Tanrının sözü net, kesin ve anlaşılır bir biçimde olması gerekmez mi?

Tarih: 16.05.2022 - 08:21 | Güncelleme:

Soru Detayı

- Bakara 26 ayetini açıklar mısınız?
- İnkar edenler ise “Allah misal olarak bununla neyi kastediyor?” derler.
- Bu ifadeyi açıklar mısınız?
Allah böcekten misal veriyor inkar edenler ise bu misali anlamıyor.
(İnkar edenler ise “Allah misal olarak bununla neyi kastediyor?” diyorlar)

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Bakara Suresi 26. ayetin meali şöyledir:

"Allah herhangi bir şeyi, bir sivrisineği, hatta onun da ötesindekini misal vermekten utanıp çekinmez. Bunun karşısında iman edenler onun, Allah’tan gelen gerçek olduğunu bilirler, inkâr edenler ise 'Allah misal olarak bununla neyi kastediyor?' derler. Allah birçok kimseyi onunla saptırır, birçok kimseyi de onunla doğru yola iletir; onunla başkalarını değil, ancak emrine karşı gelenleri saptırır."

Bu ayette anlaşılmayan bir durum yok. Tam aksine gayet net ve açık bir durum söz konusudur.

İbn Abbas’tan yapılan rivayetlere göre, ayetlerde “sinek-örümcek”ten misal verilince, müşrikler “Allah böyle misal vermekle ne kastediyor?” dediler. Bu ifadeleriyle gerçekten bunun hikmetini öğrenmek istiyor değillerdi. Maksatları, Kur'an’ın belagati karşısında uğradıkları hezimeti, onun manasında -akıllarınca- bulduklarını zannettikleri kusurları bahane ederek, bunu fırsata dönüştürmek istiyorlardı. Bazı rivayetlere göre, bu gürültüyü koparanlar Yahudilerdir. (bk. İbn Aşur, ilgili ayetin tefsiri)

Demek ki, Kur'an; sinekle ve örümcekle temsil getirip karıncadan, arıdan bahsedince Yahudiler, münafıklar ve müşrikler için itiraza bir fırsat doğdu, ahmaklıklarını gösterip şöyle dediler:

"Allah Teala azametiyle beraber, kâmil insanların bahsinden haya duydukları böyle kıymetsiz şeylerden bahsetmeye nasıl tenezzül eder?"

İşte Kur'an, bu ayetle onların ağızlarına şiddetli bir darbe vurmuştur.

Temsil, teşbih, örnekleme edebî sanatlardan olup hem sözün güzelleşmesini hem de anlamanın kolaylaşmasını sağlar. Sonsuz merhamet ve lütuf sahibi olan Allah, kitabını kullarının zevkle okumaları ve kolay anlamaları için gerektiğinde bu sanatları da kullanmıştır.

İnkârcıların yağmur, bulut, örümcek gibi örnekleri ileri sürerek “Allah böyle şeyleri örnek vermez.” demeleri üzerine, “Gerektiğinde sivrisineği, hatta daha küçük ve önemsiz şeyleri bile örnek verir.” denilerek, bu düşünce reddedilmiştir.

Allah Teâlâ’nın kullarına, gerçekleri görmeleri ve bilmeleri için verdiği alet ve araçlara, gönderdiği kitaplara ve peygamberlere rağmen inkârcılar, düşünme ve irade denilen yeteneklerini inkâr yönünde işletmiş, onu tercih etmişler, ilahi irşad ve yardımdan yararlanmamışlardır.

Aynı irşadlar ve bilgi araçları bir kısım insanların imanı tercih etmelerine yardımcı olurken, bir kısım insanların da sapmalarına vesile olmuştur.

İman veya inkâr, hidayet veya sapma, hayır veya şerden birini seçen insandır, insanın seçtiğini yaratan ise tek yaratıcı olan Allah’tır.

Doğru yolu bulma veya sapma, seçim ve tercih yönünden kula (insana), yaratma yönünden ise Allah’a aittir. Fiil faile yani özneye böyle bağlanır ve “... saptı, saptırdı, hidayete erdi, hidayete erdirdi” denir.

Allah’ın hidayet ve yardımının, fıtratı bozulmamış insanı doğru yola ileteceği, hidayete erdireceği; sapanların ise kendi iradeleriyle Allah emrine karşı geldikleri, irşadına sırt çevirdikleri, nefislerine uydukları için saptıkları ayette açıkça anlatılmıştır: “... onunla ancak emrine karşı gelenleri saptırır.” (bk. Kur'an Yolu, ilgili ayetin tefsiri)

Soruda yer alan “Tanrının sözü net, kesin ve anlaşılır bir biçimde olması gerekmez mi?” sorusuna gelince:

Şüphesiz Yüce Allah’ın sözleri anlamak isteyenler için açık ve nettir. Ancak Kur'an’da çeşitli anlamlara muhtemel “müteşabih” ayetler de vardır. Bu ayetler bir imtihan ve deneme vesilesi olarak Kur'an’da yer almıştır. Böylece gerçek müminlerle, kalplerinde eğrilik olanlar birbirinden ayrılırlar. Bu konuda bizzat Kur'an’da şöyle denilmektedir:

“Sana kitabı indiren odur. Onun (Kur’an) bir kısım ayetleri muhkemdir, ki bunlar kitabın esasıdır, diğerleri ise müteşabihtir. Kalplerinde sapma meyli bulunanlar, fitne çıkarmak ve onu (kişisel arzularına göre) tevil etmek için ondaki müteşabihlerin peşine düşerler. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir; bir de ilimde yüksek pâyeye erişenler. Derler ki: Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır. (Bu inceliği) yalnız aklıselim sahipleri düşünüp anlar.” (Al-i İmran, 3/7)

Mümin kişi Kur'an’ın çelişkiler içermediğine yürekten inanır. Zaten Kur'an-ı Kerîm de bu kitabın Allah’tan başkası tarafından gönderilmiş olması ihtimalini ortadan kaldıran çelişmezlik deliline bizzat işaret etmiştir:

“Kur'an’ı inceleyip düşünmüyorlar mı? Eğer Allah’tan başka birinden gelmiş olsaydı onda birçok tutarsızlık ve çelişki bulurlardı!” (Nisa, 4/82)

İşte Kur'an’da zahir (ilk anda hatıra gelen) anlamları açısından birbirleriyle uyumlu olmayan ifadelerle karşılaşan bir mümin, bunların aynı kaynaktan geldiğini dikkate alarak ve müteşabihleri muhkemlere arzederek, görünürdeki çelişkinin gerçek olmadığını ortaya çıkaracak fikrî bir çalışma yapar, böylece inancı daha bir güçlenir ve gönlü huzurla dolar…

Kınanan tutum ise kötü niyetle, zihinleri karıştırmak için yola koyulmak, tevili amaç haline getirmek yani ana hükümleri göz ardı edip hep müteşâbihata uymak, canının istediği manalara Kur'an’ı alet etmektir…

Ayet-i kerimede yerilen kötü maksatla yapılan tevil, ilahi dinlerin tevhid inancını yerleştirme ve insanlığa mutluluk yollarını gösterme hedefini baltalamak isteyenler için güçlü bir silâh olmuştur. Çünkü bu sapkın yorumlar dinin öğretilerine karşı çıkma değil aksine dinî metinlere bağlanarak ve dine sarılma maskesi altında yapıldığı için, geniş kitleleri etkileyebilmiş ve peşinden sürükleyebilmiştir.

Bir kısım Yahudi ve Hristiyan din adamları kendi kutsal kitaplarına tevhid inancını zedeleyen unsurları bu yolla sokuşturdukları gibi, Kur'an’daki bazı ifadeleri eğip büküp yanlış manalarda yorumlamaya kalkışmışlardır. Bu eğilim çok geçmeden İslam muhitine de sıçramış ve İslam tarihinde bir taraftan çok acı olayların yaşanmasına bir taraftan da Müslümanların geri kalmasına sebebiyet veren sapkın fikir ve inanç cereyanları oluşmuştur.

Elmalılı Muhammed Hamdi’nin bu yolu tutanlarla ilgili şu sözleri bu konuya dair önemli bir kesit vermektedir:

“Bunlar ya kişisel düşünce ve arzularından başka bir hakikat tanımazlar veya din deyince gerçekle ilgisi olmayan bir oyuncak düşünürler. Din meselesinin mutlak olarak hakka tâbi olmak demek olduğunu bilmek istemezler; bu hususta muhkem yolu belirlemeye yanaşmazlar ve onları uygulamaktan hoşlanmazlar da sürekli olarak ruhları kuşku ve kuruntulara sürüklemek için yalnız hayalî şeyler, rumuzlar (simge) bilmeceler ve müteşabihat içinde kişisel düşünce ve arzularını tatmin yolları ararlar, müteşâbihatı şüpheye alet etmek için onları muhkemata tercih ederler."

"Yine birtakım inkârcılar vardır ki dinin hiç anlaşılmaz ve anlaşılınca hükmü kalmaz batıni bir sır olduğu iddiasıyla bütün muhkemleri müteşabihlere döndürmeye çalışırlar. Her şeyi kuşku perdesi altına almak, hep acayip ve garayip şeylerden bahsetmek, en iyi bilinen hakikatleri efsane gibi göstermek isterler.” (bk. Hak Dini, ilgili ayetin tefsiri)

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yazar:
Sorularla İslamiyet
Kategori:
Okunma sayısı : 100+
Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun