TÜR İÇİ DEĞİŞİMİN DEVAMLILIĞI VE TÜRLER ARASI GEÇİŞİN İMKÂNSIZLIĞI

Prof. Dr. Murat ÜNAL1, Prof. Dr. Lütfi BEHÇET2
1 Van Yüzüncü Yıl Üniv. Eğitim Fak. Biyoloji Eğitimi Anabilim Dalı, Van. muratunal@yyu.edu.tr  
2 Bingöl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bölümü. 
 

     Her canlı çevreye karşı genetik potansiyelinin sınırları içerisinde cevaplar verme kabiliyeti ile Yaratıcı tarafından donatılmıştır. Bu cevaplar aslında bir bütünlük içinde ve devam eden seriler halinde bir devamlılık teşkil eder. Bir canlının biyolojik aktivitesindeki bu devamlılığa ekolojik çizgi anlamında ekoklin adı verilmektedir. Türlerin ekolojik sınırları ve çevreye verdikleri cevaplar detaylı bir şekilde çalışılmadan tür içi varyasyonlar çoğu zaman hata ile farklı tür olarak tanımlanmaktadır. Bu çeşitlenme serileri ile de bilimsel bir kılıfa büründürülerek ara form ihtiyacının giderilmesi hedeflenmektedir. Ekolojik çizgi kavramı bize her bir türün genetik kodlarıyla sınırlandırıldığını ve bu sınırların ancak Yaratıcı’nın iradesi ile değişebileceğini ve bu çok hikmetli değişimin planlanma ve hedef gözetme kabiliyetinden mahrum çevre etkilerine bağlanamayacağını göstermektedir. Önceleri tür içi değişikliklerin kesintili ve merdiven basamağı gibi olduğu ve bu basamaklardaki her bir farklılığı fenotipe yansıyan bitkiye ekotip (ekolojik tip) denmekte idi.  Ancak son araştırmalar tür içindeki değişimlerin sürekli olduğu ve bir hat boyunca değişen ekolojiye bağlı süreklilik arz ettiği; dolayısıyla kesin bir sonlanma ile oluşan bir ekotipten sonra yeni bir ekotip teşekkülünün söz konusu olmadığını ortaya koymuştur.

     Günümüze kadar canlılarla çevre arasındaki ilişkiyi açıklamak için çok çalışma yapılmış ve bu ilişkinin ana hatlarını belirleyen temel esaslar ortaya konulmaya çalışılmıştır. Fakat kâinatın var edilişi,  kanunlarının işleyişi, canlı varlıkların mükemmel dizaynı;  iradesiz, planlama kabiliyetinden mahrum ve tabiat (canlı ve cansız kâinat öğelerinin hepsi)  olarak adlandırılan kör, sağır ve ilimsiz bir şey tarafından yapılmış ve yapılmaya devam ettiği şeklindeki bir iddia bilim imiş gibi empoze edilmektedir. Her canlı belli çevrelerde yaşayabilecek donanım ve kabiliyetle var edilmiştir.  Çevre ve canlı arasındaki etkileşim ekoloji ilminin konusunu teşkil eder. Bir çevrede gelişen canlının hayatını kolaylaştırmak için zaman içerisinde hangi sınırlar içerisinde ve nasıl yeni cevapları verme kabiliyetine sahip edildiği bitki ekolojisi kadar bitki genetiği ve bitki morfolojisini de ilgilendiren konulardır.  Aynı zamanda değişen çevreye bitkinin verdiği cevapların geriye dönüşüm durumu ile ilgili temellerin incelenip araştırılması ekoloji ile beraber fizyoloji, genetik gibi bilim dallarını da ilgilendirir.  Dolayısıyla karşılıklı etkileşimin anlaşılabilmesi için bazı ekolojik temel kavramların bilinmesi ve birlikte düşünülmesi gerekir. Bu temel kavramlardan başlıcaları; ekosistem (plan ve programsız sistem olmayacağı her düşünenin kabul etmesi gereken bir hakikattır) , minimum kanunu ve tölerans kaideleridir.

     Yaklaşık 100 yıl önce Humboldt adlı araştırıcı her şeyin bir dereceye kadar birbirine bağlı ve dayanışma halinde olduğunu yazdı, buna Kral Friederich ekosistem ismini verdi, holocoenotik olarak ta isimlendirildi. Ekosistem kavramı, türlerin bolluk veya dağılışına ve bir türün izolasyonuna sadece tek bir çevresel faktörün etkili olamayacağını, çünkü çevresel faktörler birlikte etkiye sahip ve dayanışma halinde olduğu Billings tarafından da ortaya konmuştur[1]. Bundan dolayı, bütün önemli çevresel faktörlerin araştırılmasının en iyi belirleyicisi olarak bitki dağılışı kabul edilmiştir. Bunu bir örnekle açıklayacak olursak; bir elmanın meydana gelebilmesi için toprak, ışık, su ve gazlar gibi cansız amillerin yanında elma tohumunun oluşabilmesi için tozlaştırıcı böceklere, tohumun çimlenip gelişebilmesi, topraktaki mikro ve makro organizmalara, yani biyotik bileşenlere de ihtiyaç gösterir. Dolayısı ile bir elmanın meydana gelmesi için kâinata, güneş sistemimize, dünyamıza, mevsimlere ihtiyaç vardır. Bir şey kâinattaki her şey ile etkileşim halindedir. Bundan dolayı bir şeyi yerli yerine yerleştirmek için her şeyin birbiri ile olan ilişki ağının ve sistemdeki yerinin bilinmesi ve idare edilmesi gerekmektedir. Bu da ancak sonsuz kudret sahibi usta bir planlayıcı tarafından ve bir elden sevk ve idaresi ile mümkündür. Bundan dolayıdır ki plansız ve programsız şekilde ekosistemde yer almak mümkün değildir.

     1840’da, ziraatçı ve fizyolog Justusvo Liebig, herhangi bir ürünün toprakta besleyicilerden en düşük miktarlı olanına bağlı geliştiğini belirterek; bunu “minimum kanunu” olarak adlandırdı. Fakat bu gün bilim dünyasında topraktaki en az miktarda bitkinin kullandığı maddelerin sadece sınırlayıcı olmadıklarını, bunun yerine canlının ihtiyaç duyduğu faktörlerden hangisi kritik seviyenin altında ise ( bitkinin çok miktarda kullandığı su gibi faktörler de sınırlayıcı olur)  o faktör gelişmede en önemli sınırlayıcı olarak nitelendirilmektedir.  Bir türün belli alanlarda gelişip yayılmasında bütün çevre faktörlerinin değişen ölçülerdeki ortak etkilerine göre şekillendirilmekle beraber, bu faktörlerden birinin sınırlayıcılık değeri diğer faktörlerin etkilerine göre daha çok ( kritik seviye) ön plandadır.  

     İlk defa Amerikan hayvan ekoluğu Victor Shelford (1913)’de Liebig’in sonuçlarından ilham alarak ‘tolerans teorisi’ olarak adlandırılan bir kavramı ortaya çıkarttı. Bu teori; bir türün bir etmene toleranslı, olması başka bir faktöre de toleranslı olacağı anlamına gelmeyeceğini, toleransı geniş organizmaların daha geniş alanlara yayılış gösterdiğini, bir etmen tür için uygun değilse, diğer etmenlere karşı toleransının da değişeceğini belirtti[2].

     Her bir bitki türü çevreye; yaratılışında ona verilen kabiliyetlerin müsaadesi kadar cevap verir. Bu cevaplar fenotipinde (dış görünüşünde) göz ile görünür hale gelmektedir. Dolayısıyla çevreye verilen cevaplar çevrenin özelliğinin değişmesi ile değişmektedir. Ancak eğer çevre tedrici bir şekilde değişir ise, bu cevaplar ekolojinin değiştiği hat boyunca değişime bağlı olarak süreklilik arz eder ki,  bu durum ekoklin (ecocline- ekolojik hat) olarak isimlendirilmektedir.

     Bir örnek ile açıklamaya çalışırsak; aynı fasulye bitkisinden alınan fasulye tohumlarını Kuşadası İlçesinin (Aydın)   deniz seviyesi ile aynı yükseklikteki (0 m) sahilinden başlayıp; Ağrı Dağının (Ağrı) 5137 m yüksekliğine kadarki bir hat boyunca 1’er km ara ile rastgele ektiğimizi düşünelim (iki il arası mesafe 1648 km’dir). Aydın’ın Deniz kıyısından Ağrı Dağına doğru gidildikçe ekolojik özellikler  ( iklim, topografya, toprak özellikleri, biyotik etkiler vs.) değişmektedir. Dolayısıyla 1’er km ara ile ekilmiş fasulye tohumlarının gelişim seyri ve fasulyelerin değişen çevreye verdikleri cevaplarda değişecektir. Kuş adasından Ağrı Dağına kadar bitkinin fenotipinde birçok değişiklikler meydana gelecek ve karşımıza görünüş olarak birbirinden bir dereceye kadar farklı çok sayıda fasulye varyantı çıkacaktır.

     İki nokta arasındaki 1648 noktada yetişmeye bırakılan tohumlardan gelişen fasulye bitkilerine ait bireyler incelendiğinde çok sayıda farklı ekotipler görülecektir. Fakat gelişen fasulye bitkilerindeki fizyolojik cevaplar ekolojiye bağlı olarak kesintisiz bir değişim şeklindedir. Sadece morfolojiye yansıyan makro değişiklikler için sanki kesin bir sınırla ekotipler ayrılmış gibi bir anlayış ile (değişim önceleri merdiven basamağı gibi düşünülmüş) her bir basamaktaki bitki “ekotip” olarak adlandırılmıştır. Şimdi ise, bu değişimin kesintisiz olduğu, bir hat boyunca fizyolojik cevapların sürekli değiştiğini (Şekil 1) ( mikro seviyedeki değişimler fenotipte görülmese bile ) yani ekolojik hat veya ekolojik çizgi boyunca değişim anlamına gelen  “ekokline” görüşünün daha doğru olduğu kabul görmektedir[3].

     Tür içi değişim olarak adlandırabileceğimiz bu durum aynı türün bireylerinin etkisinde kaldığı ortama verdiği cevaptır. Bu cevap sınırsız değildir. Sınır Yaratıcı tarafından tayin edilmiştir. Değişimin sınırsız olduğunu düşünmek bile karşımıza içinden çıkamayacağımız; “Tür nerede duracak? Ve “Bu bulunduğu noktada hayatını devam ettirebilecek mi?” Sorularını getirmektedir. Ancak gerçek dünyamızda hiçbir şekilde bir karışıklık ve belirsizlik gözlenmemektedir. Demek ki, her şeyi yaratan Yaratıcı yarattığı mahlûkatını her an tasarrufunda tutmaktadır. Onu tesadüfün, tabiatın ve kendinin eline bırakmamaktadır.

     Yirminci yüzyılın başında (1922 yılında) Kuzey Amerika’da deniz seviyesinden başlayıp ta 3600 m yüksekliklere varan bir transekt boyunca (323 km)  4 farklı branşta (genetikçi, fizyolog, taksonomist ve ekologdan oluşan) bilim adamlarınca yapılmış ve 60 türün (180 türle başlanan) 16 yıl izlenmesi ile ortaya çıkan sonuçlar değerlendirilmiştir. Değişen çevreye verilen cevaplar belirli bir zamanda şekillendiği gibi; bunların eski haline gelmesi de yine zaman içerisinde olacağı da bu çalışma ile ortaya konmuştur[4].

     Bulgular

     Bu çalışma Türkiye’nin doğusunda Bingöl-Van illeri arasında 400 km de uzun bir hat boyunca yapılmıştır. Burada bitki örtüsü çeşitliliği, değişen toprak yapısı, topografya, yağış, iklim özellikleri gibi farklı ekolojiler vardır.

                                                                                                                           

Şekil 1. Ekoklin kavramı. Ekotip ve Ekokline kavramları arasındaki farklılığı gösteren diyagramlar. Başlangıç adımındaki bakışta, ekotipler farklı ve her birinin morfolojilerinde ve diğer özelliklerinde devamsızlıktan dolayı ayrıdır (dikey çizgiler devamsızlığı gösteriyor). Ekoklin görüşünde, devamsızlık yoktur; varyasyonun tam bir sürekliliği vardır (Barbour, Burk &Pitts 1987’dan değiştirilerek alınmıştır).

Şekil 2. Fotograf 1. Karsümbülü (Puschkinia scilloides)’in yakından görünümü.

     Allah tarafından canlılara verilmiş genetik potansiyel ile geniş bir coğrafyada yaşama kolaylığı sağlanan ve Şekil 2’de fotoğrafı görülen Karsümbülü (Puschkinia scilloides) türünün morfolojik ve fenolojik yapısı incelenmiştir. Sonuçlar Türkiye Florası’ndaki değerler ile mukayese edilmiştir (Tablo 1).

     Tablo 1. Karsümbülü (Puschkinia scilloides’in) morfolojik özelliklerinin karşılaştırması.

                                    Türkiye Florasında:                B5829 nolu örnek:           M1022 nolu örnek:

Yaprak boyutları:      15(20)x0.2-1.3 (-1.8) cm.         26.5x3.7cm.                       20x1.0-2.1cm.    

En alt pedisel boyu:   6 mm’ye kadar                            2 mm’ye kadar.                 13-14 mm’ye kadar.

Korona boyu:          2-3 mm.                                           4 mm.                                  2.5-5 mm.

Soğan çapı:              2 cm.                                                 2.8cm.                                       ____                 

Skape boyu:             (0.2)5-20 cm.                                  28 cm.                                     ____                 

Infloresansta

çiçek sayısı:             2-10 adet.                                        22 adet.                                     ____                 

Perigon segmentlerin

uzunluğu:                 7-10 mm.                                         19 mm.                                      ____               

Korollasegment uzunluğunun korolla tüp uzunluğuna

göre durumu:            segmentler tüpün                    segmentler aşağı                           ____               

        2-3 misli uzun.                     yukarı tüp kadar                           ____               

                                               uzun.                                    

     Ayrıca morfolojik ve fenotipik farklılaşmanın ekolojik temelleri toprak analizleri ile desteklenmeye çalışılmıştır (Tablo 2).

 

    Tablo 2. Karsümbülü (P. scilloides’in) geliştiği farklı bölgelerdeki habitatların toprak özellikleri:  

                   Su ile doymuşluk (%)  E.C x10³(25°C)  pH:   CaCO3   Fosfor:(P205)   Organik Madde

M1022 nolu     %56                           0.3                   6.5     %0.88         yok                   %5.34              

   Örnek          (killi tın)              

B5829 nolu       %52                          2.6                  7.2      %4.43         %8.24              %1.12              

   Örnek          (killi tın)                     

     Tartışma

     Türkiye’nin doğusunda geniş yayılışı olan Karsümbülü (Puschkinia scilloides) Bingöl ve Van İlinden toplanan örneklerde fenotipik özelliklerinden olan bitki boyu yapraklarının boyutu ve çiçek sayısı gibi birçok karakterinde varyasyonlar bulunmaktadır. Bingöl çevresindeki orman açıklarından topladığımız Karsümbülü’nün geliştiği toprakların fosfor ( P2O5 ) miktarı 8.24 kg/da, kireç (CaCO3) oranı % 4.43, organik madde miktarı % 1.12 ve pH 7.2 iken, Pirreşit Dağı (Van)’n dan topladığımız ve Türkiye Florasındaki tanıma uygunluk gösteren P. Scilloides örneklerinin geliştiği topraklarda fosfor (P2O5) yok, kireç (CaCO3) oranı % 0.88, organik madde miktarı % 5.35 ve pH 6.5 olarak belirlenmiştir[5]. Karsümbülü’nün geliştiği bu iki ortam oldukça farklı ekolojinin etkisi altındadır. Bu farklı ekoloji bitkinin fizyolojisini etkileyerek; anatomik ve morfolojik önemli farklılıkların ortaya çıkmasına sebep olabilmektedir. Çünkü, iklim (yağış, sıcaklık, ışık, rüzgar gibi) topografya ve toprak özellikleri bitkide çok farklı fizyolojik olaylara ve ekofizyolojik davranışlara sebep olmaktadır[6]. Örnek olarak, yükseklerdeki soğuk etkisi organik maddenin parçalanmasını olumsuz etkilediğinden  Pirreşit Dağı’nda Karsümbülü’nün geliştiği topraklarda organik madde çok yüksek ve fosfor miktarı çok düşük olduğu halde; nisbeten yüksekliği daha az, soğuk etkisi daha düşük Bingöl çevresindeki orman açıklarında organik madde oranı daha düşük ve fosfor miktarı çok yüksek belirlenmiştir: Bu durum, iki habitattaki mikroorganizmaların biyolojik aktivite farklılığının ifadesidir[7].

    Sonuç

     Her bir türün kendi özellikleriyle yaratıldığını bilim ve teknolojinin gelişmeleri ile şekillenen biyosistematik çalışmalar göstermektedir. Biyolojik veriler üretildikçe türlerin canlılar âlemindeki yeri ortaya çıkmaktadır. Bu veriler de tabiatın, sebeplerin ve kendi kendine meydana gelmenin mümkün olmadığını göstermektedir.  Dolayısıyla ortak ata ön kabulüyle tüm bilimsel verileri mutlak surette bir ortak ataya bağlama gayretlerinin anlamsız olduğu gayet açıktır.

     Bitkileri tanımada teknolojinin gelişmesiyle, önceleri yüzeysel göz ile olan gözlemlerin yerini git gide aletlerle derinlemesine inceleme, detay ve atomik seviyede bilgi birikimine bırakmaktadır. Dolayısıyla bitkiler hakkındaki bilgilerimiz arttıkça; önceleri basit olarak nitelendirdiğimiz canlıların; karmaşık diye adlandırdıklarımız kadar veya daha fazla karmaşık ve ince ölçülerle idare edildiği ortaya çıkmaktadır.

     Yaratılışı yok sayıp her şeyi tabiat ve tesadüfle açıklamaya çalışanlar, mesleklerini ancak uzaktan baktırarak hakikati gizlemektedirler. Bilimsel gelişmeler, insanlığa gerçeğin yüzünü göstermeye geniş bir ayna olacaktır.


[1] Billings,W. D., 1952. The Environmental Complex in Relationto Plant Growth and Distribution. The Quarterly Review of Biology 27, no. 3: 251-265.
[2] Öztürk, M.,Pirdal, M., Gökçeoğlu, M., Tokur, S., 1989. Bitkilerde Ekotipik Farklılaşma, Doğa TU Botanik D. 13.3: 572-583; Öztürk, M., Seçmen, Ö., Bitki Ekolojisi, Ege Üniversitesi, Fen Fakültesi Yayınları, Yayın No: 141, 1996, İzmir – Bornova.
[3] Barbour M.G., Burk J.H.&Pitts W.D., 1987. Terrestrial Plant Ecology. The Benjamin/ Cummings Publishing Company, Inc. California. USA. 
[4] Barbour, Burk &Pitts, . a.g.e.
[5] Davis, P.H., 1984. Davis, P.H., Flora of Turkey and the East Aegean Islands,Vol.8, Edinburgh Univ.Press., Edinburgh. 1984.
[6] Öztürk, M.,Pirdal, M., Gökçeoğlu, M., Tokur, S., 1989. Bitkilerde Ekotipik Farklılaşma, Doğa TU Botanik D. 13.3: 572-583
[7] Behçet, L., Ünal, M., 2001. Doğu Anadolu Bölgesinde B Karelerinde Toplanan Çeşitli Taksonlarda Belirlenen Varyasyonlar, Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü Dergisi, 14 (4): 1095-1116.

68 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun