TÜRLER ARASI EVRİME KARŞI BİYOLOJİK ENGELLER

Prof. Dr. İsmail KOCAÇALIŞKAN
Yıldız Teknik Üniversitesi, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü, İstanbul.
ikocacaliskan@gmail.com

     Evrim (Evolüsyon) kelimesini değişim olarak kabul edersek, çok geniş bir çerçeve oluşturur. Bu temelde değişim konusundaki tartışma, değişimin var olup olmadığı hususunda değil, nasıl olduğu hususundadır. Çünkü canlı cansız kâinatta bir değişim olduğu görülen ve bilinen bir gerçektir. Değişimin nasıl olduğu hususundaki sorunun cevabında geçmişten günümüze üç ana görüş ortaya çıkmıştır. Birisi tesadüfçü evrim görüşü, diğeri yaratılışçı evrim görüşü ve üçüncüsü ise türlerin bağımsız yaratılışı, fakat tür içi değişim görüşüdür.

     Cansız âlemdeki değişmelere depremler, yağmurlar, rüzgârlar vs. gibi olaylarla kayaların parçalanıp toprağa dönüşmesi, ekolojik dengedeki değişim, iklim değişikliği, kıtaların kayması, yer altı oluşumları, uzayda bazı yıldızların ölümü ve kara deliklerce yutulmaları ve kâinatın genişlemesi vs. gibi değişmeler örnek verilebilir.

     Canlılar âlemine baktığımızda canlılar doğar, büyür, çoğalır ve ölürler. Ölenlerin yerine yeni doğanlar hayat sürerler. Her canlı türünde belirli sınırlar içinde bir ömür süresi vardır. Bazı türlerde mesela, böceklerde metamorfoz denilen yumurta, larva, pupa ve kelebek şeklinde bir hayat değişimi ve dönüşümü görülür. Canlılarda bunlar gibi çeşitli değişim örnekleri vardır. Bunlarda tartışma yoktur. Çünkü gözümüzün önünde kanunlar çerçevesinde cereyan eden olaylardır. Bu tip değişimler evrim değil değişim olarak adlandırılır. Ama çoğu zaman bu kavramlar birbiri yerine kullanılarak kafa karışıklığına sebep olmaktadır. Her değişime ve dönüşüme evrim denir oldu. Oysa evrim, bir canlı türünün daha önceki bir başka türden dönüşerek ortaya çıktığını iddia eden görüşün adıdır.

     a) Evrim Tartışması

     Yeryüzünde bir hücreli bakterilerden tutun da bitki, hayvan ve insan türüne kadar milyonlarca canlı türü yaşamaktadır. Esas tartışma bu canlı türlerinin ilk fertlerinin başlangıçta nasıl ortaya çıktıkları hususundadır ki, evrim tartışmasının kaynağını teşkil eder.

     Bakterilerden Escherichia coli bir türdür, Pseudomonas putida bir başka türdür. Bitkilerden domates, ay çiçeği, kavak, elma, çam türleri vardır. Hayvanlardan köpek, kedi, kurbağa, balık, kuş, yılan, maymun ve insan türleri vardır. Her bir canlı türünün binlerce hatta milyonlarca ferdi dünyada yaşamaktadır. Acaba bir türün mesela insan türünün veya fasulye türünün elbette bir başlangıcı olacaktır. Acaba bir türün ilk ferdi nasıl ortaya çıktı? Tartışma bu sorunun cevabındadır.

     Bu sorunun cevabında geçmişten günümüze üç ana görüş ortaya çıkmıştır:

    1. Tesadüfçü Türler Arası Evrim Görüşü

     Böylece çevre ve ortam değiştikçe ortama uyum sağlamak için bir tür diğerine dönüşerek çeşitlendi ve bugün gördüğümüz milyonlarca canlı türü tesadüfen ve tabiatın eseri olarak ortaya çıktı. Örnek vermek gerekirse önce bakteriler gibi bir hücreliler tesadüfen oluştu. Bir hücrelilerden bir kol bitkiler tarafına bir kol da hayvanlar tarafına doğru evrimleşti. Bitkiler kendi içinde önce tohumsuz bitkiler sonra tohumlu bitkiler şeklinde tesadüfen evrimleşti. Hayvanlar kolu ise bir hücrelilerden omurgasız hayvanlar, onlardan balıklar, onlardan kurbağalar, onlardan sürüngenler, kuşlar, memeliler ve insan evrimleşti. Bu görüşe göre türleşmenin ucu açık olup sınırsızdır. Gelecekte yeni türler de meydana gelebilir. Mesela gelecekte insan da başka bir türe dönüşebilir.

    2. Yaratılışçı Türler Arası Evrim Görüşü

     Bu görüş de önceki görüş gibi canlıların bir türün başka türe dönüşmesi şeklinde meydana geldiğini, ancak bu dönüşümün bir İlah tarafından yönlendirildiğini yani tesadüfi evrimleşme değil, ilâhî bir evrimleştirme olduğunu kabul ederler. Bu iki görüş, türlerin birbirine dönüşerek evrimleştiği hususunda birleşirken evrimin meydana gelişinde iş yapanın tesadüf ve bir diğerinde de bir yaratıcının olduğunu kabul yönünden ayrılır.    

     3. Yaratılışçı Tür İçi Değişim Görüşü

      Her türün dünyada bir gen kaynağının olduğu ve oradan dünyaya yayıldığı bilgisi bu görüşü desteklemektedir. Bu görüşte canlılar hiç değişmez değildir. İlk yaratıldıkları zamandan sonra zamanla bazı değişikler olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Ancak bu değişimler tür içi ile sınırlıdır. Bazıları bu tür içi değişikliklere mikro evrim adını verse de esasında bu değişiklikler bir evrim değil, varlığı deneye dayalı olan tür içi varyasyonlardır.

     Tür içinde alt tür, varyete ve ırk gibi kategoriler vardır. Bir canlı türü bitki olsun hayvan olsun yaşadığı çevrenin etkisi altındadır. Buna göre canlıda bazı değişiklikler olması mümkündür ve ortama uyum sağlayarak hayatını ve neslini devam ettirmesi için gereklidir de. Ancak bu değişimler tali özelliklerdeki değişimler olup temel özellikler yani o canlının dâhil olduğu türün karakteristik özelliklerindeki değişimler değildir. Eğer türün karakteristik temel özellikleri değişirse, o zaman bir tür başka bir türe dönüşmüş, yani türler arası evrim meydana gelmiş olur. Bu tarz türler arası bir evrime rastlanmamıştır. Ve bilimsel olarak da ispatlanamamıştır.

     Her canlı türünün, yaşamasına uygun ortam şartlarının oluşturulduğu bir zaman diliminde yaratılıp üreme kanununa göre çoğalarak dünya üzerinde yayılmış olmaları mantıklı bir düşüncedir. Bu sırada yeni ortama uyum sağlamak için genetik potansiyelinin müsaadesi nispetinde tür içi değişikliklere maruz kalarak alt türler, varyeteler ve ırklar şeklinde tür içi çeşitlenmeler meydana gelebilir. Ancak bu değişiklikler türün gen havuzu dışına çıkacak nispette değildir.

     Bütün canlı türleri bir anda yaratılmamıştır. Tedrici bir yaratılış sırası, yani türlerin dünya üzerinde görünmesi ile ilgili bir zaman akışı vardır. Bunu fosillerden anlayabiliyoruz. Bu sıralamada bakterilerin ilk yaratılanlar arasında olduğunu söyleyebiliriz. Bunun sebebi bakterilerin basit olmalarından değil, kendilerinden sonra yaratılacak türlerin dünyada yaşayabilmeleri için uygun ortam şartlarının sağlanmasında görevli olduklarındandır. Mesela, havadaki azot gazını yakalayıp toprağa veren azot bakterilerinden önce bitkiler yaratılmış olsaydı, bitkiler yaşayamazdı. Çünkü toprakta azot olmayınca bitkiler açlıktan öleceklerdi. Oysa azot bakterilerine bitkilerin yapamayacağı bir görev verilmişti. Havanın azotunu yakalayıp toprağa verme görevi. Böylece toprak azotça zenginleşmiş ve bitkilerin yaşamasına elverişli hale gelmiş oluyordu.

     Bu sıralamaya göre dünyada en son yaratılan türün insan olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü insanın yaşayabilmesi için diğer canlı türlerinin oluşturduğu tam bir ekosisteme ihtiyaç vardır. İnsan olmadan diğer canlılar yaşayabilir. Ancak diğer canlılar olmadan insan yaşayamaz. Kabaca bakterilerden sonra bitkilerin, sonra ot yiyen hayvanların ve sonra da et yiyen hayvanların yaratılmış olduklarını söyleyebiliriz. Dünyadaki besin zinciri böyle bir yaratılış sırasını gerektirir.

     Besin zinciri dışında bir de bazı bitki ve bazı hayvan türlerinin birlikte yaratılmış olmalarını gerektiren durumlar vardır. Mesela, bazı bitkiler kuşlar ve böcekler tarafından tozlaştırılır. Hangi bitki türü hangi kuş veya böcek tarafından tozlaştırılıyorsa bu iki türün aynı zaman diliminde var olmaları gerekir. Aksi halde o bitkiler nesillerini devam ettiremezler. O böcekler de besinsizlikten yaşayamazlar. Mesela, arılar birçok meyve ağaçlarını ve çiçekli bitkinin polenlerini tozlaştırır. Dolayısıyla bazı bitkilerin çoğalmaları için arılara ihtiyaç vardır. Tersinden bakarsak, bu bitkiler olmasa arılar yaşayamazlar. Çünkü onların nektarıyla besleniyorlar. Yüce Yaratan böylece arıları bitkilere bitkileri de arılara muhtaç etmiş. Buradan hareketle ilk başlangıçta arılarla bu bitki türlerinin aynı zaman diliminde yaratıldıklarını söyleyebiliriz. Buna bir başka örnek, Mucuna gigantea bitkisidir. Bu bitki yarasalar vasıtasıyla tozlaştırılır. Çünkü çiçekleri gündüz değil gece açılır. Çiçek yapısı yarasa yapısına uygundur. Yarasaların beslenmeleri gece olduğundan bitkinin nektarını emmek için gece uçarlar[1]. Bu tür bitki ve yarasanın aynı zaman diliminde yaratılmış olmaları gerekir. Çünkü birinin diğerine ihtiyacı vardır.

     Tabiatta ve canlılarda elbette bir değişim vardır. Ama bu değişim bir türün başka bir türe değişip dönüşmesi şeklinde değildir. Değişim belli sınırlar içinde olabilir. Sınırsız bir değişimden bahsedemeyiz. Tür içi değişim vardır ve canlı türlerinin tabiatta yaşayabilmesi ve farklı ortamlara uyum sağlayabilmesi için bu gereklidir de. Mesela, deniz seviyesinde yaşayan bir bitkinin tohumlarını yüksek bir dağda ektiğimizde daha kısa boylu, bodur ve küçük yapraklı olur. Güneşin zararlı ışınlarından ve soğuktan korunmak için bu gereklidir. Tür yine aynı türdür. Çölde yaşayan hayvan türleri kısa tüylü iken bazı fertleri besin bulmak için kuzeye soğuk bölgelere gidip burada yaşamaya alışsalar, soğuktan korunmak için uzun tüylü hale gelirler. Ama tür değişmez. Sadece aynı türün farklı ırkları meydana gelir.    

     İşte bütün bu sözü edilen değişiklikler de, kendi kendine veya tesadüfen olamaz. Meydana getirlen bütün değişiklikler, bir gayeye ve bir hikmete göre ve bir nizam ve intizam içerisinde yapılmaktadır. Bu da; Hakîm ve nizam ve intizamla iş yapan bir Yaratıcı’nın varlığını göstermektedir.

     b) Türler Arası Evrime Karşı Biyolojik Engeller

     Türler arası evrimin mümkün olmadığını gösteren biyolojik delilleri şöyle sıralayabiliriz:

    1. Sınırlılık Kanunu

     Umumi bir kanun olarak varlık âleminde her şey sınırlıdır. Sınırsızlık yaratıcıya mahsustur. Yaratılanlar yaratıcının belirlediği sınırlar içinde bir değişim ve hayat hürriyetine sahiptirler. Kâinat sınırlı olduğu gibi, dünya sınırlıdır, canlılar sınırlıdır, özellikleri de sınırlıdır. Görmemiz, işitmemiz, gücümüz vs. sınırlıdır. Bir canlı türü de kendine mahsus genotipik, morfolojik, anatomik ve fizyolojik özellikleriyle sınırlıdır. Bazı canlılarda üreme potansiyeli çok yüksektir. Mesela, balıklardan bir balık bir seferde binlerce yumurta bırakır. Fakat bunların çoğu başka balıklarca yenilerek sınırlama yapılır. Bu tahdid kanunu olmasaydı denizler balıkla dolar ve hayat sona ererdi.

     Ancak tür içindeki sınırlar dâhilinde öyle geniş bir hareket alanı verilmiştir ki, sınırsız diyebileceğimiz kadar geniş bir genotipik değişim alanı bulunmaktadır. Her canlı türü kendisine çizilen sınırlar içinde rahatça yaşayabilmektedir. Gerek çevre şartlarının etkisiyle, gerekse insan eliyle yapılan ıslah çalışmaları sonucu bir tür içinde yeni ırklar ve varyeteler meydana gelmiştir. Hala da yenileri elde edilmektedir. Mesela, patatesin (Solanum tuberosum) 300 den fazla varyetesi vardır. Islah çalışmalarıyla bu sayıyı binlerce yapmak mümkündür. Yani tür içi hareket alanı o kadar geniş bırakılmıştır. Ancak patatesi portakala dönüştürmek mümkün değildir. Yani değişim vardır, ancak her türün kendi genetik sınırları içindedir.

     İşte bütün bunlar, genetik değişimlerin ve dönüşümlerin takdir edilen kader istikametinde belirli bir plan ve program dâhilinde bir sınır koyucu Yaratıcı’nın icraat yaptığını göstermektedir.

     2. Eşey Uyuşmazlığı Kanunu

     Türler arası döllenme, kromozomların farklı lokuslarında bulunan çok sayıda farklı genler tarafından engellenir. Genetik temeli olan bu tür uyuşmazlıklar doku uyuşmazlığını netice verir ve türler arası döllenmeyi engeller.

     Engelleme olayı türe göre değişen değişik basamaklarda olabilir. Bitkilerde bir türün poleni (erkek üreme hücresi) bir başka türün stigmasına (dişicik tepesine) konduğunda; sırasıyla stigmada polenin çimlenmesinin engellenmesi, polen tüpünün stilusta (dişicik borusunda) ilerlemesinin engellenmesi, polen tüpünün embriyo kesesine girişinin engellenmesi, spermin yumurta ile birleşmesinin engellenmesi, verimli tohum oluşumunun engellenmesi gibi farklı basamaklardan birinde engellenir[2].

     Türler arasında verimli bir döllenme mümkün değildir. Bazı türler arasında döllenme mümkün olsa da, meydana gelen döller verimsiz olduğundan nesil devam etmemektedir. Kültür bitkileri hastalıklara ve olumsuz çevre şartlarına dayanıksız yabanileri ise dayanıklı olduğundan yabanilerdeki dayanıklılık genlerini kültür bitkisine aktarmak için ıslah çalışmaları yapılmaktadır. Bunun için yabani bitki ile kültürdekinin çaprazlaması yani döllemesi yapılır.

     Mesela, domateste yabani tür olan Lycoprsicon peruvianum türü ile bir kültür domatesi olan Lycopersicon esculentum türü çaprazlandığında elde edilen ufak domates meyveleri içindeki tohumlar gelişmenin bir devresinden sonra dejenere olmakta ve verimsiz hale geçmektedir. Böyle verimsiz tohumların neslini devam ettirmek mümkün olmamaktadır. Ancak doku kültüründe embriyo kültürüyle (eşeysiz olarak) bitki çoğaltmak mümkün olmaktadır[3].

     Hayvan türlerinde de benzer şekilde eşey uyuşmazlığı kanunu geçerlidir. Genelde farklı türler çiftleşmezler. İstisna olarak bazıları çiftleşse de ya döllenme olmaz ya da yeni dölün nesli devam etmez. At ile eşeğin çiftleşmesinden katır olur ama nesli devam etmez meşhur misaldir.

     3. Rekombinant DNA Teknolojisi

     Günümüzde genetik bilimi o kadar gelişmiştir ki, artık genlerin haritası çıkarılıyor. Bir türden bir başkasına genler aktarılarak genetik özellikler değiştirilebiliyor. Yani genlerin mühendisliği yapılıyor. Böylece yeni bir teknoloji alanı doğmuştur. Buna rağmen bir canlı türünün bir başka türe dönüştürülerek türler arası evrimin laboratuvarda gerçekleştirilmesi mümkün olmamaktadır. Ancak yeni bir ırk veya varyete gibi tür içi varyantlar elde edilebilmektedir. Bu hususta insanların en uzman ve tecrübelileri türler arası evrimi başaramadıkları halde, bu olayın tesadüfen kendiliğinden meydana geldiğinin kabul edilmesi, aklen ve mantıken mümkün değildir.

     Bakteri DNA’sı çıplak olduğundan yani etrafında onu koruyacak protein bir kılıf ve nükleus bulunmadığından soğuk, sıcak, zararlı ışınlar ve kimyasal maddeler gibi birçok dış etkenden kolayca etkilenerek mutasyona uğrarlar. Bakterilere bu özelliğin verilmesi çok hikmetlidir. Bu özellik sayesinde bakterilerin genleriyle oynamak kolay olduğundan biyoteknolojik çalışmalarda, mesela ilaç üretiminde bakteriler kullanılırlar[4].

     Bitkilerde de gen aktarımıyla soğuğa dayanıklılık, tuza dayanıklılık gibi özellikler kazandırılabilmektedir[5].

     Bütün bunlara rağmen mutasyonla veya gen aktarımıyla bir bakteri türünden farklı bir başka tür bakteri veya bir bitki türünden farklı bir başka tür bitki elde edilememiştir. Sadece genlerde küçük değişiklikler yapılarak bakterilerde aynı tür içinde strain (hat) adı verilen yeni varyantlar bitkilerde ise tür içi yeni varyeteler elde edilebilmekte ve bunlar biyoteknolojik amaçlarla kullanılmaktadır.

     Genlerde yapılacak aşırı bir değişiklik zaten bakterinin ölümüne sebep olur. Bu yüzden bir bakteri türünün genlerindeki mutasyonlarla onu başka bir türe dönüştürmek ne tabiatta ne de laboratuvarda mümkün değildir. Sadece tür içi değişiklikler elde etmek mümkündür. Bir hücreli canlılar olan bakterilerde bile mutasyonla yeni tür meydana getirilemezken bitki ve hayvan gibi çok hücreli ve hücrelerinde genetik materyalin çekirdek içinde ve protein bir kılıfla korunduğu canlılarda mutasyonla yeni türlerin meydana geldiğini yani evrimleştiğini iddia etmek akla ve mantığa ters bir durumdur.

     c) Sonuç

     Tesadüfçü olsun veya olmasın, türler arası evrimin teşekkülü için ya iki farklı türün çiftleşmesiyle ikisinin ortak genetik özelliklerini taşıyan yeni bir tür meydana gelmelidir. Eşey uyuşmazlığı sebebiyle bunun mümkün olamayacağını yukarıda açıklamıştık.

     Diğeri ise, bir tür üzerinde çevrenin değişmesinden dolayı yeni çevrenin baskısı sonucu genlerinde mutasyonların teşekkülü ve bunun sonucu olarak genetik değişimle bu türün dönüşüme uğrayarak yeni bir tür olarak ortaya çıkmasıdır. Bunun da mümkün olamayacağını yukarıda rekombinant DNA teknolojisi başlığı altında açıkladık.

     Bu iki önemli biyolojik engele ve sınırlılık prensibine zıt olarak türler arası evrimin meydana gelme ihtimali mümkün görünmemektedir. Mantıkî bir esasa göre, bir şeyin meydana gelmesinde mesela üç ihtimal varsa, bunlardan ikisinin mümkün olamayacağı gösterilirse otomatik olarak üçüncü ihtimalin doğru olduğu ortaya çıkar[6].

     Burada canlı türlerinin nasıl ortaya çıktığı hususunda başta belirttiğimiz üç görüşten ilk ikisinin yani “türler arası evrim” görüşlerinin biyolojik engeller sebebiyle mümkün olamayacağını gösterdik. Dolayısıyla üçüncü görüş olan “Yaratılışçı tür içi değişim” görüşünün doğruluğu ortaya çıkmış oluyor.

     Canlılarda tabii şartlarda veya insanların müdahalesi ile meydana gelebilecek değişiklik, varlıkların tek yaratıcısı olan Allah’ın verdiği kabiliyet ve onun çizdiği sınırlar içerisindedir. Zaten Cenab-ı Hak da, insana ve canlılara verdiği bu değişim ve değiştirme kapasitesini onların istifadesi için kullanmaya da teşvik etmektedir.


[1] Ünal, M., Bitki Embriyolojisi, Nobel Yayın, 2006.
[2] Ünal, M., Bitki Embriyolojisi, Nobel Yayın, 2006.
[3] Kocaçalışkan, İ., Doku ve Hücre Kültürü Teknikleri, Nobel Yayın, 2017.
[4] Bahçeci, Z.,Moleküler Biyoloji, Öğrenci Kitabevi Yayınları, 2002; Klug W.S., Cummings, M. R., (Çev. Cihan Öner), Genetik (6. Baskı), Palme Yayın, 2002.
[5] Özcan, S., Gürel, E., Babaoğlu, M., Bitki Biyoteknolojisi (Genetik Mühendisliği ve Uygulamaları), Selçuk Üniversitesi Vakfı Yayını, 2001.
[6] Nursi, Bediüzzaman, S., Lem’alar. Envar Neşriyat. İstanbul, 1996, s. 176.

30 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun