HAYAT BİR MÜCADELE MİDİR?

Prof. Dr. Zekeriya ALTUNER
Gaziosmanpaşa Üniv. Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü.Tokat.
zekeriya.altuner@gop.edu.tr 

     Hayat bir mücadele midir? Hayatın günlük akışı içerisinde sıklıkla duyduğumuz kelimelerden biridir bu. Çoğu zaman ise manasını hiç düşünmeden masumca kullanıveririz. Bu söz,  Darwin felsefesinin takdiminden sonra, sistemli ve bilinçli bir şekilde devamlı olarak gündeme getirildi. Çünkü "Hayat bir mücadeledir" sözü, bu felsefenin temellerinden birini teşkil ediyordu.

     Yeryüzünde hayatın ilk başlangıcıyla birlikte, canlılığın genel görünüm itibariyle, bitkiler ve hayvanlar şeklinde iki ayrı silsile halinde geliştiği görülmektedir.

     Bitki ve hayvanların teşkil ettiği bu silsileler arasında, insanı hayrette bırakan son derece intizamlı biyolojik bir dengenin varlığı görülmektedir. Canlılar âleminde görülen bu dengeye sebep, mücadele mi, yoksa yardımlaşma mıdır?

     Kâinattaki bu mükemmel düzen ve intizam, teavün, tesanüd, tecavüb, musahhariyet ve şefkatkârâne yardımlaşmanın bir neticesidir. Eğer bu görünen düzen ve intizam, tevhid nazarıyla ve iman dürbünüyle değil de, felsefe nazarıyla bakanların dediği gibi bir hayat mücadelesi olsaydı, zaten bir düzenden söz ediyor olamazdık. Çünkü mücadele bir savaştır ve savaşta karşı tarafa yardım diye bir şey söz konusu olamaz. Herkes kendi hayatını devam ettirebilmek ve hâkim güç olmak için başkasını yok etmek zorundadır. Hâlbuki kâinattaki her şey beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla bir fabrikanın çarkları gibi birbirine güç veriyorlar.El ele ve omuz omuza çalışarak birbirlerine yardım ediyorlar.

     Bediüzzaman bunu çok veciz bir şekilde şöyle açıklamaktadır:

     “Bak, nasıl sahife-i Arz üstünde Zât-ı Ehad-i Samed'in hâtemlerini (Allah’ın mühürlerinin) az dikkatle görebilirsin. Başını kaldır, gözünü aç, şu kâinat kitab-ı kebirine (Büyük kâinat kitabına) bir bak; göreceksin ki: O kâinatın heyet-i mecmuası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzuh ile (Açık bir şekilde) hâtem-i vahdet (Allah’ın birlik mührü) okunuyor. Çünki şu mevcudat bir fabrikanın, bir kasrın (sarayın), bir muntazam şehrin eczaları ve efradları gibi bel-bele verip, birbirine karşı muavenet (yardım) elini uzatıp, birbirinin sual-i hacetine "Lebbeyk! Baş üstüne" derler. Elele verip, bir intizam ile çalışırlar. Başbaşa verip, zevilhayata (hayat sahiplerine) hizmet ederler. Omuz-omuza verip, bir gayeye müteveccihen bir Müdebbir-i Hakîm'e itaat ederler. Evet Güneş ve Ay'dan, gece ve gündüzden, kış ve yazdan tut, tâ nebatatın (bitkilerin), muhtaç ve aç hayvanların imdadına gelmelerinde ve hayvanların zaîf, şerif insanların imdadına koşmalarında, hattâ mevadd-ı gıdaiyenin (hayatsız gıdaların) latif, nahif yavruların ve meyvelerin imdadına uçmalarında, tâ zerrat-ı taamiyenin (gıdalardaki zerrelerin-atomların) hüceyrat-ı beden (beden hücrelerinin) imdadına geçmelerinde cari olan bir düstur-u teavünle (yardımlaşma düsturuyla) hareketleri, bütün bütün kör olmayana gösteriyorlar ki; gayet kerim bir tek Mürebbi'nin kuvvetiyle, gayet hakîm bir tek Müdebbir'in emriyle hareket ediyorlar.

     İşte şu kâinat içinde cari (geçerli) olan bu tesanüd (dayanma), bu teavün (yardımlaşma), bu tecavüb (birbirinin ihtiyacına cevap verme), bu teanuk (kucaklaşma) , bu müsahhariyet (emre uyma, itaat), bu intizam, bir tek Müdebbir'in tertibiyle idare edildiklerine ve bir tek Mürebbi'nin tedbiriyle sevk edildiklerine kat'iyyen şehadet etmekle beraber; şu bilbedahe (açık bir şekilde) san'at-ı eşyada (varlıklardaki san’atta) görünen hikmet-i âmme (hepsinde görünen hikmet) içindeki inayet-i tâmme (umumunda Allah’ın yardımı) ve o inayet içinde parlayan rahmet-i vasia ve o rahmet üstünde serilen ve rızka muhtaç her bir zîhayata (canlıya) onun hacetine lâyık bir tarzda iaşe etmek için serpilen erzak ve iaşe-i umumî, öyle parlak bir hâtem-i tevhiddir ki (Allah’ın birliğini gösteren öyle bir mührüdür ki), bütün bütün aklı sönmeyen anlar ve bütün bütün kör olmayan görür[1].

     Teavün (Yardımlaşma) Kanunu

     Bitkilerle Hayvanlar Arasındaki Münasebet

     Bitkilerin topraktan aldıkları su, havadan aldıkları karbondioksit, güneş enerjisi yardımıyla birleştirilir. Yeşil bitkilerin klorofil molekülleri bu işte görevlendirilmişlerdir. Bu olay ışıkta meydana geldiği için buna fotosentez (ışıkta birleştirme) veya özümleme (asimilasyon) adı verilir. Özümleme olayının bu kadarı, ilköğretim kitaplarında dahi ifade edilmekle birlikte son derece kompleks bir olaydır.

     Gezegenimizde her sene fotosentez sayesinde yaklaşık 150 milyar ton karbondioksit ve 120 milyar ton su kullanılarak 100 milyar ton organik madde denilen; selüloz, glikoz ve nişasta gibi karbonhidratlar elde edilmektedir. Bu besin maddelerine ilaveten 110 milyar ton da oksijen üretilmektedir.  Bazı hesaplamalara göre bu miktar 200 milyar tondur. Yaklaşık bir bu kadar da oksijen üretilmektedir. Bazı kaynaklarda bu yaklaşık 200-500 milyar ton olarak ifade edilmektedir[2],[3].

     Bugün kullandığımız enerjinin kaynağı olan kömür, petrol ve doğal gaz gibi yakıtlar da binlerce yıl önce yeryüzünde yaşamış bitkilerin yaptığı fotosentez ürünleridir.

     Bırakalım seneler öncesini de, elimizdeki kitaba, evimizin kapı ve döşemelerine, pencerelerimizin çerçeve ve perdelerine bakalım. Giydiğimiz elbiseden, yediğimiz ekmeğe varıncaya kadar hemen her şey, bitkiler aracılığıyla bizim yardımımıza geliyor.

     Şimdi biraz düşünelim; bitkiler vasıtasıyla zehirli olan karbondioksit gazı faydalı oksijen haline dönüştürülüyor. Yani hava temizlenmiş oluyor.

     - Hava temizlenmezse ne olur?

     - Bir süre sonra havada artan karbondioksit canlıları zehirleyip öldürür. İş bununla da bitmiyor. O zehirli gaz olan karbondioksitten de meyveler ve besinler imal ediliyor.

     - Kimin için?

    - Bitkiler, hayvanlar ve insanlar için.

    - Peki, neresinde bunun mücadele? Şimdi bu bir mücadele mi, yoksa karşılıklı yardımlaşma mı siz söyleyin?

    - Vücudumuzun ihtiyacı olan gıdaları, yediğimiz besinlerden almıyor muyuz?

    - Peki, biz bu vücudumuza faydalı olan besinlerle ne zaman mücadeleye giriştik de bedenimize faydalı hale getirdik? Mesela fasulye ya da patatese karşı hangi meydan muharebesini kazandık?

     Yine bitkiler, hayvanların gıdası durumundadır. Hayvanların atık maddesi  gübre ise bitkilerin  besinini teşkil eder. İşte dünya çapında bir yardımlaşma örneği.

     Hayvanların bitkilere olan ihtiyacı ve bitkilerin de hayvanların gübresine ve tozlaşmada böceklere olan ihtiyacı çok açıktır. Bu durum bir mücadele mi, yoksa yardımlaşma mıdır?

     Tecavüb (İhtiyacına Cevab Verme) Kanunu

     Canlılar, hatta cansızlar (bulutla toprak) arasında cereyan eden birbirinin ihtiyacına cevap veren kanuna tecavüb kanunu denir.

     Yerde bitkilerin, hayvanların ve insanların ihtiyacı olan suyu bulutlarla ihtiyaç duyulan yerlere göndermek mücadele mi, yoksa canlıların ihtiyacına cevap verme midir? Bu nasıl bir felsefedir ki, gökten rahmetin gönderilmesi, bir mücadele olarak nitelendiriliyor?

     Hâlbuki bu kâinatta bitkiler, hayvanların, hayvanlar da bitkilerin, onlar da insanların imdadına ve yardımına koşturuluyorlar. 

     Primer üretici konumundaki bitkiler, birer süt ve et fabrikası olan tüketici konumundaki hayvanların hammaddesi değiller midir? Buradan da anlaşıldığı üzere hayvanların beslenmeleri için hareketleri, gayretleri ve çalışmaları gerekir. Bu durum onların otlarla mücadelesi değil, hayatlarını devam ettirebilmeleri için gayret ve çalışmalarıdır.

     Büyük bir fabrikayı gezen bir adam, fabrikanın çarklarının birbirleriyle mücadele ettiğini, çıkan gürültülerin çığlıklar, imdat sesleri olduğunu zannetse, büyük bir hataya düşecektir. Bir şeker fabrikasının hammaddeyi, yani şeker pancarlarını alan yutak şeklindeki kısmını canavarın ağzına benzetip, şeker pancarlarını yuttuğunu düşünebilir miyiz? Aynı şekilde bitkileri yiyen hayvanların, otlarla mücadele halinde olduğunu söylemek mümkün müdür?  

     Karalarda bu kanunlar işlediği gibi denizlerde de aynı kanunlar geçerlidir.

Denizlerdeki canlıların besin kaynağı su yosunlarıdır (Alglerdir). Karada bitkiler hayvanların besini olduğu gibi, tüm sucul ortamlarda (yeryüzünün 3/4’ünü kaplayan denizlerde) da buna benzer durum mevcuttur. Denizlerde büyük ölçüde fitoplankton adı verilen ve suda serbest olarak yüzen küçük fotosentetik organizmalar yaşar. Bunlar algler, yani su yosunlarıdır ve su içerisindeki canlıların en önemli gıdasını teşkil ederler. Açık denizlerdeki bu küçük organizmalar, karaların çayır ve otlaklarına benzerler. Bundan dolayı genellikle "denizlerin çayırı"  ve "denizlerin ekmeği"   olarak bilinirler.

     Deniz hayatı bu küçük organizmalara bağlıdır. Çünkü bunlar denizlerin ana besin kaynağını teşkil ederler. Denizlerde her sene ortalama iki milyon kere milyon ton küçük bitki (fitoplankton) üretilir. Denizlerdeki canlıların, bu miktarı tüketmeleri lazımdır. Aksi halde, artan miktar burada birikecek ve hayat kaynağı olan denizi yaşanmaz hale getirecektir. Bu küçük bitkileri (fitoplanktonları), küçük hayvancıklar (zooplankton ve Karides gibi) ve küçük balıklar yerler. Bunlar da büyük balıkların besin kaynağıdır.

     Yapılan bir araştırmada büyük bir balinanın midesinde yaklaşık olarak 5.000 ringa balığı, her ringanın karnında 7.000 küçük karides ve her karideste 130.000 planktonun bulunduğu tespit edilmiştir.

     Özetle söylemek gerekirse, denizlerde son derece hesaplı ve dengeli bir besin zinciri vardır. Eğer büyük balık küçük balığı yemeseydi, çok fazla miktarda meydana gelen denizlerdeki bu besinler, tüketilmediği için denizler kokuşup taşacak, hayat çekilmez hale gelecekti. Bir batında milyonlarca yumurta bırakan bir balığın (Bir kefal balığı bir kerede beş milyon yumurta bırakır) yumurtaları da neslin devamının yanı sıra aynı zamanda canlıların besin kaynağıdır. Bu fitoplnktonlar (küçük bitkicikler), hayatın devamı için çok miktarda üretilirler. Bir çay kaşığı suda yaklaşık 1 milyon kadar bu canlılardan vardır. Bu tek hücreli varlıklar, diğer canlıların besin kaynağının esasını teşkil etmeleri yanında, bir tahmine göre, atmosferdeki %21 oranındaki oksijenin yaklaşık olarak %80 'ini üretirler[4],[5].

     Canlılar için hayati öneme sahip bu oksijen üretim görevini bu mikroskobik canlılara veren ve bunları yaratıp idare eden kimdir? Bütün bu hikmetli, maksatlı ve gayeli yaratılışlar bir mücadele olarak değerlendirilebilir mi?

     Çiçeklerle Böceklerin İlişkisi

     Hayvanlarla bitkiler arasındaki münasebetlerin, bir birinin ihtiyacına cevap verme, bir birine yardım, dolayısıyla insanlığa yardım olduğuna geniş manada diğer bir misal, çiçeklerle böceklerin ilişkisini verebiliriz. Böceklerle çiçeklerin yeryüzünde bol miktarda yaratılmaları, bu iki canlı organizmanın birbirine yardım ederek yaşamaları ile yakından alakalıdır. Çiçekli bitkilerin üçte ikisinden fazlası (%80) böcekler vasıtasıyla döllenerek nesillerini devam ettirirler. Böcekler, çiçek tozları (polen) ve bal özü (nektarları) ile beslenirler[6],[7].

     Bal özü ve çiçek tozu toplamak için çiçekten çiçeğe dolaşan böcekler, çiçeklerin döllenmesine vesile olurlar. Yani çiçekleri evlendirirler. Böylece bitkiler, bu evlilik neticesi nesillerini devam ettirebilirler. Böceklerin tozlaşma yoluyla bitkilere, dolayısıyla insanlığa yaptıkları yardımın ve hayata hizmetlerinin çok çeşitli şekilleri vardır. Biz sadece arıları misal vererek, canlılar arasındaki münasebetin mücadeleye değil, yardımlaşmaya dayandığına dikkat çekmek isteriz.

     Arıların döllenmede çok büyük rolleri vardır. Bu basit bir deneyle ispatlanmıştır. Üzeri çiçekle yüklü iki armut dalının birisi ince bir tülbentle arıların giremeyeceği bir şekilde sarılmış, diğeri serbest bırakılmıştır. Meyve verme zamanında serbest bırakılan dalda bol miktarda armut teşekkül ettiği halde, tülbentle örtülen dalda tek armut dahi meydana gelmemiştir. Muhakkak ki arıların bitkilere yaptığı bu yardımdan haberleri yoktur. Fakat bu canlı organizmaların yardımlaşmasında bir Teavün (Yardımlaşma) ve Tecavüb (bir birinin ihtiyacına cevab verme) Kanunu’nun hükmettiği görülmektedir. Arıların tozlaşmada çok önemli vazife üstlendiğini söyledik. Arılar bu vazifeyi ifa ederken, sabahleyin hangi bitkinin çiçeğinden balözü (nektar) toplamaya başlamışlarsa, daima aynı türden çiçekleri ziyaret ederek, bu türün çiçekleri arasında döllenmeyi daha kolay ve emniyetli bir şekilde sağlarlar. Bu şekilde arılar döllenmeye yaptıkları hizmetle, bahçelerde mahsulün artmasına vesile olurlar. Böylece sağladıkları fayda, baldan daha tatlı ve daha kıymetlidir[8].

     Ortak Yaşamaya Örnek: Likenler

     Canlılar dünyasında, karşılıklı faydalanma esasına dayanarak beraber yaşamanın çok çeşitleri vardır. Birbirinin eksiğini tamamlayıp, bir birinin ihtiyacına cevab vererek, yardım ederek beraber yaşama şekline simbiyoz (ortak yaşama) adı verilir. Bunun bitki ve hayvanlar âleminde misalleri çoktur. Bitkiler âleminde bu ortak hayatın en güzel misalini "Liken“ adı verilen her türlü kötü hayat şartlarına dayanıklı canlı grubunda görmekteyiz. Likenler, bazı su yosunları (Algae) ile bazı mantarların kendi yapı ve özelliklerinden farklı olarak meydana getirdikleri ortak yaşayan (simbiyotik) canlılardır. Mantar hücreleri, bitkilerin (Algae) ihtiyacı olan su, karbondioksit, mineral madde ve mesken temini gibi bir kısım vazifeleri yerine getirerek ortaklığın bir hissesini, su yosunu hücreleri ise fotosentez yaparak besin maddeleri ve oksijen üretmek suretiyle diğer hissesini meydana getirirler.

     İki şuursuz canlının kurmuş olduğu bu şirket hiç bozulmadan, kavga gürültü çıkarmadan devam eder. Hatta nesillerine dahi aynı özelliği aktarırlar. Yardımlaşma ve ortaklıktan haberi olmayan bu canlıların birbirine destek olarak bir hayat kurmaları ilginç değil midir? Aslında bunların birbirinin ihtiyacına cevap vererek ortak bir hayat teşkil etmeleri, kâinattaki varlıkların birbirine yardım ettiklerini, birbirinin ihtiyacına cevap verdiklerini ve birbirleriyle dayanışma içinde olduklarını gösteren açık bir misaldir.

     Teavün (Yardımlaşma) ve Tecavüb (bir birinin ihtiyacına cevab verme) Kanunu’nun hayat tarzına ilginç bir misal de hayvanlar âleminden verelim. Bir yengeç türü olan Deniz Gülü (Pagurus ile Actinya) arasındaki ortaklık çok enteresandır. Yengeç arka kısmını boş bir salyangoz kabuğuna saklar. Bu salyangoz kabuğu üzerinde aynı zamanda denizgülü de bulunmaktadır. Denizgülleri kendilerine yaklaşan hayvanlara yakıcı, zehirleyici kapsüllerini maharetli bir avcı gibi fırlatarak onları zehirler, felç eder. Fakat yengecin bulundukları salyangoz kabuğuna girmesine engel olmazlar. Yengeç denizgülüne ayak olur, gezdirir. Denizgülleri de yakıcı kapsülleriyle yengeci düşman hücumundan muhafaza ederler. Denizgüllerinin avladıkları hayvanları yengeç parçalar ve besin temin eder, bunun birazını da denizgüllerine bırakır. Böylece beraber avlanmış, beslenmiş ve gezmiş olurlar. İkisi de hayatlarından memnun olarak bu ortaklığı bozmadan devam ettirirler[9].

     Biyolojik Mücadele mi, Yoksa Biyolojik Denge mi?

     Yapılan incelemelerden anlaşıldığına göre, hassas bir plan neticesi devam eden dengeye, insan elinin karışmasıyla çok zararlı neticeler ortaya çıkıyor. Mesela; insan, zararlı olarak kabul ettiği kuşların avlanmasını teşvik ediyor. "Tarım ürünlerine zarar veriyor" diye böceklere savaş açıp çeşit çeşit ilaçlar kullanıyor. Öyle ki zararlı zannettiği canlıların nesilleri tükenme derecesine gelince, büyük problemlerle karşılaşıyor. Neticede hatasını anlayan insanoğlu, tekrar tabiî dengenin muhafazası için gayret sarf etmeye başlıyor. Bunun enteresan bir örneği, 1835 yılında Avustralya kıtasında cereyan etmiştir. Amerika’dan, Avustralya'ya bir bitki çeşidi (kaktüs) getiriliyor. Bu bitki, kısa zamanda süratle çoğalarak kıtayı istilaya başlıyor ve hemen hemen İngiltere büyüklüğünde bir alanı kaplıyor. Bu istila neticesi pek çok köy ve kasabada hayat felce uğramış ve göçler başlamıştır.  Bunun üzerine yapılan incelemede, bitkinin süratle çoğalma sebebi anlaşılır. Sebep, bu kaktüsün bulunduğu yerlerde Cactoblastis cactorum isimli kelebek cinsi bir böceğin bulunmaması idi. Çünkü bu böcek, kaktüsün gelişmesini kontrol altında tutuyordu. Avustralya'da böyle bir böcek olmadığı için, kaktüsün çoğalmasını kontrol eden bir mekanizma yoktu.

     Bunun üzerine Amerikan orijinli bu kelebekten Avustralya kıtasına götürülmüş ve burada çoğaltılarak kaktüs kontrol altına alınmıştır. Bugün insanlık, canlıların birbirini kontrol ederek tabii dengeyi muhafaza ettiğinden ders alarak, bilhassa zirai mahsulün artımında bu gibi canlılardan istifade etmektedir. Bunun için zararlı bitki ve canlıları, yok etmede en güzel tedbir, yine tabii kontrolü sağlayan canlılarla yapılan biyolojik tedbirlerdir. Bu bir savaştan ziyade, tabiatta anarşi çıkaran zararlıları, nizamın polisiye kuvveti olan canlılarla, kontrol etmektir. Bu da yine hayata hizmettir.

     Kırmızı karıncalar buna güzel bir misal teşkil eder. Bu kırmızı orman karıncalarının (Formica rufa) İtalya'nın Alp dağlarında 200 günlük bir zaman içerisinde 14 milyon kg böcek imha ettiği tespit edilmiştir.

     Buna misaller çoktur. Mesela, kırlangıç cinsinden 100 gr ağırlığındaki bir kuşun, günde ortalama 25-30 gr böcekle beslendiğini araştırmalar göstermiştir. 1200 kuştan teşekkül etmiş bir koloninin 180 günlük bir dönem içinde, yavruları ile birlikte 7600 kg böcek tükettikleri anlaşılmıştır[10].

     Kuşların ve karıncaların zararlı böceklere karşı yaptıkları bu hizmet, dekara 3 kg ilaç kullanmak suretiyle yapılacak olsa, geniş tarım ve ormanlık alanlarda tonlarca ilaç kullanılması gerekirdi. Ayrıca bu ilaçlar zararlıların yanında zararsız bir çok canlıyı da öldüreceği için faydadan çok belki zarar getirecek, toprağın kalitesini bozup, hayvan varlığı (fauna) ve bitki varlığı (flora) topluluklarını büyük ölçüde yok edecektir.

     Musahhariyet ve Şefkat Kanunu

     Hayvanların insanların hizmetine verilmesi (Musahhariyet) ve bütün annelerin yavrularının hizmetine koşturulması (Şefkat)’ tabiata konulan kanunlardandır.  

     Hayatta güçlü olanlar kazansaydı; filin, atın ve benzeri hayvanların insanın hizmetinde değil, tam tersi olması gerekirdi.

     Dünyada bütün canlılar için hayat şartlarını hazırlayan kudret, anne karnındaki cenini de hayat şartlarına hazırlamaktadır. Aynı rahmet ve kudret bütün anneleri, aciz yavruların imdadına koşturduğu gibi, yırtıcı aslanı da yavrusuna hizmetkâr yapar.

     Hâlbuki yaratılanlar içinde en zayıf, en güçsüz mahlûk insandır. Çünkü insan, dünyaya geldiğinden itibaren öğrenmeye, bakıma, himayeye muhtaçtır. Böyle olduğu halde, her şey onun hizmetine verilmiştir.  Kâinata şerefli bir misafir olarak gönderilmiştir.                                                      

     "Hayat bir mücadeledir" diyenlerin, sadece dünyaya gelmek için geçirdikleri safhaları düşünmeleri bile hayatın bir yardımlaşma olduğunu anlamaları için yeterli olacaktır.

     Zira her şey o aciz yavrunun yardımına koşturulmaktadır. Annenin vücudunun maruz kaldığı herhangi bir basıncı cenine ulaşmasını engellemek için, içi sıvı dolu sağlam bir zarla çevrilip, her üç saatte bir temizlenmesi, ceninin sıhhati için her tedbirin alınması, anne karnındaki ceninin mücadelesiyle mi gerçekleşmektedir?

     Hayatı bir mücadele olarak kabul edenler, kaç gün çalışarak annelerinin göğsünde sütü çıkarmaya muvaffak oldular? Veya kaç sene mücadele ederek güneşi kendi emirlerine hizmetkâr ettiler?

     Hangi kuvvetle atmosferi dünyanın etrafına bir zırh olarak giydirdiler?

Dünyada bütün canlılar için hayat şartlarını hazırlayan kudret, anne karnındaki cenini de hayat şartlarına hazırlamaktadır. Aynı şefkat ve kudret bütün anneleri, aciz yavruların imdadına koşturduğu gibi, yırtıcı aslanı da yavrusuna hizmetkâr yapar.         

     "Hayat bir mücadeledir" fikri, yukarıda da işaret edildiği gibi Darwin'in "yaşamak için mücadele (savaşmak)" veya “Tabiî seleksiyon" görüşlerinden kaynaklanmaktadır.

     Bu görüşe göre, besin bulabilen canlılar hayatta kalmakta, zayıflar ise ölerek yok olmaktadır. Bir başka ifade ile, canlıların azalıp çoğalması sadece beslenmeye bağlanır. Hâlbuki son zamanlarda yapılan incelemeler, canlıların azalıp çoğalmaları sadece beslenme yönünden değil, bilhassa iklim faktöründen olduğunu ortaya çıkarmıştır.

     Zaten ihtiyaç ve rızkın iktidar ile çalışmaya bağlı olmadığına, rızkın iktidar ile ters orantılı olduğuna yavruların beslenmeleri en güzel misaldir. Çünkü aramızda en iyi beslenenler, en aciz olan yavrulardır.

     Herkes tabiattan gücü oranında istifade etmiş olsaydı; en tatlı baklavaları, en harika meyveleri fillerin, gergedanların, en adi besinleri de yavruların ve çocukların yemesi gerekirdi.

     Hâlbuki bunun tamamen zıddı görülmektedir. En kuvvetli canlılar dahi, en aciz yavruların hizmetinde ve yardımındadır[11].

     Sonuç

     Netice olarak şunu söylemek mümkün: kâinat çok muntazam bir fabrika gibi çalışıyor. En küçük vidasından en büyük çarkına kadar, bütün kısımları bir maksat için beraber işliyor. Atomdan galaksilere kadar mükemmel bir nizam mevcuttur. Güneşten göz hücrelerine kadar hepsinde en uygun bir dayanışma görülüyor. En uzak şeyle en yakın şey birbirine yardım elini uzatmış. Canlı-cansız, büyük-küçük bütün mahlûkat birbirinin ihtiyacına cevap verecek şekilde yaratılmıştır. İşte en geniş manada misaller: Güneşten gelen ışık ve ısı, bütün canlıların imdadına koşuyor. Gökten rahmet olarak inen yağmur, yeryüzündeki bütün canlıların ihtiyacını karşılıyor.

     Kısaca, bu kâinat fabrikasının otomatik olarak işlemesiyle, yeryüzündeki hayat devam ediyor.         

     Bazı yırtıcı hayvanların zayıf hayvanları avlamaları, büyük balıkların küçük balıkları yemeleri, bir mücadele ve kavga olmayıp kâinattaki tabiî denge ve hayatın bir gereğidir.

     Bütün bunlardan anlaşılıyor ki:

     - Hayat bir yardımlaşmadır.

    - Hayat bir cehddir ( gayrettir).

    - Hayat bir faaliyettir.

   - Hayat bir çalışmaktır ve harekettir.

   Yoksa, hayat bir cidal (kavga ve savaş) değildir.


[1] Nursi, Bediüzzaman, S. Sözler. Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları-600.2.baskı, Ankara, 2016.
[2] Boney,A.D.,1976. Phytoplankton, by Edward Anold (Puplishers) Limited, London.
[3] Reece. Urry. Cain. Wasserman. Mınorsky Jackson,2011. Campbell Biology. Puplished by Pearson Education Inc Benjamin Cummings. USA.
[4] Altuner, Z., 2009.Tohumsuz Bitkiler Sistematiği-I.,Aktif Yayınevi, İstanbul.
[5] Tatlı, Â. 1993. Merak Ettiklerimiz I.CihanYayınları. İstanbul.
[6] Reece. Urry. Cain.Wasserman.Mınorsky Jackson,2011.a.g.e.
[7] Ünal,M.,1992. Bitki (Angiosperm) Embriyolojisi. Marmara Üniversitesi Yayını. İstanbul.
[8] Tatlı, Â. 1993. a. g. e.
[9] Tatlı, Â. 1993. a. g. e.
[10] Tatlı, Â. 1993. a. g. e.
[11] Tatlı, Â. 2015. Bilimler Işığında Yaratılış. Üsküdar Üniversitesi Yayınları-2.İstanbul.

32 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun