırı değildir. Bu teoriye aykırı görünen ayetler varsa –ki var- bu ayetler yeniden ele alınıp evrim teorisiyle çelişmeyecek şekilde tekrar ele alınıp değerlendirilmelidir” anlayışıyla bu teoriye zıt görünen ayetleri tevil ve tahrif etme yoluna girmişler hatta daha da ileri giderek, “bu teori bilimsel bir gerçek olduğuna göre bu teoriye aykırı ayetlerin bulunması bir tarafa, Kur’an’da bu teoriyi destekleyen ayetler dahi bulunmalıdır” düşüncesiyle bir takım ayetler bu teori göz önünde bulundurularak yorumlanmış ve ayetlerden evrimi destekleyen manalar çıkarılmaya çalışılmıştır.

Ayetlere ve ilgili rivayetlere bu tarzdaki bir yaklaşımın, fırak-ı dâlle denilen sapık fırkaların Kur’an ayetlerine yaklaşımlarından bir farkı yoktur. Çünkü bu fırkalar da aynen evrimi savunan bazı ilâhîyatçıların yaptığı gibi, bir konuyla ilgili muhkem ayetleri esas alıp, farklı manalara muhtemel olan müteşabih ayetleri bu ayetler ışığında ele alıp açıklamak gerekirken, aksini yapıp muhkem ayetleri bırakıp, mezhep ve meşrep taassubuyla müteşabih ayetlerin peşine düşüp, tekellüflü tevillere girişmekte, diğer taraftan kendi görüşlerine aykırı olan sahih rivayetleri dahi kabul etmemektedirler. Böylece şu ayetlerde ifade edilen duruma birer masadak olmaktadırlar:

O, sana Kitab’ı indirendir. Onun (Kur’an’ın) bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, “Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar. Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize katından bir rahmet bahşet. Şüphesiz sen çok bahşedensin[10].

Bazıları da İslam adına evrim teorisine karşı çıkmanın, bu teoriyi benimseyen kimseleri dinden uzaklaştıracağı vehmiyle, hakikatte materyalist temeller üzerine oturtulmuş olan bu teoriyle mücadele etmek yerine, bu teoriyi İslamîleştirmeye ve Kur’anîleştirmeye çalışmışlar, bu teorinin Kur’an’a, İslam filozof veya âlimlerinin görüşlerine aykırı olmadığını iddia etmişlerdir.

Böylece ateist evrimcilerin yanında bir de canlıların çeşitli oluşunun evrimleşme yoluyla olabileceğini hatta olduğunu iddia eden inançlı bir grup daha ortaya çıkmıştır. Bunlar canlıları Allah’ın yarattığını kabul ettikleri için yaratılışçı, öte yandan canlıların çeşitliliğinin evrimleşme yoluyla olduğunu savundukları için evrimcidirler. Bu anlayışa kısaca “evrimci yaratılış” da denmektedir.

Evrimci Yaratılışı Desteklemek İçin İleri Sürülen Ayetler

Kur’an-ı Kerim’de evrim teorisiyle çelişir gözüken âyetler daha çok ilk insanla ilgili olduğu için, evrimci yaratılışçılar da genelde bu tür ayetlere yönelip, bu ayetleri evrim teorisiyle uzlaştırmaya, uyumlu hale getirmeye çalışmışlardır.

Bu anlayış sahiplerinden bazılarına göre Kur’an-ı Kerim’de pek çok ayette geçen beşer ve insan kelimeleri farklı anlamlar taşımaktadır. Onlara göre beşer, insanın hayvanî, maymunsu atalarını ifade etmektedir. Hz. Âdem beşeriyetten insaniyete doğru evrimleşmedeki ilk halkadır. Yani Hz. Âdem maymunların bir kolunun evrimleşmesi sonucu ortaya çıkmış beşer içinden seçilmiş aklî melekelerle donatılmış ilk insandır.

Bazı ilâhîyatçılar da Hz. Âdem’in ilk insan olduğu kabul edildiği takdirde çocuklarının çoğalmasını izah etmede zorlanılacağını düşünerek çözümü Hz. Âdem’in ilk insan olmadığını ve onunla beraber başkalarının da var edildiğini kabul etmekte aramışlardır. Böylece yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşlardır.

Bu uğurda tedrici yaratma, terbiye, tekâmül, istihale, değişme, gelişme gibi durumların her birine evrim ismi verilerek mesela, kâinâtın altı günde yaratılması, insanın anne karnında çeşitli merhalelerden geçerek yaratılması, bitkilerdeki minerallerin istihale yoluyla hayvana, oradan insana geçmesi evrim olarak isimlendirilmiş, böylece evrimin evrensel bir hakikat olduğu, evrime itiraz etmenin Kur’an âyetlerine itiraz etmek olacağı iddia edilebilmiştir.

Oysa kâinâtın altı günde yaratılması, insanın anne karnında çeşitli merhalelerden geçerek yaratılması, bitkilerdeki elementlerin yenip hazmedilmek suretiyle hayvana, oradan insana geçmesi, canlıların alınan besinlerle tedrici olarak büyüyüp gelişmeleri sünnetullah çerçevesinde cereyan eden hadiseler olup, türlerin evrimini ifade eden evrim teorisiyle hiçbir alakası yoktur.

Burada, ya evrim teorisinin ne manaya geldiğini kavramamak, ya da kasıtlı olarak her türlü değişim ve gelişime evrim adı vererek bu konuda bir kavram kargaşası oluşturup, bu durumları evrim teorisini desteklemek için basamak yapmak planı söz konusudur.

Keza ilerde değinileceği gibi, varlıkların tasnifine ve başka konulara dair bazı İslâm âlimlerinin görüşleri de evrimcilik olarak değerlendirilmiştir.

Bazıları daha da ileri giderek Kur’ân’daki yaratılışla ilgili âyetlere evrim teorisi göz önünde bulundurularak, başka bir ifadeyle evrimi destekleyecek bir hale getirilerek mana verilmesini savunmuşlardır. Böylece üzülerek belirtmek gerekir ki, bu teorinin izdüşümleri Kur’ân-ı Kerîm meâllerinde dahi görünür olmuştur.

Yukarda Muhammed Hamidullah’tan nakille zikrettiğimiz Kur’ân’daki âni yaratmayı ifade eden âyetlerle ilgili bazı meâller bu durumun bir örneğidir. Bu nevi âyetler, evrimci yaratılışı savunan bazı ilâhiyatçılar tarafından evrimi çağrıştırır bir şekilde anlamlandırılmış, bazıları da bu meâlleri farkında olmadan kullanır olmuştur.

Bu tür meâllerin başında, “Bir şeyi yaratmak istediğimizde ona sadece ol deriz o da derhal olur” âyetindeki “yekûnu/olur” kelimesine “oluş sürecine girer”  veya “olmaya başlar”[11] manasının verilmesi gelir. Bu anlayışa göre, “Allah’ın ol dediği şey derhal olmaz, sadece olmaya başlar, oluş sürecine girer. Bu meâli verenler âyetteki yekûnu/olur kelimesinin muzarî (şimdiki ve geniş zaman) kipinde oluşunu da gerekçe gösterirler. Böylece, yaratılışın başlayıp biten bir olay değil, safhalar halinde devam eden bir bütün olduğunu[12] söylerler. Yukarıda zikrettiğimiz iki türlü yaratmadan sadece birini yani tedricî yaratmayı kabul eder görünürler. Allah’ın varlıkları tedricî olarak, safhalar halinde yaratmasının yanında dilediği bir şeyi hiçbir sebep ortada yok iken bir anda var edebileceği hakikatini göz ardı eder bir görünüm sergilerler.

Oysa bu nevi âyetler böyle bir çıkarım için uygun değildir. Çünkü “Ol deriz o da derhal olur” şeklindeki ifadede “olur” kelimesi geniş zaman ifade eder ama, ayeti bir bütün olarak ele aldığımızda ve ayetin sevk olunduğu ortamı dikkate aldığımızda böyle bir anlayışın doğru olmadığı görülecektir. Zira bu nevi âyetler Yüce Allah’ın sonsuz kudretini dile getirmek için sevk olunmuş, Allah için yaratmanın ne kadar kolay olduğunu belirtmek için zikredilmiştir. Bu manadaki âyetlerden biri[13] Hz. Âdem’in yaratılışı hakkında, ikisi[14], Hz. İsa’nın yaratılışı hakkında, üçü ise[15] kıyamet gününde insanların yeniden yaratılıp diriltilmesi hakkındadır.

     Kıyamet günündeki dirilişin âni olacağı, Sûr’a üflenince insanların derhal kabirlerinden kalkacakları çeşitli âyetlerde ifade edildiği üzere, bilinen bir gerçektir. Hz. Âdem ve Hz. İsa’nın yaratılışıyla ilgili olarak bu nevi ifadelerin zikredilişi de insanlara garip gelen bu gibi şeylerin Allah için ne derece kolay olduğunu bildirmek içindir.

     Nitekim Katade’nin belirttiğine göre, “Arapçada bu sözden (kun/ol) daha hafif, daha kolay bir söz yoktur. Allah’ın yaratması da böyle olup, istenen şey böylesine bir kolaylıkla meydana gelir.”[16] Yani, bu söz dile kolay geldiği, bir çırpıda söylendiği gibi, yaratma işi de Allah için o derece kolay, bir anda gerçekleştirilen bir şeydir. Hz. İsa’nın: “Ben sizin için çamurdan bir kuş yapar ve ona üflerim, Allah’ın izniyle derhal bir kuş olur...” ifadesindeki  “fe-yekûnu/ olur” kelimesi de yaratmadaki sürati ifade etmek için kullanılmıştır. Aksi halde, (bu kelimeyi“olmaya başlar, oluş sürecine girer” manasında düşünürsek) Hz. İsa (a.s)’nın çamur şeklindeki kuşa üfürdükten sonra gerçekten kuş olup uçmasını görmesi ve insanlara göstermesi için günlerce hatta yıllarca beklemesi gerekirdi(!) Keza cumartesi yasağına uymayan Yahudiler hakkındaki "Onlara, 'Aşağılık maymunlar olun.' demiştik. Biz bunu, hem onu görenlere hem de sonra geleceklere bir ibret kıldık.[17] ayetinde de o insanların milyonlarca sene süren süreçte (!) değil de aniden maymuna dönüştüğü aşikârdır.

Nitekim Türkçemizde de“… ol der, o da olur” ifadesinde “olur” fiili geniş zaman ifade ettiği halde, cümle bir bütün olarak ani ve def’i oluş, yaratılış şeklinde anlaşılır. Dolayısıyla ister Arapçadaki formunu (yekûnu), isterse Türkçedeki formunu (olur) dikkate alalım sevk olunuş gaye ve ortamını göz ardı ederek sadece kelimenin kipini esas alıp, cümleye ona göre mana vermek doğru bir yaklaşım değildir.

Ayrıca, bu ayetlerde asıl vurgulanan husus, Allah’ın olmasını istediği şeyin –ister ânî ister tedricî olsun- kolaylıkla vücuda gelmesi, var olması, Allah’ın iradesinin karşısına çıkacak hiçbir engelin bulunmamasıdır.

Burada Kur’ân âyetleri hakkında ileri sürülen bu tür iddialara dair birkaç örnek daha zikredelim:

Mesela, “Sizi tavırdan tavıra geçirerek yarattı” meâlindeki Nûh sûresi 14. Âyeti, âyetteki etvâr ile günümüzdeki tatavvur (evrim) aynı kökten gelmektedir. Dolayısıyla bu âyetteki “etvâr” evrimin merhaleleri olarak anlaşılabilir denilerek[18], evrim manasında yorumlanmıştır. Hakikatte bu âyet Kur’ân’ın mana yüklü câmi âyetlerinden olup insanın ana rahmindeki nutfe, alaka, mudğa gibi devrelerine; hayat boyunca geçirdiği çocukluk, gençlik, ihtiyarlık gibi merhalelerine işaret etmekte; darlıktan bolluğa, bolluktan darlığa, zenginlikten fakirliğe, fakirlikten zenginliğe geçme ve farklı ahlakî ve bedeni özelliklerde yaratılma gibi geniş manalar ifade etmektedir.[19]

İlginçtir ki bu âyet günümüzde reenkarnasyonu savunan bazı kimseler tarafından da reenkarnasyon ifade ettiği şeklinde yorumlanmıştır. Bu durum, Kur’ân metnine önceden kabullenilmiş görüşler istikametinde yaklaşmanın bir sonucu olarak görülebilir. 

     "Allah, gökten yere, her işi düzenleyip yönetir. Sonra, sizin saydıklarınızdan bin yıllık bir günde ona yükselir"[20] âyeti hakkındaki maksatlı yorumlarda da benzer durumla karşılaşıyoruz. Bu âyet bir takım parantez içi ilavelerle evrimi çağrıştırır bir şekle sokularak şöyle manalandırılmıştır:

"Emri (yaratma işini) gökten yere yönetir (yaratacağı şeyin en alt düzeyinden başlar), sonra o iş sizin hesabınızca bin yıl süren bir günde (adım adım evrimleşerek) O'na yükselir (kemaline erer)."[21]

Bir başkası ise, aynı âyeti, biraz daha parantez içi ilaveler katmak suretiyle, reenkarnasyonu çağrıştırır bir şekle sokarak şu manayı vermiştir: (Allah yaratma) işi(ni) gökten yere düzenler (yaratmayı gökten yere indirir. Ruh yere inerek çeşitli varlıklarda görünerek gelişir). Sonra sizin saydığınız (yıllar)dan bin yıl kadar süren bir günde O'na çıkar. (Yaratma adım adım gelişerek inkişâf eder. Hayat çeşitli varlıklarda görünür. Ruh olgunlaşır. Sonunda insanlara göre binlerce milyonlarca yıl sayılan, ama Allah'a göre bir andan ibaret olan bir günde Allah'a yükselir).[22]

Parantez içi ilaveler yoluyla âyete bu şekilde mana verdikten sonra, artık “Bu âyet tekâmülün nasıl olduğunu çok açık bir şekilde açıklıyor. Rûh'un Yer'e inip çeşitli varlıklarda geliştiğini, yüzyıllarca süren tekâmül ile Allah'a ulaştığını açıklıyor”  iddiasında bulunmak çok kolay oluyor. Bu tür yorumlarda, âyetin meâline parantez içi ilavelerde bulunmanın perde arkasında, metne kendi anlayışını söyletme arzusunun yattığını söyleyebiliriz.

     Evrimci yaratılışı savunanlar Kur’ân-ı Kerîm’de insan anlamında kullanılan kelimeleri de evrimci bir bakış açısıyla yorumlayabilmektedirler. Bunların başında beşer kelimesiyle insan kelimesi hakkında yaptıkları yorumlar gelmektedir. Buna göre, Allah öncelikle milyonlarca sene önce beşeri yaratmıştır. Milyonlarca sene süren evrim merhalelerinden sonra Yüce Allah vahşi beşer içinden Âdem’i seçerek onu akli melekelerle (akıl, din ve dil) donatmış, böylece Âdem (a.s) beşeriyet özelliğinden insaniyet özelliğine terakki etmiş ve onu selefleri olan beşerin taşıyamadığı halifelik ve mükellefiyet görevleriyle şereflendirmiştir.[23]

Hâlbuki Kur’an-ı Kerim’deki pek çok ayet bu anlayışın yanlışlığını ortaya koymakta, akli melekeler açısından beşerle insan arasında bir fark olmadığı ortaya konulmaktadır. Şu ayetler bu hususta gayet açık birer örnektir:

Allah bir beşerle ancak vahiy yoluyla, ya da perde arkasından konuşur. Veya bir elçi göndererek dilediğini vahyeder…”[24]. Bu âyette beşerin vahye muhatap olduğu belirtildiği gibi, “Andolsun ki biz onların, “Kur’an’ı ona bir beşer öğretiyor” dediklerini biliyoruz. İma ettikleri kimsenin dili yabancıdır. “Bu Kur’an ise gayet açık bir Arapça’dır[25] ayetinde ise beşere ilim isnat edildiğini görüyoruz.

“(Ey Meryem) Ye, iç, gözün aydın olsun. Beşerden bir kimse görecek olursan, “Şüphesiz ben Rahmân’a susmayı adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım de”[26] âyetinde ise beşer ve insan kelimelerinin eş anlamlı kullanıldığını görüyoruz.

Allah Babanız Âdem’i Arzdan Yaratıp(Bitki gibi) Meydana Çıkardı

            وَاللَّهُ أَنبَتَكُم مِّنَ الْأَرْضِ نَبَاتًا  Allah sizi yerden (topraktan) yaratıp inşa etti”[27] âyeti hakkında da evrimci yorumlar yapılmıştır. Bu âyette mef’ul-i mutlak olan nebât kelimesi Kurtubî’nin ifade ettiği gibi, inbât manasında mastarın yerini tutan bir isim olduğu halde, yani enbete-bitirdi (yarattı) kelimesini pekiştirmek için geldiği halde, nebât kelimesi Türkçede bitki anlamına geldiği için ayette de o manada olduğu zannıyla bitki manası verilip, cümledeki yeri de “hal” olarak değerlendirilerek pek çok mealde “Allah, sizi de yerden bitki bitirir gibi bitirmiştir” manası verilmiş, bazıları ise“Allah, sizi de yerden bitki olarak bitirmiştir.”Manasını vermişlerdir.

     Oysa burada kastedilen mana Hz. Âdem’in güzel ve mükemmel bir şekilde topraktan yaratılmasıdır. Yani yaratma ifadesi benzer bir kelimeyle (enbete kelimesiyle) ifade edilmiştir. Ayetin sonundaki nebâten ise inbât yerine kullanılmış (bitirme-yaratma) manasında meful-i mutlaktır. Dolayısıyla âyetin manası Fikri Yavuz meâlinde de belirtildiği gibi “Allah sizi (babanız Âdem’i) arzdan yaratıp meydana çıkardı” şeklindedir. Tefsirlerde de bu kelimeye inşâ etmek manası verilmiştir. Mesela Taberi şöyle tefsir ediyor:

     “Allah sizi yerin toprağından yaratıp inşa etti. Kurtubi de şöyle diyor: “Ayetteki nebaten ifadesi asıl mastarın dışında bir mastardır. Çünkü “Enbete” fiilinin asıl mastarı “inbât”’tır. Böylece isim (nebât) mastar (inbât) yerinde kullanılmıştır. Razi’nin ifadesi de şöyle: “Ayette أنبتكم إنباتاً denmesi beklenirken, أنبتكم نباتاً denilmiştir. Buradaki nükte “inbat”ın Allah’ın sıfatı olup müşahede edilmeyen bir durum olmasıdır.

Bu âyetin devamı olan ثُمَّ يُعِيدُكُمْ فِيهَا وَيُخْرِجُكُمْ إِخْرَاجًا  “Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi (yeniden) çıkaracaktır.” İfadesine bakılınca bu âyetin manası daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü bu âyette Allah’ın varlığı, kudreti ifade edildiği gibi öldükten sonra dirilişin Allah için ne kadar kolay olduğu da belirtiliyor. Sizi yerden bir kere yaratan Allah, ölüp toprağa karışmanızın ardından sizi tekrar oradan çıkarabilir. Elbette buna da gücü yeter deniyor. İşte bu kıyası zihinlere yerleştirmek için bu âyettte inbât (topraktan bitirme) kelimesi tercih edilmiştir. Bu âyetin bir benzeri de مِنْهَا خَلَقْنَاكُمْ وَفِيهَا نُعِيدُكُمْ وَمِنْهَا نُخْرِجُكُمْ تَارَةً أُخْرَى “Sizi topraktan yarattık, (ölümünüzle) sizi oraya döndüreceğiz ve sizi bir kere daha oradan çıkaracağız.”[28] ayetidir. Görüldüğü gibi bu âyetle Nuh, 17. Ayet arasındaki fark, yaratma manasında birinde enbete kelimesinin diğerinde ise halakna kelimesinin kullanılmış olmasıdır. Her iki ayet de aynı maksatlarla sevk olunmuştur.

            Hz. Meryem’in yaratılışının güzelliğini ifade etmek için bildirilen “Onu güzel bir şekilde yaratıp inşa etti, büyüttü (Ve enbete hâne bâten hasenen)”[29] ayetindeki nebat kelimesinin bitki manasında olmadığı “büyütme/yaratma” manasında olduğu açık olduğu gibi (Çünkü Hz. Meryem’in bitki olarak yaratılmadığı yetiştirilmediği, bitkiden insana dönüşmediği açıktır!), Nuh, 17. Ayette de böyledir. Özetle, “enbete” fiili de yaratma manasında kullanılan kelimelerdir.

     Melekler İnsanın Kan Dökücü Özelliğini Nereden Biliyordu?

     Evrimci yaratılışçıların evrime delil sadedinde zikrettikleri bir diğer ayet ise “Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti. Onlar, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamd ederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.” demişler. Allah da, “Ben sizin bilmediğinizi bilirim” demişti.”[30] ayetidir.

Bu âyetteki; “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın?” ifadesinden hareketle, insanın kemâlini bulmadan önceki vahşi atalarına atıfta bulunduğuna işaret edildiği belirtilmiştir. Güya melekler insan öncesi bu atalara bakarak bu ifadeyi kullanmışlardır. Hâlbuki fesat ve kan dökücülük vasfı insanlık tarihi boyunca görülmüş ve günümüz insanında da cari olan bir durumdur. Ayrıca fesat maymunsu varlıklara değil, insana has bir özelliktir. Çünkü bütün hayvanlar yeryüzündeki dengeye hizmet etmektedirler. Bu dengeyi bozan, fesat çıkaran tek varlık insandır.

     Burada peki, “Melekler insanın bu özelliğini nereden biliyordu?” denirse, biz de Taberi’de nakledilen rivayetle cevap veririz:

Taberî'nin İbn Abbas, İbn Mes'ûd ve ashâbdan daha başka kimselerden naklettiğine göre, Yüce Allah meleklere "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" deyince melekler "Rabbimiz bu halîfe ne olacaktır?" derler. O da, "onun yeryüzünde fesat çıkaran birbirine hased eden, birbirini öldüren zürriyyeti olacaktır" buyurur. Böylece melekler yaratılacak olan bu varlık hakkında bilgilendirilmiş oluyor. Böylece bu görüş âyette zikredilmemiş olan diyaloğu ortaya koyuyor. Yani, "Ben yeryüzünde bir halîfe yaratacağım" ve "Dediler ki, sen orada fesat çıkaracak, kan dökecek birini mi yaratacaksın?" ifâdeleri arasındaki boşluğu dolduruyor.

Görüldüğü gibi, bu tür yorumlarda, benimsenmiş bir görüş istikametinde metne yaklaşıldığına ve dinî metinlerin bu düşünceler istikametinde tevil edilip yorumlandığına şahit olmaktayız. Bu durumda metin ne diyordan çok, metne ne söyletebilirim yaklaşımı yorumlama ameliyesine hâkim olmaktadır. Bir takım bilimsel gelişme ve teorilerin temellerini dinî kaynaklarda veya eski âlimlerin sözlerinde arama temayülü çoğu kere doğru olmayan farklı yorumların yapılmasında etkili olmaktadır. 

Evrimci Yaratılış Görüşünün Tutarsızlığına Dair Ayetler

Burada Kur’ân’da anlatılan yaratılışın, evrimci bir yaratılış olmadığına, canlı türlerinin müstakil olarak yaratıldığına, Hz. Âdem (a.s)’in ilk insan olduğuna işaret eden bazı âyetleri vereceğiz.

İlk İnsanın Yaratılışı

İnsanın topraktan yaratılış merhalelerini bildiren ayetler evrim teorisi aleyhinde gözükmektedir. Her ne kadar diğer canlıların yaratılış merhaleleri tafsilatlı bir şekilde anlatılmasa da Kur’ân’da ilk insanın yaratılış merhalelerinin tafsilatlı bir şekilde anlatıldığını görüyoruz. Bu ayetleri şöyle sıralayabiliriz:

“Sizi topraktan yarattıktan sonra beşer olarak yeryüzünde yayılmanız da O’nun ayetlerindendir”[31].

“Sizi çamurdan yarattı...”[32]

“İnsanı süzülmüş çamurdan yarattık”[33].

“Onları yapışkan bir çamurdan yarattık”[34].

“Gerçekten biz insanı kara çamurdan oluşmuş kuru balçıktan yarattık”[35]

“İnsanı kiremit gibi sertleşmiş balçıktan yarattı”[36].

Görüldüğü üzere bu ayetlerde insanın yaratılış safhaları ifade edilmektedir. Buna göre insanın yaratılışı toprakla başlamış, çamur, süzülmüş çamur gibi merhalelerden geçmiş, sonra kiremit gibi sert bir yapıya kavuşmuştur.

Bu merhalelerde anlatılanın ilk insanın yaratılışı olduğu açıktır. Nitekim bu nevi âyetlerin bazılarının devamında bu yaratılıştan sonra meleklerin Hz. Âdem’e secde etmeye davet edilmelerinin zikredilmesi de bu kanaati desteklemektedir.

İlk ayette insanın topraktan yaratıldığı ifade edildikten sonra yeryüzünde yayıldığının belirtilmesi, yeryüzünün muhtelif bölgelerine yayılmış çeşitli ırkların topraktan yaratılmış olan Âdem’in soyundan geldiğine işaret etmektedir. Nitekim bir hadis-i şerifte de Hz. Âdem’in yeryüzünün çeşitli bölgelerden alınan bir kabza topraktan yaratıldığı, bundan dolayı Âdemoğullarının çeşitli renklerde olduğu ifade edilmektedir.[37]

Bu tür ayetlerde çoğul kipinin kullanılması, yani “sizi topraktan yarattı” ifadesinin kullanılması evrimci yaratılışı savunanlar tarafından, bu ayetlerde kastedilenin Hz. Âdem değil de bütün insanlar olduğu çünkü hepsinin menşeinin toprağa dayandığı şeklinde yorumlanmıştır. Hâlbuki burada kastedilen “siz”den maksat babanız Âdem manasındadır. Çünkü Âdem (a.s.) topraklan yaratılınca diğer insanlar da dolaylı olarak topraktan yaratılmış sayılırlar. Böyle bir üslup, yani insanları atalarının yerine koyarak hitap etmek, atalarının yaptıklarını onlar yapmış gibi ifade etmek veya atalarına verilen nimetleri onlara verilmiş gibi zikretmek Kur’an’da sıkça karşılaşılan bir durumdur. Meselâ “Ey İsrail oğulları Allah’ın size olan nimetini hatırlayın…” , “Su kabarınca sizi gemide taşıdık” ayetlerindeki “siz”lerden maksat aslında o dönemdeki insanların atalarıdır. Ataları için yapılanlar onlar için yapılmış gibi anlatılmaktadır.

Gerçi diğer insanlar da menşe itibariyle topraktır. Çünkü insan bitki ve hayvanlardan gıdalanmaktadır. Etini yediğimiz hayvanlar da bitkiler vasıtasıyla beslenmektedir. Bitkiler ise gıdalarını topraktan almaktadır. Dolayısıyla toprak üzerindeki diğer canlılar gibi bizler de dolaylı olarak topraktan yaratılmaktayız. Ancak burada dikkat edilmesi, gözden uzak tutulmaması gereken önemli bir nokta var: Eğer insanın yaratılışıyla ilgili ayetlerde sadece toprak (turab) kelimesi kullanılmış olsaydı, o zaman bu ayetlerle böyle bir mananın kastedilmesi ikinci bir ihtimal olarak düşünülebilirdi. Hâlbuki yukarda takdim ettiğimiz ayetlerde görüldüğü gibi, insanın yaratılışı anlatılırken sadece toprak değil, çamur, süzülmüş çamur, yapışkan çamur, sertleşmiş çamur ifadelerinden de bahsedilmektedir. Dolayısıyla bu ayetlerde ilk insan olarak yaratılan Hz. Âdem’in topraktan nasıl yaratıldığının ayrıntılı bir şekilde anlatıldığı açıktır. Nitekim diğer ilâhî kitaplarda anlatılanlar ve sahih pek çok rivayet de bu durumu desteklemektedir.

Hz. Havva’nın Yaratılışı

Sizi bir tek kişiden (nefs-i vâhideden) yarattı, ondan da eşini yarattı[38].

Bu ayette Yüce Allah insanlara hitaben onları bir tek kişiden (nefs-i vâhide’den) yarattığını haber vermektedir. Bütün tefsirler bu nefsin (kişinin) Hz. Âdem olduğu ve ondan yaratılan eşinin de Hz. Havva olduğu konusunda ittifak halindedirler. Hz. Âdem’in yaratılışıyla ilgili hadis-i şerifler bu manayı ifade ettiği gibi, Bu konuda Tevrat’taki ifadeler de müfessirlerin yorumlarını desteklemektedir.

Ayetteki “ve halaka minha zevceha” (ondan da eşini yarattı) ifadesi hakkında ise, genelde “Âdem’in sol kaburgasından da Havva’yı yarattı” manası verilmiştir. Bununla beraber -zayıf bir görüş olsa da- bazı müfessirler ise eşini, “mincinsihâ” (onun yani Âdemin cinsinden) yarattı manasını vermişlerdir.  Yani sizi Âdem’den yarattı ve Havva’yı da Âdem’den (genel kabule göre) veya Âdem cinsinden (bazı müfessirlere göre) yarattı denmiş olur. Böylece her iki tefsire göre de insanların bir kişiden (Hz. Âdem’den) yaratıldığı ifade edilmiş oluyor.

Ancak nefs kelimesi Türkçeye geçtiği ve farklı manalarda kullanıldığı için meallerde aynen kullanılmakta, “sizi bir tek nefisten yarattı” diye meal verilmekte, bazen de “sizi bir tek özden yarattı” şeklinde tercüme edilip bu nefse öz, cevher gibi manalar verilmektedir. Böylece ayetin manası kapalı hale gelmekte nefs, öz veya cevher ile ne kastedildiği net olarak anlaşılmamaktadır. Bizce bu ayetteki nefs-i vâhidenin “bir kişi” manasında olduğu açıktır. Dolayısıyla ayetin manası da yukarda zikrettiğimiz üzere “Sizi bir tek kişiden yarattı, ondan da eşini yarattı” şeklindedir. Nitekim “Sizin yaratılmanız ve yeniden diriltilmeniz ancak nefs-i vâhidenin (bir tek kişinin) yaratılıp diriltilmesi gibidir[39] âyetinde nefs-i vâhidenin “bir tek kişi” manasında olduğu gayet açık olduğu gibi, bu ayetteki nefs-i vahideden maksadın bir tek kişi olduğu da o derece açıktır. Ve bu bir tek kişi ilk insan olan Hz. Âdem’dir.

Nisa suresindeki benzer ayette devamla “ve o ikisinden (minhumâ) pek çok erkek ve kadınlar yaratıp yeryüzüne yaydı[40] ifadesi de bu ayette belirtilenlerin iki kişi (Hz. Âdem ve Hz. Havva) olduğunun ve Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın bütün insanların ebeveyni olduğunun ayrı bir delilidir.

Hz. Âdem’in Neslinin Yaratılışı

İnsan’ı yaratmaya çamurdan başladı. Sonra onun neslini hakir bir sudan yarattı” ayetinde, ilk insanla diğerlerinin yaratılışı arasında ayırım yapılıyor. Bu ayette, “insan”dan maksadın Hz. Âdem, “neslehu” (onun nesli) ifadesinden maksadın da onun neslinden gelen diğer insanlar olduğu açıktır.

Allah’ın; “Âdem’e secde edin!” Emrine karşılık, İblis’in “Çamurdan yarattığın bir kimseye mi secde edeceğim[41] diyerek secdeden imtina etmesi de, Hz. Âdem’in doğrudan çamurdan yaratıldığı, bunun için İblis tarafından hakir görüldüğü ve çamurdan yaratılan kişinin Hz. Âdem olduğu konusunda açık bir delildir.

Hz. İsa’nın Yaratılışı

Allah katında İsa’nın misali Âdem gibidir. Onu topraktan yarattı sonra ol dedi o da oluverdi[42].

Bu ayet, Hz. Âdem (a.s.)’in ilk insan olduğunun ve doğrudan topraktan yaratıldığının en açık ve önemli delillerindedir. Çünkü bu ayette Hz. İsa’nın babasız olarak dünyaya gelişine inanmayan, böyle bir şeyin imkânsız olduğunu iddia eden Yahudilere ve İsa (a.s.)’ın babasız olarak dünyaya geldiğinden hareketle onu ilahlaştıran ve Allah’ın oğlu olduğunu iddia eden Hıristiyanlara karşı cevap olarak Yüce Allah, bundan daha ilginç bir yaratma örneği zikrederek Hz. İsa’nın yaratılışının Hz. Âdem gibi olduğunu söylüyor. Yani Âdem nasıl ki bir baba olmaksızın topraktan yaratılıp Allah’ın kün (ol) emri neticesi hayat kazanıp insan olmuşsa, Hz. İsa’nın durumu da öyledir. Onu ana-babasız yaratan bunu da babasız yaratabilir deniyor.

Böylece bu ayet Hz. İsa’nın babasız olarak mucizevi bir yaratılışla yaratılmasını, daha hayret verici bir durumla yani hem anne hem de babasız olarak Hz. Âdem’in topraktan yaratılmasıyla anlattığı gibi, bir taraftan da Hz. Âdem’in yaratılışının da Hz. İsa’nın yaratılışı gibi mucizevi olup ani ve def’i bir surette topraktan meydana getirildiğini belirtmiş oluyor.

Çamurdan Kuş Yaratılması

Ben sizin için çamurdan bir kuş yapar ve ona üflerim, Allah’ın izniyle derhal bir kuş oluverir...”[43] ayeti, Hz. İsa’nın eliyle Allah’ın kuş şekli verilmiş bir çamur parçasına hayat verişini anlatırken, bu işin ne kadar kolay ve çabuk olduğunu da gösteriyor. Böylece canlıların nasıl yaratıldığına dair ipuçları veriliyor. Keza, bu çamur parçasının kuşa dönüşmesi için milyonlarca yıl beklenmediği tam aksine bir anda gerçekleştiği gibi, Hz. Âdem’in de çamurdan insan haline geçmesi için (evrimci yaratılışçıların iddialarının aksine) milyonlarca yıla gerek olmadığı açıkça anlaşılır.

Hz. Âdem’e İsimlerin Öğretilmesi

Ve Allah Âdem’e bütün isimleri öğretti”[44], “Rahman, insanı yarattı, ona beyanı öğretti[45] ayetleri de ilk insanın bizler gibi konuşmayla mücehhez yaratıldığını gösteriyor.

Keza, Hz. İsa (a.s)’ın daha kundaktaki bir bebek halindeyken annesinin işareti üzerine “Ben Allah’ın kuluyum...” diye söze başlayarak konuşması gösteriyor ki Hz. Âdem (a.s) da yaratılması tamamlandıktan sonra derhal konuşabilir. Konuşması için uzun devirlere ihtiyaç yoktur.[46]

İnsanın En Üstün Olarak Yaratılması

Ademoğlunu mükerrem kıldık....”[47], “İnsanı en güzel kıvamda yarattık”[48] gibi insanın değerli bir varlık olduğunu bildiren âyetler, insanın başka türlerden değil, ayrı bir surette müstakil olarak yaratıldığını, maymun vs. hayvanlarla uzak-yakın bir akrabalığının bulunmadığını göstermektedir.

Nitekim Allah’ın emirlerine karşı gelmekte ısrar eden İsrail oğullarından bir gruba “Aşağılık maymunlar olun!”[49] dedik ifadesindeki, hâsiîn (aşağılık kimseler) ifadesi gösteriyor ki,  maymun Allah nezdinde insana nispetle aşağılık bir mahlûktur. Şu halde insanı ayrıca yaratmak kendisi için çok kolay bir iş olduğu halde, Allah’ın insanları maymun veya maymun benzeri canlılarla akraba kılması düşünülemez.

Yarattığı her şeyi güzel yarattı”[50] “Her şeyi mükemmel yaratan Allah’ın sanatı”, “Rahman’ın yarattığında/mahlûkatında bir kusur/düzensizlik göremezsin[51] gibi ayetlerde kâinattaki varlıkların ve canlıların en mükemmel bir surette yaratıldığı, kusursuz oldukları bildirilmektedir. Bu durum da evrim teorisi aleyhine açık bir delildir. Çünkü bu teoriye göre canlıların organları yavaş yavaş gelişmiş, çevreye ayak uydurmuştur. Yani mükemmel bir canlı yoktur sürekli değişen ve gelişen canlılar vardır. Hâlbuki hakikatte her varlık ve canlı mükemmeldir. İlkel, basit zannedilen canlılar dahi mükemmel ve kusursuzdur. Nitekim “leyse fil imkân…” yani var olandan daha mükemmeli imkân dairesinde yoktur” insanoğlu hiçbir varlık için şöyle olsaydı daha iyi ve güzel olurdu diyemez. Kusurlu, noksan gördüğü şey hakikatte kendi bakış açısındadır.

Sonuç olarak, Kurân âyetlerinde evrimi destekleyen bir ifade olmayıp, aksine bazı âyetlerin türlerin müstakil olarak yaratıldığına işaret ettiğini, ilk insan olan Hz. Âdem’in topraktan yaratıldığı hususunun ise, sarih ifadelerle belirtildiğini söyleyebiliriz. Bu konuda aksi görüşler ileri sürenlerin ellerinde kat’i bir delil olmayıp delil olarak ileri sürdükleri şeyler, kendi görüşleri istikametindeki yorum ve tahriflerden başka bir şey değildir.

İslam Âlimlerine Yöneltilen Evrim İddialarının Değerlendirilmesi

Kur’ân âyetleri karşısında sergilenen tutumda olduğu gibi, İslâm âlimlerinin bazı ifadeleri de reenkarnasyona inananlar tarafından reenkarnasyonu, evrimciler tarafından da evrimi savundukları şeklinde yorumlanmıştır. Mevlana’nın şu beyitleri üzerindeki yorumlarda olduğu gibi:

“Önce toprak ve cemad’dın, seni bitki âlemine getirdi; bitki âleminden ‘alaka’ ve ‘mudğa’ âlemine sefer ettin… Böylece seni daha başka, türlü türlü âlemlere de götürecektirler. Bunu inkâr etme ve sana bundan haber verilirse kabul et…”

Söz konusu etapların ‘ahır’ veya ülke (iklim) kelimesiyle temsil edildiği şu beytler de öyle:

“… Eğer ahır sahibi isterse onu (onları) ahırdan nakleder ve padişahın ahırına götürür… Yokluktan varlığa getirir. Varlık ahırından cemad ahırına…” “İnsan önce cansızlar ülkesine (iklim) gelmiştir; cansızlardan nebatlara düşmüştür… Böylece ülkeden ülkeye gider…”[52]

Şu beytler de benzer şekilde yorumlanmıştır:

“Seni şekilden şekle sokanın yüzünden, ilk varlık kalmadı; onun yerine ondan daha iyi bir varlık getirdi O.

Böylece binlerce varlığa büründün, her büründüğün varlık ilkinden daha iyi...

Varlığın başlangıcından şimdiye dek yüz binlerce haşir neşir gördün a inatçı.

Hiçbir şeyden haberi olmayan cansızlardan, gelişip boy atan bitkiye…

Bitkiden mücerred cana dek bu iki durak arasında, bunun gibi binlerce geçit var, yüzlerce durak.[53]

Mevlana’nın evrimden bahsettiği ileri sürülen yukarıdaki beyitlerde iddiaların aksine,  O’nun asıl meramının öldükten sonra dirilişi inkâr edenlere cevap vermek olduğu bizce açıktır. Mevlana dirilişi akla yakınlaştırmak için bu konuya bir hazırlık olarak insanın bünyesini oluşturan maddelerin çeşitli istihalelerle topraktan bitkilere, oradan hayvanlara, oradan da insan bünyesine geçmesini, her bir safhada bir nevi dirilişe mazhar olduğunu anlatıyor. Kur’ân-ı Kerîm’de öldükten sonra dirilişe delil sadedinde, insanın ana rahmindeki evrelerinden bahsetmesi de bu örneklerin zikredilmesindeki maksadın yeniden dirilişin ispatı olduğunu gösteriyor. Nitekim “Varlığın başlangıcından şimdiye dek yüz binlerce haşir neşir gördün a inatçı” (Sad hezerânhaşrdîdî…) gibi ifadeler onun meramını açıkça ortaya koyuyor. Asıl muhatabının haşri inkâr edenler olduğunu gösteriyor. Mevlana’nın şu ifadeleri de bu tür beyitlerden kastının istihale ve tahavvulât-ı zerrât olduğunu gösteriyor:

Su ve toprak bahçesinden ayrılıp lokma oldun, dirilerin vücuduna girdin. Artık gıda ol, kuvvet ol, düşünce ol. Evvelce süttün şimdi ormanlarda arslan kesil… Bitkinin ölümü, hayvanın varlığını meydana getirdi… Yemek insana gıda olunca cansız halinden yükselir, canlı bir hale gelir.[54]

Dolayısıyla Mevlana’nın bu tür beyitlerini evrim manasında yorumlamanın, “iklim (ülke)” ve “haşir ve neşirler”  ifadelerini evrimin merhaleleri ve bu merhaleler içindeki art arda değişim ve dönüşümler olarak değerlendirmenin[55] tutarlı olmadığı anlaşılıyor.

Aslında Mevlana’nın haşri inkâr edenlere karşı ileri sürdüğü bu ikna metodu bizzat Kur’an’da yer almış bir metoddur. Kur’ân-ı Kerim’de de öldükten sonra dirilişin ispatı sadedinde, diriltme işinin Allah için ne kadar kolay olacağı belirtilirken insanın geçirmiş olduğu devrelere dikkat çekilerek “bunları yapan ölüleri de diriltir” denilmektedir.

Mesela, "Sizler ölü iken (yani, ölü varlıklar halinde iken) sizi dirilten (dünyaya getirip hayat veren) Allah'ı nasıl inkâr ediyorsunuz?! Sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecek, sonra da O'na döndürüleceksiniz"[56] ayeti Allah'ın varlığı, kudreti ve dirilişin mümkün olduğunun ispatı sadedinde zikredildiği için, insanın dünyaya gelmezden önceki hali hakkında, emvât (ölü varlıklar) tabiri uygun görülmüş ve istidlâle “ve küntum emvâten” (ölüler idiniz) ifadesiyle başlanmıştır. Böylece öldükten sonra dirilişin bir benzerinin insanın dünyaya gelmesiyle gerçekleştiğine işâret edilmiştir. Ayrıca, ölen insan da tekrar toprak haline gelir. Böylece, bu benzerlikleri görenin âhireti inkâr etmemesi gerektiğine dikkat çekilmiştir.  Yani, ayette dünya hayatına gelmezden önceki halimiz ve dünyadan göç edişimiz, ölüler sözcüğüyle ifâde edilerek, daha kolay karşılaştırma yapmamız sağlanıyor: Ölüydünüz dirildiniz, yani yoktunuz yaratıldınız. O halde bunu gerçekleştiren Allah'ın, ölümünüzden sonra sizi diriltmeye de gücü yeter denilmiş oluyor. Böylece bu ifâdeyle, fe-ahyâkum "... sizi diriltti" ifâdesine bir hazırlık yapılmış ve daha sonra gelen, "sonra sizi öldürecek, sonra diriltecek" ifâdeleri de akla yakınlaştırılmış oluyor[57].

Öldükten sonra dirilme hakkında şüphe içinde olanlara, bu şüphelerini gidermek için zikredilmiş, insanın anne karnında geçirdiği devreleri anlatan Hac ve Mü'minûn surelerindeki âyetlerde de bu durum daha geniş bir şekilde ele alınmış, bir taraftan da yukardaki âyettekiemvât'ın bir açılımı takdim edilmiştir. Bu âyetlerde şöyle buyruluyor: "Ey insanlar eğer öldükten sonra dirilme hakkında bir şüphe içindeyseniz, düşününüz, biz sizi topraktan, sonra nutfeden sonra alakadan, sonra belirli ve belirsiz bir çiğnemlik et parçasından yarattık..."[58], "Andolsun biz sizi süzülmüş bir çamurdan yarattık. Sonra onu sağlam bir yerde nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi alaka yaptık, ardından alakayı mudğa'ya (bir çiğnemlik et parçasına) çevirdik, mudğayı da kemik yaptık, kemiklere de et giydirdik. Sora onu yeni bir yaratılışla inşa ettik..."[59],[60]

Görüldüğü gibi, öldükten sonra tekrar dirilişin akıllara yaklaştırılması sadedinde zikredilen bu âyetlerle, Mevlana’nın ifadeleri arasında bir benzerlik ve paralellik söz konusudur. Mevlana’nın ifadeleri bir yönüyle bu âyetlerin tefsiri mahiyetindedir. Bu âyetlerden haberdar olan bir kimsenin Mevlana’nın bu nevi beyitlerinin maksat ve manasını daha iyi anlayacağı kanaatindeyiz.

Mevlana’nın, “Ecel gelince can bedenden ayrılır. Ten, eski bir hırka gibi bir yana atılır. Topraktan gelen ten toprağa, ezelî nurdan gelmiş olan ruh da kendi yerine gider[61]. “… Andolsun Allah’a sen önce O’nun sıfatlarından ayrıldın da geldin. Tekrar çevikçe hareket et, tez ol da O’nun sıfatlarına ulaş…[62]gibi ifadelerle değindiği ve “nihayetin, başlangıca dönüşü” olarak tanımlandığı devir nazariyesini işmam eden beyitleri de bazıları tarafından evrim manasında yorumlanmıştır. Öztürk’e göre bu nevi beyitlerde dile getirilen “devr”in bir evrimleşme safhası vardır, ama “devr”’in tamamı evrimleşme olarak takdim edilemez.[63]

Bizce Mevlana’nın bu tür ifadeleri, “O müminler Allah’a kavuşacaklarına ve O’na döneceklerine inanırlar”[64], “Onlara bir musibet isabet ettiği zaman biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz derler”[65], “… Hepsi bize dönecektir[66] ve “O müminler sadaka ve zekâtlarını verirken Rablerine dönecekleri düşüncesiyle kalpleri bir ürperti içindedir[67] gibi âyetlerde ifade edilen gerçeklerin bir açıklaması ve tefsiri mahiyetinde olup evrimle alakalı değildir.

Evrim Kargaşası

Aslında Mevlana’nın bu tür ifadelerini “evrim” manasında yorumlamanın temelinde her türlü değişim, dönüşüm ve gelişim için “evrim” ifadesinin kullanılması yatmaktadır. Hâlbuki biyoloji biliminde ifadesini bulan canlı türlerinin birbirine dönüşümü manasındaki “evrim teorisiyle” cansızlardaki değişim ve gelişimler veya bir canlının hayatı boyunca meydana gelen kendi bünyesindeki değişim ve gelişimler, ceninin ana rahmindeki gelişimi gibi şeyler “evrim teorisi”nin muhtevası dışında olan ve herkesçe kabul edilen gerçeklerdir. Bu tür şeylere de evrim ismi vermek kavram kargaşasına sebep olmakta, “evrim” ifadeleriyle kastedilenin ne olduğu konusunda zihinlerde istifhama sebep olmaktadır. Dolayısıyla Bayraktar’ın, Mevlana’nın tahavvulat-ı zerrât veya zerrelerin istihâle yoluyla topraktan bitkiye, bitkiden hayvana, hayvandan insana geçişine dair ifadelerini “özümleme ile evrim” olarak takdim ederek onun evrimleşme yollarından biri olan özümlemeden bahseden ilk kimse olduğunu söylemesi, keza O’nun kâinâtın kozmolojik, insanın biyolojik ve psikolojik evriminden söz ettiğini, canlı-cansız her şeyin kozmo-biyolojik ve rûhî bir evrim sonucu meydana geldiğini kabul ettiği[68] iddiaları tutarlı değildir. Keza, ruhen yükselmeye dair görüşlerini evrimleşme olarak değerlendirmek[69], ilk varlık olarak açıkladığı ilk aklın çeşitli varlıklarda tezahür etmesine dair ifadelerini “evrim” olarak isimlendirmek de[70] doğru isimlendirmeler değildir. Bu kavram kargaşasından dolayıdır ki, Mevlana’yı bir evrimci yaratılışçı olarak takdim edenler arasında da onun nasıl bir evrimi savunduğu konusunda farklı görüşler ortaya atılmıştır. Meselâ biri onun özümseme ile evrimi savunduğunu iddia ederken[71] bir başkası bu iddianın kesinlikle doğru olmadığını söylemiştir.[72] Bu sadette Ateş’in “Kur’an’a Göre Evrim Teorisi” adlı makalesinde değindiği ve evrimin aşamaları olarak takdim ettiği: Anorganik evrim, organik evrim ve insanın kendi bünyesindeki evrimleşme ifadelerinde de kavramların yerli yerinde kullanılmadığı kanaatinde olduğumuzu belirtmek isteriz.

Keza İzmirli’nin Mevlana’nın: "Ademoğlu, önce cansızlar âlemine geldi, oradan kalkıp nebat âlemine geçti, burada da yıllarca kaldı, cansızlar âlemini ve o âlemdeki kavgaları anladı.· Nebat âleminden hayvan âlemine düştü, bu âlemde nebat halini hatırlamadı. Yüce Yaratan onu hayvanlar âleminden insanlar âlemine çekti. Böylece bir âlemden diğer bir âleme dolaşa dolaşa şimdi akıllı ve âlim oldu." Meâlindeki beyitlerinde geçen “cansızlar âlemini ve o âlemdeki kavgaları anladı.” Cümlesindeki bir tek “kavga” kelimesinden yola çıkarak Mevlana’nın, “tekâmül sisteminden ve hayat kavgalarından bahsettiğini iddia etmesi, “Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin andığı kavgalarla, Darwin'in "Hayat Mücadelesi"' arasında büyük bir benzerlik olduğunu iddia etmesi de[73] kanaatimizce böyle bir değerlendirme asla yeterli değildir. Bizce bu tür değerlendirmeler,  bazılarının “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer[74] âyetindeki bir tek seçme kelimesine dayanarak Kur’ân’da doğal seleksiyon yoluyla evrimleşmenin ifade edildiğini iddia etmeleri kadar zayıf bir iddiadır.

Marifetname

Marifetname adlı meşhur ansiklopedik eserinde İslam Filozoflarından nakil yoluyla zikrettiği bazı ifadelerden dolayı Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri de bazılarınca “Evrimci İslam Âlimi” olarak nitelendirilmiş, İnsanın evrimin ürünü olduğunu Darwin’den önce Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın yazdığını, evrimci yaratılış düşüncesinin klasik anlamda son temsilcisinin Erzurumlu İbrahim Hakkı olduğu iddia edilmiştir.[75]

Bu iddiaların tutarlılığını araştırmak için eserin aslına yönelerek incelemek gerekmektedir. İbrahim Hakkı Hazretleri’nin evrim manasında yorumlanan ifadeleri şöyledir:

"Hak Teâla'nın emir ve tesiriyle eflâk ve nücûm devr ü hareket eyleyip anasır-ı erbaayı (dört unsuru) istihâle-i mezkûra üzere (daha önce bahsedilen hal değiştirme üzere) birbirine mezc ve tahmîr etmişlerdir (birbirine katıp mayalandırmıştır).  Ta kim, izdivâc ve imtizâc-ı anasırdan ibtidâma’deniyyât hâsıl olup (böylece unsurların bir araya gelip karışmasından önce madenler meydana gelmiş) ândan nebâtât peydâ olup ândan hayvanât vücuda gelmiştir (onlardan bitkiler, onlardan da hayvanlar var edilmiştir). Ve hayvan kemalini buldukta, insan zâhir olmuştur. Ve bu ecsâm-ı mürekkebâtın (terkip olunmuş cisimlerin) merâtib-i erbaa-i mezkûresi meyanında (bahsi geçen dört mertebesi zımnında) mütevassıt (arada, ortada olan) mürekkebât hem vardır. Amma ma’deniyât ile nebatât arasında mütevassıt mercandır. Zira ki salabette hacer gibidir (katılıkta/sertlikte taş gibidir). Ve nebat gibi zerre be-zerre ka’r-ı deryadan (deniz dibinden) bitip vech-i maden yukarı gelip yabis (kuru) oldukta berk olur. Ve amma nebatat ile hayvanât arasında mütavassıt nahl-i hurmadır (hurma ağacıdır). Zira ki ol nebat iken hayvan gibi müzekkerine mukarin olmadıkça (erkeğine yaklaşmadıkça) neticesi hurma olmaz. Ve başını kat’etseler (kesseler) helâk olup kuruyup berk ve bârî kalmaz. Ve amma hayvanât ile insan arasında mütavassıtların azharı maymundur. Zira ki, cümle azası şa’r ve zenebden maada (kıl ve kuyruk dışında) bîrunu ve derûnu insana müşabihtir. Ve bu mütavassıtların vücudunda hikmet budur ki, her biri kendi mertebesi esfelinden nihâyet-i a’lâsına (aşağısından en yükseğine) vasıl olup merâtib-i mevcudât (varlık mertebeleri) ol teselsül ile müretteb ola ve mertebe-i insaniyede nihâyet bula. Pes, tetimme-i devr-i zaman ve zübde-i eczâ-i cihân (cihanın cüzlerinin özü) vücûd-i insandır. Ve âbâ-i seb’a-i ulviyyenin ve ümmehât-i Erbaa-i süfliyyenin ve mevâlîd-i selâse-i mürekkebenin hulasa-i netâici beden-i insandır. Belki, illet-i ğâiyye-i her dû-cihân (iki cihanın yaratılış gayesi) ancak hazret-i insandır.”

İbrahim Hakkı Hazretlerinin yukarda naklettiğimiz ifadelerine dayanarak onun hakkında bu tür iddialarda bulunmanın temelinde,  ifadelerindeki istihale kavramını evrim olarak değerlendirmek yatmaktadır. Bu ifadeleri sadeleştirilirken, istihale yerine evrim tabiri kullanılmış bazen de istihale denip parantez içinde evrim ifadesi yazılmıştır. Keza, madenlerle bitkiler, bitkilerle hayvanlar, hayvanlarla insanlar arasında her iki türe benzerlik gösterdiği gerekçesiyle “iki tür arasında olan” manasında kullandığı “mutavassıt” tabirini aracı, vasıta veya geçit olarak isimlendirmek de doğru değildir. Çünkü böyle denerek adetâ bu varlıkların bir türden diğerine aracılık yaptığı, geçiş formu olduğu ima edilmiş oluyor.

İbrahim Hakkı Hazretleri’nin daha 10 sayfa önce[76]  ilk insanın yaratılışıyla alakalı olarak söyledikleri göz önüne alındığında yukarıdaki naklinden maksadının evrimi savunmak olmadığı açık bir şekilde anlaşılacaktır. Çünkü şöyle diyor:

"Ba’dehu, Hak Tealâ baba-i âlem ebu’l-beşer olan Âdem (a.s)’i halk etmek muradeyledikte Azraîl (a.s)’i gönderip yeryüzünde ekâlim-i seb’a’dan enva-i turâb almıştır. Ba’dehu Cebraîl (a.s)’i gönderip ol tîn-i yâbis’i 40 gün tahmîr kılmıştır. Ba’dehu Hak Tealâ onu ahsen-i takvîm üzere batn-ı Vâdi-i Nu’mân’da tasvîr etmiştir…”

Devamında Hz. Âdem’in daha sonra semavata ref’ edilip Cennetu’l-Firdevs’e konuluşunu… Hz. Havva’nın sol eğri kaburgasından yaratıldığını anlatır… Hz. Âdem’in yaratılışıyla ilgili olarak bu açıklamalarda bulunan bir zatın İslam filozoflarından naklettiği yukarıdaki ifadelerine dayanarak evrimci olduğunu iddia etmek doğru olmasa gerektir. Çünkü böyle bir anlayışa sahip olsa burada bir açıklama yapar, en azından günümüzde evrimci yaratılış teorisini savunanların yaptığı gibi bir takım teviller yapardı…

Mevlana’nın ifadelerinde olduğu gibi, bu ifadelerle de tahavvülat-ı zerrat'tan (atom ve moleküllerin hal değiştirmesi) bahsedildiğini, elementlerin kademe kademe çeşitli mertebelerden geçerek insan vücudunda yer aldığına işaret edildiğini söyleyebiliriz.

İbrahim Hakkı Hazretleri’nin bir kaç paragraf sonra söyledikleri şu ifadeler bu anlayışı destekler mahiyettedir:

"O vücûd-i sârî, âlem-i nebatâta girerken bazı âfât ârız olup nebât olamaz. Yahud nebat olur, lakin kemaline ermezden mukaddem fasid olur… Ve kâh olur ki, itidaldan baîd olan nebât ared olunup ekl-i hayvana (hayvanlara yiyecek olmaya) layık olmaz ve kâh olur ki ekl-i hayvana layık olur lakin kable’l-ekl      (yenmeden önce) zâil olur… Ve kâh olur ki bir hayvan kâbil-i ekl-i insan (insan tarafından yenilmeye müsait iken) olmuş iken kable’t-tenâvül (insanın yemesinden önce) ol hayvan fasid olur ve hayvanı insan mertebesine nakl ettirmekten mani’ olur.  Ve kâh olur ki, insan mertebesine nakl eder lakin kemal mertebesine vasıl olamaz ve akl-ı küll’i bulamaz. Dünyaya hayvan gelir nâdân gider. Ve Kâh olur ki, merâtib-i urûcutayy edip hâdken eşcâra (topraktan ağaçlara) gelip süratle fevâkih (meyveler) suretine girip gıda-i insan olup nutfe şeklini bulup insan suretine gelir ve âkıl ve ârif olur lakin akl-ı evvele vasıl olamaz, kemalini bulamaz[77].

Bu ifadeler göz önüne alındığında, yukarıda anlatılmak istenen şeyin tahavvülat-ı zerrât denilen elementlerin hal değiştirmesi olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Yani elementler cansız varlıklardan bitkilere, bitkilerden hayvanlara, bitki ve hayvanlardan insanlara geçerek onların bünyesine yerleşmekte böylece onlara dönüşmektedirler.

Başka bir ifadeyle, anlatılmak istenen şey, elementler yoluyla birbirine bağlanmış olan varlıkları tasniften, sınıflandırmadan, mertebeler halinde gruplandırmaktan ibarettir. O günkü bilgiler ışığında varlıklar cemadât, nebatât, hayvanât ve insan olarak sınıflandırılmıştır. Bu arada bazı varlıkların iki ayrı türe yakın olduğuna işaret edilmiş bu sadedde mantarlar cansızlarla bitkiler arasına, hurma ağacı bitkilerle hayvanlar; nasnas veya maymun da hayvanlarla insanlar arasına yerleştirilmiştir. Oysa mantarların bitki olduğunda bir şüphe olmadığı gibi hurma ağacının bitki olduğunda da hiçbir şüphe yoktur. Hurma ağacından daha ilginç özellikler taşıyan pek çok bitki vardır. Meselâ etobur bitkiler böcek, kurbağa vs. avlamaları sebebiyle hurma ağacından daha çok hayvan özelliği gösterirler. Ancak bu durum da onları bitki olmaktan çıkarmaz.

Maymun ve nasnas konusuna gelince, bugün yeryüzünde insan-maymun arası bir varlık olmadığını, insanlarla maymunların birbirlerinden kesin çizgilerle ayrıldıklarını, insanların maymunlardan ruh, akıl, duygular vb. yönlerden çok farklı oldukları gibi, beden ve azaları bakımından da çok farklı olduklarını biliyoruz.

İbrahim Hakkı Hazretleri’nin evrim manasında yorumlanan yukarıda zikrettiğimiz ifadelerinin bir nakilden ibaret olduğunu belirtmiştik. Çeşitli eserlerde rastlanan bu nevi ifadeler, bizce eser sahibine göre değerlendirilmelidir. Çünkü aynı söz söyleyenin niyetine göre farklı mana taşıyabilir. Dolayısıyla sözün kime ait olduğuna bakılıp, ona göre değerlendirilmesi uygun olacaktır.    

     Sonuç olarak, Kur’ân âyetlerinden yola çıkarak evrimin varlığını ispat etmeye çalışanların çabalarında olduğu gibi, Mevlana ve Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri ve benzer ifadeler sahibi diğer İslâm âlimlerine nisbet edilen evrim iddiaları da kat’i değil zannî delillere, kanaatlere dayanmaktadır. Bu ifadelerin farklı şekilde yorumlanıp anlaşılması mümkündür. Ayette ifade edildiği gibi, “zan hakikat adına bir şey ifade etmez”[78]. Zanna tabi olmak da bilimsel bir yaklaşım olamaz.


[1] Enbiyâ Suresi, 30.ayet.
[2] Fussilet Suresi, 10.ayet.
[3] Enbiya Suresi, 30.ayet.
[4] Nûr Suresi, 45.ayet.
[5] En’âm Suresi, 142-144.ayetler; Zümer Suresi, 6.ayet.
[6]Bu yönüyle “Halk” (yaratma) kavramından daha hususi mana taşıyan bir İbda’ kavramıyla ilgili olarak bkz. Rağıb el-İsfehani, el- Müfredat fi Garibi’l-Kur’an, Daru’l-Ma’rife, Beyrut, tsz., s. 38; Ebu Hilal-el-Askeri, el-Furukfi’l-Luğa, Daru’l-Afaki’l-Cedide, Beyrut, 1980, s. 126; Sakıp Yıldız, Kur’an Işığında Yaratılış Konuları, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1992, s. 13; Veli Ulutürk, Kur’an-ı Kerim’de Yaratma Kavramı, İnsan Yayınları, İstanbul, 1995, s. 23 vd.
[7] Kamer Suresi, 50.ayet.
[8] Yâ-Sîn Suresi, 82.ayet.
[9] Hamidullah,M. “Halku’l-Kâinât ve Aslu’l-Envâ Hasebe’l-Kur’ânve’l-Müfekkirine’l-Müslimin”, Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesi Prof. M. Tayyib Okiç Armağanı içinde. Sevinç Matbaası, Ankara, 1978, s. 38.
[10] Al-i İmrân Suresi, 7-8.ayetler.
[11] Yıldız, S. Kur’ân Işığında Yaratılış Konuları. DİB, Ankara, 1992, s. 30.
[12] Yıldız, a.g.e., s. 34.
[13] Al-i İmrân Suresi, 59.ayet.
[14] Al-i İmrân Suresi, 47, 59.ayetler.
[15] Nahl Suresi, 40.ayet; Yâ-Sîn Suresi, 82.ayet; Mü’min Suresi, 68.ayet.
[16] Ulutürk, V. Kur’ân-ı Kerîm’de Yaratma Kavramı. İnsan Yayınları, İstanbul, 1995, s. 51.
[17] Bakara Suresi, 65-66.ayetler.
[18] Atiyye, Halku’l-İnsan, 82-83; HârunYahya, Bir Tartışmanın Ardından, s. 104. Hâlbuki bu yeni mana bu kelimeye (tatavvur) daha sonra yüklenmiş olup nüzul döneminde bu manalarda kullanılmamışlardır.
[19] Ebu’l-Hasen el-Maverdî, en-Nüket ve’l-Uyûn, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 1992, VI, 102.
[20] Secde Suresi, 5.ayet.
[21] Ateş, S. "Kur'ân-ı Kerîm'e Göre Evrim Teorisi". Ankara Üniv. İlahiyat Fak. Dergisi, Ankara, 1972; c. XX, s. 131.
[22] Akbay, S. Bilinmeyene Doğru, İzmir, 1983, s. 207.
[23] Bu tür iddialar için bkz. Abdussabur Şahin, Ebî Âdem Kıssatu’l-HalîkatiBeyne’l-Usturative’l-Hakîka, Mustafa İslamoğlu, Yaratılış ve Evrim, 3. Baskı, İstanbul, 1986.
[24] Şura Suresi, 51
[25] Nahl Suresi, 103
[26] Meryem Suresi, 26.ayet.
[27] Nûh Suresi, 17.ayet.
[28] Ta-Ha Suresi, 55.ayet.
[29] Al-i İmran Suresi, 37.ayet.
[30] Bakara Suresi, 30.ayet.
[31] Rum Suresi, 20.ayet.
[32] En’am Suresi, 2.ayet.
[33] Mü’minûn Suresi, 12.ayet.
[34] Saffat Suresi, 11.ayet.
[35] Hicr Suresi, 26.ayet.
[36] Rahman Suresi, 14.ayet.
[37]  Müslim, II, 261; Tirmizî, IV, 67-68; Ebû Davud, 4693; Ahmed, IV, 400.
[38] A’râf Suresi, 189.ayet.
[39] Lokman Suresi, 28.ayet.
[40] Nisa Suresi, 1.ayet.
[41] İsra Suresi, 61.ayet.
[42] Al-i İmran Suresi, 59.ayet.
[43] Al-i İmrân Suresi, 49.ayet.
[44] Bakara Suresi, 31.ayet.
[45] Rahman Suresi, 1-4.ayetler.
[46] Akkal, er-Redd ala Abdussabur Şahin, İslamiyat. com’dan(Müracaat tarihi: 05.06.2017)
[47] İsra Suresi, 70.ayet.
[48] Tîn Suresi, 4.ayet.
[49] A’râf Suresi, 166.ayet.
[50] Secde Suresi, 7.ayet.
[51] Mülk Suresi, 3.ayet.
[52] Yakıt, İ. Batı Düşüncesi ve Mevlana, ÖtükenNeşr., İstanbul, 1993, s. 65, 67-68, 71; Mevlana Celaluddin er-Rûmî,FihiMafih, s. 185-186; Mevlana, Mesnevi, IV. Cilt’den; Bayraktar, M. İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi,  İstanbul 1987, s. 97
[53] Yakıt, İ. a.g.e. s. 73; Mevlana, Mesnevî, V. cilt’ten; Mevlana, Mesnevî, III, 52.
[54] Gölpınarlı, Mevlana,.Kapı Yayınları, İstanbul, 2014; 178 vd.
[55] Bu tür yorumlara örnek olarak bkz. Yakıt, Batı Düşüncesi ve Mevlana, s. 75 vd.
[56] Bakara Suresi, 28.ayet.
[57] İbn Aşûr, I, 376.
[58] Hacc Suresi, 5.ayet.
[59] Mü'minûn Suresi, 12-14.ayetler.
[60] Bu âyetlerdeki tabirler ve geniş açıklamaları için bkz. M. Zeki Duman, Kur'ân-ı Kerîm ve Tıbba Göre İnsanın Yaratılışı ve Tüp Bebek Hadisesi, Nilyay. İzmir, 1991.
[61] Rubailer, 1210
[62] Gölpınarlı, Mevlana, 178 vd.
[63] Yaşar Nuri Öztürk, Mevlana ve İnsan, Yeni boyut, İstanbul, 1992, s. 190 vd.
[64] Bakara Suresi, 46.ayet.
[65] Bakara Suresi, 156.ayet.
[66] Enbiya Suresi, 93.ayet.
[67] Mü’minûn Suresi, 60.ayet.
[68] Bayraktar, M. İslam’da Evrimci Yaratılış Teorisi, İnsan Yayınları, s. 95 vd. Bayraktar özümle ile evrim’i şöyle açıklar: “Bunun esası şudur: Bitkilerin toprak, su ve onlarda bulunan çeşitli minareleri ve elementleri özümleyerek, bitkileştirmeleri; bitkileri yiyen hayvanlarda bitkilerin hayvanlaşması, nihayet hayvanları ve bitkileri yiyen insanda, bütün bunların özümlemesiyle insana dönüşmesidir. Böylece toprakta bulunan basit bir maddenin mesela bir demir zerresi insana kadar ulaşmasıyla insanlaşmış oluyor. İnsanla ve insanda en güzel şeklini alarak bir çeşit evrim geçiriyor” (s. 98).
[69] Bayraktar, s. 97 (Nicholson, Translation of Eastern Poetry and Prose, s. 55’den).
[70] Bayraktar, s. 96 (Mevlana, Mesnevî, Nicholson neşri, IV, 3259’dan).
[71] bk. Bayraktar, a.g.e., s. 95.
[72] bk. Yakıt, Batı Düşüncesi ve Mevlana, s. 75 vd.
[73] İ. Hakkı İzmirli, İslam Mütefekkirleri ile Garp Mütefekkirleri Arasında Mukayese, D.İ.B. Yayınları,  Ankara, 1981, s. 36, 44
[74] Kasas Suresi, 68
[75] Bu tür iddialara örnek olarak internetten takip edilebilecek şu yazılara bakılabilir: Ahmed Baki, “Marifetnamede Evrim Açıklaması”; Özer Ozankaya, “İnsanın da Evrim Ürünü Olduğunu Darwin’den Önce Erzurum’lu İbrahim Hakkı Yazmıştı” Kerem Doksat: Evrim tezini Marifetname adlı eserinde şöyle özetledi…;  Ahmet F. Yüksel, “İbrahim Hakkı Erzurumî, Mevlana, İkbâl ve Evrim Teorisi”; İsmail Yakıt, “Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın Evrimle İlgili Görüşlerinin Analizi”, Türk İslam Düşünce Tarihinde Erzurum Sempozyumu, Erzurum, 2007; II, 179-189.
[76] İbrahim Hakkı Marifatname s. 18.
[77] İbrahim Hakkı Marifatname s. 29.
[78] Necm Suresi, 28.ayet.

Okunma sayısı : 500+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun