EVRİM Mİ? YARATILIŞTA TEDRİC Mİ?

Prof. Dr. İsmail KOCAÇALIŞKAN
Yıldız Teknik Üniversitesi, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü, İstanbul.
ikocacaliskan@gmail.com    

     Bu sorunun cevabı bakış açısı ile ilgilidir. Canlıların bir türden diğerine dönüşümü şeklinde bir evrimle teşekkül ettiklerini iddia edenleri bu görüşe sevk eden sebeplerden birisi, canlılarda görülen zengin çeşitliliğe karşı aralarındaki benzerlikler olabilir. Hâlbuki bu, evrimi değil Yaratıcının birliğini gösterir. Çünkü bütün canlılar tek bir Yaratıcı’nın plan ve tasarımından çıktıkları için benzerdirler.

     İkinci sebep de canlı türlerinin hepsinin aynı devirde değil, farklı devirlerde yaratılmış olmalarıdır. Önce bir hücreliler sonra çok hücreliler ve en son da insan türü yaratılmıştır. Çünkü dünyamızın başlangıçtaki şartları henüz insanın yaşamasına elverişli değildi. Bir hikmete binaen, dünyamızın en son halini almasında tedrici bir değişimin varlığını görmekteyiz. Başlangıçta yeryüzü değişimleri yanında iklim değişimleri meydana geldiğini jeolojik incelemeler göstermektedir. Tüm bunlara paralel olarak canlı türlerinin yaratılmaları da tedricen olmuştur. Bu tedriciliğin başlıca iki boyutu olabilir; birisi, her devirde o günün iklim ve yeryüzü şartlarında yaşayabilecek canlı türlerinin yaratıldıklarını söyleyebiliriz. Ne zaman ki dünya şartları insanın yaşamasına uygun hale geldiğinde insan yaratılmıştır.

     Yaratılıştaki tedricin ikinci boyutu ise; canlıların besin zincirindeki yerlerine göre yaratılmış olmalarıdır. Genel olarak ifade ettiğimizde, önce bir hücreliler, sonra bitkiler, sonra ot yiyenler, sonra et yiyenler ve en sonda insanın yaratıldığını söyleyebiliriz. Canlılardaki besin zinciri genel olarak bu yaratılış sırasını gösterir. Zira sonrakiler yaşayabilmek için öncekilere muhtaçtırlar. 

     Evrim, üzerinde kavram kargaşasının en çok yapıldığı kelimelerden birisidir. Tekamül, büyüme, gelişme, varyasyon, modifikasyon gibi bir çok kelimenin yerine evrim kelimesini kullananlar oluyor. Hâlbuki evrim, biyolojide “evolüsyon” karşılığı olarak isimlendirilen ve bir canlı türünün bir başka türden dönüşerek meydana gelmesini ifade eden bir teorinin veya bazılarına göre bir hipotezin adıdır. Teori ve hipotez ise bilimsel bir gerçeklik yani kanun değildir.

     Evrim görüşüne göre, bütün canlı türlerinin başlangıcı bir hücreye dayanır. Bu hücre de cansız maddelerden tesadüfen meydana geldikten sonra bu hücreden başka bir hücreliler onlardan da çok hücreli organizmalar yani bitkiler ve hayvanlar, bir türden diğerinin oluşumu suretiyle, meydana gelmişlerdir. Bunu kimileri tabiî seleksiyonla (Darwin gibi) kimileri de mutasyonlarla (Neo-Darwinistler) izah etmeye kalkmışlardır[1].

     Bu görüşü savunanların bir kısmı olayı tamamen tesadüflerle izah eder. Bir yaratıcı olmaksızın kendiliğinden canlıların evrimleştiğini, mesela, balıktan kurbağa, maymundan insan gibi bir türden diğerinin teşekkül ettiğini iddia ederler. Oysa tesadüflerle, değil bir canlı organizmanın bir hücrenin bile meydana gelme ihtimali ne biyolojik ne de matematiksel olarak mümkün değildir. Bazıları da “Bu tarz bir evrim vardır fakat tesadüflerle değil bir Yaratıcı’nın iradesi ve tasarrufuyla meydana gelmiştir” derler. Elbette yüce yaratan her şeye kadirdir. Söz gelimi balıktan kurbağayı maymundan da insanı yaratmak onun için mümkündür. Ancak “her mümkün vaki değildir” kaidesince; gerçekte böyle bir evrim vaki olmuş mudur? Türlerin yaratılış kanunu bu şekilde mi cereyan etmiştir?

     Biyoloji ilminin paleontoloji, genetik, moleküler biyoloji ve biyokimya gibi çeşitli dallarına ait veriler bu tarz bir evrim olayının meydana gelmediğini göstermektedir. Türlerin ortaya çıkışı tarih içerisinde jeolojik zamanlarda meydana geldiği için bugün laboratuvarda tekrar edilemeyen olaylar olduğundan bu hususta ilk başvuracağımız kaynak, fosilleri inceleyen paleontoloji bilimi olmalıdır. Çünkü, eğer bir türden başka bir türün meydana gelmesi şeklinde bir evrim söz konusu ise, bu birden olmayacaktır. Her iki türün benzerliklerini taşıyan binlerce ara formların olması gerekir. Bugüne kadar milyonlarca fosil incelenmesine rağmen ara form olduğu iddia edilen birkaç fosilden başka bir bulgu elde edilememiştir. Bunların da farklı fosillerin sahte bir montajıyla elde edildikleri sonradan anlaşılmıştır[2].

     Dini kaynaklar da böyle bir evrimi desteklemiyor. Nitekim, Bediüzzaman; İşarat-ül İ’caz isimli eserinde, bakara suresinin 21. ayetini tefsir ederken bu hususu şöyle izah eder:

     “ … Ve keza İlm-ül Hayvanat ve İlm-ün Nebatatda isbat edildiği gibi, enva’ın sayısı iki yüzbinden ziyadedir. Bu nevi’ler[3]için birer adem ve birer evvel-baba lazımdır. Bu evvel-babaların ve âdemlerin daire-i vücubda olmayıp ancak mümkinattan olduklarına nazaran, behemehal vasıtasız, kudret-i ilâhîyeden vücuda geldikleri zaruridir. Çünkü bu nevi’lerin teselsülü, yani sonsuz uzanıp gitmeleri batıldır. Ve bazı nevi’lerin başka nevi’lerden husule gelmeleri tevehhümü de batıldır. Çünkü iki nevi’den doğan nev’, alelekser ya akimdir veya nesli inkıtaa uğrar; tenasül ile bir silsilenin başı olamaz. Hülasa; Beşeriyet ve sair hayvanatın teşkil ettikleri silsilerlerin mebdei, en başta bir babada kesildiği gibi, en nihayeti de son bir oğulda kesilip bitecektir”[4].

     Yukarıdaki ifadelerde de belirtildiği gibi, her canlı türünün bir ilk atası vardır. Buna bazı ilim adamları “temel tip” derler. Bu ilk ata o türün genetik potansiyelini ve toplam özelliklerini taşır. Bu potansiyel, aynı zamanda, o türün gen havuzudur. Her türün ilk atası olan bir erkek ve dişi çift canlı, bitki veya hayvan, uygun bir jeolojik zamanda yaratılmıştır. Bu atalardan, çiftleşmeyle aynı türün fertleri çoğalmışlardır. Sonradan tür içinde bazı varyasyonlar (ırk, varyete gibi) meydana gelebilir. Ancak sonradan meydana gelen bu küçük çaplı değişiklikler ilk atadaki genetik potansiyelin müsaadesi nisbetindedir. Başka bir deyimle, meydana gelen değişimler ilk atadaki gen havuzunun içerisinde olabilir. Yoksa bir türden başka bir türün teşekkülünü sağlayacak düzeyde değildir. Eşeyli hibridizasyon, somatik hibridizasyon, gen transferi veya mutasyona uğratma gibi metotlarla yapılan ıslah çalışmalarıyla yeni ırklar veya mutant tipler elde edilmekle birlikte bunların tümü türler arası değil tür içi değişmelerdir. Bilim insanlarınca eşeyli hibridizasyon, somatik hibridizasyon, gen transferi veya mutasyona uğratma gibi metotlarla yapılan ıslah çalışmalarıyla yeni ırklar veya mutant tipler elde edilmekle birlikte bunlar tür içi varyasyonlardır.

     Bütün bu çalışmalar gösteriyor ki, bir türden bir başkasının meydana gelmesi şeklinde bir evrimleşme söz konusu değildir.  Tür içi varyasyonlar ise, ister tabiatta ister laboratuvarda olsun, türlerin evrimi değildir, tür içi değişmelerdir. Mesela, kedi türü denildiğinde çeşitli ırklar (yaban kedisi, van kedisi, siyam kedisi vs.) bunun içine girer. Bunların tümünün genetik potansiyeli ilk yaratılan ata kedide mevcut olup bu varyasyonlar o genetik potansiyelin sınırları içinde ortaya çıkabilir. Yoksa hiçbir kedi ırkının genetik potansiyeli bir köpek veya arslan meydana getirmeye müsait değildir.

     1800’lü yıllardan beri pancar bitkisinde şeker verimini artırmak için ıslah ve melezleme çalışmaları yapılmaktadır. Bunun sonucu %20 civarında bir verim artışı da sağlanmıştır. Ama elde edilen bitki çeşitleri yine pancardırlar.

     Yine bu hususta müfessir Hamdi Yazır şöyle der:

     “Aralarında mertebe yakınlığı bulunan hayvan cinslerini, tecrübenin aksine olarak, birbirinden istihale ettirmek veya doğurtmak ne tabiidir ne de zaruridir. Kurbağalar balıktan doğmuş demek için görülmüş bir misale ihtiyaç vardır. Gözlenmiş bir numune olmadığı ve mantıki bir zaruret bulunmadığı halde böyle bir hüküm elbette fenni bir hüküm değildir”[5].

     Canlıların bir türden diğerine şeklinde bir evrimle oluştuklarını iddia edenleri bu görüşe sevkeden sebeplerden birisi canlılarda çeşitlilik ve benzerlikler olabilir. Hâlbuki bu, evrimi değil yüce Yaratıcı’nın birliğini gösterir. Çünkü bütün canlılar tek bir yaratıcının irade ve kudretinden çıktıkları için benzerdirler ve onun birliğini gösterirler. İkinci sebep de canlı türlerinin hepsinin aynı zamanda değil farklı zamanlarda yaratılmış olmalarıdır. Önce bir hücreliler sonra çok hücreliler ve en son da insan yaratılmıştır. Çünkü dünyanın başlangıçtaki şartları henüz insanın yaşamasına elverişli değildi. Dünyanın en son halini alması tedricen olmuştur. Dağların yükselmesi, vadilerin çökmesi, denizlerin oluşumu, kıtaların ayrılması gibi birçok yeryüzü değişiklikleri yanında soğuk, sıcak, nem, oksijen yoğunluğu gibi birçok iklim değişimleri olduğunu jeolojik incelemeler gösteriyor. Buna bağlı olarak canlı türlerinin yaratılmaları da tedricen olmuştur.

     Bu tedriciliğin başlıca iki boyutu olabilir. Birisi; başlangıçtan itibaren, dünyadaki tedrici değişmelere uygun olarak, her devirde o devrin iklim ve yeryüzü şartlarında yaşayabilecek canlı türlerinin yaratıldıklarını söyleyebiliriz. Fakat dünya henüz son şeklini almadığından yeni değişiklikler olmaktaydı ve bazı türler bu değişikliklerde yaşayamadıklarından nesilleri ortadan kalkmıştır (Dinozorlar gibi). Ne zaman ki yeryüzü insanın yaşamasına uygun hale getirildiğinde insan türü yaratılmıştır. Dünyada ilk önce bir hücreli canlıların yaratıldığını söyleyebiliriz. Fakat bu, bir hücrelilerin evrimleşerek çok hücreli canlıları meydana getirdiğini değil, o zamanın şartlarının bir hücrelilerin hayatı için daha elverişli olduğunu gösterir.

     Yaratılıştaki tedricin ikinci sebebi ise, canlıların besin zincirindeki yerine göre yaratılmış olmalarıdır. Çok genel olarak ifade etmek gerekirse; önce bir hücreliler, sonra bitkiler, sonra ot yiyen hayvanlar, sonra et yiyen hayvanlar ve en son da insan yaratılmıştır. Bunların besin zinciri bu yaratılış sırasını gösterir. Zira sonrakiler yaşayabilmek için öncekilere muhtaçtır.

     Yaratılışta “İhtiyaca Cevap” Prensibi

     Önce bir hücreli canlılar (bakteri, amip gibi) sonra da çok hücreli canlılar (bitkiler ve hayvanlar) yaratılmışlardır. Yani bir tedriç vardır. Ama bu, bir hücrelilerin evrimleşerek çok hücrelileri meydana getirdiğini göstermez. Olaya değişik bir boyuttan bakalım. Canlıları incelediğimiz zaman, bir hücreden büyük bir organizmaya kadar bütün canlılarda maksimum iktisat kanunlarının cereyan ettiğini görürüz. Hiçbir israfa ve abesiyete rastlamıyoruz. Yani Yaratıcı her canlıya kendi ihtiyaçlarını karşılayacak seviyede, sayıda ve mükemmellikte organ ve yapılar bahşetmiştir. Çünkü fazlası israftır. Buna, “ihtiyaca cevap” prensibi diyebiliriz.

     Bir bakteri hücresine bu prensibin ışığında baktığımızda; bakteri küçük bir hücre olduğundan (prokaryot hücre) onun kendi ihtiyacına göre yapılar verildiğini görürüz. Gerçek bir çekirdeği (nukleus) yoktur ama onun ihtiyacına cevap verecek genetik materyale (DNA) sahiptir. Bu yüzden nukleusa ihtiyacı yoktur. Mitokondrisi yoktur ama aynı işi gören yani enerji (ATP) üreten girintili bir zar sistemi (mesozom) mevcuttur. Dolayısıyla mitokondri olmadan da bakteri hücresinin enerji ihtiyacı karşılanmaktadır. Belki enerji üretim kapasitesi düşüktür ama bu da ona yetmektedir. Çünkü bu hücre küçüktür, fazlası israftır. Hayvan ve bitkileri meydana getiren hücreler ise (ökaryot hücre) bakteriye göre en az on kat daha büyüktür. Dolayısıyla gerçek bir nukleusa ve mitokondriye ihtiyacı vardır. O halde prokaryot hücrelerden ökaryot hücreler evrimleşmiştir düşüncesiyle bunu izah etmek kabil değildir. Genetik metodların çok gelişmiş olmasına, hatta genlerin mühendisliğinin bile yapılır hale geldiği günümüzde prokaryot bir hücreyi ökaryot hücre haline dönüştürmek mümkün değildir. Ancak genlerle oynayarak canlıların bazı özelliklerini değiştirip onları günümüz ihtiyaçlarına daha çok cevap verir hale getirmek mümkündür[6].

     Çam, göknar gibi kozalaklı ve iğne yapraklı bitkilerde trake adı verilen su boruları mevcut değildir. Suyun köklerden yapraklara taşınması işi bu bitkilerde sadece trakeid adı verilen iletim hücreleri vasıtasıyla yapılır. Geniş yapraklı bitkilerde ise hem trake hem de trakeidler vardır ve suyun taşınması bu iki iletim sistemiyle birlikte yapılır. Bazı bilim insanları; “iğne yapraklı bitkiler daha basittir. Çünkü trakeleri yoktur. O halde iğne yapraklılar evrimleşerek geniş yapraklı bitkileri meydana getirmişlerdir” şeklinde bir iddiaya sahiptirler[7].

     İğne yapraklı bitkilerin geniş yapraklılara göre daha önce yeryüzünde varolduğunu fosil incelemelerinden anlıyoruz. Ancak bu, onların daha basit olduğundan yani trakeye sahip olmayışlarının bir sebebi midir? Olaya “ihtiyaca cevap” perspektifinden bakarsak, bu bitkilerin basit olduklarından değil, ihtiyacı gereği trakesiz olduklarını görürüz. Adı üzerinde bu bitkiler iğne yapraklı olduklarından yaprak yüzeyi dardır. Yaprak yüzeyinde kalın bir kutikula tabakası vardır. Ayrıca bol miktarda reçine maddesi ihtiva ederler. Bunlar gibi sebeplerden dolayı, bu bitkilerde terlemeyle su kaybı çok azdır. Böylece köklerden alınan suyun bol miktarda ve hızla taşınmasına ihtiyaç yoktur. Dolayısıyla trake gibi geniş çaplı su borularına ihtiyaçları yoktur. Oysa geniş yapraklı bitkilerde yaprak yüzeyi geniş olduğundan su kaybı fazladır. Aynı zamanda geniş yaprak yüzeyi daha çok güneş ışınlarına ve sıcağa maruz kaldığından yaprakların aşırı ısınmasına çare olarak bol miktarda suyun yapraklardan buharlaşmasıyla serinleme tertibatına ihtiyaç söz konusudur. Onun için geniş yapraklılarda trakeidlerin yanında trakelerin de bulunması bu ihtiyaca bir cevaptır. Böylece; iğne yapraklılarda trake bulunsaydı israf olacaktı, geniş yapraklılarda ise trake bulunmasaydı bir eksiklik olacaktı. Bu da her canlının ihtiyacına göre cevap verildiğini göstermektedir[8]. Bu hususta canlılar sayısınca misaller vermek mümkündür. Her canlı türünün ne kadar ve nasıl bir anatomik yapıya ve hangi özelliklere ihtiyacı varsa onlara sahip olduğunu görüyoruz. Canlıların ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde donatılmış olmalarını bir takım evrim mekanizmalarına havale etmek pek mantıklı görünmüyor. Nasıl ki bir makine bir mühendisin planından, ilminden çıkıyorsa, canlıların da bir planlayıcının ve Yaratıcı’nın varlığına işaret ettiğini söyleyebiliriz.

     Sonuç olarak; her canlı türü müstakil olarak yaratılmıştır. Bununla beraber, canlı türleri dünya üzerinde aynı zamanda değil, farklı zaman dilimlerinde yaratılmışlardır. Yani yaratılış tedricen olmuştur. Bu tedriç ise, dünyanın jeolojik ve iklim şartlarına ve canlı türlerinin besin zincirindeki yerine bağlıdır. Canlılarda, gerek fert gerekse tür olarak, ihtiyaca cevap ve maksimum iktisat prensipleri açıkça görülmektedir. Yani her canlıya ve canlı türüne yaşaması için hangi organlar ve yapılar gerekli ise, ne eksik ne de fazla, onlar verilmiştir. Bu ise türden türe dönüşüm şeklinde bir evrimle izah edilemez. Böyle bir olayı biyolojik ve jeolojik veriler de desteklemiyor.


[1] Şengün, A., Evrim. II. Baskı, Beta Yayın., İstanbul, 1985.
[2] Gish, D.T. (Terc. A.Tatlı), Fosiller ve Evrim, Cihan Yayın, İstanbul, 1984; Tatlı A, Keha E, Marangoz C, Solak K., Hasenekoğlu İ, Yaratılış Modeli, MEB, 1985; Tatlı, A., Evrim ve Yaratılış, Hilal Ofset, İsparta, 2014.
[3]Nev’ : Canlılar âleminde tür (Species). Elma nev’i, köpek nev’i; insan nev’i gibi.
[4] Nursi, B.S.,İşârât-ül İ’câz, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayını-983, 2.baskı, Ankara, 2014.
[5] Yazır, H., Hak Dini Kur’an Dili, cilt 1, sayfa 329-331, 1971.
[6] Kocaçalışkan, İ., Bilimlerin Işığında Yaratılış (2. Baskı), Üsküdar Üniversitesi Yayını, sayfa 493-496 (2017).
[7] Yentür, S., Bitki Anatomisi, İstanbul Üniversitesi Yayını, 1984.
[8] Kocaçalışkan, İ., Bitki Fizyolojisi, Nobel Yayın, 2008.

69 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun