EVRİM GÖRÜŞÜNDE TEMEL YANILGILAR: 2 KAVRAM KARMAŞASI

Dr. Öğr. Üyesi Kasım TAKIM
Harran Üniversitesi, Veteriner Fakültesi Biyokimya A. B. D, Şanlıurfa.
kasimtakim@harran.edu.tr

     Bir mana birçok kavram ile ifade edilebildiği gibi, bir kavram da pekçok manalar ihtiva edebilmektedir. Fakat oldukça önemli bir nokta vardır ki; kavramlar bazen birbirlerinin yerine kullanılıp anlam kargaşasına neden olabilmektedirler. Anlam kargaşası dahi, bilimsel çalışmalar ve inanç değerleri üzerinde ciddi manada tartışmalara neden olup, kendisine mensup toplulukları birbirine karşı saldırgan bir hale getirecek boyutlara ulaşabilmektedir. Nitekim evrim, kavram olarak belirli bir manayı ifade ediyor olsa da, birçok kavramın bir bütünü olduğu ve birçok kavramın da yerine kullanıldığı için, neticeleri itibariyle bilim dünyasını ciddi manada etkilemiş, inançlar üzerinde dezenformatik etkiler bırakmış ve toplumları dünya savaşlarına itecek kadar tehlikeli noktalara ulaştırmıştır.

     Elbette dünya savaşlarının evrimciler ve onların karşıtları arasında çıktığını iddia etmiyoruz. Ancak kavram karmaşası dolayısıyla evrim, tekâmül kavramı ile karıştırılmış ve tekâmül etmiş üstün ve ari ırklar fikrini doğurduğu için, emperyalist hegemonya yarışlarını tetiklemiş, netice itibariyle savaşlara sebep olmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nın sebebi olan Nazilerin ari ırk ideolojisi, 40-50 milyon insanın ölümüyle sonuçlanmıştır[1].

     Ayrıca doğal seleksiyon gibi uydurma kavramları dahi içinde barındırdığı ve ''Güçlü olanın ayakta kalıp, zayıf olanın yok olmaya mahkûm olacağı'' fikrini aşılayıp, güçlü olan toplumların zayıf gördükleri toplumları ezmesini ve sömürmesini meşru görüp, zulmü alkışlamış ve katliamlara meşru zemin hazırlamıştır[2].

     Avrupanın 200 yıllık maddi terakkiyatının bir kaç yılda mahvolmasına ve insanlarının bencilleşip, canavarlara dönüşmesine sebep olmuştur. Hatta bu yönüyle dünya barışının önünde halen ciddi bir engel olmaya devam etmektedir.

     Evrim kavramındaki anlam karmaşası da bilim, inançlar ve kültürel değerler üzerinde ciddi etkiler bırakmıştır. Zira bilimin materyalist bir yaklaşımla anlatılmasına sebep olduğu için, kâinat kitabının ne anlam ifade ettiğinden daha çok, nasıl oluştuğu ve harflerin fiziksel, kimyasal ve matematiksel münasebetleriyle meşgul olmuş, meselenin felsefi yönünün araştırılması noktasında ciddi bir engel teşkil etmiştir.

     Nitekim bu gün eğer bilim dünyası bu kadar maddî terakki ile beraber insanlığın saadetine katkı sunabilecek bir yaklaşım getiremiyor ve Heraklit, Aristo ve Platon'un felsefesinden daha iyi bir felsefe üretemiyorsa, bunda evrimci görüş ve materyalist akımın ciddi bir rolü olsa gerektir[3].

     Bu konu aşağıdaki plan çerçevesinde ele alınacaktır.

     A. Karmaşa Sahaları

     1. Esas: Kavram Karmaşaları

     2. Esas: Sathi Nazar (Yüzeysel Bakış) Karmaşası

     B. Çatışma Sahaları

     1. Veri: Adaptasyon ve Evrim Çatışması

     2. Veri: Mutasyonlar ve Evrim Çatışması

 

     1. Esas: Kavram Karmaşaları

     Kavram;  nesnelerin ya da olayların ortak özelliklerini içine alan ve onları bir ortak isim altında toplayan genel ifadelere denir. Kavramlar aynı zamanda, bir şey üzerinde birçok ayrı algıları kaplayan genel bir düşünce olduğu için farklı kesimlerce, bir kavram farklı algılar oluşturup karmaşaya neden olabilmektedir[4].

     İlm-i mantıkta bir kavrama daha önce hangi mana yüklenmişse, sonrasında da kavramın, o mana ile devam etmesi gerektiği esası vardır[5].

     Toplumun geneli tarafından belirli bir mana ile kabul görmüş bir kavrama, farklı bir mana yüklemeye çalışmak; ya cehaletten ya da kavramı maksadına alet etmeye çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Evrim kavramına şimdiye kadar yaklaşık 30 farklı anlam yüklenmiş olduğundan, bu kavrama ait bir hayli fazla kavram karmaşası yaşanmaktadır. Bu bölümde evrim ile karıştırılan kavramlar, karşılaştırmalı olarak incelenmeye çalışılacaktır.

     Evrim kavramı; Tekâmül (mükemmelleşme), tebeddül (değişme), tehavvül (hal değiştirme), tegayyür (başkalaşma), tesadüf, tehalüf (farklılaşma), kendi kendine teşekkül, mutasyon, adaptasyon (uyum sağlama) ve seleksiyon (elenme) kavramlarını içine alan, çoğu zaman yanlışlıkla bu kavramlardan sadece biri veya birkaçının yerine kullanılan ve genel olarak bir türün veya bir durumun başka bir türe veya duruma dönüşmesini ve değişmesini anlatan kavramlar bütünüdür. Dolayısıyla yukarıda ifade edilen on kavramdan sadece biri ile evrim kavramını açıklamaya çalışmak veya kâinatta kanun şeklinde cereyan eden bazı kavramların herhangi birisini evrime örnek olarak göstermek, kavram karmaşasına yol açan, ya da kavram kargaşasından kaynaklanan en önemli hususların başında gelmektedir.

     Evrim kavramı ile en çok karıştırılan kavram tekâmüldür. Hatta daha evrim kavramı ifade edilmezden evvel bazı felsefeciler, ki buna İbn-i Haldun gibi bir kısım islam filozofları da dâhil olmak üzere, âlemin ve canlıların tekamül yolu ile teşekkül ettiğine inanmışlardır. Hatta İbn-i Haldun'un tekâmül nazariyesinin ingilizceye tercüme edildiği zaman ile Darwin’in ortaya çıktığı zamanın birbirine tevafuk etmesi, Darwin'in evrim görüşünde İbn-i Haldun'dan etkilenmiş olabileceğini akla getirmektedir. Bu kavram da eskiden beri tebeddül kavramı ile karıştırılmıştır. Tekâmül; ham olan bir şeyin olgunlaşması, eksik olanın tamamlanması, basit olanın mükemmelleşmesi, program ve taslak halinde olanın hakikatini ortaya çıkarmak üzere vücut bulması ve zayıf olanın güçlenerek kemale ermesi gibi anlamları ifade eder ve kâinatta en çok karşılaştığımız ve hal-i hazırda da etkisinde olduğumuz kanundur.

     Tebeddül ise; bir şeyin başka bir şeyle, bir konumun başka bir konumla, bir durumun başka bir durumla ve bir öncekinin bir sonrakisi ile değiştirilmesidir. Bu dahi kâinatta cari en önemli kanunlardan birisidir. Cehl-i mürekkep (çift katlı cehalet); kişinin bildiğini zan edip bilmediğini de bilmemesi ile oluşan cehalettir ki, çoğu zaman iki farklı ilim veya iki farklı kanun birleştirilince ortaya çıkar. Kişi kendini ilmin en yüksek şahikasında zanneder, lakin bilmez ki cehaletin en dibine vurmuştur. İşte tekâmül kanunu ile tebeddül kanunu birleştirilince, evrim kavramı ortaya çıkmış ve pek çoklarını dahi; “Biliyorum! buldum!” diye cehalet derelerinde yüzdürmüştür.

     Şimdi bu kavram karmaşasını kâinattan örneklerle anlamaya çalışalım. Söz konusu varlıklar âlemi olunca, bu meseleye de onun ilk çekirdeği olan hidrojen ile başlamak gerekiyor. Modern fiziğe göre; bütün elementler hidrojen atomundan oluşturulmuştur. Örneğin iki hidrojenin birleştirilmesiyle döteryum ve ona bir hidrojen eklenmesiyle de karbon atomu oluşturulur. Peki, bir hidrojenden başka bir elementin oluşturulması;

- Hidrojenin tekâmülü müdür?

- Hidrojenin tebeddülü, tehavvülü veya tegayyürü müdür?

- Hidrojenin evrimleşmesi midir?

- Bu dönüşüm bir terakki midir? Yoksa tedenni midir?

Şimdi bu sorulara öncelikle kavramları iyice netleştirdikten sonra cevap arayalım. Öncelikle evrim; evolution kelimesinin karşılığı olup, gelişme, değişme, dönüşme ve uyum sağlama gibi anlamların tümünü kapsayabilen bir kavramdır. Dünya literatüründe daha çok; bir varlığın, çevresel şartların etkisiyle, kendisinden daha kompleks başka bir üst varlığa dönüşmesi ve başka bir ortama adapte olması olarak ifade edilmektedir. Eğer hidrojenin karbona dönüşümüne bu bir terakkidir ya da tekâmüldür diyecek olursak, karbonun hidrojenden daha üst düzey bir yapıya sahip olduğunu iddia etmemiz ve karbonun hidrojenden daha mükemmel, daha olgun ve daha faal olduğunu da kabul etmemiz gerekecektir. Hâlbuki böyle bir kabul hidrojeni tanımamanın yansıması olmaktan başka bir şey değildir. Zira hidrojen bütün elementlere dönüşebilir ancak karbon böyle bir özelliğe sahip değildir. Elbette karbon atomununda kendine ait ve hidrojen atomunda bulunmayan harika özellikleri mevcuttur.

     Ancak herbirisini kendi bağlamında değerlendirmek gerekmektedir. Birini diğerinden ayıran tek fark birbirlerinden farklı olmalarıdır. Herbirinin ayrı ayrı ve güzel özellikleri mevcut olmakla birlikte, aralarında üstünlük ve gelişmişlik mevzu bahis değildir. Yani birbiriyle kıyaslamak anlamsızdır. Dolayısıyla cevap terakki ve tekâmül değildir.

     Tebeddül ve tehavvül bir varlığın veya durumun başka bir varlığa veya başka bir hale dönüşmesini ifade eder. Hidrojenin karbona dönüşmesi tam da bu iki kelime ile özetlenebilmektedir ki; bunlar kâinatta en çok karşılaştığımız kanunların başında gelmektedir. Nitekim yer küremiz ateş kütlesi iken, bu ateşin bir kısmı taşa dönüştürülmüş, taş tabakası toprağa tebdil edilmiş ve böylece canlıların yaşamasına elverişli bir hale getirilmiştir. Bu harekette tıpkı hidrojenden karbona olan değişim gibi bir tebeddül ve tehavvül hareketidir.

     Şimdi de yüksek organizasyonlu bir kök hücreyi ele alalım. Modern tıp ve moleküler biyolojiden biliyoruz ki; tüm farklı doku hücreleri bu kök hücrelerden oluşturulmaktadır. Bir kök hücrenin karaciğer hücresine dönüştürülmesi; evrim midir? Tekâmül müdür? Tebeddül ve tehavvül müdür? Moleküler biyolojiden biliyoruz ki buradaki olay sadece bir tebeddül ve tehavvüldür. Zira her kök hücrenin diğer bütün doku hücrelerine dönüşme potansiyeli vardır. O kök hücre hangi doku hücresine dönüşmesi gerekiyorsa ona tebdil edilmektedir. Kök hücrenin genetik materyalinde herhangi bir artma, azalma ya da mutasyon gerçekleşmemektedir. Böyle olsaydı bu olaya evrimleşme diyebilirdik. Ancak o kök hücre hangi doku hücresine dönüştürülecekse, o doku ile ilgili gen bölgeleri çalışır ve diğer bölgeler baskılanarak kök hücrenin ilgili doku hücresine dönüşümü sağlanır.

     Yani bu bir evrim değildir. Tekâmül de değildir. Zira karaciğer hücresinin kök hücreden daha mükemmel ve üstün olduğunu akıl ve ilim sahibi hiçbir kimse iddia edemez. Bu olsa olsa bir tebeddül ve tehavvüldür.

     Şimdi tüm bu ifade edilen hakikatleri nazara alarak ilk hücrenin  ve farklı türlerin hücrelerinin oluşturulmasına bakalım: Burada üç yol karşımıza çıkmaktadır;

     1. Yol: Tıpkı şu anda doku hücrelerinin farklılaşmasında olduğu gibi, bir hücre varlık sahasına çıkartıldı ve diğer türlerin hücreleri bu hücrenin tebeddül ve tehavvülü ile oluşturuldu.

     2. Yol: Her türün ilk hücreleri veya kendileri ayrı ayrı var edildi.

     3. Yol: Balçıkta bulunan karbon, azot ve atmosferde bulunan hidrojen ve oksijen güneş ışığının maharetli etkisiyle bir araya gelerek amino asitleri oluşturdu, onların da canı sıkılıp tek başına duramadı, bir araya gelerek proteinleri oluşturdu ve bunlar da bari bir işe yarayalım deyip çoğalarak ilk hücreyi meydana getirdi. İlk hücre de çevresel etkenler sonucu mutasyonlar geçirip evrimleşerek diğer hücreleri oluşturdu vs.

     Şimdi de farklı türlerin oluşmasına bu bakış açılarıyla bakmaya çalışalım. Evrimcilerin iddia ettiğine göre ilk yüksek organizasyonlu canlılar suda yaşayanlardı ve bunlar daha kompleks ve daha yüksek organizasyonlu hem suda hem de karada yaşayan canlılara, onlar da zamanla sadece karada yaşayabilen canlılara evrimleşti. Yani prokaryotik bir canlı ökaryotik diğer bir canlıya, o dahi basit bir balığa, o dahi daha gelişmiş bir balığa o ise su aygırlarına, bunlar ise diğer canlılara ve en son insanlara dönüştü.

     Hâlbuki balık, su aygırı, maymun ve insan gibi canlıların herbiri kendi bulundukları sahalarda harika özelliklerle donatılmış, farklı özellik ve güzelliklere sahip türlerdir. Bu canlıları birbirleriyle kıyaslamak, birine diğerinden daha üst düzeyde ve daha mükemmel demek; izafi ve öznel bir değerlendirmenin ötesine geçemeyen bir yanılgıdan başka bir şey değildir. Evvela eğer gerçekten de balıktan su aygırına bir dönüşüm olsaydı, buna evrim ve tekâmül değil, olsa olsa tebeddül (başkalaşma) dememiz gerekirdi. Zira bir yunus balığının su aygırından daha basit bir canlı olduğunu iddia etmek yunusları bile üstümüze güldürecek bir hezeyandan ibarettir. Dolayısıyla mesele basitlik ve gelişmişlik noktasıyla izah edilemeyeceğinden buna evrim ve tekâmül denilemez. Gerçekte var olsaydı tebeddül denilmesi lazım gelirdi. Bunun için de böyle bir tebeddülün hal-i hazır laboratuvar şartlarında yapılabiliyor olması gerekirdi ki, bilimsel bir zemine otursun ve gerçekliğini ispatlamış olabilsin.

     İşte evrimi kabul etmek, bu kanunları birbirleri ile iltibas etmek (karıştırma) ve tüm kanunların bir canlıda birlikte cereyan ettiğini kabul etmek anlamına gelmektedir. Yani tekâmül deyip, aslında tebeddülü kast etmek gibi bir aldatmaca yoluna gitmek ve bir canlıda hem tesadüf, hem de tekâmül gibi birbirine zıt iki kavramı birleştirmeyi gerekli kılmaktadır. Öyle ise evvela kavramları iyi oturtturmalı ve gelişmişlik gibi ön kabullerden sıyrılarak meseleyi yeniden mütalaa etmeliyiz. İşte o zaman hakikat güneşine mani olan en karanlık perdeleri açmaya başlamış oluruz.

     2. Esas: Sathi Nazar (Yüzeysel Bakış) Karmaşası

     Sath-i nazar; bir şeye yüzeysel olarak bakmak, yani derinlemesine bakamamak, muhteva ve manasına nüfuz edememek, her yönünü ihata edememekten kaynaklanan ve çoğunlukla o şey hakkında yanlış hükümler verilmesine sebep  olan bir bakıştır. Bu bakış, kişiye uzaktan baktırmak suretiyle en imkânsız şeyleri mümkün ve en uzak bir şeyi dahi yakın olarak gördürebilmektedir. Mesela, uzaktan bakılınca dağların ufku, yıldızlarla birleşik gibi görünür, ancak aralarında milyonlarca kilometrelik bir mesafe vardır. Bu görüntü insanın gözünü yanıltabilir, ancak akıl gözüyle aradaki mesafe bilinir ve bulunur.

     Şimdi canlılar içerisinde insana, fiziksel görünüm ve genetiksel dizilim açısından en çok benzeyen varlıklar şempanzelerdir. Evet, %86-96'lık bir benzerlikten bahsediyoruz[6].

     Yani en iyimser hesapla bile fark % 4'tür. Ne kadar küçük bir fark ve ne kadar büyük bir benzerlik değil mi? Bu benzerlik dolayısıyla insan neden şempanzeden gelmiş olmasın ki dedirtiyor. Fakat burada % 96; yüzün doksan altısı, % 4 dahi; yüzün dördü olarak algılandığı için böyle bir ihtimal akla yakın görünüyor. Hâlbuki meseleye daha derinlemesine baktığımızda işlerin hiçte öyle kolay olmayacağı ortaya çıkıyor.

     Evet, insan genom projesinden biliyoruz ki; insan genomunda yaklaşık 3 milyar nükleotid (genetik harf) var[7]. Dolayısıyla %4'lük fark yaklaşık 120.000.000,00 (yüz yirmi milyon) harfe tekabül ediyor. Bu kadar harf ise, Kur’an gibi 400 adet kitabın toplam harflerine denk geliyor. Meseleye 100'ün dördü olarak baktığımız da iş o kadarda zor değildi. Hâlbuki meseleye 3 milyarın 120 milyonu olarak baktığımız vakit, nasıl bir imkânsızlığı kabul etmek durumunda kaldığımızı fark ediyoruz. Yani insanın şempanzeden evrimleştiğini kabul etmek, Kur’an büyüklüğünde 400 tane anlamlı ve hikmetli kitabın kendi kendine, tesadüfen veya mutasyonlarla yazılabileceğini kabul etmekle aynı anlama geliyor.

     Çatışma Sahaları

     1. Veri: Adaptasyon ve Evrim Çatışması

     Evrimci görüş yüzeysel bakışta o kadar ileri gitmiş ve kavram karmaşasında öyle bir dereceye gelmiş ki, daha sonra genetik yazılımdan dolayı farklı oldukları anlaşılacak olan türler arasındaki çeşitliliğe, ilk başta çevre etmenlerinin sebep olduğuna inanmış, birbirine görünüm itibariyle benzeyen türlerin birbirinden türemiş olduğunu iddia etmiş ve bu iddiasında hala diretmeye devam etmektedir.

     Evrimcilerin ikinci üstadı olan Lemarck ''Canlıların çevre şartları sebebiyle kazandıkları özellikleri yeni nesillere aktarabileceğine ve organların uzun süre kullanma sonucu geliştiği ve kullanmama sonucu köreldiğini' 'iddia ederek evrimcilerdeki adaptasyon kavramını oluşturmuştur[8].

     Öyleki insanın ilk başta kuyruklu olduğu, daha sonra bu kuyruğun çevresel etkenler sonucu koptuğu ve yeni nesillerin de artık kuyruksuzlaştığını iddia edecek kadar ileri gitmişlerdir. Buna inanan Weisman farelerde bu iddiayı ispat etmek üzere bir deney yapmış, 20 nesil boyunca ebeveyn farelerin kuyruğunu kesmiş, nesillerini de kuyruksuz olarak beklemiş ama doğan her yeni fare kuyruklu doğmuştur. Yarı ömrünü böylesi bir safsatayı ispatlama çalışmasına adayan bu bilim adamı netice olarak bu iddianın geçersiz olduğunu ispatlamıştır[9].

     Elbette bu çalışmaların yapıldığı vakit genetik ilmi gelişmemişti ve bu insanların böyle yanlış bir vehme kapılmış olmalarına bir anlam verilebilirdi. Lakin genetik ilmi inkişaf ettikten sonra yani; canlılıkta herşeyin önceden tasarlanmış olduğu, türler arası çeşitliliğin genetik farklılıklardan dolayı sağlandığı ve bir canlıdaki bütün aktivitelerin bu plan ve program üzerine gerçekleştirildiği bilgisi aşikar olduktan sonra bu iddialarında direten insanlara anlam vermek gerçekten zordu. Ancak onlar her zaman olduğu gibi yine evrimi evrimleştirip mutasyon denilen yeni genetik bir eyleme sarılmaya başladılar. Yani onlar adaptasyon kavramını artık mutasyonlarla izah etme gayreti içerisine girmeye başladılar.

     2. Veri: Mutasyonlar ve Evrim Çatışması

     Mutasyon; gen bölgelerinde çeşitli sebeplerle meydana gelen ve dizilim hatasına neden olan genetik bozukluklara denir. DNA ve RNA'da nükleotid adı verilen ve dört çeşit bazdan ibaret olan genetik harfler harika bir intizam içerisinde sıralanmıştır. Adeta bir kitaptaki kelimelerin harfleri gibi bazen bir harfin yeri değişse veya yerine başka bir harf gelse mananın bozulmasına sebep olduğu gibi (GÖZ-SÖZ-KÖZ), genetik dizilimde meydana gelecek bir veya birkaç harf hatası ileride genetik hastalıkları doğuracak büyük problemlere sebep olmaktadır. Çünkü canlılıkta yapılan her faaliyet bu genetik kodlardaki yazılımlara göre yapılmaktadır. Yazılımdaki yanlışlık üretimde yanlışlık olarak ortaya çıkacaktır. Dikkat ederseniz mutasyon; bozukluk, yanlışlık, düzensizlik ve hata gibi olumsuz kelimelerle eşdeğer ifade etmektedir. Düzensizlikten ve bozukluktan düzgünlük, yanlışlık ve hatadan doğru birşey beklenmez. Ancak bu evrimciler her nasılsa canlılıktaki bu harika düzen ve farklılığı tamamen bu mutasyonlara bağlamışlardır. Onlara göre çevre şartlarının etkisiyle canlıların dokularında meydana gelen mutasyonlar değişikliklere sebep olmuş ve bu değişiklikler nesillerine aktarılmıştır.

     Hâlbuki yapılan pekçok deney gösterdi ki, doku hücreleri içinde gerçekleşen bir mutasyon, kalıtımla ilgili olamayacağı için kuşaktan kuşağa aktarılamaz. Bedendeki (somatik) mutasyonlar bu anlamda kalıtımla ilgili değildir. Ancak sadece eşey (üreme) hücresi mutasyonları kalıtıma ait hale gelir ve bir sonraki nesillere aktarılabilir. İşte bu hakikatlere şahit olan evrim görüşü, genetik ilminin inkişafıyla yeni bir evrim daha geçirdi. Mutasyon ve adaptasyon kavramlarına yeni bir kavram daha eklenerek yeniden büyük bir kavram karmaşası daha teşkil edildi. Artık ''Mutasyonlar sonucu gerçekleşen çevreye uyum sağlamanın, kalıtımla ilgili olmayanına modifikasyon ve kalıtımla ilgili olanına ise adaptasyon'' denmeye başlandı. Türler arası çeşitliliğin ve canlıların bulundukları çevrelerine adaptasyonlarının, genlerinde meydana gelen tesadüfî mutasyonlar, artmalar veya azalmalar sonucu gerçekleşebileceği iddiası artık evrimcilerin en çok sarıldığı konuydu.

     Evet, böyle bir şey belki teorikte mümkündü. Ancak pratikte böyle olup olmadığı, çalışılıp ispatlanması veya çürütülmesi gereken bir konuydu. Eğer gerçekten böyle bir ihtimal varsa, bu laboratuvar ortamında da test edilebilmeliydi. Mesela eğer gerçekten prokaryotik dedikleri basit bir hücre, ökaryotik dedikleri yüksek organizasyonlu bir hücreye, geçirdiği mutasyonlar sonucu evrimleşmiş olsaydı, bu laboratuvarda da yapılabilirdi. Zira teknoloji bir hayli ilerlemiş ve mutasyon oluşturma ve adaptosyona uygun ortam hazırlama da dâhil her konuda evrimcilere pekçok imkânlar tanımıştı. Ancak böyle bir düzensizlikten bu kadar yüksek organizasyonlu bir düzen çıkmayacağı için bu hiçbir zaman mümkün olamadı. Ve böyle bir deney hiçbir zaman yapılamadı. Onlar; böyle bir deneye girişmek yerine, ''Bu mutasyonlar milyonlarca senede ve milyonlarca deneme yanılma sonucunda gerçekleşti. Bizim o kadar zaman yaşamamız lazım ki bunu başarabilelim'' yalanına sarılmayı tercih ettiler. Nasıl olsa o kadar zaman yaşanamayacak dolayısıyla da onların bu iddialarının karşısına çıkılamayacağını zannediyorlardı. Ancak gelişen teknoloji ve bilim onların bu yalanlarının mumunu da söndürdü.

     Evet bu bir yalandı çünkü laboratuvar ortamında çoklu deney ortamı denen bir kavram vardır ki; uzun zaman alan deneyler çoklu ortam oluşturularak kısa zamanlara indirgenebilmektedir. Ve kullanılan ekipman sayısı artırılarak da milyonlarca deneme yanılma, çok kısa süreler içerisinde gerçekleştirilebilmektedir. Eğer bir canlı genetiğinde yararlı bir değişim yapılacaksa, bu büyük mühendislik isteyen bir iş olduğu için ancak genetik mühendislerinin dikkatli çalışmaları sonucu yapılabilmektedir. Ki yapılan bu değişimlere de biz mutasyon değil mühendislik diyoruz. Böylesine uzmanlık isteyen çalışmalar sonucu ortaya çıkan ürünler bile (genetiği değiştirilmiş ürünler) kendi türü içerisinde verimlilik sağlasa da, onunla beslenen türlere çok ciddi zararlar verebilmektedir. Zira tüm canlılar birbirleriyle uyum içerisinde var edilmiştir. Bir türde yapılacak değişiklik, ancak onunla münasebeti bulunan diğer tür de dikkate alınarak yapılırsa yararlı olacak, aksi takdirde bir tarafı düzeltirken diğer tarafı bozmak anlamına gelecektir.

     Bu kadar gelişmiş teknoloji ve birikmiş tecrübe ile kullanılsa bile, mutasyonla bir türü diğer bir türe dönüştürmek imkânsızdır. Mesela bir şempanzenin mutasyonlarla insana dönüşmesi imkânsızdır. Zira aralarında 120.000.000,00 nükleotidlik bir fark vardır. Bu farkın tesadüfî mutasyonlarla kapatılma ihtimali 1/4120.000.000’ dur. Yani 1’in yanına 72 milyon tane sıfır koyun, ne elde edersiniz? İşte o sayıda bir ihtimaldir bu mutasyonun başarı şansı.

     Bu ihtimali isterseniz bir de evrimcilerin sıklıkla sarıldıkları zamana göre de hesaplayalım. Evrimci görüşün iddiasına göre bu dönüşüm mutasyonlar sonucu, 100 milyon senede gerçekleşti. Peki, acaba 1 yılda ne kadar mutasyon olması gerekiyor? Hesaplayalım.

     1*1072.000.000.000 /100.000.000 yıl = 1*1072.000.000.000/1*108= 1*1072.000.000.000-8

     Yani birin yanına 71 milyon 999 bin 992 tane sıfır koyacaksınız İşte o kadar da bir ihtimale düşüyor. Yani aslında milyonlarca yıl böyle bir düşük ihtimali hiç zayıflatmıyor. Hatta milyarlarca yıl bile deseler; 72 milyondan sadece 10 eksilecek. Milyondan on çıksa, yüz çıksa ne eksiltebilir ki? İşte böyle bir ihtimale imkân verene akıllı denilir mi? Ve herbir yılda, bu kadarlık düzenli mutasyonların olması gerekiyor. Şu anda bir canlının, bir yılda hücrelerinde olan toplam mutasyon sayısı bir elin parmak sayılarını geçmezken, geçmişte bu kadar çok mutasyonun bir yılda gerçekleşmiş olduğuna neden hükmedelim ki?

     Bir başka saplantı dahi evrimcilerin, aslında aleyhlerine olan delilleri lehlerineymiş gibi kullanmasıdır. Mesela bakterilerin antibiyotiğe karşı var olan dirençlerini evrime delil olarak arz ederler. Sanki bakteriler antibiyotikle karşılaşınca genetik kodlarında bir şeyler değiştirip, o şekilde direnç elde ediyorlarmış gibi bir algı oluşturma peşindedirler. Hâlbuki bu dahi büyük bir aldatmacadır. Çünkü eğer bir bakterinin genlerinde dirençle ilgili kodlar varsa, bu kodlar kullanılarak dirençle ilgili proteinler sentezlenir ve bu şekilde direnç meydana getirilir. Eğer dirençle ilgili gen bölgesi yoksa ikinci yol direnç genleri taşıyan bakterilerden ilgili gen paketlerinin transfer edilmesidir. Eğer böyle bir genetik kod yoksa veya transfer edilemezse direnç geliştirilemez. Nitekim Luria ve Delbrück adında iki bilim insanı E. coli bakterileri üzerinde antibiyotiğe direnç gelişimi (sendelenim) deneyi gerçekleştirmiş ve beklentileri boşa çıkaracak bir buluşa imza atmıştır. Çünkü sadece genetik kodlarında ilaç direnç genleri bulunan bakteriler direnç sağlamış, ilgili genetik kod taşımayanlar ölüp gitmişlerdir. Ve evrimcileri şöyle demek mecburiyetinde bırakmıştır:

     ''Adaptasyon, tabiî seçilimle ortaya çıkan özelliklerdir. Adaptif özelliği belirleyen genetik temel, çevre yüzünden oluşmaz; genetik varyant önceden de vardır ve onu taşıyan bireye bir avantaj sağlaması yüzünden bulunur[10].''

     Gördüğünüz gibi adaptasyonun çevre şartlarının etkisi ile oluşmayacağını itiraf etmiş ve maalesef bunu adeta tanrılaştırdıkları tabiî seçilim kavramına atfetmek zorunda kalmışlardır. Ayrıca bilimsel çalışmalar antibiyotik direncinin bakterilerde ilk var oldukları andan itibaren mevcut olduğunu ortaya koymuştur.

     Nitekim Amerika’nın New Meksiko eyaletinde 4 milyon yıldır izole edilmiş Lechuguilla mağarasından antibiyotiklere dirençli bakteriler izole edilmiştir. Bu durum bakterilerin antibiyotiklere karşı dirençlerinin kendilerinde yaratıldığı ilk andan itibaren var olduğunu sonradan kazanılmış bir özellik olmadığını göstermektedir[11].

     Şüphesiz ki birçok bakteri antibiyotiklere karşı hassastır. Fakat antibiyotik dirençliliği bakterilerde yatay ve dikey gen transferi ile kazanılmaktadır. Bakteriler varlık sahasına çıktıkları ilk zamandan beri mevcut olan genetik materyallerini kullanmaktadırlar.

     Yine bir başka saplantı da; mutasyonu bilimselleştirme çabasıdır. Öyleki DNA’yı çözmeye çalışan bilim adamları, proteine dönüştürülmeyen gen bölgelerini (inronlar) çöp DNA adını verip adileştirmiş ve bunları da retro virüslerin neden olduğu mutasyonlar olarak adlandırmışlardır. Hâlbuki daha sonraki çalışmalar ilgili bölgelerin çöp olmayıp, gen ifadesinin düzenlenmesinde kullanılan kontrol bölgeleri olduğunu göstermiştir. Yani vazifesiz ve tesadüfî olarak lanse edilmeye çalışılan bölgeler tam tersine, DNA’nın çalışmasında hayati öneme sahip ve daha büyük bir vazifesi olan bölgeler olduğu ispatlanmıştır. Böylece bir yalan efsanesinin daha sonuna gelinmiştir.

     İşte bütün bu veriler ışığında denilebilir ki, mutasyon ve adaptasyon aslında evrimi çürüten ve geçersiz kılan kavramlar olduğu halde, ne kadar ilginçtir ki; evrimcilerin en kutsal kavramları haline gelmiştir. Ve demogoji ustalığı ile büyük bir topluluğu onlarla avutmaya devam etmektedirler. Bu konudaki şu itiraf çok manidardır:

     “Ayrıntıya girdiğimizde, tek bir türün bile değiştiğini ispatlayamayız. Varsayılan değişikliklerin faydalı olduğunu da ispatlayamayız ki, teorinin temeli buna dayanmaktadır’’[12].

     İşte gerçekten yüzeysel olarak baktırıp kavram karmaşası ile aldatmak böyle bir şey olsa gerektir.


[1] Fidan, C. "Holokost Dönemi Çocukları. " 15-17 Mayıs 2015.  IV. Uluslararası Canik Sempozyumu'nda (Geçmişten Günümüze Çocuk Ve Şehir) Samsun.
[2] Tarhan, N., Psikiyatrik Boyutlar. "Şiddetin Psikososyopolitik Boyutu." ŞİDDET (2014).
[3] Hançerlioğlu, O. Düşünce tarihi. Remzi Kitabevi, 1977.
[4] Yağbasan, R., ve Çağlar, G. "Fen Öğretiminde Kavram Yanılgılarının Karakteristiklerinin Tanımlanması. " Pamukkale Üniversitesi Eğitim Fakültesi dergisi 13.13 (2003): 102-120.
[5] Emiroğlu, İ,. "Klasik mantığa giriş." (2004).
[6] http://evrimagaci.org/article/tr/insan-ile-diger-canlilarin-genom-kiyaslamasi-ve-benzerlik-miktarlari:  http://news.nationalgeographic.com/news/2005/08/0831_050831_chimp_genes.html
[7] https://www.hemensaglik.com/makale/insan-genomu
[8] http://www.biyologlar.com/adaptasyon-veya-uyum
[9] Yahyaoğlu, Z. "Islalı ve Genetik ders notları." KÜ Orman Fakültesi yayın no. 48 Trab zon (1981).
[10] https://evrimteorisionline.com/xmlrpc.php
[11] Bhullar, K., Waglechner, N., Pawlowski, A.,  Koteva, K.,  Banks, E.D.,  Johnston, M.D.,  Barton, H.A., Wright, G.D.,  Antibiotic Resistance Is Prevalent in an Isolated Cave Microbiome.PLos one, April 2012, Volume 7, Issue 4.).
[12] Bhullar, K., Waglechner, N., Pawlowski, A.,  Koteva, K.,  Banks, E.D.,  Johnston, M.D.,  Barton, H.A., Wright, G.D.,  Antibiotic Resistance Is Prevalent in an Isolated Cave Microbiome.Plos one,April 2012, Volume 7, Issue 4.).

22 kez okundu
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun