Şuara suresi 226. ayetteki, onlar yapamayacakları şeyleri söylerler, ne demektir?

Soru Detayı

- Şuara suresi 226. ayette şairler için "onlar yapamayacakları şeyleri söylerler." diyor. Bu ne demektir?
- Yani bir şairin "sokaktayım kimsesiz bir sokak ortasında" mısrasını yazması için gerçekten de sokakta mı olması gerekir?
- Bu durum mecazları için geçerli midir?
- Mesela şair dizesinde "sessizliği parçalıyorum" diyor. Sessizlik gerçekte parçalanamaz bir şey. Şair yalan mı söylemiş oluyor?
- Şair hayal etmeyecek mi?
- Müslüman bir şar şiir yazarken nelere dikkat etmeli?

Cevap

Değerli kardeşimiz,

Ayetlerin mealleri:

"Şairlere gelince, bunların peşine de sapkınlarla çapkınlar düşer. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmez misin? Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah'ı çokça ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, neye nasıl dönüşeceklerini yakında görecekler." (Şuara, 26/224-227)

Önceki âyetlerde (221-223) şeytanların Hz. Peygamber (asm)'e yaklaşamayacakları belirtilmekte ve kimlere yaklaşabilecekleri açıklanmaktadır. Şeytanlar ancak çok yalan söyleyen, iftira atan, sahtekâr, günah işlemekten çekinmeyen kimselere, yani kendilerine uygun karaktere sahip olanlara yanaşırlar.

İnkarcılar Kur'an'ın gayb âleminden verdiği haberleri şeytanların ilhamı, nazmını da şiir olarak telakki ediyor, dolayısıyla Hz. Peygamber (asm)'e "kâhin ve şair" diyorlardı. İşte bu ayetler onların bu tür temelsiz iddialarını reddetmekte; inkarcı şairlere gerçekleri arayanlar değil, ancak heva ve hevesleri peşinde giden, zevk ve eğlence düşkünlerinin uyacağı bildirmektedir.

"Her vadide dolaşmak" her konuya girmek, her konuda söz söylemek demektir. Gerçekten de -devamındaki ayette belirtildiği üzere inançlı ve ahlâkî değerlere bağlı olanlar farklı olmakla beraber- öyle şairler de vardır ki bunlar her vadide dolaşır, iyi kötü, eğri doğru her konuya girerek toplumu etkilemeye çalışırlar. Sözleri ile yaptıkları birbirini tutmaz, yapmadıklarını söyler, söylemediklerini yaparlar. Bu sebeple onların peşinden dürüst insanlar değil, ancak sapkınlar gider. (Elmalılı, Hak Dini, ilgili ayetin tefsiri)

Bu nitelikte olan şiir ve şairle Kur'an ve Peygamber (asm)'i karşılaştırmak bile abestir.

Kur'an, insanların sosyal ve kültürel hayatlarında önemli bir yer işgal eden şiiri ve şairleri mutlak olarak yermemiş, bilâkis şiirin iyisine ve güzeline insanları özendirmiştir. 

Kur'an'm üstün ifade gücünü gören Araplar onu şiire benzetmişler, Hz. Peygamber (asm)'e de şair demişlerdir. (bk. Enbiya, 21/5; Saffat, 37/36; Tur 52/30)

Bu durum karşısında Kur'an kendisinin asla şair ve kahin sözü olmadığını, ancak Allah tarafından indirilmiş ilâhî bir kelâm olduğunu vurgulamış (bk. Hakka, 69/41-42) ve putperestlik döneminin İslâm ilkeleriyle ters düşen şiirini yermiştir.

Nitekim 227. ayette özellikleri anlatılan gerçek müminler, müşrik dönem şairlerini yeren yukarıdaki hükmün dışında tutulmuşlardır.

Bunlar söyledikleri şiirde gerçekleri dile getirirler; söyledikleriyle yaptıkları birbirine uygundur. Allah'ın birliği esasına dayanan tevhid dininin ilkelerini savunur, Allah'ı zikreder, O'nu yüceltirler. Yaptıkları iyi işlerle hem kendilerinin hem de toplumun yücelmesini ve yükselmesini gözetirler. Zulmün ve haksızlığın karşısında şiirleriyle mücadele verir, hakkı savunurlar.

Sahih hadis kaynaklarında yer alan birçok hadiste de iyi maksatla kullanılan şiir, yukarıda kötülenen şiirden istisna edilmiş, hatta özendirilmiştir. (bk. Buhari, Edeb, 90; İbn Mâce, Edeb, 42)

Meselâ Câhiliye döneminin önde gelen şairleri arasında yer alan ve Medine döneminin sonların doğru müslüman olan Lebîd b. Râbia'nın "Bilinmelidir ki Allah'tan başka her şey bâtıldır." anlamındaki mısrası (Dîvân, s. 132), Hz. Peygamber (asm)'in "şairlerce söylenmiş en doğru söz" şeklindeki takdirine mazhar olmuştur. (Buhârî, Menakıbü'l-ensar, 26)

Keza ashâb-ı kiram arasında Resûl-i Ekrem (asm)'in takdirlerini kazanmış başka birçok şair bulunmaktaydı. Bunların başında gelen Hassan b. Sabit'e, "Müşrikleri (şiirlerinle) hicvet, bil ki Cebrail de seninle beraberdir." buyurmuştur. (Buhari, Bed'ü'l-halk, 6, Megazî, 30; Müslim, Fezâilu's-sahâbe, 153)

Surenin bu son dört ayeti, şiirden çok şairler için bir çerçeve çizmekte, şairlerin her an düşme ihtimali olan tuzaklara ve tehlikelere dikkat çekmektedir. Ayetlerde yer alan bazı anahtar kelimeler üzerinde durarak, çizilen çerçevenin etrafında dolaşmaya çalışalım.

Ayetteki "gâvûn" kelimesinde bulunan "hevasına boyun eğen" manası, müfessirlerin bu kelimeyi "azgın" şeklinde yorumlamasına kapı aralamıştır. Zira hevasına boyun eğen bir kişinin, şeytanın tuzağına düşmesi ve onun oyuncağı olması çok kolaydır. Şeytanın yönlendirdiği insan, sapmış ve azmış bir insandır.

Kur'an-ı Kerim'in birçok yerinde "azgınlık, sapıtma ve şeytanın şaşırtması" manasında, bu kelimenin iştikaklarının/türevlerinin kullanıldığını görmekteyiz.

Şairlerle ilgili ayette, bu kelimenin tercih edilmesi, cahiliye dönemi şiiriyle doğrudan ilgilidir. Cahiliye dönemi şiirinde, üç temel unsurun ağırlıklı olarak varlığı dikkat çeker:

Birincisi, o dönem şiirinde şehevî duyguları kamçılayacak konulara sık sık yer verilmesi.

İkincisi, cahiliye dönemi şairlerinin, şiiri menfaat için övme ve yerme aracı olarak kullanmaları.

Üçüncüsü, o dönem şiirinde asabiyetçi, kavmiyetçi unsurların ağırlıklı yer tutması.

Bu çerçevede cereyan eden cahiliye dönemi şiirini ve şairini, Kur'an-ı Kerim zemmediyor, kötülüyor ve sakındırıyor. (İbn Kesir, ilgili ayetlerin tefsiri)

Cahiliye döneminde şairler, gerçekleri görmezden gelip aklın hayalin almayacağı, mantıkla bağdaştırılamayacak sözler peşinde koşuyorlar, en önemlisi menfaat gereği bugün "ak" dediklerine ertesi gün "kara" diyebiliyorlardı.

Bir şair, aldığı bir kese altından dolayı, iyi birisini yerin dibine batırabiliyor, yine menfaat elde ettiği zaman, kötü birisini göklere çıkarabiliyordu.

Kur'an, hakikatle bağdaşmayan bu tavrı zemmediyor.

225. ayette geçen "yehîmûn" kelimesi, "şaşkın şaşkın dolaşmak" manasındadır. Kelimenin kökü "h(e)y(e)m(e)" dir. Bu kelime Arap dilinde, "nereye gittiğini bilmeden dolaşmak, şaşkınlık" manasındadır.

Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, bu ayeti şu şekilde yorumluyor:

"Şairler; eğri-doğru, iyi-kötü her konuya dalar, her vadide otlar, ifadede ne kadar şaşkınlık ve şiddetli arzuya dalarsa o kadar etkili olacağından, her telden çalmak için, iyi-kötü her vadide sarhoş bir şekilde dolaşırlar." (Elmalılı, Hak Dini, ilgili ayetin tefsiri)

Elmalılı'nın, "otlarlar ve her telden çalarlar" tabiri oldukça dikkat çekicidir. "Otlamak" kelimesinin Türkçemizde, "menfaat peşinde koşan ve başkalarının sırtından geçinen" gibi manaları çağrıştırdığını, çağrıştırmanın da ötesinde bu manaları ihtiva ettiğini söyleyebiliriz. Zira bir hayvan, bir yerde otlarken, insiyak dediğimiz güdüleriyle, menfaatinin peşinde koşar.

Bu durumdaki şairi ve şiiri Kur'an-ı Kerim zemmediyor.

Mehmet Vehbi, "Hülâsatü'l-Beyan"da bu konuyla ilgili şunları söyler:

"Şairler, kemal-i hayretle, işlerine yarayan her vadiye giderler ve ağzına gelen her şeyi söylerler. Meselâ, bir kimseyi methettikten sonra zem, zemmettikten sonra methetmekten, tahkirden sonra tazim ve tazimden sonra tahkir etmekten çekinmezler ve efallerinde vaki olan tenakuzdan asla utanmazlar ve sözleriyle de asla hak aramazlar, işlerine nasıl gelirse öyle söylerler." (Mehmet Vehbi, Hülâsatü'i beyan, ilgili ayetlerin tefsiri)

226. ayet, "Onlar, yapamayacakları şeyleri söylerler." diyor. Bu ayette de yine şaire ve şiire dair, karşımıza bir çerçeve çıkıyor. İnsanın yapamayacağı şeyleri söylemesini, ilâhî kelâm tasvip etmiyor. Çünkü onlar, bazen cömertliğe teşvik ediyor, bazen cömertlikten yüz çevirtiyor; bazen cimriliğe teşvik ediyor, bazen ise, ondan nefret ettiriyor; bazen insanları, atalarından çıkmış ufacık bir kusur ile tenkit ediyor, ama kendileri daha büyüğünü yapıyorlar. Bu da onların azıp sapmalarına delalet ediyor.

Son ayette ise, "İman edip güzel ve makbul işler yapanlar, Allah'ı çok zikredip ananlar ve zulme maruz kaldıktan sonra haklarını savunanlar müstesna." deniliyor.

Bu ayette birkaç husus üzerinde durulmaktadır. Şairlerin bu kadar zemmedilmesinden sonra, şaire ve şiire dair meselenin istisnası ortaya konuluyor. Bu istisnaların birincisi, "iman edip güzel işler yapmak"; ikincisi, "Allah'ı sık sık anmak"; bir de "zulme maruz kalınca kendini savunmak."

Kur'an-ı Kerim'in ortaya koyduğu bu istisnalar, "Şiir bundan ibarettir." manasına gelmez şüphesiz. Bu istisnaları, "Şiir budur." şeklinde anlamak yerine, "Şiirde bunlar göz önünde bulundurulmalıdır." şeklinde anlamak daha doğru olur kanaatindeyiz.

Öyleyse şairler, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmaya vesile olacak iyi ve güzel işler yapmalı, Allah'ı zikretmelidir. Bu, aynı zamanda şiirin de Allah'ı zikretmesi manasına gelir. Aslında şiirin Allah'ı zikretmesi, şiirin tabiatına en uygun durumdur. Çünkü şiir kadar zikre ve duaya yakın bir söz yoktur. Şiire; fazlalıklardan arınmış, en saf ve en yalın söz nazarıyla bakarsak, böyle bir söz en çok duaya yakışır ve yaklaşır. Şairlerle ilgili bir başka istisna ise, "zulme uğrayınca kendini savunmak." hakkıdır.

İslâm; fazilet duygularından ve gerçeklerden uzak, şeytanî duyguları kamçılayan şiirlere kapılarını kapatmıştır. Bununla beraber Allah Resulü, şair Nabiğa'ya iltifatta bulunmuştur. Nabiğa; Efendimiz (asm)'in huzurunda, "Şerefimiz göğe çıktı, biz daha üstünü istiyoruz." deyince, Efendimiz Nabiğa'ya latife yollu sorar: "Göğün ötesinde nereyi istiyorsun?" Nabiğa, "Cenneti istiyorum." der ve başka güzel bir şiirini daha okur. Efendimiz de bunun üzerine, "Allah senin ağzını bozmasın!" der. Nabiğa, Efendimiz'in duasına iki şekilde mazhar olmuştur. Hem güzel şiirler söylemiş hem de yüz yirmi yaşına kadar yaşamasına rağmen ağzından bir tek dişi eksilmemiş; bir rivayete göre de dişi eksilse bile hemen yenisi çıkmış. ( Ali el-Kari, Şerhu’ş-Şifâ, 1/661; İbni Hacer, el-İsâbe, no. 8639; Askalânî, el-Metâlibü’l-Âliye, no. 4060)

Efendimiz (asm)'in ve Kur'an-ı Kerim'in bu mevzudaki tavrı, hakikatperest olmadan yanadır. Hayal, dinen haram olmadığı gibi zararlı da değildir. Tasvip edilmeyen ve muzır olan hayalperest olmaktır. Hayali olmayan insanın şair olması ve şiiri yakalaması muhal gibidir. Hayal, yerine göre ibadet hükmüne geçebilir. Hayal kurmak ve gaye-i hayal peşinde koşmak ayrıdır; hayalperest olmak yine ayrıdır. Birincisi, zararsız hatta gereklidir; fakat ikincisi muzırdır.

Hayallerin en önemli özelliği, gerçekleşebilir olmalarıdır. Hayal kurmak; insanın ufkunu açar, ümidini kamçılar; ancak hayalperest olmak, hayalle hakikati karıştırmak demektir. Hayalperest bir kimse, hakikatten uzaklaşır ve böyle bir kimse, kelimenin tam manasıyla şaşkın şaşkın dolaşır. Kur'an, bu tavrı tasvip etmiyor.

Sadece şiirde değil, bütün edebî eserlerde hardal tanesi kadar da olsa hakikat bulunmalıdır. Her edebî eser; hakikatten söz etmese bile, hakikat üzerine inşa edilmelidir. Hayal, eseri süsler; yeter ki o eserde zerre miktar hakikat olsun.

Bu açıdan temsil, mecaz, kinaye, istiare gibi sanatları kullanarak, bazı hakikatleri ifade etmenin elbette bir sakıncası olmaz. Hatta bazen gerekli olabilimektedir.

Nitekim, temsilî ve hayalî hikâyeciklerle, çok büyük hakikatlerin anlatıldığı bir gerçektir. Yeter ki her hayalin, hakikate dönük bir yüzü olsun. Bediüzzaman, "Muhakemat" isimli eserinin "unsur-u belâgat" bölümünde; "Her hayalde, bir hakikat danesi bulunmalıdır." der. Bu bakış, aynı zamanda İslâm'ın da edebiyata bakışıdır. Müslüman bir edip (şair ya da nesir) hayalperest davranamaz. Hayalperestliğin ifrat noktalarından biri kabul edebileceğimiz "fantezi" peşinde koşamaz.

Şiir, bir bakıma "sözü güzel ve farklı söyleme sanatı" nın adıdır. Allah, Kur'an-ı Kerim'de doğrudan: "Şairler, kelimelere farklı manalar yüklemesinler, mübalağa yapmasınlar, kelime oyununa başvurmasınlar, alışılmış dilin dışında, anlaşılmayan bir dille konuşmasınlar." buyurmuyor. Demek ki bu hususlar, şair ve şiir için doğrudan yasaklanmamıştır.

Şair, kelimelere farklı manalar yükleyebilir, kelime oyunlarına yer yer başvurabilir, mübalağa da yapabilir. Ne var ki, yalan söyleme hakkına sahip değildir. Yalan söylemek, aslında bir hak da değildir. Şair, yapmadığı şeyi söylememelidir.

Sonuç olarak, ayetin şairleri ikaz etmesi, İslâm'da şiirin yasak olduğu manasına gelmez. Söz konusu ayetlerden, bu şekilde mana çıkaran İslâm âlimi olmamıştır. Ayetlerin nazil oluşundan bugüne kadar birçok büyük zat ve Allah dostu, bizzat şiire ilgi duymuş ve bizzat şiir yazmıştır. Öyleyse söz konusu ayetlerde üzerinde durulan ve dikkat çekilen konu bizzat şiir değil, şiirin muhtevasıdır.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet

Yorum yapmak için giriş yapın veya kayıt olun