EVRİM TEORİSİ’NİN ÇIKMAZLARI

Dr. Öğr. Üyesi Selahattin ÇELİK
Kilis 7 Aralık Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü.
selahattincelik@kilis.edu.tr

    Uzun süre bilim adı altında kabul gören görüş ve teoriler günümüzde yeniden yorumlanmakta ve tersyüz edilebilmektedir. 150 yıldır hararetle tartışılan ve çoğunlukla genel kabul gören ancak son yıllarda hiçbir tutarlı tarafı olmadığı ortaya çıkan meselelerden biri de Evrim Teorisidir.

     Evrim Teorisi 1859 yılında İngiliz amatör Biyolog Charles Darwin tarafından ortaya atılmıştır. Darwin düşüncelerini "Türlerin Kökeni" isimli kitabıyla yayımlamıştır. Aslında Evrim Teorisi’nin Darwin'in ürünü olduğunu söylemek doğru olmaz. Çünkü Darwin'den önce de Lamarck ve Thomas Maltus gibi isimler evrimci görüşe sahiplerdi. Darwin bu iki isimden etkilenmiş ve özellikle de tanınmış bir materyalist olan dedesi Erasmus Darwın'in görüşlerini birebir alıp, Evrim Teorisi’ni teşkil etmiştir.

     Peki, Darwin'in iddiası neydi? Darwin, Kraliyet Ailesi'ne ait olan Beagle Gemisi’nin seyahatine katılmış, Galapagos Adası’nda birçok türü olan ispinoz kuşlarını incelerken, benzer türlerin birbirinden türeyip evrimleştiğini düşünmüştü. Dahası Darwin canlıların yaratılışı hakkında hiçbir açıklama yapmıyordu. Çünkü o dönemin ilkel bilim düzeyinde, canlıların basit sistemlere sahip olup, tesadüflerle oluştukları inancı  "spontane jenerasyon " görüşü adı altında birçok insan tarafından kabul görüyordu. Yani Darwin için asıl problem farklı türlerin nasıl ortaya çıktığıydı. Darwin bu soruya nasıl cevap getirmişti? Darwin’in cevabı modern bilimin testinden geçebildi mi? Bu çalışmada bu soruların cevabı maddeler halinde incelenecektir.

     Tabiî Seleksiyon

     Darwin kitabında tesadüfen oluşan canlıların “tabiî seleksiyon” adlı mekanizmayla yavaş yavaş, kademe kademe aşamalarla yeni uzuvlara sahip olduklarını iddia etmişti.

   Tabiî seleksiyon, güçlü olan canlının hayatta kalması olayıdır. Mesela, koyun sürüsündeki yavaş koşan koyunlar kurda yemek olacak ve böylece sürü daha güçlü bireylerle neslini devam ettirecekti. Darwin'in garip düşüncesine göre bu olay sonucunda hayatta kalan canlılar yeni organ ve değişikliklere sahip olarak evrimleşecekti.

     Darwin'in kitabını yayınlamasından sadece 5 yıl sonra, 1865 yılında Avusturyalı botanikçi Rahip Gregor Mendel'in  “Kalıtım Kanunları” nı keşfi doğal seleksiyon argümanını geçersiz kılmıştı. Mendel bu kanun ile şunu göstermişti: Canlılar bulundukları ortamda hangi fiziksel değişikliğe uğrarlarsa uğrasınlar, bu fiziksel değişiklikler sonraki nesle aktarılamaz. Yani koyun sürüsündeki hızlı koşan canlılar bu eylem ile yeni bir fiziksel özellik kazanamaz ve kazandıkları var sayılsa bile bu değişikliği yavru kuzuya aktaramaz.

     Bir canlının sonradan yeni bir doku veya uzva sahip olması için gen bilgilerine tabiî şartlarda faydalı genetik bilgi eklenmelidir. İleride göreceğimiz gibi, genetik bilimi bunun da mümkün olmadığını ortaya koymuştur. Darwin, tabiî seleksiyona o kadar önem veriyordu ki, kitabını "Türlerin Kökeni” adıyla yayınlamıştı. Ancak Darwin’in kendisi de tabiî seleksiyonun, teorisi için bir çıkmaz olduğunu fark edip şu itirafta bulunmuştu: "Faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz."[1]

      Eski Teoriye Yeni Yama: Mutasyon

      Tabiî seleksiyonun karşısına genetik bilimi bir sed gibi çıkınca, bir grup evrimci bilim adamı buna çözüm getirmek, yani Darwınizm'e yama yapmak için toplantı düzenlediler. 1941 yılında Amerikan Jeoloji Derneği'nin düzenlediği bir toplantıda G. Ledyard Stebbins, Theodosius Dobzhansky, Ernst Mayr, Julian Huxley, George Gaylord Simpson ve Glen L. Jepsen gibi isimlerin uzun tartışmaları sonucunda vardıkları sonuç:

      Neo Darwinizm oldu. Yani Yeni Darwinizm.  Bunun esası da  "Rastgele mutasyon"lar kabul edildi.[2]

     Yani bu kişiler, Darwin'in açıklayamadığı ve Lamarck'a dayanarak halletmeye çalıştığı canlıları geliştiren yararlı değişikliklerin kaynağı nedir? sorusuna, "rastgele mutasyonlar" cevabını verdiler. Mutasyon; bireyde canlı hücresinin çekirdeğinde bulunan ve kalıtsal özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlayan DNA molekülünün radyasyon, X ışını, ultraviyole, ani sıcaklık değişimleri ve kimyasallar sonucunda bozulmaya uğramasıdır[3].

     Tanımında da açıkça görüleceği gibi, mutasyon DNA'daki genetik bilginin zarar görmesi, bozulması olayıdır. Evrimci bilim adamları ise, bu zararlı etkenin canlılara faydalı genetik bilgi sağlayacağını iddia etmişlerdir. Hâlbuki genler üzerine yapılan her deney ve gözlem evrimci bilim adamları için yine hayal kırıklığı olacaktı. Evrimci bilim adamları, hızlı üredikleri ve kolay mutasyona uğradıkları için meyve sinekleri üzerinde 1 milyondan fazla mutasyon denemesi yaptı. Ama bir tane bile faydalı mutasyon sonucu gözlemlenmedi. Mutasyona uğratılan her meyve sineği ya ölmüş, hastalanmış ya da sakatlanmıştı. Genetikçi Gordon Taylor kendisi de evrimci olmasına rağmen bu konuda şöyle der:

     "Bu çok çarpıcı ama bir o kadar da gözden kaçırılan bir gerçektir: Altmış yıldır dünyanın dört bir yanındaki genetikçiler evrimi ispatlamak için meyve sinekleri yetiştiriyorlar. Ama hala bir türün, hatta tek bir enzimin bile ortaya çıkışını gözlemlemiş değiller"[4].

       Araştırmacı Michael Pitman da deneyler sonucu ortaya çıkan başarısızlığı şöyle ifade eder:

      “Sayısız genetikçi meyve sineklerini nesiller boyunca sayısız mutasyona maruz bıraktılar. Peki, sonuçta insan yapımı bir evrim mi ortaya çıktı? Maalesef hayır. Genetikçilerin yarattıkları canavarlardan sadece pek azı beslendikleri şişelerin dışında hayatlarını sürdürebildiler. Pratikte mutasyona uğratılmış olan tüm sinekler ya öldüler, ya sakat ya da kısır oldular[5].

       Meyve sinekleri üzerindeki deneylerle ortaya çıkan bu sonuç, diğer bütün canlılarda da aynı şekilde görülmektedir.  Mutasyon kanser hastalıklarının başlıca sebebidir. Amerikalı genetikçi B. G. Ranganathan mutasyonların olumsuz etkisini şöyle açıklar:

      “Mutasyonlar küçük, rastgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu dört özellik, mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek tesadüfi bir değişim ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek rastgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük ihtimalle zarar verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri geliştirmez, ona yıkım getirir[6].

      Açıkça görüldüğü gibi, mutasyonlar da evrimci bilim adamlarının bekledikleri çıkış kapısı olmadı.

     Paleontoloji Ne Diyor?

     Evrimci mekanizmaların geçersiz olduğunu gördük. Peki, canlıların geçmişi hakkında somut bulgu ortaya koyan Paleontoloji bilimi bu konunun neresinde? Evrim teorisi fosillerin testinden geçebiliyor mu? Çok eski zamanlarda toprak altında gömülü kalmış ve orada taşlaşmış durumda bulunan bitki ve hayvan kalıntılarına "fosil" denir. Paleontologların gün yüzüne çıkardığı milyonlarca fosil incelendiğinde türler arası geçişi gösteren ara formlar bulunmamaktadır. Darwin teorisinin doğru olduğunun delillerini fosillerin göstereceğini söylemişti. Eğer teori doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız ara geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır. Bunların yaşamış olduklarının delilleri de sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir.[7]

        Darwin bununla kalmayıp "yaşayan veya soyu tükenmiş tüm türler arasındaki ara ve geçiş bağlantılarının sayısı inanılmaz derecede büyük olmalıdır." Demekteydi[8].

         Ünlü Fransız zoolog Pierre Grassé bu konuda şöyle demektedir:

      “Tabiat bilimcileri unutmamalıdırlar ki, evrim süreci sadece fosil kayıtları aracılığıyla açığa çıkar… Sadece paleontoloji (fosil bilimi) evrim konusunda delil oluşturabilir ve evrimin gelişimini ve mekanizmalarını gösterebilir[9].

            Ancak Paleontolojik bulgular da Darwin'i ve evrimci bilim adamlarını hayal kırıklığına uğratacaktı. Yer altından yüz milyonlarca fosil çıkarılmasına rağmen bir tane bile ara geçiş canlılarının izine rastlanmadı. Bilakis yüz milyonlarca yıllık tarihe sahip olan fosillerdeki canlılar, günümüzdekilerle tamamen aynıydı. Amerikalı paleontolog, jeolog, zoolog, taksonom, bilim tarihçisi ve kendi dilinin ve kendi kuşağının en çok okunan  popüler bilim yazarlarından birisi olan Stephan Jay Gould, bu durumu şöyle anlatır: Çoğu fosil türünün tarihi, kademe kademe gelişim (gradualism) ile çelişen iki özellik ihtiva etmektedir:

               1. Durağanlık: Çoğu tür, yeryüzünde bulundukları süre içinde hiçbir değişiklik sergilememektedir, yok olduklarında nasılsalar, fosil kayıtlarında da aynı şekilde görünüyorlar.

               2. Ani meydana çıkış: Herhangi bir bölgede, bir tür, atalarının istikrarlı değişimleri ile aşama aşama meydana çıkmaz; tek bir seferde ve "tamamen oluşmuş" şekilde meydana çıkar.        

                Stephan Jay Gould'ın söylediği gibi türler arasında bir tane bile ara form yoktur ve türler uzun süreçlerle değil, aniden fosillerde belirmektedir. Evrim teorisinin savunucuları için şok etkisi yapan bu gelişme o kadar belirgindi ki, evrimci paleontologlardan, bilim adamlarından itiraflar yağmur gibi geliyordu.

      Evrimcilerin İtirafları

         Derek W. Ager (Ünlü İngiliz Paleontolog) şöyle diyordu:

      “Problemim şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı gerçekle karşılarız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde meydana gelen gruplar görürüz[10].

         Evrimci Dr. Colin Patterson,  Gould ve Amerikan Müzesi uzmanları ara fosiller hakkında aynı ifadeyi kullanmaktadırlar:

      “Tek bir ara fosil bile yoktur[11].

     Prof. Fred Hoyle de aynı tarzda beyanda bulunur:

     “On bin böcek ve otuz binin üzerinde örümcek türünün ve bir o kadar da deniz canlısının fosilleri incelendi. Ancak bugüne kadar küçük değişikliklerin yol açtığı önemli evrimsel ara geçiş vakalarına rastlanmadı[12].

Meşhur evrimci George Gaylord Simpson da şunu dile getirmektedir:

      “Evrim tarihinin büyük bölümünü temsil eden ara-geçiş formları nerededir? Henüz hiçbir yerde bulunamadılar. Bu nokta evrimciler için fosil kayıtlarındaki şaşırtıcı boşluklar açısından çok önemlidir[13].

     Evrimci Steven M. Stanley de benzer bir ifade kullanır:

     “Bilinen fosil kayıtları, evrimin büyük bir morfolojik ara geçişi başaran tek bir örneğini dahi belgeleyemedi. Bundan dolayı fosil kayıtları kademeli evrimin geçerli olabileceğine dair hiçbir delil öne süremedi[14].

John Adler ile John Carey de şunu dile getirirler:

     “Türler arası formları ne kadar fazla sayıda bilim adamı ararsa, o kadar fazla hayal kırıklığına uğruyor[15].

     Chicago Doğa Tarihi Müzesi ve Jeoloji Bölümü Başkanı Dr. David Raup’un görüşü:

      “Çoğu insan fosillerin, Darwin'in hayatın tarihi hakkındaki görüşlerine delil olduğunu zanneder. Halbuki bu kesinlikle yanlış bir düşüncedir[16].

W. R. Thompson da ara formların olmayışının gizlendiğine dikkati çeker:

       “Fosil kayıtlarında, teorinin gerektirdiği ara formlar ciddi şekilde eksiktir... Modern Darwinist paleontologlar tıpkı Darwin ve ondan öncekiler gibi bu gerçeği hasır altı etmeye mecbur kalmışlardır”[17].

     İlginç olan ise, Darwin'in kendi kitabında ara fosillerin olmayışını uzun uzun itiraf etmesidir. O bu konuda şöyle der:

      “Eğer gerçekten türler öbür türlerden yavaş gelişmelerle türemişse, neden sayısız ara geçiş formuna rastlamıyoruz? Neden bütün tabiat bir karmaşa halinde değil de, tam olarak tanımlanmış ve yerli yerinde? Sayısız ara geçiş formu olmalı, fakat niçin yeryüzünün sayılamayacak kadar çok katmanında gömülü olarak bulamıyoruz? Niçin her jeolojik yapı ve her tabaka böyle bağlantılarla dolu değil? jeoloji iyi derecelendirilmiş bir süreç ortaya çıkarmamaktadır ve belki de bu benim teorime karşı ileri sürülecek en büyük itiraz olacaktır”[18].

     Paleontoloji canlıların, evrimle, kademe kademe dönüşümlerle var olmadıklarını,  anlık olarak bütün organlarıyla, tam teşekkül etmiş olarak meydana geldiklerini gösterdi. Bunun anlamı ise yaratılıştır. Bugün modern bilim anlık yaratılışı ispatlamak görevini üstlenmiş hale gelmiştir. Birçok bilim adamı bunu açıkça kabul etmiştir. Mesela, Edmund Ambrose şöyle der:

     “Şunu kabul etmeliyiz ki, fosil kayıtlarında yaratılışçıların görüşlerine ters düşecek hiçbir şey yok[19].

       Kendisi de evrimci olan Paleontolog Mark Czarnecki bunu şöyle dile getirir:

      “Türler aniden teşekkül ederler ve yine aniden yok olurlar. Ve bu beklenmedik durum, türlerin Allah tarafından yaratıldığını savunan yaratılışçı argümana destek sağlamıştır[20].

     Kuran'da tüm canlıların anlık var oluşla yaratıldığı günümüzden 14 asır önce şöyle haber verilmiştir:

     “Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca "OL" der, o da hemen oluverir[21].   

     Kambriyen Patlaması

     Kambriyen dönemi, günümüzde yaşamakta olan tüm çok hücreli grupların birdenbire ortaya çıktığı jeolojik dönemin adıdır. Bu ortaya çıkış öylesine ani ve geniş çaplı olmuştur ki, bilim adamları buna “Kambriyen patlaması” adını vermişlerdir. Ünlü evrimci paleontolog Stephen Jay Gould bu olayı “Hayat tarihindeki en dikkate değer ve şaşırtıcı olay” olarak nitelerken, evrimci zoolog Thomas S. Ray, “çok hücrelilerin kökeni konusunun hayatın başlangıcı kadar olağanüstü bir olay” olduğunu yazmıştır[22].

     Günümüzden ortalama 540 milyon yıl önce, Kambriyen adlı yer tabaksında 50 filumun (filum sayısı bugün 35'e düşmüştür.) bir arada ve aynı dönemde ortaya çıktığı dönem "Kambriyen Patlaması " olarak anılır. Salyangozlar, trilobitler, süngerler, solucanlar, denizanaları, denizyıldızları, yüzücü kabuklular, deniz zambakları gibi kompleks canlılar bu katmanda tam özellikleriyle, patlama şeklinde anlık olarak belirdikleri için bu devir literatürde patlama şeklinde anılır. Gerçekten de bu çok etkileyici bir keşiftir. 50 filumtam ve eksiksiz organ ve yapılarıyla 540 milyon yıl önce hiçbir ara tür olmadan ortaya çıkmıştır. Bunun anlamı ise, anlık yaratılıştır. Kuran'da "ol der hemen oluverir" ifadesiyle buyrulan gerçeğin bir bilimsel tespitidir. Evrim teorisinin önde gelen savunucularından Richard Dawkins, Kambriyen hakkında şu itirafta bulunmaktadır:

     "Kambriyen katmanları, başlıca omurgasız gruplarını bulduğumuz en eski katmanlardır. Bunlar, ilk olarak ortaya çıktıkları halleriyle, oldukça evrimleşmiş bir şekildeler. Sanki hiçbir evrim tarihine sahip olmadan, o halde, orada meydana gelmiş gibiler. Tabii ki bu ani ortaya çıkış yaratılışı savunanları oldukça memnun etmektedir"[23].

     Kambriyen'in gösterdiği anlam o kadar nettir ki, Dawkins bile bunu itiraf etmek durumunda kalmıştır. Yaratılış bilimin somut bir gerçeği halini almıştır. Evrimci biyolog Douglas Futuyma da;

      "Canlılar dünya üzerinde ya tamamen mükemmel ve eksiksiz bir biçimde ortaya çıkmışlardır ya da kendilerinden önce var olan bazı canlı türlerinden evrimleşerek meydana gelmişlerdir. Eğer eksiksiz ve mükemmel bir biçimde ortaya çıkmışlarsa, o halde üstün bir akıl tarafından yaratılmış olmaları gerekir" diyerek evrimciler için sürpriz olan gerçeği kabul eder[24].

     Kambriyen Patlaması, evrim teorisi için Darwin'in ifadesiyle "öldürücü bir darbe"  oldu. Çünkü Darwin kitabında; "Eğer aynı sınıfa ait çok sayıdaki tür gerçekten hayata bir anda ve birlikte başlamışsa, bu tabiî seleksiyonla ortak atadan evrimleşme teorisine öldürücü bir darbe olurdu" diye yazmıştır[25].

      Canlılık

       Evrim teorisini birçok yönden test ettik ve sorguladık. Gelişen bilim Darwin'in düşüncelerinin yanılgılardan ibaret olduğunu gösterdi ki, bu şaşırılacak bir durum değildir. Çünkü Darwin düşüncelerinin yayınladığında tükenmez kalem bile icat edilmemişti. Bilimin bu kadar geri olduğu bir ortamda insanların yanlış teori ve düşüncelere kapılıp, onu gerçek olarak kabullenmeleri daha kolaydır.  Evrimci bilim adamları, canlıların nasıl var olduklarını, nasıl ortaya çıktıklarını açıklama konusuna pek girmezler. Bunun zaten açıklanmış, tartışmaya gerek duyulmaz bir gerçek olduğunu öne sürerler. Onlara göre canlılığın kendi kendine oluşması için biraz molekül, biraz da şimşek veya yıldırım yeterlidir. Çünkü canlı hücreleri basit, sıradan bir yapıya sahiptir. Halbuki bu bakış açısı hiç de bilime uygun değildir. Daha önce  "içi su dolu baloncuk" olarak görülen hücrenin, New York, İstanbul gibi büyük şehirlerden daha kompleks bir tasarımı olduğu keşfedildi. Darwin döneminde hücre gözlemlenemezken, bilim günümüzde hücreleri teşkil eden atomları gözlemleyebilme seviyesine gelmiştir.

       Ünlü bir moleküler biyolog olan Profesör Michael Denton, hücrenin nasıl bir yapıya sahip olduğunu şöyle anlatır:

      "Moleküler biyoloji tarafından ortaya çıkarılan hayat gerçeğini kavrayabilmek için, bir hücreyi yaklaşık bir milyon kez büyütmemiz gerekir. Bu durumda hücre, New York ya da Londra gibi büyük bir şehri kaplayacak boyutta dev bir uzay gemisine benzeyecektir. Hücrenin yakınına gelip onu incelediğimizde, üzerindeki milyonlarca küçük kapıyla karşılaşırız. Ve eğer bu kapıların herhangi birinden içeri girersek, olağanüstü bir teknoloji ve bizi şaşkınlığa düşürecek bir  komplekslikle yüzyüze geliriz"[26].

     Prof. Gerald L. Schroeder hücredeki kompleksliği şöyle anlatır:

     “Hayatı yönlendiren reaksiyonların karmaşıklığı öylesine şaşırtıcıdır ki, insan vücudu 1027 atomdan oluşan 75 trilyon hücrenin, ortak hayat uyumu içerisinde hareket ettiği, iyi düzenlenmiş bir makine ya da etkileyici bir metropol gibi çalışır. Her bir hücrenin hayatı ortaya çıkarmak için bağımsız olarak katkıda bulunması ile birlikte, iki hücrenin aynı anda aynı eylemi yerine getirmelerine nadiren rastlanır. Bütün karmaşasına rağmen insan vücudunda işler arap saçına dönmez [27].

     Astrobiyolog Carl Sagan bir evrimci olmasına rağmen, hücredeki şaşırtıcı düzenden bir sanat eseri gibi bahseder ve şöyle der:

      “Canlı hücresi detaylı ve kompleks bir mimari harikadır. Mikroskoptan bakıldığında neredeyse çılgına dönmüş faaliyetler görülür. Daha derin seviyede moleküllerin muazzam bir hızda sentezlendiği bilinmektedir. Neredeyse herhangi bir enzim saniyede 100 başka molekülün sentezlenmesinde katalizör rolü oynar. On dakikada, metabolizmasını sürdürebilen bir bakteri hücresine ait kitlenin oldukça büyük bir bölümü sentezlenmiş olur. Basit bir hücrenin bilgi muhtevasının Britannica Ansiklopedisi'nin yüz milyon sayfasına eş değer bir bilgi ihtiva ettiği tahmin edilmektedir[28].

     Hücre içindeki çekirdek en önemli genetik malzeme olan DNA yerleştirilmiştir. Hücre içindeki mitokondrilere verilen görev, besin halindeki glikozu enerji paketlerine dönüştürmektir. Hücrenin her yerine ulaşacak şekilde yerleştirilmiş olan mikro-tüpler proteinlerin ihtiyaç duyulan maddeleri ihtiyaç duyulan yerlere taşıyabilmesi için hayati öneme sahip yollar şeklinde dizayn edilmiştir. Üstelik vücudumuzdaki trilyonlarca hücrenin tüm sistemleri moleküllerden inşa edilmiştir. Aynı zamanda hücreler kendi içlerinde sürekli bakım ve onarım halindedirler. Bir yandan kendilerine verilen görevleri yerine getirirken bir yandan da sürekli yenilenirler. Bunların dışında enerjilerini kendileri üretecek şekilde tasarlanmışlardır.

     Alman Federal Fizik ve Teknoloji Enstitüsü'nün yöneticisi Prof. Dr. Werner Gitt:   

     "Biyolojik enerji dönüşüm sistemi öylesine hayranlık verici ve akıllıca yaratılmıştır ki, enerji mühendisleri bunu sadece etkilenmiş biçimde seyrederler. Şimdiye kadar hiç kimse bu ileri derecede minyatür ve son derece verimli mekanizmayı taklit edememiştir." derken, hücrenin, insan ürünü bir makineden ne kadar üstün olduğunu vurgulamaktadır[29].

     Bilim adamlarının bu sözleri, hücrenin harika yapısını görmemiz açısından oldukça önemlidir. Gerçekten de hücrenin içinde kargo elemanları, dev bir bilgi bankası, binlerce işçi enzimler, milyonlarca protein makineleri, çok önemli enerji kaynakları, depo merkezleri, oto yollar, güvenlik kontrol elemanları ve hata tamir sistemleri bir arada ve kusursuzca çalıştırılmaktadır. Hücrenin "indirgenemez komplekslik" olarak adlandırılan bu özelliğine göre tek bir parça veya elemanın eksikliği hücredeki faaliyetlerin aksaması ve daha sonra hücrenin ölümü demektir. Tüm bu bilgiler hücrenin tesadüfen oluşmasının imkânsız olduğunu göstermiştir.

      Üstelik evrimciler için hücrenin ihtiva ettiği daha büyük bir çıkmaz vardır. Şöyle ki: Hücrenin temel yapı taşı proteinlerdir. Zaten protein kelimesi latincede  "birincil öneme sahip " demektir. Amino asitlerin tesbih tanesi gibi yan yana dizilmesiyle meydana gelen proteinler, belirli bir sayıda ve belirli bir dizilimde olmalıdır. Dizilimdeki tek bir yanlış proteini işe yaramaz hale getirmektedir. Tesadüf kelimesini gülünç kılan bu özelliğin yanı sıra, proteinleri hücre içerisinde üreten, yine proteinlerden meydana gelmiş moleküllerdir. Yani proteinlerin olması için yine proteinlerin olması gerekir, protein olmadan protein olamaz. Öyle ise, tesadüfler bu çıkmaz karşısında bir anlam ifade eder mi? Bu çıkmaz DNA ve protein ikileminde de görülmektedir. John Horgan bunu şöyle anlatır:

      "DNA, katalitik proteinlerin ve enzimlerin yardımı olmadan yaptığı işi, yeni DNA üretmek de dahil olmak üzere, yapamaz. Kısacası DNA olmadan proteinler var olmaz, ama DNA da proteinler olmadığı durumda teşekkül etmez"[30].

     Ünlü evrimci Dr. Leslie Orgel bu derin çıkmazı fark etmiştir:

      "Son derece kompleks yapılara sahip olan proteinlerin ve nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda tesadüfi olarak teşekkülleri aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi olmadan diğerini elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla insan, hayatın kimyasal yollarla ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı sonucuna varmaktadır"[31].

     Bu birbirine bağlılık şartı, hücrenin tesadüflerle, aşama aşama teşekkül edemeyeceğini ve hücrenin bir bütün ve organlarıyla beraber hazır olarak yaratıldığını göstermektedir. Yani Biyoloji de evrimci bilim adamlarını hayal kırıklığına uğratmıştır.               

       DNA

       1953 yılında Watson ile Crick hücrenin çekirdeğinde yer alan devasa bilgi bankasını "DNA"yı keşfettiler. DNA; adenin, timin, sitozin ve guanin isimli dört temel nükleotitten meydana gelir. Bunları dört harfe benzetirsek, dört harfin farklı şekilde dizilimleri ile genetik kod ortaya çıkar. Vücudunuzdaki her saç telinde, kemik, damar ve kalpteki bir tek hücrede vücudunuzun bütün anatomik bilgisi yer alır. Sadece bu dört harfin muhteşem dizilimleriyle milyarlarca farklı insan ve milyarlarca farklı canlı türleri yaratılmıştır. Bu son derece olağanüstü bir yaratılıştır.

       DNA hakkında edinilen bilgiler genlerimizde yaklaşık 900 ciltten oluşan, 3 milyar kimyasal harf ihtiva eden 1 milyon sayfalık bir bilginin DNA'da şifrelenmiş olduğunu ortaya çıkardı. Bu genetik bilgi dünyanın en büyük bilgi ansiklopedilerinden biri olan Britannica Ansiklopedisindeki bilgiden 40 kat daha fazladır. Evrimcilerin basit dediği hücrede böyle muazzam bir bilgi paketinin bulunması teorinin tesadüf iddiasını söndürmektedir. DNA'daki bilgi o kadar doğru bir şekilde dizilmiştir ki, dizilimdeki tek bir hata, genetik şifreyi bozuyor ve kanser gibi tehlikeli hastalıklara yol açıyor.

       Los Angeles, Güney California Üniversitesi'nden Leonard Adleman'ın yaptığı hesaplamalara göre, sadece 1 gram DNA, bir trilyon CD'ye eş değer bilgi saklayabilmektedir. Bu da bilginin, DNA üzerinde, bir CD'ye göre milyon kere milyon kez daha verimli saklandığını göstermektedir.[32]

     İnsan DNA'sının hacmi bir milimetre küpün üç milyarda biri kadar (3 x 10-9 mm3) küçüktür. Simpson'a göre, bugüne kadar yaşamış, gelmiş geçmiş her canlı türünün bütün özellikleri bilgi olarak DNA'ya yüklense, toplam DNA hacmi bir çay kaşığının, ancak küçük bir kısmını doldururdu. Hatta geriye şu ana kadar yazılmış bütün kitapları saklayabilecek kadar boşluk kalırdı[33].

     Burada bir seferde okuyup geçtiğiniz muazzam rakamlar, sizin bedeninizdeki her bir hücrede kodlu bilgi miktarını vermektedir. DNA'nın bu muhteşem özellikleri Allah'ın yaratma sanatının şaşaalı bir örneği olarak gösterilebilir. Ünlü Amerikan filozofu Prof. Daniel Dennet, Darwin's Dangerous  Idea (Darwin'in Tehlikeli Fikri) adlı kitabında DNA'daki bilgi yoğunluğunu şöyle tarif etmektedir:

     “Bilgisayar çağının ‘mühendislik harikalarına’ alışkın olmamıza rağmen, DNA ile ilgili gerçekleri kavramak çok güç. Molekül boyutundaki bu makineler kopyalama yapıyorlar. Aynı zamanda editörlük yapan enzimler, inanılmaz bir hızla hataları düzeltiyor. Onların yaptıkları işin çapına, hala süper bilgisayarlar bile erişemiyor. Biyolojik makro moleküllerin saklama kapasitesi, günümüzdeki örneklerinin derecelerce üzerindedir[34].

     DNA'yı keşfeden Francis Crick kendisi de evrimci görüşte olduğu halde,  DNA'ın mükemmel yaratılışı hakkında şu itirafta bulunmuştur:

     "Bugünkü mevcut bilgilerin ışığında dürüst bir adam ancak şunu söyleyebilir: Bir anlamda hayat mucizevi bir şekilde ortaya çıkmıştır"[35].

     Francis Crick "mucize" kelimesi ile tesadüflerin DNA'yı meydana getiremeyeceğini ifade ve itiraf etmiştir.

     Sonuç

       Her geçen gün daha çok gelişen bilim evrim teorisinin birçok yönden açmaz ihtiva ettiğini ve bu teorinin ciddi şekilde sorgulanması gerektiğini göstermiştir. Kâinattaki kusursuz nizamın ve canlılardaki harika tasarımların bütün bilim dalları tarafından keşfedilmesi ise, her şeyi yaratan, tüm kâinatı kontrolü altında tutan bir Yaratıcı’nın varlığına işaret etmektedir. Allah’ın yaratma sanatı bugün bilimin “gerçeği” olma yolunda hızla ilerlemektedir.

     Eğer yaratılış kabul edilmezse bu durumda insan hayatı yalnızca tesadüf eseri meydana geldiği şeklinde tamamen saçma bir fikri kabul etmek zorunluluğu doğar. Hâlbuki bir tek hücreli organizmada var olan en basit hayat biçimi bile öylesine karmaşık ve inceliklerle doludur ki, onu bir tesadüf eseri saymak akıl dışıdır. İlk tohumu doğrudan yaratılış eseri olarak kabul etmekten başka çıkış yolu yoktur. Canlılar ailesinin her türüne ait ilk üyenin Allah’ın yaratmasıyla var olduğunu ve soy sürmenin çeşitli üreme şekilleriyle başladığını kabul edilmesi insanı çıkmazdan kurtarır. Aksi halde kendileri de birer yaratık olan Darwin ve yandaşları tarafından geliştirilen ve tüm bilimsel görüşlere rağmen çıkmazdan kurtulamayan Evrim Teorisi’nde çözülmeden kalmış problem ve karmaşıklıklar devam eder.


[1] Charles Darwin, The Origin of Species by Means of Natural Selection, 127, The Modern Library, New York.
[2] http://m.harunyahya.org/tr/Evrim-Sozlugu/16039/Neo-Darwinizm-komedisi-(Neo-Darwinism). https://bilimfili.com/mutasyon-nedir/
[3] Gordon R. Taylor, The Great Evolution Mystery, Harper & Row, New York, 1983, s. 48.
[4] Michael Pitman, Adam and Evolution, River Publishing, London, 1984, s. 70.
[5] B. G. Ranganathan Origns?, Pensylvania:The Banner Of Truht Trust, 1988.
[6] Charles Darwin, The Origin of Species, s. 179.
[7] Charles Darwin, The Origin of Species, chapter X, s. 234.
[8] Pierre P. Grassé, Evolution of Living Organisms, Academic Press, New York, 1977, s. 82.
[9] L.D.Sunderland, Darwin's Enigma: Fossils and Other Problems, 4. Baskı, Master Books, 1988, s. 89
[10] Pierre Derek A. Ager, "The Nature of the Fossil Record", Proceedings of the Britis GeologicalAssociation, cilt 87, 1976, s. 133
[11] Fred Hoyle, "The Intelligent Universe: A New View of Creation and Evolution, s. 43 Tom Kemp (Oxford Üniversitesi
[12] Stanley, Steven M., Macroevolution: Pattern and Process, San Francisco: W. H. Freeman and Co., 1979, s. 39
[13] "Is Man a Subtle Accident", Newsweek, Vol.96, No:18, 3 Kasım 1980, s.95
[14] SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996, Stewarton Bible School, Stewarton, Scotland, URL:http://www.rmplc.co.uk/eduweb/ sites/sbs777/vital/evolutio.html
[15] " G. G. Simpson, "The History of Life", Evolution of Life, University of Chicago Press, Chicago, 1960, s. 135.
[16] Charles Darwin, Origin Of The Species (Türlerin Kökeni) kitabının "Everyman's Librar baskısının Önsöz'ü, 1965.
[17] G. G. Simpson, "The History of Life", Evolution of Life, University of Chicago Press, Chicago, 1960, s. 135.
[18] Charles Darwin, The Origin of Species, s. 172, 280.
[19] SBS Vital Topics, David B. Loughran, Nisan 1996
[20] Mark Czarnecki, "The Revival of the Creationist Crusade", MacLean's, 19 Ocak 1981, s. 56
[21] Bakara Suresi, 117.
[22] http://blog.milliyet.com.tr/evrim-teorisi-ve-kambriyen/Blog/?BlogNo=223607
[23] Richard Dawkins, The Blind Watchmaker, W. W. Norton, London, 1986, s. 229.
[24] Douglas J. Futuyma, Science on Trial, Pantheon Books, New York, 1983, s.197.
[25] Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 302.
[26] Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis. London: Burnett Books, 1985, s. 242
[27] Gerald L. Schroeder, Tanrı'nın Saklı Yüzü, çev. Ahmet Ergenç, Gelenek Yayınları, İstanbul,
[28] Carl Sagan, "Life" in Encyclopedia Britannica: Macropaedia, 1974, ss. 893-894.
[29] Werner Gitt, In the Beginning was Information, 3. baskı, Almanya, 2001, s. 236.
[30] John Horgan, "In the Beginning", Scientific American, vol. 264, February 1991, p. 119
[31] Leslie E. Orgel, "The Origin of Life on Earth", Scientific American, vol. 271, October 1994, p. 78.
[32] Carl Wieland, "The Marvellous 'Message Molecule'", Creation, Eylül 1995, cilt. 17, no. 4, ss. 10–13; [New Scientist, 26 Kasım 1994, s. 17.
[33] Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis, Burnett Books, London, 1985, s.
[34] Daniel C. Dennett, Darwin's Dangerous Idea, Touchstone, New York, 1996, s. 151.
[35] Francis Crick, Life Itself: It's Origin and Nature, New York, Simon & Schuster, 1981, s.88.

63 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun