DARWİNİZM'İN İNSANÎ İLİŞKİLERE ETKİLERİ

Dr. Recep ERTUĞAY
Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi TİB. Ana Bilim Dalı
 recep.ertugay@erdoga.edu.tr 

       Varlıklar arası ilişkilerde esas olan nedir? Dayanışma ve yardımlaşma mı vardır? Yoksa Kâinat, güçlülerin zayıfları ezdiği bir mücadele ve savaş alanı mıdır? Varlıklar arası ilişkileri tanımlamadaki yaklaşımlar insanî ilişkiler açısından önem arzetmektedir. Zira kâinatta var olduğu düşünülen mücadele/yardımlaşma anlayışları hayat felsefesi hâline gelmekte, insanın insanla ve insanın çevre ile ilişkilerinin mihverini teşkil edebilmektir. Bu anlayış, mikro düzeyden makro düzeye kadar yansımakta, aile ilişkilerinden komşu ilişkilerine, ırklar arası ilişkilerden ülkeler arası ilişkilere kadar hayatın bütün alanlarına tahakküm edebilmektedir.

     İnsanın gönül dünyasına ve zihin dünyasına girenlerin faydalı mı zararlı mı, isabetli mi isabetsiz mi olduğu çıktılara bakılarak da değerlendirilebilir. İnsanların istemli davranışları, fikir girdilerinin çıktılarıdır. Çıktılar üzerine yapılacak tahliller girdilerin sağlıklı olup olmadığı isabetli olup olmadığı noktasında önemli bir kriterdir.

     Varlıklar Arası İlişkiye Bakışın, İnsanî İlişkilere Yansımaları

     Canlıların, tabii şartlarda ayıklanarak, kurtulma ve çoğalma imkânı sağlayıcı varyasyonların doğal seleksiyonu ile geliştiğini öne süren yaklaşımlar, insanı, yaratıcı bir güce inançtan kaynaklanan düşüncelerinden uzaklaştırmaktadır[1].

     İnsanı metafizik kaynaktan/dinden uzakta tutmak dinin eğitici öğretici imkânından da mahrum bırakmaktadır. Hâlbuki insan; bedenî ihtiyaçları ile arzdan, rûhî ihtiyaçları ile semadan beslenmektedir. Yani yer çekimi ile gök çekimi arasındadır. Önemli olan bu iki çekim arasında dengeyi hasıl etmesidir. Felsefi antropoloji, insanı ‘biyopisişik’ varlık olarak niteler. “O salt biyolojik değil, ama salt psişik de değildir.” der. Onun hem bedenî hem de rûhî ihtiyaçları vardır. Onu salt bedenî varlık olarak görmek, hayvanî düzeye indirmek demektir.[2]

     Semâvî/manevî/ruhî/dinî olanı hesaba katmayan yaklaşımlar insanın üzerindeki metafizik denetimi kırmaktadır. İnsan üzerindeki metafizik denetimin kırılması sonucunu doğuran anlayışlar, insanı, sorumluluklarını yerine getirebilmesi ilkesine bağlayan ‘ödev ahlâkı’ anlayışının yerine, hazcı/hedonist, faydacı/ulitarist[3] anlayışların geçmesine sebep olmaktadır.

     İnancı hiçe sayan anlayışlar; insanı, güçlü bir limana demir atma imkânından yoksun bırakarak Yüce bir varlıktan beslenme kanallarını da kapatmaktadır. İnsan; ilâhî şefkatten, karanlıktan alınıp aydınlığa çıkarılma imkânından mahrum bırakılmaktadır.

     Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır:

     “Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır. Onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî kalırlar”[4].

      Her insan kendisine bir yurt arar. İnsan daima sıla özlemi içindedir, sevgiyi ve şefkati arar.”[5]Sığınma ve sığınak olma insanın fıtrî bir özelliğidir.[6] Bugün modern çağın insanının en büyük açmazı, Allah’tan uzaklaşarak kendini sığınaksız bırakmasıdır. Her türlü maddî imkâna ve en yüksek yaşam kalitesine sahip olmalarına rağmen bazıları için hayatın anlamını yitirmesi, buna paralel olarak zihinlerin intihara sürüklenmesi, bu açmazın en bariz göstergesidir.[7]

     İnsan yolda kalmış, boynu bükük bir mazlumu, kanadı kırık bir kuşu, dalı düşmüş bir çiçeği gördüğünde yüreği titrer ve şefkatle yardıma yönelir. İnsanî özelliklerin ortak paydası konumundaki bu fıtrî duygunun bastırılması ruhu çoraklaştırır. Taş kalplilik, acımasızlık, şefkatsizlik kendini gösterir. Böyle bir ortamda ruhların ülfeti imkânsızdır. Herkes kendi küçük dünyasında bir hapis hayatı yaşar.[8]

     İnsan kelimesi "انس" kökenine dayanır. İnsanlık türüne mensup olan, çokça ünsiyet kuran ve kendisi ile ünsiyet kurulan anlamındadır. İnsî olan, insana yakışır olan demektir.[9] İnsandan beklenen hususların en önemlisi sıcak ilgi ve alaka ile[10] muhataplarına gönlünü, anlayışını, evini, mahallesini, ülkesini ülfetle açmak ve kendisine açılan kapılara ülfetle girmektir. Bu ülfet, insan olmanın gereği mesut olmanın da mecburiyetidir. Hz. Peygamber “Mümin, ülfet eden ve kendisi ile ülfet edilendir. Ülfet etmeyen ve kendisi ile ülfet edilemeyen kimsede hayır yoktur”[11]sözüyle ülfetin ve ünsiyetin önemine işaret etmiştir. Varlıklar arası ilişkiyi mücadele olarak gören ve insanı maddi olanla sınırlayan ideolojiler, ruhu çoraklaştırmakta ülfeti muhabbeti ortadan kaldırmaktadır. Ülfetin ünsiyetin yok edilmesi insanın insanlığın tüketilmesidir.

     İlâhî aydınlatma ve irşadı bir kenara koyup, var olmayı salt duyular ve nesneler âlemine indirgeyen teoriler, insanı gayesiz amaçsız ve hedefsiz bir kımıldanışa indirgemekte, diğer canlılarınkine yakın bir tüketim mekanizmine dönüştürmektedir. İnsanı üretici ve tüketici konumuna indirgemek, -her insana üretim ve tüketimde bir yer temin edilse bile- onu küçümsemek ve aşağılamaktır.[12]Mübadele ve tüketim mantığının, ilişkilerde ‘yararlılık’ ve ‘sosyal statü’yü belirleyici kılması, bireyleri nesne konumuna düşürmektedir.[13] Maddî ihtiyaçların bolca karşılanması, insanı şerefli yapmıyor. Aksine sürekli maddî olanın peşinden koşmak insanın şerefinden küçük küçük parçalar alıp götürmektedir.[14]

     İnsanı tüketim makinesine indirgeyen; bunun ötesinde bir hedef, hedefin arkasında bir hikmet, görmeyen; nihayet bu hayatın muayyen bir amaca doğru seyreden ve bir plana göre işleyip, sonunda bir hesabı ve cezasının da lazım geldiğini düşünmeyen; dünyadaki bu gezcinciliğin bir imtihan olduğunu hesaba katmayan; yaklaşımlar, hayatı karmaşa haline dönüştürmektedir.[15] Dini alanın daraltılması, bencilliğin öne çıkarılması ve hazcılığın yüceltilmesi ile insanlık kaybolmaktadır.[16] Bu gidiş, hayatı; özünden ve anlamından uzaklaştırmaktadır. İnsanlık için bu durum bir hüsrandır.

     Hayatta kalmanın şartı olarak maddî anlamda güçlü olmayı kâfi gören varsayımlar, güçlü olmak gerektiğini telkin etmektedir. Bu anlayışın etkisinde kalan insan hayatta kalmayı ve mutlu olmayı sahip oldukları ile tanımlamaktadır. Daha çok sahip olma, daha çok koşturmaya, daha çok koşturma daha çok yorulmaya sebep olacaktır.[17] Sahip olduklarından daha farklısını başkasında görünce eseflenecektir. Elindekilerle kendini tarif ettiğinden elindekilerin kaybolması korkusu onu mutsuz edecektir.

     İnsan, nefsani/egoist arzu ve düşüncelerinin esiri olarak, şahsî menfaatlerinden başkasını dikkate almayacaktır. Hayata fayda merkezli bencil bir anlayışla bakan insanların vicdanları da o minvalde şekillenmektedir. İnsanın egoist bir hal almasına sebep olan ve paylaşma ahlâkını yok eden, insanı insanî olmaktan uzaklaştıran felsefelere hakikat payı verilmez.

     Peygamber Efendimiz bu konuda şöyle buyurur:

    “Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz” [18].    

     Hayatı bir Mücadele Olarak Görenler

     Hayatı mücadeleden ibaret görme yaklaşımı ile geliştirilen birkaç akıma işaret etmek istiyoruz. Çağdaş toplumbilim akımları olarak ifade edilen bu ekollerden birisi ‘İçtimaiyyati Hayatiyye’/Fonetion Sociela toplum bilimidir. Bu anlayışa göre; yaşamaya hakkı olan toplum, en güçlü toplumdur. En güçlü toplumsa en üstün ırklı toplumdur.

     Bir diğeri de Hitler felsefesini kabul eden anlayıştır. Bu anlayış, ‘Romantik İçtimaiyat’ olarak kendini göstermiştir. Buna göre, en üstün ırk Arya ırkıdır ve bu ırk bütün insanlığa egemen olmalıdır. Bu akım başta Yahudi ırkı olmak üzere, milyonlarca insanın savaş alanlarında haksız yere can vermesine toplama kamplarında canavarca işkencelere uğratılmasına yol açmıştır.[19] Yol açmaya da devam etmektedir.

     Tabii seleksiyon kuramı,  İnsanda güçlü olanın yaşayacağı, zayıfların ayıklanıp yok olacağı inancını, yok olmamak için gücü elde etmenin zorunluluğu fikrini, o da zayıfın ezilip yok olmasının da normal olduğu anlayışı manasına gelen “Eugenics/Soyartımı”teorisini doğurmuştur. Bu teori toplumdaki yaşlı hasta, sakat ve özürlülere bakıma karşı çıkmaktadır. Onların ölümünü çabuklaştırıcı fiillerin uygulanması/Negatif Ojenik; gelişmiş ırktan ve iyi yapılı olanların çoğalması, Pozitif Ojenik kapsamında tedbirlerin alınmasının gereğini ileri sürmektedir.[20]

     Negatif ojenik yaklaşımı ile işe yaramaz olduğu düşünülen yaşlı, sakat, engelli ve hasta binlerce cana kıyılmıştır. Pozitif Ojenik yaklaşımı ile arı ırk elde etmek için, Alman ırkını temsil ettiği düşünülen sarışın mavi gözlü kızlar sürekli olarak Nazi birliklerinin ziyaret ettiği, özel kamplarda toplanarak üreme çiftlikleri kurulmak suretiyle bir başka zulüm işlenmiştir.[21]        

     Farabi, Medinetü’l-Fazıla’sında varlıklar arası ilişkiye biri diğerini ekarte etme perspektifiyle bakan, bunun için de gerçek iyiyi bilmeyenlerin anlayışlarını şöyle ifade eder:

     “Onlara göre; varlıklar birbirleriyle mücadele etmek ve birbirlerini yenmek üzere çaba sarfeden tabii bir özgürlük ve özellik içinde varlığa getirilmişlerdir. Onlar arasında başkalarını ezme konusunda en başarılı olan da en mükemmel varlığa sahip olur. Tabii cisimlerin tabiatları ile yaptıkları şeyleri, seçme özgürlüğüne sahip varlıkların düşünüp taşınma kabiliyetleri ile yapmaları gerekir. İnsanlar ancak tek başlarına gideremedikleri ihtiyaçlarını gidermek için zorunlu olarak bir araya gelirler, o da zorla boyun eğdirmek suretiyle gerçekleşir. Güçlü olan, silahı olan diğerlerini alt edip köle olarak kullanmak üzere bir araya gelir. Nasıl ki vahşi hayvanlar bazen sertlik ve şiddetle bazen aldatma ve tuzakla avlanırlarsa, insan da aynı yolu takip ederek itibar ve iktidarı, zevk ve serveti elde edebilir.[22]

     Hayata güç elde etme savaşı olarak bakmanın bir neticesi olarak günümüz dünyasında da gücü elinde bulunduran ve kaybetmek istemeyen birçok fert ve topluluk, zulüm ve vahşette sırtlanlardan geri kalmamıştır. Son misalleri Holokost, Hiroşima, Cezayir, Bosna, Ruanda, Zimbabwe, Sabra-Şatilla, Gazze, Irak, Miammar, Suriye ve daha birçok ülkede zayıflar ezilmekte ve yok edilmektedir. Özetle insan olmakla hayvan olmanın sınırı oldukça fülulaşmış, yani belirsizleşmiştir. Antilopları avlayan aslanlar ile Filistinlileri avlayan İsrailliler, Arapları, Afganları avlayan Amerikalılar, Bosnalıları avlayan Sırplar, arasında ikincilerin dik yürüyen, konuşan, al yanaklı, alet yapan, olmasından başka fark var mıdır? Bu durum ancak insan olanların kanını donduruyor, boğazı tıkanıyor, vicdanı kanıyor, sözü bitiyor, utanıyor; yaşanan bu vahşet, hunharlık, canavarlık ve canilikler karşısında.[23]

     Hâlihazırda mazlum coğrafyalara her geçen gün yenileri eklenmekte ve bu coğrafyalar güç elde etmenin aracı olarak kullanılmaktadır. Yardım bekleyen nice insanlar, açlığa, sefilliğe, mülteci kamplarına, derme çatma barınaklara mahkûmiyet ile çaresizliğe, hastalığa ve ölüme terk edilmektedir. Irak, Suriye, Afganistan vb. ülkelerde terör saldırılarında gün geçmiyor ki onlarca kişi ölmesin. Bu coğrafyalardaki saldırılara cılız tepkiler verilmekte, Birleşmiş Milletler dâhil çoğu kere tepki dahi verilmemektedir.[24] Batı ülkelerinde bir patlama olduğunda mevcut yapılar bütün milleti ayağa kaldırmakta, tepkiler en yüksek perdeden dile getirilmektedir.[25]

     Varlıklar arası ilişkide sevgi, şefkat ve fedakârlığı görememek ilişkilere menfaat odaklı yaklaşmaya sebebiyet vermiştir. Biyoloji ilmi kapsamında “parazit” tanımlaması, iç parazit ve dış parazit olarak sınıflandırılmaktadır. Parazit (+) konuk canlı ise (-) işareti ile gösterilir. Her iki taraf karşılıklı yarar esasına dayanıyorsa bu ilişki biçimi (+/+) olarak ifade edilmektedir.[26] Bu yaklaşım insanlar arası ilişkilere de yansımakta, desteğe muhtaç kesimler parazit muamelesi görmektedir. Bu muamele yaşlı anne ve babadan, anne karnındaki yavruya kadar uzanabilmekte, “Bakmak zorunda mıyım?”, “Benim bedenim, benim kararım.”[27] sloganları ile kendini göstermektedir. Hızı kesilemeyen kürtaj uygulamalarının, sayıları her geçen gün artan sokak çocuklarının, nüfusu yükselen huzur evlerinin, milyonları aşan mültecilerin ve sonu gelmeyen savaşların sebepleri daha çok burada, fayda zarar (+/-) yaklaşımında aranmalıdır.

     İnsanlık için yıkım olan bu anlayışın izlerinin çok sayıda misallerini günümüzde de görmekteyiz. Meselâ, enerji kaynaklarına hâkim olma adına insanların üzerine bombalar yağdırılmakta, ölümden kaçıp farklı ülkelere iltica edenlere de kapılar kapatılmaktadır. Dünya kamuoyu baskısının etkisi ile ülkelerine mülteci kabul edebileceklerini söyleyenler de her isteyeni değil, istediklerini alabileceklerini belirtmektedirler.[28] Öyle anlaşılıyor ki +/- yaklaşımının etkisi ile negatif ojenik/pozitif ojenik kriterlerinden geçmeyi başaranlara, katma değeri yüksek ve sömürülmeye müsait olanlara ‘evet’ olmayanlara ‘hayır’ denilecektir.    

     Hayatı Bir Yardımlaşma Olarak Görenler

     Varlıklar arası ilişkiyi mücadele olarak algılayıp sunan, güçlü olanın ayakta kalacağı, altta kalanın canının çıkmasının normal algılanması gerektiğini savunan dünya görüşünün aksine, bir de yardımlaşan organizmaların ayakta kaldığını savunan bakış vardır. Bu bakış kâinattaki bütün varlıkların yardımlaşma içinde olduğunu dile getirmektedir.[29] Bu bakış yaratılış inancından, âlemlerin Rahman ve Rahim olan Allah tarafından yaratıldığı inancından neşet eden anlayıştır.

     Kâinat; kozmos ve uzay olarak anılan boşluk, onu dolduran ışınlar, parçacıklar, tozlar, gazlar, çok çeşitli gök cisimlerinin ortak adıdır.[30] Kâinatta parçadan bütüne, bütünden parçaya bir gayeye hizmet etmek üzere bütün eşyada teâvün bulunmaktadır. Kâinattan yer küreye, küreden zerreye kadar her bir varlıkta ve varlıklar arası ilişkilerde temel unsur dayanışmadır.

     Güneş sisteminin[31] unsurları yörüngelerinde seyrini sürdürürken birbirlerinden bağımsız değildir. Aksine biri diğerine muhtaçtır. Ebû Bürde’nin naklettiğine göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

     “Yıldızlar, gökyüzünün güvenceleridir. Yıldızlar gitti mi, gökyüzüne vaad edilen (kıyamet) gelir…”[32]

      İlmü’l-yakîn olarak farkında olabildiğimiz bu özellik, yaşadığımız gezegende ayne’l-yakîn ve öz benliğimizde de hakka’l-yakîn olarak kendini kabul ettirmektedir.

     Kâinatın özü olan insanın bir işi gerçekleştirebilmesi için ruh ve beden olarak, bir dayanışma içerisinde olması, kâinatla bütünleşmesi,  tamamen o işe yönelmesi icap eder. Meselâ insan konuşmaya başladığında, nefesin sese dönüşmesi için bütün mekanizmalar devreye girmektedir. Akciğerler, hançere, ses telleri, dişler, dudaklar ve konuşmanın muhtevasına göre şekillenen bakışlar konuşmayı daha anlaşılır kılmak için desteğe koşan jestler, mimikler hep dayanışmanın tezahürleridir. Bu sebeple olacak ki Müslümanlar arasındaki bağlılık sevgi ve şefkatin yardımlaşma ve dayanışmanın bir vücudu meydana getiren organlar gibi olması gerektiğini ifade ile Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

     “Müminler birbirini sevmede, birbirine acımada, birbirine şefkatte bir vücut gibidir. Vücudun bir uzvu hasta olduğunda diğer uzuvlar uyumayıp uyanık kalarak ve ateşlenerek vücudun tamamını o hasta uzva ortak olmaya, acıyı paylaşmaya çağırırlar.”[33]

     Burada “bir vücut gibi olma”, başka bir hadiste de  “binayı teşkil eden tuğlalar gibi olma”[34] misal gösterilir. Kâinat de böyledir. Küçük bir bina, tuğlaların birbirine sarılması olmadan gerçekleşmeyeceğine göre, muhteşem kâinat binası da ancak varlıkların kucaklaşması/tesanüdü/şefkati ile hayat bulabilir.

     Kevni âyetler/kâinat, bu gerçeği göz önüne sererken; kelâmi âyetler/Kur’ân da her şeyin bir ölçü ile var edildiğini şöyle belirtir:[35]

     “Göklerde ve yerde bulunanlar Allah’ındır, hepsi ona boyun eğmiştir.”[36] “…Canlılar, Allah’a secde ederler büyüklük taslamazlar. Rablerinden korkarlar ve emrolundukları şeyleri yaparlar.”[37]

      “Allah’ın ilmi[38] ve rahmeti her şeyi kuşatmıştır.”[39] “…O en güzel şekilde yaratandır,[40] kullarına çok şefkatlidir.”[41]

     Allah Hekîm’dir, her şeyi hikmeti ile var edendir.[42] Kâinatı teşkil eden varlıkların/Kevni âyetlerin dizilişi, Kur’ân-ı teşkil eden kelâmi âyetlerin dizilişi gibidir. Mineraller, madenler, bitkiler, bir kelimenin harfleri; göller, denizler, okyanuslar, ormanlar ve canlılar bir âyetin kelimeleri; dünya, gezegenler ve galaksiler İlâhî Kitabın sûreleri gibidir.

     Allah Rahmandır ve varlığa rahmeti ile muamele edendir. Gökyüzü, yeryüzü ve içindekiler, dayanışma içerisinde ve Allah’ın terbiyesindedir. Rasûlullâh, hilâli gördüğünde duâ eder ve şöyle derdi:

     “Allahım! Hilâli üzerimize bereket, iman, esenlik ve İslâm ile doğur. (Ey hilâl!) Benim Rabbim de senin Rabbin de Allah'tır.”[43]

     Güneş, ay yıldızlar ve her bir varlık kendi yörüngesinde[44] var edildiği sınırlar dâhilinde, hayatın akışı yönünde yaratıldığı amaca hizmet etme faaliyetindedir.

     Kâinatta, özelde Yerkürede her bir varlık birbiri ile dayanışma içerisindedir ve insanın hizmetine âmâdedir.[45] Allah Raûf’tur/şefkatlidir.[46] Kâinatı, hayatın intizam içerisinde sürüp gitmesine hizmet etmek üzere her biri kendi bünyesinde bir sistemi barındıran, birini diğeri ile şefkatle birleşen parçaların bütünü olarak var etmiştir. Gökyüzü, şefkat kanatlarını açmış sağlam bir tavan,[47] yeryüzü şefkatle salınan bir beşik kılınmıştır.[48]

     “Görmedin mi Allah, yerdeki varlıkları ve suya koyduğu kaldırma yasasıyla denizlerde yüzen gemileri sizin hizmetinize verdi. Göğü de kendi izni olmadıkça yer üzerine düşmekten korur. Çünkü Allah insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.”[49]

     Hayvanlar, aile ortamında ya da sürü topluluğu içinde dünyaya gelir.[50] Yavru büyüyüp gelişinceye kadar annenin babanın desteği ve yakın kontrolü altındadır. Rasûlullâh şefkatin kapsamını vurgularken verdiği misaller içerisinde hayvanları zikrettiğini görmekteyiz. O hadislerden birisi şöyledir:

     “Şüphesiz Allah'ın yüz rahmeti vardır. Onlardan bir rahmeti ins, cin, hayvanlar ve böcekler arasına indirmiştir, işte onlar bu sebeple birbirine şefkat eder; bu sebeple birbirlerine acırlar. Vahşi, yavrusuna bu sebeple şefkat eder. Allah doksan dokuz rahmeti geriye bırakmıştır. Onlarla kıyamet gününde kullarına rahmet edecektir.[51]

     Hayvanlarda en munis olanından en vahşi olanına kadar, şefkat misallerine şahit olmaktayız. Acıma duygusu ve şefkat insanın genetik programında bir eğilim olarak var olsa da, bu duygu ancak ferdi çaba gösterilerek geliştirilebilir.  

     Hayvanlarda bu durum farklıdır. Bir karınca ya da kuş bu duygular kendisinde var olarak doğar.[52]

     Allah’ın ihsan ettiği rahmetin bir eseri olarak can sahibi her varlık, yavrusuna şefkat gösterir. Bu kapsamda hayvanların yavruları için yaptıkları fedakârlıklar ibret vericidir.[53] Bütün hayvanlar yavrularını güvenli bir ortama bıraktıktan sonra mesailerini onları beslemek için harcarlar. Konuyla ilgili bir hadis şöyledir:

     “Bütün canlılar, hemcinslerine şefkatle davranırlar. At yavrusunu emzirirken başına değmesin diye ayağını kaldırır.”[54]

     Hayvanların yavrularını korumak için ne denli fedakârlıklar yaptıklarına, cansiperane bir savunma sergilediklerine şahit olmaktayız. Anneler tehlike sezdiklerinde derhâl harekete geçerek, yavrularını daha güvenli mekânlara taşırlar. Yavruların ağırlık teşkil edip düşmandan kaçışı zorlaştırmasına rağmen anneler yavruları terk etmezler.[55] En azılı düşmanlara karşı dahi yavrularını muhafaza ederler. Öyleki “…Müminlere (şefkat) kanadını indir.”[56] emrinde kanat kelimesine telmihte bulunulmuş ve konuşma dilinde şefkati tarif için ‘kanatları altına almak’ tabiri darbı mesel hâlini almıştır.

     Abdullah b. Mesûd anlatıyor: Rasûlullâh ile birlikte bir seferde idik, bir ihtiyacından dolayı yanımızdan ayrılmıştı. O sırada iki kuş yavrusunu gördük ve aldık. Anneleri de gelip onların üzerine kanatlarını germeye çalışıyordu. Hz. Peygamber’in gelişiyle anne, O’nun başının üzerinde dolaşıyor ve sanki ona yavrularının alındığını şikâyet ediyordu. Hz. Peygamber “Yavrularından ayırarak bu kuşa azap çektiren kimse hemen onları annesine versin buyurdu ve emri yerine getirildi.”[57] Hadiste yavru için çırpınan bir anneye işaret edilmektedir.

     Hayvanlar arasında şefkat için çok sayıda örneğe rastlanılmaktadır. “Dişi kuşların yaralı taklidi yaparak düşmanı kendilerine çekmek suretiyle yavrularını kurtarmaya çalıştıkları, işçi karıncaların, kolonileri tehlikeye girdiği zaman kendi varlıklarını riske atmaları bunun göstergelerindendir.[58]

     Hayvanlar, başka türler için de özveride bulunmaktadırlar. Maymunlar, aslanlar, yunus balıkları, zebralar, ceylanlar vb. üzerinde yapılan araştırmalarda kendi türlerinin dışındakilere yardım davranışları izlenmiştir.[59]   

     Darwinci Görüş, Fedakârlığı Açıklayamamaktadır

     Evrimsel biyolojide karşılaşılan en büyük güçlüklerden biri, fedakârlığın açıklanamamasıdır. Fedakârlık, aktör bireyin bedel ödediği, alıcı bireyin ise yarar sağladığı durumları ifade etmek için kullanılır. Bunun tersi bencilliktir. Bu durumda alıcı kazanır, aktör kaybeder. Fedakârlık, geniş bir yelpazede yaygın olarak görülmektedir.[60]

     Darwin ve onu izleyenler, kâinatı canlıların sürekli olarak birbirleriyle savaştıkları bir yer olarak tanımladılar. Huxley'e göre hayvanlar birbirleriyle savaşmakta, en hızlı ve en kurnaz olanı ertesi gün savaşabilmek için hayatta kalmaktaydı.[61]

     Kendisi de bir Darwinist olan Yıldırım, bu kapsamda şunu ifade etmektedir. 19. yüzyılda bilim adamları çoğunlukla laboratuvarlarda kapalı kaldıkları ve kâinatı doğrudan tanıma yoluna gitmedikleri için canlıların salt savaşım içinde olduğu tezine kolayca kapılmıştır. Huxley çapında seçkin bir bilim adamı bile kendini bu yanılgıdan kurtaramamıştı. Oysa “bireyler arasında dayanışmanın güçlü olduğu hayvan türlerinde gelişme, çoğalma ve beslenme imkânlarının en üst düzeye çıktığı gözden kaçmayacak kadar açıktır. Kâinatı sürekli bir savaş alanı saymak yanlıştır.”[62] Organizmaların ileri gelişmişlik düzeyinde işbirliği diyeceğimiz davranışlar sergilediğini gösteren güvenilir pek çok gözlem ortaya konmuştur.[63]

     Revm[64] edilmiş bir eda ile de olsa, bu değerlendirmeler hakikatin kendini kabul ettirdiğini göstermektedir.

     Görebildiğimiz kadarıyla canlılar, hayat için gerekli enerjiyi sağlamak ve hayatlarını sürdürecekleri mekânı elde etmek maksadıyla mücadele etmektedir. Canlılar, diğer donanımlarına ilaveten çeşitli savunma ve avlanma mekanizmaları ile de techiz edilmişlerdir. Bu mekanizmalar ve onları destekleyen diğer organlar aracılığı ile canlılar, kendilerini koruyabilme imkânından mahrum bırakılmamışlardır.

     Canlılar, korunmayla birlikte beslenmeye de ihtiyaç duymaktadırlar. Bunun için de avlanmaktadırlar. Avlayanlar varlığını sürdürürken, avlananlar yem olmakta, büyük balık küçük balığı yutmaktadır. Hayvan hayatlarını konu edinen belgesellerde de avlanma sahnelerine yer verilmekte, yavru bir antilopa acımasızca saldıran aslan vb. görüntüler çoğu kere ana tema olarak çekimlerde yer almaktadır. Bu fotoğraflardan hareketle “Batı, canlılar dünyasında kuvvetlilerin zayıflara saldırdığı ve çok üreyen canlıların az üreyenleri ortadan kaldırmak için savaştıklarını söyledi.”[65]

     Hayvanlar âleminde görüntünün küçük bir karesi böyle olmakla birlikte, arka planını da hesaba katarak derinlemesine bir bakışla farklı değerlendirmelerde bulunmak mümkündür.[66] Nitekim bu teorinin lehinde aleyhinde birçok delil ileri sürülmüş, tartışmalar günümüze kadar gelmiştir. Tabiatta canlılar arası ilişikleri, fotoğrafın yalnızca avlanma karesi üzerinden tanımlamak, fedakârlık ve ortak davranışları yardımlaşma ve paylaşımları görmezden gelmek, sağlıklı bir değerlendirme değildir.

Hayvanlar, duygusal çözünürlükleri düşük olduğu için “Bu benin düşmanım bu benim dostum” şeklinde algılama yaparlar. İnsanda ise duygusal çözünürlük yüksek olduğu için sevginin bütün katmanlarını gösterir. Fotoğraf makinelerinin çözünürlük kalitesinin artması gibi, insanın duygusal çözünürlük kalitesi de artar. Siyah-beyaz çekim yapan bir makine ile 1000 mega pikselli bir makinenin çekimi aynı değildir.[67]

      Hz. Peygamber’in çağrısına sırtını döndüğü için duygusal çözünürlüğü artmamış, hatta gerilemiş insanlardan Kur’ân-ı Kerim şöyle bahseder:

     “Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.”[68]

     Kâinatta esas olanın yardımlaşma olduğunu görememek, duyamamak ve anlayamamak, arızi olanı asıl gibi gösterip hayata bu pencereden bakmak da bu âyet kapsamında değerlendirilebilir. Dinin tebliğine kör kalmanın sonucu olarak hayvan derekesinde kalmış olmak ve iktizai hâle göre davranarak hayatı haz ve güç elde etmekten ibaret sanma anlayışına da aynı şekilde bakılabilir.

     Sonuç

     Allah inancı, kâinatta canlı cansız varlıklar arasında tesânüd bulunduğunu söyler. Yağmurun yağmasından, bitkilerin fotosentez yapmasına, suyun buharlaşmasından toprağın canlanmasına; güneş sisteminden yeryüzünün dengesine; madde içindeki elektronlar arası uyumdan, güneş sistemindeki gezegenlerin seyrine; zerreden küreye; havadan suya, toprağa, nebatattan hayvanata kadar varlıklar arasında esas olanın dayanışma olduğunu öğretir.“Gökyüzü korunaklı bir tavan ve yeryüzü sağlam bir beşik kılınmıştır.” der. Kâinata bu gözle bakan insan, kendini bütünün bir parçası olarak görür. Ayakta tutmayı hedef edinir. Çevresine rakip nazarıyla değil, ekip nazarıyla bakar. Fiillerini yardımlaşma esası üzerine inşa eder. Hedef Kâmil insan olmaktır.

     Çağımızda ‘zayıfın elinden tutan’ veya ‘zayıfı eliyle iten’, iki ayrı tutum bulunmaktadır. İnsanların/toplumların, kendilerini fayda-zarar/mücâdele-yardımlaşma yaklaşımlarına göre konumlandırmaları farklı sonuçlar doğurmaktadır. “Üstün İnsan” olmayı hedef edinen anlayışa göre insan omuzu, yükselmek için üzerine basılacak basamak/payanda, “Kâmil İnsan” olmayı hedef edinen anlayışa göre insan omuzu; omuz verilecek, birlikte yürünecek güç kaynağıdır. Birinde omuza/omuz basılır/atılır, diğerinde omuz verilir. Kâmil insan, elinin altındakileri şefkat edip büyütmeye; Üstün İnsan, ezip büyümeye çalışacaktır. Birisi tutup yükseltmeyi, diğeri basıp yükselmeyi hedef edinecektir. Birine göre bir mazlumun elinden tutmak, insanlık, diğerine göre de ahmaklık olarak değerlendirilecektir. Güçlü insan, ayak bastığı coğrafyayı sömürüp tüketmeye, Kâmil insan ayağını basmaya kıyamadığı coğrafyayı imar edip hayat vermeye çalışacaktır.

Varlıklar arası ilişkide asıl olan şefkattir. Ekolojik dengenin bir gereği, hayatın sürdürülebilirliği ve canlıların beslenme zorunluluğu avlanmayı kaçınılmaz kılmıştır. Hayvanların hayatı bir yönüyle de bu şekilde devam etmektedir. Bu durum asli değil arîzidir.  Fotoğrafın bu kısmından hareketle, canlılar arası ilişkiyi, güçlülerin galip geldiği, zayıfların yok olup tükendiği savaş olarak gören yaklaşım burayla sınırlı kalmamış insanlar arası ilişkiye yansımıştır. Hayatı savaş olarak görenler, dünyayı savaş alanına çevirmektedir.

     Bugün dünyanın maruz kaldığı problemler/savaşlar/zulümler büyük oranda varlıklar arası ilişkiye bakışın sonuçlarıdır. Mazlum coğrafyalara her geçen gün yenileri eklenmekte, yardım bekleyen nice insanlar, açlığa, sefilliğe, mülteci kamplarına, derme çatma barınaklara mahkûmiyet ile çaresizliğe, hastalığa ve ölüme terk edilmektedir.

     İnsanlar arası ilişkilere ‘benim kârım/kazancım ne olur?’ açısıyla yaklaşılmakta, şefkate muhtaç kesimler, bertaraf edilmesi veya uzak tutulması gereken asalaklar/parazitler/(-) olarak değerlendirilmekte ve ayak bağı olarak görülmektedir. Haya fayda-zarar nazarıyla bakanlar, enerji kaynaklarına hâkim olabilmek için insanlık dışı her türlü fiili mubah görmektedir

     Hedef güçlü insan olmaktır. İnsanî ilişkilerin ülfetten ve şefkatten uzaklaşıp kavgaya ve savaşa sürüklenmesi insanî değildir. Dolayısıyla insanî ilişkilerin bu derekeye sürüklenmesine sebep olan yaklaşımlarının/tanımlamalarının gerçekçi olması düşünülemez.


[1] Yıldırım, C. Evrim Kuramı ve Bağnazlık, Bilgi Yay., Ankara 1998.
[2] Görgün, T., Yaran, C. S., Çınar, A. Uysal, E. İslâm Ahlâk Esasları, ANÜ, Yay., Ankara 2015, 148.
[3] Ödev Ahlâkı, bir işin güzel ve doğru bir şekilde yerine getirilmesi bakımından, bireyden beklenen ahlâkî olgunluk ve sorumluluk duygusudur. Hedonizme göre hayatın amacı mutluluk veren hazdır. Kişi, fiillerini, kendi hazzını sağlama arzusuyla yapar. Başkalarının olumsuz etkilenmelerini ve acı çekmelerini dikkate almaz. Eğlencenin öncelik taşıdığı tüketici bir anlayıştır. Faydacılığı esas alan değerlendirmelere göre bir iş faydası nispetinde iyi ya da kötüdür. Bunun sonucunda ‘faydacılık/pragmatizm’ doğmuştur. Bu anlayışın temsilcisi olan William James’e göre faydanın dışında din, inanç, ilah, ahlâk gibi hiçbir değer yoktur. İbrahîm Hakkı Aydın, Eyüp Bekiryazıcı, İslâm Âhlâkı Esasları ve Felsefesi, Yenda Yay., İstanbul 2011, 71, 76, 77.
[4] Bakara Suresi, 257.ayet.
[5] Sayar, K. Ruh Hali, Timaş Yay., İstanbul 2014,  77.
[6] Ankebût Suresi, 31. Lokmân Suresi, 32; Tarhan, Toplum Psikolojisi, 264.
[7] Mehmet Gövez, Özafşar, Mehmet Emin, Ünal, İsmail Hakkı, Erul, Bünyamin, Martı, Huriye, Demir, Mahmut, Hadislerle İslâm, Hadislerin Hadislerle Yorumu, DİB Yay., Ankara 2014, I, 171.
[8] Altuntaş, Halil, Başkaları için ağlayabilmek, DİB Yay., Ankara 2013, 122.
[9] Râgıp, el-İsfahânî, el-Müfredât, trc., Abdulbaki Güneş, Mehmet Yolcu, Çıra Yay., İstanbul 2012.104.
[10] “Kendi evinizden başka evlere sıcak bir karşılama görmeden
"...حَتَّي تَسْتَاْنِسُو..." girmeyiniz.”,  Nûr Suresi, 22.
[11] Ahmed Muhammed b. Hanbel, Müsnedü Ahmed b. Hanbel, thk, Şuayb el-Arnaûdî, Âdil Mürşîd, Müessetü’r-Risâle, Beyrut 195-1416, XV, 106.
[12] Ali İzzet Begoviç, Doğu Batı Arasında İslâm, çev., Salih Şaban, Nehir Yay., İstanbul 1990, 71.
[13] Muhammed Kızılgeçit, Yalnızlık Umutsuzluk ve Dindarlık Üzerine Psikososyal Bir Çalışma, Gece Kitaplığı Yay., Ankara 2015, 31.
[14] Nuri Pakdil, Biat II, Edebiyat Dergisi Yay., Ankara 2014, 164.
[15] Sadık Kılıç, Benliğin İnşası, İnsan Yay., İstanbul 2000, 77-78.
[16] Saffet Köse, Genetiği ile oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu, Mehir Vakıf Yay., Konya 2015, 59.
[17]
“...كَانَ لِابْنِ آدَمَ وَادِيَانِ مِنْ مَالٍ لَابْتَغَى ثَالِثًا وَلَا يَمْلَأُ جَوْفَ ابْنِ آدَمَ إِلَّا التُّرَابُ وَيَتُوبُ اللَّهُ عَلَى مَنْ تَابَ...” Buhârî, Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâil, el-Câmiu’l-Müsnedü’s-Sahîhu’l-Buhârî, Çağrı Yay., İstanbul 1981, Rikâk,  10; Tirmîzî, Ebû Îsâ Muhammed b. Îsâ, Sünenü’t-Tirmizî, thk., Beşşâr b. Avvâd, Dâru’l-Ğarbi’l-İslâmî, Beyrut 1996.  Zühd, 27, Menâkıb, 64;İbn Mâce, Ebû Abdillah Muhammed b. Yezîd, el-Kazvînî, Sünenü İbn Mâce, thk., Muhammed b. Sâlih Râcî, Beytü’l-Efkâri’d-Düveliyye, Riyâd tsz, Zühd, 27; Dârîmî, Ebû Muhammed Abdullah b. Abdurrahman b. Fadl, Sünenü’d- Dârîmî, thk., Hüseyin Selim Esed, Dâru'l-Muğnî, Riyâd 2000, Rikâk, 62.
[18] Buhârî, Îmân 7.
[19] Hançerliğlu, O.Toplum Bilim Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İsanbul, 2007, 381.
[20] ArdoğanR. “Ekolojik Düzeni Okumada İki Yanlış Sosyal Darwinizim ve Ojenik” KSÜ İlahiyat fakültesi Dergisi, sayı: 18, Temmuz-Aralık 2011, 22.
[21] ABD’de de 1930 yıllarında 24 eyalette ojenik ilkelere uygun kanunlar kabul görmüştür. Birleşik Devletlerdeki geri zekâlı beyaz vatandaşların, saralıların veya akıl hastalarının kısırlaştırılması işlemi bu ülkenin bazı bölgelerinde 1970'lere dek devam etmiştir. Aynı görüşü savunanlardan biri olan Avusturyalı Bio Etikçi Peter Siger,  insan ve şahıs kavramlarını birbirinden ayırarak, engelli ve bakıma muhtaç bir insanın şahsiyetten ve haysiyetten uzak bir hayat sürdüğünü ileri sürerek hayatlarına kanuni sınırlamalar getirilmesi gerektiğini savunmuştur. Avrupa cemaatler komisyonu maliyet yükselttiği gerekçesiyle 1988 tarihli koruyucu tıp adlı proje ile aciz insanların sayısının azaltılmasına yönelik fiilleri desteklemiştir. Çin yönetimi, 1995’ten beri ırk temizliği ve koruyucu sağlık adı altında engelli doğabilecek bebeklerin kürtaj yolu ile alınmasını mecburi kılmış, zihinsel özürlülerin evliliğini de yasaklamıştır. Ardoğan, “Ekolojik Düzeni Okumada İki Yanlış Sosyal Darwinizim ve Ojenik” 22-27; Ali Mazrui, “İslâm'da, Afrika'da Ve Batı'daki Kölelige Karşılaştırmalı Bir Bakış, Ahlâkî İlkeler ve Tarihi Tecrübe” Uluslar Arası İslâm Düşüncesi Konferansı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı Yayınları., İstanbul, 1997, 274.
[22] Farabî, 95-102.
[23] Güler, İ. Direniş Teolojisi, Ankara Okulu Yay., Ankara 2010 , 28.
[24] Ortadoğu'da Bir Nesil Yok Oluyor, Erişim Tarihi: 24.06.2016, www.trthaber.com. tr.
[25] Charlie Hebdo Saldırısına Uluslararası Tepkiler, Erişim Tarihi: 24.06.2016. https://tr.wikipedia.org.
[26] Kiziroğlu, 339.
[27] Kadınlardan 'kürtaj' yürüyüşü, Erişim Tarihi: 14. 06. 2016, http://www.aljazeera.com.tr.
[28] Mevlüt Çavuşoğlu, Avrupa, hayvan seçer gibi mülteci seçiyor, Erişim Tarihi: 22.06.2014, http://www.ekonomi.dunyabulteni.net.
[29] Görmez, M.“Açılış Konuşması”, Hz. Peygamber ve Merhamet Eğitimi Sempozyumu, DİB Yay., Ankara 2011. 30.
[30] Sanır, F. Coğrafya Terimler Sözlüğü, Gazi Kitabevi Yay., Ankara 2000, 111.
[31] Sürekli olarak Güneşin ve gezegenlerin çekiminden etkilenen ve Güneş çevresinde dolaşan gök cisimleri topluluğuna denir. Sanır, 134; Emin Atasoy, Coğrafya Bilmi ve Coğrafya Öğretimine Giriş, Ezgi Kitabevi, Bursa 2004, 74.
[32] 
"... النُّجُومُ أَمَنَةٌ لِلسَّمَاءِ فَإِذَا ذَهَبَتِ النُّجُومُ أَتَى السَّمَاءَ مَا تُوعَدُ…" Müslim, Fedâilü's-Sahâbe, 207
[33] "
مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِى تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ..." Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66.
[34] "...
الْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كَالْبُنْيَانِ ، يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا ..." Buhârî, Edeb, 36.
[35] “Biz her şeyi bir ölçü ile yarattık.”Kamer: 49; “O göğü yükseltti ve mizanı koydu.”Rahmân Suresi: 7,8; “Rahmân'ın yaratmasında hiçbir düzensizlik ve kusur göremezsin.”,Mülk Suresi: 3.
[36] Rûm Suresi: 26.ayet.
[37] Nahl Suresi: 49, 50. ayetler.
[38] Talâk Suresi: 12. ayet.
[39] Arâf Suresi: 156. ayet.
[40] Mü’min Suresi, 37. ayet. Sâffât Suresi, 125. ayet.
[41] Bakara Suresi, 207. ayet.
[42] Haşr Suresi, 24. ayet.
[43]
"... اللَّهُمَّ أَهْلِلْهُ عَلَيْنَا بِالْيُمْنِ وَالْإِيمَانِ وَالسَّلاَمَةِ وَالْإِسْلاَمِ رَبِّى وَرَبُّكَ اللَّهُ..." Tirmizî, Deavât, 50.
[44] O her şeyi ölçüyle yaratıp ona yolunu gösterdi.”Âlâ: 4.
[45] Bakara Suresi: 164, 212; Rad Suresi: 2; İbrahîm Suresi: 32, 33; Nahl Suresi: 14; Hac Suresi. 36, 37, 65; Ankebût Suresi, 61. ayet.; Lokmân Suresi, 29. ayet.; Câsiye Suresi, 12., 13. ayetler.; Mustafa Taş, Kur’ân-ı Kerim’de Teshîr Kavramı, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Fırat Üniversitesi, SBE, Elazığ, 2009.
[46] Bakara Suresi, 207. ayet. Nûr Suresi, 20. ayet.
[47] Enbiyâ Suresi, 32. ayet.
[48] Nebe Suresi, 6. ayet.
[49] Hac Suresi, 65. ayet.
[50] Pihilip W. Goetz vd.,Ana Biritannica Kültür Ansilopedisi, Ana Yayıncılık, İstanbul 1994, XXIV, 105.
[51] Müslim, Tevbe, 19.
[52] Tarhan, N. Duyguların Psikolojisi, Timaş Yay., İstanbul 2013. 99.
[53] Kuşlar kötü hava şartlarına ve düşmanlara karşı önce yumurtaları için sonra da tüysüz ve uçamayan yavrular için korunaklı yuvalar inşa etmektedirler. Yuva yapımında, çamur, çalı çırpı, ince saplar, yün ve küçük tüyler kullanmakta, küçük gagaları ile yuva malzemesinin toplanması için binlerce kez uçuş yapmaktadırlar. Hayvanlar, yuvalarını topladıkları malzemeleri örmek suretiyle inşa eder, yalıtımını sağlamak için çamurla sıvar, yavruların temas edeceği kısmı hassas malzeme ile döşer, yavruların zarar görmemesi için yuvanın sıcaklık dengesini korumaya çalışırlar. Tanju Gölçöl, Gelişim Hayvanlar Ansiklopedisi, Gelişim Yay., İstanbul 1981, III, 798; Kara hayvanlarından su hayvanlarına, kuşlardan sürüngenlere kadar bütün canlılarda durum aynıdır. Meselâ karıncalar, larvalarını toprak içerisinde yaptıkları özel odalara yerleştirirken ağızlarında incitmeden tutarak taşırlar. Gölçöl, 2039;Timsahlar yumurtalarını bırakmak için karada yuva yaparlar. Yavrular yumurtadan çıkıncaya kadar anne yuvanın yakın çevresinde kalarak bekçilik yapar. Yumurta çatlayıp yavrular çıktıktan sonra yumurtanın üstüne örttüğü toprağı ve bitkisel maddeleri süpürerek yavruların yuvadan çıkışını sağlarlar. Kuluçkaya yatan canlılar günlerce yumurtanın başından ayrılmadan oracıkta kalırlar. Meselâ Penguenler, yavruları için altmış dört gün gibi uzun bir süre aç susuz ve hareketsiz şekilde beklerler ve bu esnada vücut kitlelerinin büyük bir kısmını kaybederler. Penguen, yumurtasını kışın tehlikeli soğuğuna karşı korumak için 64 gün süren olgunlaşması süresince, perdeli ayaklarının zarı altında tutar. Bu süre içerisinde ne yürüyebilir ne de beslenebilir. Bu yüzden beden ağırlığının yaklaşık üçte birini yitirir. Gölçöl, 798.
[54] 
"...تتراحم الخلائق حتى ترفع الدابة حافرها عن ولدها خشية أن تصيبه..."  Buhârî, Edeb, 19; Müslim Tevbe, 17.
[55] Hayvanlar Âleminde Anneler, Erişim Tarihi: 05.02. 2017, http://www.bbc.com. tr.
[56]
وَاخْفِضْ جَنَاحَكَ لِلْمُؤْمِنِينَ" "... 15. Hicr Suresi: 88; 26. Şûrâ Suresi: 215; 17. İsrâ Suresi: 24.
[57] 
"...مَنْ فَجَعَ هَذِهِ بِوَلَدِهَا رُدُّوا وَلَدَهَا إِلَيْهَا..." Ebû Dâvûd, Süleymân b. el-Eş’as es-Sicistânî, Sünenü Ebî Dâvûd, thk. Muhammed Nasiruddin Elbânî, Dâr’u İbnü’l-Hazm, Beyrut 2005, Cihâd, 112, Edeb, 164.
[58] Recai Doğan, “Merhamet Eğitimi Üzerine Bazı Düşünceler,” Hz, Peygamber ve Merhamet Eğitimi, DİB Yay., Ankara 2014 108.
[59] Ayten, A. Empati ve Din Türkiye’de Yardımlaşma ve Dindarlık Üzerine Psiko-Sosyal Bir Araştırma, İz Yay., İstanbul, 2013, 41; Kenneth Walker: Avrupa’da avlanmaya çıktığımda hayvanlar arasında gözlemlediğim dayanışmanın birçok örneği hala belleğimde canlıdır. Athi düzlüklerinde değişik zebra ve ceylan sürülerinin tehlikelere karşı birbirlerini uyarmak için belli yerlere nöbetçi koyduklarına tanık oldum. Zebra avlamaya çıkmamıştım ama ceylan avlamam da hemen hemen imkânsızdı. Ne zaman birine yaklaşsam nöbet tutan zebra tehlikeyi fark eder hemen ceylanları uyarırdı. Fillerin keskin işitme duyular var, fakat görme duyuları zayıf, zebralar da bunun aksi gözetleme kuleleri gibi güçlerini birleştirdiklerinde ne fil ne de zebralara yanaşmak mümkün değil. Daha ilginç bir işbirliği gergedanlarla derilerine gömülen kene türünden parazitleri ayıklamak için sırtlarında sıralanıp oturan kuşlar arasında idi. Bu kuşlar her zaman tetikte bekler yaklaşıldığını çok uzaktan fark eder fark etmez hırçın çığlık ve gagalarla konuk oldukları hayvanı uyarırlardı. Yıldırım, Evrim Kuramı ve Bağnazlık, 49; Sürülerde bir avcı tarafından izlenildiğini ilk fark eden sürüdeki bazı bireyler yüksek sesle uyarılarda bulunurlar. Alarm veren birey kendini açık hedef haline getirerek tehlikeye atmaktadır. Freeman, 450.
[60] Scott, Freeman, Jonn c. Herron, Evrimsel Analiz, 447-448; Peter Gluckhman, Alan Beedle, Mark Hanson, Evrimsel Tıbbın İlkeleri, çev., Battal Çıplak, Oğuz Kerim Başkurt, Hilmi Uysal, Palme Yay., Ankara 2012, 237.
[61] Yıldırım, C. Evrim Kuramı ve Bağnazlık, 49.
[62] Yıldırım, C. Evrim Kuramı ve Bağnazlık, 48, 49.
[63] Yıldırım, C., Bilimsel Düşünme Yöntemi, İmge Yay., İstanbul 2104, 424; a. mlf.., Evrim Kuramı ve Bağnazlık, 185.
[64] Tecvîd ilmine ait bir ıstılahtır. Harekenin hafif bir sesle okunması anlamındadır. Bir başka ifade ile revm, harekeyi okurken sesin üçte ikisini gizleyip üçte birlik kadriyle yetinmektir. Abdurrahman Çetin, Kur’an Okuma Esasları, Emin Yay., Bursa 2014, 221.
[65] Topçu, N. Ahlâk, Dergâh Yay., İstanbul, 2012, 219.
[66] Tırnakları kesilmemiş bir insanın elleri ve ayakları işlev kaybeder. İnsanın, uyum ve hareket kabiliyeti sekteye uğrar. Kişi insanlıktan uzaklaşır. Tırnakların kesilme anına, sakalın düzeltilme karesine odaklanarak el ile sakal arasında bir mücadele olduğu, elin zâlim, sakalın mazlum olduğu varsayılabilir. Büyük fotoğraf aksini söylese de kesilme karesine odaklanan kişiye bunu kabul ettirmek zor olabilir. Oysa hadislerde belirtildiği üzere tırnakların kesilmesi fıtratın gereğidir. Tırnak kesilmekle insan tırnaksız da kalmaz. Avlanma hadisesini de kâinatın fıtratı olarak düşünmek istiyoruz. İnsan vücudunda kaşların, saç, sakal ve tırnakların kesilmesi gerekir. Saçlar kısaltılmayıp sakal düzeltilmezse insanın performansı olumsuz etkilenir. “İnsanın fıtratı gereği yapması gereken beş şey vardır: Sünnet olmak, kasıkları tıraş etmek, tırnakları kesmek, koltuk altını temizlemek ve bıyıkları kısaltmak.”Buhârî, Libâs, 63, 64; Müslim, Tahâret 49, 50; Ebû Dâvûd, Tereccül, 16; Tirmîzî, Edeb 14; Nesâî, Tahâret 9-10; İbn Mâce, Tahâret, 8; Bu tür saldırılara kâinattaki dengenin bozulmadan devam etmesinin temini olarak bakılmalıdır. Bir kefal balığı bir kerede 5000 yumurta bırakır. Eğer bu 5000 yumurta kefal balığı olsaydı denizlerde diğer canlıların yaşamasına imkân kalmazdı. Bir kerede 400 yumurta bırakan su kurbağaları için de durum aynıdır. Bazı canlılarda gerçekleşen üreme fazlalığına diğer canlılar için var edilmiş rızık olarak bakılabilir. İrfan Yılmaz, Selim Uzunoğlu, Alternatif Biyolojiye Doğru, TÖV., Yay., İzmir 1995, 370; Kuşların, balıkların ve kara hayvanlarının avlanması da bu kapsamda değerlendirilebilir. Dengenin sürdürülebilmesi açısından özellikle hızla çoğalan hayvanlarda bir sınırlama olarak düşünülebilir. Goetz vd.,Ana Biritannica, 445; Hayvan davranışları içgüdülerinden kaynaklanır. İnsanın da hoyratlık, saldırganlık sergilemesi aynı şekildedir. Din, bu davranışları frenler. Olumlu davranışların gelişmesine imkân sağlar. Ya da olumlu davranışları teşvik eder. Olumsuz davranışları olumsuzluklara yönlendirerek olumsuzluğu olumsuzlukla bertaraf eder. İbadetler ve diğer dini törenler; renk, ırk, cinsiyet, sosyal konum farklılıklarını gözetmeksizin herkesi kucaklayarak bireylere aynı değerleri paylaşan bir toplumun üyesi olma kimliği kazandırır. Yıldırım, Bilimsel Düşünme Yöntemi, 358; Diğer taraftan düşman korkusu uyanık olmaya, zinde olmaya, savunma reflekslerinin aktif olmasına, ait olunan toplulukla dayanışma içinde yaşamaya mecbur kılması açısından gerekli olduğu söylenebilir. Yerkürede denge açısından mıknatıs, itmesi ve çekmesi ile şekillenen jeomanyetizma önemli bir göreve  sahiptir. Adnan Benk vd.,Büyük Larouse, Milliyet Yay., İstanbul 1986, XIV, 8111; Buradan hareketle denge ve aidiyet teşkilinde itme ve çekme kuvvetlerinin etkili olduğu anlaşılmaktadır. Varlıklar arasında bulunan saldırma ve düşmanca yaklaşımların itme etkisi meydana getirdiğini ifade edebiliriz. Hayvanlar üzerinden örnek verecek olursak, antilopların vahşi olarak ifade edilen hayvanlar tarafından avlanma ihtimali antilopları ait olduğu habitat (Bir canlı türünü ya da canlı birliklerini barındıran ve kendine özgü özellikler gösteren hayat ortamı. Sevinç Karol, Zekiye Suludere, Cevat Ayvalı, vd., Biyoloji Terimler Sözlüğü, Kılıçaslan Yay., Ankara 2000, 264.) içerisine itmekte ayrıca korunma mekanizmalarını geliştirmelerine sebebiyet vermektedir. Antilopun durması gereken nokta, aile topluluğunun çekmesi ve düşman topluluğun itmesi ile teşkil ettiğini söyleyebiliriz. Saldırı riski uyanık olmayı, zinde kalmayı ve düşmana karşı hazırlıklı olmayı beraberinde getirir.
[67] Tarhan, N. “Adil Merhamet”, Hz. Peygamber ve Merhamet Eğitimi Sempozyumu, DİB. Yay., Ankara 2011, 334.
[68] Arâf Suresi, 149.ayet.

Okunma sayısı : 100+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun