Teolojik aklın eleştirisine cevap verilebilir mi?

Tarih: 16.09.2015 - 06:38 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Bu yazı kafamı çok karıştırdı. Buna nasıl cevap verilebilir?
- Teolojik Aklın Eleştirisi On sekizinci yüzyıl İngiliz Teologu William Paley’in, dönemini çok etkilemiş ve günümüzde de sıklıkla başvurulan bir tezi mevcut:
” Doğada yürürken bir saat bulursanız bu saatin kendi kendine oluştuğunu düşünmezsiniz. Tasarımcısının olduğunu bilirsiniz. Çünkü işleyişinde bir düzen vardır. Doğal işleyişte de bir düzen olduğuna göre evrenin de bir tasarımcısı olması gerekir. “
- Tezin kendisi bu. Tartışmaya geçmeden önce biyoloji sahasından kısa bir not düşmek istiyorum. Herkese hararetle tavsiye edebileceğim “Kör Saatçi” adlı seçkin yapıtında Richard Dawkins; Doğadaki biyolojik işleyişin, bir sonraki adımını görmekten aciz bir yapbozcunun çalışma tarzından farksız olduğunun altını çizmektedir. Bu nedenle türlerin adaptasyonuna hizmet eden doğal seçilimin her zaman başarılı sonuçlar vermeyerek bedensel yapıları pek de akıllıca olmayan bir sürü ucube ya da “teknik donanımı yetersiz” canlının ortaya çıkmasına neden olduğunu ve bu tür canlıları hâlâ suda, karada ve havada hayatlarını sürdürdüklerini kanıtlarıyla açıklamaktadır. Stephen Jay Gould Üstad’ın, “Darwin ve Sonrası” adlı çalışması ile birlikte okunmasında fayda var. Gerçekten heyecan verici!Ama benim itirazım felsefî açıdan olacak. Yine de biyolojik kanıtlar, aslolandır. Tezime geçiyorum: Diyelim ki yolda bir saat bulduk. Ve saatin üzerinde yalnız markası değil onu üreten Saatçinin de adı bulunsun. Hatta saat, her şeyiyle bir saat ustasının el yapımı olsun ve dünyada bir eşine dahî rastlanmasın. Bu durumda saatin yaratıcısı ya da tasarımcısı için “Saatçidir!” diyebiliriz miyiz?
-  Pratik ilişkiler bazında evet! Çünkü saat, ilk kez saatçinin tezgâhında ve sonrasında vitrininde alıcına sunulmuştur. Başka hiç kimsenin de bu saat modelinden ve özelliklerinden haberi yoktur. Peki günlük yaklaşımların dışına çıkarak teori alanında ya da felsefe kulvarlarında olayı düşündüğümüzde aynı sonuca ulaşmamız mümkün müdür? Yani saat gerçekten o saatçi tarafından mı tasarlanmıştır.
- Basit bir yanıtı var aslında: Tasarım gerçekte, geçmişten geleceğe uzanan kollektif ve birikimli emeğin ürünüdür. Açıklayalım: Saatçinin saati tasarlayabilmesi için önce saatçiliği öğrenmesi gerekecektir. Dolayısıyla mutlak surette, “Bir Bilene”, “Öğreten Adama” yani bir ustaya ihtiyacı vardır. Çıraklık eğitimi almadan ustalaşan bir saatçi elbette düşünülemez! Çünkü saatçi, saat tasarımı ve üretimi ile ilgili teknik ve entellektüel donanımını ancak ustasından edinebilir! Peki saati yapabilmesi için yalnız ustasının bilgi ve tecrübesinin arka planına mı ihtiyacı vardır?
- Hayır! Saati oluşturan parçaların üretilmesinde kullanılan başka teknik ve bilgilere sahip ustaların geçmişten gelen birikimleri de yapım sürecinde devreye girecektir. Birdenbire tasarlayanların ya da tasarıya katkı sunanların sayısında artış oldu değil mi? Peki kendi ustası ve diğer iş alanlarında yetişmiş ustalar tek başlarına mı öğrendiler saat ve saat parçaları yapımını?
- Yanıtımız yine hayır! Onların da ustaları vardı. Elbette “Birikimli Teknolojik Değişim Modeli” ile edinilen her yeni bilgi ve tecrübe, eskilerinin üzerine eklenmekte, eski bilgilerin içerdiği teknik hata ve yetersizlikler giderilerek, ustalık biriktirilerek geleceğe aktarılmaktadır. Tıpkı türlerin değişiminin, sevmediğim ifade ile Evrim’in, türlerin adaptasyonunu birdenbire değil, o anda çevresel koşullara gore gerekli adımları atmak suretiyle ve bir adım sonrası ne olacağını hakkında fikir yürütmeyerek gerçekleştirmesi gibi. Bu anlamda İnsanın bugünkü formunun idealleştirilmesi ve geçmişte yaşamış insan türlerinin her halükarda bu son ve ideal olduğu düşünülen forma yani Homo Sapien’e evrileceği şeklinde bir sonucun çıkarılması doğanın gerçeği ile taban tabana zıttır. Türlerde değişimin zorunlu olduğu anlarda ortaya çıkan genetik farklılaşma ve mutasyonlar elbette sonraki kuşakları da etkiliyor. Ama söz konusu genetik değişim, ideal bir tip tarifi yaparak kuşaklar sonrası gerçekleşecek evrime bu amaç için müdahale etmiyor. Aslında edemiyor. Çünkü böyle tasarım yapan bir aklı yok evrimin. O an oluşan koşullara göre bir tip tarifi yapılıp tür hayatta kalamaya çalışıyor. Hepsi bu… Ve bunun içindir ki çevresel koşullara adaptasyonumuzda, görme organı olarak gözlerimiz biçimleniyor. Ama başka şartlar altında yine bir memeli olan yarasalar gibi kulaklarımızı “görme organı” olarak kullanabilirdik. Yine balinalar gibi karaya çıktıktan sonra yeniden denizlere hem de akciğerlerimizle dönebilirdik. Yine konuşamayabilir yalnıca haykırabilirdik. Ama şartlar bizi “şehirler kurmaya küçücük evlere tıkılmaya, işsizlik sıkıntısı içinde varlık içinde yokluk yaşamaya” itti. Ama İnsan olarak bu sosyal evrim çizgisine de müdahale etmenin mümkün olduğunu biliyoruz.
- Toparlarsak, bir organın varlığı ya da yokluğunun ya da değişik varyasyonlarının mevcudiyetinin hiç bir önemi yok gerçekte. Önemli olan türlerin doğaya uyumu ve hayatlarının sürdürebilme yetenek ve kapasiteleridir. Gerisi detaydır. Biyoloji alanından tartışma konumuza geçiş yaparsak Harun Reşit döneminde Arap bir saat ustasının, bin yıl sonra tasarlanacak saatlerin biçimini değil kurgulaması hâyâl bile etmesi mümkün değildir. Ama bin yıl sonra üretilecek saatin tasarım ve tekniğinde mutlaka o arap ustanın emeği, etkisi yer alacaktır. Her usta duvara bir tuğla koyar ve duvar yükselir. Bu çerçevede filmin sonunu bildiğimiz için kahramanların da filmin başından itibaren sonu belli senaryoya uygun hareket ettiğini düşünüyor olabiliriz. Bu düşünce tarzı da insanî zaafiyetlerimizden kaynaklanır aslında ama gerçek kesinlikle böyle değildir. Yinelersek bir saat ustası iki kuşak sonrasının saat teknolojisini üretmekten aciz olabilir ama yaptığı küçük bir katkı ile yüzyıl sonrasının teknolojisi için zemin hazırlamış olur. O halde neden yüzyıl sonra yaşayacak saat ustası, “Bu saati, ben yarattım” bencilliğine ve haddini bilmezliğe kapılıyor. Herhalde kapılmıyordur. Ama Teolog Paley öyle düşünüyor. Mistik yapısı aslında algı ve akıl kırılmasına yol açıyor. Ama yine de zekice olduğunu kabul edelim. Güzellik de burada zaten. Devam ediyorum:
- Peki bu saatçinin hiç mi katkısı yok. Elbette var. O da bir canlı ve yaşadığı ana ve uzayına tüm diğer canlı ve cansızlar gibi müdahale ediyor. Kendisi de katkısını sunuyor. Ama bu katkı kesinlikle tanrısal anlamda mutlak ve tekil bütünlüğü olan bir yaratma tanımı içinde anlaşılabilecek bir katkı değil. Neden Yirminci Yüzyıldaki saat modelleri ve teknolojisi Onsekizinci yüzyıl İsviçre’sindeki saat ustaları tarafından üretilemiyor. Çünkü tarih ve insanlık, “Birikimli model” üzerine kendisini inşa ediyor. Kısaca ihtiyaca bağlı olarak her şey birikiyor. Farklılaşıyor. Ama bu plan dahilinde işlemiyor. Saat bugün bildiğimiz gibi tasarlandıysa bunun nedeni, koşulların zorlamasının ihtiyacın karşılanma kapasitesi ile birleşmesiyle ortaya çıkan sentezin bu tasarımı dayatması nedeniyledir. Yani başka şekillerde saatlerin çıkması hatta saatin hiç üretilmemesi de mümkün olabilirdi. Gerçek şu ki her türlü olasılık olasıdır. Ama burada özellikle vurgulanan; Saatçinin tekil bir tasarımcı olduğu fikrinin tamamen bir yanılsama olduğudur. Bunun tarafların kötü niyetiyle bir ilgisi de yoktur. İnsan beyni buna benzer algı kırılmalarını bir gerçeklikmiş gibi görüp gösterebilmektedir. Bu kronik yanılsamanın genotipimizde kodlu olduğunu düşünüyorum.
- İnsan evriminin gerçekleşme hızı, beyin ve sinir sistemi yapımızdaki, çevre-organizma uyumunu düzenleyen merkezlerin gerekli adaptasyonu gerçekleştirmeden evrilmesine neden olmuş olabilir ve bu nedenle insan, kendini doğadan kopmuş, hayvanlardan farklı ve doğanın içinden çıkan bir varlık gibi değil de dışarıdan doğaya indirilen bir seçilmişler topluluğu olarak görmektedir. Ama bu algı’nın gerçeklikle eşleşmesini sağlayacak gözlem yeteneğimizin yine genotipimizde yazılı olduğunu bu nedenle algı kırılmalarına müdahale edilebileceğini ve mistik inanışların zamanla ortadan kalkmasının mümkün olduğunu öngörüyorum. Bu son iki cümledeki saptamaları kanıtlayacak durumda değilim. O yüzden fikir jimnastiği olarak düşünebilirsiniz. Yinelersem, eğer saati kim tasarladı diye sorulacak olursa. saatin son vidasını sıkan saatçiden başlamak üzere geriye doğru gitmek ve tüm saatçileri işin içine katmak gerekecektir. Elbette saati son üreten kişi satacaktır. Ama biz burada gerçeğin peşinde koşuyoruz paranın değil. Gerçek de “gerçekten kollektif bir şey”. İnsanları atomize edip toplumsallığından çıkardığınızda, insanlar, en yaratıcı insanın -çünkü çağımızın en zengini-,Bill Gates olduğunu düşünmeye başlıyorlar. Hâlbuki bu adamın yanında onbinlerce kişi çalışıp tasarlıyor ama onların esamesi okunmuyor. Devam ediyorum:
- Saati tasarlayan yalnızca saatçiler mi?. Hayır, hiç tahta zemberekli saat gördünüz mü?
- O halde metalurji yani maden işlemeciliğini ve bu alanda katkı sunmuş usta, çırak ve mühendisleri de devreye sokmamız gerekmez mi?
- Ayrıca cam ustalarını, ayrıca saatin yağlanmasına yarayacak malzeme üretenleri vesaire vesaire…
- Tasarımcı ve yapıcı sayısındaki muazzam artışa dikkat çekiyorum. Kısaca tek tanrılı anlayıştan çok tanrılı aslında tanrısız anlayışa dönmüş oluyoruz. Çünkü herkes tanrı olursa tanrı kavramı, ontolojik yapısı gereği anlamsızlaşacaktır. Ve son olarak, saat kavramını saatçi tasarlamışsa bile bu kavramı ortaya koyan nedir? Elbette toplumsal ihtiyaçlardır.
- Peki bu ihtiyacı duyan kimdir? Toplum ve toplumu oluşturan bireylerdir. Bir tasarımcı yoktan ve hiç bir ihtiyaca yanıt vermeden üretiyorsa tanrısal niteliklere haizdir. Ancak herkesin karşılanmasını istediği bir ihtiyaç ile ilgili çözüm üreten bir tasarımcı gerçekte bu tasarımın kabaca nasıl olması gerektiğine ilişkin ön bilgiyi, çünkü hangi ihtiyacın karşılanması gerektiği konusunda fikir üreten bir yapı mevcut, toplumun kendisinden almaktadır. Son analizde tasarımın gerçek mucidi bizzat toplumun kendisidir. Bir anda ortaya neredeyse sayısız Tanrı çıktı ve nihayetinde ihtiyaç olgusunun kendisi de Platondan günümüze uzanan “Kavramların insandan bağımsız olarak evrenin bir yerinden dünyaya inmesine ilişkin ide yaklaşımını” fazlasıyla tartışmalı hale getirdi. Bilmemiz gereken ihtiyaçlarımızın mutlak olmadığıdır. Saati tasarlamanın mutlaka bir zorunluluk olmadığını, insanların, kapitalizm gibi sürekli üretip tüketmek üzerine ömürlerini mahvettikleri bir sistemde değil de farklı kaygıların egemen olduğu bir tarzı hayatta yaşadıkları takdirde zaman kavramına başka bir açıdan bakacaklarını ve belki yalnız güneşin ve ayın hareketlerinin, zamanı ölçmekte onlar için yeterli olacağını anlayabileceğimizi umuyorum. Böyle bir toplumsal kurguda, insanlar, hayatlarını bir yarış atı gibi oradan oraya koşturarak tüketmeyecekleri için herkesin elinde bir kol saati yer almayacak, böylece İsviçrelilerin cepleri dolmayacaktı. Buna karşılık, yeme, içme, barınma gibi gereksinmelerin izafî olmadığı, aksine ihtiyaçların mutlaklığı ileri sürülebilir. Yanıtı Dawkins’in tanımlamasıyla verecek olursak; eğer doğa, yani “Kör Saatçi”, başka koşulları dayatmış olsa idi, insanlar, başka kanallarla enerji transferi yapabilir ve şu anda yeme kültürümüzü oluşturan alışkanlıklarımızın tekini bile yaşamamış olabilirdik. İnsan bir canlı olarak enerji transferi yapmak zorundadır. Ama bunun yöntem ve içeriği konusunda mükemmeliyetçi bir mutlaklık mevcut değildir. İhtiyacın o anki giderilme pozisyonunun yetkinliği önemlidir. Hayat, geleceğe ilişkin projeksiyon yapmamaktadır. Durum bu açıdan kesinlikle tanrısal mükemmellik içermemektedir.
- Sözün özü eğer yolda bir saat buluyor ve tanrıya inanıyor iseniz lütfen huzurunuz için saati olduğu yere bırakın ve yürümeye devam edin. Mutlak gerçeklik olarak kabullendiğimiz önermelerin aklımızın muzip bir oyunu, bir algı yanılması olabileceğini her zaman bir yerlere not edin. Biliyorum ki hayat üzerinde kafa yormaya değmeyecek kadar kısa. Ama yine de yoruyoruz işte. Merak etmek, düşünmek, öğrenmek ve anlamak ne güzel şey!

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Cevap 1:

Paley’in teistik analojisi yalnızca salt bir tekillik durumunun meydana getirdiği olağanüstülüğe yönelik bir biçimde anlaşılmamalıdır.

“Doğada yürürken bir saat bulmak.” ilk bakışta istisnai bir durumu gösterir. Oysa metaforda kullandığımız tüm kelimeler ayrı orijinal durumları gösterir.

Buna göre "doğa", "doğa-da", "yürür-iken","saat", "rastlamak" ifadeleri oluş ve eylem bildiren ve aynı zamanda varoluşsal zamansallığı bildiren nitelemelerdir.  Buna göre durumun bütünlüğü kendinden öte bir aşkınlığı ister istemez ifade eder. 

Doğa-da olmanın bilinçlenmesi ile ortaya çıkan var-oluş ya da insanın olgusal fenomenliği tamamen bize özgü bir istisnailiği ifade eder.

İkinci olarak, zaman ve zamanın akışı algısına dayalı gelecek durumunu öz olarak içeren ‘yürürken’ ifadesi de diğer bir istisnai durumu öz olarak belirtir. Nitekim Aristoteles’in Yürüyenler (Peripatetics) ekolü tam da böylesi insana özgü öznelliği tanımlar.

"Saat" ise insan zihninin kavramlaştırabildiği veya daha öte götürerek ideleştirebildiği her türlü oluş durumunun nesnelliğini ve bu nesnelliğin farkındalığının istisnailiğini içermektedir.

"Rastlamak"  ise, bu rastlantının insana ya da insan zihninin algı seçiciliğine uygunluğu ile orantılıdır.

Dolayısıyla yalnızca nesnel saat olgusuna odaklanmak yerine, bütüncül bakış ile tüm durumun birbiri ile olan fenomenal eşanlılığına ve varoluşsal aşkınlığına bakılması gerekmektedir.

Buna göre bir mineral ya da atomun veya herhangi varoluşun saat analojisi ile tanımlanması sadece bir anahtardır. Tüm kozmos bütün ilişkileri ile birlikte tıpkı bir saat gibi kendisinden aşkın olan bir anlamı göstermektedir. Bu aşkın anlam ise kozmosa özgü orijinalliğin ve tekilliğin gereği olarak ‘yaratılma’ ile tanımlanmalıdır.

Doğada mükemmelliğin olmadığını iddia edebilmek için, öncelikle neyin mükemmellik olduğunun ortaya konulması gerekir. Bunu estetik yargımıza ve sanat anlayışımıza mı dayandıracağız; ya da toplumsal düzenimiz veya deneysel bilimlerimize dayalı duyusal algılarımıza mı? Nedir mükemmel olan?  Mükemmel olan ifadesini zihinsel algımızı tatmin edebilen şeyler için mi kullanacağız, yoksa hayal gücümüzün oyunları içerisinde mi ona bir yer bulmaya çalışacağız?

Bizce mükemmel olan "hayat"ın kendisidir. Çünkü hayat kendisinden daha mükemmeli düşünülemeyen bir oluştur. Evrende hayat var ve biz bu hayatın bir parçası olarak varız.

Hayatın varlığı “doğaya uyum sağlayanlar hayatta kalır” savındaki totoloji ile açıklanamıyor. Hayatta kalan kimlerdir? Doğaya uyum sağlayanlar, doğaya uyum sağlayanlar kimlerdir? Hayatta kalanlar!

Bu ifadeler bırakın hayatı hiçbir şeyi açıklamıyor. Bu totolojiyi sosyal hayatımıza uygulasaydık sanatı tuvale uyum sağlayanlar ile bilimi deneye uyum sağlayanlar ile ve bilgiyi bilmeye uyum sağlayanlar ile; edebiyatı söze uyum sağlayanlar ile ya da adaleti kurallara uyum sağlayanlar ile açıklardık.

Oysa büyük yapıtlar en azından sıradan uyumun üzerine çıkabilmiş olanlar olduğu gibi, deneysel olgular da deneysel düzeneğin dışına çıkabilenler üzerinden yürütülmektedir. Edebiyat ve adaletin tipolojisi onların aşkınlığında ortaya çıkmaktadır.

İşte hayat biyolojiden öte bir konumu bizim zihnimizle zaten ortaya koyuyor.

Evrensel ve bütüncül bakışı bırakarak bir resmin yalnızca karelerine odaklanmak bizi anlamsızlığa götürecektir. Nesnellik algısına dayalı yanılsama bizi her nesne aşaması için bir tanrı düşüncesine götürür.

Ancak her şeyin birbiri ile bağlı kompleks bir bütün olduğunu fark ettiğimizde varlığın ve hayatın gösterdiği aşkınlığı görebiliriz. Bu ise kendi mükemmelliklerinin ötesinde bir yaratıcının tanımlanamaz varlığına bizi götürmektedir.

Cevap 2:

İlkeler bazında bazı gerçekleri kısa notlar halinde paylaşmayı faydalı görüyoruz.

a) Bu yazının hiçbir ifadesinde bilimsel kesin bir kanıtın yeri yoktur. Hepsi yazarın hayal dünyasında kurguladığı ve “tanrıtanımazlık” düşüncesine katkısı olduğunu düşündüğü ihtimallerden ibarettir.

Halbuki, bir ihtimalin ilmi bir değerinin olması için onu bazı kuvvetli emarelerin desteklemesi gerekir. “Herhangi bir delile dayanmayan bir ihtimalin ilmi bir değeri olmaz.” kuralı, umumun kabul ettiği bir gerçektir.

Defalarca sitemizde verdiğiz örneği tekrar verebiliriz. Mesela: Marmara denizinin, şu anda sudan ibaret bir deniz olduğu bir gerçektir. Bu gerçeğin karşısına “yarın sabah bu denizin bir tuzlaya veya şeker havzasına döneceği” ihtimalini koyamazsınız. Çünkü, bunu gösteren hiç bir delil veya emare yoktur.

b) Kâinatın bir tekâmül kanunun içinde yaratılması, tesadüf için değil, aksine bir yaratıcının varlığına en büyük delildir. Çünkü, bir şey gittikçe güzelleşiyor ve mükemmelleşiyorsa, onu yapan ustanın mükemmeliyetçi ve belli bir amaç ve gayeyi hedeflediğini gösterir. Çünkü, varlıkların bir uyum içinde tekâmüle doğru yol alması, ancak açık bir hikmetin, sonsuz bir ilmin ve nihayetsiz bir kudretin eseri olabilir. Kör tesadüf bu işe karışamaz.

c) Bir odaya giren ve orada serilen bir sofrada -söz gelişi- 10 kaşık, 10 çatal, 10 tabak görse, oraya 10 kişinin gelip yemek yiyeceklerine gözle görür gibi inanır. Çünkü, bu kadar tevafuklar kör tesadüfe havale edilemez.

Aynen bunun gibi, örneğin; milyarlarca, trilyonlarca insanda çok lazım olan iki gözün, iki kulağın, iki böbreğin, iki elin, iki ayağın olmasını, her bir el ve ayakta beş parmağın olmasını, elin bütün parmaklarının farklı boyutlarda olmasını tesadüfe havale etmek -matematik ihtimal hesaplarına göre- imkânsızdır.

d) Bir yabancı isimden aktarılan bir sözün mutlaka doğru olduğuna kapılanlar, gerçekten yaman bir cehaletin kurbanıdır. Çünkü, kâfirlerin delilsiz, tahmine dayalı, dinsizlik adına söyledikleri sözlerini, İslam alimlerinin görüşlerine tercih etmek çok cahilce bir bağnazlıktır.

Bilindiği gibi, bir fende ve bir sanatta uzman olan bir-iki zatın o fen ve o sanata ait hükümleri ve fikirleri, onda ihtisası olmayan bin adamın, -hatta başka fenlerde âlim ve ehl-i ihtisas da olsalar- karşı fikirlerini hükümden ıskat eder/değerden düşürür.

Keza,  bir meselede ispat ediciler her zaman inkâr edenlerden daha avantajlıdır. Çünkü, bir şeyin varlığını ispat etmek için, onun varlığını gösteren bazı delilleri veya emareleri göstermek davayı kazanmak için yeterlidir. Halbuki, bir şeyin yokluğunu ispat etmek için bütün dünyayı taramak gerekir.

Nitekim, “Ramazan hilalini  gördüğünü” bildiren iki kişinin şahitliği, onu görmeyen binlerce kişinin sözlerinden daha muteberdir.  

Yine "Dünyada, Süt konservelerine benzeyen Hindistan cevizinin yetiştiği bir bahçe var." diye dava etmekte iki isbat edici, bin inkâr edici ve nefyedicilere galebe edip davayı kazanıyorlar. Çünkü ispat eden yalnız bir Hindistan cevizini veyahut yerini gösterse kolayca davayı kazanır. Onu inkâr eden ise, ancak bütün yeryüzünü aramak, taramakla hiçbir yerde bulunmadığını göstermekle davasını ispat edebilir…

İman esasları da böyledir. Bir emaresini gösteren kazanır. İnkâr edenler ise ezelden ebede kadar bütün kâinatı arayıp taradıktan sonra ancak bu konuda söz söyleyebilirler.

“İşte bu kat'î hakikate binaen binler feylesofların muhalif fikirleri, böyle imanî meselelerde birtek muhbir-i sadıka karşı hiçbir şübhe hattâ vesvese vermemek lâzım iken, yüz yirmi dört bin isbat edici ehl-i ihtisas ve muhbir-i sadıkın ve hadsiz ve nihayetsiz müsbit ve mütehassıs ehl-i hakikat ve ashab-ı tahkikin ittifak ettikleri erkân-ı imaniyede; aklı gözüne inmiş, kalbsiz, maneviyattan uzaklaşmış, körleşmiş birkaç feylesofun inkârlarıyla şübheye düşmenin ne kadar ahmaklık ve divanelik olduğunu kıyas ediniz.” (bk. Nursi, Asa-yı Musa, s. 31)

e) Evrim ve mutasyon konusu, ancak varlıkların yaratılmasından sonra söz konusu edilebilen kavramlardır. Çünkü varlık olmadığı yerde ne mutasyondan ne de evrim dedikleri şeyden söz edilemez. Bu sebeple, bu gibi kavramların üzerinden kâinatın varlığını değerlendirmek, üstelik bunları tesadüfün delili gibi sunmak -hakikaten- abesle iştigaldir.

f) Hülasa: Sonsuz ilim, kudret ve hikmet sahibi bir tek yaratıcının ezeliliğini kabul etmeyenler, milyarlarca cahil, aciz, kör, cansız unsurların ezeliliğini kabul etmek zorunda kalırlar. Çünkü tesadüfün kendisi yoktur. Yok olan bir şeyin yokları var etmesi düşünülemez.

Tabiat/doğa dedikleri şeyler ise birer kanundur. Her kanunun, bir kanun koyucusu vardır. Elbette bu tabiatın ve doğanın ve sebeplerin de bir yaratıcısı olmak aklen zorunludur.

Üstelik, bu davanın doğruluğunu gösteren binlerce peygamberler mucizelerine dayanarak, milyonlarca evliya keşif-kerametlerine dayanarak, milyonlarca asfiya ilim ve akl-ı selimine dayanarak bu davanın hak ve hakikat olduğunu ispat etmişler.

Buna mukabil, ateizmi doğrulayan bir tek ilmi ve akli delil yoktur. Söylenen her şey, dinsizlik fanatizmine dayalı olarak ortaya çıkan bir tahminden öteye geçemez.

f) Son olarak şunu söyleyelim ki: Ateistlerde “tanrıtanımazlık” tasavvuru, bağnazlık derecesinde bir fanatizme götüren bir taassup halindedir. Bir insanda kör düğümü gibi bir ön yargı oluşmuşsa, onun giderilmesi oldukça zordur.

Bu gibi kimseler, gördükleri Tevhidin varlığını gösteren onlarca müspet delili görmezlikte gelirken, ufak bir olumsuzluğu, küçücük bir şüphe emaresini görse büyük bir delil olarak kabul eder.

Mealini vereceğimiz ayette bunların bu hastalıklı psikolojik durumları gözler önüne serilmiştir:

“Eğer sana kağıda yazılı olarak bir kitap indirmiş olsaydık, kendileri de elleriyle onu tutmuş bulunsalardı o kâfirliklerinde inad eder, yine de: 'Bu besbelli bir büyüden başka bir şey değil!' derlerdi.” (Enam, 6/7)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Kategori:
Okunma sayısı : 1.000+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun