TOPLUMA İDEOLOJİ OLARAK DAYATILAN BİLİM VE EVRİM

Prof. Dr. Turan GÜVEN
Gazi Üniv. Eğitim Fak. Biyoloji Bölümü, Ankara (Emekli)
turandanismend@gmail.com    

      Bilim ve İdeoloji

     Yapı bakımdan bilimle ideoloji arasındaki temel ayrılıkları en iyi bilenler bilim adamları olduğu halde, bilimi topluma “ideoloji” gibi sunanlar da onlar arasından çıkmaktadır. Bilimsel bilgiyi güvenilir kılan, metodolojik bilgi olmasıdır. Somut gözleme ve deney verilerine, bilim adamının özgün ve olabildiğince nesnel yorumlarına dayanır. Bu yorumlar ya tabiattaki bir olayın, ya da bir problemin çözümüne dair bilimsel açıklamalardır. Tabii ki, açıklama ve yorumların “bilimsel bilgi” kategorisine girebilmesi için bilim topluluğunun acımasız eleştirilerinden de başarıyla çıkması ve genel bir kabul görmesi gerekir.

     Şüphesiz, her bilimsel araştırma büyük bir teori ile sonuçlanmaz; ama büyük teorilere giden yolda küçük adımları oluşturur. Birçok teorinin geçerliliğini sonsuza kadar koruyacağı düşüncesi doğru değildir. Gerçeklerle çelişen teorilerin yerini, gerçekleri daha iyi açıklayan yeni teoriler alır. Sinanoğlu (2009)’nun dediği gibi, “Bazen bilimde, her şey ‘artık anlaşıldı, hayatın sırları çözüldü’ denilirken, mevcut kuramlara ters düşen gözlemler, deneyler, deliller birikir de birikir; mevcut anlayışın yapısı çatırdamaya başlar. Yeni kuramlar, yeni bir anlayış dizgesi (paradigma T.G.) gerekmektedir.”

     Gerçekten de bilim bir süreçtir, devamlı kendini yeniler ve hiç bir zaman bitirilemez. Bilimde son söz söylenmez; bilimsel araştırma tekniklerinde ve zihniyette meydana gelen değişmeler, bilimsel bilgilerin de nicel ve nitel özelliklerini değiştirebilir. Bir başka ifadeyle, hayatın kendisi gibi, bilim de dinamik bir süreçtir.

     Yukarıda özetlenen yapıya ait özelliklerin hiçbiri ideolojilerde yoktur. Her şeyden önce, ideoloji, “ideolog” denilen bir kişinin kafasından çıkmıştır. Kâinat (dünya, insan ve topluma ait yapılar) ideoloğun görüp yorumladıklarından ibarettir. İlkel insanların kendi elleriyle yaptıkları heykelleri gün gelip kutsadıkları gibi, ideologların da kendi düşünce ve fikirleri karşısındaki tutumları böyle olmuştur. İdeolojiler dogma üzerine inşa edilir ve tabiatları gereği bu dogmalar sabittir, hiç değişmezler. İdeolojinin dayandığı temel fikir, ideolojinin savunucuları tarafından tartışılmaz bir dogmadır. Dogmayı eleştirmek, ideolojiye ihanet kabul edilir.

     Özetlemek gerekirse, bilimle ideoloji arasında taban tabana zıt ve uzlaşmaz bir yapı ile ilgili çelişki vardır. Bilim bir “ideoloji” gibi topluma sunulduğunda, bütün bilimsel araştırma sonuçları ve teoriler ideolojik dogmalara dönüşürler. Bu da, bilimin gelişmesi için gerekli olan eleştiri geleneğinin yıkılması anlamına gelir.

     Günümüzün bilim topluluğu içinde bazı insanlar, bilimsel teorileri zaman ve mekân üstü bilgiler gibi savunarak, güya bilime hizmet ettiklerini sanırlar. Oysa, gerçek bilim adamları bilimsel teorilerin ateşli savunucuları değil, itidalli ve nesnel eleştiricileri olmalıdırlar. Nitekim bilimin önünü açanlar da, bu makul eleştiri geleneğini sürdüren bilim adamlarıdır.

     Bilimsel Teori Gücünü Nereden Alır?

     Bilimsel teorinin gücü ne onu destekleyenlerin sayısı ile, ne de bilime yapılan ateist-ideolojik montajlarla artar. Teorinin gücünü belirleyen şey, iç tutarlılığı ve gerçekle ilişki derecesidir. Yani, bir teori ne kadar tutarlı ve gerçeğe ne kadar yakınsa, zamana karşı o kadar dayanıklıdır; gerçeği açıklamaktan ne kadar uzaksa, o kadar zayıf ve zamana dayanıksızdır. Biyoloji özelinde bilimsel gerçeklerin akıl ve mantık dışı yorumlarla nasıl çarpıtıldığının en tipik örneklerini evrim teorisini bir din gibi savunanlarda görüyoruz. Dawkins, “Gen Bencildir” adlı eserinde, evrimle ilgili şunları yazıyor:

     “Bir gezegendeki zeki varlıklar, gün gelir, kendi varlıklarının nedenini soracak yaşa gelirler. Eğer günün birinde uzaydan dünyaya üstün yaratıklar gelirse, uygarlığımızın düzeyini değerlendirmek için soracakları soru şu olacaktır: ‘Evrimi keşfettiler mi?’ Canlı organizmalar üç bin milyon yıldan (3 milyar yıl, demek istiyor T.G) daha uzun bir süre dünya üzerinde var oldular ve neden yaşadıklarını hiç bilemediler, ta ki güneş doğana ve ışınları bir tanesine ulaşana dek… Bu kişinin adı Charles Darwin’di… Dürüst olmak gerekirse, başkaları gerçeği belli belirsiz sezmişlerdi. Ancak ilk kez Darwin, neden var olduğumuzun tutarlı ve kabul edilebilir bir açıklamasını yapmıştır[1].

     Yazarın ortaya koyduğu düşünceler, baştan sona kadar ideolojik bir hezeyan olup, hiçbir cümlesi bilimsel bir bilgiye ve gerçeğe tekabül etmemektedir. Her şeyden önce, evrim teorisinin “hayatın anlamını açıklama” gibi bir amacının olduğunu sanmıyorum.  Zira, bu teorinin temel amacı, yeryüzündeki var olan canlı çeşitliliğinin nasıl ortaya çıktığını açıklamaktır. Sonra, yazarın, biyoloji tarihini Darwin’i bir milat kabul edip, Darwin öncesi ve Darwin sonrası olarak ikiye ayırması da bilimsellikten uzaktır. Dahası, Darwin’den önce yaşamış insanların, dünyada neden yaşadıklarını idrak edememelerini söylemesi ise, insanlık tarihinden bihaber olunduğunun tipik bir göstergesidir. Burada, Dawkins’in evrim teorisini bilimsel bağlamından ve özünden kopararak nasıl saptırdığını ve ideolojiye yaklaştırdığını görüyoruz. Şimdi de, aynı yazarın genlerle ilgili görüşlerine ve biyolojiyi topluma bir ideoloji olarak nasıl sunduğuna bir göz atalım. Yukarıda zikredilen eserin “İnsanlar Neden Var?” başlıklı bölümünde;  

     “Gen düzeyinde özverili olma kötü, bencillik ise iyi olmalıdır.” “...Gen bencilliğin temel birimidir” diyor. Kitabında savunduğu fikirleri de şöyle özetliyor:

      “Bu kitaptaki tez, bizim, diğer bütün hayvanlar gibi, genlerimiz tarafından yaratılmış makineler olduğumuzdur... Ben başarılı bir gende, baskın özelliğin acımasız bir bencillik olduğunu savunacağım. Genin bu bencilliği, bireyin davranışlarında da bencil olmasına yol açacaktır.” Başka bir bölümde de “... Bir beden gerçekte bencil genleri tarafından körlemesine programlanmış bir makinedir” demektedir[2].

     Dawkins, bu görüşleri ile biyolojik determinizmin veya nörogenetik determinizmin ateşli bir savunucusu olduğunu göstermektedir. Saplanıp kaldığı materyalist bataklıktan çıkamadığı için, aklı, iradesi ve özgürlüğü olmayan, kendini inşa edemeyen, sadece biyolojik donanımının esiri olan edilgen bir insan tasviri yapmaktadır. Onun gözünde insan, organik kütlesi ile uzayda yer dolduran sıradan bir varlıktır. Bugünün materyalist-pozitivist paradigması, insanı sadece biyolojik donanımı ile değerlendirmekte, zihnî ve ruhî donanımını (akıl, irade, özgürlük, ruh gibi) yok saymaktadır. Elbette insanın biyolojik donanımı da önemlidir; ama bu donanım buzdağının sadece görünen kısmıdır.

     Moleküler biyolojide gen kavramı, bir protein bilgisine sahip belirli uzunlukta bir DNA parçası olarak tanımlanır. “Genom” kavramı ise, bir hücrenin veya bir organizmanın sahip olduğu tüm DNA varlığı veya tüm DNA’daki genetik bilgidir. Bu genetik bilgi önümüze konulmuş olsa (yani DNA’nın tüm dizilerini bilsek) bile, elimizde bir referans yoksa bunun hangi canlıya ait olduğunu kestiremeyiz. Kaldı ki, bu genetik bilginin ete kemiğe bürünüp karşımıza nasıl bir canlı olarak çıkacağı konusunda da hiçbir bilgi vermez bize... Genlerin sağladığı “biyolojik donanım”, insan davranışlarında sadece bir altyapı oluşturur.

     Ünlü genetikçi Lewontin, insanı genlerinin emrinde bir makine gibi gören Dawkins’in indirgemeci ve zorlama yorumlarını şöyle eleştiriyor:

     “Richard Dawkins’in deyişiyle, biz, bedenleri ve zihinleri DNA’ları tarafından yaratılan hantal robotlarız. Fakat doğuştan gelen iç kuvvetlerimizin insafına kaldığımız görüşü, ‘indirgemecilik’ denilen derin bir ideolojik bağlılığın parçasıdır. ... Öncelikle, hiç kuşkusuz bizi etkileseler de, ne olacağımıza genlerimiz karar vermez. ... Bir organizmadaki her genin bütün moleküler özelliklerini bilsem dahi, organizmanın nasıl bir şey olacağını öngöremem. ... Bu bağlamda, biyolojik determinizm ideolojisinin tamam olması için, genlerimizde kodlanmış değişmez bir insan doğası kuramına sahip olmamız gerekmektedir[3].

     Lewontin burada, insan davranışlarının modası geçmiş “biyolojik determinizm” ile açıklanamayacağını vurgulamaktadır.

     Bilim Kılıfı Giydirilmiş Bir İdeoloji: Darwinizm

     Bilim dünyasında “evrim teorisi” ve daha da özel olarak biyolojide “canlıların evrimi” denildiği zaman, ilk akla gelen kişi Darwin’dir. 1830’lu yıllarda yaptıklarına ve yazdıklarına baktığımızda, gerçekten bunu hak eden kişilerden biri odur. İngiltere Krallığına ait Beagle adlı bir gemiyle gittiği Güney Amerika’nın batısındaki volkanik Galapagos adalarında bitki örtüsü ve hayvan çeşitliliği (özellikle sürüngenler ve kuşlar) üzerinde gözlemler yaptı. Beş yıl süren araştırma ve yolculuğun sonunda İngiltere’ye döndü (1836) ve topladığı örnekleri biyo-sistematikçilerle değerlendirerek bunların Galapagos adalarına özgü türler olduğunu öğrendi. Bu adalarda yaptığı dikkatli gözlemlere ve elindeki diğer verilere dayanarak canlı çeşitliliği ile ilgili fikirlerini 22 yıl sonra “Türlerin Kökeni” (The Origin of Species)  adlı kitabında derli toplu bir araya getirdi.

     Her araştırmacı gibi, Darwin’in de tabiatta yaptığı gözlem verilerini yorumlarken, toplumun inanç ve kültürel değerlerinden bağımsız olmasını beklemek haksızlık olur. Darwin’in yaptığı hata bu değildir; asıl hata, içinde yaşadığı çağın siyasî ve ideolojik düşüncelerini gerçeğin ta kendisi gibi görmesidir. Mesela Darwin, hayvanlar âlemi ile ilgili gözlemlerini yorumlarken, 19’uncu yüzyılda Batı dünyasına hâkim olan kapitalizm ideolojisinden bağımsız düşünemiyordu. “Aslında Darwin’in doğal seçilimle evrim kuramı, İskoç ekonomistlerce geliştirilen erken dönem kapitalizmin siyasi iktisat kuramıyla olağanüstü bir benzerlik taşır[4].

     Zaten Darwin de, iktisatçı ve istatistikçi Thomas R. Malthus’un “Nüfus İlkesi Üzerine Deneme” adlı çalışmasından etkilendiğini inkâr etmemektedir. Böylece, hayvanlar âlemi üzerinde yapılan gözlemler, sosyo-ekonomik, politik ve dinî unsurlar ihtiva eden bir ideolojinin (Darwin’in kitabında ‘the doctrine of Malthus’ diye geçer) bakış açısıyla yorumlanmış; buradan da evrimin mekanizması olarak bilinen “Tabiî seleksiyon” fikrine ulaşılmıştır.

     Darwin’in “Malthus doktrini” dediği ideolojik bakış açısına göre, dünyadaki gıda üretimi aritmetik dizi ile, tabii nüfus artışı ise geometrik dizi ile artmaktaydı. Malthus doktrini, yakın zamanda insanların gıda maddesi için kıyasıya bir ölüm-kalım savaşı içine gireceklerini öngörüyordu. Gerçekten de daha sonraki yıllarda insanlık büyük ölüm-kalım savaşları yaşadı; ama bu savaşların hiç birinde temel sebep gıda üretimindeki yetersizlik değildi. Savaşların başlıca sebebi, herkese yetecek kadar bol olan dünya nimetlerinin adaletli bir şekilde paylaşılamamasıydı. Bir başka ifadeyle, insanların açgözlülüğü ve dünyaya hâkim olma hırsıydı... Darwin, Malthus doktrininden etkilenerek canlıların tabiatta kıyasıya bir “hayatta kalma savaşı” verdiklerini düşündü. Bu savaşta güçlü olanlar hayatta kalıyor ve nesillerini devam ettiriyordu. Biyolojik donanım bakımından ortama uyum sağlayamayan, beslenme ve üreme rekabetinde güçlü olmayan bireyler ise eleniyordu. Tabiatın gerçekleştirdiği bu olaya Darwin, “Tabiî seleksiyon” (natural selection) adını vermişti. Yani Darwin’e göre tabiat her zaman güçlüden yanaydı. Darwin’in kuzeni Francis Galton, “Türlerin Kökeni” kitabında öne çıkan “Tabiî seçilim” ve “en iyilerin hayatta kalması” (the survival of the fittest) fikrinden ilham alarak, bunu “soy ıslahı” anlamına gelen öjenik (Eugenics) bilimine eklemledi.  Mademki tabiî seçilimle canlıların zayıfları elenip güçlüleri yaşıyor, o zaman neden zihinsel ve fiziksel özellikler bakımından üstün olan insanlardan “Sun’i seçilim” (artifical selection) ile bir üstün ırk oluşturulmasındı. Uygun kalıtım özelliklerini taşıyan ebeveynlerin daha büyük aileler haline gelmesi cesaretlendirilirken (positive eugenics), uygun olmayan kalıtım özelliklerini taşıyan ebeveynlerin çocuk sahibi olmalarının engellenmesi gerekirdi (negative eugenics). 

     Galton öyle ileri gitmiş olmalı ki, Darwin, 1871 yılında yazdığı “İnsanın Türeyişi” (Descent of Man) adlı eserinde kuzeninin bu fikirlerine karşı çıkmıştır[5]. Açıkça görüldüğü gibi, “Toplumdan bilime nüfuz eden çoğu ideolojik etki hemen göze çarpmaz. Bu ideolojik etkiler, bilim insanlarının da henüz farkında olmadıkları, açıklama biçimleri üzerinde büyük etkileri olan ve bunun sonucunda her şeyden önce kendilerini doğuran toplumun tavrını desteklemeye yarayan temel varsayımlar şeklinde ortaya çıkarlar[6].

İdeolojiler İki Yüz Yıl İnsanlığın Entelektüel Kabiliyetlerini Dondurmuştur

     Modern bilim ve teknolojinin insanlık için nasıl bir yıkım aracı haline getirilmesinin arka planında, Batı toplumlarının önyargılı ideolojik zihin yapısı yer almaktadır. Cemil Meriç’in dediği gibi, “Emperyalist kültür, emperyalist ülkelerin kültürüdür; bu kültürün amacı yayılmak ve sömürmek. Daha doğrusu, bu kültürün içinde bazı kollar, mesela siyasi ideolojiler, içtimai ideolojiler emperyalisttir. Çok yerinde bir tespit. Kültürün bütününe emperyalist diyemeyiz. Saldırganlık kültürlerin değil, ideolojilerin vasfı”dır[7]

     İdeolojiler, 19’uncu yüzyıldan 20’nci yüzyılın son çeyreğine kadar, yaklaşık 200 yıl insanlığın zihinsel ve entellektüel yeteneklerini dondurmuş, “insan” gerçeğinin doğru tanımlanması ve algılanmasında ciddi problemler hâsıl etmiş; insanlığa büyük acılar ve sıkıntılar yaşatmıştır. Nazizm ve komünizm bunun en tipik uygulamaları olarak tarihin çöplüğünde kalırken, kapitalizm hala devam etmektedir.

     Evrim konusunda, hiç kimse birey ve popülâsyonlardaki değişmeyi (varyasyon, polimorfizm), genlerde meydana gelen mutasyonları, belli bir derecede tabiî seçilimi yok saymıyor. Tartışmalar “edilgen canlı” modeli ve “varyasyon birikimi ile yeni tür oluşumu” (speciation) üzerinde yoğunlaşıyor. Tabiatta gözlemlenen canlının, Darwincilerin tanımladıkları canlı ile hiçbir alakasının olmadığı görülüyor. Gerçekten de böyle bir şey, bugüne kadar tabiatta gözlemlenebilmiş değildir. Bilim adamlarının çoğu bunları bilimsel ve mantıklı bulmuyor.

    Yarım bir kafatası fosilinden, plastik sanatlarla hayal ürünü maymunsu insanlar üretip müzelerde sergileyerek toplumu yanıltmak ne bilimseldir, ne de ahlakidir. İnsanın kökeni üzerinde çalışan iyi niyetli araştırmacıların “Piltdown adamı sahtekârlığı” ile nasıl kandırıldıkları henüz unutulmuş değildir. Darwincilerin cevaplayamadığı temel sorulardan biri şudur: evrim devam eden bir süreçse   neden bu süreçte çok sayıda ara form ortaya çıkmıyor? O zaman, bardağı taşıran son damla gibi, bir tür’ü başka bir tür’e dönüştüren “varyasyon birikimi” bir safsatadan ibaret kalmıyor mu? Geriye, “sıçramalı tür oluşumu” kalıyor ki, tabiatta bir türün kaşla göz arasında başka bir türe dönüşmesi gibi böyle bir olay şimdiye kadar gözlemlenebilmiş değildir.

     Darwincilere göre, her bilim adamı biyosferi, biyosferdeki hayatı ve hayatın çeşitliliğini onlar gibi anlamak, algılamak ve yorumlamak zorundadır. “Hayat” denilen karmaşık ve mükemmel gerçeği basite indirgedikleri yetmezmiş gibi, bir de bu ideolojiyi topluma ve insanlığa “hayat felsefesi” ve “bilim” olarak dayatmaya kalkışmaktadırlar. Evrim teorisi, ateist ve din karşıtlarının (Batı’da Hıristiyanlık, Doğu’da Müslümanlık) bilimsel bir kılıfla insanlara sundukları bir ideolojinin adıdır. Günümüzün ateistleri, pozitivistleri ve materyalistleri evrim teorisine can simidi gibi sarılmaktadırlar. Güya bu teori ile varlık âleminin en önemli bir parçası olan canlıların çeşitliliğini açıklayarak, ateizme ve materyalizme bilimsel bir meşruiyet kazandırmış olmaktadırlar.

Deney ve Gözlemlerin Hiçbiri Darwincilerin Tanımladığı Bir Evrime İşaret Etmemektedir

     Darwincilerin bilim dünyasında papağan gibi tekrar ettikleri bir şey daha var. O da, evrim teorisini eleştiren bilim adamlarını –özellikle Müslüman bilim adamlarını- canlılardaki değişimi tarihsellik boyutuyla birlikte anlayamayan insanlar gibi göstermeleridir. Bunun gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Her şeyden önce, evrim teorisinin bugünkü muhtevası, sadece canlı organizmalardaki değişimi değil, bu değişimin yeni türler oluşturacak kadar sınırsız olduğunu savunmaktadır. Popülasyonlarda değişim süreci gözlemlenebiliyor; ama yeni bir türün oluşumu gözlemlenemiyor. Bu bağlamda, bir bilim adamı gözlemlemediği bir şeyi gözlemlemiş gibi anlatıyor ve bunun üzerinden bir sürü kurgulama yapıyorsa, ortada ahlaki bir mesele var demektir. Çünkü “değişim” kâinatta bir olgudur; ama türleşme (bir türün değişimi ile bambaşka bir tür oluşması) ne tabiatta gözlemlenen bir süreçtir, ne de bir olgudur. Evrimi eleştiren biyologlar iki konuya vurgu yapmaktadırlar. Birincisi, evrimcilerin görüşlerinin aksine, bir organizmanın tesadüflerle meydana gelemeyecek kadar mükemmel ve karmaşık yapıda olduğunu söylemeleridir. İkincisi ise, canlı organizmaların sınırsız değişebilirlik özelliklerine sahip olmadıkları gerçeğidir. Modern biyolojinin ortaya koyduğu deney ve gözlem verilerinin hiçbiri Darwincilerin tanımladığı bir evrime işaret etmemektedir. Dahası, bir türün bireyleri arasında ortaya çıkan farklılıkların (varyasyon) uzun zaman içinde birikerek başka bir türü (evrim ağacında yeni bir dal) oluşturma potansiyeli yoktur.

     Mesela bir fare türünü ele alalım; bu türdeki varyasyonlar ne kadar birikirse biriksin, kanatlı bir canlı türüne farklılaşma olmayacaktır. Çünkü varyasyonlar tür içi küçük değişimlerdir; türün sahip olduğu biyolojik donanımın müsaade ettiği yere kadar değişirler. Biyolojik donanımı zorlayacak ve ötesine geçecek bir “varyasyon birikimi” diye bir şey yoktur.  “Yeni tür” diye tanımlanan canlı, daha önce yaşamış türün varyasyonlarıdır. Türleşme (speciation) veya sıçramalı biçimde yeni türlerin meydana gelmesi ise hipotetik bir fikirdir, tabiatta gözlemlenen bir olgu değildir. Temel hayat olayları (enerji üretimi-dönüşümü, protein sentezi, üreme) ve kontrollü biyolojik sistemlerin yapısındaki benzerliklerine (anatomik-morfolojik, hücre ve moleküler düzeyde) bakarak, bugünkü canlı türlerinin ilkel bir ortak atadan evrimleştiği iddiası gözlemlerle doğrulanmamıştır.

      İndirgemeci Bakış, Hayatın Doğru Anlaşılmasını Engellemiştir

     Yeryüzündeki hayatın çeşitliliği ve karmaşıklığı görmezden gelinerek basite indirgenmesi, olayı gerçek bağlamından koparmak anlamına gelir. Gerçekten Darwinci ideolojinin kâinate, dünyaya ve hayata başka hiçbir ideolojide olmayan indirgeyici bir bakışı vardır. Darwinciler, bugün içinde yaşadığımız dünyadan çok daha basit bir dünya tanımlıyorlar. Bu indirgemeci bakış, hiçbir zaman hayatın anlaşılmasını sağlayan gerçekçi ve bilimsel bir bakışı yansıtmıyor.

   Evrimciler en büyük yanılgıya, insanı tanımlarken düşmektedir. Ateist evrimci biyologlar ve onların etkisinde kalan antropologlar, insanı sıradan bir canlı türü olarak tanımlamaktan neredeyse büyük bir zevk duymaktadır. Onlara göre insanın ilk atası bir zamanlar ağaçlarda böcek yiyerek hayatını sürdüren bir memeli organizmaydı. Bu ata organizma milyonlarca yıl süren bir “Tabiî seçilim” yoluyla evrimleşti ve tesadüfler bugünkü modern insanı ortaya çıkardı. Darwinciler, ellerinde somut bir delil olmadığı halde, böyle bir yargıya nasıl varabiliyorlar? Biyoloji ve antropolojinin verileri nasıl bu şekilde çarpıtılabiliyor? Eğer kâinat, dünya ve hayat onların dedikleri gibi basit olsaydı, şimdiye kadar çözülmedik hiçbir mesele kalmaz, bilimin de sonu gelirdi. En basit bir canlıyı tanıyan bir biyoloğun, “insan” denilen karmaşık bir varlığın, ilkel bir hayvanî atadan tabiî seçilimle ortaya çıktığını söylemesi, aklı ile bir probleminin olduğunu gösterir.

     Yumurta ve sperm, ayrı ayrı düşünüldüklerinde kısa ömürlü iki hücredir. Döllenme ile bu hücrelerin çekirdekleri yumurta içinde birleşerek büyük bir yaşama potansiyeline sahip, yeni bir hücre (zigot) meydana getirirler. Zigotla başlayan ve mükemmel bir organizmanın hücre hücre inşa edilişi sürecinde, hiçbir şey tesadüfle açıklanamaz. Bırakınız insan gibi karmaşık bir varlığın tesadüflerle inşasını, ondan daha basit bir DNA ve protein molekülünün bile tesadüfle ortaya çıkma ihtimali yoktur. Bir hücrenin rastgele olaylarla mükemmel bir “biyolojik sistem” olarak inşa edilmesi için milyon yıllar yetmez; hatta dünyanın yaşı bile yetmez. Her nedense, ateist evrimciler; insana özgü biyolojik, ruhî ve zihnî-entellektüel donanımları bir sistem bütünlüğü ile hiç değerlendirmemektedirler. Sadece kaba bir biçimde biyolojik donanım üzerine odaklanmış görünüyorlar.

     Ateist bilim adamlarının bütün açıklamaları, insanın hiçbir “verili” özelliğinin olmadığı yönündedir. Yaratılışa inanmanın, bilimsel düşünce ve araştırmalarla birlikte götürülemeyeceği konusunda bir önyargıya sahiptirler. Onlara göre, “insanı tabiî seçilim inşa etmiştir” aforizmasının yanında, “Allah insanı en güzel şekilde yaratmıştır” ayetinin hiçbir değeri yoktur. Harvard Üniversitesinden Robert L. Trivers, Richard Dawkins’in, “Gen Bencildir” adlı eserine yazdığı bir önsözde şu görüşlere yer veriyor:

     “Şempanze ve insanın evrimsel geçmişlerinin yaklaşık % 99,5’i ortaktır; yine de birçok mantıklı insan şempanzeye eğri büğrü, insanla ilişkisiz, tuhaf bir yaratık olarak bakar ve kendisini mutlak yaratana erişme yolunda bir basamak taşı olarak görür. Evrimci için böyle bir şey olamaz. Bir türü diğer bir türden üstün kılacak hiçbir nesnel dayanak yoktur. Şempanze ve insan, kertenkele ve mantar, hepimiz, üç milyar sene kadar önce doğal seçilim olarak tanıdığımız bir süreç içerisinde evrimleştik.”  (…) “Bizi doğal seçilim inşa etmiştir ve eğer kendi kimliklerimizi kavrayabilmek istiyorsak anlamamız gereken de bu doğal seçilimdir.”

     Biyolojide önemli bir bilimsel keşfin sahibi olan Hoagland, “Hayatın Kökleri” adlı kitabında, hayatın bir “rastlantı” ile meydana geldiğini her bölümde tekrarlıyor ve şu fikirlere inanıyor:

 “ … Evrimde her adım tesadüfe ve rastlantıya dayanan bir olaydır, bu nedenle önceden bilinemez. İnsanlar dâhil bütün canlı yaratıklar, son derece tesadüfî olayların ürünüdür. Denebilir ki, insanlar olarak bugün kendimizi tanıdığımız biçimimiz, son derece ender bir rastlantı ve tesadüftür.” (…) “Değişme ve tabiî seleksiyonun insan varlığını açıklamak için ‘yeterli’ olduğunu söyleyerek bitiriyoruz[8].

     Sanırım bu bilim adamı, bilinemezlik ve öngörülemezlik gibi kavramları, rastlantı ve tesadüf kavramı ile karıştırıyor olmalı. Her yaştan insanlar, rastlantı ve tesadüfle hiçbir canlının oluşamayacağını bilmektedir.

     Morgan, “Psikolojiye Giriş” adlı meşhur kitabının “Evrim, Genetik ve Davranış” bölümünde insanı şöyle tanımlıyor:

     “Kendimizi meleklere çok yakın bir düzeyde görsek bile hayvan türünden olduğumuzu unutmamamız gerekir. Adımız Homo sapiens’tir. Evrim sürecinde binlerce yıl boyunca biçimlenmiş psikolojik yetenekleri ve beden yapıları olan ilginç yaratıklarız.…Dolayısıyla, hayvan yanımızın veya genetik ana yapımızla ilgili davranışların da araştırılması gerekmektedir[9].

     Burada açıkça görüldüğü gibi, insan davranışlarının evrimsel süreçlerini inceleyen evrim psikologları da, biyoloji ve antropoloji için ayrı bir problem yumağı oluşturmaktadır. Çünkü, McKinnon’un ifadesiyle “İnsanların topluma ait kurumları (evlilik, boşanma), değerleri (standartlar, tercihler), insan dışındaki türlere atfedilir; hayvan davranışlarını anlatan terimler insan davranışlarını tarif etmek için kullanılır (evlilik ısrarla çiftleşmeyle bir tutulur). Bu süreçte, özellikle insan ilişkilerinin merkezindeki toplumun kurumları, değerler bütünüyle hasıraltı edilir[10].

     Primatlar üzerinde çalışan etologlar ve bazı Darwinciler, insanlardaki Tanrı inancının, hiyerarşik Primat topluluklarındaki lidere tabasbus eden (yaltaklanan) bireylerin davranışlarından köken aldığını söyleyecek kadar ileri giderler[11]. Bu yaklaşım, hayvanî davranış kalıplarını, insan davranışlarının bozulmamış doğal prototipleri olarak ele alan indirgemeci bir mantıktır. İnsan, içinde yaşadığı kâinatta çok sayıda probleme muhatap olan ve çok sayıda çözüm stratejileri geliştirebilen bir varlıktır. Böyle bir varlığı, ideolojik kalıpların içine hapsederek, onu sadece biyolojik donanımdan ibaret görmek ve canlılar âleminin sıradan bir üyesi gibi tanımlamak büyük bir hatadır. Zaten evrimcilerin temel yanılgılarından biri, insanı sıradan bir canlı olarak görmeleridir.

     Yukarıda sıraladığım alıntılar, Batı medeniyetinin ve düşünce sisteminin insana bakışını, hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır. Böyle bir medeniyetin merkezinde, hayvanî bir atadan evrimleşmiş ve her an bu hayvanî davranışlarına dönüş yapabilecek sorumsuz bir insan modeli bulunmaktadır. Bu insan, ancak dünyevi kanunlar, toplumun baskıları ve organize olmuş güçlerle kontrol edilebilir. İşte bizim medeniyetimizle Batı medeniyeti arasındaki temel fark, insana bakışta ve insanlık anlayışında ortaya çıkmaktadır. Nitekim bugün bilim ve teknoloji Batı’nın elinde 20’inci ve 21’inci yüzyılın en kanlı savaşları için bir araç haline getirilmiştir. Nükleer, kimyevî ve biyolojik silahları icat edip insanlar üzerinde ilk kullananlar da Batı’dır. İşkencelere, soykırımlara ve toplu katliamlara (Almanya’da holokost, Rusya’da pogromlar) kalkışmaları, günümüzde de insanlık dışı zulümlere duyarsız kalmaları bu çarpık “insanlık anlayışına” dayanmaktadır. Batı’nın tek anladığı şey güçtür. Darwin’in “Tabiî seçilim” mekanizmasını “güçlüler yaşar zayıflar elenir” şeklinde biyolojiye sokması, Batı toplumunun bugünkü sömürgeci hayat felsefesini meşrulaştırmaya yaramıştır. Böylece, bilim ideolojiye kurban verilmiştir.

    “Mutasyonlar Evrimin Hammaddesidir” Yanlışlığı Yaklaşık 50 Yıl Gündemde Kalmıştır

     Darwinci ideoloji, canlıların evrimini ve yeryüzündeki çeşitliliğini iki temel fikir üzerinden açıklamaya çalışmaktadır. Birincisi, popülâsyondaki küçük farklılıkların veya varyasyonların birikimi; ikincisi ise tabiî seçilimle en iyilerin hayatta kalması. Darwincilere göre, varyasyonlar –ki bunların temelinde mutasyonlar ve genetik kombinasyonlar vardır- doğal seçilimle hayatta kalma ihtimalini arttırıyor ve birikerek evrim ağacında yeni tür dallanmalarını oluşturuyordu. Darwincilerin fikirleri, bugün bir dogma gibi benimsendiği ve tartışılmaz bir gerçek olarak kabul edildiği için, evrim teorisi günümüzde ideolojik bir niteliğe sahiptir. Bu açıklamalar, yeni tür oluşumu için yeterli ve ikna edici açıklamalar değildir. Ateist Darwinci bilim adamları, biyolojiye ait ne keşfedildi ve deneysel olarak ortaya ne konulduysa, hepsini Darwinci dünya görüşüne eklemlediler. Bu durum, 20’inci yüzyılın başlarından beri devam etmektedir. Bir zamanlar Neo-Darwinciler vardı. Bunlar, keşfedilen mutasyon olayına balıklama atlamışlardı. “Mutasyonlar evrimin hammaddesidir” diyorlardı. “Neo-Darwinciler”, bu aforizmayla yaklaşık 50 yıl idare ettiler. Daha sonra biyolojideki büyük gelişmeler, mutasyonların oluşma hızının 10-6- 10-9 (milyonda ve milyarda bir) gibi çok düşük bir düzeyde olduğunu ve çoğu mutasyonun da canlı için öldürücülüğünü ortaya çıkardı. Daha da önemlisi, hücre içerisinde mutasyonlar oluşunca DNA tamir mekanizmalarının devreye girdiği keşfedildi. İşte bütün bunlar, Neo-Darwincilerin sesinin kesilmesine ve mutasyonun ikinci plana atılmasına sebep oldu.

     Geçiş Formlarının Olmaması Evrimciler İçin Çözümsüz Bir Problemdir

     Son tahlilde, evrim teorisi bugünkü paradigma içinde kalarak canlı çeşitliliğinin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışmaktadır. Ne yazık ki, yeni türlerin meydana gelmesi (türleşme, speciation) konusunda hala tatmin edici bir açıklama getirememiştir. Ortada gözlemlerle desteklenmemiş hipotezler vardır. İnsanın evrimi için bulunan kafatası fosillerinin yetersizliği, şempanze ile insan arasındaki geçiş formlarının olmaması gibi zorlu meseleler gündeme bile getirilmemektedir. Evrimci ateistler, insan-maymun arası formların yokluğunu kapatmak için dünya çapında bir skandala da imza atmışlardı. Bu skandal, evrim tarihinde “Piltdown adamı sahtekârlığı” olarak bilinir. İngiltere’de Sussex’de bulunmuş olan Piltdown kafatası, dünyaya, insanla maymunun ortak özelliklerini taşıyan bir fosil olarak tanıtıldı. İnsan evrimi üzerinde sahada çalışan bilim adamları, bu fosili incelemeye gittiklerinde, fosilin aslını değil, kalıbını inceleyerek kitaplarına yanlış bilgiler koydular. Bunlardan biri de L.S.B Leakey’di. Bu araştırmacı, “İnsanın Ataları” adlı kitabında nasıl aldatıldığını anlatırken, yeterince titiz ve sorgulayıcı olmadığı için kendini suçlamıştır. Adı geçen eserinde Piltdown adamı kafatası fosiliyle ilgili olarak şunları yazmış:

     “Weiner, Oakley ve La Gros Clark’ın yaptıkları araştırmalar, Piltdown’ın bir hile olduğunu artık kesinlikle ortaya koymuştur. Çenenin çağdaş gerçek bir maymuna, kafatasının ise modern tipte bir insana (muhtemelen neolitik) ait olduğu ve bunlarla birlikte bulunan fosil direyin de (hayvan ve bitki fosilleri demek istiyor T.G.) buluntu yerine başka yerlerden getirildiği anlaşılmıştır[12].

     Hayatını, Afrika’da insan fosili aramaya hasretmiş bu araştırmacı, bilim adamı titizliği ile hareket etmemesinin faturasını kendine çıkarmış, suçu oraya buraya atmaya çalışmamıştır. Bu konudaki fikirlerini şöyle ifade ediyor:

      “Önce, bu kitaptaki Piltdown kafatasını incelemiş olduğum sayfaları çıkartmayı ve yerine yenisini yazmayı düşündüm. Sonra bundan vazgeçerek, Giriş’i yazmayı ve kitaptaki Pitdown kısmını olduğu gibi bırakmayı daha uygun buldum. Böylece, bilinen bütün biyoloji kurallarına tümüyle aykırı bir delili tartışmasız kabulün tehlikesini belirtmek istedim[13].

     Türler, Sınırlı Bir Değişebilirlik Özelliğine Sahiptir

     Biyosferdeki her bir tür, yaşadığı habitatı kendisi seçmemiş, onun içinde yaratılmıştır. Önce mekân (uzay) yaratılmış, sonra canlı yaratılmıştır. Canlı, bir taraftan çevrenin etkisine maruz kalırken, diğer taraftan da çevrenin organik ve inorganik kaynaklarını zihinsel yetenekleri ve biyolojik donanımı ölçüsünde kullanarak çevreyi değiştiren bir varlıktır. Yani, canlı ile çevre arasında karşılıklı ve devamlı bir etkileşim söz konusudur. Darwinci evrimciler ise, canlıyı şekillendiren ve hamur gibi yoğuran şeyin tabiî seçilim, yani çevre olduğunu söylerler. Bu da, bizi, biyosferde karşılığı olmayan “edilgen” bir canlı modeline götürmektedir.

İster ateist olsun, ister dindar olsun, bütün biyolog bilim adamlarının üzerinde birleştikleri önemli konulardan biri, türlerin değişebilir esnek bir donanıma sahip olmalarıdır. Eğer böyle olmasaydı, hiçbir canlı bugünkü dünya şartlarında yaşayamazdı. Çünkü her canlı hemen her gün çevrenin farklı uyaranlarıyla karşılaşmakta ve gelişmişlik derecesine göre bu uyaranlara bir cevap oluşturup uyum sağlamaktadır.

     Üzerinde anlaşıma sağlanamayan konu ise, türlerdeki değişebilirliğin sınırlarıdır. Darwinci evrimciler, türlerin çevre etkisiyle sınırsız bir değişim potansiyeline sahip olduklarını söylerken, varyasyon birikimi ile bir türün başka bir türe dönüşmesini açıklamak çok kolay olmaktadır; ama bunun gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. Gözlemlerimiz, biyosferdeki her bir türün sınırlı bir değişebilirlik özelliğine sahip olduğunu göstermektedir. Bu “sınırlı değişebilirlik” kavramını teorik bir  katsayı örneği ile daha iyi açıklamak mümkündür. Bu değişebilirlik katsayısının alt ve üst sınırlarını 0 (sıfır) - 1 (bir) olarak tanımlarsak, diyelim ki, bazı türlerde bu katsayı 0,1, bazı türlerde ise 0,9 gibi bir değerde olabilecektir. Hiçbir tür, bu değişebilirlik sınırlarını aşacak bir varyasyon göstermez. Büyük taksonların (kök, sınıf, takım gibi) birbirine yakınlık durumuna göre bir ağaç gibi tasavvur edilmesi (kladogenez) mantıklı görülebilir; ama bunların birbirinden türediklerini gösteren bilimsel deliller inandırıcı değildir. Bakteriler, omurgalılar, memeliler v.b. çeşitli tür gruplarının biyolojik özellikleri incelendiğinde, bunların rastgele olaylar ve etkileşimlerle meydana gelmesinin imkânsızlığı ayna gibi görülmektedir. Kâinattaki canlı ve cansız varlıkların nasıl ortaya çıktığını akılcı bilimsel yöntemlerle çözmeye çalışmak doğru bir yaklaşımdır; ama bununla kısa bir mesafe alınabildiği ve çözümün çok uzağında kalındığı görülmüştür.

     Sonuç

     Evrim teorisi, topluma, değişmeyen evrensel bir gerçek gibi sunulmaktadır. Öyle ki, Antropoloji, psikoloji, etoloji, fizyoloji ve moleküler biyoloji gibi bütün biyoloji dallarından sağlanan bilgiler zorlama yorumlarla bu teoriye eklenerek, neredeyse biyoloji tümüyle bir ideolojiye dönüştürülmektedir. Kendilerini evrim teorisinin cezbesine kaptırmış bilim adamlarının en büyük hatası, kâinati ve hayatı indirgemeci bir mantıkla alabildiğine basitleştirmeleridir. Güya, bunların inandıkları tek şey bilimdir; ama onu da ateist ideolojilerini meşrulaştırmada kullanmaktadırlar. Önyargılarından kurtulamayan ateist bilim adamları, biyolojiyi çarpık bir evrim düşüncesiyle zehirleyerek bir ideoloji haline getirmişlerdir. Bilim bir ideoloji haline gelirse, toplumdaki itibarını ve güvenilirliğini de kaybeder.


[1] Dawkins, R. (2001). Gen Bencildir, (3. Baskı), TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları: 19, (Çeviri: Asuman Ü. Müftüoğlu).
[2] Dawkins, R, 2001. a. g. e.
[3] Lewontin R.C. (1991). İdeoloji olarak biyoloji: DNA doktrini. (Tercüme: Cengiz Adanur, (2015). Kollektif Kitap Bilişim ve Tasarım Ltd.Şti. İstanbul.
[4] Lewontin R.C. (1991). a. g. e.
[5] Snustad D. Peter & Simmons Michael J. (2000). Principles of Genetics. Second Edition. New York-Toronto.
[6] Lewontin R.C. (1991). a. g. e.
[7] Meriç C. (1978). Mağaradakiler. Ötüken Neşriyat, İstanbul.
[8] Hoagland, Mahlon B. (1994). “Hayatın Kökleri” (3. Basım), TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları Dizisi: 1. (Çeviri: Şen Güven, Alev Serin).
[9] Morgan, C.T. (1991). Psikolojiye Giriş,  (9.Baskı), H.Ü.Psikoloji Bölümü Yayınları, Yayın No: 1. (Çeviri: Sirel Karakaş ve arkadaşları).
[10] McKinnon S. (2010). Neo-liberal genetik: Evrim psikolojisinin mitleri ve meselleri (Tercüme: Mehmet Doğan). Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, İstanbul.
[11] Morris, Desmond (1977). Çıplak Maymun (Çeviren: Engin Darıca). 3. Baskı, Sander Yayınları, İstanbul.
[12] Leakey L.S.B. (1971). İnsanın Ataları (Tercüme: Güven Arsebük). Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara.
[13] Leakey L.S.B. (1971). a. g. e.

86 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun