BİLGİNİN DEĞİL, BİLİMİN İSLÂMİLEŞMESİ – İSLÂMÎ B / İLİM

Ayhan KÜFLÜOĞLU
İstanbul
ayhank27@gmail.com; metabilgi@metabilgi.org

     Bilgi, Zaten Müslümandır

     “Bilgi”yi elde edip, öğrenen; yani “bilen özne” olan insan zihni yönelmeden ve araştırma / gözlem yapmadan önce de; “varlık (kâinat)” ve varlığa mündemiç (ait)bilgi (veri / data – information – knowledge)” zaten “müslüman”dır.

     Diğer deyişle: İnsan zihninin konusu olmadan önce de; “kâinat” ve kâinatın taşıdığı ve işaret ettiği “mesaj ve bilgi”, ontolojik olarak ve fıtraten ve reel olarak zaten “müslüman” ve “mü’min”dir.

     “Varlık” ve “varlığın bilgisi”nin müslüman ve mü’min olması; kâinatın, Rabbimiz’in mahlûku olup, O’nun isim ve sıfatlarının tecelli ve tezahürü olması nedeniyle olup; bu, varlığın, O’nun “Tekvinî Kurallarına” teslim ve “Kevnî Şer’îât”ına uymasından da anlaşılmaktadır.

     Bu açıdan “Bilgi’nin (knowledge) İslâmîleşmesi” isimlendirmesi problemlidir. Daha başlangıçta, problemin yanlış teşhisinden kaynaklanan, bu yanlış ifade; sanki “kâinat ve kâinattaki bilgi daha önceden müslüman değilmiş de; sonradan biz o bilgi’ye “İslâmî” bir epistemolojik kılıf ve anlayış ekliyoruz; ikinci bir elbise giydiriyoruz; ikinci bir kimlik ve katman eklemeye çalışıyormuşuz” gibi yanlış bir anlam ve algı uyandırmakta. Yani bu ifadeden, sanki “bilgi’yi kendi inancımızın rengine boyuyormuşuz” gibi bir anlam çıkmakta. Hâlbuki problemin doğru teşhis ve ifadesi: Bilim’in (science) İslâmîleşmesi olmalı ve bu tespit ve ifade üzerinden çözüm imkânları araştırılmalıdır.

     Aksi hâlde yanlış tespitlerle, yanlış sorular sorarak, doğru cevaplara ulaşamayız; çünkü yanlış sorunun, doğru cevabı olmaz. O hâlde, “doğru cevap nedir?”den önce, “doğru soru nedir?” Sorusunun cevaplandırılması gerekiyor. Çünkü problemi doğru teşhis etmek, çözümün yarısıdır.

     Problemin doğru ifadesi: “Bilgi’nin (knowledge) değil, Bilim’in (science) İslâmîleşmesi” olmalı ve bu tespit ve ifade üzerinden çözüm imkânları araştırılmalıdır demiştik.

     Çünkü “bilgi (veri/data–information–knowledge)” ve  “bilim (science)” kavramları, farklı anlamlara gelmektedir. Kâinata ait “bilgi”yi, Bilimsellik Kriterlerine göre, Bilimsel Yöntemlerle keşfetmeye çalışma ve bunun için Bilim/sellik Felsefe ve Metodlarına göre gözlem ve ölçüm, araştırma ve deney yapmaya ve bunun sonucunda elde edilmiş Bilimsel Bilgi’ye “bilim (science)” diyoruz. Bu açıdan; “bilgi”nin evrenselliğinden söz etmek anlamlıdır ama “bilim”in evrenselliğinden de söz edemeyiz.

     YaptığımızTespit ettiğimiz bu “bilgi – bilim” ayrımına göre, meselâ: “Belli şartlarda, suyun 100 santigrat derecede kaynamaya başlaması”; “bilgi”dir, “ölçüm bilgisi”dir; fakat “bilim” (science) değildir. Zaten mevcut Bilim ve bilimsellik’in 1800’lü yıllarda doğup; sistemleşme ve kendi kavram ve yöntemlerini şekillendirmesinden, asırlarca sene önce de, suyu kim ölçerse ölçsün aynı sonucu alıyor veya alacaktı.

     Mevcut Bilim’in “seküler” olup, “inanç” barındırmadığı; “nötr” ve “tarafsız” olduğu yanlış düşüncesine yol açan sebeplerden birisi: “Bilim(science)” ve “bilgi(veri / data – information – knowledge)” ayrımının yapılmamış olmasıdır.

      Halbuki varlığın “bilgi”sini (knowledge) keşfetmenin yöntemlerinden biri olan “bilim” (science) ve “bilimsellik” (scientific / scientificness); yola çıkarken, başlangıçta kabul ettiği felsefe; doğru önvarsaydığı aksiyom ve kullandığı yöntem ve kriterler ve bu paradigmalarına göre kâinatta keşfettiği bilgilerin tasvir ve ifadesinde; “müslüman” olmayıp, “ateist ve materyalist, determinist ve natüralisttir.” Yani “Bilim/sellik”, sanıldığı gibi; kâinat gözlem – ölçümleri ve bunların ifadesinde tarafsız ve objektif, olgusal ve lâik değildir. Bu konuda “agnostik (bilinemezci)” bile değildir.

     Zaten “dil’in mantığı” ve “mantık’ın da dili” nedeniyle; ayrıca insanın “beşerîyet ve sınırlılığı” icabı nedeniyle; “Bilim ve Bilimsellik”in nötr ve seküler, nesnel ve olgusal olması mümkün de değildir.

     Çünkü mantık ve dil’de; “fiil”, failsiz olamayacağı için; maddenin hareketlerinden bahseden bilimsel İfadelerde, o fiile bir “fail ve özne” atama zorunluluğu doğar. Gene mantık ve dil’de; “eser”, müessirsiz ve ustasız da olamayacağı için; kâinattaki eser ve sonuçlara, bir “usta” bulma zorunluluğu doğar.

     “Bilim/sellik” ise; Rabbimiz’i “fail ve özne ve müessir” kabul etmemesinin zorunlu diğer şıkkı olarak; edilgen bir “nesne ve alet” olan “madde ve süreç, kanun ve kuvvet, sebep ve mekanizma, tesadüf ve zorunlulukları”; “etken bir özne” ve “iradeli bir fail” ve “canlı bir müessir / usta” katına yükseltir.

     Böylece, kâinattaki “bilgi”nin (ham data – veri – information – knowledge), “bilimsellik” (scientism / scientificness) filtresinden geçerek, “bilim” (science) hâline dönüşmesi ve “bilimsel bilgi” olarak ifade edilmesiyle; bize böyle, “sahte ve kurgusal, sihirli ve masalsı” bir kâinat sunulur!

     Neyi – nasıl alet olduğunu, sonuç ve çıktılarını bilmeyen “ağaç, güneş, arı, bitki, hücre, hayvan” gibi (akıl ve şuur, bilgi ve irade, hatta hayattan yoksun) varlıklar hakkında; bilim/sellik’in “yapar, eder, verir, geliştirir, izin verir, sağlar, bölünür” gibi; düpedüz “ifade ve gramer, mantık ve bilgi” yanlışları ihtiva eden bu bilimsel ifadeleri; safsata olup, hurafeler üretiyor.“Bilimsel Bilgi” dediğimiz ifadelerin hemen hemen tamamı, böyle “failsiz ve öznesiz” veya “sahte failli” cümlelerle kurgulanıp – dizayn edilerek, bize sunulur.

     Bilimsel bilgi ve ifadelerdeki tasvir ve açıklamaların, analiz ve yapı sökümünden çıkan sonuçlar bu. Bilimsel cümlelerin; gramatik inceleme ve metalinguistik açılımı, mantık ve mefhumundan çıkan sonuçlar bunlar.

      Bilimin Bilimsellik Felsefesi, Lâik ve Nötr değildir

     Bilim’in “Bilimsellik Felsefesi”, her ne kadar objektif ve tarafsız, olgusal ve nötrolduğunu iddia etse de; sonuçta Rabbimiz’in kâinattaki “fiil ve eserlerini” incelemektedir. Bu sebepten; bilim’in, madde ve kâinat hakkındaki gözlem ve tasvir ve açıklamaları; ister istemez, “Rabbimiz’in kâinattaki icraat ve münasebetinin ne olduğunun” da tasviri olmaktadır.

     Yani bilim/bilimsellik;“nötr ve lâik ve seküler olduğu”iddiâlarıyla, kendini “din”den ne kadar ayırmaya (ve ayrı göstermeye) çalışsa bile; (sonuçta, Rabbimizin icraat ve eserlerini incelediği için) kaçınılamaz bir zorunlulukla, dinimizin alanına girmekte; bazı itikadî ve amelî esaslarımızı tenkid ve ret veya te’yid ve kabul etmektedir.

     Diğer yandan: “Bilim”, ne kadar lâik ve seküler olmaya çalışsa bile; bizim dinimiz lâik ve seküler değil! Çünkü ve zaten, “din (İslâm)”dünyadaki davranış ve dünyevî amellerimizi düzenlemek için gönderilmiştir! Ve Rabbimiz bizi dünyaya gönderirken: “Bazı kamu alanlarında ve zamanlarda ve ilmî çalışmalarınızda serbestsiniz, ne yaparsanız yapın, karışmıyorum. Hattâ, ben yokmuşum gibi davranabilirsiniz.”dememiştir!

     Zaten, başta “dil’in mantığı” ve “mantık’ın da dili” nedeniyle; Bilim ve Bilimsellik’in nötr ve seküler, nesnel ve olgusal olması mümkün değil demiş ve buradan Bilim ve Bilimsellik Felsefesi’nin “ateist ve materyalist, determinist ve natüralist” olduğunu söylemiştik. Peki, neden böyle? 

     Çünkü “inançlardan”bağımsızlık ve tarafsızlık mümkün değildir; yani gözleyip – ölçtüğümüz birşeye ya “Yaratıcı ve Fâil ve Ustası var(mış)” veya “yok(muş)” önvarsayım ve aksiyomuyla bakarız. Bu 2 şıkkın ortası veya dışarıdan bakılacak, eşit uzaklıkta üçüncü bir gözlem ve koordinat noktası yoktur. Dahası; hükmün askıya alındığı veya agnostik tavır takınabileceğimiz; yani eşyanın objektiviteye izin verdiği “nötr ve flû” alanlar da yoktur.

     İnançtan bağımsız ve tarafsız, nesnel ve objektif bir bakış açısı olamayacağı için; yaptığımız gözlem ve ölçüm, araştırma ve açıklamalarımızın ifadesinde; başlangıçta doğru önvarsaydığımız veya seçip, inandığımız şıkka göre, kelime ve cümlelerimizi belirleriz. Gözlem – ölçüm sonuçlarımızı ve kâinat tasvirlerimizi, başlangıçta doğru varsaydığımız bu paradigmalara göre yaparız. Çünkü “var(mış) – yok(muş)”un ortası, yani üçüncü bir ihtimâl olmadığı için; inançtan bağımsız, yani “olgusal ve nötr, tarafsız ve objektif” bir ifade biçimi üretemeyiz.

     Bilim’in “Bilimsellik Felsefesi” ise; başlangıç aksiyom ve önkabülü olarak, “Kâinatın varlık ve işleyişinde; Tanrı yok(muş), varsa bile karışmıyor(muş)”u doğru önvarsaydığı için; mevcut “Bilim”, (kendini konumlayış biçimi ve kendini tanım ve ta’rifi icabı ve seçtiği yöntem olarak)“ ateist ve materyalist, determinist ve natüralist” olup; “lâik ve seküler, nötr ve nesnel, tarafsız ve objektif, evrensel ve olgusal” değildir.

     Bilimsellik Hipnoz ve İllüzyonu

     “Bilgi” ve “bilim” arasındaki farkı anlatırken; “suyun belli şartlarda, 100 santigrat derecede kaynamaya başlaması”nın “bilgi / ölçüm bilgisi” olduğunu; fakat “bilim (science)” olmadığını söylemiş; fakat“bilim / bilimsel bilgi ve ifade”nin ne olduğunu yarım bırakmıştık. Bu misalde; suyun “ölçüm bilgisi”nden sonra; “ne, neden, nasıl” gibi sorular eşliğinde; “su’yun neden, nasıl ve kaynağı” gibi soruların araştırılmasında “bilim” devreye girer.

     Suyun bu kaynama ölçüm ve keşif aşamasından sonra; sıra, bu suyun neden ve nasıl olduğu ve kaynağına gelince; meselâ Rabbimiz’in yağmur oluş ve eser, sonuç ve ni’met, rahmet ve rızkı; Bilim’in elinde “yağmur nasıl oluşur?, suyun çevrimsel döngüsü” gibi kavramsallaştırma ve başlıklarla, önce Rabbimizle olan irtibat ve çağrışımı kopartılır.

     Sonra; “yaratma” yerine, oluşum; “rızık / ni’met” yerine, gıda maddesi; “sevk-i İlâhî ve ilham” yerine, içgüdü ve sevk-i tabiî; “İlâhî kanun ve Sünnetullah” yerine, tabiât – fizik – kimya kanunu gibi isimlendirme ve kavramsallaştırmalarla; kelimelerin ve işaret ettiği madde ve olayların, Rabbimiz’i gösteren “şeffafîyet ve aynalığı” giderilir!

     Sonra, “yağmur”u bilimsel olarak tasvir edip – nedensellerken kullanılan; “ısıyla buharlaşıp, yükselir; rüzgârla taşınıp, çarpışır; birleşir ve ağırlaşır; soğuk hava ve alçak basıncın da etkisiyle yoğunlaşır, soğur; sonra yerçekimi etkisiyle yere düşer” gibi bilimsel ifadelerle; güya “otomatik bir makina ve mekanizma” ve “kendi kendine işleyen bir sistem” veya “süper bir bilgisayar”dan bahsediliyormuş da; bu sebepten, yağmurun yaratılma ve inşasında, herhangi bir “fail ve ustaya” ihtiyaç yokmuş altmesajı verilir.

     Bilimsel Yöntem’in, cümlelerini, böyle “failsiz” veya “sahte faillerle” kurgulaması ve olayları sadece “neden – sonuç ilişkisiyle” şablonize edip; bu “yatay deterministik kalıplarla” ifade etmesi; kâinatın, Rabbimizle olan münasebet ve illiyetini, zihinde kesip; kâinatın, âyet ve delil ve mesaj olma vasfını kapatıp – köreltme vazifesini görür.

     Bu açıdan, “yağmur”la ilgili Bilimsel Bilgi ve açıklama ve ifadeleri; “Yağmur; İlâhî bir fiil / faâliyetin, İlâhî bir eser ve sonucu mu; yani O’nun icad ve ihsan ve ni’meti mi; yoksa kâinattaki neden – sonuç ilişki ve işleyişinin, gayet tabiî ve olması gereken, doğal ve zorunlu bir sonucu mu?” sorusuna; “inkâr” ve “şirk” lehinde verilmiş bir cevap olarak okuyabiliriz.

     Yani Rabbimiz’in fiil ve eserlerinde; O’ndan bağımsız ve kendi kendine ayakta duran ve işleyip, çalışabilen ve eser/sonuçlar üretebilen, (bazı “sebep” ve “mekanizmalar” gibi) “ortakları” olduğu iddiasını, delillendirme çabası olarak okuyabiliriz.

     Yani Bilimsel Bilim’e göre, “yağmur”; hiçte “mu’cizevî” olmayan; yani Allah’ın işi ve fiili ve eseri gibi görünmeyen; (ve zaten Bilim’in yağmur için gösterdiği sebep ve mekanizmalar yeterli olup, ayrıca ek bir neden veya fail de gerekmeyen; yani yağmur için, öyle “İlahi çapta bir güç” ve müdahaleye de ihtiyaç olmayan;) gayet doğal ve olağan bir sürecin, gayet normâl bir neden – sonuç ilişkisinin, tabiî ve zorunlu bir sonucudur!

     Biz ise; gözlem ve araştırmalarında “kim ve niçin? / anlam ve amacı ne?” sorularını “bilimsel” bulmadığı için dışlayan; bu soruları “metafizik” görüp, “bilgi ve araştırmanın” değil, “inanç ve din, felsefe ve metafiziğin” konusu gören Bilimsellik Felsefesi’nin bu ateist varlık ve bilgi anlayışını kabul etmek zorunda değiliz.

    Elhasıl: Bilim ve ders kitaplarında, “yağmur”; sanki failsiz ve zaten, fail’e mantıken ihtiyaç ve gerekte olmayan; yani kendi kendine(“yerçekimi – güneş – buharlaşma – soğuma – basınç – rüzgâr” gibi tabii sebep ve süreçler ve deterministik zorunluluklarla)”; yani otomatik olabilmesi mümkün(müş) ve olan da, bu mümkün’ün gerçekleşip, vukû bulması(ymış) inancına göre kurgulanıp, tasvir edilir!

     Bu yetmezmiş gibi bir de; Bilim/sellik’in, “yağmur”u determine ederek Rabbimiz’den kopartan bu “ateist ve determinist, materyalist ve natüralist” isimlendirme ve tasvirlerinin; güya “yağmur”un, olgusal ifade ve objektif açıklama, tarafsız nedenselleme ve evrensel tasviri olduğu iddia edilir!

     Üstelik; Bilim’in “varsa bile işleyişte fonksiyonu olmayan ve kâinata karışmayan âtıl İlah(!)” inancına göre şekillenmiş bu “Bilimsel Bilgileri”nin; “inançtan ve taraftan bağımsız Bilim” tarafından, “nötr bilimsel yöntem ve gözlemler” sonucuyla elde edildiği iddia edilir!

     Hâlbuki “yağmur” misalinde de görüldüğü gibi; “Bilimsel Bilgi” yani “bilim”in (science), madde ve kâinatın faâliyet ve işleyişini anlatan ifadelerinin ekserisi; “bu faâliyet, işleyişlerin yaratıcıyla ilgisi yoktur; hem Yaratıcı var olsa bile, bu otomatik sistem ve deterministik zorunlu işleyişe karışmamaktadır; yani bu olay İlâhî değil, tabiîdir. Bu hâdise, İlâhî bir fiilin iradî bir eseri ve sonucu değil; doğal bir işleyişin zorunlu bir sonucudur; yani kâinatta işleyişi nedensellemek ve açıklamak için, doğaüstü herhangi bir fail ve sebebe atıf yapmaya zaruret ve ihtiyaç yok; kâinattaki hareket ve sonuçlarını nedensellemek ve açıklamak için, Yaratıcı boyutunda süper bir güce zaruret ve ihtiyaç yok” inanç ve felsefesine göre ve sanki bu aksiyom ve önkabül doğruymuş gibi; bu “ateist zeminde kodlanır ve sunulur! Bu ateistik arka plâna göre kurgulanmış ve teşkil edilmiş Bilimsel Bilgi ve ifade ve tasvirlerdeki, bu “subliminâl mesajlar”; bilincimizin işitemeyeceği desibelde, bilinçaltımıza fısıldanır!

     Dahası: Bilinç altımıza sessizce fısıldanan bu “subliminâl mesajlar”; Bilimsel jargon ve teknik terimlerle dizayn edilerek, cazibeli bir şekilde sunulan Bilim’in bu “virüslü tasvir ve cümleleri”; zihnimize çizdiği bu “ateistik senaryo ve hikâyeler”; şuurumuza direkt olarak ve açıkca “Allah yoktur; varsa bile, kâinatın işleyişine etki ve müdahalesi yoktur; zaten varlığın, varlık ve işleyişinde O’na ihtiyaç ve zarurette yoktur(!) Yani O’na inanmak için, kâinatta, hiçbir mantıkî gerekçe ve neden, aklî ve gözlemsel delil yoktur” demekten, çok daha etkili ve yıkıcıdır!

     Yani bilimsellik felsefesinin, kâinattaki olayları “yatay deterministik neden – sonuç şablonlarıyla” tasvir edip – açıklaması; yani faile gerek yokmuş gibi ve failden hiç bahsetmeden, “şu şu, şu sebepten oluyor / bunlar arasındaki, sebep – sonuç ilişki ve etkileşimiyle oluyor” demesi; “bu işi / işleyişi Allah yapmıyor” demekten, çok daha te’sirli ve ikna edicidir! “Kâinattaki işleyişe Allah karışmıyor” demekten çok daha aldatıcıdır!

       Bilimsellik Felsefesine göre dizayn edilmiş Bilimsellik Kriterlerinin ürün ve sonucu olan “Bilimsel Bilgi / Bilim”in, alt mesaj olarak bize empoze ettiği bu “ateistik varlık ve kâinat ve bilgi anlayışı”; şuurumuza direkt, inkâr ve şirkin reklâm ve propagandasını yapmaktan çok daha etkili ve ikna edicidir! Çünkü mesajlar, şuurumuza farkettirilmeden, direkt bilinçaltımıza telkin ve ilka ve şırınga edildiğinden; biz de (yani bilincimizde) herhangi bir tepki ve itiraz; savunma ve cevap verme refleks ve ihtiyacı uyandırmaz.

     İbret vericidir ki: “Yaratıcının varlık – yokluğu ve evrenimizde etken olup – olmadığı, Bilim’in konusu değildir ve bilimsel olarak da ispatlanamaz; bizim konumuz, sadece deney – gözlem yapabildiğimiz ‘madde” diyen Bilim’in; konu “Bir yaratıcının olmadığı veya kâinatla münasebeti ve içindeki maddeye etki ve illiyetininin olup – olmadığına” gelince; hemen “hayır, yok” diyerek, bunu konusu içine almakta bir sakınca görmemektedir! Yani bilim; inanç ve dinden bağımsız ve ayrı ve konu olarak da farklı olduğunu söylerken; keşif ve gözlemlerini, “ateizm(küfür ve şirk) lehine tanzim etmeyi, gayet “bilimsel” görmektedir!

     Neredeyse dünyaya gözümüzü açtığımız günden beri; evde, okulda, sokakta, medyada ve okuduğumuz kitaplarda; sık sık ve tekrar tekrar maruz kaldığımız bu “Bilimsellik Sihri” ve programlamasının etkisinden kurtulmak çok çok zordur! Üstelik; Bilim’in bu “Gizli Ateist Subliminâl Mesaj”, bu virüslü bilgi ve kodlarının farkında bile değiliz! Bir şekilde farkında olsak bile; bu kirli ve frekansı parazitli mesajlara karşı geliştirdiğimiz, hazır bir “antivirüs ve  aşı programımız” bile yok!

     Varsa ve olsa bile “Tanrı”ya, sadece kâinatın başlangıcında (domino taşlarında ilk hareketi veren gibi)İlk Neden” olarak küçük bir rol veren “Bilim/sellik”in; artık kâinatın ihtiyacı kalmadığı, şimdi âtıl ve gereksiz olan bu “İlk Neden Tanrısı”na, verdiği bu küçük rol de, kerhendir! Bu “İlk Neden Yaratıcısı”nı reddetmemesi de, bir süreliğinedir!

Çünkü: “İleride Bilim; kâinatın başlangıcını da çözüp – nedensellediğinde, bu karanlık noktayı da aydınlattığında; bu İlk Neden Tanrısı’na inanmak için de mantıkî bir zorunluluk ve neden veya aklî bir gerekçe kalmayacak” derler!

     “Alenî deist” veya “gizli ateist” olan; sıkıştırınca da “bunu gözleyip – bilemeyiz, dolayısıyle Yaratıcı’nın varlık – yokluğu gibi meseleler Bilim’in konusu ve sahası değil” diyerek “agnostizme” kaçan Bilimsellik Felsefesi ve ürettiği “eser, müessirsiz ve fiilsiz; fiil de failsiz olabilir ve olur” gibi mantıksızlıklarını ve “kâinatta olanların neden ve nasılı; sebep ve mekanizma, madde ve kanunlarla nedensellenip – açıklanabiliyor olup; kâinatın varlık ve işleyişinde, Yaratıcı gibi bir fail ve özne aramaya mantıkî veya gözlemsel bir zaruret ve neden yoktur” gibi inanç ve aksiyomlarını ve “Kâiantta olanların, failsiz olması; mümkün ki, oluyor ve oluyor ki, mümkün”gibi, totoloji ihtiva eden (yani delilin, müddea ve ispatla, kısırdöngü olarak, devamlı yer değiştirdiği ve birbiri yerine kullanıldığı) safsatalarını kabul etmek zorunda değiliz. Araştırma ve gözlem – ölçümlerimizi, bu “deist” ve “ateist” cümle ve kurgularla ifade etmek mecburiyetinde miyiz?

     Bilim Ateizme Alet Edilmiyor, Ateizmin Kendisi!

     Bu yazımızda yaptığımız “bilgi” ve “bilim” ayrımı ve bilim’in kâinata, önvarsayım olarak “Yaratıcı yok(muş), varsa bile işleyişe karışmıyor(muş)” tarafından baktığı ve açıklamalarına, “asıl fail olan Rabbimiz” yerine “başka failler” ikame ettiği gibi noktalar dikkate alınırsa; Bilim’in, ateizm ve materyalizme alet edilmiyor olup; bilakis ateizmin kendisi olduğu anlaşılır! Gözlem ve ölçüm sonuçlarını, kâinattaki bilgi ve mesajları; Bilimsellik Filtresinden geçirerek kendine büktüğü, ateizm ve materyalizme alet ettiği anlaşılır!

    Çünkü: bilimsel makale ve yayınlarda; herşeyin “otomatik bir makina veya bilgisayar” gibi işlediği ve “Madde ve Enerji + Tesadüf ve Zorunluluk + Tabiât ve Kanun + Evrim ve Devrim + Uzun Zaman = Herşey Mümkün” önvarsayım/aksiyom / inancının şekillendirdiği bir Kâinat Modeli’ne dayanan; yani Bilimsel İfade, denklem ve formüllerinde “Allah”ın bulunmadığı bir kâinat tasavvuru kurgulanıp, inşa edilir! Bu model/metafora göre; Bilimsel İfade, denklem ve formüllerde “Yaratıcı’nın olmadığı/olsa da karışmadığı ve zaten kâinat kendi başına işleyebilip, O’na ihtiyaçta olmadığı”;yani “ateist ve materyalist, natüralist ve determinist”inançlara göre bir kâinat tasviri yapılır!

     Bilimsellik Hipnozu

     Bilimsellik Hipnoz ve İllüzyonuyla; yani gözümüze yaklaştırılan küçük bir kibrit çöpünün, arkasındaki koca dağı kapatması gibi; Bilim’in de, “sebepleri” gözümüze yaklaştırıp – büyütmesiyle; “madde ve sebepleri”, fiil ve eserlerinde bir alet – edavat olarak kullanan Rabbimiz; görünmez olur!

     Bir illüzyonistin dikkatimizi belli bir yöne çekerek; buradan, asıl yapacağı şeyi gözümüzden kaçırıp, el çabukluğuyla yapması gibi veya bir hipnoz uzmanının, dikkatimizi belli bir noktaya veya sese yönlendirip, odaklamaya çalışması gibi; “Bilim” de, dikkatimizi kâinataki bazı “sebep ve maddî nesnelere” yönlendirip – zumlayarak; buradan, “asıl ve tek faili”; yani “madde ve sebepleri, icraatında alet – edevat olarak kullanan Rabbimizi” görüş alanımızdan kaçırıp – gizler!

     Bu bilimsel cümle ve ifadelerin tekrar ve telkiniyle; dünyaya gözümüzü açtığımızdan beri maruz kaldığımız bu zihinsel bombardıman neticesinde, Rabbimiz’i bize unutturur. Bu zihinsel manipülâsyon ve programlama sonucu; artık “bir harf bile failsiz ve yazar/yazansız olamadığı hâlde; her ‘atom’ harfinde bile ayrı ve muhteşem bir kitap yazılmış bu kâinat, nasıl failsiz ve yazarsız olabilir!?” sorusu akla bile gelmez! Gelse de, merak edilmez. Merak edilse de; Bilim/sellik’in ona da “failsiz, yani otomatik, yani kendi kendine, yani çeşitli madde ve sebep ve kuvvetlerin etkisi ve itme – çekmesiyle, yani çeşitli tabiî ve deterministik fizik – kimya kanun ve mekanizmalarıyla işleyen” formatında, Bilimsel bir cevabı vardır muhakkak!

     Bilimsellik felsefesinin ürün ve sonucu olan Bilim’in, zihin ve bakış açımıza yaptığı bu “etki ve sihir” ve olmayanı olur(muş) gibi gösteren bu “illüzyon ve hokkabazlığı” burada bitmez. Sonraki aşamada; Bilimsel cümle ve tasvirler kanalıyla, bilinçaltımıza enjekte edip – gönderilen “subliminâl mesajlar” ve “kirli – virütik bilgilerle”; bilinçaltımız kodlanır ve programlanır!

     Sonuç olarak: Objektif ve evrensel, nesnel ve olgusal, dinden ve inançtan bağımsız ve ayrı olduğuna inandırdığı için; kendisini, ülke ve milliyet, din ve inanç fark etmeden, her yere kabul ettiren “Bilim ve Bilimsellik Felsefesi”nin; inanç ve itikadımızda yaptığı tahribat ve yıkımı halâ tüm boyutlarıyla fark edebilmiş değiliz.

     Kendi ateizm ve materyalizm, determinizm ve natüralizm inancına göre; kâinat gözlem ve araştırmalarında “kim, niçin, niye, anlam ve amacı ne?”sorularını dışlayan ve bu tür soruları spekülâtif kabul edip; bunları, “bilgi ve araştırma, delil ve gözlemin” değil; “felsefe ve din / inançların” konusu gören “Bilim”in bu inanç esaslarını kabul etmek zorunda değiliz.

      “Şimdi – şurada”da olmadığı için, direkt gözlemin mümkün olmadığı ve laboratuvar ortamında da, deney ve tekrarının yapılamadığı“Big Bang”in olduğunu; “kızıla kayma ve kozmik fon radyasyonu” gibi ikinci derece delil ve gözlemlerden bilen veya teorik – matematiksel hesaplamalardan bulan; hattâ “yerçekimi/kütleçekimi/gravitasyon” gibi “şimdi – şurada” olduğu hâlde, fiziksel varlığını hiçbir şekilde gözlemleyemeyen, fakat etki ve te’sirlerinden “var” kabul eden “Bilim/sellik”in; sıra “Allah, nübüvvet, melek, vahiy” konularına gelince; “bunlar metafizik ve inanç işi; bu konularda gözlem ve deney, ölçüm ve araştırma yapılamaz ve hiçbir şekilde delil – ispatı da yapılamaz” demesi, tam bir çifte standarttır! Evet, Rabbimiz’in “Zât”ı gözlenemez ama; “etki ve te’sir, fiil ve eserleri” meydanda, “ilim – irade – kudreti” ortada!

      Hem Bilim’in en temel amaçlarından birisi de: Görüp – gözlemlediklerinden, görmediklerini öngörmek ve tahmin etmek değil mi!? Gördüklerinden, gör(e)mediklerine ulaşmak değil mi!?. “Şimdi/şuradaki” gözlem ve deneylerinden, “geçmiş ve gelecek”teki varlık ve olaylar hakkında bilgi ve bulgular elde etmek değil mi!? “Somut” gördüklerinden, “soyut” kanun ve prensiplere ulaşmak değil mi!? Gördüğü varlık ve işleyişten (teorinin öngördüğü); “teoriye göre, kâinatta şöyle birşey de olması gerekir” deyip, henüz göremediği o varlık ve boyutları, keşfetmeye çalışmak değil mi!?

     Bilimsel Bilim’den, Büyüklere Masallar!

     Bilimsel Bilgi ve İfadelerin arka fonunda saklı bu tür “subliminâl manipülâtif altmesajlar”; cümlelerin yüzey anlamının altında (ikincil anlam olarak) ifade edildiğinden; bu tür kirli ve frekansı parazitli bilgiler; şuurumuzun dikkatine takılmadan, direkt bilinçaltımıza kodlanıp – işlenir. Bilimsel Bilgi / Bilim’in içinde saklı bu tür virüslü kod ve komutlarla, zihnimiz formatlanıp, programlanmış ve yönlendirilmiş olur.

     Bilimsel Bilgi ve cümlelerde saklı, bu tür “hipnotik dil kalıplarının” telkin ve tekrarı neticesi, etkisi altına girdiğimiz “Bilimsellik Sihriyle”, zihin ve algı ve çağrışımlarımız bozulup, yeniden programlanmış olur. Bilim/sellik’in bu teshir ve illüzyonunun yazdığı senaryolara göre, kâinatı görmeye ve algılayıp, anlamlandırmaya başlarız.

     Şuuraltımızı ele geçiren Bilimsellik Virüsü neticesi; “hayâl” ile “gerçek” arasındaki fark bulanıklaşıp, silinmeye başlar. “Gerçeklik duygumuzu” ve gerçeklikle bağımızı yitiririz. Gerçekliğine inandırıldığımız, sahte ve kurgusal, sihirli bir kâinatta; evimizdeki “araç, alet – edevat” gibi, kendi kendine hareket etme kabiliyeti olmayan “madde ve sebepler”; (yani etken olmayıp, “edilgen” ve fail olmayıp, “münfail” olan “nesne ve eşyalar”;) tıpkı bir “çizgi film / animasyondaki” figürler gibi, kendi kendine hareket etmeye; canlı ve şuurlularmış gibi organize olup, birşeyler inşa etmeye başlarlar! Tıpkı, çizgi filmlerdeki, “çekiç – tahta – çivi – testerelerin”;havalanıp – uçuşarak, “masa – sandalye – ev” inşa etmeleri gibi.

     “Bilimsellik” efsun ve illüzyonuyla; gerçek ve doğru olduğuna inandırıldığımız bu sihirli kâinatta; “atomların”, failsiz, sihirli bir şekilde uçuşarak, “ağaç – tahta – masa ve sandalyeler” yapması; “gezegen – yıldızların”, boşlukta asılı durması ve dengeyi bozmadan sür’âtle dönmeleri; şapkadan tavşan çıkması gibi, yumurtalardan “kuşların” çıkması; topraktan türlü çeşitte “yemekler” çıkması; ağaçdokuma tezgâhlarında, terzi ve tasarımcıların yaptıklarından daha mâhir, nakışlı ve desenli, “dokuma ve çiçekler” yapılması; topraktan çıkan boru ve musluklardan “incir, zeytinler” akması, tahtaların (dalların) içinden “çilek, elma, narlar”çıkması!… Üzüm asmasındaki çubukların, iplik gibi incecik salkımlarından, (şişirilmiş balon gibi) “üzümler” çıkması!… Anne karnında, göbeklerine çekilen bir kordonla bebeklerin beslenmesi; doğunca, dişşiz o bebeklerin, annelerinin sinesinden gönderilen sütlü gıdalarla, beslenmeye devam edilmesi!…

     Kâinatta olan tüm bu tuhaflıklar, bir film olarak çekilip – oynatılsa; “böyle senaryo mu olur, hiç gerçekçi değil” deyip, kanal değiştirmez miydik!? Hâlbuki “hayat”, kurgudan daha inanılmaz ve mu’cizevî!

     Ne var ki, Bilim/sellik’in telkin ve hipnozlarının etkisiyle; bütün bu tuhaflıklar, tüm bu garip ve esrarengiz olaylar; bize gayet mümkün ve ma’kûl, doğal ve olağan gelir! Bu olanlar hakkında, Bilimsel kitaplarda “Büyüklere Masallar” tadında anlatılan; “bilimsel açıklama ve izah, sebep ve sonuç, tasvir ve hikâyeleri” gayet inandırıcı buluruz!

     Sanki bütün bunların “sebebini” bulup, bir de “sebep – sonuç şablonuna oturtup, tasvir edince”; sanki olayların sırrı çözülmüş; bütün bu tuhaflıklar, “mümkün”;âdi ve sıradan hâle gelmiş olur! Halbuki sonuçta “sebepler” de başka yerden gelmiyor; onları da Rabbimiz yaratıp – yönlendiriyor!

“Sebeplerin sebebi” olan; yani “madde ve sebepleri”, “sebep” olarak atayıp; kudret elinde bir “alet” olarak kullanan; onları, eserlerine “araç ve sebep” yapan Rabbimiz, hiç aklımıza gelmiyor!Halbuki; “madde ve sebepleri’; alet – edevat olarak kullanıp, bu şeylere ‘araç ve sebep’ yapan kim?” sorusu; ezbere (anne – babamızdan duyduğumuz gibi)“Allah’tır” denilerek, geçiştirilip – unutulacak bir soru değil! Bu cevaba, önce kendimizi ikna etmemiz gerekiyor! Yoksa, doğru şıkkı baştan gösterilmiş bir soruda, doğru şıkkı işaretlememiz, o sorunun cevabını bildiğimiz anlamına gelmiyor!

Bilim/sellik’in: “Şu, şu sebepten; bu, bu kuvvet neticesinde; o, o madde nedeniyle; şu da, şu kanun yüzünden; o, bileşikle; bu, çarpışmayla; şu, basınçla; bu, ısı ve yanmayla; öbürküsü de, uzun zaman geçmesi sonucu, adaptasyon ve mutasyonla, olmadı elenmeyle” gibi verdiği Bilimsel Bilgi ve İfadeler; “ne olduğu” sorusunun cevabı ve “ne olduğunun, eksik bir tasviri” olabilir ancak; “nasıl olabildiği” sorusunun cevabı değildir; “nasıl olduğunun tasviri” bile değildir; hele “nasıl olupta olduğunun, sebep ve açıklaması” hiç değildir!

Bilim’in, olayları böyle “Yatay Deterministik Şablona” yerleştirerek, tasvir etmesi; olanların “açıklama ve izahı” değildir. Çünkü: “Tasvir ve tanımlama” başka şey, “anlam ve açıklama” başka şeydir.

     Bilim’in, gözlem – ölçüm – deney sonuçlarını, Yatay Neden – Sonuç Bağlamlarıyla resmetmesi ve “sebep – sonuç ardardalığıyla” modellemesi ve Rabbimiz’i de, “metafizik ve doğaüstü” diyerek; “bilgi ve araştırma, kâinat ve fizik dışına” çıkartması; bir mugalâta ve hokkabazlık olup; bu safsata, zihinlerde, Rabbimiz’in fiil ve eserlerindeki icraatını kapatıp – keser! Hâlbuki biz O’nu göremesek bile; O’nun etki ve fiilleri, icraat ve eserleri “metafizik” değil; ortada, görünüyor!

Okunma sayısı : 100+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun